6
ŞAFAKÇUBUKÇU
7
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Hava sisli,
Sisli olduğudenli, yorgun ve bitkindir Hubli, yarı
baygın…
Bir savaştan dönmededir, bırakarak belleğini savaş
meydanlarında…
Fil de Hubli gibi yaralı bereli,
Taşımaktadır yine de ölgün sahibini…
Aman vermez sis, nere gider bu yol, ya da var mı bir
yol önümüzde,
Bir uçurumdan geldik ve uçurumdur önümüz belki de…
Büyüyor karaltı hafif hafif ve bu, bir dilencinin yüzü
olsa gerek,
“Ey benliğinin yırtıklarını, urbasında taşıyan dilenci,
Ben ki senin kadar aç, senin kadar yorgun, ölgün,
Ama sende, bende olmayan bir şey var:
“Nere gider bu yol ve önce bu, bir yol mu uçurum
mu?
Neresidir burası, evrenin hangi köşesi?
Ve az kalsın unutuyordum,
Hubli’dir adım benim ve başka hiçbir şey bırakmadı
yaşadıklarım,
“Benimdir” diyebileceğim…”
“Ey Hubli, Hasankeyf’tir burası, belki birgün sular
altında kalacak,
Sisler altındadır şimdilik yalnızca…
5.
8
ŞAFAKÇUBUKÇU
9
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Şu görünen ışığıizle ve yalnız ışığı izle ömrün
boyunca…”
Uzaklaşır dilenci, geride kalır daha doğrusu,
Ve bir yokuş başlar onun ayrıldığı yerden,
Engebe desen yok, yok; yok, yok, zorluk, çetinlik
desen…
“Ey fil, sadık fil, nedir ki yokuşlar,
İnsan tekine düşen acıdan bize de böyle bir pay var,
Yokuşlar var olsun ki değerini bilelim düzlüklerin,
Ve sonsuza dek uzanmayacağına göre bir yokuş,
En kötüsü, bir dağın doruğunda buluruz kendimizi,
kutsanırız;
En iyisi, bir düzlükte buluruz kendimizi, dinleniriz…”
Nice sözler etti filine Hubli, kendinden başkası
değildi gerçekte, teselli etmek istediği.
Ve sesi önce geldi yokuşun sonunun,
Bu ses, bindirdi onu sırtına puslu bir anının,
Bu su sesi, Ganj mıydı yoksa, yoksa Yamuna mı?
Bu su sesi, hangi göksel varlığının hangi renk
nefesi?..
Ama hayır, bir çağlayandı bu, tanımadıkları.
Ne fil tanır, daldırır çekinmeden hortumunu
Ne de Hubli uzatır ellerini akıntıya, çekincesiz,
silmek için bulaşmış taze kanı…
Ama evet, suların dövdüğü kayalarda,
İnsan izleri vardı.
Hubli’nin rahatlaması için,
Bu kadarı yeter de artardı…
Koyverdi kendini suyun akıntısına,
Tepeden akan sular, döküldü onun başına…
Ve ateş yakıp kıyıda, dinlendi…
Ve yorgunluktan
Ya bayıldı ya uyudu…
***
“Ey göksel varlık hangisi düş hangisi değil, de bana!
Uyudum ve uyandım, Cana var karşımda,
Canavar değil Cana, Cana!
Henüz görmedi beni yattığım bu odada,
Karıştırmadadır şimdi o, ateşi; harlamadadır,
Beş yıl öncesi mi idi en son,
Bir düş gecesi geçirmiştik onunla,
Islak ve karanlıktı bütün dünya…
Oysa evlenecekti o, Peter’le,
Oysa evlenecektim ben, Pu Ying’le…
Ve kanıtlamak için yiğitliğimi,
Savaşa gitmiştim ben de, aklı havada her genç gibi…
Ve hiç yaşanmamış saymaya karar vermiştik o
geceyi…
O, Brahman Peter’le,
Ben, Çinli prensesle…
Ve hiç yaşanmamış saymışsak da o geceyi,
6.
10
ŞAFAKÇUBUKÇU
11
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Şiirler yazmıştım Cana’yadair,
Ve okumamıştım Cana’ya,
Savaşa giden bir gence, yakışan buydu, öyle ya…
Ama şimdi savaş meydanlarında bıraktığım
belleğimden,
Birkaç parça kaldıysa,
Burada bu odada,
Bu nerede olduğunu bilmediğim odada,
Birkaç parça kaldıysa,
Onlar da, geçirdiğimiz o gece Cana’yla
Ve şiirlerdir yazdığım, Cana’ya…”
***
“Ateşi harlamayı bırak da beni dinle Cana,
Ömrümü bırakmışım meydanlarda nasıl olsa…
De bana, düş müsün, gerçek misin?
Düşmüşüm bir çağlayanın kollarına,
Or’da esrime halinde miyim?”
“Ey Hubli, yazgı yine, başladı oyununa,
Ben de bunu sordum önce kendime,
Bulduğumda seni, Tigris kıyısında…
Bir beş yıl daha geçmiş gibi geldi bana,
Kendine gelmen…
Ve evet yaklaşıyorum sana,
Daha yakından bak,
Sen karar ver, düş mü gerçek mi bu manzara?”
Hubli, çekinerek ve korkarak daha fazla,
Dokundu Cana’nın zarif omzuna.
Düşlerinde çok dokunmuşsa da bu omza,
İnandı bu kez, gerçek olduğuna…
Bir şey demedi Hubli önce, sarıldılar,
Yaralarındaki kan bulaştı Cana’ya Hubli’nin,
Ama hayır, hepsi bu kadardı,
Peter’le evlenecekti Cana,
Ve Hubli, Pu Ying’le…
“De bana Cana, yazgı, nasıl bir oyun oynadı,
Nasıl bir oyun oynadı da seni çıkardı karşıma?
Çok uzaklardayken yurdumdan, yurdumuzdan…”
“Bilirsin, at kurbanı geleneği vardır bizde,
Hasankeyf’e kadar geldim, atın peşinde…”
“Kimin atı, kime kurban, kimin yargısı?”
“Evlenecektik, evleneceğiz Brahman Peter’le,
Ve az kala o kutlu güne,
Bir dilenciyi öldürdü müstakbel eşim,
Hayır, günah benim değil, ben günahkar değilim.
Bilirsin Hubli, sen ne kadar kşatriyaysan, savaşçı
kastındaysan,
Ben de bir o kadar vaişyayım, köylüyüm, tüccarım.
Bana düşmez at kurban etmek göksel varlıklara,
Brahman değilim.
7.
12
ŞAFAKÇUBUKÇU
13
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Bir Brahman’dansa, birdilenciye daha yakınım,
Yakında, Brahman eşi olacak olsam da…
Ve bundan, yalnızca bundan, şart koştum Peter’e,
Dedim ki, “günahlarını temizle, benlen evlenmezden
önce,
Ve iki nilüfer gibi birleşelim, temiz, tertemiz…”
Ve uygun olarak geleneklerimize,
At kurban etmeye karar verdik.
Bilirsin Hubli, geleneğe göre,
Bir Brahman, arınmak için günahlarından,
Bir at seçer, kutsal bir at,
Ve bırakır onu, dolansın diye, canı nereye isterse…
Bir yıl sürer bu rahatlığı atın,
Bir ordu da peşinden gider nereye giderse,
Ve savaşlar olur, fetihler olur, nalının değdiği her
yerde…
Ben de katıldım işte bu orduya,
Ve izledim atı orduyla,
Hafifletmek için vicdan azabımı,
Benim olmayan günahın azabını…
Ve savaşlar oldu peşi sıra atın,
Ve kanlı çarpışmalar oldu,
Bunları bilirsin sen ey savaşçı, geçeyim.
Kimse kalmadı sonunda, koca ordudan
Hindistan’dan, bu uzak diyarlara…
Ve ben ve şu an kapıya,
Bağlı olan at kaldı kala kala…
Gizlice izledim çarpışmaları,
Ağaçların, çalıların ardında,
Ve uzaklaşmak için usulca,
Bir rahip karası biçtim kendime,
Giydim cübbesini kara rahiplerin,
Ve bilerek dolmadığını bir yılın,
Günlerce peşinden gittim atın…
Ve yazgı…
İşte bur’dayım…
Kutsal at gibi gerçeksin sen de,
Bulutlardayım…”
“Anlıyorum Cana, ben de öykümü anlatayım sana,
Beş yıl öncesiydi vedalaştığımızda,
Yaşanmamış saymıştık o geceyi,
Savaşa katıldım, kanıtlamak için yiğitliğimi…
Hakkım sayılacaktı böylece, almak Çinli prensesi…
Şart koşulmadıysa da böyle bir şey bana,
Yine de katıldım savaşa…
“Güçlendirir” derler “öldürmeyen savaş,”
Bende güç yok, göksel yayı geremesem de,
Öğrenecektim en azından, vurmayı al elmayı…
Ve evlenecektim senin gibi ben de. Ben de…
Savaşlar, savaşlar, savaşlar gördüm.
Kan akan kana kan ırmaklar gördüm.
Gördüm yaşamla ölüm arasındaki dağı…
Ne ki yaşam; ölüm, alır insanı,
Geldi miydi gelmedi miydi zamanı…
8.
14
ŞAFAKÇUBUKÇU
15
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Savaşlar, savaşlar, savaşlargördüm
Ve kıpkırmızı oldu urbalarım,
Kan sızar yaralardan durduramazsın,
Ama evren boşalır yaralardan, evrene boşalır,
Umursamazsın…
Savaş meydanlarında akbabalar dolaşır,
Parçalamak isterler cesetleri,
Dönüştürmek için değil hayır değil,
Canı alınmış etleri hiçliğe…
Yaşam olur ölüler hücrelerinde,
Yüksekleri mesken tutmuş akbabaların,
Onlar da biz de onlar da çünkü,
Bir ve tek varlığın parçalarıyız…
Ama Cana, herşey tamam da,
Dolaşıyordum birgün cesetler arasında,
Düşürdüğüm maskeli
Savaşçıya takıldı gözüm…
Ne kadar mertti dövüşkenliği,
Ve ne kadar zorlanmıştım, evet zorlanmıştım,
Yere sermekte gövdesini…
Ve çıkardım maskesini, Cana, çıkardım,
Ve ne göreyim, ne göreyim, neden göreyim:
Bir çocukmuş bu benim alt ettiğim…
Bunu görünce kendimden geçtim,
Görmedim yaklaşan karaltıyı ardımda,
Sopasıyla gelen bir köylüydü bu,
Vurdu bütün gücüyle başıma…
Ve böyle bıraktım, işte böyle bıraktım,
Savaş meydanında, benliğimi, belleğimi,
Ve birden terkettim bilmemecesine kendimi,
Fil sırtında, o kasvetli ülkeyi…
Ve fil’ime, güvendim bir tek, fil’ime,
Memleketime dönmek için…
Ben anımsamasam o bilir,
Memlekete nasıl gidilir…
Nasıl dönülür beş yıllık yollar,
Artık fazlasıyla değişmiş yollar…
Değişmişlerdir, zaten değişmişlerdir,
Ama bendeki değişimden
Daha fazla değil…
Ve sen harlarken ocak ateşini,
Anladım ki Cana,
Tüm anımsadıklarım,
O gece, yoksaydığımız gece,
Ve şiirlerdi henüz okumadığım sana…
Şimdi okuyacağım…
Ama yanlış anlama lütfen olur mu,
Bir beklenti içinde olmayacağım…
Sen çizmişsin yolunu benimki gibi,
9.
16
ŞAFAKÇUBUKÇU
17
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Evleneceksin sen deyakında,
Ben de evet ben de evleneceğim,
Pu Ying, prensesim bilmese de,
Bıraktığımı, belleğimi, benliğimi savaş
meydanlarında,
Yine de bekliyordur beni.
Gerçek sevgiyi bulduğum prensesim,
Pu Ying’im…
Yani yanlış anlama ve beni dinle Cana,
Beş yıl öncesini okuyorum şimdi sana:
Sırılsıklam
Hava karanlık, hiçbir şey yok yıldız namına...
Üstüm başım sırılsıklam...
Çıkıyorum merdivenlerden ağır ağır, arkama
bakarak...
Üstüm başım sırılsıklam...
Hayal meyal hatırlıyorum çağırışını...
Yağmur yağıyor bardaktan boşanırcasına...
Yere bırakıyorum kendimi hemen...
Üstüm başım sırılsıklam...
Ellerinin titreyişinden anlıyorum...
Yağmur içe işlemede, geri durmamada bir an olsun...
Bir hayli ıslak mı ne, ağzından dökülenler...
Üstüm başım sırılsıklam...
Beni rüzgara bırak, beni ufkun her gün geçip giden
kızıllığına...
Çiğ de bir tür yağmur sayılmalıdır...
Ne yana açsan avucunu, hangi yüze haykırsan,
Üstüm başım sırılsıklam...
Bir merdivenden bir başkasına... Hayat bu işte...
Arada düzlükler...
Paltonun işe yaramadığı ortadadır...
Bunca sözcüğü, ardarda bulmadasın sen, nereden?..
Üstüm başım sırılsıklam...
10.
18
ŞAFAKÇUBUKÇU
19
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“O yan” dediğinne yan?.. Bulamıyorum bıraktığım yerde,
Islak kirpiklerini, korugan kaşlarını, seğirişini
ellerinin, su birikintilerine...
Sen, ben, ellerimiz sırılsıklam diye midir ki,
Bütün dünya sırılsıklam?..
Unuttuğumuz günler vardır Cana,
Bir de anımsadıklarımız,
Sakın yanlış anlama…
Sonra… Sonra bir şiir vardı yaşlılığımıza dair,
Hubli o zamanlar, geleceği düşünmededir;
Elli yıl sonrasını, kırışık günleri,
Ve şimdi düşünmüştür beş yıl önce, elli yıl sonrasını:
Hatırlar mısınız?
Hatırlar mısınız,
Bacaklar yorgun,
Arşınlamakta idiydik ıslak sokakları...
Pencere önlerinde zarif saksılar?..
Ganj Bahçeleri henüz açıktı...
Sahaflarda eski-yeni el yazmaları...
Ramak vardı balıkçıların kapanmasına...
Talihimiz henüz daha ters dönmemişti...
Islanmıştık, dahası karanlıktı...
Sıcaktı ellerimiz, titrek değildi...
Çocukluk, bir hatıra taş oyması...
Yüce fil ağır ağır ilerliyordu...
Ses seda kesilmişti, ortalık ıssız...
Avucumda ne küçücük, ne sıcacıktınız...
Aktarma yaptığımız tüm sandallarda...
Bıraksam belki de uçacaktınız...
Hatırlar mısınız,
Şöyle capcanlı,
Çocukluk düşlerinizi, gençlik düşlerinizi,
Buğulanmadan bir sefer de, gözleriniz sizin?..
Sayası gelmiyor insanın, yaş ilerledi mi...
Sanki kendi düşüyor sahafa insan...
Tüm kadehler sizin için şimdi bu akşam...
Talihimiz henüz daha ters dönmemişti...
Koşmaya, yürümeye pek hevesliydik...
Mesut ederdi bizi, çocuk cıvıltıları...
Çocukluk, kimi zaman keskin bir ıslık...
Seğiriyor gözlerimiz şimdi daha çok...
Ses seda kesildi mi ürperiyoruz...
Avucumda ne küçücük, ne sıcacıktınız...
Bundandır, torunlarım hep sizin isminizde...
Sarılırım dünkü gibi onlarda size...
11.
20
ŞAFAKÇUBUKÇU
21
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Belki şimdi çokerken, “bitti herşey” demeye,
Alt tarafı yetmiş yaş, uzun yıllar var daha...
O zamanlar ne küçüktük, yirmilerdeydik...
Avucumda yine küçücük, yine sıcacık olun!..
Tekliyor kalbim benim, siz olmadıkça...
Ya hep atıversin o ya kendiniz durdurun...
Ve Cana, inanır mısın, geçmişin,
Geleceğimizi biçimlendirdiğini bu kadar fazla;
Az sonra okuyacağım şiirden sonra,
Bugün tam beş yıl sonra,
Bir çağlayan çıktı karşıma yokuşun sonunda,
Zorlu, çetin, engebeli bir yokuşun.
İçimden geçmedi sanma
“Cana’ya zorlu da olsa kavuşacağım,
Bir gün evet bir gün, belki elli yıl sonra…”
Katarakt
Şelale...
Budur gözüme inen perdenin adı...
Beyaz, bembeyaz köpükler görmededir,
Durağan manzaraya pek alışkın gözlerim...
Şelale, güneş alır, beyaz tül bir perdedir...
Çavlan mı?..
Evet, gözlerimin feryadı,
Bu iki hecede de duyulabilir...
Duyulabilir, titrer nasıl ellerim...
Büyür çavlan; doğduğu semt, ferin söndüğü yerdedir...
Vay aksu...
Bizim türkülerimizin adı olmadı,
Bundan böyle tüm türküler adsız olabilir...
Su altında -dinliyorum- takırdıyor dişlerim...
Göğü bunca suya bulayan nedir?..
Akbasma...
Buğu olur şafak vakti dağların ardı;
Güneş, karanlığa karşı silkinmededir;
Sınırda takılır kalır ıslak düşlerim...
Susuşu suyun bende, gürleyişi bendedir...
Çağlayan...
Sis perdesi, gören göze... Kalın gece perdesi...
Çarpar sağına soluna, sapasağlam adam;
Islanmaya görsün bir kez, altında o suyun...
Ölmeden önce veremden, düşmeden zatürreeden;
Perde iner gözlerine, kalkmaz bir daha...
Dökülmemiştir hiç o, böylesine, bir göze...
Gözlerimde kapkalın bir gece perdesi...
Şırıltısı kulağımda suyun, fısıltısı: Gel!.. Gel!..
Gece ve su... Gece ve su... Gece ve su...
Gelmiştir zamanı artık!
Bırak kendini! Haydi bırak!
Susmayacak bu şırıltı bir kez dahi,
İnan olsun...
12.
22
ŞAFAKÇUBUKÇU
23
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Hubli, ben hiçbilmiyorum, şimdi bilmiyorum,
Ellerimi ben ne yana koysam?
Yazgıya bak, bir atın
Peşinden gelmişim,
Yabancı, uzak bir diyara gelmişim,
Ve beni beklemekteymiş geçmişim,
Beni bu kadar uzakta…
Hubli, şimdi ben ne yapayım,
Bir kez daha oku, parşömene yazayım,
Yazayım, okunsun bizden sonra da,
Bizden sonradan da sonra…”
“Cana,
Sakın yanlış anlama,
Kanmayalım yazgının bu oyununa,
Bekleyenlerimiz var madem,
Bekleyenlerimiz, Çin’de, Hindistan’da…
Sen benim şu kan sızan yaralarımı sar,
Ve işte bu kadar…
Ki zaten benliksiz, belleksiz ben gibi,
Ben gibi eksikli bir insana,
Budur yapabileceğin en fazla…
Ne diyor Praşa Upanişad, kutsal praşa:
Erdemli kişi, üst dünyaya;
Günahlı kişi, alt dünyaya;
Hem erdemli ise bir insan,
Hem de günahlı ise oysa,
Döner bir kez daha yaşama,
Bir kez daha çekmek için acıyı…
Bense bir çocuk öldürdüm, çocuk öldürdüm;
Yeniden döneceğim, yaşama…
Hem erdemli hem günahlı ben…
Zavallı, zavallı, zavallı ben…”
“Hayır Hubli, böyle kötü şeyleri, bu kadar fazla, bu
kadar ümitsizce,
Düşünme!
Düşünme, önce birşeyler ye!
Anımsa Taittiriya Upanişad’ın dediklerini:
“Besinden doğar tüm yaratıklar,
Besinle yaşarlar, besinle yaşarlar,
Ölürler ve sonrasında da,
Besine dönerler doğada;
Herşeyin özüdür besin, özüdür besin.
İşte bu nedenledir her hastalığa,
İlaç gibi gelir besin, besin…”
“Tamam, olur Cana, ama bir düşün,
Hangi besin, ilaç olur eksikli varlığıma,
Belleksiz, benliksiz, eksikli, sisli…”
“Hayır Hubli, doğru değil,
Bu dediklerin!..
Şunları da söyler Praşa Upanişad:
“Sormuştur bir öğrenci, ulu bilgeye,
13.
24
ŞAFAKÇUBUKÇU
25
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Hangi güçtür tutan,bedeni,
Tutan, bedeni, bir bütün olarak,
Hangisidir en büyüğü bu güçlerin?”
Ne diyordu ulu bilge, anımsa!:
“Beş güç vardır, birlikte,
Bedeni oluştururlar:
Eter, hava, su, ateş, topraktır bunlar,
Ve hepsinden önemlisi, konuşma yetisi var,
Zihin, göz, kulak, duyu uzuvları var.
Candır, bu güçlerin en büyüğü…
Çekişmişlerdir bu güçler bir kez, aralarında:
Tutturmuştur her biri,
“En temel güç benim” diye…
Can, temel güç, kızmıştır onların sözlerine,
Terkedecek olmuştur bedeni,
Ve o an anlamıştır hepsi,
Bedende temel güç hangisi,
Çünkü görmüş ve duymuşlardır,
Can giderse, onların da
Bedeni terkedeceğini…”
Ve eklemiştir ulu bilge, “bu hikaye,
Çıkışı gibidir kraliçe arının, kovanından;
Çıkar tüm arılar, o çıktı mıydı,
Döner tüm arılar, döndü müydü o…”
Ve Hubli sen… Sen…
Sen ölmedin, öldürmediler de seni…
Candır bu bedeni bir arada tutan,
Kulak ver Upanişad’ın sözlerine!
Sen varsın ve eksikli değildir varlığın,
Bedendeki canı yitirmedikçe…
Ve gerçeksin kutsal at gibi sen de,
Demek ki, yitirmemişsin canı…
Yaşıyorsun; yalnızca,
dinlenme zamanı…
Şimdi uyu, şimdi güzelce bir uyu,
Ben yan odada olacağım,
Çağır beni, olursa bir ihtiyacın.
Düşünme sen “bölmeyeyim Cana’nın uykusunu”
Daha önemlidir senin rahatın,
Herhangi bir uzanışımdan…”
29
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Kapı çalındı.
İşe yaramıştıCana’nın sözleri, belki de pişirdiği o çorba.
Hubli, iyileşmiş Hubli, çaldı Cana’nın kapısını…
“Cana, pek fazla uyuyamasam da,
Bir düş gördüm, keşke olsa…”
“İçeri gel Hubli, ben de,
Bir düş gördüm, düş içinde…
Buldum elimi koyacak yeri,
Ellerinin içidir elimin yeri.
Böyle gördüm ben düşümde…”
“Ben de Cana. Ben de! Ben de!”
“Peki biz şimdi ne yapacağız,
Çöpe mi atacağız düğünleri?
Ganj Irmağı’na nasıl bakacağız,
Göstermeyecek mi su, gerçeği?
Olmaz hayır Hubli olmaz,
Bir tane daha katılmış olur en fazla,
Beş yıl öncemizin düş anlarına…”
“Cana, düşün bir daha!
Atman da bölmedi mi kendini ikiye,
Kadın ve erkek doğmadı mı böyle,
Söylemez mi bunu Brihadaranyaka Upanişad?
16.
30
ŞAFAKÇUBUKÇU
31
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Öyleyse demek kibiz de,
Bir’mişiz, bütün varlıklar, ortaya çıkmadan önce.
Ve sana, bütün varlıklar varolmadan önceki
Birliğimizi öneriyorum Cana!
Bir olalım sözcüğün tam anlamıyla!”
“Ya Peter, ne der Hubli,
Beş yıl bekledi o, beni,
Ve işte tehlikeli sayılabilecek at kurbanı törenini
Bile kabul etti benim için…”
“Farklı mı durumum benim Cana,
Pu Ying bekler beni uzaklarda,
Adını bile koymuştuk doğacak çocukların,
Ama farklı bir şey var sende,
Sana zaafım var.
Ben isterim ki sevdiğim insan,
Upanişadlardan söz edebilsin bana.
Ben isterim ki sevdiğim kadın,
İlk anını düşünsün dünyanın.
Elyazmaları içinde geçsin isterim,
Ummanlarda geçirmediği günleri…
Hem, ey sen Vaişya kızı,
Bunca hırslı, hırslı mısın ki,
Bu kadar istersin hem de bu kadar,
Bir atın peşinde yol tepecek kadar,
Bu kadar mı istersin bu kadar mı,
Bir Brahmin’in eşi olmayı…
Hani yakındın sen bir dilenciye,
Bir Brahmin eşi olacak olsan da?..
Ben de bir Kşatriya’yım işte,
Daha yakınım bir Brahman’a göre, bir dilenciye…
Savaşırım, ücretimi dilenirim…
Savaşmam cebimde para olmazsa…
Eskiden böyle değildin sen Cana,
Ne çok değişmişsin zamanla,
Şimdi geçmişteki Cana olsa karşımda,
Vedalara, Puranalara vermiş kendini,
Bir tüccarın, bir köylünün kızıydı.
Ve herşeyden önce gelirdi hırsı…
Ve belki bu yüzden, kesinlikle bu yüzden,
Yoksaymıştık o güzel anları…
Duraksamamıştık bunun için birazcık da olsa,
O düş gecesini yok saymakta…
Şimdi bakıyorum da bu yeni Cana,
Kendi ayakları üstünde durur olmuş,
Vicdan diye bir değer taşır olmuş,
İnsanlığın en önemli değeri…
Şimdi bakıyorum da bu yeni Cana,
Kararsız, kararsız, son derece kararsız,
Kendindeki o son hırs kalıntısını,
O evliliği, çekip atmakta…
17.
32
ŞAFAKÇUBUKÇU
33
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Böyle mi yazarkutsal kitaplar Cana,
Külü Ganj’a karışan ölüler aşkına!”
“Bilmiyorum Hubli bilmiyorum,
Düş güzeldi, düş gecesi de öyle…
Ama söyle, geçici değil midir düşler?
Bizi burada biraraya getiren yazgının,
Başka bir oyunu vardır belki,
Henüz bilmediğimiz, bilemediğimiz…”
“’Yazgı’ dediğimiz nedir Cana,
Çarvakalar ne diyorlar anımsasana!”
“Evet, ne garip, yabancılar,
Gizemci falan sanırlar biz Hinduları,
Gizemci, ruhçu, boşinançlı tümden…
Oysa evet, Hubli, Çarvakalar,
“Tanrı yoktur, ruh da yoktur” diyorlar.
Başkacası yoktur bu dünyanın,
Bu dünyada çekilen,
Acılardır cehennemse…
Çürüyüp gitmesidir bedenin, kurtuluş…
Vedalarsa, boş sözleridir düzenbazların…
İnsan, ölünce, kaybolur bilinci,
Sen ne diyorsun bu konuda Hubli?
Ve ne ilgisi var yaşadıklarımızla?”
“Dahasını da söyler Çarvakalar, Cana,
Bu dünyanın ihtiyacı yoktur tanrıya!
‘Ayin’ desek, ‘tören’ desek sahtekarlık,
Pahalıdır törenler, at kurbanları da…
Açlık çekerken toprağın çocukları,
Brahmanlar doymaz paralara,
Ve bizi de savaşlara sürerler,
Sürsün diye daha çok, saltanatları…
Ve benim öldürdüğüm o çocuk, Cana,
O da toprağın bir evladı,
Sürmüşler önüme vurayım diye,
Ya vurayım ya vurulayım diye…
“Cennete gidiyorsa kurban edilen hayvanlar,
Önce babalarını kurban etseler ya” demiş
Çarvakalar,
Cennete gidiyorsa kurban edilen hayvanlar,
Brahmanlar, çocuklarını savaşa yollasalar ya…”
“Anladım Hubli sen de, sen de,
Savaştan yeni döndüğün için,
Konuyu bir yerden savaşa getirmeye
Öyle çok, öyle çok, çok heveslisin…
Ama de bana, koymuşum avcumu, avucuna;
De bana, düş mü bu, bitecek mi,
Ve biz devam mı edeceğiz kaldığımız yerden,
Yolumuza, ayrı ayrı yolumuza…
Yoksa, kelebeğin düşü olmak gibi,
Ya da düşünde görmek gibi kelebeği,
18.
34
ŞAFAKÇUBUKÇU
35
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Yaşamak bir ömrübu biçimde…
Hangisi Hubli?
Ne der Peter?..”
“Bakma sen ‘yazgı’ dendiğine, ‘yazgı’, ‘yazgı’…
Yazgı değil bu yaşadıklarımız,
Çaktı mıydı bir kıvılcım yıllar öncesinde,
Sen, ben, evlendikten sonra da başkalarıyla,
Bulurdu, bulabilirdi, bulacaktı bizi…
Kulak verelim Çarvakalara,
Ne yazgıya ihtiyaç var bu dünyada,
Ne de yazgı diye bir şey var,
Kendimizi kollarına bırakacak…”
“Hubli, öyleyse evrenin
Ritmine bırakalım kendimizi öylece…
Düşünelim, bir yol düşünelim…
Düşünelim de öyle yürüyelim,
Birlikte, evrenin ritminde…
Hem bir öykü anlatılmıştı bana,
Öyküdeki tapılası kadın, Sita…
Çileci bir yaşamı seçiyor eşi,
Ve birlikte gidiyorlar ormana…
Yıllar, yıllar, yıllar sonra,
Bir dev kaçırıyor Sita’yı,
Ve eş, yanıp yakılırken, yanıp da yakılırken,
Başına topluyor maymunları…
Bir maymun ordusu kuruyor hemen,
Ve gidiyorlar okyanus ötesine,
Uzatmaya gerek yok, savaşıyorlar…
Ve geri alıyor Sita’yı…
Ama sonra bırakıyor eşini,
Çünkü Sita kirlenmişti…
İnandıramadı eşini Sita,
Binbir oyun, binbir dolapla,
Kendisine yaklaştırmadığını devi…
Ateşe atladı Sita ve ateş acıdı,
Gösterdi herkese O’nun saflığını…
Adam, ikna olup aldı Sita’yı,
Dönünce ne işitsin yurdunda,
“Bu kadın, yurdumuza leke çaldı,
Bu kadın, derhal kovulmalı”…
Ve dayanamadı adam kulaklarına
Çalınan bu yalan dolana…
“Bu kadın kovulmalı,
Çünkü kadınlarımızı
Bozar O’nun burada kalması…”
Ormana, vahşi ormana sığındı Sita,
Ve ikiz doğurdu bir süre sonra…
Büyüdüler çocuklar ormanda,
Ve bir gün, bir at kurbanında,
Upuzun bir destan okudu çocuklar,
Artık kral olmuş babaları,
Onları tanımadı…
Ama söylediğinde göksel anlatıcı,
Yaptıklarına pişman oldu.
Geç kalmıştı kral; Sita,
Toprağa karıştı bir anda…
19.
36
ŞAFAKÇUBUKÇU
37
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Şimdi Hubli diyorsunki “seni severim”
Sita, bunları yaşadı oysa…
Ve ben, yakında evlenecek kadınım,
Neler anlatacaksın insanlara…”
“Önemi yok ne dediklerinin Cana,
Hem, bütün destanlar; hem de bütün destanlar,
Brahmanları, kralları anlatıyorlar ya,
Ben reddediyorum bütün bunları,
Benim anlatmak istediğim, başkaları!
Ve gel diyorum kşatriya olalım, savaşçı,
Ama dilencilerin kşatriyası, savaşçısı!
Ve sen de bırak başkasının
Günahını sırtında taşımayı…
Bu ömür senin ömrün ve bu dünyadan,
Başka dünya yok yaşanacak!
Cana, ben her doğan gün,
Hallallarının önünde eğilirim,
Banyan ağaçlarının sütüyle
Saçlarını örerim.
“Olmaz; bu, olmaz” diyorsan,
Ateşe atalım kendimizi!
Yeniden doğalım yeniden,
Ve bu kez, bu kez en baştan,
Seçelim birbirimizi!”
Ve böyle geçti bütün gün,
Havada uçuşuyordu kutsal kitaplar,
Havada uçuşuyordu kutsal olmayan,
Kağıtlar, kalemler, yaşamlar…
Kararacaktı hava neredeyse,
Yavaş yavaş dışarı çıktıklarında…
Oturdular Tigris’in kıyısına,
Oturdular döşek gibi bir kayaya…
“Aç elini Cana ve avcuna,
Çince olarak yazayım adını.
Bak ‘Cana’ yazıyor burada,
Ve bak, şu da ‘Hubli’…
Bir parşömene yazayım,
Silinir belki elindeki.
Bak ‘Cana’ yazıyor burada,
Ve bak, şu da ‘Hubli’…
Cana yer aç sen göğsünde başıma,
Bunca yıl savaşmaktan yorulmuş başıma.
Cana, ört saçlarınla yaralarımı,
Ok izi duruyor kanlı bir savaşın,
Omzumda, göğsümde, bacaklarımda.
Kıvır kıvır ört kıvır kıvır
Kıvır kıvırlığınla ört kıvır kıvır”…
“Güneş batıyor Hubli ve Çandogya Upanişad,
Neler diyor bak, güneşin ışınlarına:
Uzun bir yol gibidir güneş ışınları da,
Uzun bir yol gibidir iki şehir arasında,
20.
38
ŞAFAKÇUBUKÇU
39
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Bağlar bu dünyayıöbür dünyaya…
Kulak verirsek yine Çarvakalara,
“Bu öbür dünya, öyle böyle değil,
Başka diyarlar var dünyada”
Der, çıkarız işin içinden…
Ve damarlara girer bu ışınlar,
Geri akarak damarlardan,
Yine güneşe ve yine güneşe,
Uğurlanırlar…”
“Bak ne diyor Brihadaranyaka Upanişad’sa,
“Nedir, hizmet eder, insanın aydınlanmasına?
Gün ışığıdır çünkü onun sayesindedir insanın,
Oturması, kalkması, çalışması, yürümesi, sevmesi!
Nedir peki güneş battığı zaman,
İnsanı bitimsizce aydınlatan?
Aydır o zaman…
Güneş batmış, ay kaybolmuş, nedir hizmet eder
insanın aydınlanmasına?
Ateştir o zaman insanın ışığı!
Güneş batmış, ay kaybolmuş, ateş sönmüş, nedir
Hizmet eder insanın aydınlanmasına?
Sestir o zaman, göremese de insan,
Duyar sesi, ona göre oturur kalkar,
Ona göre yürür, düşünür…
Güneş batmış, ay kaybolmuş,
Ateş sönmüş, ses de yok!
Nedir, hizmet eder insanın aydınlanmasına?””
“Aşk diyeyim, burada keseyim,
Aşk diyeyim o zaman…
Güneş batmış, ay kaybolmuş,
Ateş sönmüş, ses seda yok,
Batmış güneşimiz,
Yakamozlar var yalnızca,
Ve aşktır burada tutan bizi!
Aşktır… Aşktır yalnızca…”
“Yıkanalım öyleyse, Tigris’in sığ sularında,
Belleğimi bırakışım gibi savaş meydanlarında,
Bırakalım geçmişi sulara,
Bırakalım Peter’i, Pu Ying’i…
Buluşsun sularda Linga’yla Yoni,
Ve yerçekiminden kurtulmuş saf
kendiliğindenliğimiz,
Kendiliğindenliğimiz,
İzin versin bize, birleşmemiz için evrenle…”
21.
40
ŞAFAKÇUBUKÇU
41
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Doğudaki ırmaklar Doğu’yaakarlar Hubli,
Ve Batı’daki ırmaklar, Batı’ya.
Ve hepsi denize ulaşır sonunda,
Böyle der Çandogya Upanişad:
Denizden gelir yine denize giderler ırmaklar…
Yükseltir bulutlar, suları, buhar olarak,
Ve yeryüzüne düşerler yeniden, yağmur olarak.
Irmaklar doğurur bu yağmurlar, yeni ırmaklar.
Tekrar birleştikleri zaman, denizle bu ırmaklar,
Yitirirler benliklerini,
Ayırt edilemezler işte o zaman,
Hangisi, hangi ırmaktı…
Hangi ırmak şu suyu kattı…
Öyle birleşsin ki Linga’yla Yoni,
Bilemeyelim hangisi Cana, hangisi Hubli!..”
Ve kayboldular suların karanlığında…
— 3. Bölüm —
M A N A N A P A R V A N
22.
42
ŞAFAKÇUBUKÇU
43
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“ ‘Ananta Parvan’koymuştuk adını” dedi göksel anlatıcı,
“ ‘Ananta Parvan’ demiştik ikinci bölüm için.”
“Çünkü ‘sonsuz’ demektir Ananta ve inanmıştık,
Cana’yla Hubli’nin aşklarının
Sonsuz olacağına…
Ama işte bu bölüm,
Bir ayrılıkla açılıyor.
Ve bu nedenle bölümümüz
‘Manana Parvan’ adını taşıyor.
‘Manana’ yani yokluğunda kadının
Güzelliğini anımsama…”
***
Uzaktan hep izledi onları hancı kızı,
Beğenmişti içten içe, bu hoş delikanlıyı…
Düşündü, Cana’yı,
Nasıl uzaklaştırırdı…
Cana’yı uyandırdı bir gece,
Hubli uyuyordu…
“Cana” dedi “bir bilge geldi siz uyurken,
Ve çözdü ipini atın
Ve dedi “tez uyandır Cana’yı,
Böyle buyurdu yazgı!
Uyandırma sakın Hubli’yi,
Böylesi yazgı için daha iyi,
Uyanırsa Hubli,
Vazgeçirir Cana’yı
Yazgının peşinde koşmaktan…””
23.
44
ŞAFAKÇUBUKÇU
45
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Cana düşündü, düşündü,
Çokzamanı yoktu düşünmeye,
Kutsal at pek hevesliydi gözden yitmeye…
Hazırlandı hemen ve mışıl mışıl uyuyordu Hubli…
Bir gün sonra uyandı Hubli,
Hancı kızının somaya kattığı ilaçla…
Artık, çok geçti…
Olanları anlattı hancı kızı, gerçekmiş gibi…
Hubli, tek kelimeyle,
Yıkıldı…
“Ama” dedi gözleri buğulu bir aydan sonra,
“İnanmasam da dervişlere,
İnanırım bilgelere
Ve bir bildiği vardır elbet ki söylemiştir.
Er geç dönecektir bana Cana,
Söz vermişti.
“Yanında gelirim” demişti,
“Sen nereye gidersen Hubli!”
Bekleyeceğim burada, bu taş oyması kıyıda,
Bekleyeceğim geleceği, o kutlu saniyeyi!”
Hancı kızı bilmez Hubli’nin
İçinden geçirdiklerini…
Artık yoktu Cana öyleyse,
Girebilirdi Hubli’nin koynuna…
Bitimsizce, bitimsizce O’na hizmet etti,
Sanki Hubli idi hanın sahibi…
Ve gece, sızmışken Hubli, içtiği somayla,
Uzandı usulca, Hubli’nin yanına…
Öptü, öptü, öptü; öptü Hubli’yi,
Ve Hubli’nin, Cana var sanki kollarında…
Sarıldı, sarıldı, sarıldı, sarıldı…
Sabah farkedince bu dehşet manzarayı,
Ant içti, bir daha somayı,
Bir kez bile,
Ağzına almayacaktı…
Ve böyle başladı elçekmiş, çileci yaşamı…
Tigris kıyılarını hergün dolaştı,
Fazla uzaklaşmayarak Hasankeyf’ten,
Döner diye Cana, çok uzaklaşmadı…
Ama yine de engellemedi bu umut,
Bulmasını Hubli’nin, Ulu’nun mağarasını…
Bilge Ulu, bir Pers bilgesi, bir mağarada yaşar,
Herhangi bir mağarasında gibi Hasankeyf’in.
Ama O’nda yoktur bir eser, rahattan…
Düşünmeye ve yazmaya vermiştir kendini,
Ve çeker Hubli’yi Ulu’ya, bu özellikleri…
Ulu, esenler bu Hintli konuğunu,
Ve bir bilgi hazinesi gibi görür yeni dostunu…
Avestalar ile geçmiştir ömrü,
24.
46
ŞAFAKÇUBUKÇU
47
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Ve düşünmektedir insanlığınortak ülküsünü…
“Var mıdır” diye düşünmededir “böyle bir ülkü…”
Ve nice insan tanımıştır bu yüzden,
Çeşitli ülkelerden…
Nice elyazmaları vardır mağarasında,
Grek diyarlarından, Asur’dan, Çin’den…
Durgun görür Hubli’yi Ulu
Ve öğrenir neler olduğunu,
Ve hoşnut olur içten içe,
Hubli’nin burada Hasankeyf’te,
Bekleyecek oluşundan…
Böyle bir konuğu,
Ağırlayacak oluşundan…
Ve der ki,
“Olsa da olmasa da yazgı,
Bak, Hubli, biz tanıştık,
Ve döndüğünde Cana,
İki fazla olacaksın yaşamda,
Çünkü yaşayacak, dostluğumuz da…”
Ve uzun sohbetler ettiler günler boyu.
Bu olmalıydı
Cana’yı beklemenin dayanılmaz zorluğunu
Hafifletmenin yolu…
“Ulu, sohbetin hoş, konukseverliğinse değer övgüye,
Ve herşeyden daha güzeli,
Sanskritçe bilmen. Böylece,
Bitimsiz sohbetlerimiz olacak seninle…
Ulu, peki nelere inanırsın sen?
Hangi görüşler yön veriyor ömrüne?”
“Hubli, Avestalarla geçti ömrüm ve şimdi istersen,
Anlatayım sana, nicedir Ahura Mazda…
İkiye ayrılır Mazdacılık ve ilk dönem,
Elbette Zerdüşt’le başlamıştır.
Hangi yıllarda yaşadığı
Tartışmalı…
Altıbin yıl önceymiş, sorarsan Grek bilgelerine…
Birkaç yüzyıl önceymiş, sorarsan başkalarına…
Sizin Vedalarla ner’deyse yaşıt olduğuna göre,
“Günümüzden bin yıl önce” diyebiliriz herhalde…
‘Peygamber’ kavramı yabancı olmalı sana,
‘Haberci’ demektir Avestaca’da.
İlk kez Avesta’da geçmededir bu kavram.
Ondan önce sizin Hint diyarınızda,
Sümerlerde, Akatlarda, Asurlarda,
İçiçe geçtiğini görürüz tanrılarla insanların;
Tanrısal özelliklere sahiptir insanlar,
Ve tanrılar, insan özelliklerine…
Hele Grek ülkesinde,
Bunun en belirgin örnekleri görülür.
Sizde buna ek olarak evren ve tanrı,
Ayrı ayrı varlıklar gibi algılanmıyor.
Oysa Mazdacılık’ta tanrı ve insan,
Tümüyle farklıdır birbirlerinden,
25.
48
ŞAFAKÇUBUKÇU
49
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Yine de arkadaşgibidirler,
Su sızmaz aralarından…
Ve biz görürüz ki Avestalarda,
İlk kez bir görev biçilmiştir insana,
Tanrının sözünü yayma görevi.
Ve işte bu yüzden
İnandığımız tektanrı,
Ve değil mi ki ilk dindir dinimiz
Tektanrılı olan-
Kılıç gücü değil ikna becerisi
Vermiştir Zerdüşt’e…
Var mı siz Hinduların bir peygamberi,
Sümerlerin, Akadların, Babillerin
Var mı hiç peygamberleri…
Yoktur ve insana, taşımak bir görevi,
İlk kez Avesta’da önerilmiştir…
Ve yine de izin vermez yüceltilmesine
Zerdüşt kendisinin, inananlar tarafından…
Tepki duymuş, kralların, rahiplerin,
Varsılların şatafatlı törenlerine,
Reddetmiştir en küçük töreni bile,
Kimilerini günahlarından arındıran,
Aç bırakan oysa başkalarını…”
“Ne yapar o zaman inanan,
Sunmak isterse bağlılığını?”
“Bir söz vardır bizden sonrakileri,
Emin olduğum etkileyeceğine;
Bir söz değil, gerçekte,
Tümüyle bir yaşam biçimi;
“Söze bakılmaz, iştir kişinin aynası”…
Tokuz biz sözümona büyülü sözlere,
Çileci yaşama da karşıyız, ne de olsun manastır yaşamı…
İnsan iyi olsun; bu, yeter, evrensel mutluluğa…
Daha değerlidir iyi niyet,
Şatafatlı törenlerden, boş sözlerden, altından
tapınaklardan…
İki kitabımız var, Eski ve Yeni Avesta,
Yenisi bu aralar sık sık yazılmadadır,
Ve yeni kitapta, hayvan kurbanını kargışlayan
Bir öykü anlatılır:
Yima, insan, Mazda tarafından uyarılır:
Üç çetin kış gelecektir ve önlemini almazsa,
Tüm canlılar yok olacaktır.
Yima, bir mağara kazar ve mağaraya,
En iyi tohumları, en iyi sığırları, en iyi insanları koyar…
Üç yıl sonra çıktığında bitmiştir Buz Çağı
Ve insanların zevki için,
Bir öküz kesmeye kalkar…
Ve O’nu Buz Çağı’ndan koruyan aynı Ahura Mazda,
Kargışlar O’nu ve cezalandırır…”
“Sözlerin etkileyici, bizim öykülerimiz denli,
Hatta Ulu, diyebilirim ki,
26.
50
ŞAFAKÇUBUKÇU
51
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Anlattıkların ve anlatacakların,
Etkileyecektirelbet, bizden sonra birçok dini…
Hatta kimileri,
Sizden derleyecekleri bu bilgileri,
Kendi bilgileriymiş gibi sunacaklardır
Ve kan tutacaktır böyle evreni…
Beş vakit dua ediyorsun örneğin,
Zerdüşt’ün isteğine uyarak,
Şafak vakti, aile için;
Sabah, köy için;
Şehir için öğlense;
Akşam, ülke için
Ve din için gece…”
“Evet Hubli ve tüm dinler,
Herhangi bir dünya görüşü gibi
İnsan zihninin ürettiği,
Değişir, değişiyor, değişecektir…
İlk dönem Mazdacılık şöyle idi:
Tek tanrı Ahura Mazda,
Tanrı’nın peygamberi Zerdüşt,
Evrenin kanunu Aşa,
Göz kırpar Aşa, Dharma’ya,
“Ne ekersen onu biçersin” der Ahura Mazda da…
İyiyle kötünün amansız savaşı,
Ölümden sonra yaşam, cennet-cehennem inancı,
Ve son yargı günü ve iyiliğin, aydınlığın
Sonul zaferi!
Bir köprüden geçer mutluluğa giden yol,
Geniştir iyi insanlar için,
Dardır kötüler içinse…”
“Söylediklerin Ulu, oldukça bilgilendirici,
Ya peki Mazdacılık’ın ikinci dönemi?”
“İkinci dönemi Hubli, yaşıyoruz,
Ve Magiler’dir bu dönemin temel kişilikleri.
Zerdüşt reddetmiştir bir rahip zümresini,
Ama Magiler ki Medlerin altı kabilesinden biri,
Uyandırdılar Zerdüşt öncesi inançları, törenleri…
Etkililer satraplık katlarında çok fazla,
Ve onlara verildi derleme ve yorumlama işi,
Kutsal kitapları…
Ve bir kitap yazdılar, yazıyorlar ‘Yeni Avesta’ diye,
Ve sapmadır bana göre bu, Zerdüşt’ün
Avestası’ndan…
Magiler, Zerdüşt’ün reddettiği çoktanrıcılığı,
Rütbesi düşürülmüş tanrılar olan
Meleklerle yeniden uyarladılar.
‘Yazatalar’ diyorlar bu göksel varlıklara,
Yedi tane oldukları yazar Yeni Avesta’da,
Üçü, suya; ikisi, ateşe; biri, rüzgara; toprağa bakar
sonuncusuysa…
27.
52
ŞAFAKÇUBUKÇU
53
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Bunlardan biri Anahita,
Bizeuzaklardan gelmiş bir tanrıça,
‘Saf’, ‘kirlenmemiş’tir anlamı,
Ve vurgulanır adında, suların temiz olmaklığı.
Bereket tanrıçasıdır ve kolaylaştırır doğumları.
O’dur dolduran, anaların memelerini süt ile.
O’dur, temizler, erkeklik tohumunu, kadınların
dölyolunu…
Ve uzaklara gidecektir bana kalırsa,
Yıllar, onyıllar, yüzyıllar sonra
Ve sevecektir bizden başka halklar da,
Çocuklarına vereceklerdir bu adı…
Magiler, Zerdüşt’te olmayan törenleri, şatafatı,
Yeniden Mazdacılık’a getirdiler;
Zerdüşt reddetmişti tapınakları,
Her yere tapınak dikiyor Magiler.
Zerdüşt toprağa gömdürürdü ölüleri,
Oysa Magiler, köpeklerin ve akbabaların
Önüne atıyor ölüleri…
Ve yaygınlaşıyor bu gelenek,
Magiler, satraplıklara dolalı beri…
Zerdüşt, katılmaz siz Hinduların,
Yeniden dirilme inancına, döngüselliğine,
Zamansal döngüsüne de katılmaz Babillilerin,
İnsan ölür ve doğmaz bir daha
Ve çizgiseldir zaman
Ve son yargılama günü gelir çatar
Ve böyle biter insanın bireysel, evrensel yaşamı…
Ve sonradan yazılanlara bakılırsa,
Bir kurtarıcı gelecektir dünyaya,
Nevruz bayramında…”
“Söylediklerin ne kadar etkileyici,
Ulu, sağolasın, anladım ki,
Göksel emir değil insanın inancı,
Değil mi ki çok inanç var böylesine farklı…
Hindistan’da döngüden korkarlar kötü insanlar,
“Ya sakat doğarsak” diye korkarlar “ya hayvan
olarak doğarsak
Yeniden doğduğumuzda.”
Çünkü yazar kitaplar, kötülüğün,
Bu biçimde ceza bulacağını…
Ve biliyorsun kastlara ayrılmışız
Kale gibi sınırları olan…
Ve korkarlar en alttakiler,
Kitap, onlara korku yazar,
İtaat yazar, hizmet etmek yazar. Yazar ha yazar…
Ve düşün ki tanrılar bile,
Kastlara ayrılmıştır Hindistan’da…
Ve ben de tanığım inançların,
Tarihte çokça farklılaştığına…
Vedalarda çokça tanrı var okursak,
Ama daha yeni yazılmış Upanişadlarda,
Tek tanrı inancı baskın…
28.
54
ŞAFAKÇUBUKÇU
55
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Peki ne derZerdüşt, adaletsizliklere?
Ayırır mı O da insanları,
“Şu, efendi”; “şu, köle” diye?”
“Reddeder Zerdüşt, eşitsizlikleri,
Sözü edilmez, köleliğin, bir kez dahi.
Önce gelir aile ve sonra köy ve sonra şehir
Ve sonra ülke ve sonra evren…
Ve çokça kovulduğu olmuştur Zerdüşt’ün, gençken,
Eşitsizliklerin efendilerince…
Ve şöyle haykırmıştır Avesta’da:
“Hangi diyara döneyim yüzümü, döneyim hangi
yana,
Akrabalarım ve dostlarım terketmişler beni, değil mi
ki…
Ne halk sever beni ne de kargışlanası hükümdarları
onların.
Nasıl hoşnut edeyim seni ey Ahura Mazda…”
Ve Belh hükümdarının,
Huzuruna çıkarılır birgün Zerdüşt,
Ve ikna eder hükümdarı,
Ve yaşar, O’na Ahura Mazda’nın verdiği,
Etkili konuşma yeteneğiyle,
Yetmişyedi yaşında bir suikaste
Kurban gitmeden önce…
Sakınmamıştır sözünü,
Kutsaldır O’na göre isyan,
Şöyle der Avesta’da:
“Herşeyden çok arzulananıdır adil bir hükümet,
Kutsal değerleri ve iyi talihi taşıyan, en üstte.
Doğruluk yasasıyla yönetilen, adanmışlık ve emekle
güçlenen,
Tomurcuklanır en iyi düzende, Cennetin Ülkesi’nde!
Ve bunun için çalışacağım daha çok, daha çok,
herşeyden önce!”
Ayırmaz hiç kimseyi, ne kadını ne erkeği,
Ve ilk yedi öğrencisi arasında,
Bir de Turanlı vardı,
Ne O’nu ne başkalarını
Bir kez ayrı tutmadı.
Ve vurguladı kadınla erkeğin
Evrensel eşitliğini, uyumunu.
Altı adı vardır Mazda’nın,
Yarısı eril; dişildir diğer yarısı…
İçimizdeki kadını,
Yoksaymamıştır asla!”
“Ne acı ve hayranlık verici,
Hindistan ve duyduğum birçok diyar,
Savaş esirlerini köle yapar…
Ve memleketimde,
Dul kalan kadınlar,
Ölü eşleriyle diri diri
Ateşe atılırlar!
29.
56
ŞAFAKÇUBUKÇU
57
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Ne acı, amaiki nokta var;
Bence, Zerdüşt’ün eşitliği savunması
Çok doğal.
Çünkü tarım öncesi toplumunda yazıldı Avestalar,
Daha eşit olduğumuz bir dünyaydı insanlar olarak.
Ne kölecilik vardı tarlaya dayanak olacak,
Ne de büyük mızraklı, kalkanlı ordular…
Ve önemlidir nasıl ulaşacağımız,
Neye ulaştığımız kadar…
Nasıl yapmalı ki,
Daha başka bir düzen olsun dünyada…
Ve ikinci noktaysa,
Konuştuk, çok güzel ama bütün bunlar,
Cana’yı getirmiyor ki bana…”
“Hubli! İçindeki tanrıçadır Cana,
Ve istiyorsun ki dışarıda da olsun.
Olsun, evet ama olmuyorsa,
Hasankeyf’in ele gelir kayalarına,
Neden O’nun görüntüsünü oymayasın…
Soğuktur, serttir ve cansızdır kaya,
Ve şimdi belli ki bir tek, kayaya yansıyabilir,
İçindeki tanrıça…
Öğreteyim kayalar nasıl oyulur
Ve öğreteyim nasıl resmedilir Cana,
Mağaranın şu duvarına…”
“Sağol Ulu, bir şey de soracağım:
Nasıl oluyor da sen ki bunca bilgi dolu,
Ama bu mağaradasın herkesden uzak,
Vezir olurdun herhalde başvursan…”
“Hubli, benim öyküm,
Bir Annam öyküsüyle aynı
Ve biraz da farklı:
Ele geçirdi her yeri Magiler
Ve girebilmek için Pers sarayına,
Ya Magi olacaksın ya da soyluca.
Bendeyse Zerdüşt’ün ilk isyanı var,
Ne Magi olurum ne soylu,
Yalnızca Ulu… Soyadsız…
Birkaç kez girdim gençliğimde sınavlara,
Beğenilmedi yanıtlarım.
Bir gün çok bunalmıştım.
Karar vermiştim bile, kendimi
Uçurumdan aşağıya atmaya…
Tam atarken bir aksakallı dede,
Seslendi arkamdan.
Ve beni, derme çatma evine
Çağırdı çorba içmeye.
“Aceleye getirme önemli kararları,
Kötüler hep güçlülerdi ve
hep öyle olacaklar” dedi.
30.
58
ŞAFAKÇUBUKÇU
59
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Oturdum evinde vesonra bir bakmışım,
Devlet sınavını kazanmışım,
Sarayda çok çabuk yükseldim,
Ve tam da o genç yaşımda,
Vezir oldum Persepolis Sarayı’nda.
Ama az olmaz düşmanı vezirlerin,
İftira attılar üstüme
Ve ne desem inanmadı hükümdar.
Ve az kalsın kellemi
Uçuruyorlardı benim.
Korktum, lanet ettim, o sınava
Girmeye karar verdiğim ana…
Ve sonra ne göreyim,
Dede yanımda,
“Amma çok sayıkladın yavrum” dedi,
“Şimdi sen sınavı mı geçmek istersin,
Yoksa bir çorba, daha çok mu makbule geçer?..”
İyi ve kötü hep çekişir Hubli,
Son karar günü gelene kadar.
Bakma sen Magilerin,
İki tanrı çıkardığına, kötü ve iyi.
Zerdüşt öne sürmez iki tanrıyı,
Tektanrıdır ama evrende, her zaman
İyi ve kötünün çekişmesi sürer.
Özgür istenç vardır yine de insanda,
Seçme şansı vardır ne yapacağını,
Ama Zerdüşt şunu da ekler:
Sonuçlarına katlanmak zorundadır kötülük yapan,
Bedeli vardır herşeyin.
Şimdi kelle koltukta yaşamaktansa,
Bu sessiz mağarada yaşıyorum.
Bir anda parlamış ve hemen sönmüş
Vezirlerinden biri gibi
Tanıyabilirdi tarih beni,
Persepolis hükümetinin…
Ama en iyisi sakin sakin
Yazmaktır geçmişi geleceğe,
Ve böyle geldim böyle işte
Bu mağaraya, sessiz evime…”
***
Güneş doğar, batar ve nice aylar geçer,
Boşalır su saatindeki suları Babil’in,
Bir aşağıya bir yukarıya…
Ve nemlenir kum saati,
Zaman durur.
Ve Ulu’yla Hubli’nin kaldıkları mağaraya,
Hancı kızı gelir, birgün usulca,
Anlatır oyununu ve der ki,
“Herşeyi aşkım için yaptım Hubli,
31.
60
ŞAFAKÇUBUKÇU
Ben de layıkdeğil miyim sevilmeye Cana gibi?..
Cana duraksamadı, seni bırakıp gitti,
Bense bak, bekledim, bekledim seni…”
Hubli bir şey demez, yutmuş gibidir dilini,
Birkaç mum daha yakar mağarada,
Öğrenmiştir Cana’nın dönmeyeceğini…
Ve daha da aydınlık olan mağara,
Hubli’nin yanıtını gösterir hancı kızına:
Taş oyması Canalar, tahta oyması,
Resimleri Cana’nın… Burada herşey Cana!..
Ve Tigris kıyısına iner hemen,
Atlar bir sala,
Akıntıya bırakır kendini…
“Neredesin Cana!?
Ölmüşsen, kaplan sırtında gider ya ölüler, ölüme, biz
Hindularda,
Ben de Tigris’te arayacağım seni,
Değil mi ki Tigris, kaplansuyu anlamında…
Ve sen dememiş miydin: Ayırt edilemez
Suları ırmakların, ummana akan…
Ben de seninle geliyorum Ölüler Dünyası’na!
Canaaaaa! Canaaaaa!”
— 4. Bölüm —
T İ G R İ S P A R V A N
32.
63
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Maskeli örümcek kuşları,kaplumbağa yuvaları,
Kıyılar, kıvrımlar, sarp kayalıklar,
Leylekler, akbabalar,
Parçalanmış meşelerden ormanlar.
Kıyıda dağ keçileri, gökte boz kirazkuşları,
Söğütler, sazlıklar, çakıl adaları…
Bataklık kırlangıçları, büyükkızkuşları…
Nemrut, Asur, Ninova,
Zambaklar, nil çiçekleri,
Tıkıyorlar kanalları…
Tigris’tedir Hubli,
Ve suya bırakmıştır çoktan kendini,
Yitirmiştir ümidini.
Çırpınmıştır ilk zamanlar,
Çıkmak için sudan…
Ama kıyılarda
Cana’ya özlem var!
Herşey ıslak, suda ise.
Islaktır özlem bile.
Ve aldırış etmez, balıkların
Parça parça yemesine etini…
Çünkü kıyılarda Cana’ya özlem,
Daha da acı verici…
Bitimsiz su ve dalga sesi…
Hubli, bir not şişesidir suya bırakılmış belki…
33.
64
ŞAFAKÇUBUKÇU
65
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“İlk olanlar,
İlk olduklarınıbilmeden
İlk oldular.
İlk yazan insan, ilk okuyan insan,
İlk okuyan yazan insan, ilk öğrenci,
İlk öğretmen,
Yazabilmek için kil tabletlere,
Heba etti nice tableti…
Ve yıllar, onyıllar geçtiğinde,
Resimden harfe geçildi.
Hubli sen de
Çok tableti heba edeceksin ömründe
Ve ediyorsun,
Ulaşmak için o güzel tablete…
Nice karalamalar…
Senin bile yazı olduğunu anlayamadığın
Karalamalar…
Ama bunlar sayesindedir sonuçta Hubli,
Yazabilirsin böylece kendi tabletini…
Yazmaz başkası…
Yazgı varsa,
Budur yazgı!
Kendi tabletine
Kendi kendine yazdığın yazgı…
Senin olmaktan çıkar
Ezberledikçe harfleri…
Güneşte kurutulmaya bırakılmıştır
Başka ömürlerse.
Başkaları yazmıştır onları
Kurutulacaklardır tümüyle…
Senden daha çok zorlandı,
İlk sözlüğü yapan da…
Yaşamın, bilmediği dilini,
Çevirmek zorundaydı kendi diline.
Ama düşün Hubli,
Bir sözlüğün
Gerekli olmaklığı ve ne olduğu
Nasıl bilinebilirdi
İlk sözlükçü tarafından…
Ama dayatıyordu yaşam
Sözlük yazımını…
Anlamaya, kavramaya çalış bu evreni
Ve okumaya bak, senden önce yazılan sözlükleri…
Ve unutma hiçbiri
Aydınlatıcı olmaz, olamaz,
Senin kendi ömrüne bakıp yazdığın
Kendi sözlüğün kadar…
34.
66
ŞAFAKÇUBUKÇU
67
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Sen de gökselanlatıcı,
İlk değilsin bu acıyı gören,
İlk anlatan da değilsin sen.
Bu nedenle,
Sil gözündeki yaşı
Ve anlat
Ner’dedir ve ne yapıyordur Hubli şimdi?..”
“Bir düzeyden baktığında karmaşa
Bir düzeyden baktığında düzen
Uzaktan, kuşbakışı,
Baktık mıydı Tigris’e,
Durum, ortada:
Hubli, Tigris’te…
Ama yaklaşalım ve şimdi
Daha yakın Hubli ve daha karmaşık.
İnelim şimdi bir alt düzeye,
Hubli yalın ama Hubli’nin parçaları,
Beyni, kalbi, elleri, bacakları
Karmaşık! Karmaşık!
Ve bilemeyiz şimdi ner’dedir tam olarak, Hubli…
Biliriz, Tigris’te sular altındadır,
Ama tam olarak neresi
Bilinmez,
Parçalanma hızını bilebilirsek de,
Balıkların parçalama hızını…”
“Yakılıp yıkılan ilk şehir,
İlk yas tutanlar…
Hangi şehrin yıkıldı senin Hubli?
Şehri yıkılanlar ne yapsın?
Her şehri yıkılan,
Kendini sulara mı atsın?”
“Kimsin sen?
Ve nereden biliyorsun adımı?”
“Senin ‘Cana’ diye haykırışının,
Yankısıyım kayalardan dönen…”
“Ben de göksel anlatıcıyım,
Seni çok yüksekten görebildiğim gibi,
Çok yakından da görebilirim…”
“Madem ki göksel anlatıcısın,
Kavuştur bizi Cana’yla.
Ne istersen veririm,
İstemediklerini de veririm.
Hergün göğe şarkı söylerim.
Seni onurlandırmak için
Hergün öykü anlatırım…”
35.
68
ŞAFAKÇUBUKÇU
69
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Hubli, sen neyaptın ki,
Kavuşmak için Cana’ya?
Ne kadar uğraştın?
Oysa Babil’in Asma Bahçeleri’ni,
Babil kralı,
Dağlık memleketini özleyen eşi için
Yaptırmıştı…
Dağları delenler var bu uğurda,
Ejderha öldürenler,
Ölümsüzlük ilacını arayanlar,
Uyandırmak için sevgiliyi…
Sen ne yaptın ki Hubli,
Kavuşmak için Cana’ya?..”
“Doğru, göksel anlatıcı,
Çok geç artık…”
“Gel çözelim bu evrenin dilini
Cana da bir kurgu değil mi sonuçta…
Gel çözelim bu dili ve yeniden yazalım,
Tabletlere oyduğumuz yazgıyı…
Cana ve sen Hubli,
Evrende küçücük parçalarsınız yalnızca.
Bilirsin Cana’nın adını,
Bilirsin kendi adını…
Ama bilir misin nedir
Ağaçların, bitkilerin adı
Hatta taşların…
Evrende küçücük parçalarsınız
Ve kolaydır değiştirmesi
Küçücük parçaları,
Değiştirmektense evrenin genel akışını…
Yukar’dan ne ellerin görünüyor
Ne de yukar’da tutmaya çalıştığın başın.
Tigris de görünmüyor pek fazla…
Ve daha da, daha da uzaklaştıkça,
Belli belirsiz bir çizgi Tigris.
Ve yükseldikçe kaybolacak.
36.
70
ŞAFAKÇUBUKÇU
71
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Ne sen neçektiğin özlem,
Ne sen ne Cana…
Büyük müsünüz evrenin sorunları denli?..
Bir de buradan bak,
Baktığım yerden bak,
Gökyüzünden, yüksekten.
Anlayacaksın o zaman
Küçük olduğunu yaşadıklarının,
Bir su damlası kadar…
Sönen yıldızlar ne yapsın…
Eriyen buz gezegenleri…
Merkezleri yörüngelerinden sapmış
Gökadalar ne yapsın…”
“Ne yapayım suya atmayayım da kendimi
Soluveriyor suladığım bitkiler,
Uçuruyor rüzgar, tüm yaprakları.
Ensemi yaktığı yetmiyormuş gibi güneşin,
Bir de ayaklarımı yakıyordu kızgın kum…
Ne yapayım da suya atmayayım kendimi…
Herşey sudan çıkmadı mı önce?
Herşeye dönüşmek istiyorum ben de…
Varlıkların olmadığı zamana,
Bir olduğu zamana, kadın ve erkeğin.
Herşey su değil miydi herşeyden önce…
Ben de su olmak istiyorum
Herşey gibi, herşeyden önce.
Ve herşey olmaklığım denli
Kavuşacağım Cana’ya
Ölü ya da diri…
Bu, belli…
Bilinmezden bilineni çıkaracağım,
Ya da tam tersini
Ben karıştıkça, karıştıkça suya,
Daha yakın olacağım Cana’ya…
Ölüler taşınmaz mı yeraltı dünyasında kayıklarla,
İşte bu su, o su…
Ve reddettim kayıkları
Yenildim merakıma.
Bilmek istedim ne var bu sularda ki
Ayırırlar ölümle yaşamı…
37.
72
ŞAFAKÇUBUKÇU
73
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Feda olmalıydı içimizdenbiri,
Korumak için bir diğerini,
Güneşten ve rüzgardan.
Ve öne atıldık ikimiz de
Korumak için birbirimizi…
Ve eridik ve uçuverdik
Güneşle, rüzgarla…
Şimdi bu sular, ancak bu sular
Ilıtır benliğimi.
İşte ancak böylesi bir akış, bu akış,
Ayırır geçmişimi
Şimdi üstüne kurulu
Yok sayılır gelecekten…
Ve sen göksel anlatıcı,
Senin sesinden başka,
Yalnızca ve yalnızca
Suların şırıltısı,
Kıyıya vuruşu dalgaların,
Ve seğirişi balıkların arada bir, su üstünde…”
“Toplama, dağılma
Genişleme, daralma
Başka bir şey yok bu dünyada
Ve en güzel yaşamsa
Bilmektir toplanacağını
Ne zaman dağılacağını
Ve genişleme ve darlaşmadır o zamanlarda.
Tigris’in suyu da işte böyle.
Toplar suyunu dağlardan
Derelerden, ırmaklardan…
Genişler, kimi zaman daralır
Ummana karışana kadar.
Sınırları değişir dünyanın,
Sınırları değişir insanın,
Yeni söğütler sınır olmuş bir bakmışsın…
Ve insan
Bir ilerler bir geriler çoğu zaman…
Yeniden çizer sınırlarını,
Yapabilirliklerini, yapamamazlıklarını.
Suları da böyle çekilir Tigris’in.
Taşkın olur, basar tarlaları.
Sonra çekilir; belirir eski kıyıları.
Ve böyledir, işte böyledir insan yaşamı.
Genişler kimi zaman insan benliği,
Ve ‘aşk’ denir buna.
Ve bundandır haykırıyorsun hala:
“Canaaaaa! Canaaaaa!”
38.
74
ŞAFAKÇUBUKÇU
75
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Ancak sonradan anlarsın
Sularçekildiğinde,
Verdiğin zararı…
Verimli yapar kimi tarlaları,
Suya hasret tarlaları.
Öldürür ekinleri diğerlerinde…
Cana nasıl bir tarla,
Belli değil Hubli.
Şimdilik belli değil.
İşte bunu yalnızca,
Çekildiğinde benliğin, eski sınırlarına,
Yalnızca o zaman anlayacaksın.
Taşkın biter ve insanlar
Duruma göre
Ya bir anıt dikerler oraya
Anımsamak için, anımsamak eski-yeni sınırları,
Ya duvar örerler engel olmak için
Kendi taşkınlarına.
Ya da ekinlerin, çiçeklerin, zambakların en çok da,
Çalılı, sazlı saldırısına…
Ya da öylece bırakırlar sınırı
Taşmayı umut ederek yeniden.
Sen hangisisin Hubli?”
“Bilemem ki…
Ben yalnızca
Bedenimi yiyen
Balıklarla meşgulum yalnızca.
Ve kavuşmayı bekliyorum yalnızca
Ölüler ummanına…”
“Bak şu kıyılarda kölelik var Hubli,
Köle yaparlar yabancıları,
Seni şimdi bulsalar
Katarlar önlerine
Ve sürerler seni kulelerine
Çalışırken orada karın tokluğuna
Anlardın neymiş gerçek acı…
Kölelerin acısıdır gerçek acı,
Aşk acısı değil…
Yüzlerce ceset yüzüyorsa yanında,
Kaçan kölelerdir bunlar,
Onlar da,
Köleliğe tercih etmişlerdir Tigris’i…
Uzun zaman durursan aynı yerde
Bataklık olur sonunda çevren
Ve kıpırdayamazsın hiçbiryere.
Sen en iyisini yapıyorsun Hubli
Ama yanlış, bu işin biçimi.
Sudan çık, ayrıl Tigris’ten!
Bir bütün olmalı insan
Herşeyden önce.
Varkalabilmek için
Herşeyden önce.”
39.
76
ŞAFAKÇUBUKÇU
77
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Kıyılarda Cana’ya özlemvar,
Ve daha yakınım Cana’ya burada,
Burada, sular altında,
Balıklar yemeye başladılar beni,
Ama ne önemi var acının
Parça parça gelen acının balıklarla…
Ben kendimi çoktan bırakmışım
Tigris’in ummana
Karışacak akıntısına…
Ve usanmam haykırmaktan. Bir daha, bir daha, bir
daha!:
Canaaaaa! Canaaaaa!”
Sen, yaşam ağacının, Hubli,
Toprak üstünde çıkan
Köklerine takıldın ve düştün yalnızca.
Ve demek ki çok yakınsın ağaca.
Yere, suya bakmayı bırak!
Göğe kaldır başını!
Hiç düşmeyen ağaçlara ulaşacaksın düşerek…
Derisi sert olur sürüngenlerin Hubli,
Kendi yolları vardır sürünenlerin,
Yaşamak için.
Demek ki önemli olan,
Ne olduğunu bilmek herşeyden önce,
Ve karar vermek ona göre,
Sert derili bir yaşama
Ya da tüylü…
Kuş, sürünemez, tüyleriyle.
Sürüngeninse,
Ağır gelir derisi, uçmak için.”
“Ne kadar çok önemli, nereden baktığımız, göksel
anlatıcı…
Ben belki Tigris’teyim,
Tigris’te olan benim belki.
Cana’nın kalbine giden damardayım belki de
Ve erimeden kanında, belki ulaşacağım
Kalbine ve belki anımsayacak beni.
Anımsasa da şimdiye dek, anımsamasa da…
Sütünde sürükleniyorum belki de Cana’nın,
Anaç memelerinden çıkan sütünde.
Ve oradan besleniyordur oradan
Doğmamış bebeğimiz.
Ve ben de büyürüm, büyüdükçe
Doğmamış bebeğimiz.
40.
78
ŞAFAKÇUBUKÇU
79
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Ya da gözyaşıyımCana’nın, karanlık bir gecede,
Aya bakıyor, beni düşünüyor belki.
Ve gözyaşlarının akıntısıyla
Yanaklarından süzülen
Benim…
Ve buharlaşıyorum mendilinde
Kalmadan sabaha…
Yokluktan yoksulluktan
Kurban olarak gözyaşı veren
İnsanlar varmış eskiden
Belki Tigris de tüm yoklukların
Oluşmuştur kurban yaşları ile…
Tufan oldu ve ben seçilmedim göksel gemiye.
Üstümden geçti, o ağır gemi.
Ben de dedim “denizlerde bir yaşam vardır,
Onlara uzatmalı ellerimi…”
Kupkuruydu, kapkaraydı Tigris’in yatağı…
Ve onda, tek başına, ayrıca,
Bir tufan oldu
Ve sürüyor, sürükleniyorum.
Olsun, sürükleniyorum…
Tigris’teyim.
Kuşkusuz, Ganj’da olsaydım
Daha güzel olurdu bu son yolculuğum.
Külleri arasında ölülerin,
Yakılmayacak olsam da,
Bir Hindu’nun arzuladığı uğurlamayla…
Yine de,
Geleneklerce uğurlanmış bile sayılabilirdim.
Ah, Ganj’da olsaydım, Ganj’da olsaydım…
Hangisi daha iyi:
Balık mı olayım sudan çıkarılmış
Soluksuz mu kalayım umarsız;
İnsan mı olayım, özlemiyle Cana’nın,
Kendini suların kıpırtısına bırakmış…
Yalnız senden gelir kurtuluş
Ey yaşam veren kadın!
Yalnız sende kurur ıslak ne varsa…
Çıplağım son derece, yaşam karşısında.
Ört beni, sar beni, kavra beni Cana!
Söndü mü o ateş Cana?
Ateşe atacaktık ya kendimizi
Başlamak için yeni bir yaşama.
Seçmek için birbirimizi
Taaa en başta.
41.
80
ŞAFAKÇUBUKÇU
81
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Kurudu mu oağaç Cana
Kurudu, çürüdü mü yaşam ağacı?
Birlikte büyüyecektik aynı tohumdan,
Köklerimiz yeraltında yerüstünde.
Yapraklarımız, yeni kanıtları varlığımızın.
Tutuldu mu o güneş Cana, o ay?
Üstümüzde olacaktı düğünümüzde, güneş, ay.
Ve aydınlatmayacaksa da onlar,
Parlayacaktı kocaman tütsülerimiz
Binlerce ateş böceği kadar…
Su mu alıyor sandalımız Cana?
“Birlikte gideceğiz” demiştik “Ölüler Diyarı’na.”
Bizi o diyara götürecek sandal,
Gömülüyor yeniden suya.
Birlikte ölemedik bile ve böylece
Ne ölü ne diri, yaşıyorum sınırda…
Canaaa! Canaaa!..”
“Seni de okuyanlar olacak Hubli
Yüzyıllar sonra.
Birleştirenler olacak parçalarını.
Etten, tenden bir şey kalmasa da,
Buluverecekler fosilini.
Ve kemikler söylemez, bu insan teki,
Neler, neler, neler yaşadı ki,
Tigris yatağına böylesine gömülü,
Böylesine, öylesine bir ölü…”
“Cana, duyuyorum söylediğin ninniyi
Ve kapanıyor bilincim.
Yeni bir ölüm mü yeni bir yaşam mı bu?
Yetmiyor bilgim…
Böylesine dayanılmazken duyduğum özlem,
En iyisidir uyku.
Ve bir parçasını bırakıyorum benliğimin
Her yedi kapıda…
Uyuyorum, uyuyorum, uyuyorum…
Anam da böyle güzel söylerdi ninnileri.
Uyurdum, sağım solum sızlıyor olsa da.
Şimdi farklı değil ki,
Dudaklarından dökülen ninni.
Unutmuşum balıkların yemesini
Uyuyorum, uyuyorum, uyuyo…”
84
ŞAFAKÇUBUKÇU
85
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Meyve verip çürümesigibi midir muz ağacının
Döngüleri gibi midir ayın
Onun gibi bir görünür de bir kaybolur mu?
Yılanların derileri gibi midir yoksa ölüm,
Deri değiştirmek gibi midir?
Değiştirdiğimiz zaman derileri,
Başlayabilecek midir yeni bir yaşam?..
Kimine göre depremdir,
Kimine göre suikast, intihar,
Kimini bulur bilmezken kendini.
Kimi, kırlaşmış, dökülmüş saçlarıyla sabırlı,
Bekler onun son uğrayışını.
Gerçekse şu: Ölüm de yaşam da,
Sudan çıktı ve sudadır, sudadır.
Gerçek ise şu, ölüm de yaşam da,
Dalgalarla gelir,
Gider yine dalgalarla…
Kimi sessizdir ölümlerin kimi sesli,
Kimi birarada olur, kimi tek başına.
Batan gemi de, sağ kalanlar da
Ölür dalgaların kıyıya taşıdıkları da…
Renklidir kimi ölümler kimi renksiz
Nefeslidir kimi, kimi nefessiz.
Ulaşmak için kimi ölümlere,
Kalmak gerekir nefes nefese.
44.
86
ŞAFAKÇUBUKÇU
87
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Çiçek dürbününden bakarsakölüme,
Uzaktan baksak ölüme dürbünle,
Değişmez. Ölümdür. Ölüm, ölüm…
Dürbünle de varlıklar çok ölümlüdür.
Kimi, karlar altında; kimi, baharda ölür.
Yaprakların dökülmesi gibidir kiminin ölümü.
Kimi ağır ağır, kimi usul usul
Pek adımlarıyla kaplumbağanın,
Ölüme yürür.
Kimi bağırır ölümden önce,
Kimi bağırmak ister, geç kalır.
Kimi ağlar ölenlerin, kimi ağlatır.
Kimin bilinmez ki öleceği en başından…
Kimin bilinmez ki karışacağı suya…
Ama belli değildir ölüm saati,
Bundan, bunca canlılık, bunca şamata…
Kendi tabletini yazan da ölür,
Tableti başkalarınca yazılanlar da.
İşin gerçeği,
Çok azı kalır tabletlerin de…
Okur ölür, yazar da…
Okuması olan da olmayan da…
Hepsi, hepsi karışır yolcuğuna dalgaların…
Ters dönmüş bir ana rahmidir ateş,
Sunduğumuz, ölülerimizi.
Onların kül olması demek,
Karışmaklıklarıdır suyunda rahmin,
Ters dönmüş ana rahminin…
Çünkü ölüm de yaşam da,
Kadından gelir ölüm de yaşam da.
Çünkü öldüren de doğuran da,
Anadır öldüren de doğuran da…
“Konuşuyor dalgalar, aralarında,
Ben bu dili henüz anlamıyorum.
Kızgınlar kimi zaman, bazen dingin,
Ben bunun nedenini anlamıyorum…”
Ölüler Diyarı!
Kabul et Hubli’yi!
Balıkların yediği şişmiş cesedi!
Kabul et Hubli’yi, karışsın küllere,
Ganj’dan ummana, karışsın külleri.
Yıllanmış bir gemi enkazında da olur,
Sular altındaki bir ormanda da.
Salınırken dalları ağaçların suda,
Salınırken dallar, akıntıyla,
Adak bezi sayın Hubli’yi,
Tüm dünyanın toplu adak bezi…
45.
88
ŞAFAKÇUBUKÇU
89
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Su altında birmağarada da olur,
Paramparça balıkçı ağlarında da,
Yüzlerce, binlerce balık yumurtasında,
Saydam sırtında deniz analarının!
Kabul et Hubli’yi
Ölüler Diyarı!
Haketmedi değil mi ki yaşamı,
Kabul et Hubli’yi Ölüler Diyarı!
Ölüme saysın balıkçılar dev dalgaları!..
O, kendi yurdunda yakılamadı.
Yapılamadı töreni Ganj kıyısında.
Yaş döküyor anası, bilemiyor.
Bir kulak haberi ulaşamadı.
Ağlamasıdır bu,
Bilmeyenlerin ağlamasıdır ağlamayı.
Ana karnındaki bebekler olmalı,
Ya da az yaşamış; say, yaşamamış.
Yaklaşıyor sesleri, dalgalar arasında.
Bebekleri de kabul eden Ölüler Diyarı!
Bekletme musonu artık,
Sal bulutları!
Kabul et Hubli’yi dev dalgalara!
Sürüklensin, or’da O da sürüklensin,
Bir bebeğin bırakışı gibi kendini yaşama.
Sürüklensin!
Çünkü zaten tüm yaşamında,
Sürüklendi, sürüklensin,
Yine eskisi gibi.
Hindistan uzak değil, ufuk çizgisidir.
Balıkçıların ağ attığı
Sularda, başlar Hindistan.
Ağlar kadar varlık…
Kumsallara taşırlar,
Ölülerin külleriyle beslenen
İrili ufaklı balıkları.
Ve yeni biçimler alır kumdaki izler,
Kumdan kalelerdir gerçekte ömürler.
Kurarlar ömrü bir kale gibi,
Ve dalgalardır, dalgalardır ölümün adı.
Yıkın bu kaleyi de, kumdan kalesini de Hubli’nin!
Dalgalar! Dalgalar, bari siz yardım edin!
Yıkın ve yeni izler kalsın kumlarda.
Düşsün kaydından evrenin,
Sularda sürüklenen bu insan…
Kırılmıştır zaten o bağlayan zincirler,
O’nu bağlayan zincirler yaşama.
O, reddetti bu zincirleri!
Ve ‘özgürleşmek’ dedi adına!
‘Özgürleşmek’ çünkü yaşam,
Çok da ayrılmaz köle olmaktan.
Çok ayrılmaz, öyle olsa idi,
Bu zincirler de neyin nesiydi…
46.
90
ŞAFAKÇUBUKÇU
91
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Kabul et Hubli’yiÖlüler Diyarı!
Doğrudur, yoktur kaybedeceği,
Zincirlerinden başkaca.
Zincirleri de kabul et, nasıl istersen…
Yeter ki kabul et Ölüler Diyarı,
Dalgalarda sürüklenen Hubli’yi…
Güneş sönsün!
Karanlık çöksün sulara!
Bulutlu ay, yüzünü,
Dönsün sulara!
Gerekli ise kabul için karanlık,
Ayın soluk yüzü gerekli ise,
Şimdi kabul et Ölüler Diyarı,
Hubli’yi, sürüklenen varlığı!
Yokluğunu da kabul et ey diyar!
Tamamlayan kalmasın varlığını…
Şafak söksün!
Ekinlerin yükü çöksün
Sırtına kadınların.
Böyle dönsün
Nice gece nice gün.
Kabul et Ölüler Diyarı, kabul et!
Sana, cana, Cana’ya kavuşmaya,
Uzaklardan geldi, çok uzaklardan.
Senin özleminle yaşadı Hubli!
Kabul et bu bedeni şimdi!
Diyar! Hafiflet bu doğum sancısını!
Katıver sularına bu veda çağrısını!
Sesi olsun diyarın, ağıtlardan başkacası…
Diyar! Kabul et, kabul et bu varlığı!..
Zaman durmuştur burada,
Nemlenmiştir kumu saatlerin.
Burada geçmiş ve gelecek,
Toplanmıştır şimdi’de.
Burada yalnızca uzayan imgeler.
Daralan genişleyen görüntüler.
Burada yalnızca uzam.
Bura da yok, yalnızca,
Dalga…
Şimdi ölüm, asılsın küreklere,
Şişirsin şimdi yelkenleri rüzgar.
Çok uzaklara gitmeli bu beden,
Balıkçı ağlarına takılmayacak.
Şimdi ölüm, batırsın güneşi, ay’ı!
Görülmesin bu bedenin nerede olduğu.
Yolunu şaşırmış korsanlar bile,
Bulamasın göksel anlatıcı bile…
Bu, senin dalgalarla evliliğin Hubli!
Bu da düğün, kavuşamasan da Cana’ya.
İşin zor, ara ki bulasın Cana’yı,
Suya çöken milyarlarca kül arasında…
47.
92
ŞAFAKÇUBUKÇU
93
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Neliğe dönüşüyor kimliğim!
Veistediğim, böyle bir şey…
Ey diyar! Kabul ettiğin gibi beni,
Yardım et bulmama küllerini
Cana’nın…”
Ses verdi dalgalar:
“Cana değil bur’da.
Yakılmadı henüz…”
“Yakında yakılacak demek ki öyle mi?”
“Hayır, yakılmayacak.
Onun gelmesine buraya,
Çok var…
Daha uzun, upuzun yıllar yaşayacak…”
“Yanlış diyarlarda aramışım o zaman Cana’yı…
Ama herşey için çok geç olmalı…
Diyar! Kalayım ben burada.
Bekleyeyim küllerinin karışmasını,
Kutsal dalgalarına senin…
Yarı ölü yarı diri bir Hubli’nin,
Ne faydası olur, yaşayan Cana’ya…
Diyar! Dağıt beni evrenin
Dört bir yanına!
Ve topla beni, Cana birgün,
Karıştığında dalgalara.
Ve o zaman, işte o zaman ulaşabiliriz
Varlıklardan önceki biraradalığa…
Karıştıkça küllerimiz birbirine,
Daha çok yaklaşırız o ilk varlığa,
Kadınla erkeğin bir olduğu varlığa,
Atman’a…
Tek bir yerde olur insan, yaşamında,
Tek bir zamanda yaşar.
Bense, artık, Ölüler Diyarı’nda,
Heryerde varım heryerde
Dağıldığı sürece, varlığım tüm evrene!
Yarısını yedim elmanın Cana,
Diş izlerini bıraktım ardımda.
Çürüyor izler, karıştıkça hava
Elmanın bu yarım varlığına…
Gelirsin diye yedim, yersin diye.
Öbür yarıyı da yersin diye.
Oysa gelmedin ve şimdi elma,
Ne sulara karışabilir hiçlik olarak
Ne de varlık sayılır tam bir elmaymışça.
48.
94
ŞAFAKÇUBUKÇU
95
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Elmanın yediğim
Yarısı gibiyimben de,
Ve sanki ben değilim,
Sensin yiyense…
Diş izlerin duruyor üstümde.
Gün geçtikçe, gün geçtikçe,
Daha çok çürüyorum gün geçtikçe.
Ve kesiyorsun bedenimi daha fazla.
Atıyorsun çürüyen yerlerimi.
Yeni parçalar çıkıyor altından, taze,
Ve onlar da ancak,
Dayanabiliyorlar ancak birkaç dakika.
Ve böyle, böyle çekirdeğime kadar,
Budadın varlığımı Cana…
Ancak Cana korkarım,
Seni de çürütecek bu durum.
Çünkü yalnızca geciktirir,
Engelleyemez,
Tek yarının çürümesi, çürümesini tümün…
Çürüttü önce beni ısırıkların,
Ve seni de çürütecek ısırıkların!
Ya benim, yiyen, yarısını, yasak elmanın
Ya da biziz yasak elma ve ben, bir yarısıyım.
Kendi kendimi yedim,
Ya da sen beni yedin.
Belli değil, ama sonuç,
Üstünde herşeyin:
Elma, çürük yarısıyla,
Karışamıyor suya.
Ya gel, çürüyelim birlikte ve
Yeniden karışalım böylece,
Yaşam döngüsüne;
Ya da sen de ısır diğer yarıyı
Ve eşitlensin çürüyüşümüz.
Elma yüzüyor suda Cana.
Bekliyor ısırışını diğer yarıyı
Ya da çürüyüşünü senin, diğer yarı gibi…
Geç kalma!
Kaybolabilir elma
Ölülerin külleri arasında.
O zaman ne sen ne ben
Ne elma ne kabuk…
O zaman dağılmak var sonsuzluğa.
Geç kalma! Bak dalgalar
Ölüm taşıyor kıyılara!
Geç kalma!
Dalgalansın saçları artık,
Cana’nın rüzgarda!
Küller eklensin kıvır kıvırlığına!
Ağırlaşsın saçları, bilmesin neden…
Uçursun saçları, Cana’yı uçursun,
Okyanus kıyısına taşısın O’nu!
Göreyim diye suda yansısını,
Göreyim, çünkü o sular, o yansı,
Henüz karışmadı dalgalara…
49.
96
ŞAFAKÇUBUKÇU
97
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Su kaplasın tümdünyayı o zaman!
Dövsün dalgalar kıyıları!
Taşsın sular, dalgaların boyları,
Yarışır olsun, yüksekliği ile dağların!
Su kaplasın, tüm dünyayı su kaplasın!
Kaldıralım ölümle yaşamı
Ayıran sınırları, kaldıralım!
Su kaplasın ve kurumasın, kurumasın!
Soğursun güneşi de umman! Umman!
Aydınlatamazlar mumlar, artık, evreni.
Küçük bir damla bile, söndürür onları.
Ne ateş ne yangın ne şimşek ne rüzgar,
Durduramazlar, artık, durduramazlar
Bitimsiz hareketlerinde dalgaları!
Sen de göksel anlatıcı
Sen de karışacaksın suya,
Bu öykü bittiği anda!
Sen de göksel anlatıcı
Sen de susacaksın!
Dalgalar konuşacak, bittiği yerde sözün!”
— 6. Bölüm —
A R A N Y A P A R V A N
50.
98
ŞAFAKÇUBUKÇU
99
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Dolaşıyor şehri kapıkapı.
Bahçelerden geçiyor, dört bir yanda,
Sulama kanalları.
Üstünde birkaç parça elbise,
Kuş tüyleri dizili, başında.
Boynunda bir kolye var,
Deniz kabuklarından yapılma.
Yüzünde çeşit çeşit boya,
Üçüncü göz işareti var
Alnının tam ortasında.
Dolaşıyor şehri kapı kapı.
Dolaşıyor şehri falcı.
Kimi, buyur ediyorsa da,
Kovalıyor çoğu.
Kimi, yemek veriyorsa da,
Aç bırakıyor çoğu.
Ellere bakıyor şöyle bi’,
Ve söylüyor geleceği.
51.
100
ŞAFAKÇUBUKÇU
101
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Ama konu, kendioğlu olunca,
İşlemez falcının uzak görüşü.
Oğlu, bir savaşa gitmişti,
Yıllar olmuş, henüz dönmemişti.
Dönen silah arkadaşları,
Görmüşlerdi O’nun
Sağ olarak çıktığını
Savaş meydanında.
Ama şimdi oğul, buhar mı oldu?
Evrenin hangi köşesine savruldu?
Hangi köşeye savruldu ki,
Boş, falcı ananın kucağı…
Dolaşır kapı kapı,
Aşar bahçeleri, kanalları,
Kimi, kapı dışarı eder,
Kimi, konuklar.
İşte bir kapı daha ve falcı ana
Duyurur mahalleye fal baktığını.
İşte şurada varsıl mı varsıl bir kadın,
Elinde ikiz bebek var, yine de gebe kadın.
Mutludur; evlilik, mutlu etmiştir O’nu,
Ama merak eder durur, geleceği yine de…
“İkizler çok şirin, sanki sizden bir parça,
Elbette bakarım sizin falınıza,
Sizin, bebişlerinizin, analığınızın falına.”
“Sağolun, ben Cana, buyrun girin içeriye,
Birşeyler için, birşeyler yiyin karnınız açsa.”
“Sağol yavrum. Benzemiyorsun sen, diğerlerine,
Varlık içinde yüzen, Brahman eşlerine.
Onların hiçbirisi tenezzül etmez
Benimle konuşmaya bile.
Sağolasın.”
“Olur mu, falcı ana, sensin geleceği bilen.
Başında, kuşların tüyleri var,
Demek ki egemensin gökyüzüne.
Boynunda, deniz kabuğundan kolye var,
Demek ki senden sorulur Hint denizleri.
Ayakların çok yol yürür ama narindir,
Demek ki korur seni bu topraklar.”
“Sağol yavrum, aç avcunu o zaman.”
“Yavrum, ellerin senin
Şunu söylüyor bakana:
Eskiden çok sıkıntı çekmişsin,
Rahata ermişsin yakında.
Daha fazla bir mutluluk düşünemiyorsun,
Ama mutlu olacaksın daha fazla.
52.
102
ŞAFAKÇUBUKÇU
103
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Büyüyecek, bebekler vegenç kız olacaklar,
Analarını hiç utandırmayacaklar.
Daha da büyüyüp ana olacaklar,
Senin gibi, benim gibi, onlar gibi,
Tüm külleriyle suya karışacaklar.”
“Ama falcı ana, bu söylediklerini
Herkes söyleyebilir avcuma bakmadan.”
“Demek ki yavrum birincisi,
Sen de herkes gibisin.
Demek ki yavrum ikincisi,
Fal açılmış bir avuç gibisin.
Heryerinden okunuyor geleceğin.”
“Peki ana, sen konuşmadan mı
Konuştuktan sonra mı kovuyorlar seni?”
“Gerçekler böyledir güzelim
İster kabul et, ister etme.
Bizden bağımsız gelişir evren,
Ve gelişiriz biz de
Evrenin bir parçası
Olduğumuz sürece.”
“Peki ama falcı ana,
Geleceği yazmaz mı
İnsanın avuçlarında?”
“Hayır Cana. İnsanın avcu yalnızca,
Geçmişini anlatır insana.
Yıpranmış bak biraz, parmakların,
Ama eski izler bunlar.
Bu senin daha önce başka bir kasttan
Olduğunu söyler bana.
Kapanır gibi olmuş bu izler,
Ve parmaklarının tümü narin.
Bu, Brahman eşi olarak
Mutlu bir yaşam süreceğini
Düşündürdü bana.
Sarsılmaz olduğuna göre
Gücü Brahmanların,
Mutsuz bir yaşamı olamaz gelecekte,
Bir Brahman’la evlenmiş kadının.
“Peki ana, sen başkalarına da
Söylüyor musun bu gerçeği?
Söylüyor musun geleceği değil de,
Geçmişi öykülediğini?”
“Hayır yavrum, ama sen
Beni güzelce ağırlayan sen…
Bilesin istedim senin,
Bilesin istedim gerçeği.
Elinde yazmaz geleceğin.
Kim öyle diyorsa yalan.
İnanma avcunu okuyanlara,
Ama gelecek de
Geçmişten çıkar gelir…”
53.
104
ŞAFAKÇUBUKÇU
105
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Peki ana, yasen? Ya senin yaşamın?
Bu engin evrende neler yaşadın?”
“Sağolasın yavrum, beni ağlattın.
Kimse sormadı şimdiye dek,
Kimse sormadı yaşamımı.
Hep bilmek istediler kendi geleceklerini.
Oysa ben onların belki de
Gelecekteki haliyim.
Gelecek benim!
Yaşlandım, geçmişi eskiterek.”
“Anlat ana, bilmek isterim yaşamını,
Hem üstelik sensin benim geleceğim de…”
“Mutlu mesut yaşardım senin gibi ben de,
Savaşçı kastındandı eşim.
Mutluyduk, duruydu suda yansımız.
Gitgide uzayan yansımız suda.
Sonra yitirdim ben eşimi,
Yaktılar ölüm ateşini.
Bildiğin gibi,
Erkek önce öldü müydü,
Dul kalan eşini,
Ateşe atarlar diri diri.
Hazırdım ben de,
Ateşe atılmaya.
Ama birgün bir dilenci,
Evimize geldi.
Ve bana nice, nice, nice
Düşünceler sergiledi.
Doğru değilmiş yanmak diri diri,
İnanmamak uygun gelirmiş,
Kadınları diri diri
Yaktıran tanrıya.
Diri diri yakılmaksa silen, günahları,
Brahmanlar ateşe atsınlarmış kendilerini.”
“Brahmanları ateşe atmak mı?
Ama bu, doğru olur mu falcı ana?”
“Yavrum, en hakça olanı,
Kimsenin ateşe atılmaması.”
“Peki sonra falcı ana?”
“Şöyle dedi dilenci:
Gel, sen de katıl aramıza!
Biz bu kadın düşmanı tanrıyı
Reddedenler toplandık.
Toplandık, kurduk kendi topluluğumuzu,
Ormanda.
Gel sen de katıl aramıza!”
54.
106
ŞAFAKÇUBUKÇU
107
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Dilencilik mi yaparorman kadınları peki?”
Dediğimde, bana,
Bunun, kadınları kurtarmak için,
Onlara ulaşma yöntemi
Olduğunu söyledi.
Çok çeşitli işler yaparlarmış ormanda,
Ama aydınlatmak için şehirdeki kadınları,
Dilenci kılığına girip
Yayarlarmış çağrısını ormanların.”
“Peki falcı ana sende mi
Böyle geldin şehre şimdi?”
“Evet yavrum, sana da öğüdüm;
Reddet diri diri ateşe atılmayı,
Ölürse eşin, senden önce.
Gel sen de katıl aramıza,
Birlikte balık tutalım ırmakta,
Kendi evimizde yaşarız ormanda.
Mutlu, kadın olarak mutlu,
Kadınlarla mutlu. Mutlu!”
“Söylediklerin güzel, ana
Ama benim yavrularım var gördüğün gibi.
Yok mu senin yavruların da?”
“Ah yavrum, olmaz olur mu,
Ana, yavrusuz, ana olur mu…
Oğlum vardı, evlenecekti,
Sonra savaşa gönderdik O’nu.
Yıllar, yıllar, yıllar geçti
Ve döndü savaşçılar uzaklardan.
Ama yavrum benim, dönmedi.
Sordum dönen savaşçılara;
Görmüşler yavrumu, ayrılırken
Savaş meydanından ama
Gören olmamış bir daha.
Kimbilir ner’dedir…
Sordum herkese yana yakıla.
Yalvardım, kapandım ayaklarına.
Yoktur daha acısı, oğul acısından, yavrum,
Daha acısı yoktur bir anaya.
Bir bilge geldi sonra,
Dedi ki:
“Ey kadın! Yavrun
En kötü olasılıkla
Ölüler Diyarı’na gitmiştir.”
“Ey bilge! Ne yana bakmalı
Varmak için Ölüler Diyarı’na?”
55.
108
ŞAFAKÇUBUKÇU
109
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Ey kadın! Okyanusaşırıdır
Ölüler Diyarı.
Uzak sularında okyanusun,
Külleri ölülerin,
Dalgalara karışır.”
Ve dönüp ormana,
Anlattım durumu, orman kadınlarına.
Bümbüyük bümbüyük ağlar attık,
Okyanusun en uzak sularına.
Anladılar beni orman kadınları,
Çünkü onların da hepsi ana.
Şişirdik yelkenleri, açıldık uzaklara,
Ağ attık, ağ attık, ağ attık sulara.”
“Peki sonra ana?
Kavuşabildin mi oğluna?”
“Boş döndü yelkenliler kıyıya.
Yüzlerce, binlerce balık var ama
Yoktu, yoktu bir iz, oğlumdan, Hubli’den…”
“Hubli mi?”
Şaşırır Cana ama tutar kendini,
Hubli’nin anası mı bu ve O, Hubli mi?
Yaşlanır gözleri Cana’nın, tutamaz kendini.
“Ne o, yavrum, neden gözlerin,
Neden gözlerin dolu dolu?”
“Anlattıkların ana, yürek burucu!
Anladım, nasıl birşeymiş,
Oğul acısı…”
“Yavrum, gördüm ben ömrümde
Nice yaslı yüz… Bu yaşlar,
-Tanırım ben- oğluna ağlayan
Anayla yas tutan
Gözlerin yaşı değil.
Anlat bana Cana,
Nedendir gözyaşların?”
“Ana! Ben gördüm Hubli’yi
Uzak diyarlarda.
Avcunun içindeydi avcum
Uzak diyarlarda.
Dinginliğine kapılmıştık ırmağın
Uzak diyarlarda.
Ama sonra kavuşamadık
Uzak diyarlarda…”
“Yavrum, bilemezdim ben
Haberini alacağımı oğlumun,
Burada, bu varsıl konakta…
Varsıl konak, her yanında, her yanında,
Altından anıtlar olan konak.
56.
110
ŞAFAKÇUBUKÇU
111
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Varsıl konak, heryanında, her yanında,
İnek, fil, koyun sürüleri var.
Suyun kıyısında konak,
Kıyısında kutsal suyun.
Büyüleyicidir, yansısı bile sudaki.
Konak…Konak…
Ve bu konakta,
Bunca varsıllık arasında,
Bir tek Hubli yok ama
O’ndan haber getirmişsin en azından Cana…
Söyle sevdiniz mi birbirinizi?
Koyverdiniz mi ellerinizi
Birlikte kurulacak bir geleceğe…”
“Uzun uzun anlatayım ben sana ana,
Yıllar, yıllar, yıllar sonra,
Karşılaştık Hubli’yle Uzakdiyar’da…”
Ve böyle anlattı öyküyü Cana.
İlk iki bölümü anlattı.
Ana, kimi zaman güler; çoklukla yaş’lı,
Dinledi uzun uzun Cana’yı…
“Yavrum, vardır bir bildiği, ermişin.
Boşuna haber salmazdı sana,
Peşinden koşman için atın…
Ama Cana, hiç haber almadın mı O’ndan, sonra,
Hiç sormadın mı vardığında
Hindistan’a, kutsal atla?”
“Merak ettim ama ana,
Peter karşıladı beni hemen,
Vardığımda Hindistan toprağına…
Ve zamanım olmadı düğünle
Dernekle uğraşmaktan,
Düşünmeye Hubli’yi…”
“Çoktan ölmüştür Hubli, Cana!
Geçmişte kalmış, o günler, elbet,
Sen ki bebeklerinle koynunda…
Aman, gözünün içi gibi bak onlara,
Bırakma, gitmesinler uzaklara…”
“Evet ana ve bekliyorum yeni bebeği,
Şimdiden hazırladım minik beşiği…”
“Yavrum, gel sarılayım sana öylece,
Hubli yok ve sen O’ndan
Tek anısın kalan, bana.
Gel yavrum sarılayım, sileyim yaşlarını,
Cana; oğlumdan bana kalan tek anı!..
Al yavrum! Bu kolye, deniz kabuklu kolye,
Sende kalsın. Birgün sıkışırsa başın,
Göster bunu orman kadınlarına,
Dilencilere göster, göster falcılara,
Koşarlar o zaman, senin yardımına.
Beklerim seni yavrum, bizim ormana…
Al, bu kolye armağanımdır,
Oğlumdan kalan son anıya, sana, Cana.”
57.
112
ŞAFAKÇUBUKÇU
113
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Kimdir bu piskadın! Cana!
Niye aldın bunu konağa!
Büyü yapar, lanet okur,
Korku verir yavrulara.
Tez elden kovulmalı!
Kovulmalı! Kovulmalı!”
“Peter, bu ana,
Süt anamdır benim.
O besledi, büyüttü beni.
Ben küçüktüm, şu kadardım,
Kollarında uyuttu beni…”
“Anladım Cana, o zaman,
Yer göster de bizde kalsın,
Ve ne zaman isterse
O zaman yola çıksın.
İstediği kadar kalsın. Süt anası Cana’nın,
Benim de, benim de anam sayılır…”
***
“İkizler, aylarca kaldım bu konakta.
Orman kadınları bekler beni,
Merak etmişlerdir onlar beni.
Ben şimdi iyisi mi
Yola çıkayım sessiz sedasız,
Yola çıkayım kaplumbağa gibi…”
***
“Ey tanrılar! Kadınlara düşman tanrılar!
Ezenlerden yana olan, üzenlerden…
Gerçekleştirin dileğimi bir kere de!
Dönsün oğlum her nerede ise.
Olmadı da dönmeyecekse,
Yeniden doğsun en azından,
Cana’nın yakınındaki bir varlık olarak!
Tanrılar! Varolmayan tanrılar!
Varlıkları kadına düşman tanrılar!
Madem ki Cana’nındı Hubli’nin kalbi,
O’nun yanında mutlu olur en fazla.
Bana hayrınız zaten yok tanrılar, olmadı;
Ama şu ikizlerin masumluğu aşkına,
Yeniden doğsun Hubli, Cana’nın yakınında!
Var olmayan, var edemeyen tanrılar!
Yeniden doğsun Hubli, Cana’nın kollarında!
Bu olsun, yeter ki olsun, alın canımı;
Mutlu olsun, oğlunun, sevinciyle bu ana…
Yeniden doğsun Hubli, Cana’nın kollarında!”
116
ŞAFAKÇUBUKÇU
117
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Dalgalar ses veriyor,ses veriyor Cana’ya,
Uzak diyarlardan bir anımsama…
Irmaklarda, ummanlarda sürüklenen bir beden.
Şişmiş beden… Çok tanıdık ama…
Yaklaşıyor ağır ağır Cana’ya.
Cana, herşeyden çok, derin korkuyla,
Çeviriyor yüzünü bedenin, sandala…
Ve bunu beklermiş gibi beden,
Ses veriyor dalgalarla Cana’ya,
Kıpırdıyor dudaklar:
“Söndü mü o ateş Cana?
Ateşe atacaktık ya kendimizi
Başlamak için yeni bir yaşama.
Seçmek için birbirimizi
Taaa en başta.
Kurudu mu o ağaç Cana
Kurudu, çürüdü mü yaşam ağacı?
Birlikte büyüyecektik aynı tohumdan,
Köklerimiz yeraltında yerüstünde.
Yapraklarımız, yeni kanıtları varlığımızın.
Tutuldu mu o güneş Cana, o ay?
Üstümüzde olacaktı düğünümüzde, güneş, ay.
Ve aydınlatmayacaksa da onlar,
Parlayacaktı kocaman tütsülerimiz
Binlerce ateş böceği kadar…
60.
118
ŞAFAKÇUBUKÇU
119
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Su mu alıyorsandalımız Cana?
“Birlikte gideceğiz” demiştik “Ölüler Diyarı’na.”
Bizi o diyara götürecek sandal,
Gömülüyor yeniden suya.
Birlikte ölemedik bile ve böylece
Ne ölü ne diri, yaşıyorum sınırda…
Canaaa! Canaaa!..
Yalnız senden gelir kurtuluş
Ey yaşam veren kadın!
Yalnız sende kurur ıslak ne varsa…
Çıplağım son derece, yaşam karşısında.
Ört beni, sar beni, kavra beni Cana!”
“Uyan Cana, ter içindesin,
Belli ki korkunç bir kabus görmedesin.
Yasaklardım, gücüm yetse, kabus görmeyi.
Hele düş görenler, bir de gebe ise.
Herşey geçti, meraklanma, yanındayım ben.
Söyle, canavarlar mı görüyorsun düşünde, devler mi?
Sen söyle, ben, kargışlayayım hepsini…”
“Ah Peter! Hepsi, geçmişten bir anı.
Ölmüşler düşüyor düşüme; ölenler, at peşinde.
Sürüklenen cesetler görüyorum hep
Tanımadığım bir nehirde…”
“Ah Cana, geçti, geçti hepsi.
Ve benim karnı şiş karım,
Düşünmeye çalış, yalnızca iyi şeyleri.
Çünkü ne sana olur faydası
Ne de bebeğe, üzülmenin…”
Ne zaman uyuduysa,
Hubli’yi gördü Cana,
O’nun yakarışını sularda.
Ne zaman uyuduysa,
Hubli’yi gördü Cana.
Ve Peter’e her defa,
Başka düşler anlattı.
Terine karıştı birgün sancısı,
Ve sanki nehirde imiş gibi
Sürüklenen bedeni;
Sanki Hubli’nin değilmiş de
Cana’nınmış gibi beden,
Salıverdi kabus gören bebeği
Kabus gören, Cana’yla birlikte…
Aldı ölü bebeğini kucağına, ağladı.
Ve unutmamak için yüzünü yavrusunun,
Bir ressama böylece, resmini yaptırdı:
Uzanırken Cana, kollarında,
Ölü yavrusu…
Daha harlı geldi O’na,
Falcı ananın, anasının acısı…
61.
120
ŞAFAKÇUBUKÇU
121
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Dalgalar! Ne istedinizyavrumdan?!
Size adaklar sunmadık mı?
Suya bırakmadık mı nilüferleri,
Ekmek atmadık mı balıklara?..
Dalgalar! Daha vardı O’nun yaşayacakları.
Beni alsaydınız da O yaşasaydı.
Bebekleri de kabul eden Ölüler Diyarı,
İkna etmez bu yaptığınız, inananları!”
Gerçekte, kızgınlık ve üzüntü kadar,
Suçluluk da kaplamıştı Cana’yı.
Aslında O, ölümünü yavrunun,
Suda yüzen cesede bağlıyordu.
Bırakıp da gittiği Hubli ner’deydi?
Sularda sürükleniyordu hala belki.
Peki ama dalgalar bunun için,
Yavrusunun canını mı almalıydı,
Dururken Cana’nın kendi canı.
Ama uygun görmüşse dalgalar en büyük acıyı,
Evlat acısını Cana’ya,
En büyük ceza yazılmışsa Su Kitabı’na…
Taşlar yerine oturuyordu.
Gören olmadı Cana’yı bir daha gülerken,
Soldu yüzü suçluluk ve çaresizlikle…
Cana’nın yasını ölen bebeğe diye bilen Peter’se,
Çok çeşitli yollar düşündü.
“Cana! Doğrudur; bu, büyük bir acı,
İkizler var yine de, büyüteceğin.
Haydi artık, kendini toparla,
Bak; yavruları da üzeceksin.
Bir yol düşündüm: Sana, ikizlere
Neşe kaynağı olacak bir varlık…
Bir yavru fil. Onun coşkusuyla,
Sen de dönersin diye düşündüm yaşama.
Haydi gidelim fil pazarına,
En şirinini seçelim fil yavrularından…”
***
Oldukça kalabalık bugün fil pazarı.
Sıra sıra dizilmiş yüzlerce yavru, yavru.
İşte şu Cana, şu da Peter.
Fil yavrusunu
İkizlere seçtiriyorlar.
İkisinin de yüzünü güldüren fil yavrularını,
Ayırdılar bir yana
Ve ikizlerin ‘Ga-ga’ olarak adlandırdığını
Seçtiler sonuçta…
Bir üye daha katıldı, yuvaya.
62.
122
ŞAFAKÇUBUKÇU
123
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
***
Birgün bir rüzgaresti,
Siz deyin kasırga, ben diyeyim fırtına.
Üst kattaydı ikizler de; Ga-ga, yanlarında.
Peter, dışar’da; Cana, alt katta.
Uçurdu uçuracaktı küçük bedenlerini,
Rüzgar, ikizlerin.
Ve Ga-ga, yaklaşarak rüzgarın geldiği yöne,
Çöktü orada, koca cüssesiyle
Korumak için ikizleri.
O sırada gelen Peter,
Gördü Ga-ga’yı,
Neredeyse ikizlerin üstüne
Çökerken gördü Ga-ga’yı.
O’nu, değneğiyle,
Dışarıya kovaladı.
O günden sonra Ga-ga,
Zincirlendi, ahıra kapatıldı.
Ve o günden sonra Ga-ga’nın
Durmadı hiç gözyaşları.
Gözleri herzaman yaşlı.
Ve ikizler kimi zaman
‘Ga-ga’ deyip ağlıyorlardı,
Belli ki O’nu yeniden
Yanlarına istiyorlardı.
Ağlamalarına dayanamadı Cana,
‘Ga-ga’ diye ağlamalarına.
Bahçeye doğru gitti, açtı ahırı.
İkizlerin yanına, götürdü Ga-ga’yı.
Şimdi herşey eskisi gibi.
Oynuyor ikizlerle filleri.
Ama ciddi bir fark var:
Geçmiyor Ga-ga’nın gözündeki,
Gözyaşı döküyor sürekli.
Uyandıklarında ikizler sabahları
Ga-ga’nın gözleri yine yaşlı.
Yemek yerlerken, oynarlarken,
Ga-ga’nın gözleri yine yaşlı.
Bahçeye çıkarken, kırda gezinirken,
Ga-ga’nın gözleri yine yaşlı.
Karanlık çökerken, uyku vakti gelmişken,
Ga-ga’nın gözleri yine yaşlı.
Üzülür Cana, bu duruma.
Götürür Ga-ga’yı birgün baytara.
Saçı sakalı kırlaşmış baytara göre,
Yoktur görülebilir bir neden.
Hatta, bunca gözyaşının
Şaşırır nereden çıktığına bile.
“Ama” der “Cana, belki de sırtı
Ağrıyordur; sırtına O’nun,
Taht üzerinde bindiğinizden.
Acıtıyor olabilir taht, sırtını.
Tahtsız binin artık Ga-ga’ya…”
63.
124
ŞAFAKÇUBUKÇU
125
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Şimdi her sabahCana,
Okşuyor, seviyor Ga-ga’yı.
Ga-ga bu durumdan hoşnut,
Sallıyor kulaklarını, hortumunu.
Artık, Cana, Ga-ga’nın sırtına
Koymuyor Brahman tahtını.
Eski, köylü günlerindeki gibi,
Tahtsız biniyor Ga-ga’ya.
Sırtına değiyor bacakları,
Boynuna yaslanıyor göğüsleri,
Yanağı, kulağındadır Ga-ga’nın,
Elleri, boynuna sarılı.
İşte böyle dindi gözyaşları,
Bunca yakınlığıyla Cana’nın.
***
Zaman ne kadar çabuk akıp gidiyor.
Eli fırça tutar oldu ikizler.
Oldukça tanınmış bir resim öğretmeni,
Çizim öğretiyor yavrulara, bu genç yaşlarında.
Ve unutuyorlar bir gece fırçaları, boyaları,
Bahçe duvarının yanında.
Sabah oldu ve duvarda,
Resim gibi bir çizim görülmededir.
Neyin resmi olduğu bilinmediği gibi,
Kimin çizdiği de bilinmemektedir.
Kimse umursamaz ilk zamanlar,
Ama gündüz ne zaman silindiyse,
Yeniden çizer onu meçhul ressam
Karanlık çöktüğünde…
Cana da umursamaz ilk zamanlarda,
Bu gizemli resmi, ressamı.
Ama bir gece,
Uzakdiyar’dadır düşünde,
Ve anımsar Hubli’nin,
Eline yazdığını…
“Elime Çince yazmıştı Hubli,
‘Cana ve Hubli’ yazmıştı.
Ve bir de bir parşömene
‘Cana ve Hubli’ yazmıştı.”
Cana bulur o parşömeni
Tozlu elyazmaları arasında.
Ve bakar duvara, belli etmeden.
Ve evet aynıdır duvar ve parşömen.
“Nasıl olur? Yoksa Hubli,
Hindistan’a geri mi geldi?
Ama O ölmemiş miydi?
Ölü mü diri mi olur O’nun gelişi?
Peki ne istiyor benden,
Şimdi ne yapabilirim ki ben…
Geçmişte kaldı o günler
Ve uzaktadır –adı üstünde- Uzakdiyar.
64.
126
ŞAFAKÇUBUKÇU
127
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Şimdi çıksa karşıma,
Nederim ki O’na…
Evet, suçluluk bu, bendeki.
Ama sevgi mi? Değil.
Yine de içimden bir parça,
Hubli’nindir ve kimbilir belki büyür
İçimdeki bu parça.
Kimbilir, kaplar içimi,
İçimdeki bu parça.
Hem, ben neden gittim ki atın ardında?..
İnanmamam gerekirdi Hubli’den başkasına.
Sıcacıktı avcum, avcunda
Ve yerçekimsiz tek bir varlık olmuştuk
Tigris’in sularında.
Ah Hubli ah…
Hem, ne olmuştu verdiğim sözlere…
Nere giderse oraya gidecektim hani…
Bu kadar mı kolaydı söz vermesi…
Suların alçalması yükselmesi gibiymiş
Yaptığım benim…
Ama şimdi,
İkizlerim var.
Çok uzağım Hubli’ye.
Şimdi karşıma çıkacak olsa da,
Evliyim ben.
Ve geçmişim; geleceğim yerine,
Geçemez artık.
Yok. Yok. Doğru değil bu dediğim.
Bunca yıl sonra Hubli gelse,
Otursa şöyle karşıma,
Dinmezdi gözümün yaşı bir kere.
O, bana, başka bir yaşam önermişti.
Ve o yaşam, benim için,
Hep çekiciydi,
Düğünümde, doğumumda bile.
“Reddedelim” demişti “yerleşik yaşamı.”
Ama şimdi açsam O’na kollarımı,
Açabilecek mi O da?..
Başkasının olmuş bedenim.
Başkası okşamış bir başkası,
Kıvırcık saçlarımı.
Beni zaten kabul etmez ki…
Peki ne istiyor o zaman Hubli?
Neden yazıyor duvara, geçmişimizi…”
Ve gözetler oldu geceleri duvarı,
Hubli’yi görmek umuduyla Cana.
Ve birgün beklenmedik bir olay oldu:
Ga-ga, fırçayı alıp hortumuna,
Duvara çizgiler atıyordu!
Sabaha kadar uyumadı Cana,
Ve kimse yaklaşmadı duvara sabaha kadar,
Ga-ga dışında.
65.
128
ŞAFAKÇUBUKÇU
129
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Sabah ortalık aydınlanınca,
Şaşkıngözlerle baktı duvara Cana.
Evet, Ga-ga’ydı yazıyı yazan!
Bir fil, evet ama
O’ydu yazıyı yazan!..
Çıkardı Ga-ga’yı Cana, ahırdan.
Sarıldı O’na uzun uzun, ağladı yanaklarınca.
Yoksa Hubli miydi Ga-ga?
Bir fil olarak mı gelmişti, yeniden, dünyaya?
Öyle olmalıydı elbette;
Kaç kere görülür ki yaşamda,
Bir filin yazı yazması duvara…
Hem de yıllar öncesinden bir hatıra…
Sarıldı Ga-ga’ya Cana,
Uzun uzun ağladı yanaklarınca…
Anlayabiliyordu artık; Ga-ga’nın yaşları
Neden dinmişti tahtı atınca…
Hubli, sonunda, yıllardan sonra,
Bu kadar yakın olabilmişti Cana’ya.
Sırtına değmişti Cana’nın bacakları,
Boynuna yaslanmıştı göğüsleri,
Kulağındaydı Cana’nın yanağı,
Ve elleri, boynuna sarılı…
Kime anlatabilir ki durumu,
Kimi söyleyebilir ki sevinçle,
Ga-ga’nın Hubli olduğunu…
Haber saldı Falcı Ana’ya, mutluydu,
Konağa gelmeliydi ana,
Ve müjdeli haberi verecekti O’na,
Buruk ama yine de
Müjdeli haberi.
Buruk çünkü Hubli,
İnsan olarak gelmemişti dünyaya.
Üzülmeye gerek yoktu çok fazla,
Bunun da bakılırdı bir yoluna.
Haber saldı dilencilere, falcılara,
Hemen gelmeliydi Falcı Ana, konağa.
Fakat uzun aramalar sonunda
Falcı Ana’yı son zamanlarda
Kimsenin görmediğini öğrendi.
Yoktu sevincini paylaşabileceği,
Tek bir insan bile evrende.
Böylesi daha mı iyiydi acaba?
Çok yakınlardı Hubli’yle
Ve bilmiyordu bunu Peter bile.
Yine de hangi insan,
İnsan insana sarılmak varken,
Fil olarak kalmak ister…
Bir insanın bir insana sarılması kadar
Mutluluk veremez elbette
Hubli’nin sırtına çıkmış Cana,
Cana’yı sırtına almış Hubli.
66.
130
ŞAFAKÇUBUKÇU
131
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Ama peki Hubli
Nasıldoğabilirdi yeniden,
İnsan olarak bu defa?..
Sorunları olan insanların
Bilgelere, sorunlarını,
Başkalarının sorunlarıymış gibi
Anlatmasına benzer,
Cana’nın bilgelerden bilgi isteyişi.
Sözümona, bir akrabası,
Fil olarak yeniden doğmuş
Bir yakınından sözetmiştir O’na.
Fikir danışır nice bilgeye,
Sorar onlara durumu.
Sanki sorun, başkasının sorunu.
Sorar, nasıl yeniden
Doğabilir bir fil,
İnsan olarak…
Bir yanıt alamaz ama birgün
Bir dilenci kadın, yani orman kadını,
Buddha diye bir bilgeden
Sözeder O’na, ormanda yaşayan.
Bir tek O bilirmiş yanıtı.
O’nda, kucaklayacak tüm insanlığı
Bir bilgelik ve sevgi varmış…
Cana, bahane ederek Falcı Ana’nın ölümünü,
Bildirerek demek ki süt annesinin ölümünü,
Çocukluğunun, genç kızlığının köyüne doğru,
Bir yolculuğa çıkmak ister.
İşin ucunda ölüm oldu mu,
En gaddar Brahman bile diz çöker.
İzin verir Cana’ya Peter,
Ve Cana, Ga-ga’yla birlikte,
Yola çıkar Buddha’yı bulmak üzere
Heryerde orman kadınlarının eşliğinde…
134
ŞAFAKÇUBUKÇU
135
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Öyle boyun eğerekbakmayın bana
Ben de bir insanım herkes gibi.
Haber getirmedim tanrıdan, tanrılardan,
Ben bir öğretmenim yalnızca.
Yıllar, yıllar, yıllar geçti
Ve oturdum birgün, bir ağacın gölgesine.
Ve kalkmadım oradan
Aydınlanana kadar!
Görüşmeseydim kimseyle,
Kapansaydım ormana,
Ben aydınlanmış olacaktım yalnızca.
Ama yardım etmeye karar verdim başkalarına da...
Ben kimseyi aydınlatmam, aydınlatamam.
Yardımcı olurum aydınlanmaya yalnızca.
Benden önce de aydınlanmışlar vardı,
Olacaklar benden sonra da!”
“Saygıdeğer Buddha
Söyle bize” dedi Cana.
“Nereye gitti Hubli ölünce?
Ve nasıl oldu da geldi
Bir fil olarak, yeniden, ömrüme?
Sonsuza mı gider ölenler
Sonsuz mudur ömürse?”
“Ne sonlu ne sonsuz
Ne ‘ne sonlu ne sonsuz’
Ne de ‘hem sonlu hem sonsuz’
69.
136
ŞAFAKÇUBUKÇU
137
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Yanıtlamıyorum bu soruyu
Çünküşuna benzer bu soru:
Bir adam yaralanmıştır
Zehirli bir okla
Ve ölecektir kısa sürede,
Oku kimse çıkarmazsa.
“Ama” der yaralı adam
“Öğrenmeden kimin okudur bu,
Çıkartmam yaradan oku.”
Öğrenir dostları hemen,
Tatminsizdir adam oysa:
“Uzun mudur kısa mıdır oku atan,
Öğrenilmeden,
Çıkartmam oku ben”
Der bu sefer.
Öğrenir dostları hemen.
Soru üstüne soru sorar
Ve bu iş, böyle gider.
İnsan, kafa yoracağına
Sonsuzluk üstüne,
Çıkarsa ya zehirli oku,
Herşeyden önce...
Sonsuz olsa da, olmasa da yaşam,
Sonsuzluğa ya da sonluluğa uğurlansa da ölüler,
Bir gerçek, hiç değişmez:
İnsan, varoldukça,
“Bir güvercinin tedirginliğidir bu”
Hep acı çeker.
Bütünleşemediği için değil evrenle,
Atamadığı için benliğini
Yokluğun derinliklerine.
Hem, ‘ölüm’ dediğimiz,
Uğramıştır her haneye.
Varsa bir tane bile
Ölümün uğramadığı hane,
Ondan alalım hardal tohumunu
Ve ölümsüz olalım böylece!
Ama yok ki böyle bir hane
Yok ki böyle bir hane...
Kurtuluş
Ne eziyet etmede bedenine
Ne de yaşamakta zevk ve sefa içinde.
Mutluluk, bu iki yaşantıyı, ortada bir yerde
Dengelemede.
70.
138
ŞAFAKÇUBUKÇU
139
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Yener hayvan yanıinsanın,
Devirmesi gibi rüzgarın,
Zayıf bir ağacı.
Yener hayvan yanı,
İnsan, teslim olur ise
Eziyet etmeye bedenine,
Geçirmeye ömrünü zevk ve sefa içinde.”
“Peki ne yapmalı saygıdeğer Buddha,
Ne yapmalı ki,
Dönebilsin yeniden Hubli,
Dönebilsin yeniden insana?”
“Yerle göğün birleştiği yere gitmelisin
Bunun için.
Suyla göğün
Ve suyla yerin.
Kanatlarını da götürür uçan bir kuş;
Götür oraya, seni götürenleri de.
Ayaklarını da götürür yürüyen bir fil;
Götür oraya, seni götürenleri de.
Yüzgeçlerini de götürür yüzen bir balık;
Götür oraya, seni götürenleri de.
Bin gönüllü olsun yanında,
Bin gönüllü...
Dokunmamış olsun kimseye
Onların kötülüğü...”
Bozdu suskunluğunu Göksel Anlatıcı,
Şöyle söyledi Buddha’ya:
“İyi de saygıdeğer Buddha
Böyle zor bir görevi
Vermek Cana’ya...
Değer mi bir insan için
Böyle büyük bir çaba?..”
Şöyle dedi Buddha,
Göksel Anlatıcı’ya:
“Bir insan için değil bu çaba:
Binbir insanın,
Aşma çabasıdır kendini.
Bahanedir Hubli...
‘İnsan’ dediğin,
Arkasında durmalı
Arkasında durmalı sözünün.
Ve bırakmalı sözü,
Zayıfsa, arkasında durulamayacak kadar.
Yürümelidir ‘insan’ dediğin; yürümelidir.
Daha ağırlaştığındaysa ayaklar,
Durmalıdır ‘insan’ dediğin, durmalıdır.
Uyumalıdır ‘insan’ dediğin, yorulduğunda.
Bu kadar mı yorgundur, ne yaptıysa,
Yüzyıllardır uyuyor ama
Uyanmadı daha.
71.
140
ŞAFAKÇUBUKÇU
141
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Tatlı gelir rüyalar
Amarüyadır onlar yalnızca.
Böyle birşeydir çoğu zaman, yaşamsa.
Yorgun düştüğünden ‘insan’ dediğin,
Yorgun düştüğünden, evrenin en uzak köşelerini
Düşünmekten yorgun düştüğünden,
Uyanamıyor ‘insan’ dediğin, uyanamıyor.
Uyanamıyor yüzyıllardır.
Yaşıyorlar, bunun adı ‘yaşam’sa...”
Ve dönerek yeniden Cana’ya,
Yineledi sözlerini Buddha:
“Yerle göğün birleştiği yere gitmelisin
Bunun için.
Suyla göğün
Ve suyla yerin.
Bin gönüllü olsun yanında,
Bin gönüllü...
Dokunmamış olsun kimseye
Onların kötülüğü...”
Saygıyla eğildi Cana,
Buddha’nın karşısında:
“Anladım saygıdeğer Buddha.
Bin gönüllüyle yanımda
Everest’e çıkacağım.
Hubli’ye sevgimi işte böyle
İşte böyle sınayacağım.
Peki nedir önerileriniz
Nelere dikkat etmeli
Dağlar, dereler aşarken günlerce?”
“Uzundur gece,
Uyuyamayan için.
Uzundur yol,
Yorgun için.
Uzundur yaşam,
Bilmeyenler için
Evrenin dilini.
Karşılaşmadıysanız yolda
Sizinle eşit
Ya da derin anlayışlı birine,
Hiç zaman kaybetmeyin,
Yolunuza devam edin.
Yolda her çeşit insan olur,
“Benim hazinem var” diyen olur.
Nasıl sahip olunabilir ki hazineye,
Diğer nesnelere;
Sahip olamazken insan,
Kendine bile...
72.
142
ŞAFAKÇUBUKÇU
143
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Bir bilgelik vardıryine de,
Akılsızlığını bilende.
Akılsızlığını bilmeyen
Akılsızlar ise,
En akılsızlardır
Tüm insanlar içinde.
Verin böyle bir akılsızı,
Bir bilgenin yanına,
Olsun O’nun çırağı
Tüm ömrü boyunca;
Bir kaşık ne kadar algılarsa
Çorbanın tadını,
Akılsız da o kadar anlar
-Bilgeyle yaşamasına karşın yıllarca-
Evrenin yasalarını.
Gelecekten sesler duyar gibi olur insan
Böyle zamanlarda:
“Eşşek hoşaftan ne anlar” ve
“Yok, değil; soyluluk mu verir hiç üniforma,
Altın semer vursan eşşek, eşşektir hala...”
Hatta
Bilgeymiş şu sözü diyen de:
“Yalnız gideceksin
Doğru bildiğin yolda...”
Kuyucuların yürütmesi gibi suyu,
İstedikleri yöne;
Yönlendirmesi gibi oku,
Okçunun;
Biçim vermesi gibi marangozun
Kaba bir tahtaya.
Siz de bakın bu yolculukta
Kendinize, derinliklerinize
Ve biçim verin kendinize
Kuyucu gibi
Okçu gibi
Marangoz gibi...
Budur anlamı yolculuğun,
Yoksa Everest meverest bahane...
Bir insan, açsa ağzını,
Bin sözcük sarfetse,
Hepsi boş olsa bu sözcüklerin,
Anlamlı olsa bir tanesi,
Duyar başka biri,
Bin sözcük arasından o bir taneyi
Ve sakinleşir.
Bin sözcüklük bir şiir olsun
Boş sözcüklü binlik şiir.
Ama içinde tek bir söz olsun anlamlı,
Duyar onu biri,
Ve sakinleşir.
73.
144
ŞAFAKÇUBUKÇU
145
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Bin şiir okusabir insan
Anlamlı olsa yalnızca biri,
Kulak verir ona biri,
Ve sakinleşir.
Bir insan
Bin kere bin insanı
Yense savaş meydanında,
Ve bir başka biri,
Yense yalnızca kendini,
Ondadır en büyük zafer.
Zafer, yenendedir kendini.
Yenmekten iyidir bin insanı bin kere,
Yenmesi insanın kendi kendini
Ve yok etmesi böylece benliğini.
Bu yolculuk sizin için,
Olmasın bir güç gösterisi.
Kuşanmayın kılıcı, kamayı,
Sizin bu yolculuğunuz,
Öğrenmek için olacak
Kendini aşmayı!
Bu büyük yolculuğunuzda
Kendi içinizde, başkalarının dışında,
Bakmayacaksınız arkanıza!
Bir kez bile bakarsanız bıraktıklarınıza,
Geri geri gidecek ayaklarınız...”
“Peki ne yapacağız orada, saygıdeğer Buddha?”
“Öğreneceksiniz orada, evrenin dilini.
Yeni bir dildir gereken, size,
Aşmak için kendinizi.
“Bir dil nasıl dönüştürebilir ki evreni?”
Diye soranlar, bilmeyenlerdir o dili.
Göreceksiniz, evrenin sınırları,
Sınırları mıdır o dilin
Yoksa aynı şey midir ikisi...
Öğreneceksiniz düşünürken
Varlıkla yokluk arasına karışmayı...
Rüzgar gibidir evrenin dili.
Kalın mıdır, ince midir rüzgar;
Bilinmez, nasıl ki,
Dokunan olmamıştır rüzgara şimdiye kadar.
Ve görmeyiz rüzgarı
Ve görürüz yalnızca, onun etkilerini.
İşte böyle birşeydir evrenin dili.
Zordur, rüzgara dokunmak denli,
Konuşmak, evrenin dili üstüne.
74.
146
ŞAFAKÇUBUKÇU
147
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
O zaman duymayabaşlayacaksınız, işte o zaman,
Evrenin her yanında olan
O esintiyi.
Kulaklarınızda uğultu, derinizde hareket!
Görülmemiş, koklanmamış varlığı esintinin.
İşte o zaman anlayacaksınız
İnsan yaşamı,
Değildir esintiden başkacası.
Sallar, silkeler kimi zaman ağaçları
Ve bu kadar.
Yine de bu koca evrenin,
Esintilere de ihtiyacı var.
Ve farkedeceksin öğrenince
Rüzgarın dilini;
Sen O’nu görmesen de
Var Hubli, evrenin bir yerlerinde...
Henüz görmedin Everest’i
Ama vardır Everest de!
Gökle yerin birleştiği yerden,
Himalayalardan
Çıkar, göksel ırmaklar da
Ve bitimsizce karışırlar yamaçlardan
Uçsuz bucaksız okyanusa.
Dağlar hep boşalır,
Dolar durur okyanussa...
Bitimsizdir akıntılar.
Kimi der, “gündüz dağdan okyanusa
Boşalır ırmaklar.
Tersine akar ırmaklar geceleriyse,
Okyanustan dağlara...”
İşte o zaman öğreneceksiniz o zaman,
Hem bur’da varolmayı
Başka yerde hem de.
Alevi gibi ateşin,
Bir o yönde, bir bu yönde.
Ve yitip gideceksiniz yine de,
Küller çoğalıp söndüğünüzde.
Yokolacaksınız bir süre önce,
Hem bur’da hem başka yerde
Olan siz değilmişsiniz gibi...
İşte böylesine güçlüdür, güçlüdür
Evrenin dili!
Benliğini bırakıp taşımak evrenin yükünü,
Böyledir ‘evrenin dili’ denilen türkü...”
“Ya sonra saygıdeğer Buddha, ya sonra?
Dönüşecek mi Hubli insana?”
75.
148
ŞAFAKÇUBUKÇU
149
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Dev yağmur bulutlarıgöreceksiniz tepede ve sis;
Buzlu, karlı göreceksiniz tepeyi,
Ve o dev yağmur bulutları,
Bıraktıklarında yüklerini size,
Yeni bulutlara dönüşeceksiniz siz de
Varlıkla yokluk arasında.
Ve göreviniz, kuraklıktan çatlamış insanlara,
Boşaltmak olacak yükünüzü
Bundan sonra.
İşte o zaman,
Görebileceksiniz gözünüzü kendi gözünüzle,
Bakmadan aynaya.
Duyabileceksiniz kulağınızı.
Tadabileceksiniz dilinizi.
Koklayabileceksiniz burnunuzu işte o zaman.
Yürüyebileceksiniz kafanızla,
Düşünebileceksiniz elinizle,
Tutabileceksiniz ağzınızla tüm evreni
Ve doyurabileceksiniz karnınızı
Gözlerinizle.
Silinecek, gölgeniz, ardınızda
Ne de düşecek önünüze,
Güneşli günlerde.
İşte böyle saydam, şeffaf bir varoluş
Verecek Everest size!
Bakıyor ama göremiyorsunuz şimdi evreni,
Bir körün yalnızca
Karanlığı görmesi gibi
Bakıyor ve görüyorsunuz aynı şeyleri.
Everest, öğretecek, size, görmeyi,
Uzaktaki bir daldaki böceği,
Böceğin gözlerini,
Gözlerindeki gölgeyi...
Yeni bulutlara dönüşeceksiniz siz de
Varlıkla yokluk arasında.
Ve göreviniz, kuraklıktan çatlamış insanlara,
Boşaltmak olacak yükünüzü
Bundan sonra.”
152
ŞAFAKÇUBUKÇU
153
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Kadınlar, orman kadınları,
Dinleyinbeni!
Buddha’yla görüştüm ve bir yol önerdi
Dönüştürmek için bir fili insana.
Ve olanaksız bu, olanaksız,
Sizin yardımınız olmazsa...
Everest’e çıkacağız bin gönüllüyle!
Bin gönüllü... Dokunmamış olacak onların
Kimseye kötülüğü...
Çıkacağız suyun, göğün, yerin
Birleştiği o uçsuz yere
Ve aşmakmış kendimizi
Bu yolculuğun nedeni...”
Uğultular yükseldi orman kadınlarından,
Ve söz aldı sonunda yağmur kokulu kadın:
“Kavrulup gidiyoruz biz kendi yağımızda,
Ne önemi var bizim için, kendimizi aşmanın.
Yaşamayı erkeklere bırakmışız,
Onlar yaşasın diye şehirde,
Orman yaşamına akmışız...
Ne getirir, yaşamı erkeklere
Bırakmış kadınlara ne getirir
Bu zorlu yolculuk, Everest’e?..”
“Yağmur olup boşanmak insanlara,
Kuraklıktan ömürleri çatlamış insanlara,
Ve geri almayı getirir Everest, erkeklere
Bıraktığımız yaşamı, geri almayı!”
78.
154
ŞAFAKÇUBUKÇU
155
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Nesi var kio dağ başının, nesi var ki?
Orada mı saklanıyor sanki
Erkeklerin kadınlardan
Çaldıkları yaşamları...”
“Anımsadınız mı bu kolyeyi orman kadınları!
Falcı ana vermişti bana onu,
Bu kolye, yosun kokulu, deniz kabuklu,
Ve O ikna etmişti katılmaya beni,
Orman kadınlarının arasına.
“Cesurdur” demişti “onlar ve dahası,
Kimse yıldıramamıştır şimdiye dek onları...”
Uzun uzun anlatmıştı biraraya gelip
Okyanusa nasıl ağ attığınızı...
Yüzbinlerce balığı yakalayacak kadar büyük ağı,
Anlatmıştı, küçücük yüzlerce el,
Nasıl taşıyıp da salmıştı.
Nasıl heyecanlanırdı,
Her “orman kadınları” deyişinde...
Şimdi yok falcı ana ve gerçek şu,
Bu yolculuk kurtarmak içindir O’nun oğlunu.
Oğlu Hubli, yeniden, fil olarak doğdu
Ve bunu önerdi bana saygıdeğer Buddha.
Özlediğimden değil Hubli’yi yalnızca,
Bir oğul borcum var falcı anaya...
Göremese de anası, oğlunu,
Ben hem saracağım O’nu,
Falcı ana gibi;
Hem de örteceğim varlığını,
Eski günlerdeki gibi;
Kaybolacağım sularda O’nunla,
Bundandır saçlarımın kıvır kıvırlığı...”
Cana, anınca falcı ananın adını,
Hüzün kapladı orman kadınlarını,
Cana için, Hubli için değil ama
Kabul ettiler falcı ananın anısına...
Saydı onları, yağmur kokulu kadın,
Ama toplam hiç mi hiç, bulmuyordu bini...
Şehre gittiler yine dilenci gibi,
Ama yoktu kötülüğü dokunmamış biri...
Buldularsa da hizmetçilerden birkaç kişi,
Yoktu onların, ikna edebildikleri...
Cana da katıldı aralarına,
Dolaştı şehri kapı kapı...
Brahman konağında yaşamıştı,
Gözü görmezdi dışarıyı.
Şimdi gördü binbir türlü kötülüğü
Ve tanıdığı bu şehir içinde,
Temiz bildiği insanlar içinde,
Bulamadı gelebilecek bulamadı,
Bulamadı bir kişi bile...
Yalvardı nice efendiye,
Nice köleye yalvardı, yalvardı;
Hubli’ye, anasına duyduğu suçlulukla,
Ayaklarına kapandı nice insanın,
Katılsınlar diye onlar da
Gönüllüler arasına...
79.
156
ŞAFAKÇUBUKÇU
157
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Cana, şehirde gördükleriyleağulu,
Yitirmiştir neredeyse umudunu.
Hiç bir yerde bulamaz Buddha’yı,
Öğrenemez; çıksalar bu sayıyla dağa,
Yine dönüşür mü fil, insana,
Binlik tamam olmasa da...
Cana kız şimdi ne yapacaktır,
Kendini parçalara mı ayıracaktır
Tamamlamak için bin sayısını...
Cana kız şimdi ne yapacaktır,
Hubli hep fil mi kalacaktır,
Hep hüzünlü olacaktır varlığı...
Umarsızca yollarda dolaşır,
Dalar ormanın derinliklerine,
Yaşamdan, ölümden, vazgeçmiş herşeyden,
Tırmanır dağ tepelerine,
Ve birgün,
Balık kokulu elçekmişle
Karşılaşır böylece...
Elçekmişin kokusu dayanılmazdır,
Boynundaysa yosun kokan bir kolye vardır;
Deniz kabuklarından yapılmadır;
Ve geçmemektedir balık kokusu,
Girse suya, çıksa sudan, yatsa toprağa...
Vazgeçmiştir yaşamdan O da,
Bir umut bile yoktur, kırıntısı bile
Kırlaşmış sakallarında...
Cana, görünce bu manzarayı,
Burnunu tutar, ekşitir yüzünü, yine de,
Kapanır elçekmişin ayaklarına,
Yalvarır, yalvarır içtenlikle O’na.
Anlatır, anlatır O’na Hubli’yi,
Anlatır falcı anayı da...
Balık kokulu, görünce Cana’nın kolyesini,
Razı olur katılmaya gönüllüler arasına...
Çağırır bulmak için bini,
Diğer elçekmişleri,
Çağırır toprak kokulu elçekmişi de...
Ve O, O’nu; O, O’nu derken,
Bulurlar bini, elçekmişlerle...
Hazırlıklar başlar, törenler başlar:
Ayırır üçyüzotuziki gönüllüyü
Toprak kokulu adam,
Belli olsun diye onların
Toprağın çocuğu oldukları,
Sürer herbirinin yüzüne,
Toprak boyaları...
Hazırlıklar başlar, törenler başlar:
Ayırır üçyüzotuziki gönüllüyü
Yağmur kokulu kadın,
Belli olsun diye onların
Yağmurun çocuğu oldukları,
Takar herbirinin saçlarına,
Kuş tüylerini...
80.
158
ŞAFAKÇUBUKÇU
159
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Hazırlıklar başlar, törenlerbaşlar:
Ayırır üçyüzotuziki gönüllüyü
Balık kokulu adam,
Belli olsun diye onların
Denizin çocuğu oldukları,
Takar herbirinin boynuna,
Deniz kabuklu kolyeleri...
Ve Cana...
Boyar yüzünü O’nun,
Toprak kokulu adam.
Tüyler eker saçına,
Yağmur kokulu kadınsa.
Ve boynundaki kolyeye bakıp
Balık kokulu adam,
Falcı ananın verdiği kolyeye;
Üçüncü göz işareti çizer
Cana’nın alnına,
Kaşlarının tam ortasına...
“Tek yürek olmamızı istemiş olmalı Buddha,
‘Bin gönüllü’ demesi, olamaz boşuna.
Demek ki ‘bin gönüllü’ gibi değil, bir gönül gibi,
Çıkmak düşer bize yolculuğa....
“Kurtuluş yok tek başına” demişti Buddha,
Ve biz, yol alırken doruklara,
Birimiz bile düşecek olsa da,
Kimse doruğa ulaşmış sayılmayacak!
Parçaların değil bütünün gücü yeter ancak,
Kendini aşmaya;
Varlığını yağmur bulutlarında,
Paramparçalamaya...
Bir bütün olmalı binlik,
Paramparçalayabilmek için kendini
Ve bırakabilmek için yağmur yükünü,
Kuraklıktan kırılan insanlara...”
Tülbent dağıttı Cana herbirine,
Silmek için terlerini ve çay yapmak için,
Ve son kez yıkadı Cana’yı, hortumuyla Ga-ga...
Ve böyle başladı yolculukları,
Elçekmişlerin, orman kadınlarının...
“Ama nasıl bulacağız ki yolumuzu,
Hep daha yükseği seçsek olur mu
Varmak için Himalayalara...”
81.
160
ŞAFAKÇUBUKÇU
161
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Buluruz” dedi balıkkokulu, “buluruz yolu”
Eskiden denizdi bu dağlar,
Ve kanıtıdır bunun, milyonlarca deniz kabuğu,
Taşlaşmış kabuklar dağlarda
Bulunurlar ve nerede çoksa bu kabuklar,
Bilin ki doğru yoldayız...”
Geçitler, boğazlar, meşeler, kestane ağaçları,
Çay bahçeleri, sedirler, taraçalanmış pirinç tarlaları...
Nice yollar aştılar onlar, nice diyarlar.
Katılmak isteyenler oldu aralarına,
Almadılar kimseyi,
Anımsatarak Buddha’nın sözlerini.
Korktular insanlar bin candan sıklıkla,
Ve yaklaşmadılar çok fazla.
Tek parça olmaya kararlı bin insan,
Korkutacaktı elbette, görenleri...
Bu?.. Bu sesiydi Ganj’ın,
Tanırlardı ner’de olsalar,
Bu, uçurumdan inen yaşam;
Bu, bir çağlayan!
Bu su, Ganj’ın suyu ve
Suların dövdüğü kayalarda,
İnsan izleri vardı.
Bin canın rahatlaması için,
Bu kadarı yeter de artardı…
Koyverdiler kendilerini suların akıntısına,
Tepeden akan sular, döküldü onların başına…
Ve ateş yakıp kıyıda, dinlendiler…
Ve yorgunluktan
Ya bayıldılar ya uyudular…
Bir bilge yaklaşıyordu ağır ağır,
Uçurumun kenarından aşağıya,
Bir bilge ki kimsenin tanımadığı...
O da oturdu ateş başına;
Bin can, tülbentte, çay yaptılar O’na.
Everest’ten dönüyordu. Aylarca
Tırmanmıştı, geçit vermez kayalara...
Ne için?
82.
162
ŞAFAKÇUBUKÇU
163
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Ölümsüzlük otu içinçıktım dağlara.
Nazlı kızım ansızın rahatsızlanınca,
Solunca yüzü, bir ölü gibi,
Yalvardım yakardım tüm varlıklara,
Ve bir ses fısıldadı bana:
Dedi “git, ölümsüzlük otunu, dağlarda ara!”
Aradım, perişan oldum, sarp kayalarda,
Ama ölümsüzlük otunu buldum sonunda!
Bunu nazlı kızıma götüreceğim
Ve can verecek bu ot, kızıma...
Ama açıkçası çok korkuyorum,
Eski bir öyküde okudum;
Ölümsüzlük otunu bulmuş, Gılgamış da,
Utnapiştim’i bulduktan sonra.
Ama tam dönecekken yurduna,
Bir yılan çıkıp çalmış O’ndan otu...
İçimdeki, böylesine gerçekçi bir korku...”
Anlatır Hubli’yi Cana’ysa,
Anlatır yolculuğun amacını...
Hüzünlenir bilge babaysa...
“Kızım, yazıktır, çıkmayın dağlara,
Ne sıkıntılar bekliyor sizi oralarda.
Bir kere, ‘Himalaya’ dediğiniz karlıdır
Ve nice tuzak var kayalıklarında.
Gidenin döndüğü görülmemiştir pek,
Hubli geri gelmez, ömrünüze son vererek.
Daha ileri gitmeyin, durun burada,
Al, ölümsüzlük otunu da veriyorum sana,
Sana lazım bu, anlaşılan; kızımdan daha fazla...”
“Hayır bilge baba, götürmezsen otu,
Yitireceksin sen de yavrunu.
Can vermeye gelmedik biz buraya,
Can almaya ise hiç...
Hedefimiz, karışmaktır bulutlara
Ve budur bizce ölümsüzlük;
Bu görüntüler dünyasında,
Sonsuza dek yaşamak değil...”
Ve böylece ayrılırlar bilge babadan,
Yaş döker bilge baba, emindir,
Bin candan biri bile dönemeyecektir...
Yoluna devam eder bin can,
Elma bahçeleri var sağlarında sollarında...
Göksel bahçeyi de böyle bulurlar sonunda...
Göksel elma bahçesi bu, binlerce ağaç var;
Binlerce ağaçta, milyonlarca elma var.
Ve açtır bin can, saldırırlar ağaçlara
Ve bir süre sonra,
Karınları doymuştur ama
Eser kalmamıştır elmalardan,
Çürümüştür üstüne basılmış elmalar
Ve kırılmıştır birçoğu dalların...
Çıkar karşılarına o sırada bir bilge ana,
Himalayalardan dönmektedir O da,
Neden çıkmıştır dağlara?
83.
164
ŞAFAKÇUBUKÇU
165
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Ölüm döşeğinde idioğlum,
Yara almıştı bir savaşta.
Sağ gitmişti, sapasağlam,
Hasta getirdiler bana.
Kar etmedi hiç bir ilaç,
Yalvardım tüm varlıklara.
Bir ses dedi ki bana:
”Çık Himalayaların doruğuna!
Bak, oradan, yıldızlara!
Yıldızlar söyler sana, neler yapacağını,
Çünkü yıldızlardır belirleyen,
Ne olacağını...”
Çok çetin geçti aylarım çok çetin;
Ner’deyse adımı unuttum.
Aç kaldım, köklerini yedim otların;
Susuz kaldım, geyiklerle içtim
Yağmur suyunu...
Sonunda çıktığımda en uzağa,
Gördüm en berrak halleriyle yıldızları
Ve çizdim parşömenlere, konumlarını;
Yazdım her resim altına anlamlarını...
Elim boş gittim dağlara, şimdiyse,
Gelecek kitabı var sırtımda....”
Anlatır Hubli’yi Cana’ysa,
Anlatır yolculuğun amacını...
Anlatır uzun uzun, falcı anayı;
Hüzünlenir bilge anaysa...
“Al kızım, al sen bu kitabı;
Sana bu kitap, daha çok lazım.
Kabul etmeyeceksen kendin için;
Kabul et kitabı, mutlu etmek için
Hubli’nin anasını;
Yokluğunu, varlığını O’nun...
Kayalar çetin mi çetin yavrum,
Düz değil ki, parçalanırsınız
Birkaç sandal ağacı sonra...”
“Bilge ana, biz buraya
Gelmedik geleceği öğrenmek için.
Aslına bakarsan, bizim derdimiz
Geçmişle...
Diriltsin kitabın, oğlunu;
Senden bunu isteyemem.
Borçluyum Hubli’nin anasına,
Bu borcu bir kitapla ödeyemem...”
Ve böylece ayrılırlar bilge anadan,
Yaş döker bilge ana, emindir,
Bin candan biri bile dönemeyecektir...
Ve görünür uzaktan, karlı dorukları,
Karlı dorukları Himalayaların.
Deniz kabukları da, ilerledikçe onlar yolda,
Çoğala çoğala artmaktadır...
84.
166
ŞAFAKÇUBUKÇU
Ve o sıradaçıkar karşılarına,
Ne idüğü belirsiz bir adam,
Dönmektedir O da, Himalayalardan...
“Çok kolay bir yolculuk, hiç durmayın.
Çok kolay oldu zıplaması kayadan kayaya.
Bakmayın dorukların karlı olduğuna.
Soğuk değil oralar, buradan göründüğü kadar.
Ben yıldızları da gözledim orada, parşömene yazdım;
Ölümsüzlük otunu da buldum, ağzıma attım...
Ölümsüzüm ve biliyorum geleceği,
Siz de gidin alın, her insanda olması gerekenleri...”
Ve uzaklaştı böylece, ıslık çala çala... — 10. Bölüm —
A V A R T A N A P A R V A N
85.
169
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Hava soğudu, soğudu,yol boyunca;
İskeletler bulur oldular yollarda.
Artıyordu sayısı iskeletlerin,
Deniz kabukları azaldıkça...
Öksürükler, hastalıklar var bin candaysa,
Bu yol, kolay değil;
Doğru değil sözleri, anlaşılan,
Üçüncü yolcunun...
Balık kokuludan alalım haberi,
Öğrenelim Cana’ya söylediklerini...
“Bu kadarı yeter Cana,
Duralım burada.
Dönelim gerisin geri
Ölüm uğramadan bin cana...
Ne demişti Buddha, anımsa:
“Kurtuluş
Ne eziyet etmede bedenine
Ne de yaşamakta zevk ve sefa içinde.
Mutluluk, bu iki yaşantıyı, ortada bir yerde
Dengelemede.”
“Doğru, ama duydun,
Üçüncü yolcunun sözlerini.
Çok zor değilmiş bu yolculuk;
Hem, olur mu öyle, yol tepmişiz bu kadar,
Dönmek olur mu tam bu noktada,
Ayak izlerimiz kalmadan doruklarda?”
86.
170
ŞAFAKÇUBUKÇU
171
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Cana, dediklerini anımsaBuddha’nın;
“Karşılaşmadıysanız yolda
Sizinle eşit
Ya da derin anlayışlı birine,
Hiç zaman kaybetmeyin,
Yolunuza devam edin.
Yolda her çeşit insan olur,
“Benim hazinem var” diyen olur.
Nasıl sahip olunabilir ki hazineye,
Diğer nesnelere;
Sahip olamazken insan,
Kendine bile...”
İnanmamalıyız demek ki,
Üçüncü yolcunun sözlerine...
Aklımızdır tartacak olan, sözleri.
Sözü olduğu gibi almak,
Akıl karı değil...”
“Doğru ama biliyorsun,
Çıkmazsak doruğa,
Dönüşemeyecek Hubli,
Filden insana...”
“Cana, dediklerini anımsa Buddha’nın;
“Bir insan için değil bu çaba:
Binbir insanın,
Aşma çabasıdır kendini.
Bahanedir Hubli...”
“Bahane olabilir Hubli, bu yolculuk için,
Ama benim için, bir bahane değil.
O, bir hayal değil benim için; tümüyle gerçek!
Ve gerekirse, evet, gerekirse,
Karşı çıkarım bunun için Buddha’ya bile...”
“Sen Cana, inanıyor musun gerçekten,
Çıktığımızda doruğa,
Hubli’nin dönüşeceğine insana...
Hem üstelik, aranızda olan her ne ise,
Değer mi bin canı ölüme sürüklemeye?
Daha özel ne var diğerlerinden,
Senin Hubli’ye olan sevginde...
Hatta ‘sevgi’ de dememeli değil mi,
‘Suçluluk’ demeli belki de...
Hasankeyf’te bırakıp gittin O’nu
Ve öldü falcı ana da;
Sana sarılan falcı ana da,
“Oğlumdan tek anı” diye,
Öldü falcı ana bile...”
“Doğru, balık kokulu.
Biz ne can almaya
Ne can vermeye geldik buraya...
O zaman,
Durup dinlenelim burada
Ve ‘elveda!’ diyelim doruklara...
Ya Hubli? Ne olacak O’na?”
87.
172
ŞAFAKÇUBUKÇU
173
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Ne olursa olsunO’na.
Ve sen de Cana,
Bırak başkasının
Günahını sırtında taşımayı…
Bu ömür senin ömrün ve bu dünyadan,
Başka dünya yok yaşanacak!”
“Ama bu sözler?”
“Hubli’nin sözleri”...
“Nereden biliyorsun balık kokulu,
Nereden biliyorsun bu sözleri?”
“Ben söyledim Hasankeyf’te sana bu sözü...”
“Yalan mı? Şaka mı? Rüya mı?”
“Hiçbiri değil, ben,
Hubli olmaklığım benim...
Bir filin insana dönüşmesinden
Daha gerçeğim...
Kaybolmuştuk suların karanlığında en son
Ve böyle birleşmiştik
Ve böyle ayrılmıştı gerçekliğimiz...”
“Bu söylediklerin,
İnandırıcı değil; yine de balık kokulu,
Sen Hubli’ysen,
Fil Ga-ga nasıl duvara,
Hubli’nin yazdığı gibi Çince,
‘Cana ve Hubli’ yazabiliyordu?
Nasıl yazabiliyordu Hasankeyf’teymişçesine?..”
“Ga-ga, yetiştirdiğim benim ormanda,
Yetiştirdiğim yüzlerce fil yavrusundan
Biriydi yalnızca...
Hepsine öğrettiklerimin arasında,
Çince ‘Cana ve Hubli’
Yazmak da vardı,
‘Çizmek’ demeliyiz belki de buna...
Ve öğretip yavru fillere yazmayı, çizmeyi;
Ama dikkat, onlar bilmiyor Çince’yi,
Senin de bilmediğin gibi...
Yani,
Bilinmeyen bir dilde bile,
Olanaklı öyle değil mi,
Aktarmak bir düşünceyi ötekine...
Hele konu, aşk oldu muydu...
88.
174
ŞAFAKÇUBUKÇU
175
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Ve öğretip yavrufillere yazmayı, çizmeyi;
Bıraktım onları, yeniden, ormana.
Bıraktım onları,
Bir adaya düşmüş kazazedenin
Bırakması gibi notlu şişeyi suya...
Bıraktım onları ve belki birgün
Ulaşacaktı notlu şişelerim belki de sana...
Ga-ga yerine başka bir fil olsa belki de,
Yine yazacaktı Çince, duvara...
Bilmeseler de filler, ne yazdıklarını,
Biliyorlardı ‘Cana ve Hubli’ yazmayı...
Yeter de artardı bile bu kadarı...”
“Ama neden? Neden bana Hubli olduğunu
Açıklamadın daha önce,
Yolculuğa çıkmadan önce?
Biraz önce bana ner’deyse
‘Bencil’ dedin,
“Değer mi” dedin “Hubli için
Eziyet çektirmeye, bin gönüllüye...”
Neydi ki özel olan sende,
Yürüyoruz aylardır toz, çamur içinde?!..”
“Cana, sevgili Cana;
Ben değilim bu öneriyi getiren,
“Bin gönüllüyle dağa çıkın” diyen,
Ben değilim...
Bunu sana Buddha söyledi...
Kızacaksan kız sen Buddha’ya,
O da yetmezse, belli ki yetmez,
Çat kaşlarını göksel anlatıcıya!”
“Yine de söyleyebilirdin bana,
Söyleyebilirdin “Cana,
Bu, benim ve Hubli değil fil Ga-ga!”
Böyle mi yazar kutsal kitaplarda,
Külü Ganj’a karışan ölüler aşkına!”
“Ne yapaydım Cana ne yapaydım?
Tutup evlenmişsin o Brahman’la,
Ve ikizlerin vardı kucağında...
Ne yapaydım? Çıkıp karşına,
“Ben döndüm sonunda Cana!”
Mı diyeydim?
Neyin olarak diyeydim bunu?
Diyeydim bunu neyin olarak?
Hem, ben ki herkesin kaçtığı balık kokulu,
Herkes tutar, benle konuşurken, burnunu...
Neden?
Çünkü ben seni ararken,
Yanıp yakılırken Tigris’te,
Sulara bıraktım sonunda kendimi,
Köle cesetleri arasında,
Ulaştırdı Tigris beni,
Ummana, demek ki,
Ölüler Diyarı’na...
89.
176
ŞAFAKÇUBUKÇU
177
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Benden gitmez bukoku Cana,
Geçmişimin kokusudur bu,
Sensiz geçmişimin, kahroluşumun...
Ve bunun için, dönün siz geri
Ve ben de bırakacağım yeniden
Kendimi sulara, eski günlerdeki gibi...
Oraya aitim artık,
Kokum bunu söyler bana...
Ve neden katıldım bu yolculuğa?
Onu da sor Göksel Anlatıcı’ya...
Çıkmak istemedim ben karşına,
Engel olmak istemedim mutluluğuna...
Sor, görürsen, Göksel Anlatıcı’ya,
Neden katmış beni bu yolculuğa...
Hoşçakalın bin can,
Benim ömrüm bitiyor burada.
Karışacağım yeniden dalgalara...”
Ve uzaklaşır Hubli, ağır ağır...
Duraksar Cana, bilemez ne yapacağını...
Bin cana sorar, onlarsa,
Şaşkınlığındadırlar sözlerin hala...
Peki aşmışlar mıdır kendilerini?
Kuşkusuz...
Ya peki ne olmuştur yağmur bulutlarına?
Anımsayalım Buddha’nın sözlerini:
“Dev yağmur bulutları göreceksiniz tepede ve sis;
Buzlu, karlı göreceksiniz tepeyi,
Ve o dev yağmur bulutları,
Bıraktıklarında yüklerini size,
Yeni bulutlara dönüşeceksiniz siz de
Varlıkla yokluk arasında.
Ve göreviniz, kuraklıktan çatlamış insanlara,
Boşaltmak olacak yükünüzü
Bundan sonra.”
“Dur Hubli! Biz bin can yine de,
Yağmur bulutu olarak dönmek isteriz geriye!
Evet yorulduk; açlık da, susuzluk da vurdu bizi...
Geri durmadı öksürük, hastalık bizden...
Ama dur, biz bunca şeyi, bu kadar kısa sürede,
Söyle, başka türlü nasıl öğrenecektik...
Biz zaten gelmedik ki senin için;
Şehirlilere bıraktığımız yaşamı
Almaya geldik; işin aslı,
Yeni bir yaşam kurmaya geldik!
Ve ‘kendini aşmak’sa bu yolculuğun adı,
Ve olanaksızsa onsuz, yeni bir yaşam kurma inancı;
Evet aştık kendimizi ve gitme!
Yağmur bulutu olarak dönmek isteriz geriye!
Ve eksiğiz sensiz, bir eksiğiz,
Bir eksiğiz; demek ki, bin can değiliz!
90.
178
ŞAFAKÇUBUKÇU
179
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Uzat elini Cana’ya,
VeO da uzatsın sana!
Bunca öykü boşuna,
Bunca yolculuk, bunca tasa,
Olamaz boşuna!
Vardır bir bildiği Göksel Anlatıcı’nın!
O’na başkaldırma hakkımız, hep saklıysa da,
O’na değil, başkaldırıyoruz Hubli’ye ve sana!
Kaybolun yeniden, suların karanlığında!”
“Nereye koyacağımı elimi,
Bilemiyorum Cana!”
“Ben de! Ben de Hubli!”
Ve sarılır, öylesine sarılırlar ki,
Anlaşılmaz, hangisi Cana, hangisi Hubli...
Ve bir anda bıraktı yağmur bulutları,
Kutsal yüklerini, aylardır taşıdıkları...
“İşte şimdi, kuraklıktan çatlamış insanlara!
Yağmur yükümüzü bırakma zamanı!”
Ve böyle başlar dönüş yolculukları,
Çağlayanlardan aşağı...
Ve göksel elma bahçesine giderler yeniden,
Harap ettikleri elma bahçesine...
Ve vermiştir ağaçlar, yeni çocuklarını...
Ve toplarlar elmaları öncelikle,
Paylaştırmak ise, daha sonrası...
Artık kimse yemiyor topladığını,
Derli toplu toplanan elmaların
Başkaları yapıyor dağıtımını...
‘Kendini aşmak’ olmalı bunun adı...
Ve doyurduğunda bin can, karnını,
Harap değildi bu kez, elma ağaçları...
Ve yerde basılıp da ezilen,
Çürüyen... Yoktu çürüyen, tek elma bile...
Yoktu, kırılmış bir tek dal bile...
“Durun! Kim verdi size bu hakkı!
Sizin mi sanki bu elma ağaçları!”
Diye bağırdı eşkıyalar kralı;
Kılıçlı, kamalıydı adamları...
“Benimdir burası ve vereceksiniz ne varsa
Üstünüzde, yediğiniz elmalarım karşılığında!”
“Savaşçı, ner’den çıkarıyorsun,
Senin olduğunu ağaçların?
Biz çıkarken Himalayalara,
Sahibi yoktu buraların...
91.
180
ŞAFAKÇUBUKÇU
181
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Karşılığını istiyorsun bizden,
Bulamazsınbizde karşılığı...
Çünkü vazgeçmişliğimiz nedeniyledir varlıktan,
Kendimize yol bilmişiz dağları...
Reddediyoruz biz varlığı da yokluğu da!
Hem, bu göksel elma bahçesi de,
Doğa ananındır herşeyden önce
Ve hepimiz çocuğu olduğumuza göre,
Bu doğurgan doğa ananın;
Yiyelim siz de, biz de,
Yiyelim birlikte!
Sizin de doğadır ananız,
Hepimiz kardeşiz demek ki...
Bundandır, uzatıyoruz ellerimizi!
Uzatıyoruz ellerimizi size...”
“Biz anlamayız bu dilden,
Bu süslü dilinizden...
Bizde konuşanlar yalnızca,
Kılıçlardır ve susmazlar,
Hele ellerini hiç uzatmazlar...
Görelim bakalım bileğiniz,
Güçlü mü çeneniz kadar!
Çıksın aranızdan en yiğidi,
Yoksa çıkacak yiğit aranızdan,
Alıp gideceğiz kadınları...”
Saldıracak gibi hazırlandı,
Bileği ağır olanları...
Ama Cana, öne atıldı!:
“Dediklerini anımsayın Buddha’nın:
“Bu yolculuk sizin için,
Olmasın bir güç gösterisi.
Kuşanmayın kılıcı, kamayı,
Sizin bu yolculuğunuz,
Öğrenmek için olacak
Kendini aşmayı!””
“İnsan nasıl aşabilir kendini,
Atılmışken yaşamı, kılıç önüne?..
İnsan nasıl kavramaz kabzayı,
Bilirken ona vuracaklarını...”
“Dur savaşçı!
Her insan gibi,
Sizin de vardır bir yaşam öykünüz!
Bilmek isteriz, sizi eşkıya
Yapıp da savuran dağlara
Ne idi?
Neler yaşadınız da kuşandınız
Kuşandınız kılıçları, kamaları?..”
92.
182
ŞAFAKÇUBUKÇU
183
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Bizim için şehirlerdebizim için,
Kölelik var, yokluk var, açlık var!
Bizim için dağlarda ise,
Özgürlük var, dinginlik var,
Yakın olmak var göğe!..”
“Bizi de savuran dağlara,
Farklı sayılmaz pek fazla!
Kurmak için şehirde yeni bir yaşamı,
Bilemeye geldik dağlara, inancımızı!
Şehirlerde kurak insanlar vardır;
Bulutlar, onlara uğramamıştır.
Yükünü boşaltmaya gidiyoruz biz, gidiyoruz,
Yükünü boşaltmaya yağmur bulutlarının...
Yeni bir yaşam kuracağız yeni bir yaşam,
“Başka bir dünya mümkün!” diyoruz bunun için...
Ve her kılıç çalışınız bize,
Çalışınız olacak nice insanın düşlerini...”
“Ne gerek var, yeni bir dünyada eşkıyalığa?!
Bilmiyorduk çıkmış olduğunuzu doruklara...
Kutsanmış olurlar, doruklara çıkanlar...
Ve nasıl kılıç işleyebilir ki onlara...
Anladık şimdi sizi bin can, ama herkes anlamaz;
Bizi de katın, bizi de katın aranıza!
Size kılıç çalmak isteyenlerin aklına,
Korku salsın yürüyüşümüz aranızda;
Kimseye kılıç çalmayacak olsak da...
Kılıç çalmaya gerek de kalmaz o zaman,
Durmayacaksa önünüzde hiç kimse,
Kılıç korkusuyla...”
Ve böylece katıldılar aralarına,
Yürüdüler onlarla önsaflarda...
Ve kim çıktıysa karşılarına,
Korktular ve kaçtılar uzaklara!
Ve girdiklerinde şehre,
Kaçtılar korkuyla zalimler,
Tüm anahtarlarını şehrin,
Teslim ettiler bin cana...
Kaçtılar korkuyla ormana...
Ve halk da katıldı bin cana,
Ve uzun süre birarada,
Yürüdüler şehrin sokaklarında...
Şehrin anahtarlarıyla ellerinde,
Yeni bir yaşam kurdular şehirde!
186
ŞAFAKÇUBUKÇU
187
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Ey göksel anlatıcı!
Yazıyormusun yaşadıklarımızı?..
Dur, sana özetleyelim olmazsa;
Zorlama, toplamak için kafanı...
Karşılaşmışız Uzakdiyar’da,
Yıllardan, yıllardan, yıllardan sonra;
Ben varmışım kurbanlık atın ardında,
Varmışım böylece Uzakdiyar’a,
Sonra Hubli çıkmış karşıma,
Savaştan yeni dönmüş, yaralı Hubli...
Eskiden güzel bir gece geçirmişiz...
Ama evlenecekmiş O, Pu Ying’le,
Evlenecekmişim ben, Peter’le...
Silmişiz bu yüzden, o geceyi bellekten...
Hubli, o geceyle ilgili şiirler yazmış,
O zamanlar bana okumamış...
Çokça unuttuysa da yaşadıklarını,
O şiirler aklında kalmış...
Okudu bana o şiirleri
Ve ekledi:
“Sakın yanlış anlama,
Çizmişiz sen de ben de yolumuzu,
Sen evleneceksin yakında Peter’le,
Ben de Pu Ying’le...
Yanlış anlama! Anlama!..”
95.
188
ŞAFAKÇUBUKÇU
189
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Savaştan dönmüş, Hubli,
Yaralıdırve dertli...
Şu sözlerle dindiriyorum içindeki depremi:
“Ve Hubli sen… Sen…
Sen ölmedin, öldürmediler de seni…
Candır bu bedeni bir arada tutan,
Kulak ver Upanişad’ın sözlerine!
Sen varsın ve eksikli değildir varlığın,
Bedendeki canı yitirmedikçe…
Ve gerçeksin kutsal at gibi sen de,
Demek ki, yitirmemişsin canı…
Yaşıyorsun; yalnızca,
dinlenme zamanı…”
Ve uyuduksa da ayrı ayrı odalarda,
Aynı düşü gördük tüm gece boyunca;
Bulmuştuk nereye koyacağımızı ellerimizi,
Belirsizlik, kararsızlık sürer yine de...”
“Evet, ben de,
Şöyle demiştim sana:
“Cana, düşün bir daha!
Atman da bölmedi mi kendini ikiye,
Kadın ve erkek doğmadı mı böyle,
Söylemez mi bunu Brihadaranyaka Upanişad?
Öyleyse demek ki biz de,
Bir’mişiz, bütün varlıklar, ortaya çıkmadan önce.
Ve sana, bütün varlıklar varolmadan önceki
Birliğimizi öneriyorum Cana!
Bir olalım sözcüğün tam anlamıyla!”
Ve verdiğinde ise, Hint destanı örneğini,
Şöyle demiştim sana:
“Önemi yok ne dediklerinin Cana,
Hem, bütün destanlar; hem de bütün destanlar,
Brahmanları, kralları anlatıyorlar ya,
Ben reddediyorum bütün bunları,
Benim anlatmak istediğim, başkaları!
Ve gel diyorum kşatriya olalım, savaşçı,
Ama dilencilerin kşatriyası, savaşçısı!
Ve sen de bırak başkasının
Günahını sırtında taşımayı…
Bu ömür senin ömrün ve bu dünyadan,
Başka dünya yok yaşanacak!”
“Ve evet Hubli, şöyle de demiştin:
“Cana, ben her doğan gün,
Hallallarının önünde eğilirim,
Banyan ağaçlarının sütüyle
Saçlarını örerim.
“Olmaz; bu, olmaz” diyorsan,
Ateşe atalım kendimizi!
Yeniden doğalım yeniden,
Ve bu kez, bu kez en baştan,
Seçelim birbirimizi!””
“Evet, Cana, sonra,
Çince olarak,
‘Cana ve Hubli’ yazmıştım avcuna
Ve parşömene ayrıca...”
96.
190
ŞAFAKÇUBUKÇU
191
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Yıkanmıştık Tigris’in sığsularında,
Bırakmak için geçmişimizi sulara,
Bırakmak için Peter’i, Pu Ying’i...
Buluşmuştu sularda Linga’yla Yoni,
Ve yerçekiminden kurtulmuş saf
kendiliğindenliğimiz,
Kendiliğindenliğimiz,
İzin vermişti bize, birleşmemiz için evrenle…”
“Sonra tuttun, takıldın bir bilgenin peşine,
İnandın söylenen sözlere,
Gittin atın peşinde,
Çok, çok ötelere...
Bekledim seni Hasankeyf’te,
Dönecektin, emindim,
Söz vermiştin bir kere...
Bekledim seni, uzun uzun,
Sohbet ederek Bilge Ulu’yla,
Bir Pers bilgedir Ulu
Ve daldık O’nunla Avestalara,
Ve taşları yontmayı öğretti bana,
Senin görüntündür oyduğum
Hasankeyf mağaralarına...
Öğrenince hancı kızının oyununu,
Tigris’te aldım soluğu...
Haykırdım:
“Neredesin Cana!?
Ölmüşsen, kaplan sırtında gider ya ölüler, ölüme, biz
Hindularda,
Ben de Tigris’te arayacağım seni,
Değil mi ki Tigris, kaplansuyu anlamında…
Ve sen dememiş miydin: Ayırt edilemez
Suları ırmakların, ummana akan…
Ben de seninle geliyorum Ölüler Dünyası’na!
Canaaaaa! Canaaaaa!”
Sürüklendim bundan sonra Tigris’te,
İçimdeki tanrıçanın, Cana’mın peşinde...
Suya bıraktım kendimi,
Kıyılarda özlem vardı sana değil mi ki,
Daha yakındım sana Tigris’te...
Dindirmeye çalıştı Göksel Anlatıcı,
Hafifletmeye çalıştı acımı
Ve eşlik etti O’na,
Kıyılardaki kayalardan
Dönen sesler bana...
97.
192
ŞAFAKÇUBUKÇU
193
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Ve o zamansöylemişti Göksel Anlatıcı,
Beynime kazınan şu sözleri:
“Toplama, dağılma
Genişleme, daralma
Başka bir şey yok bu dünyada
Ve en güzel yaşamsa
Bilmektir toplanacağını
Ne zaman dağılacağını
Ve genişleme ve darlaşmadır o zamanlarda.
Tigris’in suyu da işte böyle.
Toplar suyunu dağlardan
Derelerden, ırmaklardan…
Genişler, kimi zaman daralır
Ummana karışana kadar.
Sınırları değişir dünyanın,
Sınırları değişir insanın,
Yeni söğütler sınır olmuş bir bakmışsın…
Ve insan
Bir ilerler bir geriler çoğu zaman…
Yeniden çizer sınırlarını,
Yapabilirliklerini, yapamamazlıklarını.
Suları da böyle çekilir Tigris’in.
Taşkın olur, basar tarlaları.
Sonra çekilir; belirir eski kıyıları.
Ve böyledir, işte böyledir insan yaşamı.
Genişler kimi zaman insan benliği,
Ve ‘aşk’ denir buna.
Ve bundandır haykırıyorsun hala:
“Canaaaaa! Canaaaaa!”
Ancak sonradan anlarsın
Sular çekildiğinde,
Verdiğin zararı…
Verimli yapar kimi tarlaları,
Suya hasret tarlaları.
Öldürür ekinleri diğerlerinde…
Cana nasıl bir tarla,
Belli değil Hubli.
Şimdilik belli değil.
İşte bunu yalnızca,
Çekildiğinde benliğin, eski sınırlarına,
Yalnızca o zaman anlayacaksın.
Taşkın biter ve insanlar
Duruma göre
Ya bir anıt dikerler oraya
Anımsamak için, anımsamak eski-yeni sınırları,
Ya duvar örerler engel olmak için
Kendi taşkınlarına.
Ya da ekinlerin, çiçeklerin, zambakların en çok da,
Çalılı, sazlı saldırısına…
Ya da öylece bırakırlar sınırı
Taşmayı umut ederek yeniden.”
98.
194
ŞAFAKÇUBUKÇU
195
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Ve sonra sürüklendibedenim,
Hint Okyanusu’na,
Ölüler Diyarı’na,
Öyle kolay kabul etmedi üstelik,
Ölüler Diyarı beni;
Yakılmamıştı bedenim,
Savrulmamıştı külüm Ganj’a,
Bu nedenle,
Çok dil döktü Göksel Anlatıcı,
Ölüler Diyarı’na...
Ve çatmıştım sensizlikle
Göksel Anlatıcı’ya bile:
“Sen de göksel anlatıcı
Sen de karışacaksın suya,
Bu öykü bittiği anda!
Sen de göksel anlatıcı
Sen de susacaksın!
Dalgalar konuşacak, bittiği yerde sözün!”
“Benim öykümse,
Burada başlıyor yeniden Hubli:
Evlenmiştim Peter’le,
İkizlerim vardı;
Bir falcı kadın geldi birgün konağa,
Ağırladım, buyur ettim
Ve bilgelik dolu sözler söyledi bana...
Savaştan dönmeyen oğlunu,
Anlattı nasıl aramıştı;
Uzak dalgalarına Hint Ummanı’nın
Ağ atarak, ağ atarak daha fazla...
Biraz daha sorunca yaşamını,
Oğlu olduğunu öğrendim senin...
Ve sarıldı bana,
Ve ağladı omzumda,
Okşadı saçlarımı,
Gittiği savaştan sonra haber alamadığı
Oğlundan, kendine kalan
Tek anı olarak...
Ve Hubli, anan sayesinde,
Orman kadınlarıyla tanıştım...
Ölen eşleriyle diri diri
Yakılmayı reddedip
Ormanı mesken tutmuşlardı
Orman kadınları...
Ve inip şehre kimi zaman,
Dilenci kılığında, falcı kılığında,
Kadınlara, gerçekleri anlatıyorlardı...
Onları da ormana çağırıyorlardı...
Kaldı bizde anan, bir süre,
Ve O’nu, Peter’e,
‘Süt annem’ olarak tanıttım...
99.
196
ŞAFAKÇUBUKÇU
197
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Gebeydim ve hepgörerek
Sürüklenen cesedini suda,
Hep görerek düşümde,
Düşük yaptım ateşler içinde...
Bu durum, bir hayli düşündürdü beni.
Ve anan, çok fazla yalvarmış olmalı ki
Evrendeki varlıklara, yokluklara;
Yeni aldığımız fil Ga-ga,
Yeniden dirilişin olarak çıktı karşıma...
Çince olarak ‘Cana ve Hubli’ yazıyordu fil, duvara!..
Ga-ga’nın gözündeki dinmeyen yaşı da,
Senin O olmana bağladım,
Bu kadar yakındın bana; bu kadar uzak...
Okşadım, sevdim seni her sabah,
Hoşnuttun bu durumdan.
Sallıyordun kulaklarını, hortumunu.
Artık, koymuyordum Brahman tahtını
Koymuyordum artık sırtına.
Eski, köylü günlerimdeki gibi,
Tahtsız biniyordum fillere, sana...
Sırtına değiyordu bacaklarım,
Boynuna yaslanıyordu göğüslerim,
Yanağım, kulağındaydı senin,
Ellerim, boynuna sarılı.
İşte böyle dinmişti gözyaşların,
Bunca yakınlığıyla ikimizin...
Her yola başvurdum seni yeniden insana
Dönüştürmek için...
Haber saldım anana,
Ama gören olmamıştı hiç...
Sormadık bilge bırakmadım senin için...
Böylesi daha mı iyiydi acaba?
Çok yakındık seninle
Ve bilmiyordu bunu Peter bile.
Yine de hangi insan,
İnsan insana sarılmak varken,
Fil olarak kalmak ister…
Bir insanın bir insana sarılması kadar
Mutluluk veremez elbette
Senin sırtına çıkmış ben,
Beni sırtına almış sen.
Ve böylece,
Buddha’nın bile çıktım karşısına...
Dedi ki, bin gönüllüyle
Çıkmalıymışız Everest’e.
Ancak o zaman dönüşebilirmiş
Ga-ga, Hubli’ye...
100.
198
ŞAFAKÇUBUKÇU
199
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Ve şöyle bitirdikonuşmasını,
Saygıdeğer Buddha:
“Dev yağmur bulutları göreceksiniz tepede ve sis;
Buzlu, karlı göreceksiniz tepeyi,
Ve o dev yağmur bulutları,
Bıraktıklarında yüklerini size,
Yeni bulutlara dönüşeceksiniz siz de
Varlıkla yokluk arasında.
Ve göreviniz, kuraklıktan çatlamış insanlara,
Boşaltmak olacak yükünüzü
Bundan sonra.
İşte o zaman,
Görebileceksiniz gözünüzü kendi gözünüzle,
Bakmadan aynaya.
Duyabileceksiniz kulağınızı.
Tadabileceksiniz dilinizi.
Koklayabileceksiniz burnunuzu işte o zaman.
Yürüyebileceksiniz kafanızla,
Düşünebileceksiniz elinizle,
Tutabileceksiniz ağzınızla tüm evreni
Ve doyurabileceksiniz karnınızı
Gözlerinizle.
Silinecek, gölgeniz, ardınızda
Ne de düşecek önünüze,
Güneşli günlerde.
İşte böyle saydam, şeffaf bir varoluş
Verecek Everest size!”
Anlattım durumu sonra orman kadınlarına,
İlk başta ikna olmadılarsa da,
Gösterdiğimde falcı ananın kolyesini,
Razı oldular Everest’e çıkmaya,
Falcı ananın hatırına...
Saydık ama bulmuyordu bini, toplam...
Şehre indim dilenci gibi
Ve bırakmadım, yalvarmadık insan...
Ve dolaşırken ümitsizce kayalıklarda,
Balık kokulu bir elçekmişe rastladım...”
“Evet Cana, seni çok uzaktan tanıdım,
Heyecanlandım, şaşırdım!
Yıllarca ormanda nice fil yavrusuna,
Çince ‘Cana ve Hubli’ yazmayı öğretmiştim,
Notlu şişe gibi bırakılmış, okyanusa...
Sonunda ulaşmıştı demek ki şişe, yerine...
Peki ner’den bulmuştun ki meskenimi?..
101.
200
ŞAFAKÇUBUKÇU
201
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Bekledim gelişini ve“merhaba” dedin,
Tanımamıştın beni, sesinden anladım...
Kır saçlar, kır sakallar içindeydim,
Ve Tigris’ten, Ölüler Diyarı’ndan kalma
Bir balık kokusuyla her yanımda,
Böyle bir kokuyla ki geçmiyor yıkandığımda;
Düşünemezdin elbette, benim Hubli olduğumu...
Anlattın orada, olup biteni bana...
Düşündüm; söylemeli miydim gerçeği?
Ama bu kendini aşma çabana
Engel olmak ne kadar doğruydu?..
Hem, ne biçimde çıkacaktım karşına,
Evli ve iki çocuklu sana,
Ne diyecektim ve neyin olarak?..
İsteksizmişim de zar zor ikna etmişsin beni
Gibi yaptım, çekmemek için dikkatini...
Ve çağırdım nice elçekmişi,
Bu yolculuk, benim yolculuğumdu artık
Ve elbette, fil de bahaneydi...
Aynısını istedi belki de Buddha,
O da biliyordu ben olmadığımı filin.
Ama senin kendini, bin canın canlarını
Aşma sürecini yaşayın istedi...
Ve bana kalırsa fena değildi,
Bu düşüncesi...
Ve bana kalırsa, sevseydi bile beni Cana,
Yeniden, eski günlerdeki gibi;
Kendini aşmış Cana daha iyidir elbette,
Dilencilerle duygudaş olmuş,
Yoldaş olmuş orman kadınlarına....
Kendini aşmış Cana daha iyidir elbette,
Kurban atının peşinde koşan Cana’dan...”
“Evet, Hubli, nice yollar aştık birlikte,
Bilmeden senin Hubli olduğunu...
Ve yolda önce çağlayanda,
Sonra elma bahçesinde,
Karşılaştık iki bilgeyle...”
“Tehlikeli olmaya başladığında yolculuk, sonra,
Uyardım seni Cana.
Anımsattım Buddha’nın sözlerini...
Ve anlattım sana gerçeği...
Yeniden karışacaktım suya,
Bakmadım bile ardıma...
102.
202
ŞAFAKÇUBUKÇU
203
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Ama şöyle dedibana bin can:
“Biz zaten gelmedik ki senin için;
Şehirlilere bıraktığımız yaşamı
Almaya geldik; işin aslı,
Yeni bir yaşam kurmaya geldik!
Ve ‘kendini aşmak’sa bu yolculuğun adı,
Ve olanaksızsa onsuz, yeni bir yaşam kurma inancı;
Evet aştık kendimizi ve gitme!
Yağmur bulutu olarak dönmek isteriz geriye!
Ve eksiğiz sensiz, bir eksiğiz,
Bir eksiğiz; demek ki, bin can değiliz!”
“Evet Hubli, ve sarıldık, öylesine sarıldık ki,
Anlaşılmadı, hangisi ben, hangisi sen...
“Ve bir anda bıraktı yağmur bulutları,
Kutsal yüklerini, aylardır taşıdıkları...””
“Ve dönüşte, eşkıyalar da katıldı aramıza,
Ve onların kılıçlarından duydukları korku ile,
Teslim etti anahtarlarını şehrin, zalimler
Ve kaçtılar ormanın derinliklerine...
Yeni bir dünya kurdu bin can böylece...”
***
“Şimdi bin candan beşyüzünü alalım,
Dört bir yanına dağılalım dünyanın...
Kuraklıktan çatlamış insanlara,
Nasıl kurtulduğumuzu anlatalım!
Buddha’nın ormandan çıkışı gibidir bizimki de;
Değil mi ki kuraklık var dağlar, denizler ötesinde;
O zaman anlatalım biz öykümüzü,
Örnek olsun diye tüm dünyaya,
Kuraklıktan çatlamış insanlara!”
“Böyle mi bitiyor bu öykü Göksel Anlatıcı?
Biz Cana’yla koyun koyuna,
Hazırız yeni yolculuğa.
Haydi tutma bizi daha fazla,
Bırak da yolumuza gidelim...”
“Üç bitiriş var kafamda arkadaşlar:
İlkinde, uzaklaşıyorsunuz elele
Ve dağılan beşyüzler gibi tüm dünyaya,
Siz de gidip çok, çok uzaklara,
Yol gösteriyorsunuz kuraklık çekenlere...
103.
204
ŞAFAKÇUBUKÇU
205
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
İkincisinde, uzaklaşıyorsunuz elele
Amaayrı ayrı dağılıyorsunuz dünyaya,
Sen Hubli, Doğu’ya;
Sen Cana, Batı’ya...
Ve açık uçlu oluyor bu son;
Böylece,
Üç destan daha yazmak düşüyor bana,
Hubli, Çin diyarında;
Cana, Grek diyarında;
Ve buluşmaları yıllar, yıllar sonra,
Yeniden, kast sonrası Hindistan’da...
Ayrılma ve birleşmeden başka yoktur hareket,
evrende
Değil mi ya...
Üçüncüsünde, Cana,
Uzun süredir görmediği ikizlerini,
Görmek istiyor; özlemiş,
“Öpeyim bebeklerimi son bir kere,
Şöyle sıkıca sarılayım bi’,
Öyle gidelim uzaklara,
Olur mu Hubli?” diyor...
Devrik Brahman Peter’le bebeklerini,
Eskiden orman kadınlarının gizlendiği
Ağaçlık, dağlık bölgede buluyor,
Beklerken O’nu Hubli, bir handa...
Kararsız kalıyor Cana,
Acıyor devrik Brahmanlara,
Onlardır artık, bekleyen,
Yağmur yüklü bulutları...
Onlardır yeni düzenin
Yeni dilencileri...
Hubli’yi bir yana bırakır
Ve döner yeniden
Peter’in kollarına...
Hubli ise, bekledikten sonra uzunca bir süre,
Alır haberini Cana’nın
Ve çeker gider, ummana,
Kokusunu bırakan O’na,
Ölüler Diyarı’na...”
“Hangisini seçeceksin sen peki,
Göksel Anlatıcı, hangisini?”
“Seçim, bende de sayılmaz çok fazla;
Bilmediğim güçler anlattırıyor bana.
Ama anlaşılan, belirleyici olan
Öykünün akışında,
Bir karşılıkları olması, gerçek dünyada...”
“Ne olur ayırma bizi, Göksel Anlatıcı!
Çok çile çektik ayırma bizi!
Neden karşılığı olsun gerçek dünyada
Bizim yaşadıklarımızın?.. Olmasın!
Biz yaşamak isteriz kendimizce!
Ne olur ayırma, ayırma bizi!”
104.
206
ŞAFAKÇUBUKÇU
207
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Çile çeken sizdeğilsiniz Cana, Hubli;
Çile çeken, sizi yazandır verip saatlerini
Sizi ölümsüzleştirmek için...
Gerçek değil yaşadıklarınız da,
Zihninde yaşıyordunuz sizi yazanın,
Yaşıyordunuz buna ‘yaşam’ denirse...
Ve sonra başkaları da bilsin diye sizi,
Beyaz üstüne harflere dönüştürdü sizi,
Beyaz üstüne notalara,
Beyaz üstüne görüntülere...”
“Şimdi gidin, tamam, böyle bitsin,
Nasıl bittiği bilinmesin...
Bilinmesin, kavuştunuz mu ayrıldınız mı...
Bitimsiz belirsizlik içinde olsun
Cana’nın ve Hubli’nin bundan sonraki yaşamı...
Sınırlarında dolaşsınlar sınırların,
Çeşitli bitişlerin sınırında;
Başlangıç olan sınırlar da vardır,
Demek ki dolaşsınlar, dolaşsınlar onlar
Başlangıçların da sınırında...”
— 12. Bölüm —
U Z A K D I Y A R P A R V A N
105.
208
ŞAFAKÇUBUKÇU
209
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Sisli ve buzludurHasankeyf,
Çarşı iznine çıkmıştır Umut;
Üç gün kalmıştır bitmesine askerliğin,
Gezmek ister son günlerinde Hasankeyf’i...
Bir yanda yıkık köprü,
Küçük kale bir yandaysa...
İlerliyor, mutludur, suda gördüğü yansısından...
İlerliyor Dicle kıyısında,
Bırakarak ayak izlerini kumda...
Tanıdık gelir uzaktan duyduğu ses,
Çevirir yüzünü o yana,
Bir kazı alanı ortasında,
Kazıcılar konuşmada...
Bu ses birleşsin uzaktaki görüntüyle
Birleşsin haydi Umut’ta!
Düşünsün Umut,
Çok uzaklarda, bir sınırda,
Gördüğü dilenci kızı,
Ve o yüzü, kıvır kıvır saçı...
Ve birleştir şimdi Umut birleştir,
O yüzü, beş yıl önceki o sesi,
Birleşti! Mum ışığında dağılırdı o ses çünkü...
Çağdaş’tı bu sesin sahibi,
Ve dağılıyordu kıvırcık saçları
Eski günlerdeki gibi...
106.
210
ŞAFAKÇUBUKÇU
211
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Şaşırdılar görünce birbirlerini,
Kaşlarıkalktı karşılıklı,
Öfkeden değil, şaşkınlıktır bu...
“Hangi rüzgar attı buraya seni Umut!?”
“Askerdeyim, son üç günüm burada..
Ya sen Çağdaş?
En son, uzaklara göndermiştik seni,
Okuman için, hoca olman için orada.
Şaşırtıcı olan, benim durumum değil,
Senin durumun... Hangi rüzgar attı seni buraya?”
“Okudum, bitirdim ve döndüm;
Daha da okuyabilirdim, kalabilirdim...
Ama okudum bir gazetede bir gün Hasankeyf’i,
Ve sular altında kalacak oluşu,
Buraya, kazı ekibine sürükledi beni...
Düşündüm, burada yaşayanları,
Binlerce yıl yaşamışlar, düşünsene,
Dicle’nin sığlığında yıkanmışlar
Ve nehir, taşımış onların kimi zaman,
Akıntıya sürüklenen cesetlerini...
Kazıyoruz, korumaya alıyoruz eserleri,
Ve bundan aldığım bir işe yarama düşüncesini,
Veremez bana üniversiteler, kitaplar...”
“Güzel ama hep burada mı kalacaksın,
Şaşırtıyor beni, bu, yaptıkların...
Ve öte yandan sevindiriyor;
Kendi ayakları üstüne basan,
Toplumsal duyarlılıkları olan
Bir insana dönüşmüşsün yıllar içinde,
Ne güzel...
Bundan sonra ne yapacaksın?”
“Bildiğin gibi bir erkek arkadaşım var,
Amerikalı. O da okuyor Amerika’da.
Benim seneye ne yapacağım,
Biraz da O’na bağlı...
İki yıldır görüşemiyoruz pek,
Ben burada olduğumdan...
Yine de, öyle ya da böyle,
Sürüp gidiyor beş yıldır ilişki...
Ya peki seninki ne yapıyor?
Gidip geliyor musun Çin’e?..”
“Ha evet... Peki neler yapıyorsun tam olarak,
Neler yaşıyorsun burada?..”
“Hep benden sözettik boşver;
Yarın da görüşürüz zamanın varsa,
Gezdiririm sana Hasankeyf’i
Ve anlatırım, neler yapıyorum burada...
107.
212
ŞAFAKÇUBUKÇU
213
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Sen bahset şimdikendinden...”
“Okul bitti, herşey bitti, askerlik bitti sayılır,
Ülkeden çekip gitme vakti gelmiş sayılır...
Basıp gideceğim Hindistan’a,
Ve pek gelmem artık bir daha...
Süreceğim yaşamı, ölümü,
Destanlar, efsaneler diyarında,
Yüzleşerek kimi gerçekliklerle,
Düşleyerek çoğu zamansa...”
“Ne güzel, bilirim, oralarda,
Bitimsiz, bitimsiz akan
Çağlayanlar vardır...
Bilirim yeni bir yaşama başlanır
Yıkadığında benliğini o suda...
Süre dar; katılmam gerekiyor
Şimdi başka bir yerdeki kazıya...
Yarın görüşelim olur mu
Ve götüreyim seni
Kalelere, köprülere, mağaralara...”
İşte böyle ayrıldı ikisi,
Bu güzel raslantıyla şaşkın,
Aynı ifadedir yüzlerindeki,
Kalmıştır karşılaştıkları ilk saniyeden...
Düşer boğumundan kum taneleri,
Azalır kumlar üstteki,
Sabah olur...
“Bak Umut, şu Hasankeyf Köprüsü ki,
Artukluların eseri...
Malabadi Köprüsü’ne benzer...
Türküsü vardır Malabadi Köprüsü’nün,
Yoktur ezgisi bu köprünün...”
“Olur belki birgün Çağdaş,
Belki olur çok yakında...”
“Ama yazılmıyor ki türkü bu zamanda,
Geride kalmış o günler, kalkınma öncesi çağlarda...”
“Destanı olur türküsü olmasa,
Destanları kulaktan kulağa
Söyleyenler var Hindistan’da...
Biliyor musun?..”
“Ah evet, uzaklarda,
Okurken ben uzaklarda,
Bir Hintli’yle kaldım zaten,
Pakistanlı, Bangladeşli
Arkadaşlarımız çoktu okulda...
Şu gördüğün, Hasankeyf Kalesi,
Bizanslılardan kalma, çok eski...”
108.
214
ŞAFAKÇUBUKÇU
215
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Ne kadar eskiÇağdaş?”
“Binaltıyüz yıl öncesi...”
“Eski sayılmazmış demek ki...
Ya düşünsene buralarda,
Çiviyazısı kullanılmış yılları...
Ya düşünsene Hindistan’da,
İlk kutsal kitaplar,
Üçbinikiyüz yıl önce yazıldı...
“Beşbinyıl öncesi” deniyor, Gılgamış’a da...”
“Doğru, ama baraj suları,
Şimdide ve şu andadır Umut...
O taşkın sulardan bakınca,
Bizans da eski sayılır...
Hem düşünsene, siyasetçilerin
“Hasankeyf o kadar eski değil” diyerek,
Sulara gömdüğünü şehri?..
“Doğru, Çağdaş, ama hedef ihale oldu mu,
Kimse umursamaz zaten
Bu şehir, ne kadar yeni, ne kadar eski...
Bak Amerika, Ninova Sarayı’nı
Helikopter pisti olarak kullanmış,
Çatlamalar olmuş saray kapısında...
Gerçi, kimin umurunda,
İnsana değer vermeyen, Irak insanına,
Asur kentini mi koruyacaktı...
Ya şu Çağdaş? Şu ne kalesi?”
“Bilinmiyor ne olduğu o kalenin,
Göçük altında kalmış kitabesi...”
“Evet, ne acı bu ‘tarih’ dediğimiz,
Kocaman kale yapıyorsun
Ve kayboldu mu kitabesi,
Kimse anımsamıyor artık, seni,
Kale, kitabesiz, sayılmıyor kale...”
“Evet Umut ve yalnızca yazı değil,
Taşıyan, geçmişi, geleceğe...
Bak örneğin Gılgamış’ı anmak için,
Bir kabartma yapılıyor şurada...
Bir parka konulacak bu kabartma...
Ama daha şimdiden,
Başladı protestolar,
Kadınlar tarafından...”
“Neden Çağdaş?”
“Çünkü Gılgamış, dediklerine göre,
Maçonun tekiymiş karısını döven...”
“Hiç evlenmedi ki Gılgamış!
Ve reddetmişti aşk tanrıçasının
Evlenme teklifini...”
109.
216
ŞAFAKÇUBUKÇU
217
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Peki kadın dövmezmiydi?
Gerek yok ki bir erkeğin
Kadın dövmesi için,
Evli olması...”
“Döverdi ama ilk dönemlerinde...
Sorun şurada:
Hangi Gılgamış’ı taşıyacağız kabartmalara?
Bir dönüşüm öyküsüdür Gılgamış Destanı...
Ve günümüz diliyle açıklanacaksa,
Bir psikopattan kahraman yaratma öyküsüdür
Gılgamış Destanı...
İlk Gılgamış’ta herşeyi bulursun hemen hemen
İnsanlık dışı...
Ama son Gılgamış’sa,
En üstün değerlerini taşır insanlığın,
Bugünkü insanlığın bile...
Ölüm üstüne düşünür son Gılgamış
Ve ölen arkadaşı Enkidu için
Ölümsüzlük otunu arar;
Gemisiyle insanları Tufan’dan kurtaran
Utnapiştim’e bile gider,
Diriltmek için arkadaşını...
Kısacası, demek ki,
Hangi Gılgamış’ın kabartıldığı önemli...”
“Şurada ise Umut,
İlk robotu yapan Artuklu bilgini
Ebul-iz El-Cezeri’nin ders verdiği sanılıyor...
Düşünsene, eskiden öğrenciler,
Yapay zeka öğrenmek için
Hasankeyf’e gelirlerdi, El Cezeri’ye...
İşte şu da, küçük kale,
Oyulmuş şu kayadan, Eyyübilerce,
Ve iki aslan kabartması var
Pencerenin üstünde...”
İlerliyordu zaman,
Baktı Umut, saatine...
Zamanı gelmişti artık,
Dönmeliydi birliğine...
“Çağdaş’çığım,
Şurada oturalım,
Söyleceklerim var sana,
Daha doğrusu bir armağan sana,
Yılbaşı armağanı...
110.
218
ŞAFAKÇUBUKÇU
219
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Ama sakın yanlışanlama olur mu?
Sen çizmişsin yolunu,
Ben de çizdim yolumu,
Evleneceğim yakında...
Ama bu durum değiştirmez
Bu şiirlerin yıllarca önce
Sana yazıldığı gerçeğini...
Bu altı şiirin beşi,
O düş gecesinde
Ya da sonrasında
Yazıldı...
Utanıyorum açıkçası,
Evde okursun onları,
İlk zamanki gibi,
Bir heyecan kapladı beni...
Yani, sakın yanlış anlama,
Yalnızca bil,
Uzaklarda merak eden seni
Biri var.
Ve herzaman açıktır sana evi...”
“Umut, bilmiyorum ben şimdi,
Nereye koyayım elimi...
Sen git, sen nereye gidersen,
Seninle gelirim ben de,
Nereye olursa,
Söz! Seninleyim...”
“Olur Çağdaş,
Gel gidelim uzaklara,
Yaşayalım Hint diyarında,
Yaşıyormuşuz gibi eski bir çağda...
Bak şöyle yazılır senin adın
Ve şu da benim adım Sanskritçe’de...
Ver, yazayım avucuna...
Tüh! Okumuş insanların
Kağıt olmaz mı yanında...
Bari yazayım şu peçeteye de...
Böylece, silinmez elinde...”
“Saklayacağım peçeteyi, şiirlerle birlikte...
Sen zaman tüneli misin Umut böyle?...”
“Çocukluğundan söz ettin bugün Çağdaş,
Ve şaşmışsındır çocukluğunla ilgili,
Bu kadar ayrıntıyı ner’den anımsıyorum değil mi...
Çünkü şiirini yazmıştım çocukluğunun senin,
O geceden sonra...
Ve şimdi o şiir dolaşıyor aklımda,
Ama lütfen şimdi okuma...
İçimden okuyayım şimdi ben onu:
111.
220
ŞAFAKÇUBUKÇU
221
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Islak Eldiven
-Sanadır buşiir, ey minik çocuk-
Kesildi elektrik, sen mumları yak!
Uzaklardan dedem benim her an gelebilir,
Keman çalar, testi kırar sofrada,
Reddeder tüm aile, evlatlıktan onu...
Dedem benim ne hovarda ne kabadayı...
Uzak tut sen o mumu, yanıma yaklaş...
Gölgeler “başkası bu” der iken gözlerime,
Ben ki şoför mahalinde, bir küçük kız çocuğu,
Şarkılar söylerim duraklar boyu...
Bir buğulu cam mı idi “Eminem”?..
Mumun yanıp sönüşü, yağışı yağmurun,
Belki sana dedemi ninemi anlatır,
“Kardeşsiniz siz!” diye kandırılan aşıklar,
O nikahtan yalan yere caydırılmıştır...
Nikah: Bir gün kala rafa kalkmış bir dosya...
Babam –söndür o mumu da söndür, mumu da söndür-
Metruk bıraktığı fakültelere, bir daha, yemin olsun,
dönmedi bir kez daha,
Aklında tutmuşluğu bütün o rakamları,
Doldurmak için belki, ömründeki boşluğu...
“Benim kızım hiçbir zaman, istemedi benden para”...
Annem –mum niye yanıyor, niye yanıyor o mum?-
Okumuşsa köylük yerlerde, kentli olmak için miydi?
Uyarmak içindi belki, evet öyleydi,
Önlük ile gece gündüz top oynayan kızını...
Bağırmadı annem bana, bağırmadı bir kez olsun...
Söndür rüzgardan evvel, rüzgardan evvel...
Neler anlatacak kimbilir, hikayeci dedem sana,
Çevresinde toplanan tüm o köylüler,
Dinliyorlar ağız açık, yok yere değil...
Başkaları anlatsın hikayesini onun...
Sönmüyorsa sönmesin, mumdur alt tarafı...
At sırtında haytanın, berduşun teki,
Çubuk tutar kardeşleri, nanay kendisi...
İşi gücü anlatmak, aktarmak derdi günü...
Anlatırsam, çok kişinin, roman olur yaşamı...
Elektrikler geldi, sen şu işe bak...
Bugün giden, bir anda yine kesilebilir,
Döneriz eski yaşamlar, eski aşklara...
Gözlerin ne kadar çok, geçmiş yorgunu...
112.
222
ŞAFAKÇUBUKÇU
223
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Dün koyduğu yerdebulamıyor, insan dünyayı...
O da ne? Gözlerinde birkaç damla yaş,
“Bakma sen” diyorum, “bakma sen ellerime”,
O kadim sahafta, raflar tozluydu,
Ne kirli ellerim, -bundandır- doğru...
Bu kadar zor sorular sorma... Bilemem...
Hayır, geçmişte, gelecekte değil sorun,
Yağmurun bütün derdi tek şu anladır,
Gerisi ıslak, ıssız, sessiz sokaklar...
Bir beden bu kadar çok, elbet ıslanmamıştır...
Burnunda yeni açmış, sırılsıklam bir akasya...
Gözlerinin gerisi mutlak, sürgündür!
Kıvırcık saçlı küçük çocuk da olmasa,
Kim yapacak kış kıyamet, kardan adamları...
Gitme, bende bırakıp böylesi bir boşluğu...
Düşlerimi veriyorum, ellerimi sana...
Gitme! Buharlaşmada bir gölet oluyorum.
Yitirdiğim o yerdedir benim o ellerini,
Birşeyler bırakıyorum içimden sanki,
Zor oluyor, -evet öyle- tüm bunları yazması...
Yazmalı ki küllerinden bir şehir doğsun...
Daha sokul, yanıma gel, şöyle yanıbaşıma gel,
Buruk gelmede ise de hikayem sana,
Bende ne oyunlar var, bende gülünç öyküler...
“Yanlış numara” diyorum, “orası bura’ değil”...
Kaş göz arasında nasıl, göğsüme düş doldurdun?..
Dönüp dolaştırdık biz, adamakıllı lafı...
Sarhoş muyuz, niyedir bu çarpıntı bizdeki?..
Niyedir kulağımda, bir kanaryanın sesi?..
Bilmezdim titremenin upuzun sürdüğünü...
Elimi tut... Çok kişinin roman olur yaşamı...
Oysa az kişininki, yaşanır roman gibi...
Elini ver, yaşayalım öylece bu romanı...
Çok okuduk, yaşamak(,) sırası bize geldi!..
Islak durur eldivenin ne zamandan beridir?..
“Eldivenin ıslanmıştı o gece Çağdaş,
Ve bir yıl sonra,
Sen artık çoktan gitmiştin uzaklara,
Bir başka kıtaya...
Bir yıl sonra yeniden gittim oraya...
Ve bir şiir yazdım, aman şimdi okuma...
Yankılanıyor o şiir şu an aklımda...
113.
224
ŞAFAKÇUBUKÇU
225
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Fikret Kızılok içinŞarkı Sözü
Eskiden de bur’daydı bu beyaz kedi,
Ben de bur’daydım,
Sen de bur’daydın...
Ölümler henüz bize uğramamıştı,
Saçlarımız henüz öyle kırlaşmamıştı,
Ben de bur’daydım,
Sen de bur’daydın...
Hükümet kurum kurum kurulmuştu koltuğuna,
Yüro’nun paritesi bir o yana bir bu yana,
Ben de bur’daydım,
Sen de bur’daydın...
Çöpler Salı-Cuma toplanıyordu,
Moğollar yeniden toplanıyordu,
Ben de bur’daydım,
Sen de bur’daydın...
KİT’ler hafiften özelleşiyordu,
Kürtçe eğitim hakkı yasalaşmıyordu,
Ben de bur’daydım,
Sen de bur’daydın...
Fiko Baba Bodrum’da yaşayıp gidiyordu,
Paşa ağa Marmaris’te çiziktiriveriyordu,
Ben de bur’daydım,
Sen de bur’daydın...
Şimdi de burada o beyaz kedi,
Koynumda sıcaklığı duruyor hala,
Ben de bur’dayım,
Kedi de bur’da...
Sense üşüyorsun bir başka kıtada,
Or’da bembeyaz kediler var amma
Bu kedi bildiğin kedilerden değil,
Hem fanus içinde hem de dışında...
Bunu vurguluyor haber bültenleri,
Enflasyon cozuttu gittin gideli,
Duyuyorsan tavandaki lambayı yak!
Hem seni gidi pabucu yarımcak,
Kardan adam yapılır mı yağmurda,
Gir içeri de biraz oynayak...
Eskiden de bur’daydı bu kardan kedi,
Yokluğunda için için dışın dışın eridi,
Bir ben bur’dayım bir de erimiş kedi...
“Seni sıkça gördüm düşlerimde,
Geçen yıllarda...
Hele dün gece,
Hep birlikteydik Çağdaş,
Geziyorduk Hasankeyf sokaklarında...
Eleleydik kopmamacasına...
114.
226
ŞAFAKÇUBUKÇU
227
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Kaygılanmıştım, en çoko zaman kaygılanmıştım,
Merak etmiştim, iyi miydin o başka kıtada...
Bir kız görmüştüm Kamboçya sınırında,
Oniki onüç gibi olmalı yaşı,
Ve sendin neredeyse,
Gözleri, dudakları, kıvır kıvırlık ölçüsü saçlarının
-Evet, bir ölçüsü olduğunu düşündüm bunun da,
Seni düşündükçe geçmiş yıllarda,
Türleri var kıvırcık saçların da,
Bir kere, yarıçapları farklı,
Ve kıvırcık sayısı her yanda...
Evet, herşeyiyle sınırdaki o kız,
Aynıydı seninle...
Ve en çok o zaman kaygılandım,
Meraklandım, üşüyor muydun,
Uyamaya mı çalışıyordun o anda?..”
“Ah Umut ah, gitmen mi gerekiyor şimdi?”
“Evet Çağdaş, iki gün sonra,
Bitiyor askerlik,
Ve yarın,
Çıkamayacağım...
Uzun uzun konuşuruz bitince...”
Ve sarıldılar buzlu yollarda,
Göz gözü görmez sisler arasında
Ve anlaşılmadı,
Öyle karışmıştı varlıkları birbirine,
Hangisi Çağdaş, hangisi Umut...
Bir saat sonra,
Vardığında Umut kışlaya,
Aradı Çağdaş’ı:
“Çağdaş, şiirleri okudun mu?”
“Şöyle göz gezdirdim...”
Yalandı... Bakmış ve ağlamıştı...
Şöyle söyleyecekti daha sonra, Umut’a:
“Daire çiziyorum durmadan,
Siyah, buza çalan karlara
Basa basa...
Düşmemeye mi çalışıyorum? Yo...
Aklım, çantamdaki dosyada,
Dosyaya iliştirdiğim peçetede...
Dönüp duruyorum sokakta...
Kestiremeyerek nereye gideceğimi,
Sabrım yok bir yere varmaya,
İleri ya da geri gitmeye;
Aklım, dosyada...
115.
228
ŞAFAKÇUBUKÇU
229
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Kafam karışık,
Tükenmiş, hazırcevaplarım, sanki bir anda.
Geçmek bilmiyor zaman,
Sanki inadına
Tanıdık üstüne tanıdık çıkıyor karşıma...
Gizli gizli çıkarıyorum dosyayı,
Arada bir, masada yalnız kaldığımda.
““Proje dosyası” derim” diyorum “yakalanırsam”.
Ama yetiyor bana bir sayfa okumak bile...
Kimse farkında değil artık,
O şiirevinde oturan,
Eldivenleri, elleri ıslak kızla konuştuklarının.
Ben or’dayım oysa şimdi,
Oturuyorum mum ışığında.
Az biraz seçilebilen, gülümseyen bir yüz var
karşımda...
Buğulanmış gözlükler...
Karanlık basmış,
Hiç kimse görmüyor seni,
Yalnız ben...
Yıllar geçmiş şimdi,
Arıyorsun,
“Tam okuyamadım henüz” diyorum,
Çoktan okudum aslında,
Gizli gizli
Senden, kendimden,
Herkesden gizli...
Üşüyor ellerim, bunları düşünürken,
Ellerim hep üşüyor benim belki de
Bilmiyorum ki...
Sıcacıkmış oysa avucunun içinde,
Öyle yazıyor, öyle anımsıyorum.
Dönüyorum tekrar tekrar o geceye
Nasıl da yer etmiş belleğimde...
Haberim yok. Oysa?.. Ne oldu sonra?
Yok sonrası, anılarım arasında...
Rüya gibi birşey, rüya gibi,
İkimizin aynı anda gördüğü bir rüya,
Bir yapboz bu, masallardan...
Yürüyorum tekrar tekrar okurken
O yolu seninle, karlı yollardan,
Belli değil, kim arkada, kim önde...
Üşüyor ellerim, gözlerim ıslak...”
Yeniden aradı Umut, Çağdaş’ı,
“Çağdaş, ben çok düşündüm
Ve düşünmekten seni
Hiç uyuyamıyorum bu aralar...
Çok düşündüm ve itiraf ettim kendime,
Senden çok etkilendiğimi...
Sohbetimiz güzeldi
Ve böyle bir eş isterim ben de...
Keyif almak isterim konuşmaktan eşimle...
Karar verdim, vazgeçiyorum evliliğimden...
Yalnız sana veriyorum ömrümü...
116.
230
ŞAFAKÇUBUKÇU
231
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Şirindin eskiden de,zekiydin,
Çok okurdun,
Ama hırslıydın ve ailenden konuşmadığın
zamanlarda,
Gelecekte yapacaklarını anlatırdın...
Ama şimdi bakıyorum ki yeni Çağdaş,
Toplumsal duyarlılıklarla dolu,
Bırakıp yurtdışını gelebiliyor buraya,
Ve korkmuyor kendi ayakları üstünde
Durmakta, tek başına yaşamakta burada...
Gel gidelim Hindistan’a
Ve yunalım benliğimizi Ganj’ın suyunda...”
“Ah Umut ah,
Şiirler çok güzel!
Uzun uzun ağladım!
Hele bir çık oradan,
Hele bir çık canım...
Ah Umut ah...”
“Çağdaş’ım, ben yarın,
Asıl birliğime döneceğim,
İlişki kesmek için...
Yolcu etmeye gel beni,
Sivil gideceğim...”
“Olur Umut’um gelirim,
Gelmedim mi, sen ne zaman çağırdıysan...
Ah Umut ah!..”
Ve düşlüyor tüm gece boyunca Umut, Çağdaş’ı,
Ve tek damla uyku yok gözlerinde...
Çağdaş’a sarılacak yarın
Ve belki,
Evlenme de teklif edecek...
İşte bekliyor otobüs
Ve bekliyor Umut, kapıda...
Ve evet, Çağdaş da geldi sonunda...
Elini tutacak Umut, Çağdaş’ın
Ama duraksıyor Çağdaş’sa...
“Umut, biliyorsun,
Erkek arkadaşım var benim,
Beş yıllık, altı yıllık bir ilişki,
Ve görünen o ki, değişen yok:
Evleneceğim ben bu yaz...
Yitirmekten korkuyorum seni,
Tartışmasızdır bende değerin.
Ama Umut, karar verdik biz,
Evleneceğim ben bu yaz...”
117.
232
ŞAFAKÇUBUKÇU
233
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Korktuğum da buyduÇağdaş,
Ben vazgeçtim senin için
Kendi evliliğimden;
Ama bilmiyorum bunu senden
İstemeli miyim?..
Böyle piyangodan çıkıp
Böyle zaman tünelinden,
Mahvetmek istemezdim ömrünü...”
“Hayır Umut, mahvetmiyorsun,
Tersine, güzelleştiriyorsun...”
“Ben sunamam ki sana bir Brahman yaşamı,
Amerikalı da değilim...
Değilim Beyaz Türk de, Beyaz Kürt de...
Daha mutlu edemem ki ben seni...
Son iki gün bu. Acele etmeyelim,
Bu konuda düşünelim...
Ve ilişki kestiğimde yarın,
Geleceğim yeniden Hasankeyf’e,
Geleceğim görmek için yeniden seni...
Daha mutlu edemem ama ben seni,
Bunları söylemiştim çok önce,
Bir şiirde:
Hubli
Hayır sevgilim hayır, Peter değilim,
Başka iklimlerde atmada kalbim...
Örneğin, Malezya’daydı, dün zihnim...
Göğsümdeymiş gibi görünse de kalbim,
Hayır sevgilim hayır, buraya ait değilim...
Tibet sırtlarında pirinç tarlaları...
Ne renk olur bilir misin Sudan’da çiçekler?..
Etyopyalılar da bilir düş görmesini...
Hayır sevgilim hayır, Peter değilim,
Başkasına pervane ol, başkasına tap,
Düşlerim denlidir varolmaklığım benim...
Ötesinde neler var Yengeç Dönencesi’nin?
Angola kıyısında hangi balık bolcadır?
‘Ölmüştür ruhun’ derim, bunları kitaplardan
öğrenmedeysen...
Urumçi’de bırakmak tek ciğerini,
İlkini Hazar’a sunduktan sonra...
Budur bana en sevindirici prim...
Hayır sevgilim hayır, Peter değilim,
Pikniklerle avunduracak seni, Karayipler’le...
Pazarlarım her günümle aynı olsun isterim,
Cebimde bol bol çakıl, ‘Peter değilim’ dedim ya...
118.
234
ŞAFAKÇUBUKÇU
235
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Yitip gitmiştim birdefasında Umman Denizi’nde,
Yorgun bir yunusa eşlik ederken,
Nefesim kesilir mi, bilememiştim...
Beyaz sokaklara düşer yolum Güney Afrika’da, tüm bu
siyahlığımla,
Elmas yutarım Zambiya’da, kimse anlamaz,
Bilir herkes, Rodezya’da çok kurşun yemişimdir...
Hayır sevgilim hayır, Peter değilim,
Kredi kartları, tüm bonolar, taksitli taksitsiz satışlar...
Bir kez tutundun mu bana, tümden uzaklaşırlar...
‘Peter değilim!’ diyorum sana ‘Peter değilim!’
En fazla Hint ismi, Hubli’dir adım benim...
Kalkıyor otobüs,
Hoşçakal Çağdaş...”
Ve her gittiği yerden arar Umut,
Arar Umut, Çağdaş’ı...
Yatar yatağa koğuşta,
Son gecesinde...
Bir yol düşünür, bir ışık...
Karanlıktır tüm evren...
Ve böyle düşer aklına
Hubli ile Cana...
Böyle düşer aklına
Opera librettosu...
Düşündüklerini gece boyunca,
Bir deftere döker sabaha...
Ve alıp imzaları,
Kesip ilişkisini,
Hasankeyf’te alır soluğu,
Görmek için elbette
Çağdaş’ı...
Sivildir artık
Ve paylaşacaktır
Hubli ve Cana’yı kurgulamanın
Heyecanını...
“İşte böyle bir destan düşündüm Çağdaş,
Ölümsüzleşecek, öykümüz bizim,
Gılgamış’ın öyküsü gibi...
Kabartmasını yapacaklar yüzyıllar sonra,
Yaşadıklarımızın bizim...
Bak, şunlar gelecek
Cana’yla Hubli’nin başına...
Sonunda kavuşurlar mı?
Bilmiyorum...
Ve “anlatılan,
Senin hikayendir”, senin hikayen...
Sen de at şu ömründeki son hırs kalıntısını,
Geçmişteki Çağdaş’ın kararıydı bu ilişki,
Şimdi bambaşka bir Çağdaş var karşımda...
Vazgeç düğünden dernekten...”
119.
236
ŞAFAKÇUBUKÇU
237
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Yeter Umut, ağlatacaksınbeni,
Söz verdim ben O’na!”
“Bana da söz verdin Çağdaş,
Şiirleri aldıktan hemen sonra,
“Sen nere gidersen
Oraya gelirim” demiştin...
Taze bir söz,
Daha çok geçerlidir
Bayat bir sözden...
Ama istemem yine de istemem,
Böyle ömrünü mahvetmeyi,
Ve sunamam, gerçekten de sunamam,
Sana, bir Brahman’ın ömrünü...”
“Bilmiyorum, Umut, bilmiyorum.
Artık gitmeliyim,
Toplantı var...”
Binsin artık Umut otobüse,
Uzaklaşsın Hasankeyf’ten...
Ne yapabilir ki başka...
Başka bir seçenek yok ki yaşamda...
Kalırsın, gidersin ya da...
Haydi Umut, yaz bunun da şiirini,
Yazmadan duramayacaksın belli...
Yaz sen, otobüste de olsan, karanlık otobüste,
Tutamazsın kendini, duramazsın belli...
Tanrıça’yla Bir Karşılaşma
İlk gösterimi o masada yapıldı,
Cana’yla Hubli ’nin öyküsünün.
Siste ve buzda kalmıştı aşksa,
Sis dağılmıştı çoktan oysa,
Ve buzlar eriyordu.
Ve karşımda, kıvırcık salata yaptığımız ömrümüzü,
Bir masada noktalamaya karar vermiş bir tanrıça…
Tanrıçadır, gücü, etkisi fazla, üstümde.
Kimi zaman Medusa, Gorgon kimi zamansa…
Yani sanki ikizi vardır O’nun,
Sis dağılmış, ikizi gelmiş, oturmuş sanki karşıma…
Sigara gibiyim ben de dudaklarında,
İki dudağının arasında ömrüm,
Duman kalıyor benden geriye bir de kül,
Sen çektikçe içine beni…
Ve hepsi bu kadar…
Düşlerime dolandı kıvır kıvır saçların,
Oradan her yerime, her yerime,
Şimdi vuruyorsun yargıç gibi,
Önümüzdeki masaya…
Peki kim kurtaracak beni kim, kim
Kıvır kıvır örtüşünden gecelerimi senin?..
120.
238
ŞAFAKÇUBUKÇU
239
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Söyle, yaşamanın neanlamı var,
Çocuklarının babası olamayacaksam eğer,
Ben temizlerdim altlarını,
Ben hazırlardım biberonlarını…
Ben ancak yarım yarım sevebilirim,
Başkasından olacaksa çocukların…
Sen söyle ikiz ikiz doğuralım,
Sen söyle ikiz ikiz doyuralım,
Kurtarmaz bunca ayrı yılı tek çocuk…
İçimi yakıyor tek başıma içtiğim bu çay,
Bir çay içip öyle gitseydin bari,
Garson bey, sen bana kolonya ver,
Kaldırmaz kalbim bu kadarını.
Beyaz Türkler basıyor beni hafakanlar gibi,
Beyaz Kürtler, Beyaz Amerikalılar.
Ertele, ertele ne yapacaksan yazın,
Sonraki yaza, ondan sonraki
Yaza ertele.
Bir yanın “olmaz” derken hele,
“Olmaz” derken yazı zindan etmeye,
İşte bu karşındaki kardan adama…
Şimdi anladın mı şimdi şimdi
Mihriban Türküsü’nün anlamını…
Arttırma yazın, lütfen arttırma,
“Projelendirilmiş acılarımı”…
Bardakta dudak izi kaldı,
Ve tek tek topladım dökülmüş saçlarını,
Ve garsona bardağı da
Hesaba eklemesini söyledim.
Tutsakken, zincirliyken sevdim seni,
“Özgür olsan sevmezdin” dediler,
Şimdi özgürüm ve daha da yakınsın,
Uzaklaştıkça daha da yakınsın…
Söz vermiştin, “sen nere gidersen,
Bana söyle gelirim” demiştin,
Sözünü tut, sis ve buz olsa da tanıklar,
Artık var olmasa da tanıklar…
Ne zaman geliyorsun yanıma?
Ne zaman kavuşur ellerimiz,
Kimi zaman üşüyen, kimi zaman sıcacık ellerimiz…
Ve indiğinde otobüsten sabah,
Uzun uzun konuştu telefonda, Çağdaş’la:
“Değiştirdim ben kararımı,
İnsan, sağlıklı karar veremiyor,
Böyle zamanlarda...
Hayır, mahvetmem ben senin ömrünü,
Güzelleştiririm tersine...
Sana şiirler yazarım,
Kolyeler yaparım deniz kabuklarından,
Yazılar yazarım ellerine...
121.
240
ŞAFAKÇUBUKÇU
241
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Ben daha iyibakarım çocuklara,
Daha iyi bilirim sevmeyi, okşamayı...
Sana bir gezgin yaşamıdır önerdiğim,
Gel, haydi çekip gidelim...
İlla evleneceksen bu yaz,
Evlenme yanlış kişiyle,
Evlen benimle!..”
Boşa gitti Umut’un heyecanı,
Çünkü yanıt hep kararsızlıktı...
Boşaltmak için içindekileri bu durumda,
Şiir yazmaktan başka yol yoktu...
Kararsızlığın K, A, R’si…
Sınırlarda dilenirler, dilenirler,
Kararsız insanların ruhları, allak bullak.
Hangi ülke yurttaşıdırlar?
Değillerdir.
Sınırların pasaportları vardır onlarda yalnızca.
Atomaltı parçacık gibilerdir anlaşılmaz konumlarıyla,
Nerededirler bilinmez ama nedir; hepsi sınırda,
sınırda…
‘Sınırda kişilik sendromu’ bile denmiş onları anlatmak
için,
Sınırlı sayıdadır yine de varlıkları…
Sınır… İşte onları çeker bu sulak ülke!
Sınır… İşte çeker onları devriye araçları, tel örgüler…
Uğraşmayın boşunadır onları ülkeye çağırmak,
Sınırda dilenmekten öylesine mutlulardır…
Bir kedi gibi hem fanus içinde hem de dışında
olmaktır yaşamaktan anladıkları,
Bir yarasa gibi hem memeli hem kuş olmaktan
memnun,
Ama işte hoşnut olmaz bundan, doğanın dayattıkları,
Çürütürler tutundukları, tutunacakları son dalı da,
kararsız varlıklarıyla…
122.
242
ŞAFAKÇUBUKÇU
243
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
Hele bir deaşk kaçakçısı olanları vardır,
“O ülke de bu ülke de benim” diyenler vardır,
Kararsızlık zor, kararsızlığı gelecek bellemek zor,
Kararsızlardan kararlılık dilemek belki daha zor…
Karargahları da yoktur böylelerinin,
Bir dışar’da bir içer’de alırlar kararlarını,
“Son kararın” diye soranlara,
Ya zorlanırlar yanıt vermekte,
Ya da “ne ilk ne son” derler.
Orta karar bir kahve bile isteyemezler,
Göz kararı onlar için geçersiz,
Kahveleri hep soğuk içerler bundan,
Ya da hiç içemezler, bilmeksizin, bir karar olduğunu,
içmemenin de…
Ama şimdi anlıyorum onları,
Çözümsüzlüğü çözüm sayanlar gibi onlar da,
Karar vermişler kararsızlığa,
Kararsız değiller sonuçta, kararsızlıkta…
Yine de salınır, salınır ruhları,
Sınır boylarında dilenir, dilenir,
“Elini tutayım, çekeyim” dersiniz,
Görüntü bir anda kaybolur.
Kararsız kaldılar bu şiiri okuyup okumamakta,
Karar vermeyle karar almanın aynı şey olduğunu
düşündürüyor bu durum,
Ah kararsızlar sizin yüzünüzden,
Her gün her gün kahrolmamı geçtim,
Sizin yüzünüzden değil mi sınırda kişilikler,
Sizin yüzünden demokrasi,
Bir görünen bir kaybolan demokrasi –vay, demek ki
bu da bir fanus kedisi-
Temsil edemiyor çoğunluğu…
Benim yaptığım da iş, size soruyorum,
Hayatımı nasıl kuracağımı,
Girdapsınız girdapta olduğunuz denli,
Sınırda dolaşır oldum ben de sizinle,
Çekiyorum içeriye, elimi tutanı…
Bir karar dileniyorum her saniye,
Kendinde olmayanı dilenmeli insan…
Ve koptular onlar tümüyle,
Kızdı Umut, “sen bütün bunları,
Haketmiyorsun” diye...
Ve kapanıp evine,
Konuşmayarak kimseyle pek fazla,
Okudu, okudu ve yazdı, yazdı...
“Tamam, çekil aradan Göksel Anlatıcı,
Benim bu öykünün anlatıcısı!”
123.
244
ŞAFAKÇUBUKÇU
245
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Sen de kimsin?
Anlatıcısıkim olabilir bu öykünün,
Göksel Anlatıcı dururken...”
“Heyt! Park yapılmaz bu operaya!
Yassak hemşerim!
Seni yazan da benim,
Şimdi operete çevirmeden operayı,
Çek git!
Anlatılacak birşey de kalmadı zaten...
Üstelik,
Bir Göksel Anlatıcı olacaksa bu operada,
Olamaz Göksel Anlatıcı, benden başkası...”
“Hayır benim”
“Hayır benim”
Öyle kavgaya tutuştu ki bu ikisi,
Bilmiyoruz artık, Göksel Anlatıcı hangisi...
Ama yazarın “bu kadar uzun yazmaya
Hiç mi hiç değmezdi...
Yaşamın küçücük bir anısı,
Evreninse böcek boyutunda bir parçası.
Hele hele Çağdaş için,
Değmezdi, değmezdi hiç...”
Demeden önce, düşündüklerini bilmekteyiz:
“Ya, hani, Çağdaş, Hasankeyf mağaralarında
Bulacaktı Hubli’nin Cana’yı dışsallaştırdığı
O heykelleri, duvar resimlerini?.. Neyse...”
“Umut, operaya gittikten sonra,
Sahnelenecek mi bu opera?
Sahnelensin ama şöyle olsun önce,
Umut, bitirirken librettoyu,
Çalsın metni bir kapkaççı...
Umut, büyük üzüntü içinde,
Basıp gitsin Hindistan’a...
Yıllar, yıllar, yıllar sonra,
Çağdaş, Peter ve iki çocuğuyla,
Bir operaya gitsin...
Ve işte, bu opera, o opera...
“Anlatılan,
Senin hikayendir Cana...”
Ve Hasankeyf, yıllar sonra,
Sular altında kalsın tümüyle,
Yokolsun o günlerden kalan son hatıra...”
“Nasıl bitsin? Nasıl bitsin?”
124.
246
ŞAFAKÇUBUKÇU
247
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
“Bitsin bu öyküde, ay tutulmasıyla,
3 Mart 2007...
15 Haziran 2011’de bir daha, tutulana dek...
Bitsin,
Çünkü kutsaldır döngüleri ayın,
Döngüsüyle aynı olduğundan kadının...”
“Nasıl yani? Nasıl yani? Nasıl bitsin?”
“Neden bitsin ki...”
İ Y I D I L E K L E R
Bu libretto, kısa bir sürede, oldukça yoğun bir
çalışmanın ürünü oldu. Benim için oldukça
yorucuydu. Cana ve Hubli’yi ilk anlattığım kişi
olup heyecanımı paylaşan içimdeki tanrıçaya;
aynı heyecanı paylaşıp önemli önerilerde bulunan
kuzenim Barbaros Ulutaş’a; bu yorucu yazma
sürecinde, önerileriyle ve düşünsel destekleriyle
bu süreci kolaylaştıran Mehmet Harma, Düzgün
Uğur ve Aşkın Ermiş’e; kitap desteğiyle önemli yol
katetmemi sağlayan Gökhan Ayyüce’ye; librettoda
Bilge Ulu olarak görülen Murat Ulubay’a; kitap
desteği sağlayan ve heyecanlı anlatımlarımı uzun
uzun dinleyen Mahir Akgün’e; bana izlettiği filmle,
Buddha’ya odaklanmamı sağlayan Burak Erdeniz’e;
ilk bölümler üstüne destekleyici yorumuyla, bu
librettonun yazmaya değer olduğuna beni ikna
eden Gökhan Canıtez’e; Hint inanışları üstüne
sohbetlerimiz için H.E.Çıtak’a; kaynak önerisi için
Cemil Gülüm’e ve Tolga Özhan’a; destekleyici
yorumları için, Ali Rıza Arıcan, Erkan Akaltun,
Aydın Çubukçu, Nida Öz, Derya Önder, Tuncer
Uçarol, Altay Atlı, Yılmaz Mete, Kadir Yiğit Us ve
Murat Kgirgin’e iyi dileklerimi iletmek isterim. İyi ki
varsınız, siz olmasanız bu libretto bitmezdi!
125.
248
ŞAFAKÇUBUKÇU
249
AKŞAMDANKALMAVANGELIS
CANA VE HUBLIPURANA OPERA LIBRETTOSU
IÇIN YARARLANILAN KAYNAKLAR
Bottero, Jean (2006). Kültürümüzün şafağı Babil (çev. Ali Berktay).
Yapı Kredi Yayınları: İstanbul.
Bottero, Jean ve Steve, Marie-Joseph. (2004). Evvel zaman içinde
Mezopotamya (çev. Anita Tatlıer). Yapı Kredi Yayınları: İstanbul.
Boyce, Mary (2006). Zoroastrians: Their religious beliefs and
practices. Londra ve New York: Routledge.
Burt, E.A. (der.) (1955). The teachings of the compassionate
Buddha. New York: The New American Library.
Davies, Douglas J. (2005). A brief history of death. MA: Blackwell
Publishing.
Eliade, Mircae (2004). Mistik Hint erotizmi (çev. Renan Akman).
İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
Eliade, Mircae (2002). Asya simyası (Çin ve Hint simyası): Simya
söylencesi (çev. Lale Arslan). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
Eliade, Mircae (2002). Babil kozmolojisi ve simyası (çev. Mehmet
Emin Özcan). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
Ghose, Aruna (der.) (2002). India. Londra: DK Publishing, Inc.
Honzak, Müllerova ve Zakova. (1997). Vietnam efsaneleri: Vietnam
söylenceleri (çev. Esra Bilal). İstanbul: Okyanus.
Kaya, Korhan (2001). Hint-Türk-Avrupa masalları. Ankara: İmge
Kitabevi.
Kaya, Korhan (1998). Hintlilerde tanrı. İstanbul: Kaynak Yayınları.
Kaya, Korhan (1997). Hint mitolojisi sözlüğü. Ankara: İmge
Kitabevi.
Knott, Kim (2000). Hinduizmin ABC’si (çev. Medet Yolal). İstanbul:
Kabalcı Yayınevi.
Kramer, S. N. (1998). Tarih Sümer’de başlar (çev. Muazzez İlmiye
Çığ). Ankara: Türk Tarih Kurumu.
Mascetti, Manuella Dunn (2000). İçimizdeki tanrıça: Kadınlığın
mitolojisi (çev. Belkıs Çorakçı). İstanbul: Doğan Kitap.
Mehr, Fahrang (2003). The Zoroastrian tradition: An introduction
to the Ancient Wisdom of Zarathushtra. Costa Mesa, California:
Mazda Publishers, Inc.
O’Flaherty, Wendy Doniger (1996). Hindu mitolojisi (çev. Kudret
Emiroğlu). Ankara: İmge.
Valmiki (2002). Ramayana (çev. Asuman Belen Özcan ve Hatice
Derya Can). Ankara: Dost Kitabevi.
Winternitz, M. (2002). Hint destanları: Ramayana, Mahabharata,
Harivamşa (çev. Korhan Kaya). Ankara: İmge Kitabevi.
Yazarsız (1995). Bagavad gita: Kutlu ezgi (çev. Sevda Çalışkan).
Ankara: İmge Yayınevi.
Yazarsız (1997). Upanişadlar: Tanrının soluğu (çev. Mehmet Ali
Şahin). İstanbul: Dergah Yayınları.