Kuba guncesi ulas_basar_gezgin

2,243 views

Published on

Küba'da Bir Gezgin: Küba Güncesi

0 Comments
0 Likes
Statistics
Notes
  • Be the first to comment

  • Be the first to like this

No Downloads
Views
Total views
2,243
On SlideShare
0
From Embeds
0
Number of Embeds
2
Actions
Shares
0
Downloads
17
Comments
0
Likes
0
Embeds 0
No embeds

No notes for slide

Kuba guncesi ulas_basar_gezgin

  1. 1. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 0 Küba’da Bir Gezgin Küba Güncesi Temmuz 2012 Dr. Ulaş Başar Gezgin
  2. 2. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 1 (1) Küba’dan İlk İzlenimler 28 Haziran 2012, Havana, Küba Panama’dan kalkan uçağım, Küba’ya varıyor. Uçakta birçok Arjantinli olduğunu unutmadan belirteyim. Copa Havayolları’nın hizmeti, iyi değil; ama sonuçta, bu, uzun bir yolculuk da değil. Üstümdekileri çıkarıp çantaya koyuyorum. Artık Şili’nin soğukları geride kaldı. Sıcak mı sıcak bir ülkedeyim. Kısa kolluyum artık. Meraklıyım. Benden önce Küba’ya gitmişlerin anılarını dinledim, okudum; buraya gelmeden önce. Yine de heyecanlıyım. Hep merak etmişim Küba’yı; lise yıllarından beri... Olumlu beklentilerle doluyum. Havaalanının girişini çok modern buluyorum. Küba vizesi nasıl oluyor? Küba’ya uçtuğunuz havayolu, 20 Dolar’a bir form veriyor. Onu dolduruyorsunuz. Bir form da, Küba’ya varmadan, uçakta veriliyor. Bu, ücretsiz. Formlar, çok kısa. Öyle, mali durumdur falancadır filancadır yazılmıyor. “En kolay alınan vize” diyebilirim. Havaalanında bu iki form gösteriliyor. Görevli, damgayı, pasaporta değil; bu formlardan biri olan turist kartına basıyor. Şimdi sıra bekliyorum damga vurdurmak için. Kuyruk, upuzun. Beklerken, birden bir havaalanı polisi musallat oluyor. Yüzlerce insan arasından beni seçip “güvenlik kontrolü yapacağım” diyor. Böylece 1 saat boyunca katlanmak zorunda olduğum suçlu/ajan muamelesi başlıyor. Polis, ne desem, daha da kuşkulanıyor. Tavırlar, hiç de uygar değil. “Ne diye geldin Küba’ya?” diye soruyor. Başka ülkelerde, daha fazla turist gelsin diye prosedürü kolaylaştırırlar; burada tam tersi. Gezmeye geldiğimi söylüyorum, inanmıyor. Bu kez tutturuyor, “İspanyolca’yı nerede öğrendin? Türkler İspanyolca bilir mi?” Oradan da, gizli görev amacıyla İspanyolca öğrenip Küba’ya gönderildiğim sonucu çıkaracak herhalde. Kaç dil bildiğimi soruyor. Söyleyince daha da kuşkulanıyor. Ajanlar, çok dil bilir ya. Mesleğimi soruyor; söylüyorum, pasaportumda “akademisyen” yazıyor. “Sen “mesleğim şu” diyorsun ama pasaportunda başka yazıyor” diyor. Haydi, bir de onu anlat. “Nereden geldin?” Anlatıyorum. Yine kuşkulanıyor. Ajanlar, ülke ülke dolaşır ya, ben de ülke ülke dolaşıyorum. Sonra pasaportumdaki Asya vizelerini görüyor. Hah, işte bu, onun için ajan olduğumun kanıtı. “Yav niye benimle uğraşıyorsun; yüzlerce kişi arasından niye beni seçtin?” diyorum; “rutin bir kontrol. Polise saygılı ol” diyor. Çok sinirleniyorum. Gerisin geri gideceğim Küba’dan. “Orta Amerika ülkelerinde en çok neyi sevdin?” diyor. “Dedim ya, gitmedim Orta Amerika’ya. Panama’dan aktarmalı geldim, o kadar.” Aklınca, gizlice başka ülkelere gittiğimi, pasaportumda bu ülkelerin vizelerinin olmadığını kanıtlayacak. “E peki ne diye geziyorsun Latin Amerika’da?” “Sanat” diyorum, “edebiyat” diyorum, “müzik” diyorum, birkaç yazarın adını verip “bunları çok severim” diyorum. Sonunda, beni özel taraftan geçirtiyor, sıra beklemeden. Her gelene yapıldığı gibi, fotoğrafım çekiliyor. Havana’da kalacağım adresi de alıyor beyefendi, ne olur ne olmaz diye. Bitiyor mu? Yo, bitmiyor. Bu polis, diğer polise haber vermiş. Damgadan sonra da, suçlu muamelesi sürüyor. Pasaporttaki vizelere bakıyorlar bir daha ve bir daha. Bavulumu alıyorum, geçip gideceğim. Bu kez de, “sizi şöyle alalım” diye ayırıyorlar beni. Çantalarımı tek tek didik
  3. 3. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 2 didik arıyorlar. Kirli çamaşırlarıma kadar açıp bakıyorlar. Zaten bir sürü köpek var çevrede; onlar da uyuşturucuya bakıyor. Herşeyime ama herşeyime bakıyorlar. Ve bakarken, herşeyi tek tek dışarı çıkarıyorlar. Belge dosyama özel ilgi var. “Ajan mıyım” diye olacak, ayrıntılı inceliyorlar. Dosyayı götürecekler bir yerlere, birileri bakacakmış. İzin vermiyorum, “belge kaybolur” diyorum. Diğer polisi çağırıyorlar, gelip belgelere bakıyor. Belge de ne yani, Vietnamca birkaç belge, dil sınavı sonuçları falan. Artık basıp gideceğim. Lanet olsun Küba’ya. Söylüyorum, “verin pasaportumu gidiyorum buradan; Küba’yı görmesem de olur.” Duymazlıktan gelip “sorun yok” diyor polis. 1 saat sonunda, herşey bitiyor ve havaalanı girişine çıkıyorum sonunda. Daha sonra düşündüğümde, neden beni seçmiş olabileceğiyle ilgili şöyle bir akıl yürütüyorum: Boynumda küçük bir Kamboçya atkısı vardı; birçoklarının Filistin atkısına benzettiği. Giyim kuşamdaki tek fark, oydu. Arap mı sandı beni de, bana musallat oldu? Bu akıl yürütme doğruysa, daha da beter... Sonra, sorun, Türk pasaportu muydu? Amerikancı bir ülke olan Türkiye’nin vatandaşlarının Küba zararına işler çevireceğini mi düşünüyorlar. Bilemiyorum. Kağıtlardaki karalamalara bile bakıyorlar, ne yazmışım diye. Sanki Küba’ya değil, hapishaneye giriyoruz. Tutuyorum kendimi o sırada, içimden “bu olumsuzluğun Küba imgesini lekelemesine izin verme” diyorum. Polise de söylüyorum: “Siz böyle yaparak, Küba’yla ilgili çok kötü bir izlenim bırakıyorsunuz.” Umurlarında bile değil. Daha sonra, Havana’da konuştuğum yabancılar, bu tür kötü muamelenin yaygın olduğunu; sorunun benden kaynaklanmadığını; ama polisin rastgele beni seçmesinin büyük şanssızlık olduğunu söylediler. Şimdi, Küba’da yaşama hayali kuran sosyalist arkadaşlara gerçekçi bilgiler verme zamanı: Küba’da, iki para birimi kullanılıyor. Biri, yabancıların kullandığı (CUC, Çevrilebilir Küba Pesosu, Küba’da bu para, ‘kuk’ diye okunuyor); diğeri, Kübalıların kullandığı (CUP, Küba Pesosu). Yabancılar, Küba’nın kendi parasını kullanamıyor. Bu nedenle, bir yabancı için Küba’da yaşam, pahalı. Yabancılar, Kübalıların alışveriş ettiği, yabancı bütçesine göre ucuz yerlerde alışveriş yapamıyor. Bu para birimi ikiliği, bir yabancının Küba’da Kübalı’ymış gibi yaşama şansını sıfırlıyor. Ne yaparsanız yapın, ister sosyalist olun, ister başka birşey, farketmiyor. Yabancısınız. Sosyalist mirasa sahip diğer bir ülke olan Vietnam’ı, bu ikili Küba’yı gördükten sonra, ister istemez özlüyor insan. Vietnam’da, görüntünüz yabancı olsa bile, bir Vietnamlı gibi yaşamanız önünde hiç bir engel yok (ben öyle yapmaya çalıştım). Etiketlerin olmadığı pazarlık ortamlarında, yabancı görüntünüz nedeniyle kazık yersiniz elbette; ama ortalama bir Vietnamlı gibi alışveriş yapabileceğiniz ortamları bulmak, hiç de zor değildir Vietnam’da. Atılan kazık, Kapalıçarşı’da atılan kazığın yanından geçemez ayrıca... 1 CUC, 1 Dolar; ama Küba’da tipik bir olay, para bozdurduğunuzda üstüne yüksek bir komisyon bindirilmesi. Havaalanında, 100 Dolar bozduruyorum, 88 CUC oluyor. Nedenmiş, 10 Dolar komisyon falan filan. Zaten oradan, Küba’nın kazıkçı bir ülke olduğu belli oldu. Dışarı çıkıyorum. Taksi aramaya gerek yok, çünkü onlar sizi buluyor. Bir gezi rehberinde okumuştum, pahalı ve ucuz taksilerin ayrı ayrı olduğunu. Taksiciler, “25 CUC” diyorlar kısacık bir yol için. Bir de sosyalist ülke olacak. Pazarlıktan nefret ederim. Hatta, bir ülkede, pazarlığın olmadığı bir alışveriş ortamı bulunmuyorsa; o ülkeden hiçbirşey almayıp basıp giderim. Malların fiyatı, şeffat olmalı. Turist ortamlarında ise, genelde böyle değildir bu. Ama burada, iş başa düşüyor artık. Onlar “25” diyor, ben “12” diyorum. 20’ye düşüyorlar, oralı olmuyorum. Havaalanının çevresinde dolaşmaya karar veriyorum, korsan taksi bulma umuduyla. O arada, bir taksiye yanaşıp “12” diyorum, “13” diyor, atlıyorum. Kimse kusura bakmasın. Havaalanıyla
  4. 4. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 3 ulaşımı iyi olmayan ülkeleri sevmem, olanaksız. Şimdi, “paraları yok” diyorsanız; “paraları, çantaları didik didik aramaya yetiyor ama” diyeceğim. Taksici, hoşsohbet. Dilim döndüğünce, konuşuyoruz. Türkiye’yi soruyor. “Türkiye’nin kızları güzelmiş” falan filan... :) Latin Amerika’da hangi erkekle konuştuysam, ilk açtıkları konulardan biri, bu oluyordu. İşte Küba’dayım. Havaalanındaki saçmalığı unutmaya çalışıyorum; ama unutulacak gibi değil. Çok sıcak; ama insanların çok azının şapkasının olduğunu görüyorum ve başlarına nasıl güneş geçmediğine şaşıyorum. Birçok Afro-Kübalı görüyorum yolda. Afro- Kübalı dişiler, muhteşem güzel. Taksici, sağolsun, iyi biri çıkıyor. Eski Havana’daki (Habana Viaje) evi, sora sora buluyor. Yol sorduklarımızdan birinin, göğsü açık dolaşan ve göğsünde kocaman bir Che dövmesi olan zayıf bir temizlikçi olduğunu anımsıyorum şimdi. Evin önünde indiriyor. Bu evi, çok değil, 2 gün önce, Şili’den ayarladım. Bir gezi sitesine (Wikitravel) baktım; orada, Havana’da kalınabilecek yerler altında, bu adres de vardı. Benden sonra gelecekler için şu bilgiyi vereyim: Küba’da, oteller, çok pahalı. Bunlar, yalnızca yabancıların kalabileceği yerler. Bu nedenle, benim gibi, bütçesi dar olanlar, ‘casas particulares’ olarak adlandırılan evlerde kalıyor. Bu evlerin herbirini, Kübalı bir aile işletiyor. Bu, onların evi. Evde, birkaç oda oluyor. Ziyaretçiler, bu odalarda kalıyor. İsterlerse, aileyle kahvaltı yapıp akşam yemeği yiyebiliyorlar. Bu evlerde kalmak isteyip istemediğime emin değilim. Yakından tanımadığım insanların evlerinde kalmayı hiç sevmem. Fakat Küba’nın uçuk otel ücretlerini görünce, evde kalmaya karar verdim. İyi ki de bu kararı vermişim. Benden sonra gelecek olanlar, bu evlerde kalmalı; hem bütçe açısından hem de gerçek bir Kübalı aileyi etiyle kemiğiyle tanıyabilmek için. Bu evlerde, oda ücretleri, 25-30 CUC oluyor. Yenilen yemekler, bunun üstüne ekleniyor; ama dışarıdaki 20 CUC’luk (Dolarlık) basit pilavlara göre, çok ucuz ve çeşitliler. Gençler de kalıyor yaşlılar da. Bu evlerin bir ağı var. Bir evde kalacak yer yoksa, evsahibi, hemen bir arkadaşına soruyor. Yani tüm yabancılara yetecek kadar oda var. Havana dışındaki kentlerde de aynı düzen işliyor. Tek sorun, bu paylaşım evlerinin çok azının internette görünmesi. Evsahibini böyle buluyorum işte. Sitedeki fotoğrafın aynısı. Şili’deyken, bana, sağolsun hızlı bir yanıt vermişti. Evinden kalacak yer yokmuş; ama başka bir arkadaşına yönlendirecekmiş beni. Ama gelince, bir odanın boşaldığını söylüyor. Harika. Bu felaket sıcakta, çantalarla oradan oraya gitme sorunundan kurtulmuş oluyorum. Odada iki yatak, bir sürü giysi dolabı, masa-sandalye, ayna, temiz havlu, havalandırma ve pervane var. Sokağa bakan pervazlı bir balkonu var. Dışarıyı izlemek için birebir. Banyo da odanın bir parçası. Yani banyoyu paylaşmak gerekmiyor. Benden sonra gelecek olanlar için öneri: Küba’da tuvalet kağıtlarını tuvalete atmayın; kolaylıkla tıkanabiliyor. Çöp kutusuna atın. Ancak, çöp kutusunun torbası yok. Yanınızda torba getirin. Bir de, tuvalet kağıdı stoklayın. Küba’da (ve gördüğüm tüm Latin ülkelerinde), tuvalet kağıtları, en düşük kalite. Cildiniz hassassa, sıkıntı yaşarsınız. Sabun-şampuan falan da pahalı, ülkede. Bunları da yanınızda getirin. Evsahibi S. ve eşi M., çok sıcak karşılıyorlar beni. Hemen bir limonata yapıyorlar, sıcaktan haşat olmuşumdur diye. İnternet soruyorum; Küba’da internetin çok pahalı ve yavaş olduğunu; ve bağlantının evlerde çok nadir olduğunu söylüyor. Ama eşe dosta vardığımı haber vermek için, bilgisayarını kullanabilirmişim. Modemle bağlanılıyor; kablosuz bağlantıyı unutun zaten. İki e-
  5. 5. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 4 posta atmam, 10-15 dakika sürüyor. Odada, priz girişlerine bakıyorum; Vietnam’daki ve Tayland’daki girişlerle aynı. Böylece, priz aramakla uğraşmak zorunda kalmıyorum. S., oldukça ilginç bir kişilik. Mühendis olarak, gemilerle, birçok ülkeye gitmiş. İstanbul’dan ve Çanakkale’den de geçmiş. Ağırlık olarak, Bulgaristan, Romanya vd. olmak üzere Karadeniz limanlarında aylarca kalmış. Neşe dolu ve sevecen bir insan. Eşi de öyle. Bana, bir Kübalı olarak, Küba’yla ilgili ilk öğütleri verip anahtarları teslim ediyor. Neler bu öğütler: “Göreceksin, sokakta birçok dolandırıcı var. Seninle arkadaş olmaya çalışacak birçok insan olacak. Bir yerden muhabbet açıp dolandırmaya çalışacaklar. Arkadaşlık kurmak isteyenler arasında iyi insanlar da var, kötü insanlar da. Kötüleri, seninle sarmaş dolaş olup paranı, pasaportunu vb. çarpabilir. Burasını senin evin say. Pasaportunu ve diğer önemli eşyalarını eve bırakabilirsin, daha güvende olur. Birisi pasaport sorarsa, sana verdiğim adres kartını gösterip burada kaldığını belirt, sorun olmaz. Havana dışına çıkarsan ya da para bozduracaksan, pasaport gerekir. Onun dışında gerekmez. Kübalı arkadaş edinirsen, buraya getirme. Kimileri hırsız oluyor. Daha önce bu konuda serbesttik; bizde kalan yabancılar, arkadaşlarını getirebiliyorlardı. Ancak, birçok eşya çalındığı için bu uygulamaya son verdik. Meksikalı bir konuğun 800 Dolar’ı gitti örneğin. Genelde, bu tür hırsızlıklarda, hırsızı kısa sürede buluyoruz. Buralarda, herkes, birbirini tanır. Birisi hırsızlık yaparsa, onu bulmak kolay. Tüm komşular birbirini koruyup kollar Küba’da. Bir kız falan bulursan, 18 yaşın üstünde olduğuna dikkat et. 18 yaş altı ticari seks, özellikle kumsal tarafında yaygın. Bir yerde yemek yemeden önce, fiyatını sor. Sormadan yersen, birkaç katı fiyat söylerler. Küba’da saldırı falan olmaz. Kimse sana silah çekmez. Güvenli bir yerdir. Ama dolandırıcılara dikkat etmelisin.” Teşekkür ediyor, dışarı çıkıyorum. Kent, müthiş kalabalık. Havana, dünyada nüfus yoğunluğu en yüksek kentlerden biri olmalı. Gerçi, gökdelen, pek yok. Gökdelenler de, nüfus yoğunluğunu arttırıyor. Verileri daha sonra inceleyeceğim. Kapkara çiftlerin bembeyaz çocuklarla; bembeyaz çiftlerin kapkara çocuklarla dolaştığını görüyorum. Afro-Kübalılarla beyazlar içiçe, yanyana, kolkola. Bunu görmek hoşuma gidiyor. Yukarıda yazdığım gibi, Afro-Kübalılar dişiler, çok çekici. Tarihi bölgede kaldığım için; ve bu bölge, küçük olduğu için, uçaktan indiğim aynı gün, kentin en önemli yerlerinin çoğunu görüyorum. Ara sokaklardan gitmeye çekinerek, kıyıyı buluyorum önce. Hoş bir ortam. Feribot iskelesi, hemen karşımda. Rom Müzesi var yolumun üstünde. Odada bulduğum Fransızca Küba rehberinden çalışmıştım biraz buraları. Buradan, kentin en turistik sokaklarından biri olan Obispo’yu buluyorum. Birçok müze, bu sokakta ve çevresinde. Başka bir yazıda, “Havana’da Neler Yapılabilir?” başlığı altında, kentte gördüğüm müzeleri ve diğer gezilecek yerleri ayrıntılı olarak anlatacağım. Yol üstünde birçok sokak kitapçısı var. Buralarda, envai çeşit Che ve Fidel kitabı var. Hiçbirinde fiyat yazmıyor; ve azıcık baksan, hemen musallat oluyorlar; kazıklanacak bir insan gözüyle bakıyorlar. Hiçbirşey almıyorum. Yol üstünde, yiyecek ortamlarına bakıyorum; müthiş pahalı. Küçücük bir sandviç, 15 CUC (18 Dolar). Kentin simgesi olan Capitol yapısına gelip arkasında Çin Mahallesi’ni arıyorum.
  6. 6. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 5 Havana’da bir Çin Mahallesi olduğunu birkaç yıl önce duymuştum. Orada, yemeğin daha ucuz olduğunu tahmin ediyorum. Evet, kesinlikle daha ucuz; 2.5 CUC servis parası geçirmeleri dışında. Burada, sebzeli pilav, büyük bir parça balık ve salata yiyip iki Küba birası içiyorum, 10.25 CUC (12 Dolar) tutuyor. Aslında daha ucuz; ama servis parasını geçiriyorlar elbette. Benden sonra gelecek olanlar, Çin Mahallesi’nde karnını doyurabilir. ‘Çin Mahallesi’ derken, aslında, Çin görüntüsünde yapılar dışında Çinli olan hiçbirşey yok! Ne yemek, Çin yemeği; ne çalışanlar, Çinli; ne de Çince bilen biri var ortamda. Tümüyle Kübalı bir ortam; bir tek, lokantaların dışlarında Çince yazılar ve tasarımlar var. Hayatımda gördüğüm en garip Çin lokantaları... Oradan çıkıp rastgele dolaşıyorum. Yol boyunca, o ya da bu bahaneyle sohbet açıp, sonra, “puro ister misin?” falan diyerek dolandırmaya başlayan bir sürü Kübalı’yı savuşturuyorum. Vietnam’da da, yapışırlardı kene gibi; ama bu kadar kötü değildi. Tipik bir sohbet girişi, “saat kaç arkadaş?” biçiminde. Söylüyorsun, “sağol” diyor, lafa giriyor. “Git” dedin mi de gitmez. Böyle bir sürü Kübalı’yla uğraşmak, Havana’yı gerçekten çekilmez kılıyor. Yalnız dolaşınca, daha çok musallat oluyorlar. Zaten evsahibi söylemişti, Havana’da yalnız yürümenin çok sıkıntı yaratacağını. Birisi, “Arap arkadaş!” diye çağırıyor beni; işte o zaman, havaalanında beni Arap sanmış olabileceklerini düşünmeye başlıyorum. Artık takmam o atkıyı... Yabancı olduğumun anlaşılmasını istemiyorum. Kübalı olduğumu sanırlarsa, kimse ilişmez diye umuyorum. Yeni hedefimiz, su! Havana’da çok az bakkal çakkal var; ve bunların çok azı, su satıyor. Kola satıyorlar, su yok. Garip bir dağıtım düzeni. Büyük su (1.5 Litre) alacağım ki, yolda ve evde içeyim. Çok sıcak bir yer sonuçta. Bir bakkal buluyorum su satmayan, Obispo yakınında. Oradan ucuz Küba şarabı ve guavalı dondurma alıyorum (Şarap, 2.5 CUC; dondurma, 1.5 CUC). Küba’da, şarap, yaygın değil; rom (ron) yaygın. (Küba Romu’nu, Şili-Panama uçağında denedim.) O nedenle, bu şarabın kötü olma olasılığı yüksek. Bakalım... Obispo’da su buluyorum; ama ya küçük ya da 5 Litrelik. Dolaşırken taşımakla uğraşmamak için almıyorum. Kıyıdaki tren garını buluyorum. Neyse ki, burada, 1,5’luk su satılıyor (0.70 CUC). İki tane alıyorum. Beynim kaynamış artık. Dikiyorum birini. Kıyıdan eve dönerken, birkaç bakkal daha görüyorum, yine su satmayan. Eve varıyorum akşam gibi, gerçekten bitkinim. Biraz Küba okuması yapmak istiyorum; ama bitmişim. Uyuyakalıyorum, yüksek perdeden gelen sokak sesleri arasında. Uyanıyorum, birkaç dakika sonra kapım çalıyor. Evsahibi, akşam yemeğine çağırıyor. Yemek, muhteşem. Bu kadar güzel yemek beklemiyordum Küba’da. Tıka basa doyuyorum. İşin en güzel yanı, evde yemek yiyerek, dışarıdaki kodamanlara değil, ortalama bir Kübalı aileye para vermiş olmak. Tüm ödemeler, evden ayrılırken yapılıyor. Bu da çok iyi. Yemekte neler var? Asya’da da olduğu gibi, haşlanmış pirinç; avokado; patatesli et suyu çorbası; bir sürü karides. Yemek, çok lezzetli. Evsahibine çay sevip sevmediğini sorup ona yanımdaki çaylardan bir demet veriyorum (Şili çayları, Arjantin çayları, Brezilya çayları, Rize çayı ve Güney Afrika çayı). Bir de aklıma geliyor; 3 Vietnam-Ho Çi Min rozeti veriyorum ona. O sırada, dış kapı çalıyor, açıyorum. Bunlar, aynı evde kalan Kanadalı erkek kardeşler. Kardeş, Çin’de İngilizce öğretmeni olarak çalışıyor; ondan önce, 3 yıl, İstanbul’da çalışmış. Benimle Türkçesi’ni tazeliyor. Otobüs şoförü olan abisinin, bu, Küba’ya beşinci gelişi. Küba’da gezmedik yer bırakmamış. Her gelişinde de bu evde kalmış. Diyor ki, “evsahibi ile, her keresinde öyle bir
  7. 7. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 6 hesap yapıyoruz ki, bana 1 CUC borcu kalıyor; böylece, Küba’ya bir daha gelmek için bir nedenim olmuş oluyor.” :) İkisi de çok iyi insanlar. Birlikte yiyoruz akşam yemeğini ve dışarı çıkıyoruz. Saat, 21:00. Ara sokaklar, ışıksız. Yine de, Küba’nın güvenli olduğunu söylüyorlar. “Kanada’da en çok cinayet, bizim şehrimizde olmuş. Kanada’nın cinayet başkentinden geliyoruz sonuçta.” diyor. Ben de, “haklısın; İstanbul da, Türkiye’nin cinayet başkentidir herhalde” diyorum. Kıyıda, ucuz bir açık hava barında oturuyoruz. İçecek seçenekleri, mojito, Cuba libre ve Küba birası. Bir Cuba libre, ardından mojito alıyorum. Çevremizde birçok amatör balıkçı, olta atıyor. Hemen yanımızdaki, çok şanslı. Her atışta büyüyor, tuttuğu balık. Sohbet, dünya ölçeğinde. Abi, Küba’da gezilebilecek yerlerle ilgili bilgi veriyor. Nikaragua’ya ve Kolombiya’ya da gitmiş. Kolombiya’nın başkenti Bogota’nın güzel ve güvenli bir kent olduğunu; Nikaragua’nın başkenti Managua’nın çok tehlikeli olduğunu söylüyor. Türkiye’yi, Çin’i, Vietnam’ı, Güney Kore’yi vd. konuşuyoruz. Kardeş, Vietnam’da 1,5 ay dolaşmış ve Vietnam’ı sevmiş. Çin’den sonra Vietnam’a geçmek istiyor Çek eşiyle. Ona, işine yarayacak bilgiler veriyorum. Eve dönüyoruz. Abi, yarın sabah Kanada’ya dönüyor; kardeş ise, başka bir Küba kentine (Trinidad) geçiyor. Vedalaşıyoruz. Evsahibi, bilgisayar başında; yanında genç bir kız var. Evsahibi, evinde yavaş da olsa bağlantı olan az sayıda kişiden biri olduğu için, komşular, internete işleri düştüğünde ona geliyorlarmış. Bu kızın sevgilisi, Bahamalar’daymış; mektup yazıyorlar Bahamalar’a. Ailenin 24 yaşında bir oğlu ve 15 yaşında bir kızı var. Oğulun sevgilisi de, Kolombiyalı’ymış. Kübalı gençler arasında, yurtdışında sevgilisi olanların çok sayıda olduğunu öğreniyorum. Odaya dönüyorum. Sokaktan gelen yüksek perdeli gürültüler durmuyor; ama alışkınım sokak seslerine Vietnam’dan. Hatta gürültü değil de, modern bir müzik türü gibi geliyor sokak sesleri kimi zaman. Sokak sesleri, benim kendimi yalnız hissetmememi sağlıyor. Hele bağlantımın olmayacağı bu 1 haftalık Küba ziyaretinde, farklı bir anlam taşıyacaklar.
  8. 8. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 7 (2) Küba’de İkinci Gün 29 Haziran 2012, Havana, Küba Sabah 8:30 gibi, kahvaltı için çıkıyorum odadan. Çay için bir demlik sıcak su koymuşlar; Afrika çayını (roibos) koyup içiyorum. Sahanda yumurta, bir meyve tabağı (guava, papaya, muz ve ananas), avokado, tereyağı, bal, iki hamburger ekmeği ve taze sıkılmış portakal var kahvaltıda. Bu kez evsahibinin yanında bir polis var. Havaalanında gördüğüm polise de benziyor hani. Zaten adresi de almışlardı; bana bakmaya mı geldiler acaba? Değilmiş. Bu, evsahibinin bir akrabasıymış. İnternette, akrabası için ev arıyorlarmış. Evsahibesiyle sohbet ediyoruz arada; hayalindeki evi söylüyor. Tipik Kuzey Amerikan rüyası bu. Bahçe, garajda araba, kedi, köpek vb. Oradan “kedi mi iyi, köpek mi iyi?” tartışmasına geçiyoruz. “Maymun da alın, bahçeniz olacaksa” diyorum. Evin kızının hoşuna gidiyor bu... Odaya dönüp günce yazmaya başlıyorum öğlene dek. Öğlen biraz dinlenip dışarı çıkacağım. Para bozdurmam gerekebilir belki. Dün Obispo Sokağı’nda bir döviz bürosu (Casa de Cambio) görmüştüm; yabancıların, önünde uzun kuyruklar oluşturduğu... Dışarı çıkacakken, gök gürlüyor ve şiddetli bir yağmur bastırıyor. Bekliyorum... 1-2 saat sonra açılıyor hava. Önce öğlen yemeği için Çin Mahallesi’ne gidiyorum. Çevrede yine Çinli yok. Bir tek, orada yemek yiyen Çinli turistleri görüyorum. Bu kez, jambonlu ve sebzeli bir pilav yanında, una batırılarak kızartılmış küçük karidesler, cipsler ve basit bir salata var tabağımda. Yanına bir de Küba birasıyla, 8.25 CUC’u (10 Dolar) buluyor. Oradan kıyıya vuruyorum kendimi. Kıyı boyunca yürüyerek, Havana’nın ünlü Malecon Kıyısı’na ulaşıp onun daha da ilerisine gidiyorum. Yol üstünde, ‘Habana Libre’ adlı gökdelen-oteli ve daha sonra, muhteşem bir sömürge yapısına ve alanına sahip olan üniversiteyi buluyorum. Sokak izlenimlerim şöyle: - Eski Havana bölgesinde, benim oturduğum sokak ve çevresindeki diğer sokaklarda, sokak girişlerinin, namlusu gömülmüş bir biçimde konmuş toplarla kapatılması, hoş bir düşünce. Buralar, motorlu araçlara kapalı. Bir tek bisiklet taksiler girebiliyor. - Daha önce bir yerden haberini aldığım, Brezilya Sokağı’ndaki Hanoi Lokantası’nı buldum; bir dahakine mutlaka gitmeli (Brezilya Sokağı, Capitol’u önünden dik kesen sokak). - Olası bir Amerikan saldırısına karşı, Kübalılar, atış eğitimi alıyor. Nasıl mı? Birçok sokakta, atış istasyonları var. Kübalılar, canları sıkıldıkça buralara gelip, plastik mermilerle ateş ediyorlar kola kutularına. Çocuklar da yaşlılar da atış yapıyor. Bu atış istasyonlarının kimisi, seyyar. İstasyonların üstünde, Fidel’in bir sözü yazıyor: “Her Kübalı, iyi atış yapmayı bilmeli ve iyi atış yapmalıdır.” Atış biliyorlar; ama bir işgalde gerçekten savaşırlar mı bilemiyorum. Çok laylaylom bir toplum gibi duruyor Küba toplumu. Gerçi, Vietnam da öyle görünüyor; ama iş, sıkıya binince, savaşmayı iyi biliyorlar. Vietnam’da, sokaklarda atış istasyonları yoktu; kız-erkek herkes, lisede ve üniversitede atış eğitimi alıyordu. - Yabancıların Kübalıların alışveriş yaptıkları yerlerden alışveriş yapamaması, çok kötü. Bu, ortalama Kübalılarla sohbet etme olanağımı ortadan kaldırıyor. - Bugün üç ayrı ortamda, “İspanyol arkadaş” diye hitap ettiler bana. Demek ki, işin sırrı, bugün takmadığım Filistin görünümlü Kamboçya atkısındaymış. Nasreddin Hoca’yla ağız birliği edip “ye kürküm ye” mi demeli? Oysa, dünyanın birçok ülkesinde, kimisi, moda nedeniyle; kimisi,
  9. 9. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 8 siyasal tercihlerinin bir yansıması olarak, Filistin atkısı takıyor. Gümrük polisi, beni, bunun için sorguladıysa, gerçekten çok berbat bir durum. Bu, doğruysa; “poşu taktı” diye üniversiteliyi hapse atanla, Filistin atkısı takan beni şüpheli gören Küba polisi arasında, pek bir fark kalmıyor. Bunun için bana şüpheli muamelesi yapan, Küba vatandaşı olsaydım kimbilir neler yapardı. Tamam, anlıyorum, ABD’nin burnunun dibindesiniz; her an işgal olasılığı var. Ama bunu öğrenin: Bir ajan, boynuna Filistin atkısı takmaz. Bir ajan, diğerlerinden farklı görünmeye çalışmaz; dikkat çekmemeye çalışır. Siz enerjinizi bana yoğunlaştırırken, ajanlardan biri girmiş bile olabilir. Yoksa, ABD’ye mi çalışıyorsunuz gizliden? Bilinçli olarak mı, ajan olmadığı bariz olan insanlarla uğraşıyorsunuz? Belki de, hükümete mektup yazıp durumu anlatmalı. Ama Küba’dan ayrıldıktan sonra elbette. - Dün ve bugün, futbol çılgınlığı gözlemledim Havana’da. Gezdiğim diğer Latin Amerika ülkelerinde de ve elbette Türkiye’de de olduğu gibi, birahanelerin, lokantaların vb. önleri, maç izlemek için yanyana durmuş Kübalılarla dolup taşıyordu. Sinemalardan birinin girişinde ise, duyuru: “Dev ekran maç keyfi.” - Havana’da hiç gazete satıldığını görmedim. Görsem, satın alıp inceleyeceğim. - Bugün, dönüşte, Çin Mahallesi’nin ara sokaklarına daldım ve sonunda Küba Çinlilerini görebildim. 3 Çinli, sokağa masa kurmuş, Çin daması oynuyordu. Bölgede, birçok Çin Eğitim ve Eğlence Merkezi de gördüm. Burada, Çince ve dövüş sporları eğitimi veriliyor görebildiğim kadarıyla. Yine görebildiğim kadarıyla, Havana hükümeti, Çinlilere baskı yapmıyor. Tersine, onların yaşadığı yerlere, belediye, büyük anıtlar dikmiş; ve “burası, Havana’nın Çin Mahallesi” (Barrio Chino) falan yazmış. Küba Çinlilerinin ticaretteki rollerini bilemiyorum; ama dünyanın birçok ülkesinde, ekonominin lokomotifi, Çinliler. Burada Çinlilerin olması, Küba-Çin ilişkilerini güçlendireceği ve Küba’nın ekonomi sıkıntılarını hafifleteceği için, olumlu. - Dönüşte, öğlen yemeği yediğim Çin lokantası bölgesinin arka yanında, bir açık hava lokantası buldum. Mağazaların arkasına saklandığı için, gelen giden yok pek fazla. Mağazanın avlusu gibi bir yer burası. Ucuz bir yer, diğer yerlere göre. Burada ufak çaplı yemekler de bulunuyor, hamburger, tavuk vb. gibi. Adı, El Patio. Burada, ilk gün yediğim bir bardak büyüklüğündeki dondurmadan aldım (1.5 CUC). Ekranda salsa müzikleri vardı. İyi geldi... - Eve döndüğümde, akşam yemeği sırasında, Küba televizyonunu izledim. En çok hoşuma giden, reklam olmamasıydı. Reklam yerine, kısa kısa tarih notları veriliyor kimi zaman. Örneğin, 5 dakika için, Küba’nın ulusal kahramanı Jose Marti falan anlatılıyor. Salı ve perşembe akşamları, macera dizileri gösteriliyormuş. Bu aralar, Kuzey Amerikan yapımı Sinbad gösteriliyor. Evsahibesiyle birlikte izledik, iyi oldu. Sinbad’ı severim zaten. Bitince, olimpiyatlarla ilgili kısa bir tanıtım yapıldı. Tanıtımda, olimpiyatlarda başarılı olan Kübalılara yer veriliyordu. Görüntülerden birinde, Olimpiyat şampiyonu sporcuyla Fidel, öpüşüyorlardı. Saat 20:00 olunca, ekranda bir yazı belirdi, “Çocuklara uygun program kuşağı bitmiştir” diye. Sonra, voleybol maçları gösterilmeye başlandı. İlk gün, Çin lokantasındaki televizyonda, Kübalı gençlerin şarkılarını izlemiştim/dinlemiştim. Yoğun bir Amerikan özentiliği gözlemlemiştim. Bol memeli, bol kalçalı aşk-meşkli rap şarkıları. Ne yazık. Daha iyi müzik bekliyordum oysa. Şili’nin ortalama müziği bile, daha iyiydi. Az önce, televizyonda, reklam olmadığını yazdım; ancak, tiyatrolardan birinin afişinde reklam gördüm: “X şirketinin katkılarıyla” yazıyordu. - Akşam yemeği, yine çok doluydu. Bu gidişle, Küba’da kilo alacağım. Brezilya’da da gördüğüm gibi, haşlanmış pirinç ve kara fasulye vardı baş köşede. Yanında, kesilmiş avokado, domates ve salatalık. Tatlı olarak, muz kızartması. Şili’de de gözlemlediğim gibi, Küba’da, avokado, meyve değil sebze sayılıyor.
  10. 10. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 9 - Havaalanındaki muameleyi unutamasam da, Küba hükümetinin başarılı olduğu birçok alan olduğu kesin: Latin Amerika’da, bebek ölümleri, yüksek oranlardayken; yoksullar, sağlık hizmeti alamazken, burada, sağlıksız, zayıf vb. tek bir Kübalı bile görmedim. Afro-Kübalı erkekler, izbandut gibi zaten. Halk, ambargoya karşın iyi besleniyor. - Havana’nın ünlü kıyı bölgesi Malecon’un kayalık olduğunu ve güneşten korunacak hiçbir gölgelik yapılmadığı için tüm gün boyunca ölü olduğunu gördüm. Burası, daha verimli kullanılabilirdi. İnsanların oturabileceği çardaklar dikmek, zor olmasa gerek. - Gün boyunca, Che dövmeli birkaç Kübalı gördüm. İlk gün gördüğüm göğsü Che dövmeli çöpçüyü bir daha gördüm. Üstünde fiyat yazmayan Che ve Küba resimli tişört, şapka vb. satan dükkanlar gördüm Brezilya Sokağı ve çevresinde. Daha önce yazdığım gibi, pazarlığı hiç sevmem. Bir de, bu tür tişörtler, dünyanın her yerinde bulunuyor zaten. Küba’ya özgü birşey göremedim buralarda. Ayrıca, Che’nin Küba’da bile ticaret malzemesi yapılmasına üzüldüm. Bunlar, gerçekten Che’nin yolundan gidenler mi? Hiç sanmam. Hükümet, yabancıları çeşitli uygulamalarla sömürüyor zaten. Ben bu hükümetin yerinde olsam, oradan gelen paraların küçük bir bölümünü yabancılara ücretsiz dağıtılacak Che ve Küba simgeleri için kullanırdım. Che’nin pazarlık malzemesi yapılması, hem üzücü hem de mide bulandırıcı. - Kentin her yerinde Fidel’in büstünün olmaması, hoşuma gitti. Dünyada bunun çok kötü örnekleri var sonuçta. Fidel’le ilgili birkaç yazı, işaret vb. gördüm; ama bunlar, totaliter ülkelerdeki gibi yaygın değildi. Daha çok, onu seven sıradan Kübalılar tarafından yapılmış gibi duruyordu. Che yazıları ve görüntüleri de çok azdı aslında. Sosyalist olmayan Latin Amerika ülkelerinde, daha çok Che yazısı gördüm. Che’nin kemikleri, Havana’da değil, Santa Clara kentinde saklanıyor. - Dün yazmayı unutmuşum. Kıyı birahanesinde, bir ara, müthiş güzel bir Afro-Kübalı kız, masamıza gelip ateş istedi, verdik; sonra oralı olmadık; o da gitti. Bu, seks işçilerinin tipik bir numarasıymış. Muhabbeti böyle açıyorlarmış. - Çamaşır yıkatmam gerekiyordu. Evsahibesine verdim. 4 tişört, 3 pantolon, 3 don, 7 CUC tuttu. - Havana’nın çeşitli sokaklarında, ‘süper’ denilemeyecek süpermarketler gördüm. Bunlar, yabancılar için. Kübalıların başka pazarları ve lokantaları var. Buralarda, yabancıların kullandığı CUC geçmiyor. Bu süpermarketler, genellikle pahalı; satılan ürünler, az ve tek bir ürünün bir sürüsünün birarada aynı tezgahta olduğu tipik süpermarketlerin tersine, tek tek sergileniyor. - Kübalılar, kazık ustası. Habana Libre Oteli’nin yakınındaki döviz bürosunda, 100 Dolar’ı, 86 CUC’a bozdurdum. Bu, dikkate alındığında; CUC’la alınanlar, basit bir 1 Dolar=1 CUC hesabından da pahalı. Gelmem bir daha Küba’ya. - Yarını müzelere ayıracağım. Küba’dan, 2 günde, alacağımı aldım gibi geliyor. Hani şimdi basıp gitsem fena olmazdı; ama kalıp bir de müzeleri göreyim, bir de müzelerde kazıklanayım... - Bugünün sonucu ne? Bir daha Küba’ya gelmem. Üç nedenle: - Havaalanlarındaki kötü muamele (Küba’dan ayrılırken de didik didik arama yapılıyormuş. “2 saati unut, bunun için” diyorlar.) - Yabancılara ayrı para birimi adı altında yapılan ayrımcılık, sömürü ve pahalılık. - İnternetin aşırı yavaş ve pahalı olması. - Bolca dolandırıcının varlığı nedeniyle, sohbet etmek isteyenlere güven duyamamak. - Sürekli rahatsız edenler nedeniyle, sokaklarda dolaşmanın zorluğu. Olumlu tarafından bakarsak, bu sorunlar ortadan kalkarsa, Küba’ya bir daha gelirim. Diğer kentlere de gidebilirdim; ama yolda CUC ödemeleriyle nasılsa acayip kazıklanacağım diye, şuradan şuraya adımımı atasım gelmiyor. Bir de, benden sonra gelecekler için bilgi: Yaz
  11. 11. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 10 aylarında (Haziran-Ağustos) sakın ha gelmeyin. Çok sıcak oluyor. Kalacak yer sorununuz varsa, bana yazın: 25-30 CUC’a kaldığım evin bilgilerini veririm.
  12. 12. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 11 (3) Küba’de Üçüncü Gün 30 Haziran 2012, Havana, Küba Sabah 8:30 gibi, kahvaltı için çıkıyorum yine odadan. Çay için bir demlik sıcak su koymuşlar; Afrika çayını (roibos) koyup içiyorum. Sahanda yumurta, bir meyve tabağı (guava, papaya, muz ve ananas), avokado, iki hamburger ekmeği ve taze sıkılmış mango var kahvaltıda. Az sonra, kapı çalıyor ve dünkü polis geliyor yine. Göğsündeki yazıya bakıyorum, havaalanı polisi bu. Dün olduğu gibi, ev bakıyor yine, bir Küba kiralık-satılık sitesinde. Anlatıldığına göre, Küba’da yasalar, çok çabuk değişiyormuş. Yakın zamana kadar, bir Kübalı’nın birden fazla eve sahip olması yasakmış; spekülasyonu önlemek adına. Şimdi serbest. Zaten evsahibinin iki evi var. Birini, paylaşım evi olarak işletiyor; diğerinde ise oturuyor. Eskiden, ev satmak ve satın almak da yasakmış. Ev satın alınsa bile, bunun duyurusunu yapmak yasakmış. Şimdi serbest. Bu ev alımlarıyla, Küba’da yeni bir zengin sınıfı ortaya çıkıyor; kapitalizmin köşe taşları döşenmiş oluyor. Küba’da çok az fotoğraf çekebiliyorum. Bu, çok can sıkıcı. Fotoğraf çekince, hemen birileri musallat oluyor. Muhabbet açıp bir yerlerden dolandırmaya çalışıyorlar. Odaya dönüp dünkü günceyi yazıyorum. Sonra, Şili’de, Santiago Havaalanı’nda izlerken yarım bıraktığım Cüneyt Arkın’lı ‘Kavga’ (1986) filminin geriye kalan 20 dakikasını izliyorum. Bunu Küba’da izlemek, ayrı bir hava veriyor. Basit ama gerçekçi bir film. Havaalanında beklerken, bilgisayarımdaki en kısa film olduğu için, bunu izlemeye karar vermiştim. Öğlene kadar zaman varken, gelmeden okuduğum Küba bilgilerine yeniden göz gezdiriyorum. Defterime almaya değer olarak şu notlar var: - Küba’da tren var; ama raylar ve koltuklar, iyi durumda değil. - Küba’da araba kiralarsanız, bu araba, turist plakalı oluyor. Bu nedenle, park ettiğinizde, fahiş ücretler ödüyorsunuz. - Küba’daki arabalar, genellikle eski. (Dün, birçok Lada ve Chevrolet görmüştüm.) - Havana’da, üçtekerli bisiklet-taksiler ve motosiklet-taksiler yaygın. (Evet, bunları çok gördüm. Diğer kimi ülkelerdeki durumun tersine, bu taksicilerin çoğunluğunu Afrikalılar oluşturmuyor. Tümüyle Avrupa görünümlü gençler yapıyor genelde bu işi. Ayrıca, Afro-Kübalılar dışındaki tüm Kübalı yüzlerinin Türkiye’de görülebilecek yüzler olduğunu belirteyim. Hatta boşta bulunup Türkçe konuşası geliyor insanın.) - Havana’nın otobüsleri, Çin malı. (Daha önce yazdığım gibi, Küba için, Çin’le ticaret, çok iyi bir seçenek olabilir.) - Havana’da otobüs bileti, 1 CUP (yani 1 Dolar’ın yaklaşık 25’te biri); ama yabancılar binemiyor. - Capitol’un önünden geçen sokak olan Paseo de Marti’de (Prado), akşamüstü dolaşmayı öneriyor gezi rehberi. Karanlık çökünce hareketli oluyormuş burası. - Kaldığım eski Havana, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde. - Devrim Meydanı’ndaki (Plaza de la Revolucion) Jose Marti Anıtı’nı ve Che imgesini görmeli. Che, İçişleri Bakanlığı yapısı önünde.
  13. 13. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 12 - Devrim Meydanı yakınlarındaki Vedado Semti’ndeki John Lennon Parkı görülebilir. - Küba’da, Amerikan büyükelçiliği yok; ama Kübalıların Amerikan vizesi alabildiği bir Amerikan yapısı var. Bu, Vedado Semti’nde. - Dün gördüğüm Hotel Habana Libre de, görülebilecek yerler arasında. Fidel’in askerleri, burada kalmışlar Batista hükümetini düşürürken. - Dün gördüğüm Ordu Meydanı da (Plaza de Armas) görülecekler listesinde. Şili’de de olduğu gibi, burası, adını, kışlalardan alıyor. Buranın sokak kitapçıları ünlü. Fiyat yazmadıkları için, hiç bulaşmadım. Bir de oradan kazık yemeyelim. Bir de, “almıyorum, gidiyorum” gibi bir seçenek yok, hemen yapışıyorlar. - Küba’da kredi kartı kullanmakta sıkıntı olabiliyor; çünkü bu kartları çıkaran şirketlerin ABD yararına ve Küba zararına anlaşmaları oluyor. Küba’da kredi kartı dolandırıcılığı, ciddi bir sorun. Kredi kartı kullanılsa bile, üstüne komisyon bindiriyorlar. - Dolar bozdururken, % 10 komisyon alınıyor. Aynısı, Avro ve Kanada Doları için geçerli değil. (Demek ki, benden sonra gelecekler, ABD Doları yerine Avro taşımalı.) - Sokaktaki sandviçi, pizzayı vb. Kübalı, CUP ile 1 Dolar’dan daha aza alabilirken, aynısını yabancılar, CUC ile 15-20 Dolar’a alıyor. - İlk gün dolaştığım Obispo Sokağı’nda, Ordu Meydanı yakınındaki Hotel Ambos Mundos, Hemingway’in ‘Çanlar Kimin İçin Çalıyor?’ kitabının çoğunu yazdığı yer. Bu oteli, ilk gün görmüştüm. Adı, ‘İki Dünya’ ya da ‘Çifte Dünya’ anlamına geliyor; hem suda hem karada yaşayan kaplumbağalar örneğinde olduğu gibi. - Havana’nın kartpostal imgelerinden biri olan Capitol, tadilat nedeniyle kapalı. Dışarı çıkmadan, Türkiye’den bir film izliyorum: ‘İki Dil Bir Bavul’. Kürt çocuklarının yaşantısını anlatması açısından güzel elbette; ama çok yavan kalmış aynı zamanda. Kurgusu zayıf. Öğretmen, hiç mi dönüşüm geçirmez bu deneyim dolayısıyla? Öğretmenin az biraz da olsa, Kürtçe öğrenmesini beklerdim. Hatta Denizli’ye döndüğünde, Denizli Kürtlerine karşı daha insancıl bir bakışı olsaydı... Askerliğini yapmış mı bu öğretmen? O da önemli. Filmin sonundaki İngilizce yazılardan, bunun bir belgesel olduğunu öğreniyorum. Belgesel olarak güzel elbette. Ama yine belgesel düzeyinde, öğretmen, ilk geldiğinde, çocukların Kürtçe konuşmasına, Türkçe bilmemelerine neden şaşırmıyor? Bunu önceden biliyor muydu? Biliyorsa, nasıl öğrenmişti bunu? Sonra, Türkiye’de Türk-Kürt sorununa dair göndermeler de yok filmde. Olmalı mıydı, ayrı konu. Ama böyle bir köy olacak ve içinde siyasal/askeri olaylar geçmiyor olacak... Sahi bu köy nasıl bir köy? Fazla eleştirel olmak istemiyorum aslında; çünkü Türkiye sinemasının bu tür filmlere ihtiyacı var. Umarım, bunu örnek alıp belgesel değil kurgu nitelikli yeni filmler yapılır ileride. Çıkıyorum. Hedef, Devrim Meydanı. Che imgesini göreceğim orada. Ayrıca, burası, her 1 Mayıs’ta kutlamaların yapıldığı, binaları bana tanıdık gelecek bir yer olmalı. Ama önce öğlen yemeği yemeliyim. Dün dondurma yediğim kafeye gidiyorum. Nedense, yemek yokmuş bugün. Gördüğüm en ucuz yer orasıydı oysa. Yandaki Çin lokantası bölgesine giriyorum. Her gün değişik bir lokanta deniyorum burada. Şu an oturduğum lokantada, muhteşem bir sarışın garson var. (Bu ‘muhteşem’ sözcüğünü amma çok kullanıyorum. Söylediklerim, her defasında muhteşem mi gerçekten...) En ucuz Çin lokantası, bu olmalı. Tabldot yemek (tavuk ızgara, jambonlu ve sebzeli pilav, basit salata, 2 büyük patates cipsi (menüde ‘Çin kelebeği’ diye geçiyor), 4 CUC. Bir de Küba birası, üstüne de vergi derken, 6 CUC ödüyorum toplam. Bu, Küba’da bir öğlen yemeği için ödediğim en düşük rakam (7 Dolar). Çin lokantalarında ve başka
  14. 14. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 13 yerlerde, Küba televizyonlarında gösterilen müzikler berbat. Cıstak cıstak, Amerikan özentisi ve/ya da rap falan. Türkiye’deki çerçöp pop kanalları bile daha iyi görünüyor. Benim için, bu, bir başka hayalkırıklığı. Genel olarak Kübalılarda yüksek bir müzik kültürü yok. Anlatıldığına göre, Sovyetlerde böyle değildi bu. Vietnam’da da gençlik, çerçöp müziklere yöneliyor; ancak, Vietnam’ın köklü bir halk müziği geleneği var. Küba’da bu da yok. Gürültü var burada bol bol, kuru gürültü. Küba kanalındaki müzik o kadar kötü ki, kulaklığı takıp Şili müzikleri dinliyorum. Sarışın garsona soruyorum: “Burada pek Çinli yok?” O da şöyle yanıt veriyor: “A evet, bugün sakin. Turist yok bugün.” Yani Çin lokantasında Çinli olarak bir tek turistler mi var? Garip bir ortam gerçekten... Şimdi hedef, Devrim Meydanı. Fransızca gezi rehberindeki haritadan bakmıştım. Capitol’ün önüne gelip onu sağıma alıyorum. Karşımda, Simon Bolivar Caddesi var. Düz gidince, Simon Bolivar bitiyor ve Salvador Allende Caddesi başlıyor. Bu caddeden sola sapıyorum ve uzaktan gördüğüm yapı, 1 Mayıs haberlerinden tanıdık gelen yapı, evet. İşte buldum. Burası, Devrim Meydanı. Karşıdaki yapıda, Che’nin silüeti; birkaç yapı ileride ise, Fidel’in silüeti var. Meydan, beni hayal kırıklığına uğratıyor. Asfalttan başka birşey yok. Ne bir heykel ne bir yeşillik. Devrim yollarını asfalttan döşememişti oysa Che... İleride ise, bir Fidel Anıtı var; girişi ücretli olan. 1 CUC, pahalı değil; ama Küba’nın bu kadar ticari olması, midemi bulandırıyor artık. Başka ülkelerde, Che’li giysilerle vb. Che sömürüsü yapıldığını ileri sürerken biz; bundan başkaca bir durum görmüyoruz burada. Oysa, bu tür yerlerde, giriş ücreti yerine, bağış toplansa, örneğin “Fidel Anıtı’nın bakımı için gönlünüzden ne koparsa” dense, kapitalizme daha az eklemlenmiş olacak Küba. Dahası, ülkede, bir tane bile başarılı sosyalist sanat örneğine rastlamadım. Başarıdan neyi kastettiğim sorulursa, bunu eski bir yazımda tartışmıştım (bkz. Sanat ve Siyaset). Heykellerinde estetik güzellik yok; arada bir gördüğüm Che ve Fidel’li duvar resimleri ise, baskı tekniğiyle yapılmış. Yaratıcı yönleri sıfır. Daha önce, heryere Fidel heykeli dikilip tek adamın yüceltilmemesinden hoşnut olduğumu belirtmiştim. Bunun arkasındayım. Ama nerede sanat? Bir heykelde de, Che’yi Bolivya Dağları’nda gösterseler sözgelimi... Batista’yı deviren Kübalı devrimcilerin devrim anındaki bir heykelini dikin... Çok mu zor... Bunlar bile o kadar yaratıcı değil; ama bunlar bile yok. Fazla durmayıp gerisin geri dönüyorum. Yol üstünde, sağda, Havana Otobüs Terminali var. Sağa sola bakınıyorum öylesine. Kapıda bekleyen Küba taksileri, çok eski modeller. Bunun da Amerikan ambargosundan kaynaklandığı belli; ama herşeyi ambargoya yüklemek, yanlış. Vietnam’da, Küba’daki kadar çok araba yok; bol bol motosiklet var. Küba, sıcak bir ülke olduğundan, motosiklet, daha iyi bir çözüm olabilir. Daha önce Küba’da yaşamış bir hocam, ilginç bir görüş ileri sürmüştü: “Aslında, ambargo, Küba hükümetinin işine gelmiş olabilir; çünkü ambargo kalkarsa, Amerikan şirketleri, Küba’ya girecek; ve gençlik, Amerikanlaşacak. Amerikan şirketlerinin Küba’ya girmesi, Küba hükümetini düşürecek bir süreci başlatabilir.” Yol üstünde, bir tıp okulu (odontoloji) ve Dilbilim ve Yazın Kurumu var. Kuruma girmek geçiyor aklımdan; ama hiç de sohbet edesim gelmiyor bir yandan... Botanik Bahçesi de yol üstünde; ama bakım nedeniyle kapalı. Yol üstünde çeşitli devlet dairelerini görüyorum. Buralarda, duvarlarda, Che ve Castro kardeşlerin resimleri çarpıyor gözüme. Çuval giyinmiş bir teyze ile evsiz bir adam görüyorum yol üstünde; ve hatta çöpleri didikleyen sıska bir Kübalı.
  15. 15. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 14 Bana kalırsa, Küba gibi küçük yüzölçümlü bir ülkede, nüfus planlaması, şart. Ülke, zaten yeterince kalabalık; ve çok fazla çocuk var. Bu kadar nüfusu, ülkenin kıt kaynaklarının karşılaması, bana zor görünüyor. Öte yandan, başka ülkede bu kadar nüfus olsa, çoktan ayaklanma çıkardı. İşte yine Salvador Allende Caddesi’ndeyim. Şili’nin başkenti Santiago’da, sanat ve şarap semti Bellavista’da, ‘Malecon’ adlı bir bar görmüştüm (daha önce yazdığım gibi, Malecon, Havana’nın kıyı bölgesi). Havana’da ise, Şilili Allende’nin adını taşıyan bir cadde... Caddede, ‘Plaza Carlos III’ adlı bir alışveriş merkezi keşfediyorum. Girişte bir ucuz sosisçi var. Oradan sosis almak için para çıkarırken, hemen yanımda bir dilenci bitiyor. “Bana sosis parası” diyor. Zaten yabancılar için uygulanan ayrı para birimi politikası nedeniyle soyup soğana çevrilmiş durumdayım. Üstelik, bu para isteyen genç, yabancılara özgü Küba parası (CUC) yerine, yerel Küba parasıyla (CUP), aynı sosisi çok ucuza alabiliyor. Bu nedenle, bana hiç inandırıcı gelmedi. İçeri girdim; müthiş kalabalık. Bütün fiyatlar, CUC’la yazılmış. Yani burası, aslında yabancılar için açılmış bir yer. Fakat koca AVM’de bir tane bile yabancı görmedim. Hepsi, Kübalı. Zaten tek bir İngilizce yazı da yoktu. AVM, Santiago’daki (Şili) Küçük Lima ve Seul’un İstiklali İnsadong’daki AVM gibi, merdivensiz. Eğim, yavaş yavaş yükseliyor. Bodrum katta, pizzacılar, pastacılar, tavukçular vb. var. Bunlar, yabancı parasıyla belirtilmiş en ucuz fiyatlar. 1,5 CUC’a pizza var örneğin. Dışarıda, böyle ucuz yemek bulmak, zor. Aynı bodrum katta, küçük çocukların oynayabileceği trenler vb. var. Bodrum katın çevresinde, kafeler ve süpermarketler var. Bu, Küba’da gördüğüm en büyük süpermarketti. Arka çıkışta, arabalar için park yeri var. Kübalılar, herhangi bir ülkedeki gibi, AVM kültürüyle iyice zehirlenmişler. Süpermarkette, çok çeşit mal olmasa da, temel mallar bulunuyor. Benim tek gereksinimim, su olduğu için, sudan başka birşey almıyorum. Zaten, su dışında almaya değer birşey de bulamıyorum. Hani Küba’ya özgü bir ürün olsa, alacağım, deneyeceğim. Yok. Hatta kimi raflarda, Amerikan ürünleri bile görüyorum. Süpermarket, bana, “neredeyim ben?” dedirtiyor. Bambaşka bir Küba’dayım. Üst katlarda, mağazalar var. Burada, ünlü markalar olmasa da, mantık, aynı. Armağan olarak alınabileceklere bakıyorum; giysileri inceliyorum. Bir tane bile, Küba malı göremiyorum. Endonezya malları, Çin malları vb. satılıyor mağazalarda. Ben zaten oralardan gelmişim. Hiçbirşey almıyorum. Herhangi bir AVM’de görülebileceği gibi, oyuncak, yatak takımı, mobilya vb. satan mağazalar var. Küçük tezgahlarda, 0.40 CUC’a taneyle elma satılıyor. Coca Cola yerine, TropiCola var. Aynı tezgahlarda, Küba malı dondurmalar da satılıyor. Burası, gezi rehberlerinde yer almıyor. Yani turistler burayı bilmiyorlar. Bodrum katta satılan yiyeceklere bakıyorum. Yarın öğlen yemeği için buraya gelmeye karar veriyorum. Tavuk burger soruyorum, yokmuş; bir Küba birası söylüyorum. O sırada, bir dilenci oturuyor yanıma, “bana kola al” diyor. Ucuz birşey, sorun değil; ama kendi parasıyla ucuza alabileceği bir malı, neden yabancı parasının geçerli olduğu yerde dileniyor. Gerçekten alamaz mı, Küba parasıyla, o ucuz sokak lokantalarında? Garip geliyor. Onun suçu değil elbet bütün bunlar. Ama burada ne arıyor? Üstelik, binlerce orta sınıf Kübalı arasında beni nasıl buluyor? Filistin atkısı da takmadım... Almıyorum. Kendi orta sınıfı, benden zengin. Benim arabam mı var, evim mi var... Bu AVM’deki Kübalılar, ben daha zengin bir ülkeden gelmeme karşın,
  16. 16. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 15 benden daha zengin olabilir. Vietnam’da aynısıydı durum. Yoksullar, yabancılardan dileniyordu; ama Vietnamlı zenginler, yabancılardan daha zengindi. Birayı alıp başka bir tarafa oturuyorum. Bu kez de, yaşlı bir dilenci, sanki öylesineymiş gibi yanıma oturuyor. Ben de, ileriye kayıyorum bana ilişmesin diye. Bu kez kalkıp yeniden yanıma oturmaya çalışıyor, ben de basıp gidiyorum artık. Dayanılmaz. Süpermarket çıkışında da, başka bir dilenci bekliyor. Bunlar, hükümetin cezalandırdığı rejim karşıtları mı acaba? Ama bildiğim kadarıyla, onlar, ABD’ye sürülmüşler çok önce. Vietnam’da, savaştan sonra birçokları kaçmıştı; ama ABD’ye çalışmış olan Vietnamlıların damgalanması, birkaç kuşak sürmüştü. Babası, Amerikancı Güney Vietnam Ordusu’nda çalıştı diye, üniversiteye alınmayan öğrenciler vardı örneğin. Ama şimdi herşey değişti. Amerika’ya çalışanlar, zengin, şimdi, Vietnam’da. Çıkışta, sosisçiye bakıyorum bir kez daha. O arada, Afro-Kübalı bir genç gelip mayonezi ve ketçapı ödünç almak istiyor büfeden. Büfecinin göremeyeceği tarafta, kocaman bir ekmeğe, mayonez ve ketçap sürüyor ve yiyor. Resmi davetle ya da turla gelenler, bu gerçekleri göremiyor işte... Ne mutlu bana ki, tek tabanca olarak arıyorum gerçeği... Dönüşte, yolumu değiştirip başka semtleri öğrenmeye çalışıyorum. Sağa saptığımda, Propaganda Ofisi’ni görüyorum. Yanında ise, bir tütün fabrikası. Gezi rehberlerinde, Capitol’ün arkasındaki tütün fabrikası gösterilir. Turistler de oraya giderler. Burayı ise bilmezler. Fabrikanın çok hoş bir sömürge yapısı var. Bu arada, Havana’da gördüğüm tüm okulların yapıları, çok hoş. Hep tarihsel yapılar. Her neyse, fabrikadan içeri bakıyorum. Bir Kübalı genç kızı görüyorum merdivenleri çıkan. Evet, Ahmet Kaya çalıyor kafamda: “Fabrikada tütün sarar/ Sanki kendi içer gibi/ Sararken de hayal kurar/ Bütün insanlar gibi.” Saat 18:00 gibi, Brezilya Sokağı’ndaki İsa Meydanı’nda oturuyorum. Herkes birbirini tanıyor burada. Oyun oynayan çocukları izliyorum. Misket falan oynuyorlar, bisiklete biniyorlar. Köpeğini gezdiren ne çok Kübalı var. Turist polisi var meydanda neyse ki... Turistlere yönelik suçlarda, ceza, çok ağırmış Küba’da. Ama bu, dolandırıcıları korkutmuyor anlaşılan. Biri, geçerken, saat soruyor; belki de iyi biri; ama daha önceden saat sormakla başlayıp dolandırma durumlarını bildiğimden, yanıt vermiyorum. Söylene söylene gidiyor. İyi biriysen, buradan özür diliyorum arkadaş. Ülkenin dolandırıcıları, beni böyle kimseye güvenmez duruma getirdi. Bundan sonra kol saatimi cebimde taşıyacağım. 19:00’a kadar kaldığım meydanda, bugünkü izlenimlerimi düşünüyorum: - Küba’da sokak pazarlarında, et, Vietnam’da olduğu gibi dışarıda satılıyor. “Et, gerçekten bozulmuyor mu?”; “bozulmuyorsa, başka ülkelerde niye buzluyorlar?” gibi sorular uyanıyor... - Birçok at arabası görüyorum yollarda. - Küba’da hiç orak-çekiçli bayrak görmüyorum. Garip geliyor. Sokaklarda, ülkenin sosyalist olduğunu gösterecek hiç bir işaret yok. Oysa, sosyalist bir geçmişe sahip Vietnam’da ve Laos’ta, orak-çekiçli bayraklar, her yerde dalgalanır. Ho Çi Min Kenti’nin havaalanında, yolcuları, göndere dikilmiş orak-çekiçli bayraklar karşılar. Laos’un başkenti Vientiane’da (‘Viençan’ diye okunuyor) ise, trende karşılar yolcuları orak-çekiçli bayraklar. Hatta Vietnam’da, bir keresinde, ATM’de bile orak-çekiçli bayrak vardı açılış olarak. Nedeni, bankanın, Vietnam Komünist Partisi’nin yakında yapılacak kongresini selamlaması. - Kaldığım sokak yakınında, İsrail adını ve bayrağını taşıyan bir sinagog gördüm.
  17. 17. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 16 - Evlerde, Fidel’in ve Che’nin resimlerini görmedim. Kaldığım evde, bunlar yok; İsa resmi var. Oysa, Vietnam’da birçok evde, Ho Çi Min’in resmi vardı. - Eşi dolayısıyla Küba’da uzun süre yaşamış bir hocam, halkın polisleri sevmediğini; polislerin, Küba’nın en yoksul kesimlerinden geldikleri için ‘Filistinli’ (Palestinos) olarak adlandırıldığını söylemişti. Filistin atkıma takıp beni sorguya alan havaalanı polisi, bir Filistinli miydi yoksa? Amaç, para mı sızdırmaktı? Vietnam’da (hepsinde değil ama) kimi devlet dairelerinde, işi ağırdan alırlar ya da hiç yapmazlar; zarfa biraz para koyunca hallolur herşey... Belki burada da, benzer bir sistem işliyor. - Doktorasını, Havana’da, Küba’daki şehir planlaması ve konutlandırma politikaları üstüne yazmış olan Avrupalı sosyalist hocama Küba’yı sormuştum. Bana, “bakma sosyalist ülke olduğuna; dünyanın en paragöz milletlerinden biri, Kübalılar’dır” demişti. Bana abartı bir yorum gibi gelmişti. Belki de haklı... Özellikle AVM’deki görüntülerden sonra, bu yoruma daha da yakınlaşmaya başladım. - Kübalıların ortalamadaki düşük maaşları nedeniyle, toprağa daha bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Yurtdışına çıkabilen Kübalı oranı, düşük. Ancak, zaten bu oran, birçok ülkede düşük. Türkiye’de kaçımız, dışarıya çıkabiliyor... Vietnam’da da aynısı... Hatta gezdiğim Latin Amerika ve Asya ülkelerinde de azınlıkta, dışarı çıkabilenler. Ancak, Küba’da, bu oranın daha düşük olduğunu tahmin ediyorum; çünkü uçak parasını, oteli vb. karşılayacak kadar para biriktirmek gibi bir durum, çok zor, Küba’da. Ama yabancı para birimiyle (CUC) para kazananların böyle bir sorunu olmasa gerek. Kim bunlar? Turizm ve dış ticaretle uğraşanlar ve ev(ler)ini yabancılara kiraya verenler. Bunlara ağır vergiler uygulandığı söyleniyor; ama vergiler o kadar ağır olsa ve bu işlerden kazanç sağlamak olanaksız olsa, niye bu işlerle ilgilensin zengin olmak isteyen Kübalılar. Birden fazla ev alabilen, araba alabilen Kübalıların varlığı, zaten, ülkede, gelir uçurumunun açılmakta olduğunu gösteriyor. Çalışmak zorunda kalmayan, evini yabancılara kiraya vererek servetine servet katan asalak bir sınıf oluşmuş durumda Küba’da. - Küba’daki tarihsel yapılar, döküntü durumda. Elbette, bu, kaynak yokluğundan ileri geliyor. Umarım, eski şehire verilmiş UNESCO Dünya Mirası statüsü, bölgeye uluslararası fonların gelmesini de sağlar... Akşam yemeği zamanının gelişiyle, eve dönüyorum. Yemekte, kocaman bir biftek, kara fasulyeli pilav, kesilmiş avokado, domates ve salatalık, unla kızartılmış patates var. Patatesi, çok yağlı olduğu için bırakıyorum. Biftek, kocaman. Yemek yerken, televizyonu izliyorum. Televizyonda, yine bir ABD yapımı dizi var: Salem. Bu, geriye dönüşlü, beyzbollu, engizisyonlu bir dizi. Ondan sonra, çocuklar için ninni geliyor ve 20:00’de Haber Bülteni. Haber başlıkları, aşağı yukarı şöyle: - Küba, dışasatımlarını güçlendiriyor. Haberde, Küba’nın dışarıya sattığı puro, şeker, kahve, kakao ve biyoteknoloji ürünlerinden bahsediliyor. Liman görüntülerine yer veriliyor. - MERCOSUR, Paraguay’ın üyeliğini askıya aldı. Bunun nedeninin darbe olduğu belirtiliyor. Özellikle, Arjantin devlet başkanı Cristina ile Brezilya devlet başkanı Dilma’nın görüntülerine yer veriliyor. - Havana’nın dışında kalan bir parkta, Küba’yı tanıtan bir fuar düzenleniyor. - Spor haberlerinde, futboldan hiç sözedilmiyor. Güreş vd. var. Spor haberlerini bir kadın sunuyor. - Hava durumunda, adanın özellikle doğu bölgelerinin cehennem sıcağında olduğunu görüyoruz. - Çin, uzay misyonunda başarılı oldu. (Bu haberi birlikte izlediğimiz evsahibesi, “sanki Çin’in gepgeniş toprakları yokmuş gibi bir de uzaya çıkıyorlar” diyor.:))
  18. 18. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 17 - Bir sergi haberi. (Evsahibesinin yorumu: “Ben böyle karmaşık resimleri anlamıyorum. Benim sevdiğim resimler, manzara resimleri. Onlar da pahalı zaten. Zenginler satın alabilir ancak... ) (Başka haberler de var; ama anımsayabildiklerim, bunlar.) O arada, evsahibesi hapşırıyor. Ona “çok yaşa” diyorum İspanyolca. “Çok yaşa”nın İspanyolcası, “İsa” (Jesus). Küba’da bunun kullanılıp kullanılmadığını soruyorum, kullanılıyormuş. Bir de, “sağlık” (salud) deniyormuş. Evsahibesine şöyle demek istiyorum ama söylemiyorum: “Belki evin ünlü olacak ileride; “Gezgin, bu kitabı burada yazmıştı” diye.” Odaya geçiyorum. Küba şarabı açıyorum. Tadı, iyi. Bu ucuz şarabı, bir tek Obispo’nun paralelindeki sokakta bulabildim. Başka hiç bir yerde yok. Günce yazamayacak ve okuma yapamayacak kadar yorgunum. Bir film açıyorum yine Türkiye’den. Bu, ‘Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’. Şaraptan mı, Küba’da olmaktan mı, gurbette olmaktan mı, filmdeki ezgilerden mi, filmde konuşanlardan kimilerinin filmi göremeden ölmelerinden midir nedir; boşalıyor gözyaşlarım... Film de şarap da bitiyor. Pek alışkanlığım olmadığı üzere, bilgisayarda iskambil oynuyorum. Odada televizyon yok; Küba’da internet yok; e zaten kafa da şaraplı, yapılacak birşey yok... Biraz oynayıp sızıyorum. Cuma gecesi olmasından olacak, sokak, aşırı gürültülü. Sanki hemen yanıbaşımda konuşuyorlarmış gibi net geliyor ses. Bağıra çağıra konuşuyorlar. Arada, yüksek perdeden müzikli araçlar geçiyor. Onlar yüzünden, uyanıp uyanıp bir daha uyuyorum. Bir kalkıyorum ki boğazım şişmiş. Bu satırları yazarken, aklıma, Küba’dan ayrılırken, havaalanı polisinin bu güncelere el koyabileceği geliyor. Çok emek harcadım bu güncelere ve önemli bilgiler var. El koyarlarsa çok üzülürüm. İnternet olmadığından, atamıyorum e-postama. Bu nedenle, karar veriyorum. Bugün müzelere öncelik vermekten vazgeçip büyük otellerden birinde, aşırı pahalı interneti kullanıp şimdiye kadar yazdıklarımı kurtarmaya karar veriyorum. Ondan sonra, bilgisayarıma, cep telefonuma, dış belleğime, flaşıma, hangisine el koyarlarsa koysunlar umurumda olmaz. Eski bir dizüstüyle dolaştım Latin Amerika’yı. Yanımdaki bütün elektroniklerin çalınabileceğini düşünerek, yedekleme yaptım. Tüm yedekler, e-posta kutumda ve Vietnam’a bıraktığım dış bellekte duruyor. Bana koymaz. Yeter ki bugün, bu günceleri e-posta kutuma atabileyim...
  19. 19. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 18 (4) Küba’de Dördüncü Gün 30 Haziran 2012, Havana, Küba Sabah 8:30 gibi, kahvaltı için çıkıyorum yine odadan. Çay için bir demlik sıcak su koymuşlar; Afrika çayını (roibos) koyup içiyorum. Sahanda yumurta, bir meyve tabağı (guava, papaya, muz ve ananas), avokado, iki hamburger ekmeği ve taze sıkılmış mango var kahvaltıda. Bu kez, odada genç bir kız var. Evsahibiyle yarı-İngilizce yarı-İspanyolca sohbet ediyor. Kanadalı’ymış. Küba, Kanada’ya çok yakın olduğu için, gelen giden çok. Küba’ya ilk gelişi olmasa gerek; çünkü Kübalı arkadaşını aradı. Her neyse... Evsahibini dün akşam göremiştim. Nedeni, iki akrabasının hastanede olmasıymış. Birisinde, beyinle ilgili bir rahatsızlık varmış; diğeri ise, kolon kanseri imiş. Bir yandan televizyon izliyoruz. Cumartesi sabahı kuşağı olmalı bu. Ekranda, Fransız yapımı bol memeli bir aşk ve seks filmi var. Hani 20:00’ye kadar çocukların izleyebileceği programlar gösteriliyordu... Ünlü bir Fransız filmi olmalı bu; İspanyolca altyazılıydı. Adını çıkartamadım. Odaya dönüyorum. Hastayım dünden. Boğazım şiş. Bir Panadol bir de vitamin alıyorum. Mideyi bozduğum için, Vietnam’ın doğal ilacı Berberin’den de alıyorum. Dünün güncesini yazıyorum. Artık, dışarı çıkmadan önce, okuma yapma zamanı. Bugün Küba okumalarımdan şu notları alıyorum: - Havana’da bir Arap Parkı olduğunu, bunu dün gördüğümü anımsıyorum, notlara geçmeden. Eski Havana’da, pek birşeye benzemeyen bir anıtı var bu parkın. Bir de, uzun otobüs ve ekmek kuyrukları görüyorum sokaklarda. - Küba, en büyük Karayip Adası. Komşuları, 145 kilometre uzaklıktaki Florida, Meksika ve diğer Karayip Adaları (Cayman, Haiti, Bahamalar ve Jamaika). - Küba’nın nüfusu, 11.5 milyon; yüzölçümü ise, 110,860 km2. - 1959 Devrimi’nden önce, Küba, askeri diktatörlükle yönetilen, Amerikan mafyasının işlettiği kumarhanelerin ve Amerikan burjuvazisinin sahibi olduğu fabrikaların temel gelir kaynağı olduğu bir ülke. ABD’nin arka bahçesi... - Ambargo nedeniyle yaşanan altyapı sıkıntısı dolayısıyla, turistik olmayan bölgelerde, elektrik kesintisi, ciddi bir sorun. - Venezuela, ucuz petrolle, Küba’nın yardımına yetişiyor. Küba’da, petrol rafinerisi var. - Küba, Doğu, Batı ve Merkez olmak üzere 3 bölgeye ayrılıyor. Başkent Havana, Batı’da. Burası, ABD’ye en yakın Küba bölgesi. - Batı’da, Havana dışında, belli başlı turist bölgeleri: Pinar del Rio, Matanzas ve Isla de la Juventud. - Merkez’de belli başlı turist bölgeleri: Santa Clara, Cienfuegos, Santi Spíritus ve Ciego de Avila. - Doğu’da belli başlı turist bölgeleri: Camaguey, Las Tunas, Holguín, Santiago de Cuba ve Granma. Guantanamo Askeri Üssü, Küba’nın en doğu ucunda. - Küba’nın belli başlı kentleri: Havana (Küba’da, ‘Havana’, ‘Habana’ olarak yazılıyor), Baracoa (kumsalları ünlü), Pinar del Rio (puro kenti), Santa Clara (Che’nin anıtmezarının bulunduğu
  20. 20. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 19 kent), Santiago de Cuba, Trinidad (UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde) ve Varadero (Havana’nın doğusundaki kumsal kenti). - Küba, birçok ülkeye 30 günlük vize verirken, Kanada’ya 90 günlük vize veriyor. - Küba’dan ayrılırken, 25 CUC’luk çıkış vergisi ödeniyor. - Küba’da araba kiralayan turistler kaza yaparlarsa, dava sonuçlanana kadar ülkede kalmak zorundalar. Bu nedenle, Küba’da araba kiralamak, mantıklı olmayabilir. - Havana’dan Santiago de Cuba’ya gece treniyle gidilebilir. ‘Fransız Treni’ (Tren Frances) olarak adlandırılan bu tren, Fransa’nın Küba’ya bağışı. Yüksek kalitede bir tren. Bunun dışındaki trenler, sık sık bozuluyor; ve yolcular, yolda kalıyor. - Hava koşulları açısından, Küba’ya gitmek için en uygun zaman, Aralık-Nisan arası. Fakat bu, yüksek sezon olduğundan, herşey daha pahalı olabiliyor. - Küba İspanyolcası’nda, sondaki ‘s’ler, genelde yutuluyor. - Küba İspanyolcası’nda “nasılsın?”, “Como andas?” (birebir anlamıyla, “nasıl yürüyorsun?”). - Küba’da çok az ATM var ve olanlarda da, ek kesinti yapılıyor. Dün AVM’de gördüğüm süpermarkette, kredi kartı kabul ediliyordu. Ek kesinti yapılabileceğini tahmin ederek, kart kullanmadım. Para kartı (debit), çok çok az yerde kullanılıyor. - Küba, yüksek kalitedeki sağlık hizmeti dolayısıyla, bir sağlık turizmi ülkesi olarak değerlendiriliyor. Küba’da, yabancılar için sağlık giderlerinin, ABD’deki sağlık giderlerine göre daha düşük olduğu belirtiliyor. - Dün yediğim kara fasulye ve pirinç, Küba’nın ulusal yemeği (buna ‘moros y cristianos’ deniyor. Birebir anlamı, ‘Araplar ve Hıristiyanlar’). - Küba yemeklerinin çok kötü ve yavan olduğu; en iyi Küba yemeklerinin, Küba dışında yenebileceği söyleniyor. - ‘Paladar(es)’ olarak adlandırılan ev lokantaları arasında, Kübalı için ayrı, yabancı için ayrı menüsü olanlar var. Buraların ucuz yemek yerleri olduğu söylense de, vergi ve servis adı altında attıkları kazıklar da ünlü. - Küba otellerinde kötü yemekler için çok yüksek rakamlar ödetiliyor. Uzak durmalı. - Küba’nın iki ulusal birası var: Cristal ve Bucanero. İkincisindeki alkol oranı, daha yüksek (% 5.5). - Küba’da ‘paylaşım evleri’ ya da ‘turist evleri’ olarak adlandırabileceğimiz evlerin (‘casas particulares’) önünde, özel işaretli bir çıkartma oluyor. Bu, bir Çin harfine benziyor. - Küba’da, her sokakta ‘Devrimi Koruma Komitesi’ var. Heryerde göz-kulak var. Bu, bir tür gizli polis. - Tez hocamın daha önce belirttiği gibi, Küba’da dişilere laf atmak, yaygın; ama dişiler, bunu, iltifat olarak alıyorlar (günce boyunca, ‘dişi’ sözcüğünü kullanışım, kız-kadın ayrımını doğru bulmamamdan kaynaklanıyor). Hocam, Avrupa’ya giden Kübalı bir kadının, Avrupa kentlerinde kendisine laf atılmadığı için mutsuz olduğunu söylemişti. Kimi durumlarda, Kübalı’yla yabancıyı ayırmak zor olacağına göre, dişi turistlere de laf atılabilir. Bu, kültürün bir parçası. - Küba, AİDSli oranı en düşük ülkelerden. - Küba, dünyada kişi başına en çok doktorun düştüğü ülkelerden biri (demek ki, doktor başına en az hasta düşen ülkelerden biri aynı zamanda). - Türkiye’de bulunan ilaçları, Küba’da bulmak zor olabiliyor. Bu nedenle, hazırlıklı gelinmeli. - Küba, iletişim açısından, dünyanın en pahalı ülkelerinden biri. - Küba’da, yabancılara yönelik tipik dolandırıcılıklar şunlar: - Sahte purolar, havaalanında el konulacak kaçak purolar, dolu olduğu söylenen boş puro kutuları.
  21. 21. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 20 - İçmeye davet eden bir Kübalı ve onun getirdiği barda 2-3 katı fazla ödeyen turist. - İngilizcesini geliştirmek istediğini söyleyen çift. - Para üstünün düşük değerli CUP ile gelmesi (CUC ile gelmeli). - Fabrikada şişelenmiş havası veren musluk suyu dolu pet şişeler. - Daha uygun bir döviz kuru bildiğini söyleyen Kübalı. - Kimi zaman ödenmeyen para üstleri. - Kredi kartı dolandırıcılığı. - Puro, seks ve uyuşturucu ticareti yapan, kene gibi yapışan Kübalılar (bunlara ‘jinetero/jinetera’ deniyor). Dışarı çıkıyorum. İlk olarak, dün bulduğum AVM’ye gidip (Salvador Allende Caddesi’ndeki Plaza Carlos III) karnımı doyuruyorum. En hesaplı yemeği yiyorum sonunda Küba’da: 1 küçük boy sosisli pizza, 1,5 CUC ve 2 kaşarlı ve jambonlu küçük sandviç, toplam 1 CUC. Yani toplam 2,5 CUC’a doyuyor karnım (3 Dolar). AVM, yine Kübalı dolu; ve AVM’nin kadrolu dilencileri de, hazır bekliyor yemek alanında ve süpermarket çıkışında. Süpermarkete girip su alıyorum. Alınacak başka birşey de bakıyorum; ama çekici birşey yok. Zaten, bir çaykolik olarak, Küba’daki çay çeşitsizliği dolayısıyla hayal kırıklığına uğruyorum. “Küba malı hangi ürünler ünlü?” diye soruyorum kendime ve haberlerden aklıma geliyor: Puro, kahve, kakao, şeker, rom ve diğer alkollü içkiler. İçkiler dışındakiler, burada satılmıyor. Onlar, turistleri kazıklamak için, ayrı dükkanlarda satılıyor. Kahveye bakıyorum; Türkiye’de bulunabilecek sıradan kahveler; bir de en kötüsünden Vietnam kahvesi. Diğer ürünlere bakıyorum, Panama malı vb. Ya bu ülkede hiç üretim yok mu? Yani bu kadar mı çaresiz Küba? Hadi tarlalar verimsiz diyelim; deniz ürünü var, balık var. Sanayi hamlesi yapamıyor mu ülke? Bu kadar akıllı bir hükümeti olan az sayıda ülke var. Hiç akıllarına gelmiyor mu Singapur gibi ham petrolü alıp işleyecek dev rafinelerle para kırmak? Tekstil işine girilemez mi? Kübalıların ücretleri bu kadar düşükken, ne üretseler çok ucuza mal ederler zaten. 5 yıl iktisat hocalığı yaptım. O açıdan, oldukça garip geliyor Küba ekonomisi... “ABD ambargosu nedeniyle kimse, Küba’yla ticaret yapmak istemiyor” diyenler çıkacaktır. Gerçekten öyle mi? Rusya, Çin, İran ne güne duruyor? Küba, bunların yalnızca biriyle bile özel ülke statüsünde ticaret yapsa, voliyi vurur. Rus, Çin, İran şirketleri, Küba’da fabrika açıp çok ucuza üretim yapamaz mı? Bir sürü soru soruyorum, meraktayım. Çin ve Vietnam’ın, gelir uçurumunu genişletmek pahasına da olsa, yaptıkları büyük ekonomik atılımların gözlemcisiyim. Küba’nın önünde ne engel var? Çin, Afrika’yla Latin Amerika’yı ekonomik olarak fethediyor zaten. Küba da, bu akımda neden yer almıyor... Bana, Küba ekonomisinin çaresizliği, hiç inandırıcı gelmiyor. Küba’nın bu halde kalması, kimilerinin işine mi geliyor acaba... Süpermarketten çıkıyorum. Boğazım şiş. Torbamdan bir Panadol çıkarıp içiyorum. O sırada, süpermarketin depo kapısı açılıyor; içerideki duvarda, bir Che resmi var. Küba’da gördüğüm Che resimlerinin çoğunluğu, eski püskü. Belki de, Che’yi eskisi kadar sahiplenmiyor Kübalılar. Ayrıca, “ya bağımsızlık ya ölüm” ve “devrimi savunuyoruz” gibi tek tük görünen duvar yazıları dışında, ne Amerikan karşıtı bir duvar yazısı görüyorum günlerdir; ne sosyalist duvar yazıları... Hele Marx ve Lenin imgelerini hiç mi hiç görmeyip yadırgıyorum. Vietnam’da, çeşitli devlet kurumlarının önünde hâlâ Marx ve Lenin imgeleri vardır. Evet, bugün ML’nin düşünceleri, Vietnam’da tümüyle uygulanmıyor olsa da, onların mirası yok sayılmıyor. Bu durumu yadırgayışım, şekilciliğime bağlanabilir. Denebilir ki, “her yerde, Marx ve Lenin imgeleri olması, bir ülkeyi sosyalist mi yapacak?” Yapmaz elbette. Her yerde imgeleri de olmasın zaten;
  22. 22. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 21 ancak, sosyalist bir ülkede, ML’nin görsel olarak hiç anımsanmıyor oluşu garip değil mi? Havana’da, bir John Lennon Parkı var; ama Lenin Parkı yok örneğin. Vietnam’ın başkenti Hanoi’da Lenin Parkı var. Gerçi, Vietnam, Çin’in saldırganlığına karşı, gün geçtikçe daha çok yakınlaşıyor ABD’ye. Vietnam ve ABD Orduları, ortak tatbikat bile düzenliyor artık. Yine de, Vietnam, tümüyle teslim olmuş değil. Devrim imgelerinin kişiler üstünden kurulması da hoş değil aslında. Burjuva tarihçiliğinin yanlışına birçok sosyalist tarihçi de düşüyor. Tarihi sanki kitleler değil de, tek tek devrimci önderler yaparmış gibi bir yanlış bu. Oysa, Vietnamlı General Vo Nguyen Giap, bu ‘büyükadamcı’ tarih tezini, bir söyleşisinde reddetmişti; ben de onun görüşlerini anlatmıştım eski bir Asya-Pasifik yazısında. Küba gençliğinin de, pek ABD karşıtı olduğu söylenemez. Birçoğunun ABD yapımı filmlere ve ABD müziklerine hayran olduklarını gözlemliyorum. Olası bir Amerikan işgalinde, ABD Ordusu’nu çiçeklerle karşılamalarından, bir Küba dostu olarak korkuyorum. AVM’den çıkıp kavurucu sıcakta, internete bağlanabileceğim bir otel bakıyorum. Habana Libre Oteli’nin, dünden, Devrim Meydanı’na yakın olduğunu anımsıyorum. Bunun için, meydana doğru gidiyorum; ama otel, görünürde yok. “Başıma güneş mi geçmişti acaba?” diye söylene söylene Küba Ulusal Tiyatrosu’nun önünden geçip meydana varıyorum. Yine görünürde yok. Fidel Anıtı’nın önüne gelince uzaktan görüyorum. Otele doğru gidiyorum; güncelerimi internete atıp kurtarmalıyım. Otele doğru giderken, sahile kadar inen hoş görünümlü bir bulvar görüyorum. Burada bir sürü hastane ve otobüs sırası bekleyen yüzlerce Kübalı var. Bir duvarda, küçük bir LGBT Yürüyüşü duyurusu görüyorum. Cadde, cayır cayır yanıyor. Otele gitmekten vazgeçip merakla sahile doğru inmeye başlıyorum. Bu, Başkanlar Caddesi (Avenida de los Presidentes). Yol üstünde birçok anıt var, Kübalılara ve Kübalı olmayanlara ait. Bunlardan biri, Salvador Allende için; bir diğeri, Omar Torrijos için; ve bir başkası, Eloy Alfaro’nun anıtı. Yol üstünde, bir Vietnam yazısı görüp şaşırıyorum. Bu, ‘Kahraman Vietnam’ adlı bir çocuk yuvası. Kapısı kapalı olmasa, gidip sohbet edeceğim. Biraz aşağısında, köşede, Küba Ulusal Dans Müzesi var. Giriş, 2 CUC. Ne yazık ki, elektrikler gitmiş; giremiyorum; ve pazar ve pazartesi günü de kapalıymış. Herhalde bir daha bu taraflara uğramam. Küba müzelerinde, tadilat, elektrik kesikliği, teknik sorunlar vb. ciddi bir sıkıntı. Sahile çıkmak üzereyken, solda, ‘Hotel Presidente’ adlı 5 yıldızlı oteli görüyorum. “Fırsat, bu fırsat” deyip güvenliğe internet kullanıp kullanamayacağımı soruyorum. Koca ülkede, oteller dışında internet yok. Bir de, ETECSA denilen PTT türü devlet yapılarında varmış; ama bunlardan birini bulmayı bir türlü başaramadım. Nereden girerseniz girin, Küba PTT’sinden, saati 6 CUC (yani 7 Dolar) olan şifreli bir kart almanız gerekiyor. İnternet, tüm otellerde olmadığı için, internet özlemi çeken bir insansanız, Küba’da yandınız. Hatta hiç gelmeseniz daha iyi... Güvenlik, sağolsun, sevecen bir biçimde buyur ediyor beni; hatta belki, beni, otelde kalanlardan biri sanmış da olabilir. Görevlilere soruyorum, şifreli karttan satın alıyorum. Pahalı elbette, saati 7 Dolar’a internete girmek. Ama Avustralya’nın Adelaide kentinde, Aralık 2010’da, saati 10 Avustralya Doları’na internete girmek zorunda kalmıştım. Üstelik, o sıralarda, Avustralya Doları, Amerikan Doları’ndan daha değerliydi. “Beterin beteri var” diye geçiriyorum içimden. Bilgisayar başına geçiyorum. Koca otelde, 5 bilgisayar var yalnızca. Şifreyi kazıyıp ekranda giriyorum. Hemen güncenin ilk üç bölümünü e-postama atıp rahatlıyorum. E- postalarıma tam bakacağım ki, internet kesiliyor, bir daha da gelmiyor. Yani topu topu 10 dakika kullanabiliyorum. Bilgisayarı iki kere yeniden başlatıyorum, boşuna. Bütün otelde internet gitmiş. Bilgisayar başındakilerle birlikte, içimizden küfür ettiğimizi anlıyoruz, birbirimize bakış
  23. 23. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 22 biçimimizden. Neyse ki, kartta kalan dakikaları kullanabileceğim daha sonra; ve ilk üç bölümü kurtardım. Oh be... Çıkarken, yanlış kapıya girip otelin havuzunu görüyorum. Havuz, zengin turistlerle dopdolu. Bunlar da, Havana’yı ziyaret ediyor; ben de. Aramızda dağlar kadar fark var... Havuzda, avluda ya da odada geçiriyorlarmış zengin turistler, genelde, Havana günlerini... Bunların içinde, kesin, ekonomi, kalkınma vb. uzmanı da vardır. Yattıkları şezlonglardan Küba raporları yazacaklar ileride. Otelden çıkıyorum, sonra aklıma geliyor, geri dönüp otelin kartını istiyorum. Kart yerine, birkaç sayfalık bir broşür veriyorlar. Artık, öyle mi denk geldi; İspanyolca aksanımdan mıdır; yoksa görüntüm nedeniyle mi bilemeyeceğim, bu broşürün İtalyanca’sını veriyorlar. Aldığım gibi bakmadığımdan, farkedemiyorum. Otel, herhangi bir Avrupa otelinden farksız. “Neredeyim ben?!” dedirtiyor. Otelin Meksika’da ve İspanya’da irtibat bürosu bile varmış. Dudağım uçuklamasın diye, oda ücretinin ne kadar olduğunu sormuyorum; ama sıradan bir otele bile 80 Dolar bayıltan bu ülkede, beş yıldızlı bir otelin oda ücretini varın siz düşünün benim için. Oradan, merakla, gökdelen tipi yapılara doğru ileri gidiyorum, şehir merkezini arkama alarak. İyi ki bu yolu tutmuşum. Bambaşka bir Havana var karşımda. Burası, zengin turistlerin ve Kübalı orta ve üst sınıfın bölgesi. Toplukonut türü yeni apartmanlar ve Sovyet tipi eski yapılar var sahil boyunca. Biraz ileride, bir AVM görüyorum. Zengin turistler de, zengin Kübalılar da buradaki süpermarketten alışveriş yapıyor. “Ne satıyorlar?” derseniz, diğer AVM’dekilerle pek farkı yok; ama daha geniş bir yer burası. Dışarıda, bir Adidas mağazası var. Elektronik eşya satan, son çıkan herşeyin bulunduğu büyük bir mağaza, saatçi, hediyelik eşya dükkanı (artık şaşırmıyorum: Burada da, Küba’ya özgü birşey yok), giysi mağazası, parfüm dükkanı vb. var AVM’de. En üst katta, Havana Koyu manzaralı Jazz Cafe var, her gece canlı müziğin olduğu. Tuvalete giriyorum. İki kabin var, birisinin kapısı yok; diğerinin kapısı kapanmıyor. Pisuvar zaten yok, klozeti de unutun. İşimi bitirip çıkıyorum, kapıdaki görevli abla bozuk para istiyor doğal olarak. Ama bir farkla: Bana “yoldaş” diye hitap ediyor. Şu koca ‘sosyalist’ ülkede, ‘yoldaş’ diye hitap eden tek Kübalı’nın bir tuvaletçi olmasına gülsem mi ağlasam mı? Eski çamlar bardak olmuş; artık ‘yoldaş’ değil ‘arkadaş’ diyor Kübalılar. Vietnam’da da aynı durum geçerli. Yoldaşlık kalmamış Küba’da. Süpermarkette, dün gece içtiğim ucuz Küba şarabından alıp (markası, Soroa, 2.5 CUC) çıkıyorum oradan. Kentin en yüksek yapısı olduğunu düşündüğüm yapıya doğru yürüyorum biraz. Bu, Melia Oteli. Kapısında, birçok birbiriyle ilintisiz ülkenin bayrağı var. Örneğin, Sri Lanka ve Cezayir. Aslında, bir otel, odalarda kalanların uyruğuna göre dikse bayrakları, ne hoş olurdu. “Belki de öyle yapıyorlardır” diyeceğim ama herhalde yapmıyorlardır. Kapısına gidip görevliye internet soruyorum. Yine kibar bir biçimde buyur ediyor bu güvenlik de beni. İçerisini görseniz, Küba demezsiniz. Şaşkına dönüyorum ama belli etmemeye çalışıyorum. Bu da, 5 yıldızlı bir otel. Cep telefonumla bağlantı arıyorum; buluyorum ama şifre gerekiyor. Kartı da kullanabilirim belki. Soruyorum; ama karmaşık bir yanıt veriyorlar, “bilmemkaçıncı kata çık” gibisinden... “Hiç uğraşmaya değmez” diye düşünerek çıkıyorum oradan... Kıyıdan, şehir merkezine döneceğim. Bu arada, muhteşem bir hava değişimi oluyor. Güneş kayboluyor, bulutlanıyor hava; ve bir tablodan çıkmışçasına, hoş bir griye ve maviye boyanıyor Havana Koyu. Böyle bir tablonun içinde yürümek, çok keyifli. Yürüyorum kıyıda. Pek birşey yok anlatmaya değer. Bir ara, bir stadyum görüyorum kıyıda, bomboş olan. Ondan sonra, 40-50 bayrak direkli bir yer görüyorum, askeri bölge imiş. Yanından geçmek bile yasak. Çaresiz, kıyıya geçiyorum. Cumartesi akşamı olduğundan ve hava da harika olduğundan olacak, yüzlerce Kübalı, sahilde oturmuş sohbet ediyor. Teyzeler, patlamış mısır satıyor. Yüzlerce kişinin
  24. 24. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 23 önünden geçiyorum; kimse beni rahatsız etmiyor. İleride, trombonu ile bir etkinliğe hazırlanan bir Kübalı görüyorum; sonra birkaç tane daha. Şehir merkezine doğru yaklaşırken, 3 Kübalı genç kız, “merhaba arkadaş” deyip muhabbet açmaya çalışıyor. Dolandırıcılar mıdır değiller midir bilmediğimden, hiç oralı olmuyorum. Bu sahte arkadaşlıklar çağında, “merhaba yoldaş!” diye çağırsaydınız, bakardım mutlaka... Nedir bu ‘amigo’ ‘amigo’... İçi boş, bu çağda, ‘amigo’luğun... Şehir merkezi, lanetli gibi... Sürekli birileri musallat olmaya çalışıyor, görmezlikten gelip devam ediyorum. 1,5-2 saat kıyıda yürüdükten sonra, feneri görüyorum. Çok çok geride kalmış, 5 yıldızlı otel bölgesi. İleri gideceğim; ama otoban falan giriyor araya. Kentin simgesi olan Capitol yapısına doğru yürüyorum. İşte burası, gezi rehberlerinin önerdiği Prados Semti. Bu yürüdüğüm park ise, ‘Paseo de Marti’ diye geçiyor ve kentin en önemli caddelerinden biri. İki yanda trafik akıyor. Ortada ise, üç arabanın geçebileceği geniş bir alana taş döşeyip çevresine ağaçları kondurmuşlar. Gençler ve çocuklar oyun oynuyorlar çoklukla... Yol üstünde, solda, Faust Tiyatrosu yapısını görüp hayran kalıyorum. Yapının üstünde çok sayıda karınca heykeli var. Yapının karıncalarla kuşatılmış gibi bir havası var. Dayanamayıp cep telefonumu çıkarıp fotoğraf çekiyorum; hemen Kübalı gençler musallat oluyor. Hızlı adımlarla uzaklaşıyorum oradan. Yol üstünde, Habana Dansı Okulu’nu görüyorum ve Küba-Arap Kültür Merkezi’ni. Merkezin balkonunda bir kafe var. Bir dahakine gitmeli. Capitol’a yaklaşmak üzereyken, sağda, birçok pahalı otelin olduğunu görüyorum. Bunların muhteşem güzel tarihi yapıları var; ve en çok turisti, bu otellerin önündeki kafelerde görüyorum. Bunlardan birinde, canlı müzik var. Ancak, üzgünüm amigolar, Vietnam’da, Ho Çi Min’de, en pahalı otellerden biri olan Rex Hotel’in terasında, sizin yaptığınızdan daha iyi Latin müziği dinlemiştim Vietnamlı sanatçılardan. Hatta kendi kendime “işte müziği böyle muhteşem olan bir yer, Latin Amerika. Bu ırmağın kaynağını bulmalı” demiştim. Latin müziklerini Vietnam’da dinlemeye devam etsem iyi olacak... Üstelik Rex’te, giriş ücretsizdi; içecekler, tuzluydu ama o kadar olsun... Neyi kutluyorduk o gün, çıkartamadım şimdi... Ama Ho Çi Min Kenti’nin en güzel manzarasına terastan bakıp çok birşey de ödemeyerek Latin müzikleri dinlemek, çok iyi gelmişti... Eski Havana’daki yapıların çoğu, gölge oluşturacak biçimde dış sütunlu. Bu, cayır cayır yanan ada için, en mantıklı mimarlık yaklaşımı. Latin Amerika Güncesi’nde yazdığım gibi, bu tür tarihsel yapılara baktığımda, silah zoruyla çalıştırılan köle işçileri anımsıyor, üzülüyorum. Bütün bu görkem, kanlı köle emeğine dayanıyor. Bu uygarlıklar, ne garip uygarlıklardır ki, bir yandan en karmaşık sanat öğelerini kullanıyorlar; bir yandan da, yerlilere ve Afrikalılara yönelik en barbar uygulamalara imza atıyorlar. Bu yapıların kamu yapısı olarak kullanılarak, ayrım gözetmeksizin tüm halka hizmet verdiğini görmek, beni sevindiriyor. Havana’da, bu tarihsel yapıların birçoğunun, devlet dairesi, okul, üniversite ve hastane olarak kullanıldığını görmek, güzel. Bunun dışındaki kullanımlara sahip olanları ise, genelde sevemiyorum; örneğin oteller... Capitol’e varıyorum. Oradan Brezilya Caddesi’ne dalıyorum, eve dönmek üzere. “Yol üstünde bir otel bulurum da, internet sorarım” diye düşünüyorum. Nasılsa kartım da var. Böylece, Eski Meydan’a (Plaza Viaje) çıkıyorum herzamanki gibi. Burada, turistlerin de orta ve üst sınıf Kübalıların da uğrak noktası olan bir açık hava birahanesi var. İstenirse, fıçıyla geliyor biralar, birkaç kişilik müşteriler için... Bir dahakine burada oturmayı düşünüyorum. Birahanenin yanında, bir tabelada, Eski Havana’daki sanat etkinlikleri listelenmiş. Tümünü kaçırmışım. Özellikle konserler ve sergiler çarpıyor gözüme. O arada, hafif hafif yağan yağmur arttırıyor şiddetini. Brezilya Sokağı’nın sahil bölümünde, bir tiyatro olduğunu görüyorum. Bu akşam
  25. 25. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 24 gösteri varmış; ama çok yorgunum. Bugün kısa bir ara dışında 5 saat yürüdüm. Zaten hastaydım. Bir an önce eve gidip dinlenmeliyim. Son bir çabayla, kıyıya çıkıyorum sokağımdan. Oradaki otele soruyorum interneti. Varmış; ama koca otelde tek bilgisayar var ve o da dolu. İnterneti yarına erteleyip eve dönüyorum. Kıyıdaki merak ettiğim yapının Rus Ortodoks Kilisesi olduğunu öğreniyorum bu arada. Evdeyim, çok yorgunum. Türkiye’den yüklendiğim nane-limon çayından içiyorum 3 bardak. Yemek, tavuklu pilav dışında aynı. Pilav, sarı. Bu rengi safranın verdiğini tahmin ediyorum. Odaya geçip hastalık nedeniyle üşüdüğüm için, sıcak bir duş alıyorum. Bir Panadol alıyorum. Kafayı vurup yatıyorum; ama bir yandan da, kendime, “yarım saat uyu, kalk, günceyi yaz. Böylece, yarın sabah, Küba okumaları için daha çok zaman olur” diyorum. Kalkıyorum yarım saat sonra; ve hiç durmadan bu satırları yazıyorum. 2,5 saattir arasız yazmışım. Biraz dinleneyim artık değil mi? Sokak, herzamanki gibi aşırı gürültülü... Bunlar, Kübalılardan çıkan sesler olduğu için kabulüm. Yarın bu bölümü de sağsalim e-posta kutuma atabilirsem harika olacak... Yıllar önce, Kübalı şairlerden birkaç şiir çevirmiştim. Bunları, her güne bir şiir düşecek biçimde paylaşmanın zamanıdır: BOĞANIN ÖLÜMÜ Saplanırken tutuşmuş kargılar ve çılgıncasına kargaşası boğanın, eğlendirir kalabalığı hayranlık içindeki, Romalı plebler de sirkteymişler sanki, dikkatlice, yuhalamakta ya da alkış tutmaktaydılar beden duruşu için, hareketi için ve bir bakış ile kana bulanmış meydanın üzerinde ölmede olan savaşçı, düşer. Öter borazan ve kanlı dramda son perde oynanmada, arenaya indiğinde matador ve vahşi hayvanı çağırır, uyandırır öfkesini korkmadan. O, köpükler çıkararak ağzından, kapıp yutar gözleriyle ve toprağı yıkıp geçer, güçlü ayaklarıyla; ateşli kuyruğu kamçılar böğrünü ve böğürerek bir yandan kızışır daha fazla... Matadorsa sakin, savuşturur atikçesine ve keskin kılıcı saplar tam da orta yerine göğsünün onun. Duruverir boğa ve dışavurur böğürüşü acıyı, kuduruk derin öfkeyi, can çekişmeyi.
  26. 26. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 25 Boşuna uğraşır yenmek için dinsiz, imansız ölümü, öç almak ister şimdi; ama kuvveti yayılan, sıcak kan ile, son bulur büyücek nefeslerde ve acı ve o hiddet arasında, çılgına çeviren, sallanır, düşer ve verir son nefesini böğürerek yeniden. Sahapsız kadavra, şerefsizcene, Bu, barbar zaferi bir: kaskatı, gevşek, boşta kalır güçlü ayaklar, gözler, bulanık kıvılcım çaktığı görülür bir anlık, o gözlerde, atılganlık, güç, gayret öylece, ve akıverir boğazı aşağılık toprağa sahapsız, belki de saban altında olurdu bir köylü ailesine geçim kaynağı. İnsanlar işte böyle, kutluyorlar en şen patırtı ile aptal savaşçıyı yiğitliği için. Gaddar gösteri, rezilliği İspanya'nın! Jose Maria Heredia (Santiago, Küba, 31 Aralık 1803-Meksiko, 7 Mayıs 1839) İspanyolca'dan çeviren: Ulaş Başar Gezgin/22.01.2002
  27. 27. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 26 (5) Küba’de Beşinci Gün 1 Temmuz 2012, Havana, Küba Dün gece, Mel Brooks’lu ‘12 Sandalye’ (‘12 Chairs’) adlı 1970 yapımı filmi izledim. Bir Rus romanından uyarlama olan film, Sovyetler Birliği’yle dalgasını geçerken güldürüyor da. Bu romanın Rusça film uyarlamasının Sovyet döneminde çok ünlü olduğunu duymuştum cin baladan. ABD yapımı filmde, mücevherlerin saklı olduğu sandalyeyi bulmak için Brezilya’ya gitme gibi bir durum yok örneğin... Gece, hem hasta olduğum için hem de sokaktan çok gürültü geldiği için defalarca uyandım ve yeniden uyudum. Düşle gerçek arasında, Latin Amerika’da bir yolculukta olduğumu ve yolculuğun zorluklarını aşmak için hazırlık yaptığımı görüyorum. Sabah yine aynı kahvaltı vardı. Nane-limon çayı içtim. Evsahibini dün görmemiştim, yine hastanedeymiş. Hasta olan iki yakınından biri, bu dünyadan göçmüş dün. “Bunu kitabında yazarsın” diyor, “hepimiz öleceğiz sonuçta; kimimiz, erkenden; kimimiz, daha sonra. Beterin beteri var. Ya çok yakın bir arkadaşım ölseydi... Ya ben kendim ölseydim...” Odada ufak çaplı temizlik yapıp çarşafı temizliyor ailenin yanında çalışan ev işçisi. O arada, evsahibiyle televizyona bakıyoruz. Küba kanalında, 1920’lerden, 30’lardan bir Meksika filmi var. Siyah- beyaz film, sonradan renklendirilmiş. Filmin yıldızı, Mario Moreno. Moreno, ünlü bir komedyen; ve Kübalılar, onun yüzünü Che’ninkine benzetiyor. Che’den daha yaşlı, Moreno elbette. Film, film çeken bir ekibi konu alıyor. O bitince, 1960’lardan ABD yapımı bir çocuk filmi başlıyor, minik bir maymunu konu alan. Dün gittiğim 5 yıldızlı otellerden söz açıyorum evde. İnanılmaz bir durum. Küba’ya gelmeden yıllar önce, buraya daha önce gelmiş olanlardan duyduğum iki sorun, zaten Küba’dan soğutmuştu beni. Bunlar: İkili ekonomi dolayısıyla zengin- yoksul ayrımının ortaya çıkması ve hergün güçlenmesi; ve ticari seks idi. Madem her köşe başında gizli polis var; seks ticaretinden haberdar olmuyor olamaz devlet. Ekonomi batmasın diye, yabancılara daha onsekizine bile varmamış kızlarını peşkeş çekmek, yalnızca sosyalizm için değil, herhangi bir bağımsız ülke için bile kocaman bir lekedir. Bu ikili ekonomi de, yeni zenginlerini yaratarak, ileride Küba’nın kapitalizme geçişini sağlayacak bana göre. Yıllar önce, “Che, yaşasaydı; Fidel’e karşı silahlı ayaklanma başlatırdı” demiştim; bilmiyorum abartmış mıydım... Çin’in ve Vietnam’ın yaptığı gibi, sanayi bölgeleri oluşturmak varken, 5 yıldızlı otellerden medet ummayı çok yadırgıyorum... Evsahibinde, DK Yayınevi’nin Küba rehberini görüp (2009 baskısı) ödünç alıyorum. Şimdi bu kitaptan aldığım notları paylaşıyorum: - Küba’da kölelik, 1886’da kalkıyor. Küba’nın yerli halklarının ise kökü tümüyle kurutulmuş. - Küba’da, 15 yaşındaki kızlar için, yetişkinliğe geçiş partisi yapılıyor. Bu partide, kızlar, gelinlik giyiyorlar (Evin kızının böyle bir resmi, salonun duvarında). - Küba’da oy verme yaşı, 16. - Sosyalizm döneminde, sosyalist ülkelerden turist çeken Küba’ya, artık ağırlıklı olarak Kuzey Atlantikli turistler geliyor. Turizm, ülkenin temel gelir kaynaklarından.
  28. 28. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 27 - Küba, dünyada okuma-yazma oranı en yüksek ülkelerden biri. (Ancak, ülkede internetin çok pahalı olduğu düşünülürse; “neyi okuyup neyi yazabiliyor Kübalılar?” diye sorası geliyor insanın.) - Küba, dünyada, ücretsiz olarak sağlanan üst düzeyde eğitim ve sağlık hizmetiyle öne çıkıyor. - Küba, Latin Amerika’da en düşük bebek ölümü oranına ve en yüksek yaşam beklentisine sahip. (Ancak, bu nedenle, hızla artıyor nüfus. Daha önce yazdığım gibi, Küba’ya nüfus planlaması şart.) - Küba’nın ulusal sporu, beyzbol. - Devrim Meydanı’nda gördüğüm anıt, Fidel’e değil Jose Marti’ye aitmiş (Marti Anıtı). - Malecon’da, sütunları kadınlardan oluşan yapının adı, Caryatid. - Dün Başkanlar Caddesi’nin girişinde gördüğüm, iki sütunlu anıt, Maine Kurbanları Anıtı. Bu anıt, 1898’da Havana Koyu’nda batan A.B.D. gemisinde ölen denizcileri anıyor. - Havana’nın Latin Amerika’daki en büyük sömürge merkezi olduğu belirtiliyor. Bu kadar çok sömürge yapısı, başka bir Latin Amerika kentinde yok. Bu yapılar, kentin ve ülkenin kentleşmesinin derinliğini gözler önüne seriyor. - Oficios Sokağı’ndaki Arap Evi’nde (Casa de los Arabes), Küba’nın tek camisi var. Ayrıca, bu evde, Küba’da yaşamış olan Araplara ait çeşitli nesneler sergileniyor. - Obrapia Sokağı ile Mercaderes Sokağı’nın köşesinde, Meksika Evi (Casa de Mexico) var. Burada, Meksika ile Küba arasındaki bağlantılar sergileniyor. Yine Obrapia Sokağı’ndaki Guayasamin Evi’nde, Ekvadorlu yerli ressam Guayasamin’in resimleri sergileniyor. Bu sokakta, ayrıca, bir de, Afrika Evi var. - Gerçek Küba’yı görmek için, Havana dışındaki kentlere gitmeli. Ancak, iki başlı ekonomi, tüm kentlerde uygulanıyor. ‘Gerçek Küba’, tarihe gömülmüş durumda... - Havana’daki İspanyol sömürge yapılarında, güçlü bir Endülüs-Arap etkisi var. - Capitol yakınındaki Hotel Inglaterra’nın sütunlarından birinde, Arapça olarak “yalnızca Allah muzafferdir” yazıyor. - Havana’nın simgesi ve en dikkat çekici yapısı olan Capitol, Washington’daki Capitol’ün bir kopyası. 1929’da açılıyor; hükümet konağı olarak kullanılıyor. Günümüzde Bilim, Teknoloji ve Çevre Bakanlığı ve bakanlığa bağlı kütüphane, burada. Dünyanın en yüksek üçüncü heykeli, Capitol’de. Capitol’de bulunan 25 karat elmas, son Rus Çarı’na ait. Elması, bir Türk kuyumcu, Küba hükümetine satıyor zamanında... - Capitol’un, yapıyı önünüze aldığınızda solunda kalan yeşil alan, Kardeşlik Parkı (Parque de la Fraternidad). Park, Kübalılarla, diğer Kuzey-Güney Amerikalılar arasındaki kardeşliğe vurgu yapıyor. 1928’de açılan parkta, Arjantinli San Martin’in, Simon Bolivar’ın ve Abraham Lincoln’ün heykelleri var. - Hergün kıyıda gördüğüm fener ve çevresinin adı, Castillo de San Salvador de la Punta (kale). Bu 400 yıllık kale, günümüzde, deniz müzesi. Burada, aynı zamanda, Küba bağımsızlık önderi Jose Marti’nin 16 yıl tutsak edildiği cezaevi de var. 1871’de, bağımsızlık isteyen tıp öğrencileri de, burada infaz ediliyor. - Capitol’e çok yakın olan Devrim Müzesi, devrimcilerin devirdiği Batista’nın hükümet konağı. Burası, devrimden birkaç yıl sonra müzeye çevriliyor. - Havana’nın Çin Mahallesi’nde, Çin’e özgü mimarlık örnekleri, birkaç sütun dışında yok. Küba Çinlileri de, Küba’nın bağımsızlığı için savaşanlar arasında. Küba’da ilk mangoyu yetiştirenler, Çinliler. 8 yıllık sözleşmeli işçi olarak geliyor Küba’ya ilk Çinliler, 19. yüzyılda. - Dün gezdiğim zengin bölgesi Vedado’nun adı, ‘yasak’ anlamına geliyor. Bölgede, 16. yüzyılda, okyanustan gelen korsanları görebilmek amacıyla, yüksek yapılar dikmek, yasakmış. Şimdi
  29. 29. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 28 kentin en yüksek yapıları, burada; ama ad, aynı kalmış. Ya da “korsanlar aramızda” diyebiliriz belki de... - Dün dolaştığım, kıyıdan Devrim Meydanı’na çıkan Calle Paseo üzerinde, birçok bakanlık ve hükümet yapısı var. - Dün yol üstünde gördüğüm Amerikalar Evi (Casa de las Americas), tadilat nedeniyle kapalıydı ne yazık ki. Burası, dünyadaki en büyük Latin Amerika görsel sanatları koleksiyonuna sahip olmasıyla ünlü. - Daha önce gördüğüm dev Havana Üniversitesi yerleşkesindeki Doğal Tarih Müzesi ve Antropoloji Müzesi görülebilir. - Che’nin 1960’lardaki ofisi, bugün onun silüetini taşıyan İçişleri Bakanlığı yapısındaymış. Silüet, geceleri aydınlatılıyor. Altında, “hasta la victoria siempre” yazıyor. Diğer yapının üstünde gördüğüm silüet, Fidel’e değil, bir diğer devrimciye (Camilo Cienfuegos) ait olabilir. - Küba Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin ve kabinenin ofisleri, Jose Marti Anıtı’nın arkasındaki yapıda. - Devrim Meydanı’ndaki Jose Marti Ulusal Kütüphanesi’nde (Biblioteca Nacional Jose Marti), 2 milyondan fazla kitap var. - Geçende gidip de içine girmediğim Jose Marti Anıtı’nın kulesinden, Havana manzarasına bakılabilir. - Havana’nın mezarlığı, ‘Kolomb Mezarlığı’ (Necropolis de Colon) olarak adlandırılıyor. Burada, 2 milyon Kübalı yatıyor. Bu, dünyanın en büyük mezarlıklarından biri. Buradaki çeşitli tarihsel mezartaşları, anıtmezarlar ve heykeller, görülmeye değer. Örneğin, 1901’de, 24 yaşında doğum sırasında bebeğiyle birlikte ölüp onunla aynı mezara gömülen Amelia Goyri de la Hoz, kutsal sayılıyor; hamile kadınların koruyucusu olduğuna inanılıyor. Anne olmak isteyen Kübalılar, onun mezarlıktaki heykeline çiçek bırakıyor ve adak adıyorlar. Devrimle ilgili heykeller de bulunuyor bu mezarlıkta. - “Zaten bir sürü gezi rehberi var; benim yeni olarak yazabileceğim pek birşey olmaz herhalde” diye düşünüyordum Panama-Küba uçağında. Oysa, gezi rehberlerini inceledikten sonra, bu kitaplarda birçok bilginin verilmediğini farkettim. Yazdıklarım, heryerde bulunamayacak türden bilgiler... Dışarı çıkıyorum. Artık Havana’da yeni olarak yapılabilecek pek birşey yok. Yeni birşey olmayınca, yazılacak çok fazla şey de olmuyor. Sokağımın kıyıdan girişindeki otele bakıyorum yeniden. Dün bakmıştım internet için, bilgisayar doluydu. Bu kez boş. Ama dünkü kartım çalışmıyor. Yandı 7 Dolar. Bitti mi? Hayır. Yeni bir internet kartı alıyorum otelden; anahtarla kazıyorum, çok kazımışım, okunmuyor numara. Sinirlenmemek için kendimi tutuyorum. Yeni bir kart daha alıyorum. Tırnağımla kazıyorum bu kez. Yani 1 saat internet kullanmak için, 21 Dolar kaybediyorum! Ne yapalım, burası Küba... Çok yavaş bir internet. Hemen güncenin biten bölümlerini gönderiyorum. Şimdiye kadar, kitap sayfasıyla 50 sayfa olmuş. Bu, sevindiriyor beni. Eşe dosta yazıyorum; ama her bir mektubun 10 dakikada gittiği oluyor. Burası Küba arkadaşım, burası Küba. Bu, gerçekten Kuzey Amerikan ambargosundan mı kaynaklanıyor; yoksa devlet, halkın internetle fazla haşır neşir olup birtakım gerçekleri görmesini istemiyor mu? Baskıcı hükümetlerin korkulu rüyası oldu internet... Belki, iki şık birden Küba için. Sayfaların tek tek açılmasını bekleye bekleye doluyor süre... Obispo Sokağı’ndan Capitol’e çıkıyorum.

×