KAYIP YÜZÜK<br />O sabah Şamat, yayını ve oklarını alıp avlanmak için Çatıhöyük’ün az ötesindeki ormana gittiğinde başına gelecekleri bilmiyordu. Ama o gün başına gelecekleri asla unutmayacaktı. <br />Şamat, sabah kalktı. Derme çatma evlerinin camını açtı. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüyordu. Sert rüzgar Şamat’ın saçlarının arasından geçiyordu. Güneş, canlılara sıcak kollarını açıyordu. Şamat, gözlerini efkarlı Çatıhöyük’ün az ötesindeki ormana çevirdi. Bu orman Şamat’a huzur dolu annesini hatırlatırdı. Şamat, kendisinin oraya ait olduğunu düşünüyordu. Evde herkes sıcak yataklarında uyuyordu. Bu saatte Şamat avlanmaya çıkardı. Şamat 12 yaşında olmasına rağmen avlanmayı çok iyi bilirdi. Yanına ok, yay, bıçak; bisküvi, fındık alıp dışarı çıkarak ormana doğru yürümeye başladı. Ormana vardığında yayını ve okunu çıkarıp ormanın derinliklerine doğru ilerledi. O da ne! Şamat’ın etrafında bir hayvan dolanıyordu. Aniden Şamat’ın yüzüne bir tekme indi. Kendini kaybetti. Uyandığında kendini mumlarla aydınlatılmış bir mağarada tepetaklak asılı bir şekilde buldu. Mağaranın girişinden sesler geliyordu. Aman Allah’ım! Şamat’ın karşısında yarı at yarı insan bir yaratık duruyordu. Yaratık Şamat’a bakarak:<br />Hey! İnsanoğlu. Sen savaşın bir parçası mısın, dedi.<br />Şamat: <br />Ne dediğinizden haberim yok, diye kekeledi. <br />Yaratık:<br />Doğruyu söyle. Sen İblis İmparatorluğunun bir askeri misin?<br />Hayır...<br />Benim adım Maskevanus. Sana güveniyorum.   Ben İnka’ların veziriyim. <br />Maskevanus, Şamat’ı çözdükten sonra:<br />120 yıl önce benim ırkım İnkalar ve İblisler huzur içinde yaşıyorlardı. Lakin bir gün İblis Irkının topraklarına gökten inen yüzük çalındı. Bu yüzük çok güçlüydü. Dağları deler, her şeyi ezerdi. Yüzük çalınınca İblisler bizi suçladı. Halbu ki biz bir şey yapmamıştık. <br />Peki ben ne olacağım.<br />Üzgünüm ama sana acıyorum. Çünkü sen ben gördüğün için artık buradan ayrılamazsın. <br />Şamat bunun üzerine ağlamaya başladı. Maskevanus:<br />Tabi kayıp yüzüğü bulup savaşı sonlandırırsan sana özgürlüğünü geri veririm. <br />Şamat, umutsuzca başını sallayıp:<br />Tamam, dedi.<br />Maskevanus Şamat’ı sırtına alarak geniş bir ehliz götürdü. Aslında buraya ehliz denemezdi. Çünkü çok geniş bir alandı. Her tarafta ok ve yaylar asılıydı. Dehlizin sonunda büyük bir kapı vardı. Kapının üzerinde “Apollon” yazıyordu. Maskevanus kapıyı açtı. İçeride bir yığın yarı at yarı insan yaratık birbirleri ile tartışıyordu. Maskevanus:<br />Ben şimdi senin yüzüğü aramaya çıkman için meclisten izin alacağım. Burada bekle. Ne yazık ki sen meclise giremezsin. <br />Hoş geldin saat sonra Maskevanus meclisten çıktı ve:<br />Haydi hazırlan, dedi. <br />Maskevanus ve arkadaşları Şamat’a ok ve yay verip onu yolcu ettiler. Şamat, ormanın derinliklerine doğru ilerledi. Hiç kimse ona öğüt vermemişti. Şamat yürürken yerde bir kağıt gördü. Bu bir mektuptu:<br />“Sevgili Şamat,<br />Birinci görevde kovalar İblisin biri, <br />İkinci görevde ejderhalar yakar seni, <br />Üçücü görevde sudasın, <br />Dördüncü görevde şifreler diyarında kayıp olacaksın.”<br />Şamat çok şaşırmıştı. Mektubu defalarca okudu. Aniden arkasından gelen ayak seslerini duydu. Arkasını dönüp baktı. Bu, mektupta bahsedilen İblis olmalıydı. Hemen koşmaya başladı. İblis onu arkasından kovalıyordu. Sonunda Şamat’a yetişip tırnaklarını onun sırtına batırdı. Şamat’ın sırtı uyuşmaya başladı. Şamat, durdu ve yayını alarak okunu İblis’e doğru fırlattı. Ok İblis’e değdiği an İblis ortadan  yok oluverdi. Bulunduğu yerde bir mektup vardı:<br />“Sevgili Şamat,<br />Birinci görev tamamlandı.”<br />Şamat, gülümsedi ve uygun bir yerde kamp kurdu. Yorgunluktan hemen uyuyuverdi. Uyandığında ailesini hatırladı. Kimbilir kendini ne çok merak etmişlerdi. Ancak Şamat’ın bunları düşünmeye hiç vakti yoktu. Eşyalarını topladı ve yola düştü. Dört saat sonra karşısına alevlerle dolu bir ova çıktı. Alevlerin tam ortasında dev gibi bir ejder duruyordu.  Ejder:<br />Buradan geçemezsin. Yüzüğü alamazsın. Efendim çalmıştır yüzüğü. Size atmıştır suçu. O sevmez at adamları. Nedendir bilinmez. <br />Şamat ejderi hiç dinlemeden yayını gerdi ve okunu fırlattı. Ok ejdere değdiği an kırıldı. Şamat bir ok daha fırlattı. Ancak işe yaramıyordu. Çaresizlik içinde kaçmayı düşündü. Eğer ormana gidebilirse ejderden kurtulabilirdi. Lakin ejder uzun kuyruğu ile yolunu kapatmıştı. Şamat bunun yerine az ötedeki kayalıklara doğru koştu. Kayalardan birinin arkasına siper aldı. Ejder:<br />Neredeysen çık, diye bağırdı. Fakat Şamat çıkmaya hiç niyetli değildi. Zaten sadece üç oku kalmıştı. Ejder, Şamat’ı bulamayınca aramaya koyuldu. Şamat’ın saklandığı kayalara doğru kuyruğunu savuruyor, kayalar kuyruk darbesiyle havada takla atarak yere çakılıyordu. Sıra Şamat’ın sakladığı kayaya gelmişti. Ejder tam kuyruğunu savurmuştu ki Şamat son gücüyle zıpladı. Kaya uçup gitmişti. Şamat ise yayını gerip Ejder’e nişan almıştı. İlk oku fırlattı. Ok, ejderin kaslı gövdesinde paramparça oldu. İkinci okun kaderi de pek farklı değildi. Ejder, gittikçe yaklaşıyor, kuyruğunu savurmaya hazırlanıyordu. Şamat son okunu da çıkardı. Bu ok diğer oklara benzemiyordu. Okun üzerinde “Güce kavuştur beni Apollon” yazıyordu. Şamat okun üzerindeki yazıyı haykırarak oku ejdere doğru fırlattı. Ok bir an havada parıldadı. Ejdere değdiği an ejder ortadan yok oldu. Ejderin yerinde bir mektup vardı. Bu mektup bir metre boyundaydı. Ve şişkindi. Şamat mektubu açınca içinden bir mektup daha çıktı. İkinci mektupta şöyle yazıyordu:<br />“Sevgili Şamat,<br />İkinci görev tamamlandı. NOT: Silahları al.”<br />Şamat zarftan çıkan yeni silahları kuşandı. Yeni Apollon okunu kemerine taktı. Ormana doğru ilerledi. Zar zor bir iki tavşan avladı ve kamp kurup uyudu.<br />Uyandığında güneş bütün bitki örtüsünü kucaklarcasına ufukta yükseliyordu. Kahvaltı için böğürtlen ve çilek topladı. Ardından yeni eşyalarını toplayıp yola koyuldu. Her zamanki gibi nereye gideceğini bilmiyordu. Nasıl olsa görevleri karşısına çıkıyordu. Hoş geldin saat yürüdükten sonra iki yanında güzel ağaçların olduğu, yapraklarla kaplı bir yola saptı. Yol dümdüzdü. Sanki biri bu yolu özenle biçimlendirmişti. Yol bittiğinde gördüğü manzara karşısında Şamat’ın ağzı bir karış açıldı. Karşısında uçsuz bucaksız bir okyanus duruyordu. Yalnız bu okyanus siyahla yeşil arası tuhaf bir renkteydi. Şamat, okyanusa yaklaşınca üçüncü görevi burada yapacağını anladı. Gömleğini ve atletini çıkardı. O anda kumsalda iki şişe belirdi. Şişenin ilkinin içinde naneye benzeyen bir bitki vardı. İkinci şişe ise suyla doluydu. Şamat iki şişeyi de aldı. İçinde bitki olan şişenin üzerinde “Su ile karıştırın ve için” yazıyordu. Şamat, şüpheli şüpheli suyu içinde bitki olan şişeye boşalttı. Ardından karışımı içti.  Karışımın tadını çok beğendi. Fakat amacını anlayamadı. Ne yazık ki bunu düşünecek zamanı da yoktu. Okyanusa girdi. Okyanusun kıyısı bile çok derindi. Suya daldı. Kendini garip hissediyordu. Ayakları palete dönüşmüştü ve nefes tutmakta hiç sıkıntı çekmiyordu. Bu mutlaka içtiği karışımın etkisinden olmalıydı. O kadar hızlı yüzüyordu ki arkasından minik kabarcıklar çıkıyordu. Şamat yüzdükçe su daha da derinleşiyor, dev yosunların sayısı da artıyordu. Fakat etrafta deniz anası, yengeç, balık gibi canlılardan eser yoktu. Birkaç saat sonra eski surlarla korunan bir yere vardı. Etraf çok sessizdi. Aniden Şamat’ın ayağının dibine bir kargı saplandı. Şamat hemen en yakındaki dev yosunun arkasına saklandı. Kargılardan kurtulmuştu ama yüzüne inen bir sopa darbesiyle bayılıverdi. Gözlerini açtığında kendini sularla kaplı görkemli bir odada buldu. Etrafta bir yığın tuhaf canlı vardı. Herbiri bir balık kafasına ve ahtapot gövdesine sahipti. Hepsi altın, gümüş ve elmasla kaplanmış kıyafet giyiyorlardı. Yardım edin diye bağırıyorlardı. Şamat doğrularak:<br />Burada neler oluyor, dedi. <br />Yaratık:<br />Efendim, biz size istememek vermek zarar. Biz istemek sizden yardım. Çok önce dost olmak biz. Sonra açmak bize savaş onlar. Bizi öldürmek onlar. Bir gün biz bir kitap bulmak. Kitapta bahsetmek sizden. Eğer istiyorsanız siz yeni görev, yenmek gerek onları.<br />Şamat bunları duyunca:<br />Ben size yardım edeceğim. Fakat bunu tek başıma yapamam dedi. O yüzden beraber bir ordu kuracağız, dedi.<br />Yaratıklar Şamat’a savaşçılarını gösterdiler. Şamat, bu askerleri yanına aldı. Askerlerin sayısı altmış civarındaydı. Şamat, asker sayısını güçlü olan yaratıklardan bazılarını da orduya kattı. Askerlere kendi bildiği ok atma ve kılıç kullanma taktiklerini gösterdi. Askerler kusursuz bir savaşçı haline gelmişlerdi. Halk ise Şamat’ın yapacağı özgürlük savaşını destekliyordu. Savaşgünü gelince askerler daha istekli davranmaya başladılar. Karşı ülkenin askerleri çok fazlaydı. Hepsi köpekbalığıydı. Şamat askerlerini çok ustaca yönetiyordu. Askerler düşmanı bir çember içine almayı başardı. Sekiz saat geçtikten sonra Şamat ve askerleri düşman kalesini ele geçirmişti. Şamat ele geçirdiği ülkenin bayrağını topraktan çıkardığında kale bir mektuba dönüştü:<br />“Sevgili Şamat,<br />Üçüncü görev tamamlandı. NOT: Gözlerini kapa.”<br />Şamat gözlerini kapadı. Gözlerini açtığında kendini kumsalda buldu. Ayaklarının dibinde bir mektup daha duruyordu:<br />“Sevgili Şamat,<br />Savaşta öldürdüğünü düşündüğün canlıların hiçbiri ölmedi. Çünkü savaşın amacı öldürmek değil, özgür olmaktı.”<br />Şamat bunları okuyunca çok mutlu oldu. Kıyafetlerini giyip tekrar yola koyuldu. Akşam yemeği için avlandı. Kampını kurup karnını doyurduktan sonra uyudu. Ertesi gün sabah cıvıl cıvıl öten kuşların sesiyle uyandı. Toparlanıp yola koyuldu. Geniş bir ovada yol alıyordu. Dört saat yürüdükten sonra yorgun düştü. Bir ağacın altına uzanarak dinlenmeye başladı. Tekrar yola koyulduğu halde görev yerini bir türlü bulamıyordu. Umudunu kaybetmeküzereydi. Çok susayan Şamat, su almak için çantasını açtı. Çantasının içinde bir şey parıldıyordu. Bu bir taştı. Taş o kadar parlaktı ki Şamat taşa bakamıyordu bile. Taşı çantasının içinde eliyle aradı. Taşı tuttuğu an kendini bir sandalyede oturur vaziyette buldu. Burası üstü kapalı, antik bir tiyatroydu. Tiyatroda kendisi haricinde hiç kimse yoktu. Aniden sahnede bütün vücudu kıyafetlerle kapalı bir adam belirdi. Adam Şamat’a:<br />Hoş geldin. Benim adım Moore, dedi.  Senin adını biliyorum. Ayrıca burası son görevini yapacağın yer. Son görevde gücün yerine aklını kullanacaksın. Sana bir bilmece soracağım. Bu bilmeceyi bilirsen, kulisteki yüzüğü alabilirsin. <br />“İlk önce dört ayak. Sonra iki ayak. Sonra üç ayak.” Nedir bu?<br />Şamat, düşündü taşındı. İçinden “Böyle bir canlı olamaz” dedi. “Çok garip. Timsah mı? Yılan? Dinazor? Aslan, kaplan? Yoksa insan mı? Evet, insan. Dört ayak bebek emeklerken, iki ayak çocuk yürümeye başladığında. Üç ayak, bastonla yürüyen yaşlı dede.” Ardından Şamat heyecanla:<br />İnsan, diye bağırdı. Moore:<br />Doğru. Şimdi gidip kulisten yüzüğü alabilirsin, dedi.<br />Şamat kulise doğru ilerledi. Kulis, aynalarla kaplıydı. Yüzük odanın en ucunda duruyordu. Şamat yüzüğü aldı ve parmağına taktı. Yüzüğü takar takmaz yüzük parladı ve Şamat kendini İnka halkının meclisinde buldu. Bütün at adamlar Şamat’ı omuzlarına alıp İblis ülkesine doğru yola çıktılar. Şamat’ın konuşmaya bile fırsatı olmadan, onu İblis ülkesine bıraktılar. Hepsi:<br />Haydi evlat, yüzüğü onlara ver, diyordu.<br />Şamat denileni yaptı. Karşısına çıkan ilk askere yüzüğü verdi. Askerler yüzüğü alıp gittiler. Maskevanus ve diğerleri Şamat için şenlikler düzenlediler. Kutlamalardan sonra da onu evine gönderdiler. <br />Şamat ormandan çıktığında ağzı açık, kalakaldı. Çünkü hala sabahtı. Çatıhöyük’te hiç ses yoktu. Herkes hala uyuyordu. Evine geldiğinde evin kapısının açık olduğunu gördü. İçeri girdi, kapıyı kapatıp okunu ve yayını bırakarak odasına çıktı. Hayır! Yatağının üstünde bir mektup daha duruyordu. Mektubu açtı:<br />“Sevgili Şamat,<br />Sen görevlerini yaparken, biz dış dünyadaki zamanı durdurmuştuk. Bu yüzden ailen senin yaptıklarını bilmiyor. Ayrıca yüzüğü çalan kişi İblis kralıymış. Amacı bizi birbirimize düşürmekmiş. <br />Sevgiler<br />Maskevanus”<br />Bu haberleri alan Şamat mutlu oldu, gülümsedi. Bu olayları asla unutmayacaktı. <br />İlber Atay ASLAN<br />
Atay oyku
Atay oyku

Atay oyku

  • 1.
    KAYIP YÜZÜK<br />O sabah Şamat, yayını ve oklarını alıp avlanmak için Çatıhöyük’ün az ötesindeki ormana gittiğinde başına gelecekleri bilmiyordu. Ama o gün başına gelecekleri asla unutmayacaktı. <br />Şamat, sabah kalktı. Derme çatma evlerinin camını açtı. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüyordu. Sert rüzgar Şamat’ın saçlarının arasından geçiyordu. Güneş, canlılara sıcak kollarını açıyordu. Şamat, gözlerini efkarlı Çatıhöyük’ün az ötesindeki ormana çevirdi. Bu orman Şamat’a huzur dolu annesini hatırlatırdı. Şamat, kendisinin oraya ait olduğunu düşünüyordu. Evde herkes sıcak yataklarında uyuyordu. Bu saatte Şamat avlanmaya çıkardı. Şamat 12 yaşında olmasına rağmen avlanmayı çok iyi bilirdi. Yanına ok, yay, bıçak; bisküvi, fındık alıp dışarı çıkarak ormana doğru yürümeye başladı. Ormana vardığında yayını ve okunu çıkarıp ormanın derinliklerine doğru ilerledi. O da ne! Şamat’ın etrafında bir hayvan dolanıyordu. Aniden Şamat’ın yüzüne bir tekme indi. Kendini kaybetti. Uyandığında kendini mumlarla aydınlatılmış bir mağarada tepetaklak asılı bir şekilde buldu. Mağaranın girişinden sesler geliyordu. Aman Allah’ım! Şamat’ın karşısında yarı at yarı insan bir yaratık duruyordu. Yaratık Şamat’a bakarak:<br />Hey! İnsanoğlu. Sen savaşın bir parçası mısın, dedi.<br />Şamat: <br />Ne dediğinizden haberim yok, diye kekeledi. <br />Yaratık:<br />Doğruyu söyle. Sen İblis İmparatorluğunun bir askeri misin?<br />Hayır...<br />Benim adım Maskevanus. Sana güveniyorum. Ben İnka’ların veziriyim. <br />Maskevanus, Şamat’ı çözdükten sonra:<br />120 yıl önce benim ırkım İnkalar ve İblisler huzur içinde yaşıyorlardı. Lakin bir gün İblis Irkının topraklarına gökten inen yüzük çalındı. Bu yüzük çok güçlüydü. Dağları deler, her şeyi ezerdi. Yüzük çalınınca İblisler bizi suçladı. Halbu ki biz bir şey yapmamıştık. <br />Peki ben ne olacağım.<br />Üzgünüm ama sana acıyorum. Çünkü sen ben gördüğün için artık buradan ayrılamazsın. <br />Şamat bunun üzerine ağlamaya başladı. Maskevanus:<br />Tabi kayıp yüzüğü bulup savaşı sonlandırırsan sana özgürlüğünü geri veririm. <br />Şamat, umutsuzca başını sallayıp:<br />Tamam, dedi.<br />Maskevanus Şamat’ı sırtına alarak geniş bir ehliz götürdü. Aslında buraya ehliz denemezdi. Çünkü çok geniş bir alandı. Her tarafta ok ve yaylar asılıydı. Dehlizin sonunda büyük bir kapı vardı. Kapının üzerinde “Apollon” yazıyordu. Maskevanus kapıyı açtı. İçeride bir yığın yarı at yarı insan yaratık birbirleri ile tartışıyordu. Maskevanus:<br />Ben şimdi senin yüzüğü aramaya çıkman için meclisten izin alacağım. Burada bekle. Ne yazık ki sen meclise giremezsin. <br />Hoş geldin saat sonra Maskevanus meclisten çıktı ve:<br />Haydi hazırlan, dedi. <br />Maskevanus ve arkadaşları Şamat’a ok ve yay verip onu yolcu ettiler. Şamat, ormanın derinliklerine doğru ilerledi. Hiç kimse ona öğüt vermemişti. Şamat yürürken yerde bir kağıt gördü. Bu bir mektuptu:<br />“Sevgili Şamat,<br />Birinci görevde kovalar İblisin biri, <br />İkinci görevde ejderhalar yakar seni, <br />Üçücü görevde sudasın, <br />Dördüncü görevde şifreler diyarında kayıp olacaksın.”<br />Şamat çok şaşırmıştı. Mektubu defalarca okudu. Aniden arkasından gelen ayak seslerini duydu. Arkasını dönüp baktı. Bu, mektupta bahsedilen İblis olmalıydı. Hemen koşmaya başladı. İblis onu arkasından kovalıyordu. Sonunda Şamat’a yetişip tırnaklarını onun sırtına batırdı. Şamat’ın sırtı uyuşmaya başladı. Şamat, durdu ve yayını alarak okunu İblis’e doğru fırlattı. Ok İblis’e değdiği an İblis ortadan yok oluverdi. Bulunduğu yerde bir mektup vardı:<br />“Sevgili Şamat,<br />Birinci görev tamamlandı.”<br />Şamat, gülümsedi ve uygun bir yerde kamp kurdu. Yorgunluktan hemen uyuyuverdi. Uyandığında ailesini hatırladı. Kimbilir kendini ne çok merak etmişlerdi. Ancak Şamat’ın bunları düşünmeye hiç vakti yoktu. Eşyalarını topladı ve yola düştü. Dört saat sonra karşısına alevlerle dolu bir ova çıktı. Alevlerin tam ortasında dev gibi bir ejder duruyordu. Ejder:<br />Buradan geçemezsin. Yüzüğü alamazsın. Efendim çalmıştır yüzüğü. Size atmıştır suçu. O sevmez at adamları. Nedendir bilinmez. <br />Şamat ejderi hiç dinlemeden yayını gerdi ve okunu fırlattı. Ok ejdere değdiği an kırıldı. Şamat bir ok daha fırlattı. Ancak işe yaramıyordu. Çaresizlik içinde kaçmayı düşündü. Eğer ormana gidebilirse ejderden kurtulabilirdi. Lakin ejder uzun kuyruğu ile yolunu kapatmıştı. Şamat bunun yerine az ötedeki kayalıklara doğru koştu. Kayalardan birinin arkasına siper aldı. Ejder:<br />Neredeysen çık, diye bağırdı. Fakat Şamat çıkmaya hiç niyetli değildi. Zaten sadece üç oku kalmıştı. Ejder, Şamat’ı bulamayınca aramaya koyuldu. Şamat’ın saklandığı kayalara doğru kuyruğunu savuruyor, kayalar kuyruk darbesiyle havada takla atarak yere çakılıyordu. Sıra Şamat’ın sakladığı kayaya gelmişti. Ejder tam kuyruğunu savurmuştu ki Şamat son gücüyle zıpladı. Kaya uçup gitmişti. Şamat ise yayını gerip Ejder’e nişan almıştı. İlk oku fırlattı. Ok, ejderin kaslı gövdesinde paramparça oldu. İkinci okun kaderi de pek farklı değildi. Ejder, gittikçe yaklaşıyor, kuyruğunu savurmaya hazırlanıyordu. Şamat son okunu da çıkardı. Bu ok diğer oklara benzemiyordu. Okun üzerinde “Güce kavuştur beni Apollon” yazıyordu. Şamat okun üzerindeki yazıyı haykırarak oku ejdere doğru fırlattı. Ok bir an havada parıldadı. Ejdere değdiği an ejder ortadan yok oldu. Ejderin yerinde bir mektup vardı. Bu mektup bir metre boyundaydı. Ve şişkindi. Şamat mektubu açınca içinden bir mektup daha çıktı. İkinci mektupta şöyle yazıyordu:<br />“Sevgili Şamat,<br />İkinci görev tamamlandı. NOT: Silahları al.”<br />Şamat zarftan çıkan yeni silahları kuşandı. Yeni Apollon okunu kemerine taktı. Ormana doğru ilerledi. Zar zor bir iki tavşan avladı ve kamp kurup uyudu.<br />Uyandığında güneş bütün bitki örtüsünü kucaklarcasına ufukta yükseliyordu. Kahvaltı için böğürtlen ve çilek topladı. Ardından yeni eşyalarını toplayıp yola koyuldu. Her zamanki gibi nereye gideceğini bilmiyordu. Nasıl olsa görevleri karşısına çıkıyordu. Hoş geldin saat yürüdükten sonra iki yanında güzel ağaçların olduğu, yapraklarla kaplı bir yola saptı. Yol dümdüzdü. Sanki biri bu yolu özenle biçimlendirmişti. Yol bittiğinde gördüğü manzara karşısında Şamat’ın ağzı bir karış açıldı. Karşısında uçsuz bucaksız bir okyanus duruyordu. Yalnız bu okyanus siyahla yeşil arası tuhaf bir renkteydi. Şamat, okyanusa yaklaşınca üçüncü görevi burada yapacağını anladı. Gömleğini ve atletini çıkardı. O anda kumsalda iki şişe belirdi. Şişenin ilkinin içinde naneye benzeyen bir bitki vardı. İkinci şişe ise suyla doluydu. Şamat iki şişeyi de aldı. İçinde bitki olan şişenin üzerinde “Su ile karıştırın ve için” yazıyordu. Şamat, şüpheli şüpheli suyu içinde bitki olan şişeye boşalttı. Ardından karışımı içti. Karışımın tadını çok beğendi. Fakat amacını anlayamadı. Ne yazık ki bunu düşünecek zamanı da yoktu. Okyanusa girdi. Okyanusun kıyısı bile çok derindi. Suya daldı. Kendini garip hissediyordu. Ayakları palete dönüşmüştü ve nefes tutmakta hiç sıkıntı çekmiyordu. Bu mutlaka içtiği karışımın etkisinden olmalıydı. O kadar hızlı yüzüyordu ki arkasından minik kabarcıklar çıkıyordu. Şamat yüzdükçe su daha da derinleşiyor, dev yosunların sayısı da artıyordu. Fakat etrafta deniz anası, yengeç, balık gibi canlılardan eser yoktu. Birkaç saat sonra eski surlarla korunan bir yere vardı. Etraf çok sessizdi. Aniden Şamat’ın ayağının dibine bir kargı saplandı. Şamat hemen en yakındaki dev yosunun arkasına saklandı. Kargılardan kurtulmuştu ama yüzüne inen bir sopa darbesiyle bayılıverdi. Gözlerini açtığında kendini sularla kaplı görkemli bir odada buldu. Etrafta bir yığın tuhaf canlı vardı. Herbiri bir balık kafasına ve ahtapot gövdesine sahipti. Hepsi altın, gümüş ve elmasla kaplanmış kıyafet giyiyorlardı. Yardım edin diye bağırıyorlardı. Şamat doğrularak:<br />Burada neler oluyor, dedi. <br />Yaratık:<br />Efendim, biz size istememek vermek zarar. Biz istemek sizden yardım. Çok önce dost olmak biz. Sonra açmak bize savaş onlar. Bizi öldürmek onlar. Bir gün biz bir kitap bulmak. Kitapta bahsetmek sizden. Eğer istiyorsanız siz yeni görev, yenmek gerek onları.<br />Şamat bunları duyunca:<br />Ben size yardım edeceğim. Fakat bunu tek başıma yapamam dedi. O yüzden beraber bir ordu kuracağız, dedi.<br />Yaratıklar Şamat’a savaşçılarını gösterdiler. Şamat, bu askerleri yanına aldı. Askerlerin sayısı altmış civarındaydı. Şamat, asker sayısını güçlü olan yaratıklardan bazılarını da orduya kattı. Askerlere kendi bildiği ok atma ve kılıç kullanma taktiklerini gösterdi. Askerler kusursuz bir savaşçı haline gelmişlerdi. Halk ise Şamat’ın yapacağı özgürlük savaşını destekliyordu. Savaşgünü gelince askerler daha istekli davranmaya başladılar. Karşı ülkenin askerleri çok fazlaydı. Hepsi köpekbalığıydı. Şamat askerlerini çok ustaca yönetiyordu. Askerler düşmanı bir çember içine almayı başardı. Sekiz saat geçtikten sonra Şamat ve askerleri düşman kalesini ele geçirmişti. Şamat ele geçirdiği ülkenin bayrağını topraktan çıkardığında kale bir mektuba dönüştü:<br />“Sevgili Şamat,<br />Üçüncü görev tamamlandı. NOT: Gözlerini kapa.”<br />Şamat gözlerini kapadı. Gözlerini açtığında kendini kumsalda buldu. Ayaklarının dibinde bir mektup daha duruyordu:<br />“Sevgili Şamat,<br />Savaşta öldürdüğünü düşündüğün canlıların hiçbiri ölmedi. Çünkü savaşın amacı öldürmek değil, özgür olmaktı.”<br />Şamat bunları okuyunca çok mutlu oldu. Kıyafetlerini giyip tekrar yola koyuldu. Akşam yemeği için avlandı. Kampını kurup karnını doyurduktan sonra uyudu. Ertesi gün sabah cıvıl cıvıl öten kuşların sesiyle uyandı. Toparlanıp yola koyuldu. Geniş bir ovada yol alıyordu. Dört saat yürüdükten sonra yorgun düştü. Bir ağacın altına uzanarak dinlenmeye başladı. Tekrar yola koyulduğu halde görev yerini bir türlü bulamıyordu. Umudunu kaybetmeküzereydi. Çok susayan Şamat, su almak için çantasını açtı. Çantasının içinde bir şey parıldıyordu. Bu bir taştı. Taş o kadar parlaktı ki Şamat taşa bakamıyordu bile. Taşı çantasının içinde eliyle aradı. Taşı tuttuğu an kendini bir sandalyede oturur vaziyette buldu. Burası üstü kapalı, antik bir tiyatroydu. Tiyatroda kendisi haricinde hiç kimse yoktu. Aniden sahnede bütün vücudu kıyafetlerle kapalı bir adam belirdi. Adam Şamat’a:<br />Hoş geldin. Benim adım Moore, dedi. Senin adını biliyorum. Ayrıca burası son görevini yapacağın yer. Son görevde gücün yerine aklını kullanacaksın. Sana bir bilmece soracağım. Bu bilmeceyi bilirsen, kulisteki yüzüğü alabilirsin. <br />“İlk önce dört ayak. Sonra iki ayak. Sonra üç ayak.” Nedir bu?<br />Şamat, düşündü taşındı. İçinden “Böyle bir canlı olamaz” dedi. “Çok garip. Timsah mı? Yılan? Dinazor? Aslan, kaplan? Yoksa insan mı? Evet, insan. Dört ayak bebek emeklerken, iki ayak çocuk yürümeye başladığında. Üç ayak, bastonla yürüyen yaşlı dede.” Ardından Şamat heyecanla:<br />İnsan, diye bağırdı. Moore:<br />Doğru. Şimdi gidip kulisten yüzüğü alabilirsin, dedi.<br />Şamat kulise doğru ilerledi. Kulis, aynalarla kaplıydı. Yüzük odanın en ucunda duruyordu. Şamat yüzüğü aldı ve parmağına taktı. Yüzüğü takar takmaz yüzük parladı ve Şamat kendini İnka halkının meclisinde buldu. Bütün at adamlar Şamat’ı omuzlarına alıp İblis ülkesine doğru yola çıktılar. Şamat’ın konuşmaya bile fırsatı olmadan, onu İblis ülkesine bıraktılar. Hepsi:<br />Haydi evlat, yüzüğü onlara ver, diyordu.<br />Şamat denileni yaptı. Karşısına çıkan ilk askere yüzüğü verdi. Askerler yüzüğü alıp gittiler. Maskevanus ve diğerleri Şamat için şenlikler düzenlediler. Kutlamalardan sonra da onu evine gönderdiler. <br />Şamat ormandan çıktığında ağzı açık, kalakaldı. Çünkü hala sabahtı. Çatıhöyük’te hiç ses yoktu. Herkes hala uyuyordu. Evine geldiğinde evin kapısının açık olduğunu gördü. İçeri girdi, kapıyı kapatıp okunu ve yayını bırakarak odasına çıktı. Hayır! Yatağının üstünde bir mektup daha duruyordu. Mektubu açtı:<br />“Sevgili Şamat,<br />Sen görevlerini yaparken, biz dış dünyadaki zamanı durdurmuştuk. Bu yüzden ailen senin yaptıklarını bilmiyor. Ayrıca yüzüğü çalan kişi İblis kralıymış. Amacı bizi birbirimize düşürmekmiş. <br />Sevgiler<br />Maskevanus”<br />Bu haberleri alan Şamat mutlu oldu, gülümsedi. Bu olayları asla unutmayacaktı. <br />İlber Atay ASLAN<br />