Successfully reported this slideshow.
We use your LinkedIn profile and activity data to personalize ads and to show you more relevant ads. You can change your ad preferences anytime.
Kemal Reis’in Hayatı ve Türk Denizciliğine Hizmetleri




                                     Kemal Reis Gökesi

        ...
Kemal Reis’in Hayatı’na ( D.1440?-Ö.1511) İlişkin İlk Bilgiler

        Asıl adı Ahmed Kemaleddin olup, babasının adı Kara...
gemi ancak toplanır. Kendisinin de kabul ettiği gibi fazla sayıda değildir. Ve
      biri de adı geçen Cicilya (Sicilya) A...
Kemal Reis hakkında bilgi edinilebilen, öteki güvenilir kaynakların başında, Kemal
Reis’le aynı dönemde yaşamış ve büyük o...
ve ne de işittiği, ay parçası gibi iki delikanlı getirdi.

                 Her birinin boyu bir taze servi

             ...
burunlarını tuzlu suya koydu. Zaman içinde gemileri çoğaldı ve levent eratına başbuğ
oldu. Yabancıların hükümranlığı altın...
yazdıkları ile Kemal Paşazade’nin yazdıkları arasında, Kemal Reis’in memleketi
üzerinde, bir çelişki bulunmadığının belirt...
(evreleri) göz önünde tutulursa, Gelibolu’da doğmuş olması ihtimalini (olasılığını) kabul
etmek gerekir…”(35).

      Özet...
Yalnız Gelibolulu Ali değil, başka yazarlar da, örneğin Türkiye Diyanet Vakfı İslam
Ansiklopedisi’nin Kemal Reis maddesini...
arasında harami olarak adlandırılmıştır.

        Yukarıdaki nedenlerle bunlara “Korsan” yerine “Akıncı Deniz Leventleri” ...
gerçekçi yaklaşımlardan biri olarak değerlendirilmektedir. Profesör Bono’nun görüşlerini
Orhan Koloğlu şöyle özetlemiştir:...
and Turkish Mapmaking… S.36-37)

Bütün bunlara dayanarak, Kemal Reis ve onun gibi levent gezen öteki Türk denizcilerinin
b...
Kemal Reis’in 1481 yılından sonraki hayatı hakkında bilgi edinilebilen kaynakların
başında “Piri Reis’in Bahriyesi” gelmek...
sıra, amcasının hayatına da ışık tutmuştur. Ancak, burada kısaca, onun İspanya
kıyılarına sürekli akınlar yaptığı, bu akın...
Şemsettin Sami, Kemal Reis’in Sinan Paşa’nın kölesi olduğunu yazmasına
karşın, ortaya attığı bu önemli savına ilişkin hiçb...
Savaşları)dır. Anlaşılan Şemsettin Sami’nin yazdıkları, adı geçenlerin eserlerine de
dayanak olmuş ve onlar da yeterince a...
kontrol altına alması ancak 1500 yıllarına doğru sağlanabilmiş ve Türk denizcileri ancak
bu tarihten sonra yoğun biçimde A...
İspanya’dan Kovulan Müslümanlar ve Yahudilere Uzanan Yardım Eli

        Kemal, akıncı leventlik yaparken, başından pek ço...
Akdeniz’deki akıncı deniz leventlerinden yararlanarak, konuyu dolaylı biçimde çözmüştü.
Gırnata Müslüman Araplarının ve İs...
Kemal Reis’e destek verecekti.

        Yukarıda değinildiği üzere Müslüman ve Musevilerin, İspanya’dan çıkarılıp
kurtarıl...
zulmünün yeni bir görünümüydü. Kral Aragonlu Ferdinand ile Kraliçe Kastilyalı İzabel’in
aşağıya alınan ve Musevileri 3 ayl...
Bunlar yedi yüz yıldır bu topraklarda oturan İspanyol Musevileri. Yedi yüz yıldır
oturdukları topraklardan gidecekler, ya ...
Amacı kutsal kilise onayladıktan sonra...

       Gidenler önce yakını seçtiler. Portekiz’e gittiler... Ancak ulaşabildikl...
gemicilikten iyi anlayan Akdeniz’deki tüm Akıncı Leventlerin, devlet hizmetine alınmaları
da bulunuyordu. Hemen bunlara ça...
Kemal Reis, II. Bayezid’den Memluk Sultanına armağan getirdiğini” ayrıntılarıyla
açıklamıştır. ( Marino Sanuto, Diarii , I...
134 b) Esenlik O’nun üzerine olsun, Hazreti Muhammedin hicreti tarihine göre,
dokuz yüz otuz bir yılında (28 Ekim 1524 -17...
Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yıllardır açık, kapalı düşmanlık gösteren ve Türk ticaret
gemilerine zarar veren Venedik’e ...
kapatmaya olanak bulmuştu. Moton’da da, daha önceden, savaş hazırlıkları sırasında
gönderilmiş Amiral Andrea Lorendon komu...
geçirmek umuduyla doğrudan doğruya Barak Reis’in gökesine saldırıya geçti. Bunlardan
Amiral Andrea Loredon’un komutanı old...
Kemal Reisin Hayatı Ve TüRk Denizciligine KatkıLarı
Kemal Reisin Hayatı Ve TüRk Denizciligine KatkıLarı
Kemal Reisin Hayatı Ve TüRk Denizciligine KatkıLarı
Kemal Reisin Hayatı Ve TüRk Denizciligine KatkıLarı
Kemal Reisin Hayatı Ve TüRk Denizciligine KatkıLarı
Kemal Reisin Hayatı Ve TüRk Denizciligine KatkıLarı
Kemal Reisin Hayatı Ve TüRk Denizciligine KatkıLarı
Kemal Reisin Hayatı Ve TüRk Denizciligine KatkıLarı
Kemal Reisin Hayatı Ve TüRk Denizciligine KatkıLarı
Kemal Reisin Hayatı Ve TüRk Denizciligine KatkıLarı
Upcoming SlideShare
Loading in …5
×

Kemal Reisin Hayatı Ve TüRk Denizciligine KatkıLarı

3,208 views

Published on

Published in: Education, Spiritual, Business
  • Be the first to comment

  • Be the first to like this

Kemal Reisin Hayatı Ve TüRk Denizciligine KatkıLarı

  1. 1. Kemal Reis’in Hayatı ve Türk Denizciliğine Hizmetleri Kemal Reis Gökesi Bir denizci ve tarih yazarı olan Ali Rıza Seyfi, Donanma Derneği’ nin haftalık yayın organı olan Donanma Dergisi’nde (8 Temmuz 1334 tarihli 174–130 sayılı ve ayni derginin 25 Temmuz 1334 tarih ve 175–126 sayılı dergiler) Kemal Reis ve hayatı hakkında bir yazı inceleme yayınlamıştı. Ali Rıza Seyfi bu incelemesinde Kemal Reis’ ten çok yerinde bir deyimle “İlk Barbarosumuz” olarak söz etmişti. Ancak bazı tarih yazarları, hiçbir kanıta ve belgeye dayanmadan Kemal Reis’in güveyi Sinan Paşa’nın kölesi olduğunu ileri sürmüşlerdi. Batının Türklere yakınlık duymayan ve Türklerin iyi bir şey yapacaklarını benimsemeyen bazı araştırmacı ve tarih yazarları, ileri sürülen köleliği de devşirme veya Müslümanlığı sonradan kabul etmiş Hıristiyan (mühtedi) olarak göstermek istemişlerdir. Konu zaman zaman, özellikle yabancı ansiklopedilerde, yer almaya devam etmektedir. Bu nedenle seminer konusu seçilirken, yalnız Kemal Reis’in Türk denizciliğine olan büyük hizmetlerinin tanıtılması amaç edinilmemiştir. Aynı zamanda onun köle hatta Yunan asıllı olduğu yolundaki haksız, yersiz ve kanıtsız savların çürütülmesi de göz önünde tutulmuştur. Bu nedenle, Kemal Reis’in hayatı anlatılırken yeri geldikçe, onu uyduruk veya kanıtsız savlarla, devşirme gibi gösteren görüşlere de cevap verilecektir. 1
  2. 2. Kemal Reis’in Hayatı’na ( D.1440?-Ö.1511) İlişkin İlk Bilgiler Asıl adı Ahmed Kemaleddin olup, babasının adı Karamanlı Ali’dir (29). İsmet Parmaksızoğlu, Türk Ansiklopedisinde,( S.474 ) “Kemal Reis’in Karamanlı bir Türk ailesinden neşet ettiği (geldiği) babasının Ali isminde birisi, kendisinin asıl adının da Ahmet olduğu kaydedilir.” dedikten sonra, onun “Kemal” adı ile anılmasına ilişkin bilgiler vererek, açıklamasını şöyle sürdürmektedir: ”Bu itibarla (ona verilen) Kamal al-din unvanının, Barbaros Hayreddin Paşa’da da görüldüğü biçimde, yaptığı hizmetlere karşılık olarak verildiğini ve bu unvanın kısaltılmış şekli olan Kemal Reis yahut da eski metinlerde olduğu şekilde Ra’is Kamal olarak şöhret bulduğunu söyleyebiliriz.” (30)- İslam Ansiklopedisi, S.566 diyerek, Kemal adının kullanılmasına, ayrıca, açıklık getirmektedir. Bütün dünyada Kemal Reis olarak tanınan bu büyük Türk denizcisinin hayatı da yeğeni Piri Reis’in hayatı gibi, yeterince aydınlatılamamıştır. Bunun bir nedeni Kemal Reis hakkındaki kaynak bilgilerine yeterince ulaşılamaması, bir nedeni de eldeki kaynakların yeterince incelenmemiş olmasıdır. Kemal Reisi en iyi tanıtacak kitapların başında, onu hayatta iken tanımış olan tarih yazarlarından Sinoplu Safai’nin, Kemal Reis’in hayatı ve deniz savaşlarını anlatan 10.000 beyitlik, Mesnevi biçiminde yazılmış “Gazavat-ı Bahriye” adlı yazması gelmektedir. Ancak, üzülerek belirtilmelidir ki, bu yazma bugüne kadar bulunamamıştır. Kemal Reis’in hayatının bütün ayrıntılarıyla öğrenebileceği bu eserin bulunamaması yalnız Kemal Reis için değil, Piri Reis’in hayatının aydınlatılması yönünden de büyük bir kayıptır. Çünkü, Sehi Çelebi, çağdaşı olan şairlerin hayat hikayelerini (biyografilerini) anlattığı “Het Bihişt” adlı tezkeresinde Safai’nin “gemicilik biliminde olgun bir usta ve haritacılık biliminde üstün ve eşi benzeri bulunmayan bir alim olduğunu” yazmakta ve Kemal Reis’in hayatını anlatan Gazavat-ı Bahriye‘nin içeriği hakkında bilgi vermektedir (31). Safai’nin, ayni zamanda haritacı bir bilim adamı olması nedeniyle, Kemal Reis’i anlatırken, kendisi gibi denizci ve haritacı olan Kemal Reis’in yeğeni Piri Reis’ten de söz etmemiş olması olanaksızdır. Safai’nin bugüne kadar bulunamayan bu eserinin aranmasının sürdürülmesi hem Türk denizcilik tarihi, hem Kemal ve Piri Reislerin hayatlarının aydınlatılması bakımından gereklidir. Kemal Reis’in hayatını aydınlatacak, varlığı bilinen ancak yeterince incelenmemiş kaynaklara, “Cenabi’nin, Ragıp Paşa Kütüphanesindeki 986 numaraya kayıtlı yazması ile Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’ndeki E.6082 numarasına kayıtlı 892 (M. 27 Aralık 1486 – 15 Aralık 1487) yılında Bosna Valisi İskender Paşa’nın saraya gönderdiği rapor” başlığıyla kayıtlı belge örnek olarak gösterilebilir. Topkapı Sarayı Arşiv kayıtlarına göre rapor; “Kemal Reis’in tutup getirdiği ve hepsi Sicilya ve İtalyan asilzadesi olan korsan esirlerin isimleri ve ne kadar gemi ile ne surette korsanlık yaptıkları” hakkında Padişah’a bilgi vermek üzere yazılmıştır. Raporun aslının mikrofilm kopyası ile bugünkü Türkiye Türkçe’sine çevrimi aşağıdadır : “Yüksek Makamlarına ve Yüce zatlarına benim arz edeceğim şudur ki: Hali hazırda Kemal Reis’ten alınan (Kemal Reis’in getirdiği) diller (esirler) ne durumda kimselerdir? Ortada söylenenler nelerdir? diye ayrıntılı yazıp sarayıma (Yüce katıma) bildiresiniz diye emir olunduğu nedenle haliyle şerefli emre uyulmuştur. Adı geçen dillerin biri Dandlz adlı kafirdir. Kastil Adası’ndandır. Kastil Adası’nın (miktar) nüfusu ve gemilerinin sayısı ne kadardır, neye gücü yeter diye sorulduğunda, kendisinin ancak yirmi barçaya gücü yeter, ama memleketinden toplarsa irili ufaklı sekiz yüz parça 2
  3. 3. gemi ancak toplanır. Kendisinin de kabul ettiği gibi fazla sayıda değildir. Ve biri de adı geçen Cicilya (Sicilya) Adası’ndan, Palnnih adlı kaledendir. Ninü adıyla tanınan bir kâfirdir. Bir barça ile haramilik (soygunculuk) eden reistir. Haramilik ederken tutulup (yakalanıp) bu da o vilayetin durumunu anlatabilir. “Cicilya denilen ada beyliğimiz olan yere yakın mıdır?” denildiğinde, Cicilya’dan İstanbul’a ne kadar yol ise, beyimizin oturduğu yerin uzaklığı o kadardır, diye söyler. Ve adı geçen adadan ve Msinh adlı kaleden de Lizükübani bir beyin oğludur. Haramilik ederken ele geçirildi. Ve Vigngü adlı kafir de (bu) adı geçenle birlikte ele geçti. Adı geçenler de barçalarla haramilik ederlerdi. Ve değinilen Msinh adlı kaleden Gavani adlı kayık reisi de kayığıyla haramilik ederken ele geçti. Bütün (bu) vilayetlerin hepsini bilir. Aslında Filümar oğlu ile on sekiz yıl deniz üzerinde dolaşıp, şimdi haramiliğe başlamışken ele geçirilmiştir. Ve Majurka adlı ülkeden Kilm Palumi ise haramilik ederken ele geçirilmiştir. Bu adı geçenler, bulundukları adalarda tutsak tutulmakta olan Müslüman askerlerin on iki binden çok olduğunu söylerler. Değinilen bu esirler için katında saklansın diye emir buyurulmuş idi. Bunlar sonunda ne zamana kadar (böyle) dururlar (saklanırlar), bunların mülk olunması mı emrolunur, yoksa satılırlar mı? Adı geçenler hakkında her ne yolda emir buyurulursa, ümit edilir ki, alınan emre göre adı geçenlerin kaydı ( işleri) görüle. Emir ve buyrultu Yüksek Makamlarınındır. Fakir Seyid İskender.” İskender Paşanın raporu H.J.Kisling, yukarıdaki raporun Topkapı Sarayı Arşivindeki kayıtlarına bakmamış ve yalnız Parmaksızoğlu’nun görüşlerini incelemiş olmalı ki, raporun, tarihsiz ve değersiz olduğunu ileri sürmekle kalmamış, raporu yazanın İskender adlı bir gemi reisi olduğunu da yazmıştır. (Zur Tatigkeit der Kemal… S. 166–167) 3
  4. 4. Kemal Reis hakkında bilgi edinilebilen, öteki güvenilir kaynakların başında, Kemal Reis’le aynı dönemde yaşamış ve büyük olasılıkla onunla tanışmış olan, ünlü tarihçi Şemseddin Ahmet bin Sultan bin Kemal Paşa’nın (Tokat 1469-İstanbul 1534.) Çoğunlukla Kemal Paşazade olarak tanınır) “Tarih-i İbni Kemal” adlı yazma eseri gelmektedir. Kemal Paşazade eserinde Kemal Reis hakkında şunları yazmıştı (İ.H. Konyalı, Topkapı Sarayında Deri. S.7, 8, 9): “Bayezid zamanında gemi reislerinden Kemal adında bir gemiciden söz edilmektedir. Dünyaca bilinen cesareti ve yaptıkları bütün çevrelerde duyulmuş, her yerde tanınmıştı. Batı kıyılarındaki kafir kadınlar oğulları ağladığı zaman onunla korkutur, sustururlardı. Kafir denizciler yüzünü görseler korkudan ölürler, sözünü işitseler mum gibi hareketsiz kalırlardı. Adı anılsa kendilerinden geçerlerdi. O, aslan yapılı, dövüş alanında Zaloğlu Rüstem gibi bir kuvvet abidesi ve örneği idi. Çarpışmalarda attığı gülleler bir ateş topu idi. Eğer güğe bir gülle atsa Her burç bir ateş küpü olur. Doğum yeri Gelibolu idi ki orada doğan erkek çocuklar timsah gibi su içinde büyürlerdi, beşikleri yaşadıkları teknelerdi. Sabah akşam gemicilerin silistre sesleri ile uyurlar. (Kemal Reis ve gemicileri) Şan olsun diye batı denizlerinde pervasızca gezerlerdi. Deniz üzerinde yabancı gemi yüzdürmezlerdi. Bulduklarının işini bitirirlerdi. Kafiri kırar, içlerindeki önemli şeyleri alıp, gemiyi batırırlardı. Her zaman kalkanı kolunda, kılıcı belinde idi. Birçok kez, birkaç yüz gazi ile denizleri zaptetmişti. Akdeniz’in Boğaz’ı elindeydi. Denizde ayağını basmadığı ada kalmamıştı. Kıyılarda onun vurup esir almamış olduğu yöre yoktu. Yabancı beyler ona karşı aciz kalmışlardı. Ne yapacaklarını bilemezlerdi. Kemal,10–15 yıl süreyle, Sultan Cem’in ansızın ortadan kaldırılmasına kadar, denizlerde hükümran oldu. Rüzgâr gibi, iman yolunda sel gibi akınlar yaptı. Cem’in kaderi ihanet şarabı ile doldu Sonsuzluk rüzgârı her şeyi yıktı. Bu seçkin kişi (Cem Sultan) özellikle Venedik Bey’ine, yıllardan beri fitne çıkaran Akdeniz’deki fena niyetlilere el vererek özellikle şerefinin ayaklar altına alınmasına olanak verdi. Ve ocağını söndürmelerine fırsat verdi. Sultan Mehmet ölünce Cem Sultan Rumeli’nden gelerek, arkasındakilerle birlikte serkeşlikle (kafa tutarak) yürüdü, yol ve yönteme uymamayı sürdürdü. Padişahımız Halife Hazretleri için bunu (bu durumu), olanaklar vadeden konuşmalar yöntemi ile böylece sağlanamazsa, fesatçılara ayak basıp, işi bitirmek yoluna gitmek (çözmek) farz ve zorunluluk olmuştu. Böylece Sultan Cem hakkında fermanlar yazılmaya mecbur olundu. Deniz koşullarını ve gemi kullanmayı bilenlere öncelik verildi. Denizde, karada ve her yerde o sanatı iyi bilen reis varsa titizlikle çağrıldı. Denizler üzerinde cesaret ve bilgelikle gezen kahramanlara haber gönderildi. Daha önce adı geçen ün salmış Reis de (Kemal Reis de) bu rüzgârı aldı. Bu yolun ehilleri gece gündüz beraber idiler. Kemal uygun zamanın geldiğini bildi ve gezdiği yerlerin önemini, hediyelerle birlikte, dünyalar padişahına arz etti. Hazırladığı zamanın az bulunur hediyelerini, zamanın Süleyman’ının (Padişahın) büyük makamına getirerek sundu. Yabancı beylerin oğullarından, kimsenin ne gördüğü 4
  5. 5. ve ne de işittiği, ay parçası gibi iki delikanlı getirdi. Her birinin boyu bir taze servi Ol servinin yüzü cevher benzeri Musa ruhu yabancı olmamış Musa’ya bile göremezsin der idi Ol seçkinlerin her biri günlük deniz avlanmalarında birer emsalsiz inci (gibi) idi. Yüzleri gökyüzünün güzelliği ile şeref burcunun kopyası idi. Verdiği bu şahane hediyeler memnunlukla kabul edildi. Kendisinin umduğu, Sultan’ın seçkin çevresine girmekti. Sonuçta gökte aradığı yerde eline geçti. Belki de yerde yatıyordu, uyandı, kendini gökte buldu. Devlet hazinesinden göreve atanarak, o göğe benzeyen gökelerden birinin reisi oldu. Hizmet olanakları eline geçti. Cihan sultanının dikkatini çekmeyi başardı. Terbiyeli hareketleri ile usul ve geleneklere göre yükselerek huzur buldu. Yaklaşık 901 (20 Eylül 1495 – 7 Eylül 1496) seneleri içinde birçok kez donanma ile denize çıkarak dolaştı, çeşitli nedenlerle denizlere açıldı. Zafer rüzgârının önünde yolunu açtı. Denizde gezen kâfirlerin gemilerini karaya attırarak kendilerini sahralara (içerilere) kaçırttı. Karşısında onun alametlerini görenler yakınlarına geldiğinde kaçamazlardı. Gemisinin yelkenini görenler korkudan cihan boyandı sanırlardı. Gerekince gülle atarak dünyayı yakar sanırlardı. Böylece (Kemal Reis’in danışmanlığında) yapılan görüşmelerde Akdeniz’de kurulacak egemenliğin yararları ve zararları incelenerek, geleceğin burada gelişeceği kabul edildi. Süleyman (Sultan Bayezid) zamanı fermanları ve vezirlerin görüşleri ile büyük gemiler yaptırılarak başarılar sağlandı. Denizlere sefer yapılacağına karar verildiğini bilen yabancı beyler, başlarına gelecekleri anladılar, oturdukları adaların her an düşebileceği korkusuna kapıldılar. Bunların bağlı oldukları devletler de acz içine düşüp karar veremez oldular.” Öteki tarih yazarlarının verdikleri bilgilere değinmeden önce, Kemal Paşazade’nin, yukarıdaki sözlerini ayrı bir önemle incelemek gerekir. Bu sözler, Türk deniz politikasının ilk yazılı belgesi olarak görülmektedir. Ayrıca saptanan politika, günümüzün gerçeklerine de uygundur. Çünkü Anadolu, üzerine düşman ayak basmadan, uzaktan savunulmalıdır. Üç tarafı denizlerle çevrili bu toprakların, düşman ayağı basmadan savunulmasını sağlayacak kuvvet, o günlerde yalnız Deniz Kuvvetleri, günümüzde de Deniz ve Hava Kuvvetleridir. Bu bakımdan Kemal Reis’in ileri görüşlü ve gerçekçi değerlendirmesine hayranlık duymamak olanaksızdır. O günlerin tarih yazarlarından olup Kemal Reis’ten söz edenlerden bir başka tarih yazarı da Gelibolulu Ali’dir. (Gelibolulu Mustafa bin Ahmet veya Gelibolulu Ali. D:Gelibolu: 1541-Cidde 1599) Ali de 1593–1599 yıllarında yazmış olduğu genel dünya tarihine ilişkin, Künh Ül-Ahbar (Haberlerin Kökeni ) adlı eserinde H.901 yılı (M.20 Eylül 1495–7 Eylül 1496 arası) olaylarını yazarken, on beşinci olayda Kemal Reise ilişkin şu bilgileri vermektedir (İ.H.Konyalı, Topkapı Sarayında Deri… S.7,8,9) : “Birçok başarılar kazanmış ve büyük ganimetler almış Kemal Reis adlı korsan, aslında Karaburun’dan koparak Eğriboz’da Azaplar Reisi iken, bir kalite donatarak Frengistan içerilerine indi. Kıyı kalelerini ve buralarda yaşayanları balık gibi tuttu, 5
  6. 6. burunlarını tuzlu suya koydu. Zaman içinde gemileri çoğaldı ve levent eratına başbuğ oldu. Yabancıların hükümranlığı altındaki yerler böyle korku ve kararsızlık içinde iken bir gün Malta Adası’na vardı ve bir yoldan Beyin oğlunu ele geçirdi. Aldığı birçok mal ile evvela Arnavut Sinan Bey’e geldi ve onun aracılığıyla devlete ve hazineye birçok bağışta bulundu. Bu hizmetleri takdir edilerek Kemal Reis’e günlük elli akçe ulufe verilmiş ve görevlere atanmıştır. Bu genç adamım yakışıklılığı üzerinde örneğin Mevlana Neşri, ‘aklı başında kimseler bu güzellik aynasına bakamazlardı’ gibi abartmalı sözler söylemişlerdir. Her zaman gaza yolunda olan ve denizde kâfirlerden ganimet almakla yetinmeyen Kemal Reis birçok başarılar ve zaferler kazandı. Yani denizde her fırsatta kafir donanması ile karşılaştı. Uygun ve çeşitli yollarla (manevralarla) gemilerini ele geçirip, denizdeki leventlerini ganimete boğdu. Nihayet birçok gemi ve mal ile devlete gelerek emrine girdi.” H.J. Kisling, Ali’in yukarıdaki, Mevlana Neşri’ye dayanarak yapmış olduğu Kemal Reis’e ilişkin betimlemelerin, Ona ilişkin olmayıp, esir alınan Bey oğluna ait olduğunu, hatanın Mevlana Neşri’yi yanlış yorumlamasından ortaya çıktığını yazmakta ve bu yanlışlığın, Mordtmann tarafından düzeltildiğini belirtmektedir ki, doğru bir değerlendirme olarak tarafımızdan da benimsenmektedir. (Zur Tatigkeit der..S.156) Mordtmann ise, Kemal Paşazade ve Alinin, Kemal Reis’in Bayezid’e hediye olarak getirdiği Bey oğlunun esir alınması olayının 1502 yılında olabileceğini ve bu Bey oğlunun Giovan Antonio Menavino olduğunu, adı geçenin “Trattato de costumi et vita de Turchi (ilk baskısı Floransa, 1548)” adlı kitabını yorumlamak yoluyla öne sürmektedir. Yine Mordtman’nın yorumuna göre bu olay Korsika yakınında olmuştur. (Gerek esir alınan Bey oğlunun kimliği, gerek milliyeti ve gerekse olayın yaşandığı tarihler konusunda, Mortdtmann, Kissling gibi tarihçilerin değişik görüş ve savları bulunmaktadır. Ancak, bunlara ana konuya katkısı olmayacağı ve konuyu dağıtacağı görüşüyle yer verilmemiştir. Arzu edenlerin kaynaklarda gösterilen yayınlara başvurmaları önerilir. y.n). Kemal Reis çeşitli görev ve nedenlerle, Mısır’a pek çok kez gidip gelmiştir. Bu bunlardan biri olan 19 Cemaziyelevvel 913 (26 Eylül 1507) tarihli ziyaretinde Kahire’ye gitmiştir. İbn-i İlyas Tarihi’nde Kemal Reis’in ne amaçla geldiği açıklandıktan sonra onun hakkında şunlar yazılmıştır: “Bunun (Kemal Reis’in) gece ve gündüz Frenklerle cihattan usanmaz ve yılmaz biri olduğu, Frenklerin bunun elinden aciz kaldıkları ve bu adamın mücahit bir Reis olduğu söylendi. O gelince sultan (Memluk Sultanı) buna gösterişli ikramlarda bulundu ve bu da az bir süre Mısırda kalarak ülkesine döndü (İ.H. Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi Cilt 2,S.204–205)” Sözü edilen eserlerden başka, deniz olaylarına ilişkin bilgi veren tarih kitaplarında da Kemal Reis’in hayatına ilişkin bilgilere rastlanmaktadır. Bu gibi bilgilere burada yer verilmeyecek, olayların akışı içinde, yeri geldiğinde, değinilecektir. Ancak önce Ali’nin yukarıdaki “Aslında Karaburun’dan kopup Eğriboz’da Azaplar Reisi iken…” açıklaması üzerinde de biraz durulması gerekir. Çünkü yıllar sonra yazılmış kitaplarda, bu açıklamayı yanlış yorumlayan bazı yabancı araştırmacılar, Kemal Reis’in Karaburunlu olduğunu ileri sürmüşlerdir. Değinilen konu daha önce de çok tartışılmış olduğundan, dinleyicilerin tam olarak bilgilendirilmesi bakımından, burada da ele alınmasından kaçınılamamıştır. Kemal Reis’in Karaburunlu olduğu yolundaki bu sav incelenirken, öncelikle Ali’nin 6
  7. 7. yazdıkları ile Kemal Paşazade’nin yazdıkları arasında, Kemal Reis’in memleketi üzerinde, bir çelişki bulunmadığının belirtilmesi gerekir. Böyle bir çelişkinin olup olmadığı önce Ali’nin hangi Karaburun’dan söz ettiğinin, sonra da “Karaburun’dan kopup gelen…” açıklamasıyla ne anlatılmak istendiğinin araştırılması ile belirlenebilecektir. Bugün de olduğu gibi, “Karaburun“ o günlerde birkaç yerleşim yerine veya coğrafi özelliğe verilen bir addır. Ali’nin Karaburun’dan söz ettiği yıllarda Adalar Denizi’nde “Karaburun” adında iki yerleşim yeri bulunmaktadır. Birincisi, bugünkü İzmir’e bağlı Karaburun ilçesi, ikincisi de Selanik’teki Karaburun’dur. Her ne kadar J.H.Mordtmann bir kanıt göstermeden Kemal Reis’in İzmir Karaburun’dan geldiğini ileri sürmekte ise de Ali’nin Gelibolulu olduğu hatırlanırsa, bu iki Karaburun’dan, Selânik Körfezi’ndekini anlatmış olması kadar doğal bir şey olamaz. Zaten aksi olsaydı Ali’nin bunu “İzmir Karaburun’dan” biçiminde açıklaması gerekirdi. Hatta Gelibolulu Ali Selanik Karaburun dışında, aynı adı taşıyan ikinci bir yerleşim yerinin varlığından bile haberdar değildi. Ayrıca, azaplar eyaletlerce sağlanan paralı deniz askerleridir. Gelibolulu olan Kemal Reis’in de, o günlerde Kütahya eyaletine bağlı olan İzmir Karaburun’da değil, Gelibolu’nun bağlı olduğu Selânik eyaletindeki Karaburun’da, azap eri olarak denizciliğe başlamış olması daha büyük olasılıktır. Kaldı ki, Ali’nin “..aslında Karaburun’dan koparak, Eğriboz’da azaplar reisi iken...” biçimindeki açıklamasıyla anlatılmak istenen onun Karaburunlu olması da değildir. Öyle olsaydı Ali’nin “Karaburunlu...”, “Karaburun’dan yetişip kopup gelmiş “ gibi deyimler kullanması gerekirdi. Buradaki yazılış biçiminden, Kemal Reis’in Karaburun’da bulunurken (Karaburun’da eğleşirken iken veya Karaburun'u bir üs olarak kullanırken) daha sonra (belki de savaşın başlamasıyla birlikte) Eğriboz'a geldiği ve orada görev yaparken azaplar ağalığına yükseldiği anlatılmak istenmiştir. Ali’nin kullandığı, Arapça bir zarf olan “aslında” kelimesi, Türkçe’de daha çok “doğrusunu isterseniz, zaten” anlamlarında kullanılmakta olup; bir varlığın soyu sopu veya kökeni söz konusu olduğunda “aslen” zarfı kullanılmaktadır. Bu nedenlerle, Gelibolulu Ali’nin değinilen açıklamalarının yanlış yorumlandığını ve yanlış yorumlamadan kaynaklanan aykırı yorumlara katılmanın mümkün olmadığını belirtmek gerekir. Aslında, her ikisi de Gelibolulu olan Kemal Paşazade ve Ali’nin yazdıkları arasında bir çelişkinin var olduğu kabul edilse bile, Kemal Reis’in ölümünden yıllar sonra yazılmış olan Künhül Ahbar yerine, Kemal Reis ile aynı yıllarda yaşamış ve onunla da tanışmış olan Kemal Paşazade’nin yazdıklarının doğru olduğunun kabul edilmesi gerekir. Konu üzerinde inceleme yapmış olan Ali Rıza Seyfi de şöyle demektedir: “ Kemal Reis’in nereli olduğuna gelince; eski tarihlerimizde “… Venedik Harbinin çıkması nedeniyle Gelibolu korsanlarından Kemal Reis ve biraderi Burak Reis davet edilip yedi gemi ve emrindekilerle devlet kapısına geldiler…” biçiminde bir yazıya rastladım. “Kitab-ı Bahriye”nin de Gelibolu’a yazılmış olmasından Kemal Reis’in ailesinin Gelibolulu olduğu büyük bir olasılık olarak kabul edilebilir. (Donanma Dergisi Sayı 175- 136) İsmet Parmaksızoğlu da İslam Ansiklopedisi’nde konuya ilişkin görüşünü şöyle açıklamaktadır: “Kemal Reis’in doğum yerinin Gelibolu (Kemal Paşa-zade,Tarih-i al-i Osman,Ali Emiri Kütüp.No.32, s.64a) veya Karaburun (Ali,ayni esr.s.160b) olduğu hakkında kaynaklar arasında ihtilaf (anlaşmazlık,uyuşmazlık) var ise de onun hayat safhaları 7
  8. 8. (evreleri) göz önünde tutulursa, Gelibolu’da doğmuş olması ihtimalini (olasılığını) kabul etmek gerekir…”(35). Özetle, Kemal Reis de yeğeni Piri Reis gibi Geliboluludur ve genel kanaat onun Gelibolulu olduğu yönündedir. Kemal Reis’in Doğum Tarihi Kemal Reis’in doğum tarihi de, Piri Reis’in doğum tarihi gibi bilinmemektedir. Türk Ansiklopedisinde doğum ve ölüm tarihleri (1451?- 1511) olarak yazılmıştır. İslam Ansiklopedisi’nde ise (? — 1511) biçiminde yazılarak, yalnız ölüm tarihi gösterilmiştir. Türk Ansiklopedisi’ndeki (1451?- 1511) tarihi metin içindeki “…Kemal Reis öldüğü zaman 60 yaşlarında olduğuna göre aşağı yukarı 1450–1451 yıllarında doğmuş demektir.” biçimindeki bir açıklanmayla desteklenmiş fakat bu tarihin hangi kaynak ve kanıta dayandırıldığı hakkında bir açıklama yapılmamıştır. Zaten bu tarihin doğruluk olasılığı çok azdır. Aslında Ali’nin verdiği bilgilerden yola çıkılarak, Kemal Reis’in doğum tarihi hakkında da bir tahminde bulunma olanağı vardır: Eğriboz Adası Fatih Sultan Mehmet zamanında fethedilmiştir. O günlerde Venediklilerin elinde bulunan ada, Çanakkale Boğaz’ının kontrol edilmesine olanak veriyor ve Çanakkale Boğaz’ını tehdit eden bir üs oluşturuyordu. Fatih Sultan Mehmet, bu önemli adanın alınması için Kaptan-ı Derya (Deniz Kuvvetleri Komutanı) ve Gelibolu Sancakbeyi Mahmut Paşa komutasında bir sefer düzenlemiştir. Hemen harekete geçen Mahmut Paşa, Gökçeada ve Limni'yi aldıktan sonra, Eğriboz'u denizden kuşatmış, Fatih Sultan Mehmet de, karadan gelerek, adanın karşısındaki kıyılara ordugâh kurmuştur. Bu durum karşısında, Eğriboz’a denizden yardıma gelen Venedik donanması, savaşmaya cesaret edemeyerek geri dönmüştür. Fatih Sultan Mehmet de karayla Eğriboz Adası arasına, gemilerden bir köprü kurdurarak, kuvvetlerini adaya geçirmişti. Yapılan altıncı hücumda, 12 Temmuz 1470 günü, Halkis (Khalis) Kalesi’nin ele geçirilmesinden birkaç gün sonra, tüm ada Türklerin egemenliği altına girmişti. Eğriboz Adası( Piri Reis, Bahriye,Köprülü- 171) 8
  9. 9. Yalnız Gelibolulu Ali değil, başka yazarlar da, örneğin Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nin Kemal Reis maddesini hazırlayan Prof.Dr. İdris Bostan, Kemal Reis’in Veziriazam Mahmut Paşa ile birlikte azap eri olarak Eğriboz Savaşı’na katıldığını, adanın fethinden sonra buraya yerleştiğini ve azaplar reisliğine getirildiğini yazmaktadır. Bu görüş hemen hemen bütün araştırmacılarca, benzer biçimde, paylaşılmaktadır. Bu bilgilere dayanılarak Kemal Reis’in, Eğriboz savaşındaki hizmet ve kahramanlıklarının sonucu Azaplar Ağası görevine yükseltildiği söylenebilir. Ancak hizmeti ve kahramanlıkları ne derece üstün olursa olsun bir denizcinin Azap Ağası olabilmesi için, öteki azap ağaları gibi, köklü bir denizcilik ve savaşçılık geçmişinin bulunması gerekir. Bu nedenle Kemal Reis’in Azap Reisliğine yükseltildiği, Eğriboz’un alındığı o günlerde, en azından 30 yaşlarında olması gerekir. Buradan hareketle, Kemal Reis’in doğum tarihinin 1440 olduğu kanısına varılmaktadır. Ali’nin verdiği bilgilerden Kemal Reis’in azap ağası olmasından sonra, bir kalite donatıp, bağımsız gemi komutanı olarak Akdeniz’de korsanlık yapmaya başladığı öğrenilmektedir. O devirde 30- 35 yaşlarına gelinmeden gemi kaptanı olmanın olanaksız olduğu da bilinmektedir. Bu bilgi ile Kemal Reis’in 1470lerde bağımsız gemi komutanı olduğunu gösteren bilgi birlikte ele alındığında, Kemal Reis’in 1470 yılında 30 yaşlarında olduğunu bir başka kanıtla da ortaya konmuş olmaktadır. Korsanlık ve Haydutluk Kemal Reis’in hayatının ayrıntılarına geçilmeden önce, bir kere daha ana konuya kısa bir ara verilerek, tarih yazarlarının çok kullandığı “korsan ve korsanlık” kelimeleriyle neyin anlatılmak istendiğinin açıklanması gerekir. Çünkü o günlerdeki korsan ve korsanlık ile günümüzdeki korsan ve korsanlık anlayışları arasında büyük fark bulunmakta, bu durum bilerek veya bilmeyerek, Türk denizcilerini kötülemek için bir araç olarak kullanılmaktadır. Günümüz sözlüklerinde “düşman veya kendi ulusunun gemilerine saldıran deniz haydudu” biçiminde tanımlanan korsan deyimi, Kemal Reis zamanında ve uzun yıllar boyunca, değişik, ikinci bir anlamda da kullanılmıştır. Türkler için bu ikinci anlamdaki korsanlık, “adları sanları belli, örgütlenmiş, çoğunlukla filoları ve üsleri bulunan, korsanlık denilen etkinliği yalnız ülkesinin düşmanlarına karşı uygulayan denizciler” demekti. Bu gemicilerin, değinilen biçimde leventlik yaptıklarının bir kanıtı da bunların denizlerdeki etkinliklerinin “levent gezmek” deyimiyle dile getirilmiş olmasıdır. Zaten bu anlayış yüzünden, Türk leventleri batı Akdeniz’e sık sık gittikleri halde, Frenk korsan gemileri Anadolu kıyılarına pek gelemezlerdi. Bunlar bazen bir hükümdara bağlı veya onunla işbirliği halinde de çalışmışlardır (36). Bu gibi durumlarda bağlı olduğu yahut işbirliği yaptığı hükümdara ganimetten pay verilirdi. Bir hükümdara bağlı olup, işbirliği yaptığı hükümdara ganimetten pay veren, bu tür korsanlar, yalnız Müslüman dünyasında değil, Hıristiyan dünyasında da bulunmaktaydı. Örneğin İngiliz kraliçesi I. Elizabeth zamanındaki ünlü kaptanlardan Francis Drake ve Martin Frobisher’in önceleri birer korsan oldukları ve ganimetlerden kraliçeye pay verdikleri bilinmektedir. 1580 yılında, İspanya “Büyük Armada” adını verdiği donanmayı kurup, İngiltere’yi işgal etmek istediğinde, bu kaptanlar, İngiltere’nin çağrısı üzerine devlet hizmetine girmiş, İspanya’nın yenilgiye uğratılmasında büyük hizmetler yapmış ve savaş sonrasında her iki kaptana da ”Sir” unvanı verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda da, yukarıda belirtildiği gibi, bazı farklarla, bu anlamda korsanlık yapan denizciler bulunmaktaydı. Ancak bunların en büyük özellikleri yalnız Müslümanlara ait olmayan savaş ve ticaret gemilerini kovalamaları ve yalnız düşman kıyılarındaki kentlere baskın yapmalarıdır. Bunlar, kendi malı olan gemilerle veya imparatorluk deniz gücünden sağladıkları teknelerle, bazen da imparatorluktan aldıkları emirlerle, gaza yapan, imparatorluğun denizdeki akıncı gücüydü. Zaten, aralarındaki bu fark nedeniyle, öteki deniz korsanları, Türk halkı 9
  10. 10. arasında harami olarak adlandırılmıştır. Yukarıdaki nedenlerle bunlara “Korsan” yerine “Akıncı Deniz Leventleri” denmesi daha yerinde olacaktır. Akıncı deniz leventleri kendilerine özgü gayri nizami savaş tekniği ile kurallarını uygularlar ve kendilerini, aralarındaki gelenekleri uyarınca belirlenmiş sorumluluk alanlarındaki, deniz ve kıyı bölgesinde yaşayan bütün Müslüman halkın ve mallarının koruyucusu sayarlardı. Bu görüşün dayanağı, karada olduğu gibi denizdeki Akıncı Leventlerin de, halk tarafından Müslümanlığın yayılışında görev alan, İslâm davasının savaşçı gazileri olarak sayılıp, görülmeleriydi. İçlerinde başarılı olanlar devlet hizmetine girer ve rütbe alırlardı. Rütbe alanlardan daha sonraki donanma görevlerinde de başarılı olup kahramanlıklarını sürdürenler “Paşa” unvanıyla ödüllendirilip daha büyük görevlere atanırlardı: Barbaros Hayrettin Paşa gibi. Barbaros Hayrettin Paşa Ancak, değinilen gerçeklere karşın, batılı araştırmacıların küçümsenmeyecek bir bölümü, ayni durumdaki kendi gemicilerini hoşgörü ile karşılayıp, onların Türk ve Araplara yaptıklarını göz ardı ederken, Türk ve Arap denizcileri hakkında yalnız “korsan” kelimesini kullanmakla kalmayıp, deniz haydudu anlamındaki “pirate” sözcüğünü kullanmaktan bile geri kalmamaktadır. Batılı bilim adamlarının pek çoğunun bu bağnazlıktan kurtulamadıkları kolaylıkla ileri sürülebilmektedir. Ancak, konuyu yansız ve gerçekçi biçimde ele alanlar da bulunmaktadır. Batılıların, olaya bilimsel ve tarafsız olarak yaklaşan bilim adamlarının arasında bulunan, İtalya’nın Perugia Üniversitesi’ndeki Sihmed (Société Internationale de Historiens de la Mediterranée – Akdeniz Tarihçileri Uluslararası Cemiyeti ) Başkanı Prof. Salvatore Bono “Mediterranoe Lepanto a Barcellona (Lepanto’dan Barselona’ya Akdeniz)” adlı araştırmasında, konuları Akdeniz toplumlarının etkileşimi üzerine kuran bir yaklaşımla ele almıştır. Onun bilim adamına yakışan yansız görüşleri, Kemal Reis zamanındaki korsan ve haydut konularına en 10
  11. 11. gerçekçi yaklaşımlardan biri olarak değerlendirilmektedir. Profesör Bono’nun görüşlerini Orhan Koloğlu şöyle özetlemiştir: “Korsan ve Pirat Farkı: Yazarın üzerinde uzun uzun durduğu iki kavram ise Korsanlıkla Pirateria’dır. Korsanı bir hükümetin izni ve kontrolü altında eylem yapanlar olarak tanımlıyor. Dolayısıyla meşru bir faaliyet olarak sayıyor. Pirateria ise, korsanların ayni eylemleri izinsiz ve hiçbir sınır tanımadan yapmaları. Buna, haydutluk sayılıyor denilebilir. Her iki eylem de gemilere saldırma, sahil şehirlerini vurma, insan kaçırıp satma gibi davranışları kapsamakla birlikte izni veren makamın ele geçirilen parsa üzerindeki hakkı sebebiyle önemli yapısal bir farklılık daha var. Bono bu ayırımı yaparken çok önemli bir nokta üzerinde duruyor (özetle aktarıyorum): Avrupa’nın toplumsal belleğinde, tarihçiliğinde ve halkın bilgisinde, Akdeniz tarihinde korsanlar ve piratların sadece Müslümanlardan çıktığı ve Avrupalılarla Hıristiyanların onların kurbanları oldukları anlayışı hakimdir. Oysa Cezayir, Tunus, Trablusgarp, Sale ve Teluan gibi merkezlerden yönetilen bu faaliyetlerin karşısında Malta, Santa Stefano Şövalyeleri gibi Toskana, Cenova, Napoli devletleri ve bunlara bağlı olarak çalışan bireysel korsanlar da vardı. Bunlar ekonomik kazanç sağladıkları için açık destek buluyorlardı. Malta’ya bağlı olanlar kazancın yüzde onunu şövalyelere, yüzde beşini de diğer kurumlara vermek zorundaydılar. Araştırmacı özellikle, Hıristiyan esirlerin Müslümanlar arasında nasıl yaşadıkları konusunda çok bilgi bulunmasına karşılık Müslümanların Hıristiyanlar arasında ne gibi koşullarda yaşadıklarının bilinmediğini, daha doğrusu yeterince araştırılmadığını vurguluyor. ‘Korsanlık tarihi ile ilgili belgeler darmadağınık ve tetkik edilmeyi bekliyorlar’ diyor. Sadece Müslümanların baskın yapıp, insan kaçırdıkları görüşünün aksine, her iki tarafın da ayni davranışta olduğunu kanıtlamak için rakamlar veriyor. Malta Şövalyeleri 1587’ de Güney Anadolu sahillerinden 200 esir getirmişlerdi. Aralarında kadınlar hatta çocuklar da vardı. 1602’ de Tunus’ta Hamamet’ten 396, 1605’ te Preveze’den 2000, 1607’ de Doğu Cezayir’den çoğu kadın ve çocuk 1500 kişi esir alındı. 17 inci yüzyılın başlarında Cezayir’de 20–25 bin, Tunus’ta 7–10 bin, Trablusgarp’da 1.000–1.500 esir vardı. Ayni sırada Malta’da 1.000–2.000, Napoli’de 10– 20 bin, Livorno’da 1.000 Müslüman esir bulunuyordu. Oriyantalistleri eleştirmeyi sevenlerin Bono’nun objektifliği karşısında daha ihtiyatlı yargılara yönelmeleri beklenir”(Orhan Koloğlu, Mağrip-Maşrık Farkı, Tarih ve Toplum, Şubat, 2001,sayı 206,S.60–61). Prof. Bono’nun görüşlerini pekiştirmek bakımından, yukarıda sunulan İskender Paşa’nın 1486 tarihli raporunda belirtilen, üç adada 12.000 Müslüman esir bulunduğunun hatırlatılmasında yarar bulunmaktadır. Ayrıca, Bahriye’de de, batılı devletlerin tuzlalarında da çoğu Türk, pek çok Müslüman esirin çalıştırıldığı yazılmıştır. Prof. Bono’dan başka, konuyu doğrudan doğruya Kemal Reis bakımından ele alarak inceleyen Bursky ve Kissling de, Kemal Reis’i korsan veya yağmacı olarak görmenin doğru olamayacağını, olsa olsa İslamın inanç savaşı yapan korsanları olarak görülebileceğini belirtmektedirler. (Zur Tatigkeit der… S.167) Prof S. Soucek de bu konuda şöyle demektedir”…Ama onlar korsan olarak çağrılmayı kabul etmezlerdi. Kendilerini, çoğu zaman kendi inisiyatifleri ile davranan ama Osmanlı Sultanı’na, karşı koyulmaz bir sadakatle bağlı olan, İslam davasının dindar savaşçıları, yani “gaziler“ olarak tanıtır, yalnızca kafir gemileri ve kıyılarını hedef aldıklarını belirtirlerdi ”(Piri Reis 11
  12. 12. and Turkish Mapmaking… S.36-37) Bütün bunlara dayanarak, Kemal Reis ve onun gibi levent gezen öteki Türk denizcilerinin batı dillerinde kullanılan anlamda birer korsan olarak görülmelerinin yanlış bir değerlendirme olduğu söylenebilir. Ana konudan daha fazla ayrılmamak için, korsan ve korsanlıkla ilgili açıklamalarda bu kadarla yetinilecek ve yeniden Kemal Reis’in hayatına dönülecektir. Kemal Reis Firkateyni Kemal Reis’in Hayatı (1473 – 1481) Kemal Reis, Azap Reis’i olmasından bir süre sonra, yaklaşık 1473 yılı dolaylarında, kendi malı olan gemisi ile (kalitesiyle) denizlere açılıp akıncı leventlik yapmaya başladı. Başlangıçta Adalar Denizi ve Orta Akdeniz yörelerinde dolaşıp, deneyimini arttırdı. Zamanı geldiğinde de Batı Akdeniz’de boy gösterip başta Venedik gemileri ve toprakları olmak üzere Kuzey Akdeniz ülkelerine, Akdeniz’deki adalara akınlar düzenledi. Nitekim 879 (17 Mayıs 1474–5 Mayıs 1475) tarihli Gelibolu Tahrir Defteri’ndeki Osmanlı İmparatorluğu Donanmasının mevcuduna ilişkin listede (Atatürk Kitaplığı, Muallim Cevdet N. O 75, S.47) Kemal Reis adında, 8 akçe yevmiyeli bir kadırga reisi de bulunmaktadır. Bu Reis büyük olasılıkla, Piri Reis’in amcası Kemal Reis’tir. Kemal Reis, 1481 yılında yeğeni Piri Reis’i yanına alıp, yeni seferlere başlamak üzere denizlere açıldığında, artık adı Akdeniz’in en tanınmış Reisleri arasında anılmaya başlanmıştı. Kemal Reis yıllar geçtikçe kahramanlıkları, cesareti ve denizcilik bilgisiyle daha büyük başarılara erişecek ve Barbaros Hayrettin Paşa’dan önceki akıncı deniz leventlerin en ünlüsü olacaktır. (Türk Ulusu, Kemal Reis’in ülkesine yapmış olduğu hizmetleri unutmamıştır. Bugün Türk Donanmasının en güçlü ve çağdaş firkateynlerinden birisi “Kemal Reis” adını taşımaktadır.) 12
  13. 13. Kemal Reis’in 1481 yılından sonraki hayatı hakkında bilgi edinilebilen kaynakların başında “Piri Reis’in Bahriyesi” gelmektedir. Çünkü, amcasına büyük saygı ve hayranlık duyan Piri Reis’in, onunla birlikte denizlere açılmasından sonra, daha yakından tanımak olasılığı bulduğu amcasına olan sevgi ve saygısı giderek artmıştır. Bu nedenle Piri Reis, Bahriye’sinde yeri geldikçe, davranışlarını örnek göstermek veya övmek amacıyla, Kemal Reis’ten söz etmiştir: “*Duaların her biri bir vesile olsun ve böylece kişiler birbirlerini ve pirlerini ansınlar. *Ey vefalı kişiler! Sizlerden dileğim her duanızda bizi anmanızdır. *Öncümüz (pirimiz) Kemal’i de anımsayıp anasınız ve böylece onun ruhunu da şad edesiniz. *O deniz bilimi ile uğraşan ve denizlerde yetkin olan bir kişi idi. *Denizler konusunda sınırsız bir bilgisi olduğu için, onun yoluna kimse engel olamamıştı. *Gerçi o dönemlerde denizci çoktu, ancak Allah denizleri açma anağını ona bağışlamıştı.” Yukarıdaki dizelere dikkat edilirse Piri Reis amcasını anlatılırken “o deniz bilimi ile uğraşan…”, ve ” …Allah denizleri açma olanağını ona bağışlamıştı.” gibi, Reislik dışında başka nitelikler kullanarak da onu övmektedir. Buraya kadar incelenen eserlerde, Kemal Reis’ten söz eden eserlerde daha çok onun cesaret ve kahramanlıklarının ön planda tutulduğu görülmektedir. Amcasını herkesten iyi tanıyan Piri Reis, yukarıdaki dizelerinde onun başka yönlerini de ortaya koymaktadır. Bunlar Kemal Reis’in deniz bilimi ile uğraşmış olması ile deniz ve denizcilik konularındaki bilgisine ilişkin bilgilerdir. Belki de Piri Reis’in öğrenme ve araştırma merakı amcasının etkisinde oluşmuş ve gelişmiştir. Kemal Reis’in deniz bilimiyle de uğraşmış olduğu yolundaki bu özelliğinden, başka tarih yazarları da söz etmektedir. Nitekim Mustafa Cenabi (? - 30 Ekim 1590) de, kısa adıyla “Tarih-i Cenabi veya El-Bahr” olarak bilinen yazma eserinde Kemal Reis’ten “kaşif vach al bahr” diye söz etmektedir. (İslam Ansiklopedisi, S.567) Her ne kadar bu deyimin anlamı İsmet Parmaksızoğlu tarafından “Derya Beyi?” biçiminde verilmişse de asıl anlamı başkadır. Şöyle ki: “Vach veya Vech”in anlamının “yüz, çehre, tarz, neden” dir. “Vech Ül-Arz” ın anlamının “yer yüzü”, “kaşif”in anlamının da ,”bulan, ortaya çıkaran” olduğu göz önünde tutulursa, kaşif vech (vach) al bahr’ın, “deniz(ler)le, deniz alanı ile ilgili keşif” yahut “ilgi ya da çalışma alanı denizler olan kaşif” anlamında kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Zaten Parmaksızoğlu da anlamın karşılığından kuşku duymuş ve bu nedenle “Kaşif Vach Al Bahr”ı derya beyi olarak açıkladıktan sonra yanına bir soru işareti eklemiştir. Piri Reis’in verdiği bilgilerin yıllar sonra Cenabı tarafından da yinelenmesi, Kemal Reis’in bu niteliklerinin yaygın biçimde bilindiğini göstermektedir. Ayrıca, Cenabı, 30 Ekim 1590 yılında öldüğüne göre, bilginin kaynaklarının tazeliği, yazdıklarının güvenilirliğini artırmaktadır. Piri Reis Bahriye’de bu ve buna benzer açıklamalar, yer yer kendi hayatının yanı 13
  14. 14. sıra, amcasının hayatına da ışık tutmuştur. Ancak, burada kısaca, onun İspanya kıyılarına sürekli akınlar yaptığı, bu akınlar sırasında Afrika’nın kuzeyindeki Cerbe, Becaye ve Bune’yi üs edindiği, 1486 de İspanya kıyılarına yaptığı bir seferde İspanyol donanmasının yenilgiye uğratarak Malaka’yı vurduğunu, 1491-1492 yılında Fransa kıyılarını, Balear Adalarına akın ettiği, Malta Adası’na baskın düzenlediği, adadan aldığı esirler ve ganimeti Sinan Paşa aracılığıyla Padişah!a sunarak, 50 akçe yevmiye ile maaşa bağlandığı, daha sonra da akınlarını sürdürdüğü hemen söylenebilir. Kemal Reis’in değinilen akınları, tarih yazarlarının eserlerine konu olmuştur. Bu tarih yazarlarından Gelibolulu Ali’nin Kemal Reis’in aldığı esirleri ve köleleri Güveyi Sinan Paşa’ya sunuşu hakkında yazmış olduğu satırları, yıllar sonra yanlış yorumlanacak ve Kemal Reis’in Sinan Paşa’nın kölesi iken Sinan Paşa tarafından Padişaha sunulduğu savına dönüştürülecektir. Konuyu aydınlatabilmek ve bu görüşlerin dayanaktan yoksun olduğunu gösterebilmek için, önce bu savın nereden çıkıp nasıl yayıldığının incelenmesi gerekir. Aşağıda, Kemal Reis’in hayatı anlatılırken sunulan bilgilerde görüldüğü üzere, yaşadığı yıllarda onun hakkında yazılmış hiçbir kitapta Kemal Reis’in devşirme veya köle olduğuna ilişkin bir açıklama bulunmamaktadır. Aksine, bütün yazılanlar onun Gelibolulu bir Türk olduğu yolundadır. Bunun, gibi,1900’lü yılların sonuna kadar yazılmış olan kitaplarda da Kemal Reis’in köle olduğundan hiçbir yerde söz edilmemektedir. İlk olarak, 1900'lü yıllara gelindiğinde, o günlerde yazılmış bir kaç kitapta, Kemal Reis’in Kaptan-ı Derya Güveyi (veya Arnavut) Sinan Paşa’nın kölesi olduğu, Bayezid II’ de hediye edildiği ve sarayda yetiştirildiği biçiminde açıklamalar yer almaya başlamıştır. Bunların başında Şemsettin Sami(1850–1904)’nin 1888–1899 yıllarında yayınlamış olduğu tarih, coğrafya ve ünlü kişiler ansiklopedisi olan altı ciltlik ünlü sözlüğü Kamus Ül-Alam’ı gelmektedir. Kamus’un ilgili maddesinde Kemal Reis’e ilişkin aşağıdaki bilgiler verilmektedir : (1341 İstanbul baskısı, V. cilt): ”Kemal Reis: Ünlü Osmanlı denizcilerinden olup, aslen köle olduğu halde Kaptan- ı Derya Damat Sinan Paşa tarafından Saray-ı Hümayun’a sunulmuş ve Harem-i Hümayun’da eğitilmesinin ardından, kaptanlığı sebebiyle denizcilikte olağanüstü ustalık ve güç kazanarak, yeri cennet olan Sultan Bayezid II tarafından, 892 (27 Aralık 1486-15 Aralık 1487) tarihinde Gırnata Ben-i Ahmer Melikliği’nin son hükümdarı olan Mevlay-ı Hasan’ın, Osmanlı İmparatorluğu’ndan yardım etmesini istemesi üzerine, Donanma-i Hümayunla İspanya sahillerine gönderilerek gösteri yapmıştır: Sonra Mora sahilinde Moton, Koron ve İnebahtı’ nın Venediklilerden alınması sırasında üstün cesaret ve yararlık göstermiştir. 10. Hicri yüzyılın başında ölmüştür.” Kemal Reis’in devşirme olduğunu yazan Şemsettin Sami’nin ne kadar büyük bir yanılgıya düştüğünü gösterebilmek için, Kamus Ül-Alam’da adı geçen Sinan Paşa’dan da kısaca söz edilmesi gerekir. Bayezid II.’in kızı Ayşe Sultan ile evli olduğu için Güveyi Sinan Paşa olarak da bilinmektedir. Anadolu Beylerbeyi iken 1491 yılında Kaptan-ı Deryalığa getirilmiştir.1492’de bu görevinden azledildikten sonra yeniden Anadolu Beylerbeyi olmuştur. Kaptan- Deryalığı zamanında, 300 parçalık bir donanma ile Adriyatik Denizi’ne sefer yapmış, Anadolu Beylerbeyi iken Midilli kuşatmasına ve 1501 yılındaki Venediklerle yapılan savaşlara katılmıştır. Doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmemektedir.” (Büyük Larousse, C.20,S.10551) 14
  15. 15. Şemsettin Sami, Kemal Reis’in Sinan Paşa’nın kölesi olduğunu yazmasına karşın, ortaya attığı bu önemli savına ilişkin hiçbir bir kaynak ve kanıt göstermemiştir. Ayrıca, onun Kemal Reis’in de Güveyi Sinan Paşa’nın da hayatlarını yeterince bilmediği anlaşılmaktadır. Çünkü bütün kaynaklar, Kemal Reis’in 1470 yılındaki Eğriboz savaşına katıldığında görüş birliği içindedir. Kemal Reis bu tarihte yaklaşık 30 yaşlarındadır ve asıl ününü bu tarihten sonra, kendi malı olan gemisiyle, Akdeniz’de levent gezdiği yıllarda yapmıştır. 1481’de yeğeni Piri Reis’i yanına alarak seferlerini sürdürdüğünde, artık Akdeniz’deki Türk denizcilerinin önde gelen ismidir. Şemsettin Sami’nin yazdıklarına göre, Kemal Reis’in 1480’li yıllarda, Kaptan-ı Derya tarafından İstanbul’a yollanmış olması gerekir. Oysa Sinan Paşa bu sıralarda, Kaptan-ı Derya değildir. 1480’li yılların sonuna doğru Anadolu Beylerbeyliği görevine atanmış, bu görevinden de 1491 yılında Kaptan-ı Deryalığa görevine getirilmiştir. Bu durumda ne Kemal Reis’in köleliğinden ne de Sinan Paşa’nın Kemal Reis’i Padişah’a hediye edip, onun sarayda eğitim görmüş olmasından söz edilebilir. Hele hele, bu duruma göre Kemal Reis’in 892 (1487) yılında, İspanya kıyılarına sefere gönderilmiş olması da olanaksızdır. Kaldı ki Sinan paşa’nın Kaptan-ı Derya olduğu 1491 yılında Kemal Reis de, Sinan Paşa da yaklaşık kırk, elli yaşlarındadır ve yaş durumlarına göre de aralarında köle efendilik ilişkilerinin bulunması olanaksızdır. Kemal Reis’in 1491 yılından çok önce, 1475–1480 yıllarında, saraya köle olarak verildiği de ileri sürülemez. Çünkü bu yıllarda Kemal Reis’in kendi gemisiyle Akdeniz’de levent gezdiği kesin olarak bilinmekte ve böyle bir olasılık Kemal Reis’in bilinen yaşam öyküsüne ters düşmektedir. Ayrıca Sinan Paşa da, 1475- 1480 yıllarında, köle edinecek ve bunu Padişaha sunacak yaşta ve görevde değildir. Dolayısıyla değinilen bu birkaç nokta bile, Şemsettin Sami’nin yazdıklarını, iyi bir incelemeye dayanmadan kaleme alındığını göstermektedir. Daha önce de açıklandığı üzere, Kamus ül- alam’deki kölelik konusunun, Gelibolulu Ali’nin, Kemal Reis hakkında yazdıklarının, Şemsettin Sami tarafından yanlış anlaşılmasından ileri geldiği sanılmaktadır. Nitekim Ali’nin yazdıklarını yanlış yorumlayan H. Burski ve Burski’ye dayanarak F. Babinger de aynı hataya düşerek, Kemal Reis’in Sinan Paşa’nın kölesi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onların savlarının Gelibolulu Ali’nin yanlış yorumlanmasından ileri geldiği, Hans Joachim Kissling, “Zur Tatigkeit des Kemal Reis im Westmittelmeer” (Kemal Reis’in Batı Akdeniz’deki Faaliyetleri) başlıklı araştırmasında açık biçimde ortaya konmakta ve savları çürütülmektedir. Aynı biçimde Mordtmann da, Gelibolulu Ali’nin yanlış anlaşıldığı görüşünü benimsemekte ve bunu “Zur Leben Geschischte des Kemal Reis” adlı bildirisinin 48 inci sayfasına koyduğu 3 numaralı dip notta; “Die Angabe im Qamusi a’lam, dass er ein Sklave des Sinan Pasa Gewesen sei, beruht auf der missverstandenen Stelle des Ali Efendi” (Kamus-ül alam’da Sinan paşa’nın kölesi diye geçer ki, bu Ali’nin yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır.) diyerek açıkça ifade etmektedir. Zaten, Kemal Reis’in yaşadığı ve ölümünü izleyen yakın yıllarda, onun hakkında bilgi veren tarih yazarlarından biri olan, Gelibolulu Ali’nin yazdıkları içinde Kemal Reis’in Sinan Paşa’nın kölesi olduğu yolunda uzaktan yakından bir bilgi bulunmamaktadır. Dolayısıyla Gelibolulu Ali’nin yazdıklarının bir kısmının, yabancı araştırmacılar tarafından dil sorunu nedeniyle yanlış anlaşılması doğal karşılanırken, Şemsettin Sami’nin “Kemal Reis Sinan Paşa’nın kölesidir” biçimindeki açıklamasını hayretle karşılamamak mümkün değildir. Aynı yıllarda yazılmış ve Kemal Reis’in köle olduğunu ileri süren iki yayın daha bulunmaktadır. Bunlardan biri Mehmet Şükrü(? - 1910)’nün 1899 yılında yayınlamış olduğu Esfarı Bahriye-i Osmaniye (Osmanlı Bahriyesi’nin Seferleri), diğeri de Süleyman Nutki ((1854-1924)’nin, Muharebat-ı Bahriye-i Osmaniye (Osmanlı Bahriyesinin 15
  16. 16. Savaşları)dır. Anlaşılan Şemsettin Sami’nin yazdıkları, adı geçenlerin eserlerine de dayanak olmuş ve onlar da yeterince araştırma yapmadan, kitaplarında, Kamus ül- alam’dakine benzer biçimdeki bilgilere yer vermişlerdir. Bu eserlerdeki Kemal Reis’e ilişkin bilgiler aşağıdadır. Esfar-ı Bahriye-i Osmaniye, ( c.I,s.321): “Kemal Reis Osmanlı amiralleri arasında ün yapan ender kişilerdendir. İkinci Sultan Bayezid’in amirallerindendir. Güveyi Sinan Paşa’nın kölesi olup, daha küçük yaşlarda iken adı geçen Paşa tarafından saraya sunulmuş ve Bayezid hükümdar olduğunda eşsiz bir yeni yetişmiş fidan olması, Padişahın yakınlık duygularının uyanmasına neden olmuş, olağanüstü bir lütuf olmak üzere Padişah tarafından Kemal olarak adlandırılmıştır. Bahriyemizin hakkıyla övünç nedeni olan bu büyük kişinin mezarına ölüm tarihine ve yaşam süresine ilişkin olarak hiçbir yerde açıklık bulamadık.” Burada hemen belirtilmelidir ki Mehmet Şükrü ikinci bir yanılgıya daha düşmüş ve bazı tarih yazarlarının yaptığı gibi, Kemal Reis ile onun esir aldığı, Hıristiyan beyinin oğlunu birbirine karıştırmıştır. Muharebat-ı Bahriye-i Osmaniye, (Eski yazılı ilk basım 1303 (1891); Genkur Bşk. Yani Türk alfabesiyle basım s.19–20): “Kemal Reis Padişahın bir kölesi idi. Sultan Bayazıd’a daha şehzadeliği sırasında güveyi Sinan paşa tarafından sunulmuştu. Yeteneği sayesinde büyük olgunluk gösterdiğinden kendisine Kemal lakabı verilmişti. Gençlik yılları padişahın emrinde geçer. 1484 senesinde kaptanlığa yükseltilmiş ve 1486 da Endülüs’ün Osmanlılardan yardım istemeleri üzerine, gönderilen donanmaya komutanlık yapmıştı. Böylece bütün Akdeniz kıyılarını, en çok da İspanya’nın elindeki kent ve kaleleri perişan ederek çeşitli Avrupa uluslarının kalplerini, yok edilmez dehşet korkusu ile doldurmuştu.” İleride, Kemal Reis’in yaşamının ayrıntıları sürdürülürken görüleceği gibi, her iki yazar da denizci olmalarına karşın büyük yanlışlıklar ve çelişkiler içine düşmüştür. Örneğin, Mehmet Şükrü’nün “Kemal Reis’in mezarına ilişkin bir bilgi bulamadık” demesi onun, Kemal Reis’in bir deniz kazasında boğulduğundan, hatta Bahriye’de bundan söz edildiğinden bile haberi olmadığını göstermektedir. Yani Mehmet Şükrü yazdıklarını derinliğine yapılmış bir incelemeye dayandırmamıştır. Kemal Reis’in Hayatı (1481- 1495) Olayları tarihsel akışı, Piri Reis’in yazdıklar, yerli ve yabancı kaynaklardaki bilgiler Kemal Reis’in 1470’ yılından sonraki denizcilik yaşamında kendi gemisi ve emrindeki öteki levent gemileri ile birlikte Adalar Denizi’nde (Türkler, 1930’lu yıllara kadar Ege Denizi’ne Akdeniz, bazen Akdeniz’in yanı sıra Adalar Denizi veya Adalar Arası adını vermiştir. Bugünkü Akdeniz’i de Bahr-i Sefid olarak adlandırmıştır. Bu nedenle, bu çalışmada Ege Denizi adı kullanılmamış, onun yerine “Adalar Denizi” adı kullanılmıştır. Ancak bir karışıklığa yol açmamak için, Adalar Denizi adının yanına, gerekirse, ayıraç içinde Ege Denizi adı da yazılmıştır. Çalışmada geçen “Akdeniz” adı ile Adalar Denizi dışında, bugün “Akdeniz” olarak bilinen coğrafi alan anlatılmak istenmiştir.) Doğu ve Batı Akdeniz’de dolaşıp, akıncı leventlik yaptıklarını göstermektedir. Doğru bir değerlendirme ile onların Batı Akdeniz’de boy gösterip, kuzey ve kuzey batı Akdeniz kıyılarını vurmalarının, büyük cesaret, kahramanlık isteyen, taktik ve stratejik bilgi gerektiren zor bir etkinlik olduğu söylenebilir. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nun Adalar Denizi’ni 16
  17. 17. kontrol altına alması ancak 1500 yıllarına doğru sağlanabilmiş ve Türk denizcileri ancak bu tarihten sonra yoğun biçimde Akdeniz’e çıkmaya başlamıştır. Kemal ve Piri Reislerin Batı Akdeniz’de çıktıkları o yıllarda Akdeniz, başta Venedik ve Ceneviz’in kuvvetli donanmaları olmak üzere öteki Kuzey-batı Akdeniz devletlerinin kontrolü altında bulunmaktaydı. Dolayısıyla Kemal Reis’in ikmal, bakım, barınma ve sığınma güçlükleri ile dolu olan, üslerinden çok uzak ve kontrollerin olmadığı böylesine geniş bir deniz alanında, başarılı biçimde akıncı leventlik yapabilmeleri, sıradan bir denizcinin başaramayacağı iştir. Nitekim Parmaksızoğlu da, Cenabi’ye dayanarak Kemal Reis’in (dolayısıyla Piri Reis’in) 1490 yılı dolayında “Batı Akdeniz alanına göçtüğünü, Endülüs sularında bir İspanyol filosunu yendikten sonra Malaka şehrini basarak şehri tamamen yağma ettiğini, kendisine yeni görevinde hareket üssü olarak Cerbe Adası’nı seçtikten sonra hareket alanını İtalya, Fransa sahillerine ve Orta ve Batı Akdeniz Adaları’na doğru genişlettiğini, Hıristiyan Avrupa için çok tehlikeli bir düşman durumunu aldığını, H 896 (M. 14 Kasım 1490–2 Kasım 1491) yılında ise Bicaye’ye yapmış olduğu akının ona bütün Akdeniz havzasında unutulmayacak bir ün sağladığını. Aynı yılın sonunda üssünü Böna’ya taşıyan Kemal Reis’in, Fransa sahilleri ve Balear Adalarını vurduktan sonra, seferden dönerken Malta Adası’na da hücum ederek, Ada Beyinin oğlunu esir aldığını” yazmaktadır (41). (Daha önce, Kemal Paşazade Tarihinde sözü edilen, Kemal Reis tarafından esir edilmiş Bey Oğlu, buradaki anlatılan olaydaki Malta beyi’nin oğludur. Parmaksızoğlu’nun değindiği İspanya donanmasının bozguna uğratılması ve Malaka’nın basılması olayının, Türk Diyanet Vakfı (TDV) İslam Ansiklopedisi’nde, 892 h.(1487) yılında olageldiği yazılmıştır. Aslında yalnız burada değil, başka olaylarda da hem Türk araştırmacılarının yazdıklarında, hem Kissling, Mordtmann, Burski gibi yabancı araştırmacıların yazdıklarında olayların akışı, tarihleri ve değerlendirmeleri bakımlarından uyuşmayan veya çelişkili pek çok husus bulunmaktadır. Bunların bir bir ele alınmasına çalışmanın içeriği elvermediğinden, ayrı ayrı değinilememiş, ancak önemli olanlarına yer verilmiştir. y.n.) Söz konusu akınlarda, Kemal Reis ve arkadaşları, elbette Kuzey Afrika’nın Müslüman beylik ve devletlerinden yardım görmüş, kışlamak da dahil onların olanaklarından yararlanmıştır. Ancak, başarılarının asıl nedeni, Müslüman ülkelerce kendilerine sağlanan olanaklar değildir. Bunlar, olsa olsa, onların harekatını bir ölçüde kolaylaştıran ve güçlüklerini hafifleten desteklerdir. Piri Reis, amcası Kemal Reis ile birlikte, Batı Akdeniz’deki harekât ve etkinliklerini, Bahriye’de şöyle özetlemektedir (S.2 b ve 4 a): *“Ey gönül okşayan, bu gönül bunca günler boyunca ne ile dirlik bulurdu? *Akdeniz kıyılarını, Arabistan, Frenk, Rum ve Mağrip (Kuzeybatı Afrika, İspanya, Portekiz) ülkelerini gezerdik” *Onunla birlikte (Kemal Reis ile) Akdeniz’i baştan başa gezdim ve illerini dolaşıp gördüm. *Tüm Frenk (Avrupa) illerini gezmiş ve pek çok inançsızın bağrını ezmiştik.” Kemal ve Piri Reislerin 1481–1499 yılları arasındaki denizcilik yaşamlarındaki önemli etkinlikleri içinde Mısır Limanlarına gidip gelen Türk hacı adayları ile hacılarını, Hıristiyan korsanlardan ve Rodos Şövalyeleri’nin hücum ve tacizlerinden korumuş olmaları da bulunmaktadır. Bunun ayrıntılarına yeri geldikçe değinilecektir. 17
  18. 18. İspanya’dan Kovulan Müslümanlar ve Yahudilere Uzanan Yardım Eli Kemal, akıncı leventlik yaparken, başından pek çok olay geçmiştir. Bu olaylar onun yaşamının ayrıntılarıdır. Bu ayrıntılar ortaya konularak onun yaşamı aydınlatılabilmektedir. Bu amaçla, daha iyi bir değerlendirme yapabilmek için Kemal Reis’in yaşamına ilişkin ayrıntıların bir tarih sırasına göre sunulması düşünülmüştür. Ancak, önemli bir gerçeğin öncelikle vurgulanabilmesi amacıyla olayların sıralanması bir kenara bırakılarak, önce Kemal Reis’in (doğal olarak, Kemal Reis’in kişiliğinde Türk milleti ve Türk Denizcilerinin), örnek, insancıl bazı davranışlarına yer vermekten kaçınılamamıştır. Bu örnek davranış, 1486 yılından başlayarak, vatanlarını terk etmek zorunda bırakılan Gırnata Müslümanlarının Afrika’ya ve 1492 yılında, Gırnata Müslümanları gibi, İspanya’dan kovulan Yahudilerin Osmanlı İmparatorluğu topraklarıyla başka ülkelere götürülmelerindeki katkı ve hizmetleridir. O yılların, hoş görüşü yok denecek kadar az olan Hıristiyan Avrupa’sında ve teknoloji, iletişim, seyrüsefer başta olmak üzere o günlerin güç koşulları altında gerekleştirilen bu yardım ve göç olayı, onların olduğu kadar, Türklerin de hoşgörülü yaradılışlarını, insancıl duygu ve düşüncelerini gözler önüne sermektedir. Kemal ve Piri Reislerin her iki olaydaki rollerinin daha iyi açıklanabilmesi için, önce biraz gerilere gitmek ve Sultan II. Bayezid'ın tahta çıktığı günlerdeki siyasi durumu özetlemek gerekir: II. Bayezid, 20 Mayıs 1481’de, tahta çıktığı ilk günlerden başlayarak, kardeşi Cem Sultan’ın çıkardığı sorunlarla uğraşmak zorunda kalmıştı. Tahta kendisinin çıkması gerektiğini ileri sürerek, ağabeyine baş kaldıran Cem Sultan 20 Haziran 1481’de Bursa’nın Yenişehir ovasında II. Bayezid’e yenildikten sonra Mısır’a kaçmış, sonra tekrar Anadolu’ya geçerek şansını bir kere daha denemek istemişti. Ancak yeniden başarısızlığa uğrayınca Rodos Şövalyeleri ile anlaşarak, onlara sığınmıştı. Artık Cem Sultan, Hıristiyan dünyasının elinde Osmanlı Devleti’ne karşı kullanılan kozdan başka bir şey değildir. Cem Sultan Rodos Adası’nda bir süre tutulduktan sonra Nice kentine gönderildi. Nice’de veba salgınının başlaması üzerine, Chambery, Rumilly gibi birkaç küçük kent ve şatoda dolaştırıldıktan sonra, kendisi için özel olarak yaptırılan Tour de Zizimi’ye (Cem Sultan Kulesi) hapsedildi. Ardından 1489 yılında Roma’ya, Papa VII. Innocenti’e, teslim edildi. II. Bayezid, Cem Sultan’ın salıverilmemesi için yılda 40.000 Duka altından üç yıllık toplam 120.000 altını peşin olarak Papa’ya vermek zorunda kaldı. Yıllar böyle geçerken Fransa Kralı VIII. Charles Roma’yı ele geçirdikten sonra Cem Sultanı da yanına alarak Napoli’ye hareket etti. Ancak Napoli yolunda hastalanan (bazılarına göre zehirlenen) Cem Sultan 25 Şubat 1495 tarihinde Napoli’de öldü. Cem Sultan’ın salıverilip devletin başına yeni sorunlar çıkartmasından çekinen II. Bayezid, denizlerde kuvvetli olmanın önemini bilmekle beraber, Cem Sultan’ın ölümüne kadar eli kolu bağlı kalmış ve Hıristiyan Devletlerle bir anlaşmazlığa düşmekten olabildiğince kaçınmıştı. İşte İspanya Müslümanları ve Yahudilerinin yardım istekleri, Cem Sultan’ın ölümünden önceki, II. Bayezid’ın içinde bulunduğu zor günlerinde gelmişti. II. Bayezid, o günlerin güç siyasi koşullarına karşın yardım isteklerini olumlu karşılamış; ancak, Batılı ülkelerin siyasi tehdit ve şantajını önlemek için doğrudan doğruya yardım yapmayarak 18
  19. 19. Akdeniz’deki akıncı deniz leventlerinden yararlanarak, konuyu dolaylı biçimde çözmüştü. Gırnata Müslüman Araplarının ve İspanya Yahudilerinin kurtarılma harekatı böylece düzenlenmiş ve başarıyla sonuçlanmıştı. Kurtarma harekatına katılanların başında Kemal ve Piri Reisler gelmekteydi. Bu harekatta yaşananlar, onların hayatlarının yanı sıra, Türk Denizcilik tarihi bakımından da önem taşımaktadır. Bu nedenle, önce yardım isteğine neden olan olaylar ile II. Bayezid’e yapılan yardım başvurularına, daha sonra da yapılan yardımlara özetle değinilecektir: İlk yardım isteği, 1486 yılında, Katolik zulmüne uğrayan Gırnata Müslüman Arap halkından gelmişti. Tarihçi Hammer bu ilk yardım isteğini şöyle anlatmaktadır (J.von Hammer, Osmanlı Tarihi, Cilt I,S.31 ): “ Endülüs Müslümanları ve Yardım Dilekleri Davud Paşa, Karaman âsi aşiretlerini itaate aldığı sırada Sultan II. Bayezid İstanbul’da elçileri kabul ediyordu. Bunlar içinde gerek itimatnamesinin şekli, gerek beraberindeki kişiler bakımından en çok dikkat çekeni, İspanya’nın son İslâm hükümdarının elçisi idi. Beni-Ahmer’den Gırnata Prensi olan bu zat, Aragon ve Kastil Kralı Ferdinand tarafından hızlı bir baskı altında bulunuyordu. Müslüman olmayanların istilaları karşısında “Sultanü’l-berreyn ve Hakanü’l-bahreyn”den (Padişahların İstanbul’un fethi ile birlikte kullanmaya başladıkları iki denizin ve iki karanın Sultanı anlamındaki bu deyimdeki iki denizle Akdeniz ile Karadeniz ve iki karayla da Asya ve Avrupa kastedilmektedir.) yardım dilenmekte idi. Elçinin itimatnamesi Elhamra padişahlarının romantik ve şövalye ruhuna uygun yazılmıştı. Bu Müslümanların uğradıkları ıstırapları belirten ve İslâmın İspanya’da içinde çırpındığı düşüşü dile getiren ve nihayet yedi yüz yıldır bu kıtada hüküm sürdükten sonra yakında buradan çıkarılacaklarını dile getiren Arapça bir kaside, bir mersiye idi. En etkili ve dokunaklı tarzda İslâm milletlerinin ve hükümdarlarının merhametlerini diliyordu. Bayezid, dini bütün bir padişah ve ayrıca kendisi de şair olduğu için, İspanya sahillerini tahrip etmek üzere bir donanma göndermekle buna cevap vermiş oldu. Donanma Komutanlığını Kemal Reis adı ile Hıristiyan donanmalarına korku salan Amirale tevdi etti.” Daha önce açıklanan, o günlerin nazik siyasi koşulları bir yana bırakılırsa, Osmanlı İmparatorluğu’nun elinde, denizden yapılacak böyle bir kurtarma harekatı için yeterli nitelik ve nicelikte deniz gücü bulunmamaktaydı. Harekat İspanya’dan başlayacak, Akdeniz, neredeyse boydan boya aşılacak, Afrika kıyıları ve İstanbul’da son bulacaktı. Bu nedenle harekatta görev alacak gemilerin uzun deniz yolculuğuna, her türlü hava ve deniz koşullarına dayanacak büyüklük ve yapıda olmaları da gerekiyordu. Ayrıca gemilerin niceliği de önemliydi. Çünkü limanlarda bekleşen Müslüman ve Musevilerin tümü kurtarılamayacak olursa, aşağıda açıklanacağı üzere, kalanlar için durum hiç de iç açıcı olmayacaktı. Hepsinden de önemlisi, nicelik ve nitelik yönünden yeterli gemiler sağlansa bile, bunları kullanacak kadar deneyimli Reis (Kaptan) ve gemiciye sahip olunması da zorunluydu. Osmanlı İmparatorluğu, o günlerde, bunların hemen hemen hepsinden yoksun durumdaydı. Aslında deniz ve donanmanın önemini çok iyi bilen II. Bayezid o sıralarda yeni bir donanma oluşturmak için hazırlıklara başlamıştı. Ancak Cem Sultan sorunu nedeniyle, başta Venedik olmak üzere denizci Akdeniz ülkelerini ürkütmemek için işi ağırdan almaktaydı. Dolayısıyla, II. Bayezid bu sorunu Hammer’in belirttiği gibi devlet deniz gücü görevlendirilmesiyle değil, Akdeniz’de Akıncı Leventlik yapan Türk denizcilerinin, resmi olmayan biçimde, kullanılmalarıyla çözmeyi düşünmüştü. Görev verilecek leventlerin başında, o günlerin en ünlü Türk denizcisi olan Kemal Reis gelmekteydi. Kurtarma harekatını o düzenleyecek, gemileri ve denizcileri o sağlayacak, Sultan Bayezid da parasal, siyasal, askeri, ikmal gibi konularda 19
  20. 20. Kemal Reis’e destek verecekti. Yukarıda değinildiği üzere Müslüman ve Musevilerin, İspanya’dan çıkarılıp kurtarılmaları, Türklerin hoşgörülerini, insancıl duygu ve davranışlarını göstermesi bakımından da önemli bir harekattır. Burada, hemen belirtilmelidir ki; Müslümanların kurtarılmaları, Türklerin de Müslüman olmaları nedeniyle, doğal karşılanabilir; aslında doğal karşılanması da gerekir. Hele Sultan Bayezid’in, dini inançlarına özenli bağlılığı nedeniyle “Dindar Bayezid” olarak da adlandırıldığı göz önünde tutulursa, böyle bir yardımın yapılmış olmasından söz edilmesi bile gereksizdir. Ancak Bayezid’in Museviler için de aynı insancıl duygular ve davranışlar içinde bulunması, özellikle o günlerin hoşgörüsüz Hıristiyan Avrupa’sında inanılmaz bir olaydır. Bu nedenle Müslümanların, İspanya’dan kurtarılmalarına kısaca, Musevilerin kurtarılmalarına ise daha geniş biçimde yer verilecektir. Müslümanlar ve İspanyollar M.711 yılında Afrika’dan, İspanyaya geçen İslâm mücahitleri, İberik Yarımadası’nda, 715 yılında Endülüs Emevi Devletini kurmuş Kurtoba (Kardo), İşbiliye (Sevil), Mürsiye, Belensiye (Valensiya), Tuleytula (Toledo) ve Granada başta olmak üzere birçok kentte kültürel, sosyal ve bilimsel kuruluşlar oluşturmuş; bunlarla Avrupa uygarlığını etkilemiştir. 1031 yılında Endülüs Emevi Devleti’nin çöküşünden sonra ortaya çıkan küçük İslâm Devletlerinin birbirlerine düşmeleri, Hıristiyanların yavaş yavaş genişlemelerini sağlamış ve başkenti Gırnata olan son İslâm Devleti ‘Ben-i Ahmer de 1492’de yıkılmıştır. Hammer’in yazdığı gibi, Ben-i Ahmer Devleti, Katolik Ferdinand ile eşi Kraliçe İzabella’nın baskılarının dayanılmaz duruma geldiği 1486 yılında, bir elçi yollayarak Osmanlı İmparatorluğu’ndan yardım istemiştir. Elçi beraberinde ünlü şair Ebü- l Beka Salih bin Şerif’in, Müslüman halkın içinde bulunduğu zor ve acıklı durumlarını anlatan bir şiirini de Sultan Bayezid'a sunmuştur. Sultan Bayezid 1487 yılında Kemal Reis’in emrindeki bir filoyla İspanya sahillerini vurdurmuş ve bir kısım Müslümanı gemileriyle Afrika ve Anadolu’ya getirmiştir. Ben-i Ahmer Devleti, İspanyollara teslim olduğunda, Ocak 1492’de yapılan sözleşme ve teslim olma koşulları gereğince, Müslümanların topluluk (cemaat) hakları tanınmış, onlara kötü davranışlarda bulunulmayacağı yolunda güvence verilmişti. Ancak İspanyollar bu koşullara üç hafta uymuşlar, ondan sonra Müslümanlara yapılmakta olan eziyet, işkence ve zulüm yeniden başlamıştı: Müslümanlar bir yandan İspanya’yı terk etmeye, bir yandan da bilim, teknik ve sanat sahibi olanlarla, tarımla uğraşanların İspanya’dan ayrılmaları engellenerek, din değiştirmeye zorlanıyordu. 1492 yılında bunların bir kısmı Kemal Reis, bir kısmı da Kuzey Afrika emirliklerince kurtarıldılar. Ancak kalanların sorunu hiç bitmedi. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun bunlara yardımı yıllarca sürdü. İspanya’dan kurtarılan Müslümanların bir kısmı Kuzey Afrika’ya götürülmüş, bir kısmı da Anadolu’ya getirilerek Kars, Tarsus, Kozan yörelerine yerleştirilmiştir. Ayrıca kendilerine toprak verilmiş ve beş yıl süreyle her türlü vergiden bağışık tutulmuşlardır. Böylelikle çektikleri acıların unutulmasına kısmen de olsa yardım edilmiştir. Museviler ve İspanyollar O günlerde, İspanya’da yaşamakta olan Musevilerin durumları da aynı biçimde kötüydü. Çünkü onlar da yedi yüz yıldır yaşadıkları topraklarından varı-yoğu ellerinden alınıp kovuluyor, İspanya’dan gidemeyen veya İspanya’da yaşamak isteyenler, inançlarını bırakarak Hıristiyanlığı kabul etmeye zorlanıyorlardı. Bu durum engizisyon 20
  21. 21. zulmünün yeni bir görünümüydü. Kral Aragonlu Ferdinand ile Kraliçe Kastilyalı İzabel’in aşağıya alınan ve Musevileri 3 aylık bir süre içinde İspanya’yı bırakıp gitmeye veya Hıristiyanlığı kabul etmeye zorlayan 31 Mart 1492 tarihli sürgün ve vahşet fermanı, tarihin ders alınması gereken en ağır engizisyon uygulamalarından birisidir. (Özeti burada verilen bu ferman ve diğer bütün belgeler, kadirşinas Türk Musevilerinin yaptığı yayınlardan alınmıştır. Yayınlar kaynak yapıtlarda 500. Yıl Vakfı Yayınları adı altında sıralanmıştır.) Yahudilerin İspanya’dan Atılmalarına İlişkin Emir: “Allah’ın inayetiyle bizler Don Ferdinando ve Dona İzabella, İspanya, Kastil, Leon, Aragon, Sicilya, Granada vs. Kralı ve Kraliçesi olarak, sevgili oğlumuz Don Juan’a, diğer evlatlarımıza, din adamlarına, asillere, tüm idarecilere... Katolik inancımızı Yahudi fikirler yerleştirerek bozmak isteyen kötü Hıristiyanların mevcudiyetinden haberdar olunuz. Bilindiği gibi bütün yurdumuzda tesis edilmiş olan engizisyon mahkemelerinin araştırmalarına göre bu Hıristiyanlar, Yahudi dinini yaymaktadır. On iki seneden beri bunlarla mücadele eden engizisyon mahkemelerine rağmen Musa dininin üstünlüğünü telkin ile Musevi paskalyasının tatbiki ile sünnet ve oruçları uygulayan, Yahudi din kitaplarının okunması gibi kötü faaliyetlere kanan Hıristiyanların mevcudiyeti tespit edilmiştir. Uzun düşünce ve mütalaadan sonra ve kilisenin tavsiyesi neticesinde bütün Musevilerin bir daha geri dönmemek üzere krallıklarımızdan atılmaları, Temmuz ayına kadar bu emrin tatbiki, durum, yaş ve cinslerine bakılmaksızın, o tarihten sonra dönüş yapanların derhal idamları ve mallarının müsaderesi emredilmiştir. Musevileri müdafaaya kimsenin kalkışmaması için emrimiz kati olup, bize karşı gelenlerin mallarına, gemilerine, şato ve evlerine el konacaktır. Himayemiz altında tüm Museviler Temmuz ayına kadar mallarını, evlerini satacaklar ve bu satış neticesinde elde edilen değeri altın, gümüş, kıymetli taşlar, geçerli para, ihracatı yasaklanmış yiyecekler hariç, hicret ederken beraberinde götürebileceklerdir. Bütün meclisler, mahkemeler ve iyi insanlar bu emrimizin harfiyen tatbikine dikkat gösterip, kontrol edeceklerdir. Bu emrimiz ilan edilerek herkesin bilgisine sunulacaktır. Miladi 1492 Mart ayının 31’inci günü Granada şehrimizde yazılmış ve tasdik edilmiştir. Ben Ben Kral Ferdinand Kraliçe İzabella “ Yukarıdaki atılma emrinden sonra Musevilerin ne büyük çaresizlik içine düştüklerini, araştırmacı yazar Harry Ojalvo’nun kaleminden okuyalım (The Quincentennial Foundation. A Retrospection. S.6) : “2 Ağustos 1492. Yer, İspanya’nın Kadiz Limanı. Vakit, gecenin geç saatleri. Kadın, erkek, genç ihtiyar bir insan kütlesi sessiz, ağır ve yaslı, rıhtıma yanaşmış gemilere biniyor. Yüzler hüzünlü, gözler yaşlı. 21
  22. 22. Bunlar yedi yüz yıldır bu topraklarda oturan İspanyol Musevileri. Yedi yüz yıldır oturdukları topraklardan gidecekler, ya da kendi inançlarından vazgeçip, Hıristiyan olacaklar. Bunlar, canları pahasına da olsa, dinlerini değiştirmeyenler, gitmeyi yeğleyenler... Gidecekler ama nereye? Ta eskilerden kulaklara gelmiş bir öykü var: Osmanlı’nın toprakları huzur ve barış cenneti. Gerçekten öyle mi? Öyle olsa, bile Akdeniz’in dalgalarıyla boğuşarak o uzak diyarlara nasıl varacaklar? Bilmiyorlar. Ancak her şey Aragonlu Ferdinand ve Kastilyalı İzabel’in zulmüne katlanmaktan daha iyi. Aragonlu Ferdinand ve Kastilyalı İzabel bu işi yıllar önce tasarlamışlar. 1478’de, o insanlığın yüz karası engizisyonu ülkelerine getirmişler, Papa’dan da baş hakim atamak için yetki almışlar. Ölüm makinesi artık yüzyıllar boyu işlemeye hazır sayılırdı. Öyle de oldu. Engizisyonu İspanya’dan yasal olarak kaldırmak, on dokuzuncu yüzyılın başında, Napolyon’a düştü. Rıhtımdaki gemiler Türk kadırgalarıydı, Kemal Reis’in kadırgaları. Ve insanlar yeisin verdiği sessiz bir katlanma ile kadırgalara biniyorlardı. Vakit daralmıştı. Türk Gemileriyle İstanbul’a Getirilip İspanyol Zulmünden Kurtarılan Musevilerin İstanbul’da Sultan II. Bayezıt Tarafından Karşılanışını Gösteren Temsili Resim Türk Gemileriyle İstanbul’a getirilip, İspanyol zulmünden kurtarılan Musevilerin, İstanbul’da, Sultan II. Bayezid tarafından karşılanışını gösteren temsili resim. (The Quincentennial Foundation. A Retrospection. S.15) Aragonlu Ferdinand ve Kastilyalı İzabel’in 31 Mart 1492’ de imzaladıkları, tarihin sayfalarını lekeleyen “Kovulma Fermanı”nın Musevilere her şeylerini bırakıp gitmeleri için tanıdığı süre o gece yarısı bitiyordu. Tarih 2 Ağustos 1492. Ya kalanlar? Ya başka yönlere gidenler? Kalanlar en bahtsız olanlarıydı. Hıristiyanlığı kabul ettiler ama Hıristiyanları inandıramadılar. İşte o zaman engizisyon devreye girdi. Din adına, Tanrı adına, en feci cinayetleri işlemeye başladı. Engizisyon, Hıristiyanlığını gerçek saymadığı masum insanların ruhunu kan ve ateşle kurtarıyordu. Bazen de bu masum insanlar varlıkları ellerinden alınmak için yok ediliyordu. Ne çıkar ? 22
  23. 23. Amacı kutsal kilise onayladıktan sonra... Gidenler önce yakını seçtiler. Portekiz’e gittiler... Ancak ulaşabildikleri rahat birkaç yıl sürdü. Tarih içinde Batı Hint Adalarına kadar uzanacak olan engizisyon, Portekiz'i mi sarmayacaktı? Yeniden zulüm, yeniden kaçış. Uzağa gittiğini sananların, kurtuluşu Hollanda’da, İtalya’da arayanların da akıbeti değişik olmadı. İnsanın insana reva gördüğü insanlık dışı davranışlar oralara da varmakta gecikmedi. Sonuç gene aynı: Yeniden zulüm, yeniden kaçış... Korkuyla, kuşkuyla Akdeniz’e açılanlar, gerçekte asıl kurtuluşa ulaştılar. Osmanlı toprağının huzur ve barış cenneti olduğunu söyleyenler abartmamışlardı. Türkiye’ye gelen Museviler huzur ve barıştan başka, engin bir özgürlüğe kavuştular. Hem de beş yüz yıl aralıksız sürecek bir huzur, barış ve özgürlüğe. Ve bunu hiç unutmadılar. Kemal ve Piri Reisler Devlet Hizmetinde Kemal Reis’in hayatının en önemli olaylarından biri de yeğeni Piri Reis ile birlikte devlet hizmetine girmeleridir. Kısmen Piri Reis’in Bahriye’sinde de değinilen olayın gelişmesi şöyledir: Daha önce de değinildiği üzere, Cem Sultan’ın ölümüyle birlikte II. Bayezid, Avrupa’nın, Cem Sultan’ın salıverilmesine dayanan tehdit ve şantajından kurtulmuş oluyordu. Cem Sultan’ın ölümünden önce, onun serbest bırakılması durumunda yeni ayaklanmalara girişeceğinin bilincinde olan II. Bayezid batılı devletlerle uzlaşmacı bir politika gütmüş, böylelikle onların taarruzlarından kurtulmuş ve Osmanlı Devleti’nin gücünü korumayı başarmıştı. Cem Sultan’ın ölümünden sonra değinilen uzlaşma politikasının değiştirilmesi gerekiyordu. Yeni bir devlet politikası oluşturulacaktı. Yeni politikanın amacı; Osmanlı Devleti’nin tehdit edilen devlet konumundan çıkarıp, tehdit oluşturan devlet konumuna getirilmesiydi. Bu amaca erişmek için kara ordusu yeniden teşkilatlandırılıp kuvvetlendirilirken, deniz kuvveti de etkili ve güçlü bir yapıya kavuşturulacaktı. Görünen oydu ki donanmanın öncelikli hedefleri Rodos Şövalyeleri ve Venedik olacaktı. Çünkü Bayezid’in elini kolunu bağlayan siyasi durum nedeniyle olabildiğince şımarmış olan Rodos şövalyeleri, bir yandan Türk sahillerindeki yerleşim yerlerine baskın yapıp, buraları yağmalarken, bir yandan da Türk ticaret gemilerini vurmaktan geri kalmıyorlardı. Daha da önemlisi, deniz yoluyla Hac ibadetini yapmaya giden Müslümanları sürekli taciz edip, zarar verdikleri yetmiyormuş gibi yine deniz yoluyla, İskenderiye üzerinden Hicaz’a gönderilen, Mekke ve Medine Vakıf gelirlerini de yağmalıyorlardı. Yapılanlar, dindar oluşu nedeniyle “Veli veya “Dindar Bayezid” olarak da anılan Padişah için yüz karası sayılabilecek bir durumdu. Venedik’e gelince; geçmiş yıllarda, çıkarlarına uygun olduğu için barış yolunu seçmiş gibi görünen Venedik, o yıllarda bile, el altından düşmanlığını sürdürmekten geri kalmamıştı. Ayrıca Fatih Sultan Mehmet döneminde Türk egemenliğine sokulmuş, sonradan tekrar Venedikliler tarafından ele geçirilmiş olan Mora’daki, Moton, Koron ve İnebahtı gibi kaleler hâlâ Venedik’in elinde bulunuyordu. Osmanlı Devleti’nin batıya doğru genişlemesini engelleyen bu kalelere yönelmenin zamanı gelmişti. Kaleler ele geçirilmeli ve Venedik cezalandırılmalıydı. Bu sıralarda Macarlarla imzalanmış olan 3 yıllık barış anlaşması da II. Bayezid’in Mora ve Akdeniz’de daha serbest davranmasına olanak vermekteydi. Ancak girişilecek harekatta başarılı olabilmek için Venedik’in sahip olduğu gibi güçlü gemiler yapılmasına ve bunları kullanacak deneyimli, yiğit gemicilere gereksinim vardı. Bayezid zaman kaybetmeyip hazırlıklara başladı. Hazırlıkların içinde 23
  24. 24. gemicilikten iyi anlayan Akdeniz’deki tüm Akıncı Leventlerin, devlet hizmetine alınmaları da bulunuyordu. Hemen bunlara çağrılar yapıldı. Çağrıya uyan birçok akıncı levent gibi Kemal Reis de yanında yeğeni Piri Reis ve öteki silah arkadaşlarıyla birlikte, Gelibolu’ya gelip, Kaptan-ı Derya Davut Paşa aracılığıyla, Bayezid'e sunuşta bulunarak, devlet hizmetine girdiler. Piri Reis bu olayı Bahriye’ sinde şöyle anlatmaktadır : (S. 4 a): “*Bir gün Bayezid Han’ın lütufta bulunarak bize gönderdiği yüce bir buyrultu (yazılı emir) geldi. *‘Kemal kapıma gelsin ve orunumu (yüce katıma) denizle ilgili hizmetlerde bulunsun’ diye buyurmuştu. *Ey can! Bu buyruğun tarihi olan dokuz yüz yılında gelerek vatan tuttuk..” Piri Reis’in yukarıdaki dizelerinden, devlet hizmetine giriş tarihine, yalnız yıl olarak değil, ay olarak da yorum getirmek olanağı da bulunmaktadır. Şöyle ki; Hicri 900 yılı 1 Ekim 1494 günü başlayıp 19 Eylül 1495 günü son bulmaktadır. Cem Sultan ise 31 Aralık 1494’te ölmüştür. Tarihlerin değerlendirilmesinden, Kemal ve Piri Reislerin 1495 yılının ilk aylarında devlet hizmetine girmiş oldukları anlaşılmaktadır. Kemal Reis’in Devlet Hizmetindeki İlk Yılları ( 1495–1511 ) Artık Kemal ve Piri Reisler devlet hizmetindedir. Acaba Kemal Reis, devlet hizmetine girdikten sonra hangi görevlere getirilmiş ve ne gibi hizmetlerde bulunmuştu? Bazı araştırmacılara göre Kemal Reis devlet hizmetindeki ilk bir buçuk yılını Gelibolu ve İstanbul tersanelerinde gemi hazırlamak ve adam yetiştirmekle geçirmiştir. Bu görevi yerine getirirken, gerektiğinde Akdeniz’e de açılan Kemal Reis, Mekke ve Medine vakıflarının İstanbul’dan İskenderiye’ye götürülmesi ve Hac yolunun güvenliğinin sağlanmasıyla da yükümlü kılınmıştır. Tarih yazarlarının verdiği bilgiler de ayni doğrultudadır. Onlar da Kemal Reis’in, Mısır’a giden konvoylara öncülük ettiğini, bununla kalmayıp Adalar Denizi ve doğu Akdeniz’de devriye görevi yaparak Türk ticaret gemilerini Hıristiyan korsanlardan ve Rodos Şövalyelerinden koruduğunu yazmışlardır. Örneğin; Aşık Paşazade’ye göre, Padişah, 903 yılında (29 Ağustos 1497 – 18 Ağustos 1498 arası) Mekke ve Medine vakıf gelirlerini Kemal Reis komutasındaki bir donanma ile İskenderiye’ye göndermiştir. Kemal Reis gidiş yolunda, Girit sularında, Rodos şövalyelerinin tacizine uğramış, bu tacizi savuşturmuş ancak dönüş yolunda yeniden karşılaştığı şövalyeleri bu kez bağışlamamıştır. Yapılan savaşta Şövalyelerin amiral gemisini batırmış, Türk tarihçilerinin Sunturluoğlu diye adlandırdığı Rodos şövalyelerinden Nicolas Centurione’yi ele geçirip, beş Rodos gemisi ve yüzlerce esirle birlikte İstanbul’a getirip Padişah’a takdim etmiştir (TDV. İslam Ansiklopedisi. C.25, s.227) Konyalı da, Tarih-i Maarif’te Kemal Reis’in, Mısır’a gidişine yer verildiğini ve bunun 902 (8 Eylül 1496 – 28 Ağustos 1497) yılındaki olaylar arasında, Aşıkpaşazade’ye benzer biçimde anlatıldığını belirtmektedir (İ. Hakkı Konyalı, Topkapı Sarayındaki Deri üzerine… ). Venedikli tarihçi Marino Sanuto (D. Venedik 1466-Ö. Venedik 1530) da, ünlü günlüğünde “İskenderiye’deki Venedik casusu Chaplain’den aldıkları 4 Haziran 1498 tarihli mektuptan, Kemal Reis’in 5 kadırga, 2 barça ve 6 fustaden oluşan bir filoyla Nil Nehri’nin ağzındaki Reşit kentine geldiğini öğrendiklerini ve casusun verdiği bilgiye göre 24
  25. 25. Kemal Reis, II. Bayezid’den Memluk Sultanına armağan getirdiğini” ayrıntılarıyla açıklamıştır. ( Marino Sanuto, Diarii , I,S.1033; S.Soucek, Piri Reis and.. S.41) Bayezid, Hac yolunun güvenliğine öncelik vermekle hacıların korunmasının yanı sıra, Batı Akdeniz’e güvenli biçimde açılmanın ön koşulu olan Doğu Akdeniz’in kontrol altına alınmasını da sağlamış oluyordu. Zaten donanmanın hazırlıklarının tamamlanmasına kadar geçecek süre içinde bundan başka bir şey yapılamazdı. Mordtman da 1505 yılında Kemal Reis’e ayrıca Anadolu Kıyıları önündeki korsanların yola getirilmesi Mısır’a giden gemilerin götürülmesi ve korunması görevlerinin verildiğini yazmaktadır. (48) Bütün bunlar Kemal Reis için ikinci derece görevlerdir. Aslında Kemal Reis’e verilecek görev, doğal olarak, Kaptan-ı Deryalık olmalıydı. Ancak Kemal Reis’in yetişme biçimi, yani devlet görevlerinde belli hizmetlerde bulunup, belli aşamalardan geçmemiş olması, o günlerin devlet görenekleri, atamalarda uygulanan yöntemler onun böyle bir göreve getirilmesine olanak vermemekteydi. Bu nedenle, Kemal Reis’e yukarıdaki görevlerin verilmiş olmasında kuşku duyulmamakla birlikte, bunlar onun için ikinci derece görevlerdir. Ona verilen asıl görev II. Bayezid’a özel danışmanlık yapmaktır. Dolayısıyla, bu görevinin gereği olarak devletin deniz politikasının belirlenmesinde söz sahibi olacak ve bu politikayı hayata geçirecek, iyi eğitilmiş personele sahip güçlü bir donanmanın oluşturulmasına çalışacaktı. Nitekim hatırlanacağı üzere, Kemal Paşazade’nin Kemal Reis’e ilişkin yazmış olduğu “…Böylece Kemal Reis’in danışmanlığında yapılan görüşmelerde Akdeniz’de kurulacak egemenliğin yararları ve zararları incelenerek, geleceğin buralarda gelişeceği kabul edildi.” biçimindeki satırlar, bu görüşü doğrulamaktadır. Kemal Reis’in danışmanlığında oluşturulan bu Akdeniz politikasının uygulanması, yalnız o yıllarla sınırlı kalmayacak, daha nice yıllar, Osmanlı İmparatorluğu’nun Akdeniz politikasının temelini oluşturacaktır Kemal Reis’in II Bayezid’e danışmanlık yaptığının bir başka önemli kanıtı da Bahriye’de yer almaktadır. Korfu Adası ( Bahriye, Köprülü 171) 25
  26. 26. 134 b) Esenlik O’nun üzerine olsun, Hazreti Muhammedin hicreti tarihine göre, dokuz yüz otuz bir yılında (28 Ekim 1524 -17 Ekim 1525) Venediklilerin Körfuz (Korfu Adası) Adası’ndaki egemenlik süresi yüz yirmi dokuz yıl olmuştu. Daha önce adayı Kargire adındaki bir kadın ele geçirmiş ve yönetmiş. Venedikliler bir hile ile Kargire’nin elinden almış ve egemenlikleri altındaki yerler arasına katmıştır. Ancak, rahmetli Kemal Reis, bu adaya ilişkin olarak, hep “Venedik’in iki gözü vardır. Sol gözü Moton Kalesi, sağ gözü Körfuz Adasıdır.” düşüncesini dile getirirdi. O, bu görüşünü, toprağı tertemiz olsun, rahmetli Sultan Bayezid Han Hazretlerinin huzurlarına sunmuştu. Bunun üzerine, merhum Padişah adanın alınması amacıyla Kara ve Deniz Kuvvetlerinden asker çekerek bir sefer düzenledi. Fakat İstanbul’da çok oyalanıp deniz mevsimi de geçtiğinden ve rüzgar öte yandan bu tarafa esmeye başladıktan sonra, denize çıkıldığından dolayı, zorunlu olarak İnebahtı'ya gidildi...” Piri Reis’in Korfu Adasına ilişkin yazdıklarından, II Bayezid’in İnebahtı’nın fethinden sonra, Korfu Adasına düzenlenmiş olan sefere, Kemal Reis’in görüşleri üzerine karar verdiği anlaşılmaktadır. Bu karar, ayrıca, Bayezid’ın Kemal Reis’in görüşlerine ne denli önem verdiğini de göstermektedir. Tarih-i Gülşen-i Maarif’te de Kemal Reis’ten “Yine Tersane-i Amire Reislerinden Kemal Reis (İ.H. Konyalı, Topkapı Sarayındaki… s.)” biçiminde söz edilmiş olması, Kemal Reis’in devlet hizmetindeki ilk yıllarında, donanmanın oluşturmasıyla da görevlendirildiği yolundaki görüşleri haklı çıkarmaktadır. Böylelikle, Kemal Reis’in gözetiminde hazırlanan gemiler ve yetiştirilmeye başlanan denizciler Türk donanmasını kısa zamanda Akdeniz’de hatırı sayılır bir güç durumuna getirecektir. TDV İslam Ansiklopedisinde, Kemal Reis’in “1502’deki Osmanlı- Venedik barışının sağlanmasındaki rolünden 1510’da ölümüne kadar geçen sürede Ege Deniz’indeki ticaretin güvenliğini sağlamak ve fevkalade elçi olarak Memluk Devletine gitmek gibi görevler” üstlendiğini yazmaktadır. Kemal Reis, bu hizmetlerinin yanı sıra, donanmada bir takım yenilikler de yapmıştır. İ. Parmkaksızoğlu’nun, Safai’nin “Fetihname-i Moton ve Koron” adlı eserine dayanarak verdiği bilgiye göre, yapılan yeniliklerin başında Türk savaş gemilerinin, o zamana kadar görülmemiş derecede uzun menzilli toplarla donatılmaları gelmektedir. Bu yenilik sayesinde düşmanın çok uzaktan karşılanması mümkün olmuş ve Türk donanmasına büyük üstünlük sağlamıştır (Türk Ansiklopedisi. C.XXI S. 475, İslam Ansiklopedisi. S.567).Yılmaz Ertuna da uzun menzilli toplara ilişkin şu bilgileri vermektedir :”Amiral Geronymo Contarini’nin 24 Temmuz 1500’ de Modon muhasarasını (kuşatmasını) kaldırtmak maksadıyla Türklere denizden hücumu başarı kazanamadı. Türk Donanması’na Kemal Reis tarafından koydurulan yeni toplar, Venedik deniz toplarından çok üstün silahlardı. Hem çok uzun menzilli idiler, hem de çabuk ve sık ateş yapabiliyorlardı.” (Yılmaz Öztuna. Büyük Türkiye… C 3. S.183-184) Bütün bunlar Kemal Reis'in devlet hizmetindeki ilk yıllarında üstlendiği görevler hakkında yeterince fikir vermektedir. Doğal olarak Kemal Reis anılan görevlerini yaparken, Piri Reis, deniz harekâtı başta olmak üzere, her zaman amcasının yanında olmuştur. Bu ayrıntıların başında onun 1499–1502 yıllarındaki Osmanlı-Venedik deniz savaşlarındaki hizmetleri gelmektedir. II. Bayezid, Batı Akdeniz’e açılmaya, bu amaçla 26
  27. 27. Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yıllardır açık, kapalı düşmanlık gösteren ve Türk ticaret gemilerine zarar veren Venedik’e karşı bir savaş başlatarak onu kesin yenilgiye uğratmaya karar verdiğinde, savaşın daha çok denizlerde olacağını da bilmekteydi, İlk hedefler arasında, Venedik’in elinde bulunan Mora Yarımadası’ndaki; Moton (bugünkü Methini) Avarano (Navarin yahut bugünkü Pilos) ile İnebahtı Körfezi’ndeki; İnebahtı (Lepanto yahut bugünkü Navpaktos) ve Koron (bugünkü Korintos) gibi stratejik önemi büyük kalelerin ele geçirilmesi yer almaktaydı. Böylelikle girişilen Mora seferi, Osmanlı İmparatorluğuyla Venedik arasındaki, 1499–1502 yıllarını kapsayan, dört yıllık yıpratıcı bir savaşın ilk harekatı idi. Mora seferinde, Kemal ve Piri Reislerin yaşadıkları ve yaptıkları hizmetlerin açıklanmasını kolaylaştırmak amacıyla, önce harekata ilişkin bir özet sunulacaktır: Sultan Bayezid, Mora Seferine başlamak üzere 1 Haziran 1499’da İstanbul’dan Edirne’ye doğru yola çıktı. Sefere hazırlıkları sırasında, Padişahın bir yıl içinde yaptırmayı başardığı barça, kalyon, kadırga gibi 300 gemiden oluşan donanma da Kaptan-ı Derya Küçük Davut Paşa komutasında 4 Temmuz 1499’da Gelibolu’dan İnebahtı'ya doğru yelken açtı. (Bahriye-Köprülü Kütüphanesi,171) İnebahtı Kıyıları Davut Paşa’nın gemileri içinde yeni üretilmiş iki koca Göke de bulunuyordu. İki gökeden biri Barak Reis’in, diğeri de Kemal Reis’in emrine verilmişti. Öteki filolara Kara Hasan, Hersek Reis gibi ünlü denizciler komuta ediyorlardı. Kemal Reis donanmanın “Temaşalık Mevkii”ne kadar olan yolculuğunda, öncülük görevini üstlenmiş ve görevi esnasında Çuka adası yöresinde karşılaştığı dört gemilik bir Venedik filosunu kaçmak zorunda bırakmıştı. Davut Paşa gemilerinin hareketini kısıtlayan az rüzgarlı havalar nedeniyle yolda oldukça geciktiği gibi, Moton'a varılmadan önce karşılaştığı, kötü hava koşulları yüzünden, bir süre bu limanı koruyan Sapiyenza Adası’nın altında beklemek zorunda kalmıştı. Bu nedenlerle donanma, İnebahtı'nın karadan kuşatılmasından üç ay sonra göreve başlayabilmişti. Bu gecikme Venediklilerin çok işine yaramıştı. Çünkü, İnebahtı’yı savunmak üzere gönderilmiş olan, Amiral Antoniyo Grimani komutasındaki yüz altmış parçalık donanma, bu gecikmeden yararlanarak, İnebahtı Limanı’nı denizden 27
  28. 28. kapatmaya olanak bulmuştu. Moton’da da, daha önceden, savaş hazırlıkları sırasında gönderilmiş Amiral Andrea Lorendon komutasında on yedisi büyük gemi ve kalanı kadırga olmak üzere altmış dört parçalık bir donanma bulunmaktaydı. Amiral Antonio Grimani, İnebahtı Limanı’nı kapattığı sırada, Türk donanması Navarin ile Brodano Adası arasındaki kanala girmiş ve girer girmez yolunun kesildiğini görmüştü. Amiral Grimani, Türk donanmasının üstün gücü karşısında, savaşıp savaşmamakta duraksamaya düşerken on beş savaş gemisinin daha kendisinin yardımına gelmesi üzerine savaşmaya karar verdi. Türk Gökelerinden biri (Kâtip Çelebi; Tuhfet-ül Kibar fi Esfar-ı Bihar) Böylece, Türkler ile Venedikliler arasındaki savaşların en önemli deniz muharebelerinden biri olan Barak Reis veya Zenşiyo (Zonchia) Deniz Şavaşı başladı. (Barak Reis Adasının, bugünkü adı Prote Adası olup, Navarin ile Arkadakya arasında ve kıyıya oldukça yakın bir yerdedir.) Türk tarihçilerine ve ansiklopedik bilgilere göre 28 Temmuz 1499, Prof.S. Soucek’e göre 12 Ağustos 1499 tarihinde yapılmış olan savaş başladığında, rüzgar Venedik donanmasına uygun biçimde esmekteydi. Venedik donanmasının öncü gemisine Amiral Armenio, Türk donanmasının öncü gemisi olan gökeye de Barak Reis komuta etmekteydi. Barak Reis Adası’nın yakınında olagelen bu savaş dört saat sürdü. Avrupalılar bu savaşı “Zonchia Savaşı”, Türkler ise “ Barak Reis Savaşı” olarak adlandırmaktadır. Savaş başlamadan önce Venedik, İstanbul’daki elçileri vasıtasıyla, can düşmanları ve büyük korkuları olan Kemal Reis’in, Barak Reis’in gökesinde bulunduğu yolunda bir bilgi almışlardı. Bu nedenle, yirmi kadar Venedik gemisi, Kemal Reis’i ele 28
  29. 29. geçirmek umuduyla doğrudan doğruya Barak Reis’in gökesine saldırıya geçti. Bunlardan Amiral Andrea Loredon’un komutanı olduğu Pandora gemisi dahil, her birinde biner kişi bulunan iki göke, ve her birinde beşer yüz kişi olan bir mavna ve bir barça, çengel borda kancaları atarak Burak Reis’in heybetli gökesine rampa ettiler. Amaçları Kemal Reis’i ele geçirerek, intikam almaktı. Barak Reis, başlangıçta Venedik barçasını ve mavnasını, top atışıyla batırmayı başardıysa da, iki Venedik gökesinin, hem sancak hem de iskele tarafından kendi gökesine rampa edip, gemisini bloke etmelerine engel olamadı. Korkunç bir savaş başlamıştı. Tarihçi Hammer, Barak Reis gökesindeki bu savaşı şöyle anlatmaktadır: “Her iki taraf, geminin güvertesinde kıyasıya dövüştüler. Kılıçlar ve palalarla birbirlerine korkunç hamlelerle hücum ettiler (54).” Savaş sürerken Barak Reis kendi gökesini Venedik gökelerinden ayırmak için çok uğraştı, ancak başaramadı. Bunun üzerine Venedik gökelerini, neft yağıyla ateşe vererek, onlardan kopup kurtulmayı denedi. Ancak bu girişimi de sonuça ulaşamadı ve sonunda üç gemi de (Barak Reis’in gökesi ile iki Venedik gökesi ) yanarak sulara gömüldü. Barak Reis’in gökesinde gerçekten Kemal adlı birisi bulunmaktaydı. Ancak bu kişi Venediklilerin sandığı gibi denizci Kemal Reis değil, savaşçı askerleriyle birlikte sefere katılan Yenişehir Beyi Kemal Bey idi. Kemal Reis ise kendi gökesi ve emrindeki Piri Reis’in gemisi dahil filosunun öteki gemileriyle birlikte savaşı sürdürmekteydi. Barak Reis’in gemisinin batmasının ardından Kemal Reis hemen taarruza geçmiş perişan durumdaki Venedik donanmasını kuzeye doğru çekilmek zorunda bırakmıştı. Amiral Andrea Girmani, rakibi olarak gördüğü Amiral Loredano’nun ölümüne pek sevinmişti. Ancak, önemli bir kuvvetten de yoksun kaldığının da farkındaydı. Bu durumda bir şey yapamayacağını anlayınca Korfu Adası’na kaçmaktan başka bir çare bulamadı. İnebahtı yolu açılan Türk donanması da Holomiç Limanı’ndan aldığı savaşçı erlerle, kuzeye doğru seyretti. Bu arada Amiral Grimani, Fransa ve Rodos şövalyelerinden aldığı 22 gemilik yardıma güvenerek, Türk donanmasının önünü kesmek üzere bir girişimde daha bulundu. Ancak, yine başarılı olamadı ve Türk donanması 25 Ağustos 1499 günü İnebahtı Limanı’na girmeyi başardı. Türk Donanması bu savaşta Venedik donanmasına karşı büyük üstünlük sağlamıştı. Ama ne yazık ki, Kemal Bey, Barak Reis, Kara Hasan Reis ve bunlar gibi pek çok değerli 500’e yakın komutan, tayfa ve savaşçı er şehit olmuştu. Barak Reis Adası ve Koron Kalesi ( Köprülü,171) 29

×