45 / TAHA SURESİ
GİRİŞ
Adını 1. ayetindeki “ ط ta” ve “ هha” harflerinden almış olan Ta Ha suresi,
Mekke’de 45. sırada indiği kabul edilir. Surenin 130, 131. ayetlerinin Medine’de
indiğine dair nakiller olsa da, bu ayetlerin içinde bulundukları pasajla gösterdikleri
uyum, nakillerde söylenenlerin uzak bir ihtimal olduğunu göstermektedir.
Kur’an’ı tanıtarak sona eren Meryem suresindeki ifadelerin bir devamı
niteliğini taşıyan ayetlerle başlayan Ta Ha suresinde, diğer Mekkî surelerde olduğu
gibi tevhit, peygamberlik müessesesi, öldükten sonra dirilme ve haşr gibi konular
üzerinde durulmuş, peygamberimize ana görevi hatırlatılmış, Musa kıssası örnek
verilerek ona manevî destek verilmiştir. Ayrıca daha önce Sad ve A’râf surelerinde
anlatılan Âdem ve İblis hakkındaki bilgiler tekrar hatırlatılmış, kıyamet ve haşre dair
etkileyici kompozisyonlar çizilerek Allah ile elçisine kin besleyenlerin hezimeti
örneklenmiştir. Sure, peygamberimizden sabırlı olması istenerek son bulmuştur.
İNİŞ ZAMANI
Tarihî kaynak niteliğindeki klasik eserlerde anlatıldığına göre, Ta Ha suresi
Ömer’in Müslüman olmasından önce inmiş ve onun Müslüman olmasında etkili
olmuştur:
Ömer, Peygamber’i öldürmek için yola çıktığında bir adama rastladı. Adam ona “Sen her
şeyden önce kız kardeşinin ve eniştenin Müslüman olduğunu bilmelisin” dedi. Bunu duyan Ömer
doğruca kız kardeşinin evine gitti. Orada kardeşi ve eniştesinin bir kâğıt parçasında yazılı olan bir
şeyleri okuduğunu duydu. Kız kardeşi Ömer’in geldiğini görünce kâğıt parçasını hemen bir yere
sakladı, fakat Ömer okunanları duymuştu, bu yüzden sorular sormaya başladı. Daha sonra eniştesini
dövdü ve kocasını korumaya çalışan kız kardeşini de yaraladı. Sonunda her ikisi de “Evet, Müslüman
olduk, ne yaparsan yap” diye itiraf ettiler. Ömer kız kardeşinin başından akan kandan etkilendiği için
“okuduğunuz şeyi bana gösterin!” dedi. Kız kardeşi ondan kâğıdı yırtmayacağına dair yemin aldı.
Onlar da gösterdiler. Bunun üzerine Ömer bu surenin yazılı olduğu kâğıdı okumaya başladığında
“Ne mükemmel bir şey!” diye bağırmaktan kendini alamadı. Bunu duyan eniştesi, onun ayak
seslerini duyduğunda gizlendiği yerden çıkarak “Allah'a ant olsun, Allah sana Peygamberinin
davetini tebliğe hizmet ettirecek. Çünkü dün Peygamber'in “Rabbim, ya Ebul Hakem b. Hişam (Ebu
Cehil), ya da Ömer b. Hattab ile İslâm'ı destekle!' diye dua ettiğini duydum. Ey Ömer, Allah'a dön,
Allah'a dön!" dedi. Bu sözler o denli ikna edici idi ki, Ömer (r.a) Habbab'la birlikte, İslâm'ı kabul
etmek üzere Peygamber'in (s.a) yanına gitti. Bu olay, Habeşistan'a hicretten kısa bir süre sonra
meydana gelmişti.1
İbn-i Hişam ise aynı olayı daha uzunca anlatmaktadır:
Ömer, Rasûlullah (sav)’i bulup öldürmek maksadıyla kılıcını kuşanarak çıktı. Yolda
Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Ona “Nereye gitmek istiyorsun ey Ömer?” diye sordu.
Ömer: “Dininden dönen, şu Kureyş´in dirliğini bozan, onları beyinsizlikle itham eden,
dinlerini ayıplayan, ilâhlarına dil uzatan Muhammed´e gidip onu öldürmek istiyorum.”
Nuaym ona şöyle dedi: “Allah´a yemin ederim, ey Ömer! Sana asıl senin içinde olanlar
tuzak kuruyor, seni aldatıyor. Sen zanneder misin ki Abdumenâfoğulları Muhammed´i
öldürdüğün halde yeryüzünde senin yürümene imkân vereceklerdir? Niçin kendi ailene
dönüp de onların işlerini yoluna koymayı düşünmüyorsun?” Ömer: “Hangi ailemden söz
ediyorsun?” deyince, Nuaym dedi ki: “Senin enişten ve amcanın oğlu Saîd b. Zeyd ile
1
(İbn-i İshak)
1
2.
kızkardeşin Hattab´ın kızıFâtıma´yı kastediyorum. Allah´a yemin ederim, onlar Müslüman
olmuşlar ve Muhammed´e dini üzere tabi olmuşlar. Bana kalırsa sen asıl git, onlarla
uğraş.”
Bunun üzerine Ömer kız kardeşi ve eniştesini bulmak üzere geri döndü. Yanlarında
Habbâb b. el-Eret de vardı. Beraberinde de Tâ-Hâ Sûresi´nin yazılı olduğu bir sahife
bulunuyordu. Bunu onlara öğretiyordu. Ömer’in sesini işitmeleri üzerine Habbab onların
odalarından birine yahut da evin bir tarafına gizlendi. Hattab kızı Fatıma da sahifeyi alıp
üzerine oturdu. Ömer eve yaklaştığı sırada Habbab’ın onlara okuduğu Kur´ân´ın sesini
işitmişti. Ömer içeri girince: “Duymuş olduğum bu lakırdılar neyin nesiydi?” Ona “Sen bir
şey işitmiş olamazsın” dediler. “Hayır, Allah´a yemin ederim, ben sizlerin Muhammed´e
dini üzere tabi olduğunuzu haber almış bulunuyorum” dedi ve hemen eniştesi Said b. Zeyd
´in üzerine atıldı. Kız kardeşi Hattab´ın kızı Fatıma onu kocasından uzaklaştırmak üzere
ayağa kalkınca ona bir tokat attı ve yüzünü yaraladı. Ömer bunu yapınca kız kardeşi de
eniştesi de ona “Evet, biz Müslüman olduk. Allah´a ve Resûlüne iman ettik, ne istiyorsan
yap, dediler.
Ömer, kardeşinin yüzündeki kanı görünce yaptığına pişman oldu, aklı başına geldi.
Kız kardeşine: “Az önce okuduğunuzu duyduğum şu sahifeyi bana ver de Muhammed´in
neler getirdiğine bir bakayım!” dedi.
Ömer okuma yazma bilen birisi idi. Bu sözleri söyleyince kız kardeşi kendisine: “Biz
senin ona bir zarar vereceğinden korkarız” dedi. Bu sefer kız kardeşine: “Korkma!” dedi
ve kendi ilâhları adına yemin ederek okuyup onlara geri vereceğini söyledi. Ömer bu sözleri
söyleyince kardeşi Müslüman olacağı umuduna kapıldı ve ona dedi ki: “Kardeşim sen şirk
üzeresin ve pissin, buna ise ancak temiz olanlar el sürebilir.”
Bunun üzerine Ömer kalktı ve yıkandı. Kız kardeşi de kendisine içinde Tâ-Hâ´nın
yazılı bulunduğu sahifeyi uzattı. Ömer Tâ-Hâ Sûresi´nin baş taraflarını okuyunca dedi ki:
“Bu ne güzel, bu ne şerefli sözler! Habbab onun bu sözleri söylediğini işitince yanına çıktı
ve ona dedi ki: “Ey Ömer! Allah´a ant olsun ki ben Yüce Allah´ın, Peygamberinin duasını
özellikle senin hakkında kabul etmiş olacağını ümit ederim. Çünkü ben dün onu şöyle dua
ederken dinledim: ‘Allah´ım! Sen İslâm´ı ya Ebu´l-Hakem b. Hişam ile yahut Ömer b. el-
Hattab ile güçlendir!’ Allah´tan kork ey Ömer, Allah´tan!”
Bunun üzerine Ömer ona: “Ey Habbab! Bana Muhammed´in yerini söyle! Onun
yanına gidip İslâm´a gireyim!” dedi ve hadisin geri kalan bölümlerini zikretti.2
Yukarıdaki belgelerde yer aldığı gibi, okunan sure “Ta Ha” suresidir.
Rahman Rahîm Allah adına
Ayetlerin meali:
1
Tâ/9, Hâ/5.
2-4
Biz, Kur’ân'ı sana sıkıntıya düşesin/mutsuz olasın diye değil, ancak
saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan kimse için bir öğüt olmak üzere,
yeryüzünü ve yüce gökleri oluşturandan bir indirilişle indirdik.
5
Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah],
en büyük taht üzerine egemenlik kurmuştur. 6
Göklerde olan şeyler, yeryüzünde
2
(İbni Hişam; es-Siret ve diğerleri)
2
3.
olan şeyler, buikisinin arasında olan şeyler ve nemli toprağın altında bulunan
şeyler yalnızca Rahmân'ındır.
7
Sen sesini yükseltirsen, Rahmân şüphesiz gizliyi ve gizlinin gizlisini bilir.
8
Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. En güzel isimler sadece
O'nundur.
9
Mûsâ ile ilgili bilgiler kesinlikle sana ulaştı.
10
Hani o bir ateş görmüştü de ehline [ailesine, yakınlarına]: “Kesinlikle
ben bir ateş gördüm. Ondan size bir kor parçası getirmem yahut ateş üzerinde
bir kılavuz bulmam için siz bekleyin!” demişti.
11
Sonra onun yanına geldiğinde seslenildi: “Mûsâ! 12
Ben, senin Rabbin
olan Benim. Hemen yakınlarını ve mallarını burada bırak, şüphesiz sen
temizlenmiş vadide, Tuva'dasın/iki kere temizlenmiş bir vadidesin. 13
Ve Ben seni
seçtim; O hâlde vahyedilecek olan şeye; “14
Hiç şüphesiz ki Ben, Allah'ın ta
kendisiyim. İlâh diye bir şey yoktur Benden başka. O hâlde Bana kulluk et ve
Beni anmak için salâtı ikame et [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma;
toplumu aydınlatma kurumları oluştur-ayakta tut]. 15
Şüphesiz ki o saat/kıyâmet
gelecektir. Onu Ben herkes emeğinin karşılığını alsın diye neredeyse
gizleyeceğim. 16
O nedenle kıyâmete inanmayan ve kendi boş iğreti arzusuna
uyan kimse seni, kıyâmete iman etmekten alıkoymasın; sonra değişime/yıkıma
uğrarsın” 14
uyarısına kulak ver.
17
Ve sağ elindeki nedir ey Mûsâ?
18
Mûsâ: “O, benim asamdır, ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak
silkelerim ve onda benim için başka yararlar da var” dedi.
19
Allah: “Ey Mûsâ! Onu bırak/çobanlığı bırakıp yerleşik hayata geç!
24
Firavun'a git, şüphesiz o azdı” dedi.
***
20
O da onu hemen bıraktı/ yerleşik hayata geçti, bir de ne görürsün! Artık
sağ elindeki; kendisine vahyedilen Kitap, koşan bir candır; sosyal hayatın
kaynağıdır.
25
Mûsâ: “Rabbim! 33
Seni tüm noksanlıklardan çok arındırmamız 34
ve Seni
çok çok anmamız için 25
göğsümü aç, 26
işimi bana kolaylaştır. 27
Dilimden de
düğümü çöz 28
ki sözümü iyi anlasınlar. 29
Ve ehlimden; 30
kardeşim Hârûn'u
29
benim için bir vezir kıl, 31
o'nunla arkamı kuvvetlendir. 32
İşimde o'nu bana
ortak et. 35
Şüphe yok ki Sen bizi görüp duruyorsun” 20
dedi.
36
Allah: “Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi.” dedi.
21
Allah: “23
Sana en büyük alâmetlerimizden/göstergelerimizden
göstermemiz için 21
tut onu, korkma! Biz onu ilk durumuna çevireceğiz. 22
Diğer
bir alâmet; gösterge olmak üzere de gücünü/kanadına ekle, çirkinlik olmadan
hiç kusursuz, mükemmelce çıkacaksın” dedi.
***
37
Ve andolsun Biz, sana diğer bir defa daha iyilik yapmıştık: “38
Hani bir
vakit vahyolunan şeyleri annene vahyetmiştik, ‘39
Mûsâ'yı sandık içine koy da
bol suya/nehre bırak, sonra da bol su/nehir o'nu sahile atsın. Onu Bana düşman
olan ve o'na düşman olan birisi alsın.’ Ve Ben tarafımdan senin üzerine bir
muhabbet bıraktım ve Benim gözetimim altında yetiştirilmen için, 40
hani kız
kardeşin yürüyordu da ‘Sizi o'nun bakımını üstlenecek birine götüreyim mi?'
diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve kederlenmesin diye seni annene geri
döndürdük. Ve sen, bir can öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık. Ve Biz
seni potada eritip saflaştırdıkça saflaştırdık/seni olgunlaştırdık. Bir de yıllarca
Medyen halkı içinde kaldın. Sonra bir ölçü; plan üzerine geldin, ey Mûsâ!
3
4.
41
Ve Ben, seniKendim için yetiştirdim.
***
42
Sen ve kardeşin alâmetlerim/ göstergelerim ile gidin ve Beni anmakta
gevşeklik etmeyin.
43
Her ikiniz gidin Firavun'a. Şüphesiz o azdı. 44
Sonra ona öğüt alması ve
saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürpermesi için yumuşak söz söyleyin.”
45
Mûsâ ile Hârûn: “Rabbimiz! Onun bizim aleyhimize aşırı gitmesinden
veya azgınlığından korkarız” dediler.
46
Allah: “Korkmayınız, şüphesiz Ben ikinizle beraberim, işitirim ve
görürüm. 47
Hemen ona gidin de ona; ‘Şüphesiz biz Rabbinin iki elçisiyiz. Artık
İsrâîloğulları'nı bizimle gönder ve onlara azap etme; kesinlikle biz sana
Rabbinden bir alâmet/gösterge ile geldik. Selâm kılavuza uyanlaradır.
48
Şüphesiz biz; kesinlikle bize, kesinlikle azabın yalanlayana ve sırt çevirene
olduğu vahyedildi’ deyiniz.” 46
dedi
***
49
Firavun: “Öyleyse sizin Rabbiniz kimdir ey Mûsâ?” dedi.
50
Mûsâ: “Bizim Rabbimiz her şeye varlık ve özelliklerini veren, sonra yol
gösterendir” dedi.
51
Firavun: “Öyleyse ilk asırların durumu nedir?” dedi.
52
Mûsâ: “Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim yanlış
yapmaz ve unutmaz/terk etmez. 53
O, yeryüzünü sizin için bir döşek yapan,
oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indirendir” 52
dedi. –İşte Biz, o su
ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. 54
Yiyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız.
Şüphesiz akıl sahipleri için bunda nice alâmetler/göstergeler vardır! 55
Biz sizi
yeryüzünden oluşturduk, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan
çıkaracağız.– 56
Ve andolsun ki Biz, Firavun'a alâmetlerimizi/göstergelerimizi;
hepsini gösterdik de o yalanladı ve dayattı.
57,58
Firavun: “Ey Mûsâ! Sen etkili bilginle bizi topraklarımızdan çıkarmak
için mi geldin bize? O hâlde biz de senin etkili bilgin gibi bir etkili bilgi ile sana
geleceğiz. Şimdi bizimle senin aranda bir buluşma zamanı/yeri belirle ki; bizim
ve senin karşı çıkmayacağımız düz ve geniş bir yer olsun” dedi.
59
Mûsâ: “Sizinle buluşma zamanı, tören, şenlik günü ve insanların
toplanacağı kuşluk vaktidir” dedi.
***
60
Bunun üzerine Firavun sırt çevirdi de düzenlerini-planlarını topladı,
sonra geldi.
61
Mûsâ onlara dedi ki: “Yazıklar olsun size! Allah'a yalan uydurmayın.
Sonra bir azap ile kökünüzü keser. Gerçekten, uyduran zarar etmiştir.”
62
Bunun üzerine etkili bilginler aralarında işlerini tartıştılar ve “63,64
Bu
ikisi kesinlikle etkili bilginlerdir; etkili bilgileriyle sizi topraklarınızdan
çıkarmak ve de en iyi örnek yolumuzu yok etmek istiyorlar. Onun için bütün
tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra sıralar hâlinde gelin. Bugün üstün gelen
kesinlikle zafer kazanmıştır” dedikleri şeklindeki fısıldaşmalarını gizli tuttular.
65
Etkili bilginler: “Ey Mûsâ! Ya sen ortaya koyacaksın veyahut ilk ortaya
koyan kişiler biz olalım” dediler.
66
Mûsâ: “Tam tersi, siz ortaya koyun” dedi. Bir de ne görürsün! Onların
birikimleri, eski inançları ve tezleri/çer-çöpleri/eften püften bilgileri, yaptıkları
sihirden/hünerli gösterimden ötürü gözünde büyüdü.67
Bu yüzden Mûsâ, içinde
bir korku hissetti.
4
5.
68,69
Biz: “Korkma, şüphesizsen; en üstün olan sensin: Sen sahibi olduğun
birikimi ortaya koy; o, onların yapıp ürettiklerini yutsun dursun. Şüphesiz
onların yaptıkları ancak bir göz boyayıcısı hilesidir. Göz boyayıp etkileyen kişi
ise, her nereye giderse gitsin zafer kazanamaz, başarılı olamaz” dedik.
***
70
Sonunda bütün etkili bilginler, “Mûsâ ile Hârûn'un Rabbine iman ettik”
demek sûretiyle boyunlarını uzatıp teslim olmuş durumda bırakıldılar.
71
Firavun: “Ben size izin vermezden önce mi o'na iman ettiniz? Şüphesiz
o, size etkili bilgi öğreten büyüğünüzdür. Andolsun ki ellerinizi ve ayaklarınızı
çaprazlama/arka arkaya keseceğim ve kesinlikle sizi hurma kütüklerine
asacağım. Ve hangimizin azap bakımından daha şiddetli ve daha kalıcı
olduğunu kesinlikle bileceksiniz” dedi.
72,73
Etkili bilginler: “Bize gelen bu açık kanıtlar ve bizi yoktan yaratana
karşı asla seni üstün tutmayız. Ne hüküm vereceksen hadi ver! Sen, ancak bu
iğreti dünya hayatına hükmedersin. Şüphesiz biz, hatalarımıza ve bizi etkili
bilgiden zorladığın şeye karşı, bizi bağışlasın diye Rabbimize iman ettik. Ve
Allah daha hayırlı ve daha kalıcıdır” dediler.
***
77
Ve andolsun, Mûsâ'ya “Yetişilmekten korkmayarak ve saygıyla, sevgiyle
ürpermeden/ Firavuna minnet duymadan kullarımı geceleyin yürüt de
kendileri için bol suda/nehirde kuru bir yol aç!” diye vahyettik.
78
Firavun ordularıyla hemen onları takip etti de bol sudan/nehirden
kendilerini kaplayan şey kaplayıverdi.
79
Ve Firavun toplumunu saptırdı ve doğru yolu göstermedi.
***
83
Seni toplumundan daha çabuklaştıran nedir ey Mûsâ?
84
Mûsâ: “Onlar, benim izim-öğretim üzerinde olanlardır. Ben de Sen
hoşnut olasın diye Sana acele ettim Rabbim” dedi.
85
Allah: “Şüphesiz işte, Biz senden sonra toplumunu imtihan ettik. Samirî
de onları saptırdı” dedi.
86
Bunun üzerine Mûsâ öfkeli ve üzgün olarak hemen toplumuna geri
döndü; “Ey toplumum! Rabbiniz size güzel bir vaat ile söz vermedi mi? Şimdi
size bu uzun mu geldi, yoksa Rabbinizden size bir gazap inmesini mi arzu
ettiniz de bana olan vaadinizden cayıverdiniz?” dedi.
87
Onlar dediler ki: “Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden
caymadık. Fakat biz o toplumun zînetlerinden birtakım ağırlıklar
yüklenmiştik. Sonra onları fırlatıp attık. Sonra da işte böylece Samirî kafamıza
soktu.”
88
Samirî onlara bir aldatan, tuzağa düşüren cesedi/altını çıkardı da
İsrâîloğulları: “İşte bu, sizin ilâhınızdır ve de Mûsâ'nın ilâhıdır. Ama Mûsâ onu
terk ediverdi” dediler. –89
Peki, onlar görmüyorlar mıydı ki, altın kendilerine
hiçbir sözle karşılık veremiyor; onlara bir zarara ve bir yarara güç
yetiremiyordu!–
90
Ve andolsun ki Hârûn daha önce onlara: “Ey toplumum! Şüphesiz siz
bununla imtihana çekildiniz/dinden çıkıp kendinizi ateşe attınız. Ve şüphesiz
sizin Rabbiniz Rahmân'dır [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet
eden Allah'tır]. Gelin bana uyun ve emrime uyun” demişti. 91
Hârûn'un
toplumu: “Mûsâ bize dönüp gelinceye kadar, biz ona tapmaktan asla
vazgeçmeyeceğiz” dediler.
5
6.
92,93
Mûsâ: “Ey Hârûn!Bunların sapıklığa düştüğünü gördüğün vakit, seni
benim yolumu takip etmekten engelleyen ne oldu? Yoksa benim emrime karşı
mı geldin?” dedi.
94
Hârûn: “Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı tutma. Şüphesiz ben senin
‘İsrâîloğulları arasında ayrılık çıkardın ve benim sözüme bakmadın’ demenden
korktum” dedi.
95
Sonra da Mûsâ: “Ey Samirî! Senin bu yaptığın nedir?” dedi.
96
Samirî: “Ben onların anlamadıkları bir şeyi anladım da elçinin eserinden
bir avuç almıştım, sonra da onu fırlatıp attım. Ve bunu, bana böylece nefsim
hoş gösterdi” dedi.
97,98
Mûsâ: “Haydi git. Artık senin için hayat boyunca ‘Benimle temas yok’
diye söylemen var. Hem senin için asla karşı çıkamayacağın bir buluşma günü
daha var. Bir de kulluk edip durduğun ilâhına bak” dedi. –Elbette Biz onu
yakacağız, sonra da kesinlikle onu bol suda kökünden yıkacağız. Sizin ilâhınız,
ancak Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'tır. Şüphesiz ki O bilgi
yönünden her şeyi kuşatmıştır.–
***
99
Biz, sana geçmiş olan şeylerin önemli haberlerinden bir kısmını böylece
anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana katımızdan bir Öğüt/hatırlatma [Kur’ân]
verdik. 101-102
Kim Bizim verdiğimiz Öğüt'ten [Kitap'tan/Kur’ân'dan] yüz
çevirirse, şüphesiz o, kıyâmet günü; Sûr'a üflendiği gün, sürekli içinde
kalacakları bir yük yüklenecektir. Ve kıyâmet günü onlar için bu ne fena bir
yüktür! Biz suçluları o gün, gözleri gövermiş olarak toplayacağız. 103
Aralarında
fısıldaşacaklar: “Siz dünyada sadece ‘on gün’ kaldınız.” –104
Biz aralarında ne
konuşacaklarını daha iyi biliriz.– Yolca en üstün olan “Siz ancak bir gün
kaldınız” diyecektir.
74
Gerçek şu ki, her kim Rabbine suçlu olarak varırsa, şüphesiz ki ona
cehennem vardır. Orada ölmez ve dirilmez.
75,76
Ve kim Rabbine bir mü’min olarak düzeltmeye yönelik işler yapmış
olduğu hâlde varırsa, işte onlar; en yüksek dereceler, altlarından ırmaklar
akan Adn cennetleri kendilerinin olacak olanlardır. Onlar, orada sonsuz olarak
kalacaklardır. Ve işte bu, arınan kimselerin karşılığıdır.
80
Ey İsrâîloğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık ve dağın sağ yanında
size söz verdik/dağın sağ yanını size buluşma yeri olarak belirledik. Üzerinize
de kudret helvası ve bıldırcın/bal indirdik. –81
Sizi rızıklandırdığımız şeylerin
temizlerinden yiyin ve bunda aşırı gitmeyin, sonra üzerinize gazabım iner. Kimin
üzerine de gazabım inerse, kesinlikle o iner [düşer, mahvolur]. 82
Ve şüphe yok ki
Ben, tevbe eden, iman edip sâlihi işleyen, sonra da kılavuzlandığı doğru yolu
bulan kimse için çok bağışlayıcıyım.–
105-107
Sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları savurdukça
savuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur
ve bir tümsek görmeyeceksin.”
108
O gün, hiçbir eğriliği olmayan o davetçiye uyarlar ve Rahmân [yarattığı
bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah] için sesler kısılmıştır.
Artık sadece hafif bir ses duyacaksın.
109
O gün, Rahmân'ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet
eden Allah'ın] kendisine izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler hariç,
yardım-destek, yarar sağlamaz.
110
Allah, yardım görmeyenlerin önlerindeki ve arkalarındaki şeyleri bilir.
Onlar ise O'nu bilgice kuşatamazlar.
6
7.
111
Ve kişiler, dirive bütün yarattıklarını gözetip duran Allah için baş
eğmiştir. Bir şirke bulaşarak yanlış; kendi zararlarına iş taşıyan kimseler
gerçekten zarara uğramıştır.
112
Ve her kim iman eden biri olarak düzeltmeye yönelik işlerden yaparsa,
artık o, bir haksızlıktan ve hakkının yenileceğinden korkmaz.
113
Ve işte böylece Biz Allah'ın koruması altına girsinler yahut onlara
yeni bir öğüt oluştursun diye onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik. Onda
tehditlerden tekrar tekrar açıklama yaptık.
114
İşte hak olan, biricik hükümdar olan Allah ne yücedir! Onun vahyi sana
tamamlanmadan evvel, okumayı/öğretmeyi acele etme ve “Rabbim, bana
bilgiyi artır!” de.
115
Ve andolsun Biz, bundan önce Âdem'den söz aldık da o aklından
çıkardı, yapmadı ve Biz, onda bir kararlılık bulmadık.
116
Ve Biz bir zaman doğa güçlerine, “Âdem için boyun eğip teslimiyet
gösterin!” dedik de İblis/düşünce yetisi hariç hepsi boyun eğip teslimiyet
gösterdiler, o dayattı.
117-119
Sonra da Biz, “Ey Âdem! Şüphesiz İblis sana ve eşine düşmandır.
Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun, kesinlikle senin
acıkmaman ve çıplak kalmaman cennettedir. Ve sen orada susamazsın ve
güneşin sıcağında kalmazsın” dedik.
120
Sonunda şeytan ona vesvese verdi. Dedi ki: “Ey Âdem! Sana
sonsuzluğun ağacı ve eskimez/çökmez mülk/saltanat için rehberlik edeyim mi?”
121
Bunun üzerine ikisi de mal-mülk, altın tutkunu oldular. Hemen
çirkinlikleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve kendi zararlarına, cennet
yaprağından örtüp istifçiliğe başladılar. Âdem, Rabbine asi oldu da
şaşırdı/azdı.
122
Sonra Rabbi, onu seçti de tevbesini kabul etti ve ona doğru yolu
gösterdi.
123
Allah, o ikisine: “Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan
alçalın. Artık Benden size bir kılavuz geldiği zaman, kim Benim kılavuzuma
uyarsa, işte o, sapıklığa düşmez ve mutsuz olmaz” dedi.
124-126
Kim Benim anılmamdan/ Benim öğüdümden mesafeli durursa, hiç
şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim/ yaşam vardır. Kıyâmet günü de onu
kör olarak kıyâmet günü toplantı alanına toplarız. O der ki: “Rabbim ben
gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak bu yere çıkardın?” Allah der
ki: “Bu böyledir, âyetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bu gün de
aynı şekilde sen terk ediliyorsun/cezalandırılıyorsun.”
127
Ve işte Biz, sınırları aşanları ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları
böyle cezalandırırız. Ve âhiretin azabı kesinlikle daha şiddetli ve daha
süreklidir.
128
Meskenlerinde gezip durdukları şu kendilerinden önce yok ettiğimiz
bunca nesiller, onlar için kılavuz olmadı mı? Şüphesiz ki bunda akıl sahibi
olanlar için nice deliller vardır.
129
Ve eğer Rabbinden bir Söz ve adı konmuş bir süre sonu olmasaydı,
kesinlikle kaçınılmaz olurdu.
130
Artık onların söylediklerine sabret, hoşnutluğa erebilmen için güneşin
doğuşundan önce de batışından önce de Rabbinin övgüsü ile birlikte Allah'ı
tanıt/noksanlıklardan uzak olduğunu öğret!
Gecenin bazı saatleriyle gündüzün iki ucunda da Allah'ı
tanıt/noksanlıklardan uzak olduğunu öğret!
7
8.
131
Ve kendilerini imtihanetmek için, basit dünya hayatının süsü olarak,
onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız mal, mülk, evlat ve
saltanata sakın gözlerini dikme/rağbetle bakma. Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve
daha süreklidir.
132
Ve ehline salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu
aydınlatmayı] emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızık
istemiyoruz. Seni Biz rızıklandırıyoruz. Akıbet, “Allah'ın koruması altında
olma” içindir.
133,134
Ve inkâr edenler: “Elçiliğini iddia eden bu kişi, Rabbinden bize bir
alâmet/gösterge getirse ya!” dediler. Onlara ilk sahifelerde olan apaçık deliller
gelmedi mi? Ve eğer Biz, onları bundan önce bir azap ile değişime/yıkıma
uğratsaydık, kesinlikle “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de,
alçak ve rezil olmadan önce Senin âyetlerine uysaydık!” diyeceklerdi.
135
De ki: “Herkes beklemektedir. Siz de bekleyiniz. Şüphesiz düz yolun
sahiplerinin kimler olduğunu ve kimlerin kılavuzlandığı doğru yolu bulduğunu
yakında; Vakıa 1-7
olacak o vaka olduğu zaman –ki o vakanın oluşu için yalan
söyleyen yoktur. O vaka, alçaltıcıdır, yükselticidir– yeryüzü şiddetle sarsıldıkça
sarsıldığı ve dağlar ufalandıkça ufalanıp da toza dumana dönüşüverdiği zaman
ve sizler üç eş sınıf olduğunuz zaman 135
bileceksiniz.
AYETLERİN TAHLİLİ
1. Ayet:
طTa (9), هHa (5),
Sûrenin birinci Âyeti, daha evvel "Kesik Harfler" olarak ifade ettiğimiz bu iki
harften oluşmuştur. Tek başlarına herhangi bir anlamları bulunmayan bu harfler,
Kur'ân'ın indiği ve Araplar arasında henüz rakamların kullanılmayıp sayıların
harflerle ifade edildiği dönemde 9 [dokuz] ve 5 [beş] sayılarını temsil etmekteydi.
Kesik harflerle başlayan önceki sûrelerde de açıkladığımız gibi, biz bu harflerin ya
Kur'ân'ın maddî yapısı bakımından önemli birer unsûr ya da uyarı niteliği taşıyan
ifadeler olduklarını düşünüyoruz. Bu harfler, tam olarak ne anlama geldiklerini
ortaya koyacak Kur'ân erlerini beklemektedir.
8
9.
ط - tâve ه - hâ harfleri ile ilgili olarak geçmişte birçok açıklamalar yapılmış ve
denmiştir ki:
• Bunlar Allah'ın güzel isimlerinden birer isimdir.
• Peygamberin adıdır.
• Tâ harfi cennetteki "Tuba ağacı'nı", hâ harfi de هاوية - hâviye'yi [cehennemi]
temsil eder.
• "Ey insan!" demektir
• وطا - vetâ filinin emir kipidir ve "bas oraya" anlamına gelir.3
Ancak bu görüşler arasında üzerinde durulmaya değer tek açıklama Tâ-Hâ
ifadesinin "Ey insan" demek olduğu şeklindeki görüştür. Çünkü klâsik
kaynaklarda Habeş Uk kabilesi ve Süryani dillerinde Tâ-Hâ ifadesinin "ey
insan" anlamına geldiği yolunda dil araştırmacılarının yaptığı bazı tespitler yer
almaktadır. Ancak Kur'ân'da yabancı dillerden gelen ve Arapçalaşmış yüzlerce
sözcük bulunmasına rağmen Tâ-Hâ ifadesinin bu anlamı taşıması mümkün
değildir. Zira yapılan tespitler, Kur'ân indiği dönemde bu sözcüğün henüz
Arapçalaşmamış olduğu yönündedir. Kur'ân'ın da "Arapça indirildiği"
bildirildiğine göre, Kur'ân'ın içinde Arapçalaşmamış bir sözcüğün bulunduğu
söz konusu edilemez. Dolayısıyla, Tâ-Hâ ifadesi ile ilgili olarak bugüne kadar
yapılmış olan açıklamalar, itibar edilmeyecek, gerçeklerden uzak
yakıştırmalardır.
2-4
Biz, Kur’ân'ı sana sıkıntıya düşesin/mutsuz olasın diye değil, ancak
saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan kimse için bir öğüt olmak üzere,
yeryüzünü ve yüce gökleri oluşturandan bir indirilişle indirdik.
Görüldüğü gibi, bu Âyetler Meryem Sûresi'nin sonlarında yer alan İşte
şüphesiz Biz onu, [Kur'ân'ı] kendisiyle takvâ sahiplerini müjdeleyesin, inat eden
kavmi de uyarasın diye senin lisanın üzere kolaylaştırdık ifadesinin devamı
mahiyetindedir.
Burada peygamberimize Kur'ân'ın kendisine bir sıkıntı vermek, onu mutsuz
etmek için indirilmediği bildirilmekte ve kendisinden tebliğ ve tebyin görevini
yaparken başarısız olduğu hissine kapılarak sıkılıp üzülmemesi veya
yalanlayıcıların âkıbetlerine üzülerek sıkıntı duymaması istenmektedir.
Bu Âyetlerden ayrıca Kur'ân'ın kimseye sıkıntı vermek üzere inmediği,
dolayısıyla peygamberimizin de onu kimseyi üzmeden, kimseyi sıkmadan,
yumuşak sözlerle, tatlı dille, güzel yöntemlerle tebliğ ve tebyin etmesi gerektiği
anlamı da çıkmaktadır.
Bu Âyetlerin inişiyle ilgili olarak esbâb-ı Nüzûl'de şöyle bir olay
nakledilmektedir:
Âlimler, bu âyetin sebe-i nüzûlü ile ilgili bir kaç vecih zikretmişlerdir:
3
(Kurtubi, el-Câmiu liahkami'l Kur'ân; Râzi, Mefatihu'l-Gayb; Zemahşeri,
Keşşâf)
9
10.
1- Mukâtil şöyledemiştir: Ebû Cehil, Velİd b. Muğire, Mut'im b. Âdiyy ve Nadr b. el-
Haris, Hz. 1- 1- Peygamber (s.a)'e: "Şüphesiz ki sen, atalarının dinini terk ettiğin için bir
meşakkat ve sıkıntı içindesin" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), "Aksine ben,
âlemlere rahmet olmak üzere gönderildim" dedi. Onlar da: "Hayır, aksine sen zahmet
çekiyor, zahmet veriyorsun" deyince, Cenâb-ı Hak, onları reddetmek ve Hz. Muhammed
(s.a)'e de İslâm'ın sırf barış ve esenlik olduğunu; bu Kur'ân'ın bütün kazançları elde
etmeye götüren bir selamet ve bütün mutlulukları elde etmeye bir sebep olduğunu;
kâfirlerin içinde bulunduğu durumun ise pür bedbahtlık olduğunu bildirmek üzere bu
Âyeti indirdi.
2- Hz. Peygamber (s.a), ayakları şişinceye kadar gece namazı kılmıştı. Bunun üzerine
Cebrâîl (a.s) ona, "(Biraz da) nefsine (zaman) bırak. Çünkü onun da senin üzerinde bir
hakkı var" dedi. Buna göre Âyetin manası, "Biz, Kur'ân'ı sana, hep ibadet ede ede nefsini
helâk etmen ve ona büyük bir meşakkat vermen için indirmedik. Sen ancak dosdoğru,
lekesiz ve hoşgörülü bir din ile gönderildin" şeklinde olur. Yine Hz. Peygamber (s.a)'in
gece namazına kalktığı zaman, uyumamak için göğsünü bir ipe bağladığı rivayet
edilmiştir. Bazıları ise şöyle demişlerdir: "O, tek bir ayağı üzerinde durup ibadet ederdi."
Diğer bazıları ise, "O, bütün gece boyunca uykusuz kalırdı. İşte Cenâb-ı Hak, "Zahmet
çekesin diye" ifadesi ile bunu kastetmiştir" demişlerdir. Kâdi, "Bu, uzak bir ihtimaldir.
Çünkü Peygamber (s.a) bir şeyi yaptığı zaman, şüphesiz onu Allah'ın emri ile yapar. Hz.
Peygamber (s.a) bunu, Allah'ın emriyle yapınca, mutluluk babından bir şey olmuş olur.
Dolayısıyla da ona, "Biz bunu sana emretmedik" denilmesi doğru olmaz" demiştir.
3- Bazı alimler de şöyle demişlerdir: "Bu Âyetten muradın, "Kendine eziyet etme ve
nefsine, şu kâfirlerin küfrüne üzülerek, azâb etme. Şüphesiz ki Biz, Kur'ân'ı sana, ancak
onunla öğüt veresin [uyarasın] diye indirdik. Binaenaleyh kim iman eder ve kendisini
düzeltirse, kendisi içindir. Kim de inkâr ederse, onun inkârı seni hüzünlendirmesin. Sana
düşen ancak tebliğ etmektir" manası olması muhtemeldir. Bu, "Onlar mümin
olmayacaklar diye neredeyse kendine kıyacaksın" Şu'arâ Sûresi'nin 3. Âyetinde ve
"Onların sözleri seni hüzünlendirmesin" Yûnus Sûresi'nin 76. Âyetlerinde anlatıldığı
gibidir.
4- Âyet, "Şüphesiz ki sen, kavminin küfründen ötürü kınanacak değilsin" manasınadır.
Bu, "Onların üzerine Mûsâllat (bir adam) değilsin" Gâşiye Sûresi'nin 22. Âyeti ve "Sen
onlar üzerine (görevli) bir vekîl değilsin" En'am Sûresi'nin 107. Âyetlerinde olduğu
gibidir. Yani, "Sen onlara tebliğ ettikten sonra, onların küfürlerinden sorumlu değilsin,
günahlarından dolayı sorgulanmazsın" demektir.
5- Bu sûre Mekke'de ilk nazil olan sûrelerdendir. Bu dönemde, Hz. Peygamber (s.a)
de, düşmanların eziyeti ve hükümranlığı altında idi. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki ona,
"Ebediyyen bu durumda kalacağını zannetme. Aksine peygamberliğin galib gelecek, kadr-
u kıymetin ortaya çıkacak. Çünkü bu Kur'ân'ı sana, o müşrikler arasında mutsuz kalasın
diye indirmedik. Aksine onunla yücelesin ve şereflere nail olasın diye indirdik" demektir.4
Bizim kanaatimize göre bu nakillerin tümü sonradan uydurulmuştur. Dikkat
edilirse, 3. Âyette Kur'ân'ın haşyet duyanlara bir öğüt olduğu bildirilmiş ve öğüt
ile haşyet arasında bir ilişki kurulmuştur. Hatırlanacağı gibi, Furgân ve Yâ-Sîn
Sûrelerinde de peygamberin ancak haşyet duyanları uyaracağı bildirilmişti. Bu,
ilim sahibi olmayanların haşyet duyamayacakları, -çünkü haşyet, ilimden
kaynaklanan bir saygı ve ürperti duygusudur-, öğüt almayacakları ve uyarı kabul
4
(RAZİ, 2-4. Âyetler ile ilgili açıklamalar)
10
11.
etmeyecekleri anlamına gelmektedir.Peygamberimiz ise tebliğde bulunduğu her
kişinin öğüt almasını, imana gelmesini ummakta, umduğu gibi olmayınca da
üzülüp kahrolmakta, sıkıntı çekmektedir. Rabbimizin Kur'ân'ı sıkıntı versin diye
indirmediğini vurgulayan sözleri, peygamberimize bir teselli olmakta, içine
düştüğü psikolojik sıkıntıyı gidererek onu rahatlatmaktadır. Nitekim bu mealdeki
rahatlatıcı uyarılar peygamberimize sık sık yapılmıştır:
3
Onlar; Hıcr 91
Kur’ân'ı sihir, şiir, esatir (mitolojik söylentiler), uydurulmuş söz gibi birtakım
parçalar, kötü sözler kabul eden kimseler, 3
iman edenler olmuyorlar diye sen kendini yıkıma
uğratacaksın!
(Şu'arâ/ 3)
76
O hâlde onların sözü seni üzmesin. Şüphesiz ki Biz, onların gizlediklerini ve açığa
vurduklarını da biliyoruz.
(Yâ-Sîn/ 76)
21,22
Haydi, öğüt ver/ hatırlat, şüphesiz sen, sadece bir öğütçüsün/hatırlatıcısın. Sen, onların
üzerinde bir zorba değilsin.
(Ğaşiye/ 21, 22)
6
Sonra da sen onlar bu Kur’ân'a inanmazlarsa, onların yaptıklarından dolayı, üzüntüden
neredeyse kendini harap edeceksin!
(Kehf/ 6)
106,107
Sen Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Rabbinden sana vahyedilene uy. Ortak
koşanlardan da yüz çevir. Ve eğer Allah dileseydi, onlar ortak koşmazlardı. Biz, seni onlar üzerine bir
bekçi yapmadık, sen onlar üzerine işleri belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı
koruyarak, destekleyerek uygulayan biri de değilsin!
(En'âm/ 106, 107)
4. Âyetteki yeryüzünü ve yüce gökleri yaratandan bir indirilişle indirdik
ifadesinde, Allah'ın azametine dikkat çeken bir vurgu mevcuttur. Böylece hem
peygamberimizin arkasındaki güç ortaya konmuş olmakta, hem de verilen bu bilgi
ile müşriklerin haşyet duymalarına imkân sağlanmaktadır.
5
Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah],
en büyük taht üzerine egemenlik kurmuştur. 6
Göklerde olan şeyler, yeryüzünde
olan şeyler, bu ikisinin arasında olan şeyler ve nemli toprağın altında bulunan
şeyler yalnızca Rahmân'ındır.
7
Sen sesini yükseltirsen, Rahmân şüphesiz gizliyi ve gizlinin gizlisini bilir.
8
Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. En güzel isimler sadece
O'nundur.
Bu Âyetlerde de Rabbimiz, Meryem Sûresi'nin son bölümünde olduğu gibi
Rahmân adını ön plâna çıkararak beyanlarda bulunmaktadır.
11
12.
ARŞ'A İSTİVÂ:
Müteşâbih biranlatım olan arş'a istivâ ifadesi, lâfzen "arşın üstüne kurulmak",
mecazen de "en büyük makama sahip olmak, en büyük gücü elinde bulundurmak"
anlamına gelir. Allah'ın mekândan münezzeh olduğu hem birçok Âyetle bildirilmiş
ve hem de aklen sabit olduğuna göre, bu ifadede sözcüklerin "hakikat" manalarının
murat edilmiş olması mümkün değildir. Dolayısıyla Allah'ın arşa istivâ etmesi,
Allah'ın en büyük makama sahip olduğu ve en büyük gücü elinde bulundurduğu
anlamına gelmektedir.
Necm Sûresi'nin tahlilinde de ifade ettiğimiz gibi, pek çok Âyette Allah'ın
sıfatları "istivâ etti" ifadesine benzeyen Müteşâbih ifadelerle tanıtılmıştır. Meselâ,
o günkü Araplar arasında kullanımı yaygın olan "gökte olan, tahtta oturan, tahtını
sekiz meleğin çektiği kral" gibi ifadeler, Kur'ân'da hep Allah'ın gücünü ve
kuvvetini anlatmak için kullanılmıştır. Allah'ın gelmesi, inmesi, yaklaşması, eli
olması, yüksek-açık ufukta olması, Âdem ve İblis'le bire bir konuşması, görmesi,
işitmesi gibi ifadelerin lâfzî anlamlarıyla anlaşılması Kur'ân'ın rûhuna aykırı bir
davranıştır. Dolayısıyla buradaki istivâ etti ifadesi de mecaz anlamdadır ve
aşağıdaki Âyetlerde olduğu gibi "egemenlik kurdu, kontrol altına aldı" demektir:
54
Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı evrede oluşturan, sonra en büyük taht üzerinde
egemenlik kuran, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve güneş, ay ve yıldızları emrine
boyun eğmiş olarak yaratan Allah'tır. İyi biliniz ki oluşturma ve sistemler kurup yürütme sadece O'na
özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne cömerttir!
(A'râf/ 54)
29
O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için oluşturandır. Sonra da O, semaya egemenlik kurdu;
onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi en iyi bilendir.
(Bakara/ 29)
إستوى - İstivâ sözcüğü, yukarıdakilerden başka şu Âyetlerde de aynı anlamda
kullanılmıştır:
Necm Sûresi'nin 6; Yûnus Sûresi'nin 3; Ra'd Sûresi'nin 2; Furgân Sûresi'nin
59; Secde Sûresi'nin 4. Âyetleri.
6. Âyet, her nerede olursa olsun Yüce Allah'ın her şeyi bildiğini ve dikkate
aldığını anlatmaktadır. Bu husus başka Âyetlerde de dile getirilmiştir:
16
Ey oğulcuğum! Şüphesiz ortak koşmak; işlenen kötülük bir hardal tanesi ağırlığında olup da
bir kayanın içinde yahut göklerde ya da yerin içinde olsa, Allah onu getirecektir. Şüphesiz Allah,
en latif, hakkıyla haberdar olandır.
(Lokmân/ 16)
6
De ki: “Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır,
merhamet edendir.”
(Furgân/ 6)
12
13.
7. Âyeti oluşturanSen sesini yükseltirsen; O [Rahmân] şüphesiz gizliyi ve
gizlinin gizlisini bilir ifadesi, peygamberimize şu mesajı vermektedir:
"Senin ve arkadaşlarının çektiği işkenceler ve düşmanlarınızın sizi yenmek için
yaptığı oyunlar nedeniyle Allah'a sesli olarak şikâyet etmeniz gerekmez. Çünkü
Allah her şeyden haberdardır ve O sizin kalplerinizden geçirdiğiniz şikâyetleri
bile duyar."
GİZLİNİN GİZLİSİ:
Deyim, gelecekte yapılması plânlanan ve herkesten gizli olan sırları veya plânlı
olmasa da insanın içinden geçirdiği ve zihninin bir köşesine attığı düşünceleri
yahut da çeşitli sebeplerle farkında olunmadan bilinçaltına itilmiş etkilenmeleri
ifade etmektedir. Yani Allah, fiiliyata geçmediği için sorumlu tutmasa da,
insanların her türlü tasarımlarını ve kendilerine bile itiraf etmedikleri gizli
eğilimlerini hep bilmektedir.
EN GÜZEL İSİM ve SIFATLAR (ESMÂÜ'L-HÜSNÂ) ALLAH'INDIR:
Genellikle birer anlam ifade eden isimlerin "güzel" veya "çok güzel" olarak
nitelenmesi, anlamlarının "güzel" veya "çok güzel" olmasına bağlıdır.
Rabbimiz kendisini, kimliğini ve sıfatlarını Kur'ân'da birçok güzel isimle
anmıştır. Bunların bir kısmı sadece O'nun zatına ait olan, bir kısmı da O'nun
yarattıkları ile ilişkisini yansıtan isimlerdir. Bu isimlerin tümü de anlam ve nitelik
itibariyle O'na yakışan isimlerdir. Allah'ı kullarına tanıtan bu isimler, varlık
âlemindeki "en güzel" isimlerdir.
Esmâü'l-Hüsn'a = en güzel isimler ifadesi, konumuz olan Âyet grubundaki 8.
Âyet de dâhil olmak üzere Kur'ân'da dört yerde geçmektedir. Diğerleri A'râf
Sûresi'nin 180; İsrâ Sûresi'nin 110 ve Haşr Sûresi'nin 24. Âyetleridir. Bu
ifadenin yer aldığı cümleler yapı itibariyle Kasr ifade etmektedir. Yani esmâü'l-
hüsn'a deyimi cümlelere hep "en güzel isimler sadece Allah içindir" vurgusu
kazandırmaktadır. Bu, kullara ait olan isimlerin "en güzel" nitelemesi ile
nitelenemeyeceği anlamına gelmektedir. Şu hâlde insanlar için ancak "güzel
isimler" söz konusu olabilir. Meselâ, bir insan "bilen" olabilir ama "en iyi bilen"
sadece Allah'tır. Bu nedenle, Allah'a ait tüm isim ve sıfatlar, "en iyi bilen", "her
şeyi bilen" şeklinde mübalâğa kalıplarıyla ifade edilmiştir.
Esmâü'l-hüsn'a ile ilgili geniş bilgi, A'râf Sûresinin 180. Âyetinin tahlilinde
verilmiştir.
9
Mûsâ ile ilgili bilgiler kesinlikle sana ulaştı.
Bu Âyetten itibaren Mûsâ Peygamber ile ilgili kıssa başlamaktadır. Diğer
sûrelerde detaylıca açıklanmış olan Mûsâ olgusu Tâ-Hâ/9-99'da kısa değinilerle
özet hâlinde verilmiştir. Bu pasaj, hemen bir çırpıda oluvermiş gibi
algılamamalıdır. 9–36. Âyetlerde Mûsâ'nın peygamberlikle görevlendirilişi, 37–
40. Âyetlerde Mûsâ peygamberin peygamber olmadan önceki hayatına dair
yapılan hatırlatma, 41–98. Âyetlerde de Mûsâ peygamberin Firavun ve
13
14.
İsrâîloğulları ile yaşadığıolaylar nakledilmektedir. Burada nakledilen olaylar
kronolojik değildir. Bu pasajın, resmi mushafta, tertip heyeti tarafından düzgün
tertip edilmediği kanaatiyle ayet sıralarını farklı olarak tertip etmiş bulunuyoruz.
Daha önceki Sûrelerde kısaca değinilen Mûsâ peygamberin hayat hikâyesine
daha ayrıntılı olarak ilk kez bu Sûrede yer verilmiştir. Doğumu ile peygamber
olması arasındaki hayat hikâyesi ise Kasas Sûresinde yer almaktadır.
Bu Sûrede geçen olaylarda, Allah'ın Mûsâ peygambere mesaj gönderirken
uyguladığı yöntem ile Mûsâ peygamberin yaşadığı gelişmeler karşısındaki tutumu
sergilenmektedir. Dolayısıyla bu kıssadan öncelikle hisse almış olan ilk muhatap
peygamberimiz, sonra da onun görevini devam ettiren ve ettirecek olan
mücahitlerdir.
Ulaştı mı sana Mûsâ'nın haberi? şeklindeki soru, cevap almak üzere değil,
dikkat çekmek için sorulmuş bir sorudur. Ve bu cümle, “Sana Musa’nın haberi
kesinlikle geldi” demektir.
10
Hani o bir ateş görmüştü de ehline [ailesine, yakınlarına]: “Kesinlikle
ben bir ateş gördüm. Ondan size bir kor parçası getirmem yahut ateş üzerinde
bir kılavuz bulmam için siz bekleyin!” demişti.
Âyette geçen ehil [aile ve yakınlar] ifadesinden anlaşıldığına göre Mûsâ
peygamber bu seyahatte yalnız değildir. Daha sonra -Kasas Sûresinden-
öğrenileceği üzere, bu olay Mûsâ ve ehlinin Medyen'den Mısır'a dönmesi sırasında
gerçekleşmiştir.
Olay esnasında ateşin görülebilmesi vaktin gece olduğunu, kora ihtiyaç
duyulması havanın soğuk olduğunu, ateşin yanında bir kılavuz bulma ümidi de
Mûsâ peygamber ve ehlinin yollarını kaybettiğini göstermektedir.
11
Sonra onun yanına geldiğinde seslenildi: “Mûsâ! 12
Ben, senin Rabbin
olan Benim. Hemen yakınlarını ve mallarını burada bırak, şüphesiz sen
temizlenmiş vadide, Tuva'dasın/iki kere temizlenmiş bir vadidesin. 13
Ve Ben seni
seçtim; O hâlde vahyedilecek olan şeye; “14
Hiç şüphesiz ki Ben, Allah'ın ta
kendisiyim. İlâh diye bir şey yoktur Benden başka. O hâlde Bana kulluk et ve
Beni anmak için salâtı ikame et [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma;
toplumu aydınlatma kurumları oluştur-ayakta tut]. 15
Şüphesiz ki o saat/kıyâmet
gelecektir. Onu Ben herkes emeğinin karşılığını alsın diye neredeyse
gizleyeceğim. 16
O nedenle kıyâmete inanmayan ve kendi boş iğreti arzusuna
uyan kimse seni, kıyâmete iman etmekten alıkoymasın; sonra değişime/yıkıma
uğrarsın” 14
uyarısına kulak ver.
Not: Diğer sûrelerde ayrıntılı olarak açıklanmış olan Mûsâ olgusu, Tâ-Hâ/9-99'da (120. necm), kısa değinilerle özet
hâlinde verilmiştir. Bu sûredeki anlatımın hemen bir çırpıda oluverdiği zannedilmemelidir. Burada nakledilen olaylar, bir
kronoloji de takip etmez.
14
15.
Tahlile başlamadan evvel,kıssanın bu bölümünün diğer sûrelerdeki
anlatımlarına da bakmakta yarar vardır:
7
Hani Mûsâ, yakınlarına: “Şüphesiz ben bir ateş gördüm, ondan size bir haber getireceğim
yahut ısınmanız için bir kor ateş getireceğim” demişti.
8-12
Sonra oraya geldiği zaman seslenilmişti: “Ateşin içindeki ve yanı başındaki kişi bolluklu
kılınmıştır! Ve âlemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden arınıktır!
“Ey Mûsâ! Şüphesiz Ben, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün
olmayan/mutlak galip olan, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan Allah'ım!
“Ve birikimini ortaya koy!” –Onu sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir
görüverince, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. -Ey Mûsâ korkma! Şüphesiz ki Ben; Benim yanımda
elçiler korkmaz. Ancak, kim yanlış; kendi zararlarına iş yapar, sonra kötülüğün ardında iyiliğe
çevirirse, şüphesiz Ben, çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim.–
“Ve koynundaki gücünü devreye sok, dokuz âyet [alâmet/gösterge] içinde Firavun'a ve onun
toplumuna hiç kusursuz, mükemmel çıkacaksın. Şüphesiz onlar yoldan çıkmış bir toplum
olmuşlardır.”
13
Sonra da âyetlerimiz/alâmetlerimiz/göstergelerimiz onlara parlak bir şekilde gelince, “Bu
apaçık bir göz boyama, insan kandırmadır” dediler.
14
Ve onların kendileri bunlara tam bir kanaat getirdiği hâlde, şirk koşarak yanlış; kendi
zararlarına iş yapmaları ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. –Şimdi bozguncuların
sonunun nice olduğuna bir bak!–
(Neml/ 7–14)
29
Artık Mûsâ süreyi doldurup ailesiyle/yakınlarıyla yola çıkınca, dağ tarafından bir ateş
hissetti. Ailesine, “Benim size bir haber getirmem için siz bekleyin; ben bir ateş hissettim. Yahut
ısınırsınız diye o ateşten bir parça getiririm” dedi.
30-32
Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vâdinin sağ tarafından, bir ağaçtan
seslenildi: “Ey Mûsâ! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah'ın ta kendisiyim! Ve birikimini
ortaya at! –Birikimini sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir görünce de dönüp arkasına
bakmadan kaçtı.– Ey Mûsâ! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Koynundaki
gücünü devreye sok, kusursuz, mükemmelce çıkacaksın. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi
Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan
bir toplum olmuşlardır.”
(Kasas/ 29–32)
15
Mûsâ'nın haberi sana geldi mi?
16,17
Hani, Rabbi ona mukaddes Tuvâ vadisinde/iki kez temizlenmiş vadide seslenmişti: “
Firavun'a git! Şüphesiz o azdı.”
(Nâziât/ 15–17)
11–16. Âyetler, Mûsâ peygambere yapılan ilk hitabı, ilk vahyi ve sonraki
aldığı vahiylerinin tümünün özetini bildirmektedir. Mûsâ peygambere olan bu ilk
vahyinde Yüce Allah kendisini Mûsâ peygamberin ve âlemlerin Rabbi olarak
tanıtmakta, kendisinden başka ilâh olmadığını, vaktini açığa vurmamakla birlikte
kıyâmetin mutlaka geleceğini bildirmektedir. Ayrıca Mûsâ peygamberin tertemiz
bir vadîde [yolda, doğrultuda] olduğunu ve onu Elçi seçtiğini açıklamakta, ona
bazı emirler vermektedir:
15
16.
• Nalınlarını çıkar.
•Vahye dileceklere kulak ver.
• Allah'a kul ol.
• Allah'ı anmak için salâtı ikame et.
• Hevasına uyan kimse iman etmene engel olmasın diye dikkat et.
NALINLARI ÇIKARMAK:
12. Âyette geçen nalınlarını çıkar emrinin ne anlama geldiği hakkında
aşağıdakilere benzer birçok yorum yapılmıştır:
• Mûsâ peygamberin pabuçları ölmüş eşek derisinden imiş de böyle bir
pabuçla mukaddes vâdiye girilmezmiş.
• Mûsâ peygamberin iki ayağı da vâdiye iyi tutunsun diye Allah ona
pabuçlarını çıkarmasını emretmiş.
• Allah, Mûsâ peygamberin üzerinde bulunduğu vâdiye saygı için ondan
-bu zamanda camilere girerken ayakkabı çıkarıldığı gibi- pabuçlarını çıkarmasını
istemiş.5
Biz bu konuda farklı bir kanaate sahibiz. Şöyle ki:
Mûsâ peygambere verilen nalınlarını çıkar emri, Türkçede kullandığımız
"kolları sıva, paçaları sıva, yola koyul" şeklindeki tabirlerimize benzemektedir.
Mûsâ peygamberden artık kendisini tamamen peygamberlik görevine adaması;
görevini yaparken ehlinin, malının, mülkünün, kısaca hiçbir şeyin kendisine ayak
bağı olmamasını sağlaması istenmektedir. Bu emre göre Mûsâ peygamber bütün
benliğiyle elçilik görevine koşacak, görevini yapmak için gerekirse eşinden,
çocuklarından ayrılacaktır. Tasavvufçuların "nalınları çıkarmak" tabirini "hanımı
boşamak" anlamında yorumlamalarının kaynağı da, Mûsâ peygambere verilen ve
eşinden ayrılmayı da kapsayan bu emir olsa gerektir. Bu emir, askerlik çağı gelen
gençlerin malını, eşini, işini, çocuklarını bırakıp vatan bekçiliğine gitmelerine
benzemektedir. Aynı durumu Saffat suresinde İbrahim peygamber ile ilgili olarak
göreceğiz. O da ölü toprağı serpilmiş beldede de karısını çocuğunu mağdur
olmaları pahasına bırakıp Allah’a hizmete koşmuştur.
Bu emir sonrasında Mûsâ peygamberle ehli arasındaki ilişkiler ve mal
varlığındaki gelişmeler Kur'ân'da yer almamıştır. Ancak Tevrât'a göre Mûsâ
peygamber ehlini ve mal varlığını orada bırakmış, ehli ile daha sonra Mısır'da
buluşmuştur:
Mûsâ kayınbabası Yitro'nun yanına döndü. Ona, "İzin ver, Mısır'daki soydaşlarımın
yanına döneyim" dedi, "Bakayım, hâlâ yaşıyorlar mı?" Yitro, "Esenlikle git" diye karşılık
verdi.6
5
(Kutubi; el-Câmiu li Ahkami'l-Kur'ân)
6
Çıkış; 4/18:18-
16
17.
Mûsâ peygamberin kayınbabasıMidyanlı Kâhin Yitro, Tanrı'nın Mûsâ peygamberin
ve halkı İsrâil için yaptığı her şeyi, RABB'in İsrâilliler'i Mısır'dan nasıl çıkardığını duydu.
Mûsâ peygamberin kendisine göndermiş olduğu karısı Sippora'yı ve iki oğlunu yanına
aldı. Mûsâ,peygamber "Garibim bu yabancı diyarda" diyerek oğullarından birine Gerşom
adını vermişti. Sonra, "Babamın Tanrısı bana yardım etti, beni Firavun'un kılıcından
esirgedi" diyerek öbürüne de Eliezer adını koymuştu. Yitro Mûsâ peygamberin karısı ve
oğullarıyla birlikte Tanrı Dağı'na, Mûsâ peygamberin konakladığı çöle geldi. Mûsâ'ya şu
haberi gönderdi: "Ben, kayınbaban Yitro, karın ve iki oğlunla birlikte sana geliyoruz."
Mûsâ peygamber kayınbabasını karşılamaya çıktı, önünde eğilip onu öptü. Birbirinin
hatırını sorup çadıra girdiler. Mûsâ peygamber İsrâilliler uğruna RABB'in Firavun'la
Mısırlılara bütün yaptıklarını, yolda çektikleri sıkıntıları, RABB'in kendilerini nasıl
kurtardığını kayınbabasına bir bir anlattı.7
15. Âyette geçen onu (kıyâmeti) neredeyse gizleyeceğim ki herkes emeğinin
karşılığını alsın ifadesi, kıyâmetin kopmasının ve âhiret hayatının başlamasının bu
dünya hayatındaki imtihanın gereği olduğuna işaret etmektedir. Çünkü her insan
bu dünyada yaptıklarının karşılığını tam olarak ancak âhirette alabilecek, orada
tam bir adaletle karşılaşacaktır:
7,8
Artık her kim, zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim de zerre miktarı bir şer
işlerse onu görecektir.
(Zilzâl/ 7–8)
13-16
O gün yalanlayıcılar, cehennem ateşine itildikçe itilirler. –İşte bu, yalanlayıp durduğunuz
ateştir! Peki, bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın oraya! İster sabredin ister
sabretmeyin, artık sizin için birdir. Siz, sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız!–
(Tûr/ 13- 16)
63,73
İnsanlar sana kıyâmetin kopuş vaktinden soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi, Allah'ın;
münâfık erkekleri, münâfık kadınları, ortak koşan erkekleri, ortak koşan kadınları azap etmesi; ve
Allah'ın, mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların tevbelerini kabul etmesi için ancak Allah'ın
nezdindedir. Ne bilirsin belki kıyâmetin kopuş vakti yakında olur. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok
merhamet edicidir.”
(Ahzab/ 63, 73)
Kıyâmetin kopma belirtilerinin açıkça gösterilmemesi, aslında insanların
inançlarındaki samimiyeti ortaya çıkarmaktadır. Çünkü samimî bir şekilde âhirete
inanan kimse, kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmese de her an takvâ üzerinde
yaşamaya devam edecek, âhirete inanmayan kimsenin devam edeceği şey ise
kıyamet belirtilerini açıkça görmediğinden hayatını fıskla, fücurla sürdürecektir.
16. Âyetin muhatabı aslında tek tek mükelleflerdir. Akıl sahibi herkese zımnen
şöyle denmektedir: "Kıyâmeti yalanlayan, dünyada kendilerine lezzet veren
şeylere yönelen, Mevlâ'sına isyan eden, arzularına uyan kimsenin peşinden
7
Çıkış; 18/1–8:
17
18.
gitmeyin. Kim onlarabu tavırlarında muvafakat ederse, mutlaka kaybeder, helâk
olur. Malı mülkü kendisine fayda vermez."
8-11
Kim de cimrilik ederse ve kendisini tüm ihtiyaçların üstünde görürse ve en güzeli
yalanlarsa, Biz ona en zor olan için kolaylık vereceğiz. Aşağı yuvarlanıp değişime, yıkıma
uğradığında/öldüğünde malı onu kurtaramayacaktır.
(Leyl/ 8–11)
-طوى TÛVÂ:
Bu sözcüğün geçtiği cümle genellikle Şüphesiz sen temizlenmiş vadîdesin;
Tûvâ'dasın şeklinde çevrilerek Tûvâ sözcüğü özel bir vadînin adı olarak
açıklanmıştır. Ancak Zebidi, en önemli Arap kaynakları arasında yer alan Tacü'l-
Arus adlı eserinde böyle bir vadîden hiç bahsetmemiştir. Aynı konu üzerinde
emek harcayanlardan biri olan Zemahşeri ise tûvâ sözcüğünün anlamının iki kere
demek olduğundan yola çıkarak cümleye "sen iki kere temizlenmiş bir vadîdesin"
anlamını vermiştir.8
الوادى - VÂDİ:
Vâdi "dağların, tepelerin arasındaki her yarık, çukur yer" demektir.9
Türkçedeki koyak sözcüğü de yukarıdaki "vadî" anlamının yanı sıra,
"akarsuların karalarda oluşturduğu, bir yöne doğru meyilli, uzunlamasına çukur"
demektir.
Âyette geçen vâdi sözcüğünü yukarıdaki gerçek anlamlarında kabul etmek
mümkün değildir. Zira aynı olayı anlatan başka Âyetlerde bir dağdan
bahsedilmekte ve Mûsâ peygamberin uzaktan oradaki ateşi gördüğü
bildirilmektedir. Eğer Âyette geçen vâdi sözlüklerdeki anlamına uygun olarak
çukur bir yer olsa idi, ne Mûsâ peygamber oradaki ateşi görebilir, ne de Rabbimiz
orada bir dağın varlığından söz ederdi. Dolayısıyla burada vâdi sözcüğü ile mecazî
olarak "yol" kastedilmiştir. Bu "yol", iki kere temizlenmiş peygamberlik yoludur.
Mûsâ peygambere "Artık sen peygamberlik yolundasın. Kolları sıva, artık çoluk-
çocuk, mal-mülk düşünme, vahye kulak ver, yeni işine başla!" denilmiştir.
17
Ve sağ elindeki nedir ey Mûsâ?
18
Mûsâ: “O, benim asamdır, ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak
silkelerim ve onda benim için başka yararlar da var” dedi.
19
Allah: “Ey Mûsâ! Onu bırak/çobanlığı bırakıp yerleşik hayata geç!
24
Firavun'a git, şüphesiz o azdı” dedi.
***
20
O da onu hemen bıraktı/ yerleşik hayata geçti, bir de ne görürsün! Artık
sağ elindeki; kendisine vahyedilen Kitap, koşan bir candır; sosyal hayatın
kaynağıdır.
8
(Zemahşeri, el-Keşşaf; c:2, s:531)
9
(Tacü'l-Arus; c: 20, s: 283)
18
19.
25
Mûsâ: “Rabbim! 33
Senitüm noksanlıklardan çok arındırmamız 34
ve Seni
çok çok anmamız için 25
göğsümü aç, 26
işimi bana kolaylaştır. 27
Dilimden de
düğümü çöz 28
ki sözümü iyi anlasınlar. 29
Ve ehlimden; 30
kardeşim Hârûn'u
29
benim için bir vezir kıl, 31
o'nunla arkamı kuvvetlendir. 32
İşimde o'nu bana
ortak et. 35
Şüphe yok ki Sen bizi görüp duruyorsun” 20
dedi.
Not: bu pasaj, Teknik ve anlam bilgisi nedenlerle resmi mushaftan farklı
dizilmştir.
17. Âyetteki soru bilgi almak için sorulmuş bir soru değildir. Çünkü Allah
onun elinde bir asa tuttuğunu bilmektedir. Soru, Mûsâ peygamberin dikkatini
asaya çekerek kendisine verilecek göreve hazırlama amacına yöneliktir.
ASANIN DİĞER YARARLARI:
Mûsâ peygamberin 18. Âyetteki onda benim için başka yararlar da var
şeklindeki ifadesi, asasını Âyette sayılanlar dışında başka işlerde de kullandığını
göstermektedir. Meselâ dağda bayırda çobanlık yapan bir kişi yiyecek içecek
torbasını asasının ucunda taşır, bitki köklerini topraktan asasıyla çıkartır, su
bulmak için toprağı kazarken asasından yararlanır, sürüsünü asasıyla güder, vahşî
hayvanlara ve saldırganlara karşı asasını silâh olarak kullanır. Ancak Mûsâ
peygamberin bu sözlerinden sonraki gelişmeler göstermektedir ki, artık çoban
Mûsâ peygamberin asasının işi bitmiştir, yani asa eski işlevleri için Mûsâ
peygambere artık lâzım değildir. Bundan sonraki sağ elinde tutacağı Asa başka bir
şeydir, tüm bâtıl olan şeyler o şey ile yok edilecek ve insanların gerçekleri görmesi
o şey ile sağlanacaktır.
Bazıları Mûsâ peygamberin asasının ona sağladığı faydaları sayıp dökmekle
bitirememişler ve asa ile ilgili birçok kerametler nakletmişlerdir. Bunlara inanan
zavallılar da kerameti hep asada aramışlar ve kutsiyet izafe ederek onu günümüze
kadar taşımışlardır. Nitekim bazı kişiler asayı peygamberlerin sünneti olarak kabul
etmekte ve bu çağda bile asa ile dolaşmaktadır.
Dikkat edilirse, Mûsâ peygambere de tıpkı peygamberimize Mescid-i
Aksa'daki son sidre ağacının yanında yapılan hitap gibi aracısız hitap edilmiştir.
Yani her iki peygambere de birbirine benzer şekillerde vahye dilmiş ve ikisine de
Şûrâ Sûresi'nin 51. Âyetinde bildirilen Allah'ın beşer ile konuşma şekillerinden
perde arkası usulü uygulanmıştır.
6,7
Ve müthiş kuvvetleri olan, üstün akıl sahibi olan ve egemenlik kurmuş olan, en yüksek
ufukta idi. 8,9
Sonra yaklaştı ve hemen sarktı. İki yay uzunluğu kadar, ya da daha yakın olmuştu.
10
Hemen de kuluna, 14
son kiraz ağacının yanında 15
–ki yanında oturmaya değer konaklama yeri
vardır– vahyettiğini vahyetti. 16
O zaman kiraz ağacını kaplayan kaplıyordu. 11
Gönlü, gördüğünü
yalanlamadı. 12
Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz?/Onun gördüğü şey hakkında o'nunla
mücâdele mi ediyorsunuz?
19
20.
13
Andolsun onu, başkabir inişte daha gördü. 17
Göz şaşmadı ve azmadı. 18
Andolsun, Rabbinin
alâmetlerinin/göstergelerinin en büyüğünü gördü.
(Necm/ 10–18)
30-32
Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vâdinin sağ tarafından, bir ağaçtan
seslenildi: “Ey Mûsâ! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah'ın ta kendisiyim! Ve birikimini
ortaya at! –Birikimini sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir görünce de dönüp arkasına
bakmadan kaçtı.– Ey Mûsâ! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Koynundaki
gücünü devreye sok, kusursuz, mükemmelce çıkacaksın. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi
Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan
bir toplum olmuşlardır.”
(Kasas/ 30- 32)
20-23. âyetlerde, Mûsâ'ya verilen iki âyetten bahsedilmektedir. Bunlardan ilki,
sağ eline çoban asâsının yerine verilen vahiy/kitap/Tevrât; ikincisi ise gücüne güç
katacak olan Hârûn'dur. Aşağıdaki âyetlerde Mûsâ'nın ifade yeteneğinin yeterli
olmadığı, meramını iyi anlatması için kardeşi Hârûn'un kendisine yardımcı
yapılmasını istediği ve bu isteğinin de verildiği görülecektir.
Bu konu, yani asâ ve yed [kusursuz güç] hakkında A‘râf sûresi'nde detay
verilmiştir. Burada başka sözcükler üzerinde duracağız.
الحية [HAYYE]
Hayye sözcüğü de, Mûsâ pasajının doğru anlaşılmasındaki kilit sözcüklerden
biridir. Bu nedenle bu sözcük üzerinde durmak istiyoruz:
Hayat sözcüğünden gelen hayye sözcüğü, “bir kere yaşam” demektir. Araplar
bu sözcüğü birçok şekilde kullanırlar:
Uzun ömürlü olmasından dolayı yılana, hayye denir.
Gözü keskin olana, “O, hayye'den daha iyi görür” derler.
Hain, sinsi olana, “O, hayye'den daha zâlim” derler.
Çevresine, toplumuna yararlı olanlara, onları koruyanlara, “O, bölgenin,
yeryüzünün hayye'si” denir.
Kadın-erkek uzun yaşayana, “O, hayye'nin tekidir” derler.
Kişi akıl, zeka ve dehada zirvede olduğu zaman, “O, vâdinin hayye'sidir”
denir.
Hayye, teşbihen Büyük Ayı yıldız kümesinin ikizleri ile Alkaid [ölü sönük
yıldız] arasındaki yıldızlara denir.10
Tahiyye [selâmlama/Allah sana ömür versin] sözcüğü de aynı kökten gelir.
Özetlersek, bu sözcüğün anlamı, “hayat ve canlılık”tır. Dolayısıyla hayye
sözcüğü, “yılan” demek olmayıp, “varlığın uzun ömürlü oluşu”nu nitelemektedir.
Tâ-Hâ sûresi'ndeki سسعىستس سسةس[حيhayyetun tes‘â/koşup duran tes‘â] ifadesinin,
Türkçe'deki tam karşılığı, “yedi canlı” deyimi olup bu da, “defalarca ölüm
tehlikesiyle karşılaşmasına rağmen her seferinde sağ kurtulmak” anlamına gelir.
Bu sözcük, birçok hastalıktan, bela ve felaketten kurtulan kişiler için kullanıldığı
gibi, kedi ve yılan için de kullanılır.
Bu âyetteki hayye sözcüğünü anlamak için, Mûsâ'nın sağ elindekinin diğer bir
nitelenmesini de dikkate almak gerekir. Allah Neml/10 ve Kasas/31'de, Mûsâ'nın
sağ elindekini, Sanki görünmeyen bir varlık gibi hareket ettirir diye nitelemiştir.
10
Lisânu'l-Arab; Tâcu'l-Arûs, “Hayye” mad.
20
21.
Yani, Mûsâ'nın sağelindeki şey, “hareket ettiren görünmez bir varlığa”
benzemektedir. Bu hareket sağlayan görünmez varlık ise, insanların ve hayvanların
canıdır.
Bu ifade, vahyin/ilâhî kitapların “rûh” niteliğidir. Kur’ân'ın bir adının da rûh
olduğu gibi, Mûsâ'nın sağ elindekinin [Kitabının] adı da rûh'tur:
15
O, dereceleri yükseltendir, en büyük tahtın/en yüksek mevkiin sahibidir: O, buluşma günü
hakkında uyarmak için Kendi emrinden/ Kendi işinden olan vahyi kullarından dilediğine bırakır.
(Mü’min/15)
52,53
İşte böylece Biz, sana da Kendi emrimizden/Kendi işimizden olan ruhu/ Kur’ân'ı vahyettik.
Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle
kılavuzladığımız bir nûr/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde
bulunanlar Kendisi için olan Allah'ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın, bütün işler yalnız
Allah'a döner.
(Şûrâ/52-53)
20. âyetteki hayye sözcüğü, “yılan” olarak anlaşılınca, doğal olarak 21.
âyetteki korkmak sözcüğü de “yılandan korkmak” olarak anlaşılmıştır. Hâlbuki
buradaki korku, bu sûrenin 45-46. âyetleri ile Şu‘arâ/10-15, Neml/10 ve Kasas/30.
âyetlerde konu edilen Mûsâ'nın görevden korkması, kaçmasıdır.
10
Bir vakit de Rabbin, Mûsâ'ya: “Git o yanlış; kendi zararlarına iş yapan topluma; 11
Firavun
toplumuna, hâlâ Allah'ın koruması altına girmeyecekler mi?” diye nida etmişti.
12
Mûsâ: “Rabbim! Şüphesiz ben, beni yalanlamalarından korkarım. 13
Göğsüm de daralır, dilim
konuşmaz, onun için Hârûn'a da elçilik ver. 14
Hem onlara ait benim üzerimde bir suç var. Ondan
dolayı beni öldürmelerinden korkarım” dedi.
15
Allah: “Kesinlikle senin düşündüğün gibi değil! Haydi, ikiniz
alâmetlerimizle/göstergelerimizle gidin. Şüphesiz ki, Biz sizinle beraberiz, işitenleriz. 16,17
Haydi,
ikiniz Firavun'a gidin de ‘Biz kesinlikle, İsrâîloğulları'nı bizimle beraber gönderesin diye’ âlemlerin
Rabbinin elçisiyiz deyin” dedi.
(Şu‘arâ/10-17)
8-12
Sonra oraya geldiği zaman seslenilmişti: “Ateşin içindeki ve yanı başındaki kişi bolluklu
kılınmıştır! Ve âlemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden arınıktır!
“Ey Mûsâ! Şüphesiz Ben, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün
olmayan/mutlak galip olan, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan Allah'ım!
“Ve birikimini ortaya koy!” –Onu sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir
görüverince, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. -Ey Mûsâ korkma! Şüphesiz ki Ben; Benim yanımda
elçiler korkmaz. Ancak, kim yanlış; kendi zararlarına iş yapar, sonra kötülüğün ardında iyiliğe
çevirirse, şüphesiz Ben, çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim.–
“Ve koynundaki gücünü devreye sok, dokuz âyet [alâmet/gösterge] içinde Firavun'a ve onun
toplumuna hiç kusursuz, mükemmel çıkacaksın. Şüphesiz onlar yoldan çıkmış bir toplum
olmuşlardır.”
(Neml/8-12)
30-32
Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vâdinin sağ tarafından, bir ağaçtan
seslenildi: “Ey Mûsâ! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah'ın ta kendisiyim! Ve birikimini
ortaya at! –Birikimini sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir görünce de dönüp arkasına
bakmadan kaçtı.– Ey Mûsâ! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Koynundaki
gücünü devreye sok, kusursuz, mükemmelce çıkacaksın. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi
Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan
bir toplum olmuşlardır.”
(Kasas/ 30-32)
21
22.
45
Mûsâ ile Hârûn:“Rabbimiz! Onun bizim aleyhimize aşırı gitmesinden veya azgınlığından
korkarız” dediler.
46
Allah: “Korkmayınız, şüphesiz Ben ikinizle beraberim, işitirim ve görürüm. 47
Hemen ona
gidin de ona; ‘Şüphesiz biz Rabbinin iki elçisiyiz. Artık İsrâîloğulları'nı bizimle gönder ve onlara
azap etme; kesinlikle biz sana Rabbinden bir alâmet/gösterge ile geldik. Selâm kılavuza uyanlaradır.
48
Şüphesiz biz; kesinlikle bize, kesinlikle azabın yalanlayana ve sırt çevirene olduğu vahyedildi’
deyiniz.” 46
dedi
(Tâ-Hâ/45-46)
BEMBEYAZ EL????
22. âyetetteki, tahrücü [çıkacak] filinin öznesi “el” değil, “sen”dir. Bu ifade,
fiil kalıbının “ikinci eril tekil şahıs” kalıbı ile, “üçüncü dişil tekil şahıs”
kalıplarının aynı kalıp olmasından karıştırılmıştır. Burada kastedilen de kendisine
yedek güç olarak verilmiş olan vezir Hârûn'u devreye sokması, o'nun sayesinde
ifadeleri kusursuz, lekesiz ve eksiksiz olarak tebliğ etmesidir.
Burada 20-23. âyetlerde zikri geçen Mûsâ'ya verilen iki ayet; alamet, gösterge,
Furkân sûresi'nde şöyle zikredilmiştir:
35
Ve andolsun ki Mûsâ'ya Kitab'ı verdik, kardeşi Hârûn'u da o'nunla birlikte yardımcı, destekçi
verdik.
36
Sonra da, “Haydi âyetlerimizi yalanlayan o topluma gidin!” dedik. Sonunda da onları
parçalayıp yok ettik.
(Furkân/35-36)
19, 24.O [Allah], “Ey Mûsâ! Onu bırak/çobanlığı bırakıp yerleşik hayata
geç! Firavun'a git, şüphesiz o azdı” dedi.
Bu Âyette, elçilik görevi verilen Mûsâ peygambere tuğyan hâlindeki Firavun'a
gitmesi bildirilmektedir. Çünkü kibirli Firavun öylesine azmıştır ki, kendini ilâh,
[Rabb] çevresindekileri de kulları olarak görmektedir. Bu kıssanın anlatıldığı
Şu'arâ Sûresi'nin 10-11. ve b,aşka yerdeki Âyetlerden anlaşıldığı üzere Mûsâ
peygamber sadece Firavun'a değil aynı zamanda "zâlimler kavmine, Firavun'un
kavmine" de gönderilmiştir. Burada sadece Firavun'un zikredilmesi, onun kendi
toplumunun doğru yoldan çıkışına liderlik etmesi, toplumunun da bu yoldan
çıkışta ona karşı bir irade gösterememesi sebebiyledir:
38
Firavun da, “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh bilmedim. Ey Haman, benim
için çamur üzerine hemen ateş yak; tuğla imal et de Mûsâ'nın ilâhı hakkında bilgilenmem için bana
bir kule yap. Ve şüphe yok ki o'nun yalancılardan biri olduğuna kesinlikle inanıyorum” dedi.
(Kasas/ 38)
21-24
Sonra da Firavun, yalanladı ve karşı geldi. Sonra çabucak arka döndü. Sonra toplayıp
seslendi de: “Ben, sizin en yüce Rabbinizim!” dedi.
(Nâziât/ 21- 24)
22
23.
36
Allah: “Ey Mûsâ!İstediğin sana verildi.” dedi.
21
Allah: “23
Sana en büyük alâmetlerimizden/göstergelerimizden
göstermemiz için 21
tut onu, korkma! Biz onu ilk durumuna çevireceğiz. 22
Diğer
bir alâmet; gösterge olmak üzere de gücünü/kanadına ekle, çirkinlik olmadan
hiç kusursuz, mükemmelce çıkacaksın” dedi.
Bu Âyet gurubunda, verilen görevi yerine getirebilmek için Mûsâ peygamberin
kendisine gerekli gördüğü ve Allah'tan talep ettiği maddî ve manevî unsûrlar yer
almaktadır. Bu talepler;
• Göğsünün açılması,
• İşinin kolaylaştırılması,
• Dilindeki düğümün çözülmesi ve
• Vezir olarak kendisine Hârûn'un verilmesidir.
GÖĞSÜNÜN AÇILMASI:
İnşirah Sûresi'nin tahlilinde de belirttiğimiz gibi, göğsün açılması "ferahlık,
rahatlık, metanet ve cesaret sahibi olmak" anlamına gelmektedir.
Mûsâ peygamber de, malını mülkünü terk edip ehlinden ayrı olarak yapacağı
bu görevin kendisine doğuracağı sıkıntıları, göğüs darlığını tahmin ettiği için
Rabbinden bu talepte bulunmuştur.
DİLİNDEKİ DÜĞÜMÜN ÇÖZÜLMESİ:
Elçilik görevini alan bir kişinin Firavun ve saray adamlarını etkilemek için
güzel konuşma yeteneğine sahip olması gerektiğini bilen Mûsâ peygamber, aynı
zamanda bu yeteneğin kendisinde olmadığını da biliyordu:
51-53
Ve Firavun, toplumunun içinde seslendi: “Ey toplumum! Mısır hükümdarlığı ve altımdan
akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz? Yahut ben, şu zavallının ta
kendisi olan; nerede ise meramını anlatamayan kişiden daha hayırlı değil miyim? Hem o'nun
üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar hâlinde melekler gelmeli
değil miydi?” dedi.
(Zühruf/ 51- 53)
33,34
Mûsâ dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz ben onlardan bir kişi öldürdüm, şimdi onların beni
öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Hârûn'u da benimle gönder; o, dil bakımından benden daha
iyi, güzel ve etkilidir. O nedenle o'nu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder.
Şüphesiz ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.”
(Kasas/ 33–34)
Firavun ve kavmiyle olan konuşmalarına bakıldığında, Mûsâ peygamberin
dilindeki bağın çözüldüğü anlaşılmaktadır. Zira söylemlerinin tümü gayet beliğdir.
Bu güzellik, yedek güç olarak kendisine vezir verilen kardeşi Harun sayesinde
oluşmaktadır. Bu konu A’raf suresinin tahlilinde “Yed-i Beyza” ifadesininin
açıklamasında verilmiştir.
23
24.
Mûsâ peygamberin dilindekisorun, Kitab-ı Mukaddeste şöyle geçmektedir:
Mûsâ, "Aman, ya Rab!" dedi, "Ben kulun ne geçmişte, ne de benimle konuşmaya
başladığından bu yana iyi bir konuşmacı oldum. Çünkü dili ağır, tutuk biriyim."11
Fakat Talmut, Mûsâ peygamberin konuşmasındaki yetersizliği çok garip bir
şekilde açıklamıştır:
Mûsâ, çocuk iken, Firavun'un sakalını tutup onu yoldu. Firavun da, onu öldürmeyi
kafasına koyarak, "Elinde mülkümün ve kudretimin zail olacağı kimse budur" dedi. Bunun
üzerin Asiye: "O, akıl edemeyen bir çocuktur. Bunun emaresi ise, senin ona hurma ve
ateşi yaklaştırmanda" dedi. Sonra da, bu iki şey onun önüne konuldu; o, ateşi aldı ve
ağzına koydu...12
Ne yazık ki, bu saçma hikâye birçok klâsik kaynakta sanki gerçekmiş gibi yer
almıştır.
HÂRÛN'UN VEZİRLİĞİ:
Hârûn ile ilgili olarak, Mûsâ peygamberin kardeşi olmasından başka Kur'ân'da
herhangi bir ayrıntı verilmemiştir.
Kitab-ı mokaddes, Hârûn'un büyük kardeş olduğunu söylemektedir:
Firavunla konuştuklarında Mûsâ seksen, Hârûn seksen üç yaşındaydı.13
Mûsâ peygamberin Hârûn'un vezirliğini istemesi, kendisi dağa gittiği sırada
Hârûn'un da ehli arasında bulunduğunu düşündürmektedir. Çünkü Hârûn yanında
olmasa, kendisi yıllardır Medyen'de bulunduğundan Hârûn'un sağ olduğunu bile
bilemeyecek, dolayısıyla da onu vezir olarak isteyemeyecekti. Ayrıca Âyette geçen
ehli sözcüğünün, aile efradı yanında kan bağı yakınlıklarını ve sıhrî yakınlıkları da
kapsaması, Hârûn'un da orada bulunduğunu desteklemektedir.
-الوزير VEZîR:
Vezîr sözcüğünün anlamı, türediği sözcüğe göre şu şekillerde açıklanabilir:
• Eğer وزر - vizr = yük kökünden türediği kabul edilirse, "yük çeken"
anlamına gelir. Zaten vezirler de krallara yardımcı olmak sûretiyle onun yükünü
çeken kimselerdir.
• Eğer Kıyâmet Sûresi'nin 11. Âyetinde geçen رَ - زَ - وَ - - vezer = sığınak
sözcüğünden türediği kabul edilirse, "kendisiyle korunulan dağ" anlamına gelir.
Zaten vezirler de bir bakıma kendilerine başvurulan, danışılan, sığınılan
kimselerdir.
Bu Âyet grubundaki olaylar Kasas Sûresinde şöyle anlatılmıştır:
11
Çıkış, 4; 10
12
Talmut
13
Çıkış, 7:7
24
25.
30-32
Sonra oraya vardığındao bereketli toprak parçasındaki vâdinin sağ tarafından, bir ağaçtan
seslenildi: “Ey Mûsâ! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah'ın ta kendisiyim! Ve birikimini
ortaya at! –Birikimini sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir görünce de dönüp arkasına
bakmadan kaçtı.– Ey Mûsâ! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Koynundaki
gücünü devreye sok, kusursuz, mükemmelce çıkacaksın. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi
Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan
bir toplum olmuşlardır.”
33,34
Mûsâ dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz ben onlardan bir kişi öldürdüm, şimdi onların beni
öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Hârûn'u da benimle gönder; o, dil bakımından benden daha
iyi, güzel ve etkilidir. O nedenle o'nu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder.
Şüphesiz ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.”
35
Allah dedi ki: “Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve ikiniz için bir güç, iktidar oluşturacağız.
Sonra da onlar alâmetlerimiz/göstergelerimiz sebebiyle size erişemeyecekler. Siz ikiniz ve ikinizi
izleyenler üstün olanlarsınız.”
(Kasas/ 30–35)
Otuz altıncı ayetteki “O [Allah] dedi: "Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi.”
ifadesinden, Mûsâ peygamberin taleplerinin Allah tarafından kabul edildiği
anlaşılmaktadır. Yani Mûsâ peygamberin göğsü açılacak, işi kolaylaştırılacak,
dilindeki bağ çözülecek ve kardeşi Hârûn da veziri olacaktır. Kısacası, görevinde
başarılı olması için Mûsâ peygamberin gerekli gördüğü maddî ve manevî
imkânların tümü kendisine verilmiştir.
37
Ve andolsun Biz, sana diğer bir defa daha iyilik yapmıştık: “38
Hani bir
vakit vahyolunan şeyleri annene vahyetmiştik, ‘39
Mûsâ'yı sandık içine koy da
bol suya/nehre bırak, sonra da bol su/nehir o'nu sahile atsın. Onu Bana düşman
olan ve o'na düşman olan birisi alsın.’ Ve Ben tarafımdan senin üzerine bir
muhabbet bıraktım ve Benim gözetimim altında yetiştirilmen için, 40
hani kız
kardeşin yürüyordu da ‘Sizi o'nun bakımını üstlenecek birine götüreyim mi?'
diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve kederlenmesin diye seni annene geri
döndürdük. Ve sen, bir can öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık. Ve Biz
seni potada eritip saflaştırdıkça saflaştırdık/seni olgunlaştırdık. Bir de yıllarca
Medyen halkı içinde kaldın. Sonra bir ölçü; plan üzerine geldin, ey Mûsâ!
41
Ve Ben, seni Kendim için yetiştirdim.
***
42
Sen ve kardeşin alâmetlerim/ göstergelerim ile gidin ve Beni anmakta
gevşeklik etmeyin.
43
Her ikiniz gidin Firavun'a. Şüphesiz o azdı. 44
Sonra ona öğüt alması ve
saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürpermesi için yumuşak söz söyleyin.”
Mûsâ peygambere geçmişine yönelik hatırlatmalarda bulunulan bu Âyetlerdeki
özet olaylar, Kasas Sûresinde ayrıntılı olarak anlatılmıştır:
3
Biz, iman edecek bir toplum için Mûsâ ve Firavun'un önemli haberlerinden bir kısmını sana
hak ile okuyoruz/takip ettiriyoruz.
4
Şüphesiz ki Firavun, yeryüzünde yüceldi ve idaresi altındaki insanları grup grup yaptı;
onlardan bir grubu güçsüzleştirmek istiyor; bunların oğullarını boğazlıyor; eğitimsiz, öğretimsiz
bırakıp niteliksiz bir kitle oluşturarak güçsüzleştiriyor, kızlarını da sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o,
bozgunculardan idi.
5
Biz ise istiyoruz ki, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere armağan verelim, onları önderler
yapalım ve onları mirasçılar yapalım. 6
Ve onları yeryüzünde sağlamca yerleştirelim, Firavun, Haman
ve bu ikisinin askerlerine, onlardan çekinmekte oldukları şeyleri gösterelim.
25
26.
7
Ve Biz Mûsâ'nınanasına vahyettik: “Onu emzir. Eğer o'nun için korkarsan o'nu nehre
bırakıver, korkma ve üzülme. Şüphesiz Biz o'nu sana döndüreceğiz ve kendisini elçilerden biri
yapacağız.”
8
Sonra da Firavun ailesi o'nu, kendileri için bir düşman ve üzüntü olmak üzere “buluntu”
olarak aldı. Şüphesiz Firavun, Haman ve bu ikisinin askerleri hata edenler idiler.
9
Ve Firavun'un karısı: “Benim ve senin için göz aydınlığı! Onu katletmeyin; Musa’yı diğer
israiloğulları çocukları gibi niteliksiz; eğitimsiz- öğretimsiz, mesleksiz bırakmayın”, belki bize bir
yararı dokunur, ya da o'nu evlat ediniriz” dedi. Ve onlar, işin farkında olmuyorlar.
10
Mûsâ'nın anasının yüreği bomboş sabahladı. –Eğer Biz, inananlardan olması için onun
kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse o'nu açığa vuracaktı.– 11
Ve Mûsâ'nın annesi Mûsâ'nın kız
kardeşine, “Onun izini takip et” dedi. O da hemen, onlar farkına varmazken uzaktan o'nu gözetledi.
12
Ve Biz daha önce, o'na sütanalarını haram ettik. Bunun üzerine Mûsâ'nın kız kardeşi, “Size,
o'nun bakımını sizin adınıza üstlenecek ve o'na öğüt verip eğitecek bir aile göstereyim mi?” dedi.
13
Böylelikle Biz o'nu, gözü aydın olsun, gam çekmesin ve Allah'ın verdiği sözün gerçek
olduğunu bilsin diye annesine geri verdik. –Velâkin onların pek çoğu bilmezler.–
14
Ve Mûsâ yiğitlik çağına girip oturaklaşınca, Biz o'na yasa ve bilgi verdik. Ve Biz güzel
davrananları işte böyle karşılıklandırırız.
15
Ve Mûsâ, şehir halkının habersiz olduğu bir anda şehre girdi. Sonra orada, biri kendi
tarafından, diğeri düşman tarafından, birbirlerini öldürmeye çalışan iki adam buldu. Sonra kendi
tarafı olan, düşmana karşı Mûsâ'dan yardım diledi. Mûsâ da ötekine hemen bir yumruk indirdi, o da
hemen ölüverdi. Mûsâ, “Bu, şeytanın işindendir, şüphesiz o, saptırıcı, apaçık bir düşmandır” dedi.
16
Mûsâ, “Rabbim! Şüphesiz kendime haksızlık ettim. Artık beni bağışla!” dedi de Allah o'nu
bağışladı. Şüphesiz O, çok bağışlayıcının, çok merhamet edicinin ta kendisidir.
17
Mûsâ, “Rabbim! Bana nimet olarak verdiğin şeylere andolsun ki artık hiçbir zaman suçlulara
arka olmayacağım” dedi.
18
Sonra da Mûsâ, şehirde korku içinde, etrafı kontrol ederek sabahladı. Bir de ne görsün, dün
kendisinden yardım isteyen kimse, feryat ederek o'ndan yardım istiyor. Mûsâ ona: “Şüphesiz sen,
apaçık bir azgınsın!” dedi.
19
Mûsâ, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, o adam; “Ey Mûsâ! Dün bir
kişiyi öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? Sen sadece yeryüzünde bir zorba olmak
istiyorsun ve sen düzelticilerden olmak istemiyorsun” dedi.
20
Ve şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. Dedi ki: “Ey Mûsâ! İleri gelenler seni
öldürmek için senin hakkında görüşme yapıyorlar. Derhal çık! Şüphesiz ki ben öğüt verenlerdenim.”
21
Sonra da Mûsâ korka korka, kontrol ederek oradan çıktı. “Rabbim! Beni şirk koşarak yanlış,
kendi zararlarına iş yapanlar toplumundan kurtar!” dedi.
(Kasas/ 3–21)
MÛSÂ'NIN ANNESİNE VAHYEDİLMESİ:
Mûsâ peygamberin annesine vahyedilmesi, ona ilham edilmesi, onun içine
doğmasının sağlanması anlamındadır. Vahiy sözcüğünün Kur'ân'da hangi
anlamlarda kullanıldığı geniş olarak Necm Sûresi'nin tahlilinde açıklanmıştı. Bu
sebeple burada sözcüğün 38. Âyetteki ile aynı anlamda kullanıldığı Âyetlerden
birkaçını örnek vermekle yetiniyoruz:
68,69
Ve Rabbin bal arısına dağlarda, ağaçlarda ve yapacakları çardaklarda evler/ yuvalar
edinmesini, sonra ‘Meyvelerin hepsinden ye de, Rabbinin kolaylaştırdığı yollara gir’ diye vahyetti.
Onların karınlarından renkleri çeşitli bir içecek çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz ki
bunda iyiden iyiye düşünen bir toplum için, kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır.
(Nahl/ 68)
111
Ve hani havarilere: “Bana ve Elçime inanın” diye vahyetmiştim. Onlar, “İnandık!” ve “Bizim
gerçekten Müslümanlar olduğumuza tanık ol” demişlerdi.
(Mâide/ 111)
26
27.
12
Böylece Allah, onlarıiki evrede yedi gök olmak üzere gerçekleştirdi ve her göğün kendi işini
içine yükledi. Biz en yakın göğü kandillerle ve korumayla süsledik. İşte bu, en üstün, en güçlü, en
şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olanın, çok iyi bilenin ayarlamasıdır.
(Fussılet/ 12)
FİTNELENDİRDİKÇE FİTNELENDİRMEK:
40. Âyette geçen Ve Biz seni fitnelendirdikçe fitnelendirdik ifadesinin anlamı,
"Biz seni nice badirelerden geçirdik, seni eğittik, cürufunu temizleyip saf hâle
getirdik" demektir. Buradan da Mûsâ peygamberin uzun süre eğitildikten sonra
peygamber yapıldığı anlaşılmaktadır.
Fitne sözcüğü ile ilgili geniş açıklama için Sâd Sûresi'nde verilmiştir.
Kur'ân'da İbrâhîm peygamberin de aynı yollardan geçirildiği bildirilmiştir:
124
Ve hani Rabbi İbrâhîm'i, birtakım kelimeler/ yaralar, sıkıntılar ile sınamış, o da onları tam
olarak yerine getirmişti. Rabbi, “Ben, seni insanlara önder yapanım” demişti. İbrâhîm, “Soyumdan da
önderler yap!” dedi. Rabbi, “Benim ahdim/ tutulmak üzere verdiğim söz, kendi benliğine haksızlık
eden kimselere ulaşmaz!” dedi.
(Bakara/ 124)
41. Âyette geçen اصسطناع - istınâ' sözcüğü, سنعسص - sun' mastarından "İftial"
kalıbı üzerine olup "bir sanat edinmek ve bir sanayi mamulü yapmak" anlamına
gelir. Buna göre, aynı Âyette Rabbimizin Mûsâ peygambere yönelik olarak
kullandığı, Seni kendim için yetiştirdim ifadesi iki şekilde açıklanabilir:
1- Rabbimiz, topluma göndereceği elçiyi seçip onu doğumundan itibaren bir
sanat eseri veya bir sınaî mamul yaparcasına -özel bir itina ile- yetiştirdiği için ona
"Seni kendim için yetiştirdim" demiştir.
Bu noktada şu hususu tekrar hatırlatmakta yarar vardır: Yüce Allah'ın
toplumlara elçi ve kitap göndermesi, insanlara rahmeti ve hidâyeti kendi üzerine
borç yazması sebebiyledir. Tıpkı yarattıklarını rızıklandırması gibi, elçi
göndermesi ve kitap indirmesi de rahmeti ve hidâyeti kendi üzerine almasındandır:
12
De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kim içindir?” De ki: “Allah içindir.” Allah, rahmeti Kendi
zâtı üzerine yazmıştır. Sizi kesinlikle, kendisinde asla şüphe olmayan kıyâmet gününe toplayacaktır.
Kendi kendilerini zarara sokan kimseler, işte onlar iman etmezler.
(En'âm/ 12)
54
Ve âyetlerimize inanan kimseler sana geldikleri zaman hemen: “Selâm olsun size! Rabbiniz
rahmeti Kendi üzerine yazdı. Şüphesiz sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra
arkasından tevbe eder ve düzeltirse; şüphesiz ki Allah, kullarının günahlarını çok örten, onları
cezalandırmayan ve bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir” de!
(En'âm/ 54)
12
Doğruya ve güzele kılavuzlamak sadece Bizim üzerimizedir. 13
Sonrası da öncesi de sadece
Bizimdir.
(Leyl/ 12)
27
28.
9
Yolun doğrusu yalnızcaAllah'a borçtur. Yolun eğrisi de vardır. Ve eğer Allah dileseydi, sizi
topluca doğru yola kılavuzlardı.
(Nahl/ 9)
2- Rabbimizin buradaki Seni kendim için yetiştirdim ifadesi, "Ben seni sırf
Benim işimi yapasın diye yetiştirdim" anlamına da gelebilir. Buradan da elçi
seçilmiş kişinin özel bir işinin olamayacağı, elçilik görevi alanın bütün diğer işleri
bırakması gerektiği anlaşılır. Nitekim aynı anlam yukarıdaki hemen nalınlarını
çıkar ifadesinde de mevcuttur.
42-44. ayetlerdeki “ Sen ve kardeşin Âyetlerim ile gidin ve Beni anmakta
gevşeklik etmeyin. Her ikiniz gidin Firavuna. O gerçekten azdı. Sonra öğüt alması
ve haşyet duyması için ona yumuşak söz söyleyin."” İfadeleriyle Mûsâ
peygambere ve kardeşi Hârûn'a beraberce Firavun'a gitmeleri, görevlerinde
gevşeklik göstermemeleri emredilmekte, bu emri yerine getirirlerken de yumuşak
ve tatlı bir dil kullanmaları tembih edilmektedir.
YUMUŞAK SÖZ SÖYLEMEK:
Rabbimiz, bildirdiği bu tebliğ metoduna uygun olarak Mûsâ peygamberin nasıl
konuşması gerektiğini Nâziât Sûresinde örneklendirmiştir:
18,19
Sonra de ki: “Arınmaya var mısın? Ve de seni Rabbine kılavuzlayayım da O'na saygıyla,
sevgiyle, bilgiyle ürperti duyasın!”
(Nâziât/ 18, 19)
Aslında yumuşak davranma ve güzel söz söyleme, Rabbimizin herkese
önerdiği bir davranış tarzıdır:
83
Ve hani Biz, İsrâîloğulları'nın ‘kesin söz’ünü almıştık: “Allah'tan başkasına kulluk
etmeyeceksiniz, ana-babaya, yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere de iyilik yapacaksınız,
insanlara güzelliği söyleyiniz, salâtı ikame ediniz [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma;
toplumu aydınlatma kurumları oluşturunuz-ayakta tutunuz] ve zekâtı/vergiyi veriniz.” Sonra çok
azınız müstesnâ olmak üzere yüz çevirdiniz. Ve siz yüz çeviren kimselersiniz.
(Bakara/ 83)
159
İşte sen, sırf Allah'ın rahmeti sebebiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı
yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için bağışlanma
dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a işin sonucunu havale et. Şüphesiz
Allah, işin sonucunu Kendisine havale edenleri sever.
(Âl-i İmrân/ 159)
125
Rabbinin yoluna, haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun,
düstur ve ilkelerle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Şüphesiz Rabbin
Kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, kılavuzlandıkları doğru yolda olanları da en iyi
bilendir.
(Nahl/ 125)
28
29.
FİRAVUN'UN DA HAŞYETDUYABİLECEĞİ:
44. Âyetin sonundaki öğüt alması ve haşyet duyması için ifadesi, Mûsâ
peygamberin hangi düşünce ile Firavun'a yaklaşması gerektiğini bildirmektedir.
Bu, "Firavun'un nasihat dinleyeceğini yahut Allah'tan korkacağını umarak
yumuşak konuşun" demektir. Bilindiği gibi, kullar ne kadar tuğyan ederse etsin,
Allah elçi göndermeden o azgınlara azap etmemektedir. Rabbimiz, bu ilkesinin
gereği olarak toplumunu temsilen Firavun'a da elçi göndermiş, hesap günü bir
mazeret ileri sürememesi için de ona sanki öğüt alacakmış gibi nezaketle
davranılmasını buyurmuştur.
45
Mûsâ ile Hârûn: “Rabbimiz! Onun bizim aleyhimize aşırı gitmesinden
veya azgınlığından korkarız” dediler.
Görüldüğü gibi, görevi alan her iki elçi de başlarına kötü şeylerin gelmesinden,
Firavun'un kendilerini işkence veya ölümle cezalandırmasından korkmuşlardır.
46
Allah: “Korkmayınız, şüphesiz Ben ikinizle beraberim, işitirim ve
görürüm. 47
Hemen ona gidin de ona; ‘Şüphesiz biz Rabbinin iki elçisiyiz. Artık
İsrâîloğulları'nı bizimle gönder ve onlara azap etme; kesinlikle biz sana
Rabbinden bir alâmet/gösterge ile geldik. Selâm kılavuza uyanlaradır.
48
Şüphesiz biz; kesinlikle bize, kesinlikle azabın yalanlayana ve sırt çevirene
olduğu vahyedildi’ deyiniz.” 46
dedi
Dikkat edilirse, bu Âyetlerin içeriği kıssanın A'râf Sûresindeki anlatımında
yoktur.
46. Âyette Rabbimiz korkuya kapılan elçilerine hiç korkmamalarını, her şeyi
işiten ve gören olarak daima onlarla beraber olacağını bildirmiştir. Bu himaye
Kasas Sûresinde de açıklanmıştır:
35
Allah dedi ki: “Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve ikiniz için bir güç, iktidar oluşturacağız.
Sonra da onlar alâmetlerimiz/göstergelerimiz sebebiyle size erişemeyecekler. Siz ikiniz ve ikinizi
izleyenler üstün olanlarsınız.”
(Kasas/ 35)
Mûsâ peygamberin başlangıçtan buraya kadar olan hikâyesi, Tevrât'ta bir hayli
ilginç ayrıntılarla yer almaktadır. Bir karşılaştırma yapılması için bu konunun
Kitab’ı Mukaddes’in Çıkış/1, 2, 3, 4. Bablarından okunmasını öneririz.
Firavun'a götürülecek mesajı içeren 47–48. Âyetler aynı zamanda tüm
insanlığa da genel bir uyarıda bulunmaktadır:
"Kılavuza uyanlar esenlik ve mutluluk içinde, kılavuzu yalanlayan, ondan yüz
çevirenler ise azap ve sıkıntı içinde olacaklardır." Bu uyarı, ilk elçiden son elçiye
kadar tüm peygamberlerin yaptığı bir uyarıdır:
29
30.
14-16
İşte bu nedenle,yalanlayan, yüz çeviren, en çok mutsuz olacak olan kişiden başkasının
girmediği, alevlendikçe alevlenen bir ateşe karşı Ben sizi uyardım.
(Leyl/ 14–16)
31
Fakat o, ne onayladı, ne destekledi. 32
Fakat o, yalanladı ve geri durdu. 33
Sonra da gerine
gerine yakınlarına gitti.
34,35
Yıkım çok yakın sana, hem de çok yakın! Yine, yıkım çok yakın sana, hem de çok yakın!
(Kıyâmet/ 31–35)
Dikkat edilirse Firavun'a yollanan mesajda kendisinden İsrâîloğullarına azap
etmemesi istenmektedir. Firavun'un İsrâîloğullarına yaptığı eziyet Kur'ân'da
değişik yerlerde açıklanmıştır:
141
Hani bir zaman Biz, size azabın kötüsünü yapan; oğullarınızı öldüren; oğullarınızı
boğazlayan; eğitimsiz, öğretimsiz bırakıp niteliksiz bir kitle oluşturarak güçsüzleştirien, kızlarınızı
sağ bırakan Firavun ailesinin elinden de sizi kurtarmıştık. Bunda da sizin için Rabbiniz tarafından
büyük sınav vardır.
(A'râf/ 141)
6,7
Ve hani Mûsâ toplumuna demişti ki: “Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O, sizi
işkencenin kötüsüne çarptıran, oğullarınızı boğazlayan; eğitimsiz, öğretimsiz bırakıp niteliksiz bir
kitle oluşturarak güçsüzleştirien ve kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardı. Ve işte
bunda Rabbinizden size çok büyük yıpranarak bir sınav vermek vardır. Ve hani Rabbiniz ilan etmişti:
“Andolsun ki sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını
(İbrâhîm/ 6, 7)
49
Ve hani Biz, bir zaman sizi, sizi azabın en kötüsüne çarptıran, oğullarınızı boğazlayan;
eğitimsiz, öğretimsiz bırakıp niteliksiz bir kitle oluşturarak güçsüzleştirien, kadınlarınızı sağ bırakan
Firavun'un yakınlarından kurtarmıştık. –Ve bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir bela vardı.–
(Bakara/ 49)
Bu eziyetler Kitab-ı Mukaddes’in Çıkış/ 1: 8-22. Cümlelerinde yer almaktadır.
49
Firavun: “Öyleyse sizin Rabbiniz kimdir ey Mûsâ?” dedi.
50
Mûsâ: “Bizim Rabbimiz her şeye varlık ve özelliklerini veren, sonra yol
gösterendir” dedi.
51
Firavun: “Öyleyse ilk asırların durumu nedir?” dedi.
52
Mûsâ: “Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim yanlış
yapmaz ve unutmaz/terk etmez. 53
O, yeryüzünü sizin için bir döşek yapan,
oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indirendir” 52
dedi. –İşte Biz, o su
ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. 54
Yiyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız.
Şüphesiz akıl sahipleri için bunda nice alâmetler/göstergeler vardır! 55
Biz sizi
yeryüzünden oluşturduk, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan
çıkaracağız.–
Yukarıdaki Âyetlerde görüldüğü gibi Mûsâ peygamber Rabbinin mesajını
Firavun'a tebliğ etmiş ve aralarında başlayan diyalogda Firavun ilk olarak Mûsâ
peygamberden, biraz da hayretle, onun Rabbi hakkında bilgi istemiştir.
30
31.
Firavun'un inancıyla ilgiliolarak A'raf Sûresinin 127. Âyetinin tahlilinde
geniş açıklama yapılmıştı.
Mûsâ peygamber ile Firavun arasındaki konuşmanın bu pasajdaki bölümü
Şu'arâ Sûresinde şöyle geçmektedir:
24
Mûsâ: “Eğer yakinen bilmiş olsanız, O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin
Rabbidir.”
25
Firavun, yanı başında bulunanlara “İşitmiyor musunuz?” dedi.
26
Mûsâ: “O, sizin Rabbiniz ve daha önceki atalarınızın da Rabbidir” dedi.
27
Firavun: “Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle gizli güçlerce desteklenen/delinin biridir”
dedi.
28
Mûsâ: “Şâyet aklınızı kullansanız, O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların
Rabbidir” dedi.
(Şu'arâ/ 24–28)
53. Âyetin son kısmından itibaren Mûsâ peygamberle Firavun'un konuşması
bitmiş ve Rabbimiz burada tüm insanlığa yönelik bir mesaj vermiştir. Rabbimizin
bu mesaj içinde geçen sıfatları Kur'ân'da değişik sûrelerde yer almıştır:
6,7
Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da birer direk yapmadık mı?
(Nebe/ 6)
19,20
Ve Allah sizin için yeryüzünü, yeryüzünden geniş geniş yollarda gidesiniz diye bir yaygı
kılmıştır.”
(Nûh/ 19–20)
10
O Allah ki, yeryüzünü sizin için bir beşik yaptı. Orada kılavuzlandığınız doğru yolda
gidesiniz diye birtakım yollar da yaptı.
(Zuhruf/ 10)
21,22
Ey insanlar! Allah'ın koruması altına giresiniz diye, sizi ve sizden öncekileri oluşturan,
yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yapan, gökten su indirip de onunla sizin için rızık
olarak ürünlerden çıkaran Rabbinize kulluk edin. Artık siz de, bile bile Allah'a ortaklar koşmayın.
(Bakara/ 21, 22)
164
Şüphesiz ki göklerin ve yerin oluşturuluşunda, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde,
insanlara yarayan şeylerle denizde akıp giden gemide,
Allah'ın semadan bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde,
yeryüzünde her deprenen canlılardan yaymasında,
rüzgârları evirip çevirmesinde,
gök ile yeryüzü arasında emre hazır olan bulutta, şüphesiz akıllarını çalıştıran bir toplum için
elbette alâmetler/göstergeler vardır.
(Bakara/ 164)
99
Ve Allah, gökten suyu indirendir. Böylece Biz onunla her şeyin bitkilerini çıkardık. Ondan da
birbirine benzeyen ve birbirine benzemeyen birbiri üzerine binmiş taneler; hurmanın tomurcuğundan
sarkan salkımları, üzümden bağları, zeytini ve narı çıkarıyoruz. Bunlar meyvelendikleri zaman
31
32.
meyvelerine ve olgunlaşmasınabakın! İşte bunlarda kesinlikle inanan bir toplum için
alâmetler/göstergeler vardır.
(En'âm/ 99)
30
Ve şu kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kimseler, gökler ve
yer bitişik bir hâlde idi de Bizim o ikisini ayırdığımızı ve hayatı olan her şeyi sudan
oluşturduğumuzu görmediler mi? Buna rağmen hâlâ inanmıyorlar mı?
(Enbiyâ/ 31)
Ve Fâtır/ 27, Neml/ 60, Ra'd/ 2- 4.
49. Âyetten anlaşıldığına göre, o esnada iki elçi de orada olmasına rağmen
Firavun Mûsâ peygambere hitap etmiştir. Bunu iki ihtimalle açıklamak
mümkündür:
1) Firavun, asıl elçinin Mûsâ peygamber olduğunu anlamış ve ona yönelip
hitap etmiştir.
2) Firavun, Mûsâ peygamberin dilinin tutuk olduğunu bildiği için, onu
aşağılayabilmek amacıyla ona hitap etmiştir. Nitekim bir ara bunu malzeme de
yapmıştır:
51-53
Ve Firavun, toplumunun içinde seslendi: “Ey toplumum! Mısır hükümdarlığı ve altımdan
akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz? Yahut ben, şu zavallının ta
kendisi olan; nerede ise meramını anlatamayan kişiden daha hayırlı değil miyim? Hem o'nun
üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar hâlinde melekler gelmeli
değil miydi?” dedi.
(Zuhruf/ 51- 53
56
Ve andolsun ki Biz, Firavun'a alâmetlerimizi/göstergelerimizi; hepsini
gösterdik de o yalanladı ve dayattı.
Rabbimizin Firavun'a yönelik bir açıklamasının yer aldığı bu Âyette,
Firavun'un tüm göstergeleri görmesine rağmen yalanlayıp dayattığı
bildirilmektedir. Firavun'un bu davranışı, bize göre, iktidarını kaybetme
korkusundan kaynaklanmaktadır.
Ama Firavun, yalanlayıp dayatmasına karşılık bu göstergelere tam bir kanaat
getirmiştir:
14
Ve onların kendileri bunlara tam bir kanaat getirdiği hâlde, şirk koşarak yanlış; kendi
zararlarına iş yapmaları ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. –Şimdi bozguncuların
sonunun nice olduğuna bir bak!–
(Neml/ 14)
57,58
Firavun: “Ey Mûsâ! Sen etkili bilginle bizi topraklarımızdan çıkarmak
için mi geldin bize? O hâlde biz de senin etkili bilgin gibi bir etkili bilgi ile sana
32
33.
geleceğiz. Şimdi bizimlesenin aranda bir buluşma zamanı/yeri belirle ki; bizim
ve senin karşı çıkmayacağımız düz ve geniş bir yer olsun” dedi.
59
Mûsâ: “Sizinle buluşma zamanı, tören, şenlik günü ve insanların
toplanacağı kuşluk vaktidir” dedi.
60
Bunun üzerine Firavun sırt çevirdi de düzenlerini-planlarını topladı,
sonra geldi.
Firavun, Mûsâ peygamberin getirdiği mu'cizelerin gerçek mu'cize olduğuna
kanaat getirmesine rağmen bu mu'cizeleri sihir saymış ve bu mu'cizelerle sarayda
oluşturduğu etkiyi silmek ve davetini halk önünde fiyasko ile neticelendirmek iin
Mûsâ Peygambere meydan okumuştur. Aslında bu meydan okuma Firavun'un son
çare olarak başvurduğu bir yoldur. Çünkü o gün için ülkesinde gerek Mısırlı,
gerekse başka memleketlerden gelmiş yüzlerce sihirbaz vardır ve bu sihirbazların
çeşitli göz boyama teknikleriyle bir asanın yılan gibi algılanmasını
sağlayabileceklerini, hatta Mûsâ peygamberin getirdiği mu'cizeleri gölgede
bırakabilecek maharetler sergileyebileceklerini ummaktadır. Ancak bu plânına
rağmen kafası yine de karışıktır. Onun bu kafa karışıklığı, Mûsâ peygambere önce
"Sen bir büyücüsün!" demesi ve sonra da "Sen sihrinle bizi arzımızdan
[memleketimizden] çıkarmak istiyorsun" şeklinde Mûsâ peygamberi itham
etmesinden anlaşılmaktadır. Zira Firavun da gayet iyi bilmektedir ki, sihirbazlar
marifetlerini sadece hediye ve ödül almak için sergilemekte, sahip oldukları göz
boyama hünerleriyle hiçbiri memleketi fethetmeye kalkmamaktadır. Zaten böyle
bir girişime o güne -hatta bugüne- kadar rastlanmamıştır. Oysa Firavun hem Mûsâ
peygamberi bir büyücü olarak görmekte, hem de bir büyücünün yapamayacağını
bildiği hâlde onun iktidarı elinden alacağını düşünmektedir. Kafası karışık
olmasına karışıktır ama çevresindekilere de kendinden emin olduğu imajını
vermek zorundadır. Bu nedenle, sihirbazlarla karşılaşacağı günün tarihini ve yerini
Mûsâ peygambere bırakmıştır. Mûsâ peygamber ise daha fazla kişinin
toplanacağını düşünerek buluşma tarihi ve zamanını bir ziynet [tören, şenlik]
gününün kuşluk vakti olarak belirlemiş, Firavun da bu buluşmaya icabet ederek
oraya taraftarlarıyla birlikte gelmiştir.
Bize göre Firavun, başına gelecekleri anlamıştır. Çünkü Mûsâ peygamberin
getirdikleri sihir değil, gerçek mu'cizelerdir. Ne var ki, bu mu'cizelerin sihir ile
etkisiz hâle getirilebileceğini düşünmek de Firavun'un son çaresidir. İşin gerçeği
aslında tam da Firavun'un korktuğu gibidir: Mûsâ'nın peygamber yapılış sebebi,
Rabbimizin Mısır'da Firavun'un iktidarına son vermek istemesidir.
5
Biz ise istiyoruz ki, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere armağan verelim, onları önderler
yapalım ve onları mirasçılar yapalım. 6
Ve onları yeryüzünde sağlamca yerleştirelim, Firavun, Haman
ve bu ikisinin askerlerine, onlardan çekinmekte oldukları şeyleri gösterelim.
(Kasas/ 5)
Bu Âyet grubunda anlatılan olayların diğer Sûreler'deki anlatımları şöyledir:
109-112
Firavun'un toplumundan ileri gelenler, “Kesinlikle bu çok bilgili büyüleyici, etkin bir
bilgindir. O, sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor” dediler. Firavun, “O hâlde siz ne emredersiniz?”
33
34.
dedi. Onlar: “Onuve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder. Bütün çok bilgili, büyüleyici,
etkin bilginleri sana getirsinler” dediler.
113,114
Ve o çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginler Firavun'a geldiler: “Eğer galip gelen/ yenen
biz olursak, gerçekten bizim için büyük bir ödül olacak/ olacak mı?” dediler. Firavun, “Evet” dedi,
“siz kesinlikle yakınlaştırılmışlardan olacaksınız da.”
(A'râf/ 109–114)
34,35
Firavun, yanı başındaki ileri gelenlere: “Şüphesiz bu, kesinlikle çok bilgili bir etkin bilgin!
Sizi etkin bilgisiyle topraklarınızdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?” dedi.
36,37
İleri gelenler dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder. Bütün
büyük ve çok etkin bilginleri sana getirsinler.”
38
Böylece, etkin bilginler belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.
39
İnsanlara da, “Siz toplanıyor musunuz?” denildi.
–“40
Bizim etkin bilginlere uymamız için, kendilerinin galip gelen kimseler olmaları gerekir!”–
41
Etkin bilginler geldiklerinde Firavun'a: “Şâyet biz üstün gelirsek, kesinlikle bize bir ücret var
mı?” dediler.
42
Firavun: “Evet, o takdirde siz, hiç şüphe yok ki, yakınlardan olacaksınız” dedi.
43
Mûsâ onlara, “Ortaya koyun ne koyacaksanız!” dedi.
44
Bunun üzerine onlar, birikimlerini, eski inanç ve tezlerini/çer-çöplerini; eften püften
bilgilerini ortaya koydular ve “Firavun'un gücü hakkı için şüphesiz elbette bizler galip olanlarız”
dediler.
45
Sonra Mûsâ birikimini ortaya koydu; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor da
yutuyor!
46-48
Sonra etkin bilginler boyun eğip teslimiyet gösterenler olarak bırakıldılar:
“Biz, Âlemlerin Rabbine; Mûsâ ve Hârûn'un Rabbine iman ettik” dediler.
49
Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden O'na iman mı ettiniz? Şüphesiz ki o, elbette size
sihri öğreten büyüğünüzdür! Peki, yakında bileceksiniz! Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı
çaprazlama/ardarda kestireceğim ve kesinlikle hepinizi astıracağım!”
50,51
Etkin bilginler: “Zararı yok, şüphesiz biz Rabbimize dönenleriz. Biz mü’minlerin ilkleri
olduğumuzdan dolayı, Rabbimizin bize mağfiret edeceğini; suçlarımızı bağışlayacağını umuyoruz”
dediler.
(Şu'arâ/ 34–51)
Kıssanın bu bölümü, ayrıca Yûnus Sûresi'nin 75–89. Âyetlerinde de yer
almaktadır.
61
Mûsâ onlara dedi ki: “Yazıklar olsun size! Allah'a yalan uydurmayın.
Sonra bir azap ile kökünüzü keser. Gerçekten, uyduran zarar etmiştir.”
Mûsâ peygamberin "karşılaşma"nın Allah ile olduğunu bildiren bu Âyetteki
uyarısı hem buluşma yerinde toplanmış olan halka ve sihirbazlara hem de Firavun
ve yakınlarına yöneliktir. Mûsâ peygamber bu sözlerle karşısında olan herkese
akıllarını başlarına almaları için ikazda bulunmaktadır.
62
Bunun üzerine etkili bilginler aralarında işlerini tartıştılar ve “63,64
Bu
ikisi kesinlikle etkili bilginlerdir; etkili bilgileriyle sizi topraklarınızdan
çıkarmak ve de en iyi örnek yolumuzu yok etmek istiyorlar. Onun için bütün
tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra sıralar hâlinde gelin. Bugün üstün gelen
kesinlikle zafer kazanmıştır” dedikleri şeklindeki fısıldaşmalarını gizli tuttular.
Bu Âyetlerden, Mûsâ peygamberin yapmış olduğu uyarıdan sonra Firavun ve
adamlarının kafa kafaya verip istişare ettikleri anlaşılmaktadır. Sihirbazların
34
35.
başkalarınca duyulmayan bukonuşmada yaptıkları plânlar Rabbimiz tarafından
bizlere ifşa edilmektedir.
65
Etkili bilginler: “Ey Mûsâ! Ya sen ortaya koyacaksın veyahut ilk ortaya
koyan kişiler biz olalım” dediler.
66
Mûsâ: “Tam tersi, siz ortaya koyun” dedi. Bir de ne görürsün! Onların
birikimleri, eski inançları ve tezleri/çer-çöpleri/eften püften bilgileri, yaptıkları
sihirden/hünerli gösterimden ötürü gözünde büyüdü.67
Bu yüzden Mûsâ, içinde
bir korku hissetti.
68,69
Biz: “Korkma, şüphesiz sen; en üstün olan sensin: Sen sahibi olduğun
birikimi ortaya koy; o, onların yapıp ürettiklerini yutsun dursun. Şüphesiz
onların yaptıkları ancak bir göz boyayıcısı hilesidir. Göz boyayıp etkileyen kişi
ise, her nereye giderse gitsin zafer kazanamaz, başarılı olamaz” dedik.
70
Sonunda bütün etkili bilginler, “Mûsâ ile Hârûn'un Rabbine iman ettik”
demek sûretiyle boyunlarını uzatıp teslim olmuş durumda bırakıldılar.
Bu âyetlerde, Mûsâ ile Firavun'un bilginlerinin yaptığı müsabakaya ait
sahneler yer almaktadır. Önce Firavun'un bilginleri iddia ve görüşlerini ortaya
atmışlardır. Onların iddia ve görüşlerini büyük bir başarı ve yaldızlı ifadeler ile
ortaya koymaları karşısında Mûsâ endişe duymuştur.
Sihir, “bir şeyi, göz boyayarak, el çabukluğu yaparak veya başka taktiklerle
gerçeğinden başka bir şekilde göstermek” demek olup mutlaka göz boyama
anlamında değildir. İyi bir anlatım, konferans için de, “Bizi büyüledi, hayran
bıraktı” şeklinde ifade edilebilir.
Bu güzel sunum karşısında Mûsâ kendisinin tezlerini onlar gibi
anlatamayacağı korkusuna kapılmıştır. Tâ-Hâ/66 ve Şu‘arâ/44'de Firavun'un
bilginlerinin tezleri “ip ve değnek” olarak nitelenmiştir. Buradaki “ip ve deynek”,
–bu konuyla ilgili âyetlerin de delâletiyle– Türkçe'deki “çer-çöp”, “ipsiz-sapsız,
temelsiz-tutarsız” deyimlerine benzetilebilir. Burada anlatılmak istenen,
Firavun'un bilginlerinin görüş ve tezlerinin değersiz, işe yaramaz olduğudur.
Halkın gözleri önünde yapılan karşılaşmada sihirbazlar Mûsâ peygamberin
getirdiği göstergelerin gerçek olduğunu hemen anlamışlar ve iman etmişlerdir.
Çünkü bu göstergelerin sihir olup olmadığını en iyi anlayacak olanlar,
sihirbazların bizzat kendileriydi.
Kıssanın bu bölümü diğer Sûrelerde aşağıdaki gibi anlatılmıştır:
116
Mûsâ: “Siz tezinizi ortaya atın” dedi. Onlar atınca da insanların gözlerini büyülediler ve
onları korkuttular. Ve büyük bir etkin hüner gösterdiler.
117
Biz de Mûsâ'ya, “Sen de birikimini ortaya atıver” diye vahyettik. Bir de ne görsünler, onların
uydurup düzdükleri şeyleri süratle yakalayıp yutuyor. 118
Böylece hak yerini buldu ve Firavun ve ileri
gelenlerin bütün yaptıkları boşa gitti, işe yaramadı.
35
36.
119
Firavun ve ilerigelenler, artık orada mağlup oldular ve küçük düşmüş bir toplum olarak geri
döndüler.
120-122
Çok bilgili, büyüleyici, etkin bilginler ise boyun eğip teslim olmuş kimseler hâlinde
bırakıldılar. “Âlemlerin Rabbine; Mûsâ'nın ve Hârûn'un Rabbine iman ettik” dediler.
(A'râf/ 116–122)
43
Mûsâ onlara, “Ortaya koyun ne koyacaksanız!” dedi.
44
Bunun üzerine onlar, birikimlerini, eski inanç ve tezlerini/çer-çöplerini; eften püften
bilgilerini ortaya koydular ve “Firavun'un gücü hakkı için şüphesiz elbette bizler galip olanlarız”
dediler.
45
Sonra Mûsâ birikimini ortaya koydu; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor da
yutuyor!
46-48
Sonra etkin bilginler boyun eğip teslimiyet gösterenler olarak bırakıldılar:
(Şu'arâ/ 43–48)
68. Âyetteki onların yaptıklarını yutacak ifadesi, mecazen sihirbazların; ileri
derecede, usta bilginlerin yaptıkları sunumun etkisini bozacağı anlamına
gelmektedir. Nitekim A'râf Sûresi'nin 117. ve Şu'arâ Sûresi'nin 45. Âyetleri
bize göre mecazî bir anlama işaret etmektedir.
Karşılaşmanın sonunda sihirbazların hemen tevhidi kabul etmeleri, bu
karşılaşmanın Mûsâ peygamberin becerilerinin denendiği bir karşılaşma değil de
onun gerçekten Allah'ın elçisi olup olmadığını belirleyecek bir karşılaşma
olduğunu sihirbazların bildiğini göstermektedir. Zaten Mûsâ peygamber de
karşılaşma öncesinde bunun Allah ile yapılan bir karşılaşma olduğunu ilân
etmiştir.
Mûsâ peygamberin getirdiğii mu'cizeleri sihirle alt ederek onun bir peygamber
olmadığını ispatlamak için güçlerini birleştiren ve bütün hünerlerini ortaya koyan
sihirbazlar, Musa peygamberin getirdiği göstergelerin sihir olmadığını anlayınca
derhâl iman etmişlerdir. Firavun tarafından Mûsâ peygamberin sihirbazlar
karşısındaki yenilgisini teşhir etmeyi umarak düzenlenmiş bu oyun, sonuçta
sihirbazların imana geldiklerini söylemeleriyle bir anda Firavun'un aleyhine
dönmüştür.
71
Firavun: “Ben size izin vermezden önce mi o'na iman ettiniz? Şüphesiz
o, size etkili bilgi öğreten büyüğünüzdür. Andolsun ki ellerinizi ve ayaklarınızı
çaprazlama/arka arkaya keseceğim ve kesinlikle sizi hurma kütüklerine
asacağım. Ve hangimizin azap bakımından daha şiddetli ve daha kalıcı
olduğunu kesinlikle bileceksiniz” dedi.
72,73
Etkili bilginler: “Bize gelen bu açık kanıtlar ve bizi yoktan yaratana
karşı asla seni üstün tutmayız. Ne hüküm vereceksen hadi ver! Sen, ancak bu
iğreti dünya hayatına hükmedersin. Şüphesiz biz, hatalarımıza ve bizi etkili
bilgiden zorladığın şeye karşı, bizi bağışlasın diye Rabbimize iman ettik. Ve
Allah daha hayırlı ve daha kalıcıdır” dediler.
36
37.
Firavun ile sihirbazlararasındaki konuşmaları nakleden bu Âyetlerden,
sihirbazların mu'cize ile sihir arasındaki farkı çok iyi kavradıkları anlaşılmaktadır.
Çünkü sihirbazlar, kendi sihirlerini ortadan kaldıran mu'cizeyi görünce Mûsâ
peygamberin kendilerinden daha becerikli bir sihirbaz olduğunu söylememişler,
"Mûsâ'nın ve Hârûn'un Rabbine iman ettik!" demişlerdir. Firavun ise son ümidi
olan sihirbazların bu çabuk teslimiyetlerini hazmedememiş ve onları çok vahşî bir
işkence ile tehdit etmiştir.
Firavun'un bu tehditlerini gerçekleştirip gerçekleştirmediği Kur'ân'da
bildirilmemiş olmasına karşılık, rivâyetlerde, tehdit edildikleri cezaların
sihirbazlara aynen uygulandığı ileri sürülmüştür.
74- 76, 80, 81. Ayetler Musa kıssasından sonraya tertip edilmiştir:
77
Ve andolsun, Mûsâ'ya “Yetişilmekten korkmayarak ve saygıyla, sevgiyle
ürpermeden/ Firavuna minnet duymadan kullarımı geceleyin yürüt de
kendileri için bol suda/nehirde kuru bir yol aç!” diye vahyettik.
78
Firavun ordularıyla hemen onları takip etti de bol sudan/nehirden
kendilerini kaplayan şey kaplayıverdi.
79
Ve Firavun toplumunu saptırdı ve doğru yolu göstermedi.
Bu âyetlerde, Mûsâ'ya, kavmini geceleri çalıştırarak suda/Nil nehrinde –haşyet
duymadan ve yakalanma korkusu olmadan– kuru yollar oluşturmasının
vahyedildiği, sonra da onları izleyen Firavun'un ordusuyla birlikte o nehirde
boğulduğu nakledilmektedir.
Burada dikkat çeken nokta, bol suda/nehirde açılacak yolun gece yürüyüşü
sayesinde gerçekleşeceğidir. Bununla Mûsâ'ya, “İnsanları geceleri çalıştırmak
sûretiyle kimseye sezdirmeden, göze batmadan bu işi yavaş yavaş hallet” denmiş
olmaktadır.
Kur’ân'daki ifadelerden anlaşıldığına göre bu olaylar, birkaç dakika veya saatte
değil, uzun bir süreçte gerçekleşmiştir. Mûsâ peygamber Mısır'a döndüğünde
toplumu içerisinde yıllarca faaliyet göstermiştir.
Kasas/14'teki, Ve Mûsâ yiğitlik çağına girip oturaklaşınca, Biz o'na hüküm ve
ilim verdik ifadesi ve bu çağın da Ahkâf/15'te “kırk yaş” olarak belirtildiği dikkate
alındığında, Muhammed gibi Mûsâ'nın da kırk yaşında peygamber olduğu
anlaşılır.
Çıkış, 7:7'ye göre kavmini ve inananları Mısır'dan çıkarmak için Firavun'a
başvurduğunda (ki bu, ilk başvurusu değildir) Mûsâ'nın yaşı, 80'dir. Demek oluyor
ki Mûsâ'nın Medyen'den dönüşü ile Mısır'dan çıkışı arasında 40 sene vardır.
Tesniye, 34:7'ye göre de Mûsâ 120 yaşında vefat etmiştir.
Âyetteki haşyet duymadan ifadesi, yaptıklarının Firavun'a hainlik olduğunu
düşünmemesi yönünde bir ihtardır. Nitekim Şu‘arâ sûresi'nde Firavun Mûsâ'yı
nankörlük ve hainlikle suçlamaktadır:
O [Firavun], “Biz seni çocukken içimizde terbiye etmedik mi? Hayatından birçok yıllar
içimizde kalmadın mı? Sonunda o yaptığın işi de yaptın. Sen inkârcılardan/nankörlerden birisin
de...” dedi.
(Şu‘arâ/18-19)
37
38.
Mûsâ peygamber ilesihirbazların karşılaşmasından sonraki gelişmeler, bu üç
Âyette özet olarak verilmiştir. Söz konusu olaylar başka Sûrelerde; *****
ayrıntılarıyla anlatılmıştır:
127
Firavun toplumundan ileri gelenler de, “Seni ve senin ilâhlarını/ seni ilâh edinmeyi terk
etsinler de yeryüzünde kargaşa çıkarsınlar diye mi Mûsâ'yı ve toplumunu serbest bırakacaksın?”
dediler. Firavun dedi ki: “Onların oğullarını öldüreceğiz, kızlarını sağ bırakacağız ve biz onlar
üzerinde ezici bir güce sahip kimseleriz.”
128
Mûsâ, toplumuna dedi ki: “Allah'ın yardımını isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü
Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı yapar. Mutlu son da Allah'ın koruması altına giren
kimseler içindir.”
129
Mûsâ'nın toplumu dediler ki: “Sen bize gelmeden önce de eziyet gördük, sen geldikten sonra
da.” Mûsâ dedi ki: “Umulur ki, Rabbiniz düşmanlarınızı değişime, yıkıma uğratacak ve sizi
yeryüzünde onların yerine geçirecektir. Böylece de sizin nasıl davranacağınıza bakacaktır.”
130
Ve andolsun ki Biz, Firavun sülâlesini, düşünüp öğüt alsınlar diye senelerle kuraklıklarla/
senelerce kıtlık ve ürün noksanlığı ile yakaladık. 131
Sonra kendilerine iyilik geldiği zaman, “İşte bu
bize aittir” dediler. Eğer kendilerine bir kötülük gelirse, Mûsâ ile yanındakilerin uğursuzluğu olarak
kabul ederler. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındadır. Fakat onların çoğu bilmezler.
132
Ve Firavun'un toplumu, “Sen bizi kendisiyle büyülemek için her ne alâmet/ gösterge getirsen
de, biz sana inananlar değiliz” dediler.
133
Biz de belirli aralıklarla âyetler olmak üzere üzerlerine tufanı, çekirgeleri, haşereleri,
kurbağaları ve kanı gönderdik. Yine büyüklük tasladılar ve bir suçlular toplumu oldular.
134
Ve ne zaman ki, bu azap üzerlerine çöktü: “Ey Mûsâ! Sana olan ahdi/ verdiği söz nedeniyle
bizim için Rabbine dua et, eğer sen bizden bu cezayı kaldırırsan sana kesinlikle iman edeceğiz. Ve
kesinlikle İsrâîloğulları'nı seninle birlikte göndereceğiz” dediler.
135
Ne zaman ki, ulaşacakları belli bir süreye kadar onlardan cezayı kaldırdık, derhal
sözlerinden cayıveriyorlar.
136
Biz de, şüphesiz âyetlerimizi yalanladıkları ve onlardan gâfil olmaları nedeniyle onları
cezalandırıp adaleti sağladık. Ve onları bol suda/ nehirde boğduk. 137
O zaafa uğratıla gelmiş/
güçsüzleştirilmiş olan toplumu da bereketlendirdiğimiz yerin her tarafına mirasçı yaptık. Ve böylece
Rabbinin, İsrâîloğulları'na olan o pek güzel sözü, sabretmeleri nedeniyle yerine geldi. Biz de Firavun
ile toplumunun yapageldikleri sınâî eserlerini ve yükseltmekte oldukları şeyleri yerlebir ettik.
138,139
Ve İsrâîloğulları'nı bol sudan/ nehirden geçirdik. Derken kendilerine ait putlara tapmakta
olan bir topluma rastladılar. Dediler ki: “Ey Mûsâ! Onların nasıl ki tanrıları varsa, sen de bizim için
bir tanrı belirle!” Mûsâ dedi ki: “Siz gerçekten câhillik eden bir toplumsunuz. Şu gördüğünüz halkın
içinde bulundukları din, yok olmaya mahkûmdur ve bütün yapmakta oldukları da bâtıldır.”
(A'râf/ 127–139)
Ve Şu'arâ/ 52–68, Yûnus/ 83–92, Zuhruf/ 46–56 ve Duhân/ 17–24.
Yine bir karşılaştırma yapılması için, olayın Kitab-ı Mukaddes’in Çıkış/ 11-14.
Bablarının okunmasını öneririz.
79. Âyetteki Ve Firavun kavmini saptırdı ve doğru yolu göstermedi ifadesi,
Firavunun halkına karşı yaptığı bir konuşmaya işaret etmektedir ki bu konuşma
Mü'min Sûresi'nin 29. Âyetinde bildirilmiştir:
28,29
Ve Firavun ailesinden imanını saklayan bir babayiğit adam: “Bir adamı, Rabbim Allah
dediği için öldürecek misiniz? Hâlbuki o, kesinlikle size Rabbinizden delillerle gelmiştir. Ve eğer o,
bir yalancı ise bir bakarsın ki o'nun yalanı kendi aleyhine oluvermiştir. Ve eğer doğru ise size yaptığı
38
39.
tehditlerin bir kısmısize isabet eder. Şüphesiz Allah, aşırı giden bir yalancı kişiye kılavuz olmaz. Ey
toplumum! Yeryüzünde açığa çıkmış olarak bugün yönetim sizindir. Peki, eğer gelecek olursa
Allah'ın hışmından bizi kim yardım edip kurtarır?” dedi.
Firavun: “Ben size görüşümden başkasını göstermiyorum ve ben sadece size reşitliğin/akıllı
olmanın yoluna kılavuzluk ediyorum” dedi.
(Mü'min/ 29)
Görüldüğü gibi, Firavun kendi kavmine onları doğru yola kılavuzladığını
söylemiştir ama işin sonunda onları saptırdığı ortaya çıkmıştır.
İsrâîloğulları'nın nil nehrinden geçirilmelerinden Tûr'un eteklerine gelmelerine
kadar olan gelişmeler bu Sûrede anlatılmamıştır. Kıssanın bu bölümü A'râf
Sûresinde de anlatılmıştı:
138,139
Ve İsrâîloğulları'nı bol sudan/ nehirden geçirdik. Derken kendilerine ait putlara tapmakta
olan bir topluma rastladılar. Dediler ki: “Ey Mûsâ! Onların nasıl ki tanrıları varsa, sen de bizim için
bir tanrı belirle!” Mûsâ dedi ki: “Siz gerçekten câhillik eden bir toplumsunuz. Şu gördüğünüz halkın
içinde bulundukları din, yok olmaya mahkûmdur ve bütün yapmakta oldukları da bâtıldır.”
140
Mûsâ dedi ki: “O sizi âlemlere fazlalıklı kılmışken, ben size Allah'tan başka ilâh mı
arayayım!”
141
Hani bir zaman Biz, size azabın kötüsünü yapan; oğullarınızı öldüren, kızlarınızı sağ bırakan
Firavun ailesinin elinden de sizi kurtarmıştık. Bunda da sizin için Rabbiniz tarafından büyük sınav
vardır.
142
Ve Mûsâ ile otuz geceye sözleştik ve süreyi bir on gece ile tamamladık. Böylece Rabbinin
tayin ettiği vakit tam kırk geceye tamamlandı. Ve Mûsâ, kardeşi Hârûn'a, “Toplumum içinde benim
yerime geç, ıslah et ve bozguncuların yoluna uyma!” dedi.
143
Ne zaman ki, Mûsâ, belirlediğimiz vakitte geldi ve Rabbi o'na söz söyledi. Mûsâ, “Ey
Rabbim! Göster bana Kendini de bakayım Sana!” dedi. Rabbi o'na dedi ki: “Beni sen asla
göremezsin, velâkin şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni göreceksin.” Daha sonra
Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça ediverdi, Mûsâ da baygın olarak yere yığıldı. Ayılıp
kendine gelince de, “Seni tenzih ederim, Sana döndüm; tevbe ettim ve ben inananların ilkiyim” dedi.
144
Allah dedi ki: “Ey Mûsâ! Mesajlarımla ve kelâmımla seni insanlar üzerine seçtim. Şimdi
sana verdiğimi al ve kendisine verilen nimetlerin karşılığını ödeyenlerden ol!”
145
Ve Biz o'nun için o levhalarda her şeyden, bir nasihat ve her şey için bir ayrıntı yazdık.
“Haydi, bunları kuvvetle al, toplumuna da en güzel şekilde almalarını emret. Yakında size o hak
yoldan çıkanların yurdunu göstereceğim. 146
Yeryüzünde, bütün âyetleri görseler de onlara iman
etmeyen, doğrunun yolunu görseler de o yolu tutup gitmeyen, eğer sapıklığın yolunu görürlerse onu
yol edinen haksız yere büyüklük taslayan şu kimseleri, âyetlerimizden uzak tutacağım.” –Bu, onların
âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil; duyarsız, ilgisiz olan kimseler oluşlarındandır.–
147
Âyetlerimizi ve âhiretteki karşılaşmayı yalanlayanların amelleri boşa gitmiştir. Onlar kendi
yaptıklarından başka bir şey ile mi cezalandırılırlar?
(A'râf/ 138–147)
83
Seni toplumundan daha çabuklaştıran nedir ey Mûsâ?
84
Mûsâ: “Onlar, benim izim-öğretim üzerinde olanlardır. Ben de Sen
hoşnut olasın diye Sana acele ettim Rabbim” dedi.
85
Allah: “Şüphesiz işte, Biz senden sonra toplumunu imtihan ettik. Samirî
de onları saptırdı” dedi.
Bu Âyetler aslında 79. Âyetin devamıdır. Yukarıda da söylediğimiz gibi, 80–
82. Âyetler kıssanın anlatımına bir parantez olarak girmiştir. Bu parantezde,
denizden geçirilen kavmini nimeti bol bir yere iskân eden ve Rabbi ile buluşma
39
40.
hevesiyle vahiy mahalliolan dağa giden Mûsâ peygamberin Allah ile olan
konuşması anlatılmaktadır. Anlatılanlara göre, kavminin kendilerine verilen ilâhî
öğretilerden vazgeçmeyeceğine güvenen Mûsâ peygamber, onları kardeşi Hârûn'a
emanet ederek Rabbini hoşnut etmek için alelacele ilk vahyi aldığı yere gitmiş ama
orada durumun hiç de kendi düşündüğü gibi olmadığını, Samirî'nin onları
saptırdığını, onların da kendilerini ateşe attığını öğrenmiştir. İsrâîloğulları'nın
kendilerini ateşe atması, Biz onları fitnelendirdik cümlesi ile ifade edilmiştir.
Rabbimizin fitnelendirme fiilini kendisine nispet etmesi, "fitnelendirme"
eyleminin yaratıcısı olması sebebiyledir. Yani İsrâîloğulları aslında kendi
kendilerini ateşe atmışlar, ne olduklarını, içyüzlerini açığa vurmuşlardır.
SÂMİRÎ KİMDİR:
سمامرىسسّا ال - Sâmirî sözcüğü, tıpkı س ىسمّا ال - ümmî = anakentli, س ىسكّا م - Mekkî =
Mekkeli, رمومس ىّا ال - rûmî = Romalı sözcükleri gibi Sâmirli demektir. Buna göre
"Sâmir" ya bir ülkenin, ya bir kentin, ya da bir kavmin [oymağın] adıdır. Buna dair
elimizde kesin bir bilgi bulunmamasına rağmen biz bu sözcüğün "Sümer"
sözcüğünden bozulmuş olduğu kanaatine sahibiz. Sâmirî sözcüğü, Tevrât'ta
"Sâmiriye" şeklinde geçmektedir:
Omri, Şemer adlı birinden Samiriye Tepesi'ni iki talant gümüşe satın alıp üstüne bir
kent yaptırdı. Tepenin eski sahibi Şemer'in adından dolayı kente Sâmirîye adını verdi.14
Sâmirî sözcüğünün "Sümer" sözcüğünden bozulmuş olduğu varsayımına
dayanarak ve yukarıdaki Tevrât cümlesini dikkate alarak İsrâîloğulları'nı yoldan
çıkaran Sâmirî hakkında şu yorumu yapmak mümkün olabilir: Sâmirî,
İsrâîloğulları arasına karışmış olmasına rağmen, aslen Mezopotamya'dan Mısır'a
göçmüş ve hâlâ asaletlerini koruyan Sümerli guruplara mensup birisidir.
86
Bunun üzerine Mûsâ öfkeli ve üzgün olarak hemen toplumuna geri
döndü; “Ey toplumum! Rabbiniz size güzel bir vaat ile söz vermedi mi? Şimdi
size bu uzun mu geldi, yoksa Rabbinizden size bir gazap inmesini mi arzu
ettiniz de bana olan vaadinizden cayıverdiniz?” dedi.
87
Onlar dediler ki: “Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden
caymadık. Fakat biz o toplumun zînetlerinden birtakım ağırlıklar
yüklenmiştik. Sonra onları fırlatıp attık. Sonra da işte böylece Samirî kafamıza
soktu.”
86. Âyette, güvenerek arkasında bıraktığı kavminin yoldan çıktığını öğrenen
ve öfke ile kavmine dönen Mûsâ peygamberin sitemi, 87. Âyette de Mûsâ
peygamberin azarına karşılık suçu Sâmirî'nin üzerine atmak sûretiyle kavminin
kendisini savunması anlatılmıştır. Hatırlanacak olursa, kıssanın bu bölümü A'râf
Sûresinde bu ayrıntıda değildi:
150
Ve Mûsâ, öfkeli ve üzüntülü olarak toplumuna döndüğünde, “Bana arkamdan ne kötü bir
halef/ nesil oldunuz! Rabbinizin emrini çabuklaştırdınız mı?” dedi. Ve levhaları bıraktı ve kardeşi
Hârûn'u kendine çekerek başından tuttu. Hârûn: “Ey anamın oğlu! İnan ki, bu toplum beni güçsüz
düşürdü, az daha beni öldüreceklerdi. Onun için bana düşmanları sevindirecek bir şey yapma. Ve
beni bu zâlimler toplumu ile bir tutma” dedi.
14
Kitab-ı Mukaddes/ 1. Krallar, 16.24
40
41.
151
Mûsâ dedi ki:“Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetinin içine al. Ve Sen
merhametlilerin en merhametlisisin.”
(A'râf/ 150–151)
FIRLATIP ATILAN ZİYNETLER:
87. Âyetteki ifadeler genellikle aşağıdaki nakil esas alınarak yorumlanmış ve
Mûsâ peygamberin kavminin fırlatıp attığı ziynetlerin, İsrâîloğulları'nın Mısır'daki
komşularını kandırarak onlardan emanet olarak alıp da iade etmedikleri kıymetli
eşya ve madenler olduğu ileri sürülmüştür.
Ziynet"ten kasıt, firavun hanedanından aldıkları altın ve gümüşten oluşan süs eşyaları
idi. Otuz beş gün sonra Sâmirî -ki o İsrâîloğulları'ndan idi- onlara dedi ki: "Ey Mısır
halkı! Mûsâ size geri dönmeyecektir. Siz de şu vizre bakın. O vizr, kadınlarınız ve
çocuklarınız üzerindeki pisliğin ta kendisidir. Bunlar sizin gasp yoluyla firavun
hanedanından aldığınız süs eşyalarıdır. Haydi, bunlardan temizlenin ve onları ateşe
atın!" Onlar da onun dediğini yaptılar. Altın ve gümüşten oluşan bütün süs eşyalarını
toplayıp bir araya getirdiler. Sâmirî bunları aldı ve 36.37 ve 38. günlerde -yani, toplam
üç günde- işleyerek bir buzağı şekline getirdi. Sonra Cibril'in atının toynağının izinden
almış olduğu toprağı ona kattı. Buzağı bir defaya mahsus olmak üzere böğürdü. Fakat bir
daha böğürmesini tekrarlamadı. Samiri, 39. gün bu buzağıya tapmalarını emretti. Ertesi
günü, yani kırkıncı günde Mûsâ onların yanına döndü. İşte Allah'ın şu buyruğu bunu
anlatmaktadır: "Onları attık, Sâmirî de böylece (o süs/ziynet eşyalarını ateşe) attı.15
Yukarıdaki iddiaların Kitab-ı Mukaddes’teki yanlış anlatımından başka
kaynağı yoktur.
İsrâilliler Mûsâ'nın dediğini yapmış, Mısırlılar'dan altın, gümüş eşya ve giysi
istemişlerdi. RAB İsrâillilerin Mısırlıların gözünde lütuf bulmasını sağladı. Mısırlılar
onlara istediklerini verdiler. Böylece İsrâilliler onları soydular.16
Tevrât'taki anlatıma göre; İsrâîloğulları Mısır'dan ayrılmadan hemen önceki
günlerde Mısırlılardan altın, gümüş eşya ve giysiler istemişler ve almışlar ama bu
aldıklarını geri ödeme niyeti taşımadıklarından aslında Mısırlıları soymuşlardır.
87. Âyeti yukarıdaki anlayışa malzeme yapmak ve bir takım eklemelerle
çevirmek, muharref Tevrât'ı nakletmekten başka bir şey değildir. Aslında Tevrât
etkisiyle yapılan bu eklemeli çeviriler, Âyetteki fiillere ve cümlelerin kurulumuna
da uygun düşmemektedir.
Bize göre bu yaklaşım tamamen yanlıştır. Bu konuda dikkat edilmesi gereken
ilk nokta, 87. Âyette geçen القسوم زينسة - zîynetü'l-gavm = kavmin ziyneti ile A'râf
Sûresi'nin 148. Âyetinde geçen سمسلهيهّاح - hulliyhim = kadınlarının süs eşyaları
ifadelerinin aynı şeyler olmadığıdır. Dolayısıyla Tevrât'ta ve Mukâtil'in
iddialarında Mısırlılardan alındığı söylenen süs eşyaları ve kıymetli madenler,
A'râf Sûresi'nin 148. Âyetinde geçen hulliyhim ifadesi kapsamında olup bu
15
(Mukâtil)
16
(Çıkış, 12: 35–36)
41
42.
madenlerin konumuz olan87. Âyette geçen zîynetü'l-gavm ifadesi kapsamında
mütalâa edilmesi mümkün değildir. Bize göre buradaki ziynetler, İsrâîloğullarının
yüzlerce sene iç içe yaşadıkları Mısırlılardan aldıkları dini ve ahlâkî değerlerdir.
İşte, Mûsâ peygambere mazeret beyan eden kavmi, o kavimden [Mısırlılardan]
aldıkları yanlış inançları "ziynetlerden yük" olarak nitelemekte ve bu yükü fırlatıp
attıklarını söylemektedirler. Fırlatıp atmak deyimi de İsrâîloğulları'nın Mûsâ
peygamberin gösterdiği doğru yola uyarak yanlış inançlardan vazgeçtiklerini ve
böylece yükten de kurtulduklarını ifade etmektedir.
Sâmirî ise bu noktadan sonra devreye girmiş ve İsrâîloğulları'nın zihinlerine
bazı şeyler sokmuştur. Zihinlerine Sâmirî tarafından sokulan bu şeyler 88. Âyette
açıklanmıştır.
88
Samirî onlara bir aldatan, tuzağa düşüren cesedi/altını çıkardı da
İsrâîloğulları: “İşte bu, sizin ilâhınızdır ve de Mûsâ'nın ilâhıdır. Ama Mûsâ onu
terk ediverdi” dediler. –89
Peki, onlar görmüyorlar mıydı ki, altın kendilerine
hiçbir sözle karşılık veremiyor; onlara bir zarara ve bir yarara güç
yetiremiyordu!–
90
Ve andolsun ki Hârûn daha önce onlara: “Ey toplumum! Şüphesiz siz
bununla imtihana çekildiniz/dinden çıkıp kendinizi ateşe attınız. Ve şüphesiz
sizin Rabbiniz Rahmân'dır [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet
eden Allah'tır]. Gelin bana uyun ve emrime uyun” demişti. 91
Hârûn'un
toplumu: “Mûsâ bize dönüp gelinceye kadar, biz ona tapmaktan asla
vazgeçmeyeceğiz” dediler.
Bu Âyetlerde Hârûn peygamberin nezaretinde iken İsrâîloğullarının Sâmirî'nin
ortaya çıkardığı, böğürmesi [çekiciliği] olan ama kendisi işe yaramayan bir
buzağıyı ilâh edinmek sûretiyle sapmaları ve işe yaramaz bir nesneye taparak
düşüncesiz bir davranış sergilemeleri sebebiyle Yüce Allah tarafından kınanmaları
anlatılmaktadır.
BUZAĞI; BÖĞÜRTÜSÜ ÇEKİCİLİĞİ OLAN CESET:
Hatırlanacak olursa, bu konu daha önce A'râf Sûresi'nin 148. Âyetinde
geçmiş ve orada tahlil edilmiştir. Ancak önemine binaen konu burada tekrar ele
alınmış ve aynı paralelde bir daha açıklanmıştır.
Bilindiği gibi, buzağı sığır yavrusuna denir. Ancak buzağı sözcüğü burada
hakikat anlamıyla, yani yeryüzünde var olan milyonlarca sığır yavrusundan biri
kastedilerek kullanılmamıştır. Zaten Rabbimiz de burada buzağı'yı iki ayrı
özellikle nitelemek sûretiyle sözcüğün anlamını te'vil etmiş ve dolayısıyla buzağı
sözcüğünün Müteşâbih olduğunu göstermiştir. Rabbimizin nitelemelerine göre bu
buzağı böğürmesi [çekiciliği] olan bir buzağıdır. Buzağının ikinci niteliği ise bir
ceset mesabesinde olmasıdır. Ceset, ölü vücut demektir. Fakat buradaki ceset
sözcüğü de bize göre Müteşâbih olup hakikat anlamının dışında kullanılmıştır.
Ceset sözcüğünün hakikat anlamı dışında kullanılışının Kur'ân'daki bir diğer
örneği de Sâd Sûresi'nin 34. Âyetindedir. Ceset sözcüğü orada kinâye yollu bir
anlatımla Süleymân peygamberin iktidarı sırasında bir dönem iyi işler yapmadığını
belirtmek için kullanılmıştır. İşte, ceset sözcüğü nasıl Sâd Sûresinde Süleymân
peygamberin iyi işler yapmadığını, Arapça deyimi ile meyyit-i müteharrik =
42
43.
hareketli ölü birtutum sergilediğini anlatmak için kullanıldıysa, burada da söz
konusu buzağının hiçbir işe yaramadığını, kendine veya başkalarına yarar veya
zarar verebilecek iradeye ve etkinliğe sahip olmadığını belirtmektedir. Nitekim
buzağının bu işe yaramaz özellikleri, A'râf Sûresi'nin 148. Âyetinde Onun
kendilerine bir söz söylemezliğini ve bir yol göstermezliğini görmediler mi?
ifadesiyle; konumuz olan 89. Âyette de Onlar görmüyorlar mıydı ki, o, [buzağı]
kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor; onlara bir zarara ve bir yarara güç
yetiremiyordu ifadesiyle vurgulanmıştır. Buzağının bu nitelikleri aslında insanların
Allah'ın astlarından edindikleri sözde ilâhların nitelikleridir. Rabbimiz pek çok
Âyette tekrarlayarak bu nitelikleri insanlara iyice tanıtmış ve bu nitelikteki şeylerin
ilâh edinilmemesini öğütlemiştir: Bu konu için aşağıdaki Âyetlere de bakılabilinir.
Yûnus Sûresi'nin 18, 106; Meryem Sûresi'nin 42; Enbiyâ Sûresi'nin 66; Mâide
Sûresi'nin 76; Ra'd Sûresi'nin 16; Şu'arâ Sûresi'nin 73; Furgân Sûresi'nin 3, 55 ve
Hacc Sûresi'nin 12. Âyetleri.
BÖĞÜRME: HUVÂR:
موار - Böğürmesi olan ifadesindeki "böğürme" sözcüğünün orijinali سوارسخ -
huvâr sözcüğüdür. Leys tarafından "boğa sesi" olarak, İbn-i Side tarafından "sığır,
koyun, geyik ve havada uçan nesnelerin sesi" olarak açıklanan huvâr sözcüğü,
Lîsânü'l-Arab'ta şöyle açıklanmıştır:
Huvar'ın aslı: Avcı geyik yavrusunu yakalar, onu bir yere bağlar ve onun kulaklarını
ovalar. İşte o zaman geyik yavrusu böğürür (bağırır). Bunu duyan yavrusunu kaybetmiş
olan ana geyik, yavrusunun yanına koşar ve avcıya yakalanır.17
Lîsânü'l-Arab'ın verdiği bu bilgiye göre huvâr, bir hayvanın normal
böğürmesi değil, bir hayvanı tuzağa düşürmek için başka bir hayvana çıkartılan
sestir. Yani "çeken, aldatan bir ses"tir. Nitekim bu, bir yöntem olarak ördek ve
keklik avında da yaygın şekilde kullanılmakta, hatta "huvar" bir nevi boru ile taklit
bile edilmektedir.
Konumuza bu bilgiler ışığı altında bakıldığında, Âyetlerde böğürtüsü [çekici,
aldatıcı sesi] olan ceset olarak nitelenmiş buzağının [altının] insanları tuzağa
düşüren bir özelliğe, aldatıcı bir cazibeye sahip olduğu anlatılmaktadır.
Sonuç olarak bize göre burada konu edilen buzağı, [böğürmesi, çekici, aldatıcı
sesi olan ceset] altın'dır. Nitekim 148. Âyetteki kendi kadınlarının süs
takılarından bir buzağı ifadesi de buzağı'nın "ziynet" olduğunu bildirmek
sûretiyle bu görüşü doğrulamaktadır. "Altın"ın [ziynetin] insanları nasıl tuzağa
düşürdüğü, nasıl onları kendisine köle yaptığı, [insanların "altın"ı ilâh edindiği]
günlük hayatın içinde hiç çaba sarf etmeden görülebilecek bir olgu durumundadır.
Ayrıca aynı kıssanın Bakara Sûresi'nin 67–71. Âyetlerindeki anlatımında, ilâh
edinilen sığır için kullanılan sarı, lekesiz ve bakanlara haz veren ifadeleri de
aynen "altın"ın özelliklerini yansıtmaktadır. Bu konu, orada Rabbimizin Bakara
[sığır] ifadesinin te'vilini yapışı ile daha iyi anlaşılmış olacaktır.
17
(Lîsân ül Arab; c: 3 s: 245)
43
44.
67
Ve hani Mûsâtoplumuna, “Şüphesiz ki Allah, size bir sığır boğazlamanızı emrediyor”
demişti. Onlar, “Sen, bizi alaya mı alıyorsun?” dediler. Mûsâ, “Ben, câhillerden biri olmaktan Allah'a
sığınırım” dedi.
68
Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, o sığır her ne ise onu bizim için açığa koysun” dediler.
Mûsâ, “Rabbim diyor ki: ‘Şüphesiz o sığır, pek yaşlı değil, pek körpe de değil, ikisi arası dinçtir.’
Haydi, emrolunduğunuz şeyi yapınız” dedi.
69
Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, onun rengi ne ise onu bizim için açığa koysun” dediler.
Mûsâ, “Şüphesiz Rabbim diyor ki”: “Şüphesiz o sığır, rengi bakanlara neşe saçan, sapsarı bir inektir”
dedi.
70
Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, o, nedir; bizim için açığa koysun, şüphesiz ki o sığır, bize
müteşâbih geldi ve biz şüphesiz Allah dilerse kesinlikle kılavuzlandığımız doğru yolu bulmuşlarız”
dediler.
71
Mûsâ, “Şüphesiz Rabbim diyor ki”: “O sığır, zelil olmayan/çifte koşulmayan, arazi
sürmeyen, ekin sulamayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır.” Onlar, “İşte tam şimdi
gerçeği getirdin” dediler. Sonunda onu boğazladılar. Ama neredeyse yapmayacaklardı.
(Bakara/ 67–71)
Görüldüğü gibi, Bakara Sûresi'nin yukarıdaki Âyetlerinde geçen bakara
[sığır] sözcüğü de mecaz anlamda kullanılmıştır. Çünkü hakikat anlamıyla çifte
koşulmayan, tarla sürmeyen, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırın
varlığından söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla gerek Bakara Sûresindeki
sığır, gerekse A'râf Sûresinde ve bu sûrede konu edilen buzağı, bilinen sığır ve
yavrusu değil, te'vilinden anlaşıldığına göre "altın"dır. O hâlde, hem Bakara
Sûresindeki bakara, hem de A'râf ve Tâ-Hâ Sûrelerindeki buzağı sözcüklerinden
"altın" anlaşılmalıdır. Ancak 88. Âyette geçen buzağı sözcüğünün meallerde
parantez içi ekleme şeklinde de olsa "altın buzağı" olarak ifade edilmesi yanlıştır.
Sözcük sadece buzağı olarak ifade edilmeli fakat "altın" olarak anlaşılmalıdır.
Buzağı'nın mecazen "altın" anlamında kullanılmış olması, hadiseye
İsrâîloğulları'nın sapmasına yol açması bakımından yaklaşıldığında da konu ile
tam bir uyum göstermektedir. Çünkü, "altın"ın insanları nasıl tuzağa düşürdüğü,
onları nasıl kendisine köle yaptığı, yani insanların "altın"ı nasıl ilâh edindiği,
günlük hayatın içinde hiç çaba sarf etmeden görülebilecek bir olgu durumundadır.
Klâsik kaynakların çoğunda söz konusu buzağının canlı bir buzağı olduğu ve
Sâmirî'nin kerametiyle gerçekleştirildiği yönünde nakiller yer almaktadır. Güya
Samirî, denizden geçerken İsrâîloğulları'na öncülük eden Cebrâîl'in atının bastığı
yerden bir avuç toprak almış, o toprağı potada eriyen altınların içine atmış, eriyen
altını da kalıba dökerek ondan canlı, böğüren bir buzağı çıkarmıştır.
Kimileri de buzağının canlı olmadığı görüşündedir. Bunlara göre, Sâmirî
buzağı şeklinde bir heykel yapmış ve bu heykele rüzgârın gireceği, böylece buzağı
sesine benzer bir ses çıkarmasını sağlayacak bazı delikler, kanalcıklar koymuştur.
Heykel bu sebeple böğürmektedir.
Bu konudaki yorumlardan en çok kabul gören iki tanesi Esed ve Râzi'ye aittir:
İsrâîloğulları'nın bu altın buzağısı, besbelli, yüzyıllarca süren Mısır etkisinin bir
ürünüydü. Mısırlılar Menfis'de tanrı Ptah'ın tecessümü olarak gördükleri kutsal boğa'ya,
Apis'e tapınırlardı. Boğa yaşlanıp da ölünce, onun yerine hemen yeni bir Apis'in doğduğu
düşünülüyor ve eskisinin ruhunun ölüm ülkesinde Osiris'e hulûl ettiğine inanılıyor ve bu
iki başlı tanrıya bundan böyle artık Osiris-Apis (Greco-Egyptian dönemde "Serapis")
adıyla tapınılıyordu. Altın buzağının çıkardığı "boğuk ses"e (huvâr) gelince, bunun, Mısır
44
45.
tapınaklarında bulunan veiçine açılmış bir takım oyuklar sayesinde ses çıkardığı bilinen
putlarda olduğu gibi rüzgârın etkisiyle çıkan bir ses olması muhtemeldir.18
İkrime, İbn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hârûn (a.s), Sâmiri buzağıyı
yaptığı bir sırada ona uğrar ve ona "Ne yapıyorsun?" dediğinde o "Ben, ne faydası ne de
zararı olmayan bir şey yapıyorum. Binaenaleyh, bana dua et" der. Bunun üzerine Hz.
Hârûn (a.s) da, "Allah'ım ona, istediğini ver" der. Hz. Hârûn (a.s) çekip gidince Sâmiri,
"Allah'ım, senden onun böğürmesini istiyorum" der, o da böğürür. Böyle olması halinde
bu, Hârûn (a.s)'ın bir mu'cizesi olmuş olur. "İşte sizin de, Mûsâ'nın da tanrısı budur"
ifadesine gelince, bu hususta şöyle bir problem bulunmaktadır: "O kavim, eğer, o anda
yapılan o buzağının, göklerin ve yerin yaratıcısı olduğuna inanacak kadar cahil idiyseler
onlar deli demektirler ki, dolayısıyla da mükellef olmazlar! Hâlbuki bu kadar kalabalık
bir kitlenin deli ve cahil olması da imkânsızdır. Yok, eğer onlar bunun böyle olduğuna
inanmıyor idiyseler, daha nasıl, 'işte sizin de, Mûsâ'nın da tanrısı budur" diyebilmişlerdir.
Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Onlar, belki de "hulul" inancına sahip idiler.
Binaenaleyh, böğürme işi, ulûhiyete münasib düşmediğinden her ne kadar bu da uzak bir
şey ise de, ilâhın veya onun herhangi bir sıfatının o maddeye hulul ettiğini düşündüler. O
topluluk belki de, son derece ahmak ve aptal idiler.19
Netice olarak tekrar söylüyoruz ki, İsrâîloğulları "altın buzağı"ya değil "altın"a
tapmışlardır. Sâmirî'nin kafalarına soktuğu şey, altına tapmanın Allah'a tapmaktan
daha iyi olduğu fikridir. İsrâîloğulları da, altına taptıkları yetmezmiş gibi, İşte bu
sizin ilâhınızdır ve de Mûsâ'nın ilâhıdır. Ama o [Mûsâ] onu terk ediverdi
şeklindeki sözleriyle bir zamanlar Mûsâ peygamberin de altına taptığını ve sonra
onu terk ettiğini ileri sürmüşlerdir.
92,93
Mûsâ: “Ey Hârûn! Bunların sapıklığa düştüğünü gördüğün vakit, seni
benim yolumu takip etmekten engelleyen ne oldu? Yoksa benim emrime karşı
mı geldin?” dedi.
94
Hârûn: “Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı tutma. Şüphesiz ben senin
‘İsrâîloğulları arasında ayrılık çıkardın ve benim sözüme bakmadın’ demenden
korktum” dedi.
Bu Âyetler, İsrâîloğulları tarafından Hârûn peygamber çalınan karaları
temizlemektedir. Çünkü Kitab-ı mukaddes’e (Çıkış 32, 1-35) göre İsrâîloğulları'nı
yoldan çıkaran Sâmirî değil, Hârûn peygamberdir.
HÂRÛN PEYGAMBER ŞİRKE GÖZ MÜ YUMDU:
Hârûn'un peygamber 94. Âyetteki ifadesi ilk bakışta sanki tefrika çıkarmamak
için kavminin altına tapmasına göz yummuş olduğu anlamına geliyor gibi görünse
de, A'râf Sûresi'nin 150. Âyeti böyle bir anlayışın doğru olmadığını
göstermektedir. Zira orada bildirildiğine göre, Hârûn peygamber kavmi tarafından
zayıf düşürülmüş, eli kolu bağlanmış hatta ölümle tehdit edilmek sûretiyle etkisiz
hâle getirilmiştir. Yani Hârûn peygamberin şirke taviz vermiş gibi görünmesi,
sadece "tefrikayı önlemek" sebebiyle açıklanamaz. Kavminin baskısıyla karşı
karşıya gelen Hârûn peygamber, zaten yoldan çıkmış olan halkın bir de kendi
18
(Muhammed Esed; Kur’an Mesajı)
19
(Râzi; Mefâtibu'-l Gayb ilgili Âyetlerin açıklamaları)
45
46.
aralarında tefrikaya düşmesindenkorkmuş ve Mûsâ peygamberin döndüğünde
kendisini durumu daha da kötüleştirmekle ve kontrolü iyice kaybetmekle
suçlamaması için o gelene kadar sessiz kalmıştır. Nitekim A'râf Sûresi'nin 150.
Âyetinden anlaşıldığına göre, kavmin içinde Mûsâ peygambere ve Hârûn
peygambere düşman olan ve huzursuzluk çıkmasına yol açacak birçok kimse
bulunmaktadır.
Mûsâ peygamberin 93. Âyetteki Benim emrime isyan mı ettin ifadesi, onun
oradan ayrılırken Hârûn peygambere bir şeyler emrettiğini göstermektedir.
Hârûn'un peygamberin cevabından da bu emrin "Ne olursa olsun, İsrâîloğulları
arasında bozgunculuğa sebep olma!" mealinde olduğu anlaşılmaktadır.
95
Sonra da Mûsâ: “Ey Samirî! Senin bu yaptığın nedir?” dedi.
96
Samirî: “Ben onların anlamadıkları bir şeyi anladım da elçinin eserinden
bir avuç almıştım, sonra da onu fırlatıp attım. Ve bunu, bana böylece nefsim
hoş gösterdi” dedi.
97,98
Mûsâ: “Haydi git. Artık senin için hayat boyunca ‘Benimle temas yok’
diye söylemen var. Hem senin için asla karşı çıkamayacağın bir buluşma günü
daha var. Bir de kulluk edip durduğun ilâhına bak” dedi. –Elbette Biz onu
yakacağız, sonra da kesinlikle onu bol suda kökünden yıkacağız. Sizin ilâhınız,
ancak Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'tır. Şüphesiz ki O bilgi
yönünden her şeyi kuşatmıştır.–
Bu Âyet grubunda, Mûsâ peygamberin Sâmirî'ye İsrâîloğullarını yoldan
çıkarma sebebini sormasıyla başlayan konuşmalar yer almaktadır.
Sâmirî, Mûsâ peygambere gayet açık cevap vermiş ve Ben onların
anlamadıkları bir şeyi anladım da Elçinin eserinden bir avuç almıştım, sonra da
onu fırlatıp attım. Ve bunu, bana böylece nefsim hoş gösterdi diyerek Mûsâ
peygamberin dininden vazgeçtiğini, yani irtidat ettiğini beyan etmiştir.
ÂYETTEKİ ELÇİ: Sâmirî'nin cevabında sözü edilen elçi Mûsâ
peygamberdir.
ELÇİNİN ESERİ: 96. Âyette geçen اثر - eser sözcüğü genellikle iz anlamıyla
ele alınmış ve bunun "ayak izi" olduğu yönünde yorumlar yapılmıştır. Hâlbuki
yukarıda 84. Âyette yer alan Mûsâ peygamberin konuşmasına dikkat edilirse, bu
sözcüğün "öğreti, risâlet, onlara tebliğ edilenler" anlamında olduğu görülür.
Mûsâ peygamberin Sâmirî'ye yönelttiği Haydi çek git! Artık senin için hayat
boyunca, 'Benimle temas yok' diye söylemen var şeklindeki sözleri, Sâmirî'nin
sadece kavminden sürgün edilmediğini, aynı zamanda sosyal hayattan da sürgün
edildiğini ifade etmektedir. Çünkü Sâmirî, verilen bu ceza ile her gittiği yerde bir
sürgün olduğunu bildirmek zorunda bırakılmaktadır. Bu konuda Sâmirî'nin
Allah'tan bir azap olarak cüzam hastalığına uğratıldığı yolunda, Tevrât'ın
cüzamlılarla ilgili olarak aşağıdaki cümlelerinden kaynaklanmış olması muhtemel
bazı iddialar ileri sürülmüştür:
46
47.
Böyle bir hastalığayakalanan kişinin giysileri yırtık, saçları dağınık olmalı; kişi
ağzını örtüp, 'Kirliyim! Kirliyim! diye bağırmalı. Hastalığı devam ettiği sürece kirli
sayılacaktır, çünkü kirlenmiştir. Halktan uzak, ordugâhın dışında yaşamalıdır.20
Bize göre burada önemli olan, Sâmirî'nin her gittiği yerde çevresindekilere
kendisi ile temas kurulmaması gerektiğini söyleyecek olmasıdır. Bunu hastalık
yüzünden veya ahlâkî bakımdan yaftalı olması sebebiyle yapmasının herhangi bir
önemi yoktur.
98. Âyetteki Elbette Biz onu yakacağız, sonra da kesinlikle onu denizde
kökünden yıkacağız. Sizin ilâhınız, ancak kendisinden başka hiçbir ilâh
bulunmayan Allah'tır. Şüphesiz ki O ilim yönünden her şeyi kuşatmıştır
ifadesinin yer aldığı bölüm kıssaya ait olmayıp Rabbimizin genel bir beyanını
içeren parantez içi bir cümledir. Bu genel beyanda Allah'ın her şeyi kuşattığı,
küfrün ve şirkin kökünün kazınacağı bildirilmektedir. Aynı husus başka Âyetlerde
de bildirilmektedir:
Allah, onun için rızkı güzelleştirmiştir.
12
Allah, yedi göğü ve yerden de onlar kadarını oluşturandır. Allah'ın her şeye kâdir olduğunu ve
Allah'ın bilgisinin, her şeyi kuşattığını bilesiniz diye buyruk gökler ve yer arasında iner durur.
(Talâk/ 12)
25-28
De ki: “O tehdit olunduğunuz şey yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi
tanıyacak ben bilmiyorum. Rabbim, bütün görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği
bilendir. Ve de elçilerden seçip hoşnut olduğu kişi hariç, göstermediğine, duyurmadığına,
sezdirmediğine, geçmişe, geleceğe hiçbir kimseyi bilgi sahibi yapmaz. Çünkü O, Rablerinin
gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettiklerini bilsin diye onun her tarafından gözetleyiciler salar. O,
onların yanında olan her şeyi kuşatmıştır, her şeyi de sayısı ile saymıştır.”
(Cinn/25- 28)
3,4
Ve kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler: “Bize o kıyâmetin
kopuş anı gelmeyecektir” dediler. De ki: “Evet, gelecektir. Görülmeyeni, duyulmayanı,
sezilmeyeni, geçmişi, geleceği bilen Rabbime andolsun ki iman eden ve düzeltmeye yönelik işler
yapan o kimselere –ki işte onlar kendileri için bir bağışlanma ve hatırı sayılır bir rızık olanlardır–
karşılıklarını vermek için size kesinlikle gelecektir. O'ndan göklerde ve yerde zerre ağırlığı bir şey
kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi kesinlikle açık bir kitaptadır.”
(Sebe''/ 3)
59
Görünmezin, duyulmazın, geçmişin, geleceğin anahtarları da yalnızca O'nun katındadır.
O'ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak
dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta
bulunmasın.
(En'âm/ 59)
6
Ve yeryüzünde hiçbir küçük-büyük canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Allah, onun
yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır.
(Hûd/ 6)
99–104. Ayetler:
20
Levililer 13: 45-46
47
48.
99
Biz, sana geçmişolan şeylerin önemli haberlerinden bir kısmını böylece
anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana katımızdan bir Öğüt/hatırlatma [Kur’ân]
verdik. 101-102
Kim Bizim verdiğimiz Öğüt'ten [Kitap'tan/Kur’ân'dan] yüz
çevirirse, şüphesiz o, kıyâmet günü; Sûr'a üflendiği gün, sürekli içinde
kalacakları bir yük yüklenecektir. Ve kıyâmet günü onlar için bu ne fena bir
yüktür! Biz suçluları o gün, gözleri gövermiş olarak toplayacağız. 103
Aralarında
fısıldaşacaklar: “Siz dünyada sadece ‘on gün’ kaldınız.” –104
Biz aralarında ne
konuşacaklarını daha iyi biliriz.– Yolca en üstün olan “Siz ancak bir gün
kaldınız” diyecektir.
Bu ayet grubunda Yüce Allah, geçmişe ait kıssaları bitirdiğini söyledikten
sonra peygamberimizi muhatap alarak ona seslenmektedir. İnsanlara öğüt ve kılavuz
olan Kur’an ile ilgili bilgilerin yer aldığı bu seslenişte; Kur’an’dan yüz çevirenlerin
kıyamet gününde gözleri göğermiş hâlde toplanacakları, dünyada yüklendikleri
şeyler sebebiyle ahirette içinden çıkılmayacak sıkıntılarla, altından kalkılmayacak
yüklerle karşılaşacakları bildirilmektedir. Sonra da insanların Zikir [Öğüt] olarak
nitelenen Kur’an’dan öğüt almaları istenmektedir. Hatırlanacak olursa, surenin
başında da Kur’an’ın öğüt olma özelliği ön plâna çıkarılmıştı:
“Biz Kur’an’ı sana sıkıntıya düşesin / sıkıntı veresin [eşkıyalık yapasın] diye
indirmeyip ancak haşyet duyan kimse için bir öğüt olmak üzere; yeryüzünü ve yüce
gökleri yaratandan bir indirilişle indirdik.”
GÖZLERİN GÖĞERMESİ
Bu ifade bir deyim olup “korkudan ve zayıflıktan dolayı gözlerin donup
kalması” demektir. İnkârcıların, yalanlayıcıların, müşriklerin kıyamet günündeki
hâlleri, İbrahim suresinde benzer bir ifade ile yer almıştır:
42,43
Sakın şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanların yaptıklarından Allah'ın
duyarsız/bilgisiz olduğunu sanma! Ancak O, onları, başlarını dikerek koşacakları, gözlerin dışa
fırlayacağı bir gün için erteliyor. Onların bakışları kendilerine dönmez ve onların gönülleri
bomboştur.
(İbrahim/ 42)
103 ve 104. ayetlerde, mahşerde toplanan insanların kendi aralarında dünyada
yeterli süre kalmadıkları hakkında konuşacakları bildirilmektedir. Bu konuşmalarda
yer alan “on” ve “bir” ifadeleri genellikle azlıktan kinaye olarak “birkaç” anlamında
kullanılır. Çokluktan yapılan kinaye ise 7, 70 ve 1000 sayıları ile ifade edilir.
Dolayısıyla ayette geçen “on” sayısı “birkaç sene”yi ifade etmektedir.
Kâfirlerin dünyada geçirdikleri sürenin azlığından yakınmaları, eğer daha fazla
süre verilse idi, kendilerinin de iman edip salihatı işleyecekleri yolundaki iddialarına
dayanak bulabilme çabası sebebiyledir. Kâfirlerin düşeceği bu durumdan Kur’an’da
pek çok yerde söz edilmektedir:
37
Ve onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapmış olduklarımızdan başka
düzgün amel yapalım.” –Sizi, düşünecek olanın düşüneceği kadar ömürlendirmedik mi? Size
uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın! Artık şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar için bir
yardımcı da yoktur.–
(Fatır/ 37)
112
Allah: “Yeryüzünde yıl sayısı olarak kaç yıl kaldınız?” dedi.
48
49.
113
Onlar: “Bir günveya günün bir kısmı kadar kaldık. Haydi, sayanlara sor” dediler.
114
Allah: “Siz sadece pek az bir süre kaldınız; keşke siz bilmiş olsaydınız!” dedi.
(Müminun/ 112-114)
46
Sonra onlar onu görecekleri gün, dünyada bir akşam veya kuşluğundan başka durmamış
gibidirler.
(Naziat/ 46)
55
Ve kıyâmetin kopacağı gün günahkarlar bir saatten fazla durmadıklarına yemin ederler. Onlar
işte böyle döndürülüyorlardı.
56
Kendilerine bilgi ve iman verilen kimseler de diyecekler ki: “Andolsun ki Allah'ın yazısında,
dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu, ölümden sonra dirilme günüdür. Fakat siz bunu
bilmiyordunuz.”
(Rum/ 55, 56)
Müminler için ise böyle bir durum söz konusu değildir. Onlar dünyada
geçirdikleri zamandan şikâyet etmeden “öldük ve dirildik” demektedirler.
Zikirden, Allah’ın gönderdiği öğütlerden yüz çevirenler Kur’an’da devamlı
uyarılmışlardır:
17
Artık dünyayı isteyenler, hiç Rabbinden açık bir belge üzere olan ve kendisini Rabbinden bir
şâhitin takip ettiği ve de önünde bir önder ve rahmet olarak Mûsâ'nın kitabı bulunan kimse gibi
midir? İşte böyle olanlar, Kur’ân'a inanırlar. Hangi karşıt gruptan olursa olsun kim Kur’ân'ı örtbas
ederse, ona vaat edilen yer ateştir. İşte bütün bunlardan dolayı sen de Kur’ân'dan şüphe içinde olma.
Kesinlikle o, Rabbinden bir hakktır/gerçektir. Fakat insanların çoğu iman etmiyorlar.
( Hud/ 17)
97,98
Ve Allah kime kılavuz olursa, işte o doğru yolu bulmuş olandır. Kimi de saptırırsa, artık
bunlar için Allah'ın astlarından hiçbir yardımcı, koruyucu, yol gösterici yakın kimse bulamazsın. Ve
Biz, onları kıyâmet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları hâlde, yüzleri üstü toplayacağız. Onların
varacakları yer cehennemdir. Ne zaman ki cehennem dindi, onlara ateşi arttırırız. İşte bu, onların,
âyetlerimizi/ alâmetlerimizi/ göstergelerimizi örtbas etmiş olmaları ve “Bizler, bir yığın kemik ve
ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, biz yeni bir oluşturuluşla kesinlikle diriltilmiş mi olacağız?”
demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır.
(İsra/ 97)
74
Gerçek şu ki, her kim Rabbine suçlu olarak varırsa, şüphesiz ki ona
cehennem vardır. Orada ölmez ve dirilmez.
75,76
Ve kim Rabbine bir mü’min olarak düzeltmeye yönelik işler yapmış
olduğu hâlde varırsa, işte onlar; en yüksek dereceler, altlarından ırmaklar
akan Adn cennetleri kendilerinin olacak olanlardır. Onlar, orada sonsuz olarak
kalacaklardır. Ve işte bu, arınan kimselerin karşılığıdır.
Bu Âyet gurubu, bazı yorumcular tarafından sihirbazların Firavun'a verdikleri
cevabın devamı olarak kabul edilmiştir. Biz ise bu Âyetlerin konunun akışı içinde
Rabbimizin genele hitap eden bir parantez içi beyanı olduğunu düşünüyor, bu
sözlerin sihirbazlara ait olmasını mümkün görmüyoruz. Zira ancak karşılaşmadan
sonra imana gelmiş olan sihirbazların bu ilâhî ilkeleri böyle ayrıntılarıyla bilmeleri
ve onu burada tebliğ etmeleri söz konusu olamaz.
Âyetlerin mesajına gelince: Bu Âyetlerde bağışlanmanın ve cenneti hak
etmenin koşulları açıklanmaktadır.
49
50.
Bu genel mesajlarpek çok Âyette verilmiştir:
1,2
Allah'ın yardımı ve fetih geldiği ve sen, insanların, bölük bölük, Allah'ın dinine girdiklerini
gördüğün zaman, 3
hemen Rabbinin övgüsüyle birlikte her türlü noksanlıktan Kendisini arındır ve
O'ndan bağışlanma dile. Şüphesiz O, ezelden beri tevbeleri çokça kabul eden, çok tevbe fırsatı
verendir.
(Asr/ 1-3)
9,10
Bundan dolayı sen hemen öğüt ver, eğer öğüt yarar sağlıyorsa/ sağlayacaksa; saygısı olan
öğüt alacaktır. 11
En mutsuz olacak olan kişi de ondan kaçınacaktır. 12
O kişi, en büyük ateşe
yaslanacaktır. 13
Sonra onun içinde ne ölecek ne de hayat bulacaktır.
14-17
Arınan, Rabbinin adını anıp da salât eden; mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olan;
toplumu aydınlatmaya çalışan kimse kesinlikle kendini kurtarmıştır. Fakat siz şu basit dünya hayatını
tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve devamlı kalıcıdır.
(A'la/ 10–17)
80
Ey İsrâîloğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık ve dağın sağ yanında
size söz verdik/dağın sağ yanını size buluşma yeri olarak belirledik. Üzerinize
de kudret helvası ve bıldırcın/bal indirdik. –81
Sizi rızıklandırdığımız şeylerin
temizlerinden yiyin ve bunda aşırı gitmeyin, sonra üzerinize gazabım iner. Kimin
üzerine de gazabım inerse, kesinlikle o iner [düşer, mahvolur]. 82
Ve şüphe yok ki
Ben, tevbe eden, iman edip sâlihi işleyen, sonra da kılavuzlandığı doğru yolu
bulan kimse için çok bağışlayıcıyım.–
Kıssanın anlatımı arasına bir parantez olarak girmiş olan bu Âyetler,
Firavun'un zulmünden kurtarılan İsrâîloğulları ile yapılan sözleşmenin özetidir.
Dolayısıyla Âyetlerin başındaki hitap da Mekke'deki İsrâîloğulları'na yönelik bir
hitap değildir. Zira bu Âyetlerde İsrâîloğulları'na verildiği söylenen nimetler,
Kur'ân'ın diğer Âyetlerindeki anlatımlardan da anlaşılacağı gibi, denizden
geçirilmiş olan İsrâîloğullarına verilen nimetlerdir. Hatırlanacağı üzere A'râf
Sûresi'nin 160. Âyetinde kendilerine نّ الم - menne = kudret helvası ve ولوسّ ال - selvâ
= bıldırcın/ bal bahşedildiği bildirilen, yani bal börekle beslenen, bir eli yağda bir
eli balda olan İsrâîloğulları, Mûsâ peygamber ile birlikte olan İsrâîloğulları'dır.
Burada sözleşme kapsamında olması sebebiyle sadece İsrâîloğulları için
bahsedilmiş gibi görünen güzel nimetler, aslında herkesin istifadesine
sunulmuştur. Çünkü Yüce Allah kullarına her zaman tayyibattan yemelerini ve
haramlardan uzak durmalarını emretmiştir:
172
Ey iman etmiş kişiler! Eğer siz yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, sizi rızıklandırdığımız
şeylerin hoş, temiz ve yararlı olanlarından yiyin ve verdiği nimetlerin karşılığını Allah'a ödeyin.
(Bakara/ 172)
82. Âyette Rabbimiz Kur'ân'da çokça yer alan ve ğaffâr, ğafûr, ğâfir
sözcükleriyle ifade edilen "bağışlayıcılık" sıfatını ön plâna çıkarmış ve tövbe
ettikten sonra doğru yoldan ayrılmayan kimseler için bağışlama kapılarını açmıştır.
105–109. Ayetler:
50
51.
105-107
Sana dağlardan soruyorlar,de ki: “Rabbim onları savurdukça
savuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur
ve bir tümsek görmeyeceksin.”
108
O gün, hiçbir eğriliği olmayan o davetçiye uyarlar ve Rahmân [yarattığı
bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah] için sesler kısılmıştır.
Artık sadece hafif bir ses duyacaksın.
109
O gün, Rahmân'ın [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet
eden Allah'ın] kendisine izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler hariç,
yardım-destek, yarar sağlamaz.
Surenin bu bölümünde kıyamet ve ahirete ait sahnelere yer verilmiştir. O gün
dünyanın dümdüz hâle geleceği, herkesin ses bile çıkarmadan son derece saygılı
biçimde pürüzsüz çağırıcının [Allah’ın] davetine koşacağı ve Allah’ın izin
vermediği, razı olmadığı hiç kimsenin yardım görmeyeceği bildirilmiştir.
105. ayetin “Sana dağlardan soruyorlar” diye başlaması, ahireti kabul
etmeyenlerin peygamberimize muhtemelen şöyle bir soru yönelttiklerini
düşündürmektedir: “Okuduğun ayetlere göre o gün bütün insanlar dümdüz bir
alanda toplanacaklarsa, bu yüksek dağlar kıyamet gününde nereye gidecek?” İşte
Rabbimiz 105–107. ayetlerde bu sorunun cevabını vermektedir.
Kıyamet gününde yeryüzünün nasıl bir hâl alacağı Kur’an’da pek çok yerde
tarif edilmiş ve Rabbimiz o gün kendi güç ve iradesiyle yapacaklarını değişik
yönleriyle açıklamıştır:
İnşikak 1-5
gök yarıldığı, Rabbine kulak verdiği ve gerçekleştirildiği zaman; yeryüzü de dümdüz
olduğu, içinde ne varsa attığı, boşaldığı ve Rabbine kulak verdiği ve gerçekleştirildiği zaman
19
buyruk, Allah'a aittir.
(İnşikak/1-5)
48-51
O gün, Allah'ın, her nefsi kazandığı ile karşılıklandırması için, yeryüzü bir başka
yeryüzüyle değiştirilecek, gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya
çıkacaklardır. O gün, suçluları zincire vurulmuş olarak görürsün. Onların gömlekleri katrandandır,
yüzlerini de ateş kaplayacaktır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir.
(İbrahim/ 48-51)
Bu konuda ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Tekvir/6, Kehf/47, Tur/9, 10,
Vakıa/4–6, Hakkah/13–15, Mürselat/10, Mearic/ 9, Kariah/5, Müzzemmil/14,
Nebe’/ 20.
108. ayette geçen “pürüzsüz davetçi” ifadesindeki “pürüzsüz” sıfatı, kıyamet
gününde yeryüzünün “dümdüz” hâle gelecek olmasıyla sanatsal bir uyum
göstermektedir. Tabiî ki sözü edilen Davetçi, Kaf suresinin 41. ayetinin tahlilinde
belirttiğimiz gibi Yüce Allah’ın bizzat kendisidir.
109. ayette Rabbimiz, kendisine izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler
hariç, ahirette şefaatin kimseye fayda sağlamayacağını bildirmiştir. Hatırlanacak
olursa, bu ayetin bir benzeri de Meryem suresinin 87. ayetidir. Rabbimiz, orada da
Rahman’ın katında bir ahd almış olan kimse hariç, kimsenin şefaate sahip
olamayacağını farklı bir üslûpla bildirmiştir. Şefaat kavramı hakkındaki ayrıntılı
açıklama Necm suresinin tahlilinde verildiği için bu konuya daha fazla girmiyoruz.
Ancak kuralın istisnaları ile ilgili olarak Rabbimizin bildirdikleri üzerinde bir
cümle ile durmak istiyoruz: Şefaatle ilgili olarak Meryem/87’deki “Rahman’ın
katında ahd almış olan kimse hariç” şeklindeki istisna, yüzlerce ayette bildirildiği
gibi nasıl “iman edenler ve salihatı işleyenler” ise, bu surenin 109. ayetindeki “izin
51
52.
verdiği ve sözcehoşnut olduğu kimseler hariç” şeklindeki istisna da yine yüzlerce
ayette bildirildiği gibi “iman edenler ve salihatı işleyenler”dir. Yani Rabbimizin her
iki ayetteki istisna cümlelerinden anlaşılan odur ki, “iman eden ve salihatı
işleyenler” dışında hiç kimse şefaat beklentisinde olmamalıdır.
110–112. Ayetler:
110
Allah, yardım görmeyenlerin önlerindeki ve arkalarındaki şeyleri bilir.
Onlar ise O'nu bilgice kuşatamazlar.
111
Ve kişiler, diri ve bütün yarattıklarını gözetip duran Allah için baş
eğmiştir. Bir şirke bulaşarak yanlış; kendi zararlarına iş taşıyan kimseler
gerçekten zarara uğramıştır.
112
Ve her kim iman eden biri olarak düzeltmeye yönelik işlerden yaparsa,
artık o, bir haksızlıktan ve hakkının yenileceğinden korkmaz.
110 ve 111. ayetlerde, Rahman’ın şefaate izin vermeyeceği kişiler [ahirette
yardım görmeyecek olanlar] ile ilgili açıklamalar yer almaktadır. Yüce Allah bu
kimselerin ne işlediklerini bildiği gibi, eserleri olarak arkalarından yapılanları da
bilmektedir ve cezalandırmayı ona göre yapacaktır. O gün herkes çaresiz olarak baş
eğecek, Allah’ın dininden uzak kalıp O’nun koyduğu ilkelere ters davrananlar ve bu
ilkeleri yok sayanlar mutlaka cezalandırılacaklardır. Buna karşılık, iman edip salihatı
işleyenler ise haklarından mahrum bırakılacakları veya suçsuz oldukları hâlde
cezalandırılacakları gibi bir korku ve şüpheye kapılmayacaklardır.
13
Ve biz o kılavuzu/ Kur’ân'ı dinlediğimizde ona iman ettik. Onun için kim Rabbine inanırsa, o
hakkının eksik verilmesinden ve haksızlığa uğramaktan/ aptal yerine konmaktan, kendisine aşırı yük
yüklenilmesinden korkmaz.
(Cinn/ 13)
Zilzal 7,8
Artık her kim, zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim de zerre miktarı bir şer
işlerse onu görecektir.
(Zilzal/ 7, 8)
95
Ve Allah'ın ahdini/ Allah'a verilen sözleri az bir bedel karşılığında satmayın. Eğer bilirseniz
kesinlikle Allah katındaki; o, sizin için daha hayırlıdır.
96
Sizin yanınızdaki tükenir, Allah'ın katındaki ise kalıcıdır. Ve Biz kesinlikle sabredenlere
ecirlerini, yaptıklarının daha güzeli olarak karşılık vereceğiz.
97
Erkek-dişi, mü’min olarak kim iyi amel işlerse kesinlikle onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve
kesinlikle onların ücretlerini, yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle ödüllendireceğiz.
(Nahl/ 95–97)
İman edip salihatı işleyenlerin korku duymayacaklarını bildiren 112. ayette,
dikkat edilmesi gereken bir nokta daha vardır. Ayetin ifadesinden anlaşıldığına göre,
amelin yararlı sayılması iman şartına bağlanmıştır. Bu, imansızların ne yaparlarsa
yapsınlar cehennemden kurtulamayacaklarını göstermektedir:
91
Şüphesiz ki küfretmiş; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş ve bu durumda oldukları
hâlde de ölen şu kişilerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın –onu fidye/kurtulmalık verseler bile– asla
kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan
da yoktur.
(Âl-i Imran/ 91)
19
Kim de âhireti isterse ve mü’min olarak âhirete yaraşır bir çaba ile âhiret için çalışırsa, işte
52
53.
öylelerinin çalışmalarının karşılığıverilir.
(İsra/ 19)
94
Öyleyse kim inanmış olarak düzeltmeye yönelik işler yaparsa onun emeği için iyilikbilmezlik
edilmeyecektir. Biz, hiç şüphesiz onu yazanlarız da.
(Enbiya/ 94)
105
İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na ulaşmayı bilerek reddetmiş/ inanmamış kimselerdi
de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyâmet günü onlar için hiçbir ölçü
tutturmayız/ hiç bir değer vermeyiz.
(Kehf/ 105)
16
İşte onlar, kendileri için, âhirette ateşten başka bir şey olmayanlardır. Yapıp ürettikleri de
orada boşa gitmiştir. Yaptıkları şeyler de kaybolup gitmeye mahkûmdur.
(Hud/16)
Bu konuda ayrıca şu ayetlere bakılabilir: Bakara/217, Âl-i Imran/23, Maide/5,
53, En’âm/88, A’râf/147, Tövbe/17, 69, Zümer/65, Ahzab/19, Muhammed/9, 28, 32.
113, 114. Ayetler:
113
Ve işte böylece Biz Allah'ın koruması altına girsinler yahut onlara
yeni bir öğüt oluştursun diye onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik. Onda
tehditlerden tekrar tekrar açıklama yaptık.
114
İşte hak olan, biricik hükümdar olan Allah ne yücedir! Onun vahyi sana
tamamlanmadan evvel, okumayı/öğretmeyi acele etme ve “Rabbim, bana
bilgiyi artır!” de.
Bu ayetlerin nüzul sebebi hakkında klasik eserlerde birçok sebep
nakledilmiştir. Herhangi bir değeri olmamakla birlikte örnek teşkil etmesi
bakımından bu nakillerden birkaçını sunmayı yararlı görüyoruz:
………
c- Dahhâk şöyle demektedir: "Mekkeliler ve Necef şehrinin Piskoposu: "Ey Muhammed (s.a.s),
bize şunu söyle. Biz sana üç gün mühlet tanıyoruz" demişlerdir. Derken, vahiy gecikir. Bunun üzerine
etrafta, "Yahudiler Muhammedi mağlup etti" şayiası yayılır. Bu sebepten dolayı, "... Kur'ân'da acele
etme" ayeti nazil oldu, bu "Onun Levh-i Mahfuz’dan İsrafil'e, İsrafil’den Cebrail'e, Cebrail'den sana
vahyi tamamlanmazdan önce, onun inmesi hususunda acele etme de, ‘Ey Rabbim, ilmimi arttır!’ de!"
demektir.
d) Hasan el-Basri: "Bir kadın Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelerek, "Kocam yüzüme tokat attı'
dedi. Bunun üzerine de Hz. Peygamber (s.a.s) "Aranızda kısas uygulanır" buyurdu. İşte bunun
üzerine, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kur'ân'da acele etme" hitabı nazil oldu da, Hz. Peygamber (s.a.s) kısas
uygulamadan vazgeçti. Derken, Cenâb-ı Hakk'ın ayeti (Nisa/34) iniverdi" demiştir. Bu uzak bir
ihtimaldir. İtimada şayan olanı ise, ilk izahtır.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbim, benim ilmimi arttır' de" ifadesinde gelince, bu, "Allah Subhanehû
ve Teâlâ, Hz. Peygamber'e, Kur'ân'ın tamamlanması veyahut ta, kendisine inen vahyin beyanı ile
ortaya çıkacak olan ilminin artması hususunda, kendisine, Allah'a sığınmasını emretmiştir"
demiştir.21
Kur’an’ın ön plâna çıkarıldığı bu ayetlerde, insanların takva sahibi olmaları
veya yeni bir öğüt almaları için tehditlerin tekrar tekrar açıklandığı bildirildikten
sonra peygamberimize de Kur’an ile ilgili olarak nasıl davranması gerektiği talim
edilmektedir. Buna göre elçi, herhangi bir konuda acele cevap vererek hemen çözüm
21
(Razi; 113. Ayet ile ilgili açıklamalar)
53
54.
getirmeye yanaşmamalı, Allah’tansürekli olarak kendisine bilginin artırılmasını
istemelidir.
114. ayet, Kur’an’ı iyi anlamak ve onu doğru yaşamak için gerekli çok önemli
bir ilkeyi daha ortaya koymaktadır. Bu ilkeyi daha evvel Müzzemmil ve Furkan
surelerinde bildirilmiş olan tertil ilkesiyle [Kur’an’ı iniş sırasına göre ayırma,
birbirine karıştırmama yöntemiyle] birlikte mütalâa edersek, ortaya şöyle bir sonuç
çıkar: Kur’an’ı tam olarak anlamak isteyen kimse, aceleci davranmaktan, yani bir
konuya ait ayetlerin tümünü göz önüne almadan o konu hakkında acele ile sonuçlar
çıkarmaktan sakınmalı, daima Kur’an’ı bir bütün olarak ele almalıdır.
115–123. Ayetler:
115
Ve andolsun Biz, bundan önce Âdem'den söz aldık da o aklından
çıkardı, yapmadı ve Biz, onda bir kararlılık bulmadık.
116
Ve Biz bir zaman doğa güçlerine, “Âdem için boyun eğip teslimiyet
gösterin!” dedik de İblis/düşünce yetisi hariç hepsi boyun eğip teslimiyet
gösterdiler, o dayattı.
117-119
Sonra da Biz, “Ey Âdem! Şüphesiz İblis sana ve eşine düşmandır.
Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun, kesinlikle senin
acıkmaman ve çıplak kalmaman cennettedir. Ve sen orada susamazsın ve
güneşin sıcağında kalmazsın” dedik.
120
Sonunda şeytan ona vesvese verdi. Dedi ki: “Ey Âdem! Sana
sonsuzluğun ağacı ve eskimez/çökmez mülk/saltanat için rehberlik edeyim mi?”
121
Bunun üzerine ikisi de mal-mülk, altın tutkunu oldular. Hemen
çirkinlikleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve kendi zararlarına, cennet
yaprağından örtüp istifçiliğe başladılar. Âdem, Rabbine asi oldu da
şaşırdı/azdı.
122
Sonra Rabbi, onu seçti de tevbesini kabul etti ve ona doğru yolu
gösterdi.
123
Allah, o ikisine: “Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan
alçalın. Artık Benden size bir kılavuz geldiği zaman, kim Benim kılavuzuma
uyarsa, işte o, sapıklığa düşmez ve mutsuz olmaz” dedi.
Bu necmde konu edilen bilgiler ve uyarılar daha evvel Sad ve A’râf surelerinde
ayrıntılı olarak tahlil edildiği için, burada sadece o ayetlerin mealini sunmak ve
Âdem’in içinde yaşadığı cennetle ilgili açıklamamızı tekrar vermekle yetiniyoruz:
71,72
Hani Rabbin bir zaman evrendeki güçlere, “Şüphesiz Ben çamurdan bir beşer
oluşturucuyum. Onu düzgünleştirip bilgili hâle getirdiğim zaman derhal ona boyun eğip teslim olun”
demişti.
73,74
Bunun üzerine İblis/ düşünce yetisi hariç evrendeki güçlerin tümü hep birlikte boyun eğip
teslimiyet gösterdiler, İblis büyüklük tasladı ve görmezden gelenlerden oldu.
75
Allah, “Ey İblis! O benim iki elimle/kudretimle oluşturduğuma boyun eğip teslim olmana ne
engel oldu? Büyüklendin mi? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?” dedi.
76
İblis dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım. Beni enerjiden oluşturdun, onu ise maddeden
oluşturdun.”
77,78
Allah, “Hemen çık oradan, artık sen kesinlikle kovulmuşsun, / katilin, asılsız söz ve
düşünce üretenin, karanlığa taş atanın tekisin, “Elbette hayırdan uzak tutmam da karşılık gününe
kadar senin üzerindedir” dedi.
79
İblis, “Rabbim! O hâlde tekrar diriltilecekleri güne kadar bana süre ver” dedi.
80,81
Allah, “Haydi, sen belirli bir vakte kadar süre verilenlerdensin” dedi.
54
55.
82,83
İblis, “Öyle iseen üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan; mutlak
galip oluşuna yemin ederim ki ben onların hepsini; –içlerinden arıtılmış kulların hariç– kesinlikle
azdıracağım” dedi.
84
Allah dedi ki: “Gerçek budur. Ben de şu gerçeği söylüyorum: “85
Andolsun ki cehennemi
kesinlikle senden ve onların sana uyanlarından; hepinizden dolduracağım.”
( Sad/ 71–85)
11
Ve hiç kuşkusuz Biz, sizi oluşturduk, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da evrendeki güçlere,
“Âdem'e/bilgilenmiş, vahiy almış insana boyun eğip teslim olun” dedik; İblis/düşünce yetisi hariç
onlar hemen boyun eğip teslim oldular; o, boyun eğip teslim olanlardan olmadı.
12
Allah, “Sana emrettiğim zaman, seni boyun eğip teslimiyet göstermekten ne alıkoydu?” dedi.
İblis, “Ben, ondan hayırlıyım; beni ateşten/enerjiden oluşturdun, onu da çamurdan/maddeden
oluşturdun” dedi.
13
Allah, “Öyleyse oradan hemen alçal, senin için orada büyüklük taslamak olmaz, hemen çık,
sen kesinlikle aşağılıklardansın” dedi.
14
İblis, “Yeniden diriltilecekleri güne kadar bana süre ver” dedi.
15
Allah, “Sen süre verilmişlerdensin” dedi.
16,17
İblis, “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, andolsun ki ben, onlar için Senin dosdoğru
yoluna oturacağım, sonra yine andolsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından
onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödeyenler
bulmayacaksın” dedi.
18
Allah, “Haydi, sen, yerilmiş ve itilmiş olarak oradan çık. Onlardan sana kim uyarsa, andolsun
ki sizin hepinizden cehennemi dolduracağım” 19
Ve, “Ey Âdem/bilgilenmiş, vahiy almış insan! Sen ve
eşin cennete yerleşin, dilediğiniz yerden de yiyin ve girift, çekişmenin kaynağı olan şu şeye
yaklaşmayın; malın-mülkün, paranın-pulun tutkunu olmayın, yoksa yanlış; kendine zararlı iş
yapanlardan olursunuz” dedi.
20
Derken İblis, onların kendilerinden gizli kalan çirkinliklerini kendilerine göstermek için
onlara vesvese verdi. Ve “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer
melek/iradesiz güç olmanız ya da sonsuz olarak kalıcılardan/gelişmeyen, değişmeyen birer varlık
olmanız için sizi girift, çekişmenin kaynağı olan şu şeyden; maldan-mülkten, paradan-puldan men
etti/ bunları size yasakladı” dedi. 21
Ve “Elbette ben, size öğüt verenlerdenim” diye onlara yemin etti/
kanıtlar ileri sürdü. 22
Böylece onları aldatarak aşağılığa düşürdü. Onlar girift, çekişmenin kaynağı
olan şeyin; malın-mülkün, paranın-pulun tadına varınca, hırsları, doyumsuzlukları devreye girdi ve
mal-mülk, para-pul istifçiliğine başladılar. Rableri onlara seslendi: “Ben, size mal-mülk, para-pul
tutkunu olmayı yasaklamadım mı ve size, ‘Bu şeytân, kesinlikle sizin için apaçık düşmandır’
demedim mi?”
23
Onlar/her ikisi, “Ey Rabbimiz! Biz kendimize haksızlık ettik ve eğer bizi bağışlamazsan ve
bize rahmetinle işlem yapmazsan kesinlikle zarara uğrayacaklardan oluruz!” dediler.
24
Allah, “Birbirinize düşman olarak alçalın, sizin için yeryüzünde bir süreye kadar kalmak ve
yararlanmak vardır” dedi.
25
Allah, “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız” dedi.
( A’râf/ 11–27)
122. ayette bildirildiği gibi, Âdem’in içinde yaşarken isyan edip azgınlıkta
bulunduğu, sonra tövbe ettiği ve tövbesinin kabul edildiği cennetin neresi olduğu
hususu yine A’râf suresindeki açıklamamızda yer almaktadır:
ÂDEM’İN CENNETİ
Bakara/30, Ta Ha/55, Müminun/79, Sad/71, Hicr/26, İsra/61-65 ve Secde/7
gibi Kur’an’ın bir çok ayetinde bildirildiğine göre Âdem ve insanlar topraktan
yaratılmışlardır. Âdem ve tüm insanlığın ilk yaratıldığı toprak, başka bir âlemde veya
cennette değil, bu arzda, yani yeryüzündedir. Dolayısıyla buradaki “cennet”
sözcüğünden ahiretteki cennet anlaşılmamalıdır. Zaten “cennet”in esas sözcük
anlamı da “yeşili ve ormanı toprağı örten sulak arazi parçası” demektir. Cennet
55
56.
sözcüğü, Bakara/265, Sebe’/15,16, Kehf/32-40, Necm/15, Kalem/17 ve daha birçok
ayette de bu anlamda kullanılmıştır.
Diğer taraftan, ahiretteki cennetin birçok niteliği Kur’an’da açıklanmıştır.
Kur’an ayetlerinde verilen bu açıklamalara göre, ahiretteki cennet öncelikle ebedîlik
yurdu olup nimetleri tükenici değildir. Ayrıca orada boş lâkırdı, günaha girme
olmadığı gibi, herhangi bir şeyin yasaklanması da söz konusu değildir. Oysa
Âdem’in yerleştirildiği cennette her şey geçicidir ve Âdem orada yasaklanmıştır.
(Bakara/25, Fatır/33-35, Saffat/40-49, Duhan/51-57, Tur/17-24, Rahman/46-78,
Vakıa/10-40, Mümtehine/21-24, İnsan/5-22, Nebe’/31-37, Tur/17-28, Zühruf/68-73,
Ta Ha/120)
Sonuç olarak, Âdem mükâfat yurdu olan cennette yaratılıp da oradan dünyaya
indirilmiş değildir. Bize göre Âdem, yeryüzünün yeşil, ormanlık, sulak bir
bölgesinde yaratılmış ve oradan, cennet niteliği olmayan başka bir bölgeye [çöle]
düşürülmüştür.
Âdem kıssası, bu surede sekiz ayetten oluşan bir necm ile özetlenmiştir. Kitab-
ı Mukaddes’te (Tekvin; 1–3. Bablar) anlatılanlarla karşılaştırmayı öneririz.
124–127. Ayetler:
124-126
Kim Benim anılmamdan/ Benim öğüdümden mesafeli durursa, hiç
şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim/ yaşam vardır. Kıyâmet günü de onu
kör olarak kıyâmet günü toplantı alanına toplarız. O der ki: “Rabbim ben
gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak bu yere çıkardın?” Allah der
ki: “Bu böyledir, âyetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bu gün de
aynı şekilde sen terk ediliyorsun/cezalandırılıyorsun.”
127
Ve işte Biz, sınırları aşanları ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları
böyle cezalandırırız. Ve âhiretin azabı kesinlikle daha şiddetli ve daha
süreklidir.
Görüldüğü gibi, 113. ayette başlayan Kur’an ile ilgili necm, 115–123.
ayetlerden oluşan Âdem ile ilgili necmin mushaf tertibi sırasında araya
sokulmasından sonra, kaldığı yerden devam etmektedir.
Benzer cümlelerle 101, 102. ayetlerde de ifade edilmiş olan bu ayetlerin
bildirdiğine göre; Allah’ın zikrinden [O’nun anılmasından, öğüdünden, gönderdiği
kitaplardan] yüz çevirenler, hem dünyada zor ve sıkıntılı bir yaşam sürecekler, hem
de ahirette daha çetin bir azap ile cezalandırılacaklardır. Zikirden yüz çevirerek
yüzlerce kez kendilerine yapılmış uyarıları görmezden gelen bu şaşkınlar, ayrıca
mahşerde kör olarak haşredilmek suretiyle de rencide edileceklerdir.
124. ayette geçen “sıkıntılı yaşam” ifadesi, yanlış yorumlarla açıklanmaya
çalışılmış ve kimileri bu sıkıntının kabirde yaşanacağını ileri sürerken, kimileri de
ahirette çekileceğini iddia etmişlerdir. Ancak bu görüşlerin ikisi de doğru değildir.
Çünkü Kur’an’a göre “kabir hayatı” diye bir hayat söz konusu olmadığı gibi, ahirette
yaşanacak sıkıntılar da zaten ayetin devamında ayrıca yer almaktadır. Burada konu
edilen sıkıntılar dünya hayatındaki sıkıntılar olup Rabbimiz bu sıkıntıları birçok
ayette açıklamıştır:
61
Ve hani bir zamanlar siz, “Ey Mûsâ! Biz, tek yemeğe asla dayanamayız, artık bizim için
Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, acurundan, sarmısağından,
56
57.
mercimeğinden ve soğanındançıkarsın” demiştiniz. Mûsâ da size, “O, üstün olanı daha aşağı olanla
değiştirmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya/ Mısır'a inin, o vakit istediğiniz şeyler sizin olacaktır”
demişti. Ve üzerlerine aşağılık ve meskenet damgalandı ve sonunda Allah'tan bir gazaba uğradılar.
İşte bu, küfretmiş; Allah'ın âyetlerini bilerek reddetmiş olmaları ve peygamberleri haksız yere
öldürmüş olmaları nedeniyledir. İşte bu, isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri nedeniyledir.
(Bakara/ 61)
66
Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrât'ı, İncîl'i ve kendilerine Rablerinden indirilen Kur’ân'ı ayakta
tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından [her yönden] besleneceklerdi. Onlardan bir
kısmı orta yol tutan; bazısına inanıp bazısına inanmayan, inanmadığı hâlde inanmış gözüken önderli
bir toplumdur. Ve onlardan çoğunun yapmakta oldukları ne kötüdür!
(Maide/ 66)
96
Ve eğer o kentlerin halkı inansalardı ve Allah'ın koruması altına girselerdi, elbette üzerlerine
gökten ve yerden olan bollukları açardık. Velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları yapıp durmakta
olduklarına karşılık yakalayıverdik. A’râf 96:
Ve Nuh/ 10–12, Cinn/ 16, 17 ve Nahl/ 97.
Rabbimizin 127. ayetteki beyanı da dikkatlerden kaçmamalıdır. Çünkü bu
ayette, “ayetlere inanmayanlar” yanında “sınırları aşanlar” da cezalandırılacaklar
arasına eklenmiştir.
128, 129. Ayetler:
128
Meskenlerinde gezip durdukları şu kendilerinden önce yok ettiğimiz
bunca nesiller, onlar için kılavuz olmadı mı? Şüphesiz ki bunda akıl sahibi
olanlar için nice deliller vardır.
129
Ve eğer Rabbinden bir Söz ve adı konmuş bir süre sonu olmasaydı,
kesinlikle kaçınılmaz olurdu.
Bu ayetlerin ilk muhatabı peygamberimiz olmakla birlikte, dolaylı olarak önce
Mekkelilere sonra da tüm zamanlardaki insanlara hitap edilmektedir. Rabbimiz
geçmişte yok edilmiş nesillerin izlerinin araştırılıp bulunmasını ve bu izlerin gezilip
görülerek onlardan ibret alınmasını istemektedir. Zaten geçmiş nesillere ait birçok
kıssanın Kur’an’da yer alması da yine Rabbimizin insanların ibret alarak tefekküre
yönelmelerini ve doğru yolu bulmalarını istemesi sebebiyledir.
46
Peki onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinin, akıl edecekleri kalpleri ve işitecekleri
kulakları olsun. İşte, şüphe yok ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerin içindeki kalpler kör olur.
(Hacc/ 46)
129. ayet, suçlulara hemen ceza verilmeyişinin onlara hiç ceza verilmeyeceği
anlamına gelmediğini, bunun cezanın belirlenmiş bir zamana ertelendiği için böyle
olduğunu bildirmektedir.
130–132. Ayetler:
57
58.
130
Artık onların söylediklerinesabret, hoşnutluğa erebilmen için güneşin
doğuşundan önce de batışından önce de Rabbinin övgüsü ile birlikte Allah'ı
tanıt/noksanlıklardan uzak olduğunu öğret!
Gecenin bazı saatleriyle gündüzün iki ucunda da Allah'ı
tanıt/noksanlıklardan uzak olduğunu öğret!
131
Ve kendilerini imtihan etmek için, basit dünya hayatının süsü olarak,
onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız mal, mülk, evlat ve
saltanata sakın gözlerini dikme/rağbetle bakma. Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve
daha süreklidir.
132
Ve ehline salâtı [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu
aydınlatmayı] emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızık
istemiyoruz. Seni Biz rızıklandırıyoruz. Akıbet, “Allah'ın koruması altında
olma” içindir.
Bu ayetlerde peygamberimizden:
* Müşriklerden gelen sıkıntılar ve görevinin zorluğu karşısında sabırlı olması,
* Sürekli olarak, özellikle de Arapların en faal oldukları Güneş’in doğuşundan
ve batışından önceki saatlerde onların karşısına çıkıp Rabbini tesbih etmesi,
* Kendisi sıkıntılar içinde yüzse de, çevresindeki inançsızların bolluk içinde
yaşamalarına özenmemesi,
* Ehline [ailesine, yakınlarına] salâtı [ sosyal destekte bulunmayı] emretmesi
ve kendisinin de bu görevi sürekli yapması istenmektedir.
130. ayette konu edilen “tesbih”, çarpıtılarak “namaz” yapılmış ve bu ayet
namazın beş vakit olduğuna kanıt gösterilmiştir. Oysa ayette konu edilen “tesbih”,
namazdan önemli ve daha etkin bir ibadettir. Daha önce Kalem, A’la ve Kaf
surelerinde de açıklandığı gibi, “tesbih”, “Yaratanı tüm nitelikleriyle tanımak ve
tanıtmak” demektir. Dolayısıyla Yüce Allah’ı tesbih etmek, “O’nu müşriklerin,
bilgisizlerin yakıştırdıkları noksanlıklardan, iftiralardan tenzih etmek ve sıfatları
gereğince yüceltmek” demektir. Peygamberimizden istenen tesbih budur; yani
Allah’ın gerektiği gibi tanıtılması eylemidir.
Bize göre, 131 ve 132. ayetlerin mesajı şu şekilde takdir edilebilir: “Günahkâr
insanların zenginliklerini kıskanmak, sana ve arkadaşlarına yakışmaz. Sizin için en
hayırlı şey, az da olsa emeğinizle kazandığınız helâl maldır. Salih ve muttakiler için
bu daha hayırlı, daha süreklidir. Çocuklarınıza da helâl nimetlerin günahkârların
haram servetlerinden daha hayırlı olduğunu öğretin. Bu amaçla onlara salâtı ikame
etmeyi emredin, çünkü bu onların tutumlarını ve değerler sistemini değiştirecek ve
onların günah ve lüks yerine temiz bir hayat ve helâl kazancı seçmelerine neden
olacaktır.”
132. ayette salâtın emredilmesinin arkasından gelen “Biz senden bir rızk
istemiyoruz. Seni Biz rızklandırıyoruz” ifadesinden, salâtın Allah’a bir faydası
dokunsun diye emredilmediği, aksine dünya ve ahiret hayatında mutluluk
sağlayacak bir takva doğurması sebebiyle ve sırf insanların iyiliği için emredildiği
anlaşılmaktadır.
133–135. Ayetler:
133,134
Ve inkâr edenler: “Elçiliğini iddia eden bu kişi, Rabbinden bize bir
alâmet/gösterge getirse ya!” dediler. Onlara ilk sahifelerde olan apaçık deliller
58
59.
gelmedi mi? Veeğer Biz, onları bundan önce bir azap ile değişime/yıkıma
uğratsaydık, kesinlikle “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de,
alçak ve rezil olmadan önce Senin âyetlerine uysaydık!” diyeceklerdi.
135
De ki: “Herkes beklemektedir. Siz de bekleyiniz. Şüphesiz düz yolun
sahiplerinin kimler olduğunu ve kimlerin kılavuzlandığı doğru yolu bulduğunu
yakında; Vakıa 1-7
olacak o vaka olduğu zaman –ki o vakanın oluşu için yalan söyleyen yoktur. O
vaka, alçaltıcıdır, yükselticidir– yeryüzü şiddetle sarsıldıkça sarsıldığı ve dağlar ufalandıkça
ufalanıp da toza dumana dönüşüverdiği zaman ve sizler üç eş sınıf olduğunuz zaman
135
bileceksiniz.
Sure, yaptıkları itirazlara ve öne sürdükleri bahanelere karşılık müşriklere hak
ettikleri cevabın verilmesiyle sona ermektedir. İnce bir uyarının yapıldığı bu son
ayetlerde verilen mesaj, birçok ayette değişik ifadelerle yer almaktadır:
166
Fakat Allah, sana indirdiğine –ki onu Kendi bilgisiyle indirmiştir– şâhitlik eder. Tüm âyetler
de şâhitlik ederler. Şâhit olarak da Allah yeter.
(Nisa/ 166)
15
Kim, kılavuzlanan doğru yolu bulursa, sırf kendi iyiliği için kılavuzlanan doğru yolu
bulmuştur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının
yükünü çekmez. Ve Biz, bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık.
( İsra/ 15)
46,47
Ve Biz, seslendiğimiz zaman, Tûr'un yanında da değildin. Tersine senden önce kendilerine
uyarıcı/peygamber gelmeyen bir toplumu uyarman için ve kendi ellerinin yaptıklarından dolayı
başlarına bir fenalık geldiğinde hemen, “Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de,
âyetlerine uysak ve mü’minlerden olsak” diyemesinler, onlar öğüt alsınlar diye Rabbinden bir rahmet
olarak… orada geçenleri sana bildirdik, seni elçi olarak gönderdik.
48
İşte onlara tarafımızdan o hak gelince de, “Mûsâ’ya verilen şeyler; alâmetler; göstergeler gibi
ona da verilmeli değil miydi?” dediler. Daha evvel Mûsâ’ya verileni örtbas edip reddetmemişler
miydi? “Birbirine sırt veren; destekleyen iki sihir; etkili bilgi” dediler. Ve “Şüphesiz biz hepsini
kabul etmeyeceğiz” dediler.
(Kasas/ 47, 48)
131
İşte bu; Rabbinin, halkı ilgisiz, bilgisiz iken, ülkeleri haksız yere değiştiren/yıkıma uğratan
biri olmayışıdır.
(En’âm/ 131)
Ve Hicr/ 4, Şuara/ 208, 209, Furkan/ 41, 42 ve Kamer 26.
Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
59