Biz’den…
Mehmet Kamil Berse
GenelYayın Yönetmeni
Ramazan; Barıştır, Arınmadır, Sevgidir, Selâmdır...
Yâ Rab,Şu muazzam Ramazân hürmetine,
Kaldır aradan vahdete hâil ne ise.
Yâ Rab, şu asırlarca süren tefrikadan
Artık ezilip düşmesin ümmet ye’se
Mâdâm ki verdin bize rûh-ı nevîn
Yâ Rab, daha bir nefha-i te’yîd insin.
Mehmet Âkif Ersoy
Kültür, şehirleri mimari olarak, insanî olarak, içtimaî
olarak ve manen kapsayan ruhlar manzumesidir.
Bu ruh, şehirlerin kuruluşundan bugüne ve geleceğe
coşkun akan nehirdir. Bizler bu yolculuğa neresinde
katılırsak katılalım, kültürle alış verişimiz olur. Bir şeyler
alırız ve veririz.
İnancımızı yaşamayı , kültürümüz içinde coşkuya
dönüştürürüz.
Tıpkı Ramazan ayını ihya ederken; Mimariyi, edebiyatı,
kardeşliği, yardımlaşmayı, sanatı kültür olarak toplumla
yoğurduğumuz gibi. İçinde bulunduğumuz ay Ramazan
ayıdır. İslam inancında olan mümin insan, bu ayı
kendinde, ailesinde, mahallesinde, toplumda, şehirde
coşku ile yaşar, yaşamalıdır…
Ramazan Hayatı sevmektir, Ramazan Barıştır, Arınmadır..
Ramazan Yardımlaşmadır, Selamlaşmadır,
Ramazan Yaradılanı yaradan ‘dan ötürü sevmektir..
Ramazan aşktır, aşık olmaktır, leylaya mecnun gibi, şirine
Ferhat gibi… Ramazan şehirdir, kasabadır, mahalledir,
köydür, hanedir…
Ramazan Doğayı sevmektir, çiçeği, ağacı sevmektir,
Böcekleri, hayvanları sevmektir,
Ramazan Gül’ü sevmektir, gül vermektir, Çarşıda gül alıp
gül satmaktır, gül’den terazi tutmaktır.
Ramazan sinirlenmeden konuşmaktır, sabırdır,
metanettir, Farketmektir, Hissetmektir. Ramazan
Sıhhattir, Dinginliktir. Ramazan Okumaktır, Yazmaktır,
Sohbettir… Ramazan kalp kırmamaktır, dost olmak
dost edinmektir, Küs olmamaktır, Fitne ve fesattan
uzaklaşmaktır…Elinden, dilinden başkalarını emin
kılmaktır… Ramazan okumaktır, yazmaktır, sohbettir...
Öğrenmektir, öğretmektir...
Ramazan tebessümdür, saygıdır, hürmettir, Komşuluktur,
Çocukluktur, Gençliktir, Yaşlanmaktır..
Ramazan namazdır, oruçtur, Allah’a yakarıştır..Ramazan
yardımlaşmadır, Sadakadır, Zekattır, Fitredir,
Ramazan, Ensardır, Muhacirdir… Yetime, öksüze kucak
açmaktır…Ramazan Haleptir, Şam’dır, Süleymaniyedir,
Kudüstür,Mescid-i Aksa’dır, Gazzedir, Lazkiyedir..
Ramazan Bağdattır, Beyruttur, Saraybosnadır, Mostardır,
Bahçesaraydır, Akmescittir.
Ramazan Baküdür, Şekidir, Karabağdır, Gencedir,
Kazandır, Bulgardır, Miyanmardır, Urumçidir, Kaşgardır..
Ramazan Mekkedir, Medinedir…Ramazan
Sudandır,Yemendir, Kabildir, İsfahandır,
Tebrizdir,Kahiredir, Somalidir, Delhidir, Pakistandır,
Bengaldeştir... Ramazan Paris’tir,Berlindir, Londradır,
Newyorktur…Ramazan Kuala Lumpurdur, Filipinlerdir,
Endonezyadır, Sidneydir. Ramazan Süleymaniyede
Sultanahmet’te Ayasofyada Beyazıdda Mahya’dır…
RamazanEyüp Sultandır, Sultan Fatihtir, Akşemseddindir,
Ramazan Oruç babadır, Seyit nizamdır, Merkez efendidir,
Sümbül efendidir, Yahya efendidir, Aziz Mahmud Hüdai
Efendidir, Abdülkadir Geylanidir…
Ramazan Emir Sultandır, Muradiyedir, Yeşil Türbedir,
Ulucamidir…Ramazan Hacıbayramdır, Somuncubabadır,
Ashab-ı kehf dir, Hz.Harakânidir, İbrahim Hakkı Hz.
dir…
Ramazan Ümmi sinandır,Hz. Niyazi Mısrî dir,
Hz.Mevlanadır, Yunus Emredir, Sarı Saltuktur, Ahmed
Yesevidir, Şah nakşibendidir, Hacıbektaş-ı velidir…
Ramazan Mimar Sinandır, Ebussuud efendidir, Mehmed
Akiftir, Yahya Kemaldir, Necip Fazıldır.
Ramazan Şehirdir. Ramazan Kültür dür.
Ramazan: Bir müslüman’ın bütün bunları anlayıp,
muhayyelesinde yaşatıp idrak ve ihya edebilmesidir…
Şehir ve Kültür dergimizin yeni bir sayısını daha sizlere
takdim ediyoruz…Ramazan ayının ruhaniyeti içinde
güzellikler içinde yaşayın diyoruz..Her sayıda, eskiler
bitti yeni şeyler söylemek lazım diyor ve çok çalışıyoruz..
Estetik kaygılarımız ile gözünüze güzel görünmemiz
gerekiyor, grafiğimizle rengimizle kağıdımızla fotoğraf
ve yazılarımızla…Huzurunuza gelmeden önce, aynada
kendimizi düzeltiyoruz,saçımızı tarıyoruz.. Gelecek için
ümitliyiz, karamsarlığı lügatimizden çıkardık..
“Hiçbir mal sizin değil, neyi bölüşemiyorsunuz? Hiçbir can
sizin değil, niye dövüşüyorsunuz?” diye nasihatte bulunuyor,
Hz. Mevlâna.
“Hoş bulduk efendim, Hoşça bakın zatınıza”
2.
Pazarlama ve Halklaİlişkiler: Atilla Akdemir
Fotoğraf: Kâzım Zaim, Ahmet Dur, Mustafa Cambaz,
Erkan Çav, Yaşar Şadoğlu, Mehmet Kamil Berse, İsmail
Yılmaz
Tashih: Hüseyin Movit
Grafik Tasarım: grafilgug@gmail.com / Martı Ajans Ltd.Şti
Teknoloji : A.Kemal Dinç
Yayın Kurulu: Prof.Dr.Hüsrev Subaşı, Prof.Dr.E.Nazif
Gürdoğan, Prof.Dr.Ali Rıza Abay, Prof.Dr.Ahmet Turan
Arslan, Prof.Dr.Ali Arslan,
Prof.Dr.Muhammet Nur Doğan, Prof.Dr.Arzu Tozduman
Terzi, Prof.Dr.Celal Erbay, Prof.Dr.Nurullah Genç, Prof.
Dr.Recep Toparlı, Prof.Dr.Hamit ER,
içindekiler
4
ŞEHiRLERiN,ÜLKELERiNBARIŞI:
“OSMANLIMiLLETSİSTEMi”
ErsinNazifGÜRDOĞAN
18
26
38
DENiZHAMAMLARI
ŞEHR-iiSTANBUL’DADENiZiN
VÜCUTLAiLKTEMASI
EDiRNE’DE
BiRGÜN
iSFAHAN;
MEDENiYETLERiNRUHU
EkremKAFTAN
MehmetMAZAK
HZ.KUR’AN’DANYOLAÇIKAN
CENNETiNBAHÇELERi
KâmilUĞURLU
ŞEHİR ve KÜLTÜR,
Dersaadet Kültür, Edebiyat, Dil, Sanat ve Tanıtım
Platformu Derneği ‘nin Aylık Dergisidir
ISSN: 2148-5488.
İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni;
Mehmet Kamil Berse
İcra Kurulu:
Eyüp Ensari Ergin- Hüseyin Kansu
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü:
Yard.Doç.Dr.Recep Çelik
Editörler: Fahri Tuna - Giray Tarhanoğlu
Şehirler Editörü: Yrd.Doç.Dr.Ali Mazak
Reklam: Dr.Ali Mazak, Savaş Uğur, Dr.Mustafa
Avtepe
10
14
SÖYLEŞİ
FATİH’TEBİRİSTANBULHANIMEFENDİSİ:
MUALLAÖNER
MehmetKamilBERSE
Söyleşi:ŞuleYILDIRIM
SalihDOĞAN
3.
Prof.Dr.Hüseyin Yıldırım, Prof.Dr.M.SıtkıBilgin,Prof.
Dr.Hamza Ateş , Doç.Dr.Muharrem Es. Doç.
Dr.İbrahim Maraş, Doç.Dr.Önder Bayır, Yard.Doç.
Dr.A.Hikmet Atan, Yard.Doç.Dr.Erkan Çav, Recep
Garip, Yunus Emre Altuntaş, Şener Mete, Ekrem
Kaftan, Muzaffer Doğan, Şakir Kurtulmuş, Nurettin
Durman, Yaşar Dinçkal
Fiatı: 10 TL. KKTC Fiatı : 13 TL.
Abone Yıllık: İstanbul 120 TL.
İstanbul Dışı 120 TL.
Banka hesap no: Akbank Atikali Şubesi
IBAN: TR3100 0460 0028 8880 0005 6479
Adres: İskenderpaşa Mahallesi Yeşiltekke Kuyulu
Sokak 6/1A Fatih-İstanbul
Tel: 0212 534 15 11 Fax: 0212 534 13 27
e-posta : info@sehirvekultur.com
www.sehirvekultur.com
www.dersaadethaber.com
Baskı: Matsis Matbaacılık Hizmetleri Ltd.şti./
Tevfik Bey Mah. Dr. Ali Demir Cd.51
Sefaköy - K.çekmece / İSTANBUL
Tel: 0212 624 21 11
Kapak Resmi: Süleymaniye (Mustafa Cambaz)
46Prof.Dr.ÖmerÖZDEN
6 SUDANİZLENİMLERİ/ Prof.Dr.ZekeriyaKURŞUN
9 Dâr’ı Dünya Söylentileri / Kâmil UĞURLU
24 İZMİT;DÜŞLERRÜYALARHÜLYALARŞEHRİ/FahriTUNA
29 KOLONYAKOKULUYOLCULUKLAR/ MustafaUÇURUM
30KIRIMTARİHİVEKÜLTÜRELMİRASIENVANTERPROJESİ/
VeyselGÜNDÜZ
34 TÜRKÜLERDEŞEHİRLER,ŞEHİRLERDETÜRKÜLER/
Mehmet BAŞ
41 NECİPFAZILVEBÜYÜKDOĞUSOSYAL,SİYASİ MÜCADELE
TARİHİ -şehir kitap-
42SEYRİMDEBİRŞEHREVARDIM/RecepGARİP
50OSMANLIHALİFELİĞİSANCAKVEKAZALARINDAKURUMSAL
KONTROL-DENGE/ Prof. Dr. Ali ARSLAN
57 DERSAADET/Atilla AKDEMİR
58MEDYAÖNCESİYAH-BEYAZDI/ Yaşar DİNÇKAL
64SARAYBOSNA’DA“SIRLIMEKÂNLAR”/ MikailTürker BAL
66“MOSTAR’DANSONRAFERHADİYE SEVİNCİYAŞADIK”/
Davut NURİLER
72 FATİH’TEÖNEMLİBİRYAPI:MEHMETAĞAKÜLLİYESİ/
NidayiSEVİM
76 ŞEHRİN,YOKOLANAKCİĞERLERİ/MuhsinİlyasSUBAŞI
78KIRMIZIKARINCA’NINBARIŞMANİFESTOSU/MehtapALTAN
80 OSMANLI DÖNEMİNDETİCARETFUARLARI/Dr.İsmailDEMİRBAŞ
82ŞEHZADESİNİARAYANŞEHİR:MANİSA/Yrd.Doç.Dr.ErkanÇAV
86OSMANLITOPLUMUNDAÇEYİZVEEVLENEMEYENGENÇLİK/
FatihDALGALI
89HADENSANAT’TAN“ARABASEVDASI”-şehirtiyatro-/YasinÇETİN
90MUTLULUĞAULAŞMAKBİLGİİLEOLUR/SabriGÜLTEKİN
92 ŞEHRİNİRFANMERKEZLERİ:İHLÂSVAKFI/MehmetNuriYARDIM
54
PiYALEPAŞA
CAMii
NerminTAYLAN
ERZURUM’UN
RAMAZANAKŞAMLARI
60
68
İsmailBiNGÖL
MünirBALICA
ŞEHiRONARMALI,
HEMKENDiNi
HEMBiZi
BENGÖNEN’DEDOĞDUM
“ÖMERSEYFEDDiN”
“GÖNENVEÖMER
SEYFEDDiNHiKÂYESi”
4.
ŞEHİRLERİN,ÜLKELERİN BARIŞI :
“OSMANLIMİLLET SİSTEMİ”
Sarı Saltuk Balkanlar’da Yunus Anadolu’da, gül bahçesi türbe ve
makamlarıyla, barışın mimarı oldu. Onların yüklendiği yeni barış
misyonu: Öldürmek değil yaşatmaktır, sınır kapılarını kapatmak
değil sonuna kadar açmaktır, ayrımcılık yapmak değil birleştirici
olmaktır.
Prof.Dr.Ersin Nazif GÜRDOĞAN*
*T.C.Maltepe Üniversitesi İTİF Dekanı
irminci Yüzyıl’daki savaşlar,
Avrupalıları ülkelerini terk
etmeye zorlamıştı. Yirmibirinci
yüzyıldaki savaşlar ise, Ortadoğuluları
ülkelerini terk etmeye zorluyor.
Ruslar 1944’de Kırımlı Türkleri
ülkelerinden sürmüşlerdi, 2016’da da
Suriyelileri ülkelerinden sürüyorlar. Geçen
yüzyılda Kırımlıların çektiği acıları, gelen
yüzyılda Ortadoğulular çekiyor. Kırımlı
Cemile’nin sesi yalnızca Kırımlı sürgünlerin
değil, bütün Ortadoğulu sürgünlerin sesi
oldu. Sanatçı Cemile bütün savaş sürgünleri
adına dünya kamuoyuna seslendi: “Savaşları
durdurun.”
Orta Asyalı göçmenler Rusya’yı, Ortadoğulu
göçmenler Avrupa’yı dönüştürecekler.
Göçe zorlayanlar göçe zorlanırlar. Tarihin her
döneminde, insanlar toplu olarak, bir ülkeden
başka bir ülkeye, bir şehirden başka şehire göç
etmek zorunda kaldılar.
Nasıl, İngiltere ve Fransa Ortadoğu’dan
çekildiyse, Rusya’da Kırım’dan, Kazan’dan,
Mohaçkale’den çekilecektir. Nasıl Paris, Londra
ve Berlin’de birçok Ortadoğulu kendinden daha
fazla Ortadoğulu yaşıyorsa, Moskova’da da bir
çok Orta Asya kentinden daha fazla Orta Asyalı
yaşıyor. Onların herbiri hem bir Avrupalı hem
bir Asya başkentidir.
Dünya tarihinde Yirminci Yüzyıl, “Devrimlere
Karşı Devrimler Çağı” ya da “Birbirleriyle
Savaşan Komünist ve Kapitalist İdeolojiler
Çağı” oldu. Demokrasi, özgürlük, eşitlik, savaş
ve barış konularına ilişkin, yeni yaklaşımlar,
farklı açılımlar ve özgün yorumların büyük bir
çoğunluğu, Yirminci Yüzyılda yapıldı. Çünkü
düşünce ve yönetim tarihinde, tarihin akışını
değiştiren en önemli teoriler, en çalkantılı
dönemlerde ortaya çıkmıştır. Yirminci yüzyıl
Hristiyan dünyasının en çalkantılı yüzyılı
olmuştu. Yirmibirinci yüzyıl İslam dünyasının
yeniden inşa edildiği yüzyıl olacaktır.
Ortadoğu’da din ile dünya, birbirleriyle iletişim
ve etkileşim içinde olan, bir madeni paranın iki
yüzü gibi, birbirlerinden ayrılmaz bir bütündür.
Her dünyayla ilgili bir düşünce ve eylemin,
mutlaka dinle ilgili bir boyutu, her dinle ilgili
bir düşünce ve eylemin de mutlaka dünyayla
ilgili bir boyutu vardır. İslam’da hristiyanlık’ta
olduğu gibi, din ile dünyayı birbirinden
ayırmaya kalkışmak, iki dünyayı birden ateşe
sayı//23// haziran 4
5.
vermek, iki dünyayıbirden yerle bir etmektir.
Batı dünyası, Cezayir’den Afganistan’a, hiç
tanımadığı, tanımak için hiç gayret göstermediği
İslam dünyasına, silahla laiklik ihraç etmeye
çalışması, İslam dünyasını kan denizine çevirdi.
Yirminci yüzyıl, bütün dünyada ordu gibi
yapılanan, katı hiyerarşik ve tavizsiz bürokrasiye
önem veren devletlerin yüzyılı oldu. Onlar
doğal hayatta ayakta kalan canlıların, tırnak ve
dişlerinin kanlı olması gibi, güçlü devletlerin de
ellerinin silahlı olması gerektiğine inandılar. Bu
yüzden, büyük küçük bütün devletler, ordulara
ve silahlanmaya hesapsız yatırımlar yaptı.
Orduların katı hiyerarşik yapıları, kamu ve özel
bütün kurum ve kuruluşların en gözde modeli
oldu.
İletişim ağlarının yedi milyar insanı birbirine
bağladığı mobil dünyada ülkelerin bayraklarını
taşıma görevi, generallerden girişimcilere
geçmiştir.
BARIŞİÇİNOSMANLI’NINMUHTEŞEM
YILLARIGERİGELMELİ
Osmanlı Ortadoğusu’nun üzerindeki örtü
kaldırılmalı, dört yüzyıl süren, Kudüs odaklı,
başkenti Kudüs olan, “Osmanlı Millet
Sistemi”,ayrıntılı olarak, tarihin derinliklerinden
çıkarılıp, Yirmibirinci yüzyıla taşınmalıdır.
Dilleri, dinleri ve ırklarıyla Ortadoğu’yu,
Kudüs’ten tanıyanMichelle U. Campos’un,
“Osmanlı Kardeşler” kitabı, Yirminci yüzyılın
başlarındaki Kudüs’ten yola çıkarak, dünya
barışının en önemli güvencesi olan, Ortadoğu
üzerindeki savaş bulutlarını büyük ölçüde
dağıtıyor.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Fransa ve
İngiltere’nin gelmesiyle, Ortadoğu’nun kültürel
dokusu ve siyasal yapısı dinamitlendi. Soğuk
Savaş ertesinde Amerika’nın Irak’a, Rusya’nın
Suriye’ye silahlı güçleriyle müdahaleye
kalkışması, Ortadoğu’daki Osmanlı kardeşliğiyle
birlikte, demokratikleşme hareketlerine de, en
büyük darbeyi vurdu, bütün kazanımları yok
etti. Batılı ülkelerin körüklediği din, mezhep ve
ırk ayrımcılığı, Ortadoğu’da çok kanlı bir tarihin
yazılmasına yol açtı.
Ortadoğu’da paramparça olan adalet terazisi
İslam medeniyeti, dünyanın yaşayan en
köklü, en güçlü medeniyetlerinin başında
gelen, iki dünya medeniyetidir. İslam tarihinin
dinamikleri kavranılmadan dünya tarihinin
dinamikleri kavranılmaz. Müslüman ülkeler,
Endonezya’dan Endülüs’e kadar, dünyanın
doğal kaynaklarının toplandığı, bereketli
orta kuşağı oluşturur. Ortadoğu dünyanın
ekonomik, siyasal ve kültürel “adalet terazisi”dir.
İster Rusya, ister Amerika, ister İngiltere olsun,
Ortadoğu’da savaşan, başını arı kovanına sokar,
savaşı kendi ülkesine taşır. Ortadoğu’da silahla
yaşanmaz.
SARISALTUK,BARIŞMİSYONU
ÖRNEĞİOLMALI
Savaşlarla düşünme gücünü yitiren Ortadoğu
ve Avrupa ülkeleri, sınırlara rastgele döşenmiş
mayınlara dönüştüler. Onları nerede, nasıl tepki
verecekleri belli olmayan, çözümsüzlük peşinde
koşan, yeteneksiz ve yetersiz yöneticileriyle,
sorunları daha da derinleştirdiler.Ortadoğu’ya
uçak gemilerinden barış ihraç etmeye kalkışan
Amerika, Ortadoğu’dan dünyaya savaş ithal etti.
Amerika’nın kendine barışı Ortadoğu’da savaş
oldu. Batı’nın tek beden barış ve demokrasisi,
Ortadoğu ülkelerinin farklı bedenlerine uymadı.
“Tek beden herkese uymaz.”
Sarı Saltuk Amadolu, Balkanlar ve Kırım’da
yaşamıştır. Selçuklular döneminde, onun
öncülüğünde Türkler, 1260’lı yıllarda hiç
savaşmadan Anadolu’dan Balkanlara geçerek,
Dobruca bölgesine yerleşmişler. Değişik
kaynaklarda Sarı Saltuk’un Japonya’dan
Portekiz’e hiçbir ayrım gözetmeden, bir barış ve
sevgi misyonuyla, herkesin yardımına koştuğu
anlatılmaktadır. Bilgi ve bilgeliğiyle, büyük
çekim merkezleri oluşturan Sarı Saltuk’un,
bulunduğu ülkelerin hepsinde, adına inşa
edilmiş onlarca türbe ve makam vardır.
Sarı Saltuk’un misyonu savaş değil barıştır.
Onun işi hayatı zorlaştırmak değil
kolaylaştırmaktır. Anadolu’da onun geleneğini
yaşatanların başında Barak Baba, Tapduk
Emre ve Yunus gelir. Nasıl Sarı Saltuk Balkan
şehirlerini sevgiyle dönüştürdüyse, Yunus da
Anadolu şehirlerini sevgiyle dönüştürdü. Onlar
çevrelerinde oluşturdukları barış havzalarıyla,
şehirlerin değil, gönüllerin fatihi oldu. Onlar
bellerinde kılıç değil, ellerinde gül taşıdı.
Onların medeniyeti gül medeniyetidir.
Sarı Saltuk Balkanlar’da Yunus Anadolu’da, gül
bahçesi türbe ve makamlarıyla, barışın mimarı
oldu. Onların yüklendiği yeni barış misyonu:
Öldürmek değil yaşatmaktır, sınır kapılarını
kapatmak değil sonuna kadar açmaktır,
ayrımcılık yapmak değil birleştirici olmaktır.
5
6.
Prof. Dr. ZekeriyaKURŞUN*
Afrika’da yüzölçümü ve hatta nüfus bakımından büyük
ölçekli devletlerden sayılan Sudan 2011’de bölünerek içinden
Güney’de kurulan bir Sudan daha çıkarıldı.
SUDAN
İZLENİMLERİ
*FSMVakıf Üniversitesi
Mavi Nil aheste bir şekilde akıyor.
udan Kur’an-ı Kerim ve İslami
Bilimler Üniversitesi’nin davetlisi
olarak 18-21 Aralık 2013
tarihlerinde “İslam Tarihi ve
Sudan Tarihi Örneğinde Tarih
Metodolojisi” başlıklı sempozyuma bir tebliğ
ile katıldım. Oldukça zengin tarihi olmasına
rağmen adeta dünya tarihinden uzaklaştırılmış
bir ülke olan Sudan’dan bazı izlenimlerimi sizler
ile paylaşmak istiyorum.
Afrika’da yüzölçümü ve hatta nüfus bakımından
büyük ölçekli devletlerden sayılan Sudan
2011’de bölünerek içinden Güney’de kurulan
bir Sudan daha çıkarıldı. Bölünme sebepleri ile
ilgili söylenecek pek çok şey olmakla birlikte
temelde güneyde var olan petrol kaynaklarının
önemli rol oynadığı bilinmektdir. Sudan
Hristiyan unsurlarının öne geçirilmesi ile
kurulan Güney Sudan, tarihte resmi dili Arapça-
İngilizce olan ilk Hristiyan Devlet olma özelliğini
taşıyor. (Gerçi Güney Sudan’da nüfusun önemli
bir bölümü de Müslüman ve Anemistler’den
oluşmaktadır). Hikayenin bu kısmını bırakıp
diğer gözlemlerime döneyim.
Aslında pek çok Arap ve Afrika ülkesine
defalarca gitmeme rağmen Sudan’a ilk
defa -biraz da davetlerindeki aşırı ısrar
üzerine- gittim. İyi ki de gitmişim. Zira
okumalarımız ancak re’yu’l-ayn müşahadeler ile
tamamlanabilir. Sudan, Afrika’nın ağır şartlarına
ve uzun zaman sömürgeye maruz kalarak
zayıflatılmış olmasına rağmen oldukça mülayim
ve insani yönü gelişmiş insanlardan oluşuyor.
Aslında yıllarca önce Mısır’da yaşarken pek
çok Sudanlı ile tanışmış ve ülkelerine gitme
arzusu duymuştum. Kısmet değilmiş. Ancak
Mısır’da Nil Nehri’nin (Mübarek Nil diye anlılır
ki sundukları ile gerçekten bu sıfatı hakkediyor)
etrafında dolaşıp nimetlerinden istifade ederken
hep kaynağını merak etmiş, hangi ülkelere
bereket sunduğunu görmek istemiştim. Ancak
o zamanlar sadece Mısır’ın güneyindeki Asvan’a
kadar gidebilmiştim. O tarihlerde henüz
tam olarak okumadığım Evliya Çelebi daha
17. yüzyılın ikinci yarısında bu merakından
dolayı büyük bir macerayı göze alarak Nil’in
kaynağına doğru yolculuğa çıkmıştı. Büyük bir
cesareti gerektiren o tehlikeli yoculuğu Evliya
Çelebi seyahatnamesinde anlatımıyla adeta bir
cennet yolculuğuna dönüştürmüş, hatta bize
mükkemel bir de gezi haritası da sunmuştur.
Ne yazık ki o haritayı koruyamamışız ve
Vatikan kütüphanesine kaptırmışız. Neyse ki
sayı//23// haziran 6
7.
Robert Dankoff veNuran Tezcan yakın tarihte
bu haritayı bir kitap ile Türkçeye kazandırdılar.
Evliya bütün maharet ve cesaretine rağmen
Nil’in kaynağına gidememiş ama Modern
Sudan tarihinin dayandığı Func Sultanlığı’na
kadar ulaşabilmişti. Ben ise bu sultanlığın
tarihe karışmasından sonra Nil kaynağına daha
yakın yerlerde kurulmuş olan Umm Derman
ve İngilizler’in kurdukları Hartum şehirlerine
gittim. Tarihin deriniklerine ve oradan kalan
izlere bakarken geçmişte insanoğlunun mekan
seçerken daha başarılı olduğu müşahade edilir.
Nitekim artık birleşmiş ve hatta birbirinden
nereden ayrıldıkları bile pek belli olmayan
Umm Deman ile Hartum şehirlerini mukayese
ettiğimizde bu durumu gözlemlemek mümkün.
Üzerlerine mavi ve beyaz gelinlik giymiş iki
gelinin edasıyla Nil’in buluştuğu yere yakın
kurulan Umm Derman her ne kadar tarihi
dokusundan arındırılmış ise de gerçekten insanı
tarihe ve doğaya çekebiliyor.
Beyaz ve Mavi Nil’in buluştukları noktada
durunca insan, bütün saflıkları ile akan
nehirlerde adeta gelinliklerini giymiş “ya nasib”
diyen iki gelinin umutlarını gözlemleyebiliyor.
Etraftakilerin bütün ihtimamlarına rağmen
bu iki gelinin bakışlarının derinliklerinde
ailelerinin şartlarını, onları gelin etmeden ve
ederken yaşadıklarını, gelecekte kendilerini ve
ailelerini neyin beklediğinin kaygıları okunduğu
gibi Nil kenarından bölgenin tarihini ve
neredeyse geleceğini okumak mümkün. Evet
kim bilir Beyaz ve Mavi Nil neler gördüler,
neler yaşadılar? Etrafına yerleşen ve bir şeyler
sunmadan sürekli talep eden insanlara bakma
yükümlülüğünü asırlardır taşıyan Nil, bu yükün
ağırlığı ile aheste akmayı adet haline getirmiş.
Bütün azameti ve cömertliğine rağmen “biz
neler gördük” dercesine sükûnetini muhafaza
ediyor. Etrafını alıp götüren nehirlerden farklı
olarak etrafındakilere huzur veriyor. Tabii
zaman zaman coştuğunu da unutmamak
gerekiyor. Yaşayıp içine atmak zorunda
kaldıklarını gösterircesine coştuğunda bile
deltalara bereket, insanlara akıl vermeyi
hedefliyor.
Evliya Çelebi’nin 17. yüzyılda bugünkü
Sudanlıların ataları sayılan Func Sultanlığı’nı
ziyaretindeki müşahadelerinden çok farklı
bulmadım Sudan’ı. Gerçi ben Evliya Çelebi’den
yaklaşık üç-dörtyüz km. daha güneye gittim.
Ama geleneksel toplumlarda bu mesafenin
hiç bir anlamı yoktur. Binlerce kilometre
uzaklıklara kadar kültürel karakterlerini
ulaştırabilir ve yeni mekanlarda da hiç bir
değişiklik olmadan kültürlerini yaşatabilirler.
Evet, Nil üzerinde demir köprüler kurulmuş,
şehirlerde binalar yükselmiş ama hala Evliya’nın
bahsettiği iyilik akıyor Sudanlıların yüzünde.
Tabii ki görebilene. Zira dünya bunu görmüyor
olacak ki uzun zamandır ambargo altında
tuıtuluyorlar.
Potansiyel olarak gelişmeye açık bir ülke
olan Sudan cezanlandırıldı ve yıllardan beri
dünya ile olan ilişkileri sınırlandırıldı. Ülke
Sudan’da Üniversite
Rektörü ile birlikte
7
8.
içinde sıkıntı ilekıvranan 30 milyon insan
bir yana salt Avrupa’ya kaçak gitmek uğruna
hayatını rehin eden ya da hedefine ulaşmadan
kaçakçıların ihtiraslarına kurban giden gençlerin
sayısı bilinmiyor. Tarihte bu topraklardan
Avrupa’ya ve ABD’ye insanlar zorla köle olarak
taşınmaktaydı. Değişen tek şey yine Afrika’nın
insanı ya kendine çizilmiş sınırlar içinde
köle gibi kalmakta ya da binbir meşakkatle
Avrupa ülkelerinden birine gidebilirse iki kere
köleleştirilmekte. Olumsuz ekonomik şartlarına
rağmen eğitime hayli yatırım yapılmış Sudan’da.
Üniversite ve yüksekokullar otuz civarında.
Üstelik bu kurumlar sadece Sudanlılara değil
bütün Afrikalılara hizmet veriyor. Tabii diğer
kıtalardan gelenler de istifade edebiliyor. Mesela
bu üniversitelerde pek çok Türk öğrenci de
okuyor.
Umm Derman’ın aksine Hartum’da sokaklar
nisbeten daha geniş ve düzenli görünüyor. Zira
burası İngilizler zamanında kendileri için bir
idari merkez olarak planlanmış. Fakat yoksulluk
hemen hemen her yerde aynı şekilde gösteriyor
kendini. Buna rağmen bizim tasavvurlarımıza
sokulan, her gün medyada servis edilen sefalet
görüntüleri yok. Hasta ve ölüme terkedilmiş
çocuklar görülmüyor. İnsanlar çıplak değil.
Aksine yoksulluğa inat insanlar boylu-poslu
ve sağlıklı. Yüzlerinde hiç bir gelişmiş ülkede
göremeyeceğiniz bir canlılık hakim. Hayat
aheste akıyor. Kimsenin bir acelesi yok. Hatta
kahvaltı saatı bile saat on-onbire ayarlanmış.
Çoluk, çocuk, erkek, kadın hemen herkes
hayatın içinde. Özellikle kadınlar pek çok
Arap ülkesinin aksine her yerde varlıklarını
hissettiriyorlar. Çarşıda, pazarda, üniversitede,
devlet dairelerinde hemen her yerde.
Ağırlıklı olarak erkekler beyaz renkleri tercih
ederken kadınlar daha renkli kıyafetleri tercih
ediyorlar. Kıyafet dediysem öyle farklı model
ve şekillerde kıyafetler değil. Erkekler için
bütün vücudu kaplayan uzun elbise ve bunu
tamamlayan bir türban (sarık) resmi kıyafeti
temsil ediyor. Buna rağmen Avrupai giyim tarzı
da erkeklerde yaygın durumda. Kadınlar ise
terzi görmemiş, tek parça renkli desenli kumaşı
kıyafetlerinin üstüne özenle yerleştiriyorlar. Bu
kıyafetleri dışardan bakıldığında bir takım gibi
görülse de gerçekte vucüda mahirane bir şekilde
sarılmış birer zırh gibi. Ancak çarşı-pazarlarda
bu örtünün altına giyildiği anlaşılan daha ziyade
Çin malı abiye kıyafetleri görmek de mümkün.
İnsanlar ile sohbet ettiğinizde kendi ülkelerinin
sorunları başta olmak üzere bütün dünya ile
ilgili olduklarını kolayca anlayabilirsiniz. Çeyrek
asırdır savaş içinde ve askeri bir yönetim ile
idare edilen Sudan elbette dünya gerçeklerinden
bir hayli uzaklaştırılmış. Fakat günümüzde
gelişen iletişim araçları bu durumu değiştirmeye
başlamış. İnsanlar artık dünyada olup bitenleri
takip ediyor. Türklere ve Türkiye’ye karşı
oldukça sempati besliyorlar. Öyle ki geçmişte
Mısır üzerinden idare edildikleri bir döneme
“Türkiye Dönemi” adı veriliyor. Ancak bu
dönem tarihlerinde bazı acı ve olumsuz
hatıraları olduğu için bazı entelektüeller döneme
“Türkiye” denilmesini bile istemiyor. Sudan’da
bulunduğum bilimsel aktiviteyi burada
konu etmedim. Zira o ayrı bir değerlendirme
konusu. Herkese ama özellikle farklı bir dünya
gözlemlemek isteyenlere, ilk fırsatta bir kere
daha gitmek istediğim, Sudan’ı ziyaret etmeyi
öneriyorum.
www.Zekeriyakursun.com
Sudan’dan bir sokak
sayı//23// haziran 8
9.
(üçüncü mektup)
Dengini aldıgarip kervanım,
Ve tepeyi ağdı.
Yalanlar yarı karanlık,
Boyalı evlerde kaldı.
Kâinat kitabını açtın önüme
Aşk verdin,akıl verdin
Ve oku, dedin
Çalıştım Tanrım, buna sende şâhitsin
Ama beceremedim..
Gökyüzü benimle bile,
/ yattı kalktı beş vakit
Vazgeldi mavisinden, sarıdan, aktan
Kahrettiğimden değil, vallahi değil
Yoruldum yaşamaktan.
Yoruldum, gün batımına koştum, yoruldum
Ve zaman kalmadı muhabbete
Şimdi köpekler kadar pişmanım
Boşuna geçen vakte.
Sizi bilmem, benim haberim yokmuş
Şimdi farkına vardım evrenin
Tepesinde gümüşten kuşlar dönüyor
Yere doğru uzayan minarelerin
Ve bir musiki sinmiş toprağa
/ aman
Allah’ım
Bir rahmet musikisi, anlatması zor
Bütün ruhlar kulak olmuş, can olmuş
Herkes onu dinliyor..
Akkavakların karanlığında yatmak
Hayran ve kaygısız ve yalnız
Çoğunuza vedâ bile edemedim
Sizler orada nasılsınız?
Dâr’ı Dünya Söylentileri
Kâmil UĞURLU
9
10.
HZ. KUR’AN’DAN YOLAÇIKAN
CENNETİN
BAHÇELERİ
İslâm mimarlığında bahçe, yapıyı tamamlayan mimarî bir
unsur olarak, bir eleman olarak kullanılmış ve mimarlık
sanatında ayrı bir ekol oluşturmuştur. Sanat tarihçilerinin
üzerinde buluştukları nokta ise, Müslüman bahçelerinin
kaynağı Hz. Kur’an’daki cennet tasvirleridir.
Kâmil UĞURLU
nsanoğlu yaşadığı zaman içinde
kitaplarda-kağıt üzerinde ve başkalarının
naklettiği şekliyle bazı konuları
öğrendiğini zanneder. Veya tasavvur
eder. Fakat onları yerinde görünce, eliyle
dokununca, üçüncü boyutuna ve
derûnuna vâkıf olunca bildiklerinin veya
bildiğini zannettiklerinin ne kadar yetersiz ve
yüzeysel olduğunu farkeder ve şaşırır.
Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki talebelik
yıllarımızda rahmetli hocamız, büyük mimar
Sedâd Hakkı (Eldem) bize Osmanlı’nın
mimarlığını, onların yapılarına eşdeğerde
olan bahçelerini ayrıntılı olarak ve heyecanla
anlatırdı. Özelikle bahçeleri anlatırken bizim
fazla umursamayan, boş bakışlarımıza hayret
ettiği durumları hatırlarız. Küçüksu ve Hidiv
Kasırlarının, Beylerbeyi Sarayının, Topkapının
ve Boğaz’daki birçok yalının, Kuruçeşme
Korusunun, Mehtap ve Av Köşklerinin
düzenlenmiş bahçelerini, onların anlattığı
hikâyeleri ve sahip oldukları estetik espriyi
bize naklederken duyduğu heyecanı görürdük
ve doğrusu neden bu kadar heyecanlandığını
anlayamazdık. Yaşlı ve yakışıklı hoca, bazan
ayaklarının ucunda yükselerek, bazan elleriyle
havaya ve tahtaya şekiller çizerek, tam bir
vecd içinde, asilzâde bir saraylı gibi, tasvir
ettiği bahçelerin içinde dolaştığını görürdük ve
bütün bunları renkli bir ders, bir gösteri olarak
kabul eder geçerdik. Bir bahçe nihayet bir
bahçeydi. Yapıya sunacağı bir yudum estetikten
başka, birkaç çiçek, birkaç böceğin ne anlamı
olabilirdi?
Daha sonra o aziz insanı, mimar Ekrem Hakkı
(Ayverdi) yi ve onun Balkan coğrafyasında
keşfettiği güzellikleri, Bosna’nın, Kosova’nın,
bütün bir Macar ülkesinin, genelde Rumeli
yakasının bahçelerini, onun nitelikli
sohbetlerinde (ve eserlerinde) görme,
okuma, dinleme şansına ulaştık. O zaman
bile, bütün bunların neden bu kadar önemli
olduğunun, olabileceğinin farkında değildik.
Onun Blagay’da, Estergon’da ve çevresinde
neden bunca heyecan duyduğunu, bazan
hüzünlendiğini anlamakta zorluk çekerdik.
Onu, o mekânlarda şükür namazı kılacak
kadar heyecanlandıran duygu, o zamanlar bize
biraz fantezi gibi gelirdi. Onları anlamak ve
değerlendirebilmek için, bütün bu anlatılanları
yerinde ve çevreleriyle birlikte görmek, yüzyüze
gelmek ve elle dokunup sonra düşünmek,
derinliklerine ve mânâlarına intikal etmek
gerektiğini, yazık ki yaşımız buralara gelince
El Hamra Sarayı
sayı//23// haziran 10
11.
anladık, ancak anladık,hamdolsun ki anladık.
İslâm mimarlığında bahçe, yapıyı tamamlayan
mimarî bir unsur olarak, bir eleman olarak
kullanılmış ve mimarlık sanatında ayrı bir ekol
oluşturmuştur. Sanat tarihçilerinin üzerinde
buluştukları nokta ise, Müslüman bahçelerinin
kaynağı Hz. Kur’an’daki cennet tasvirleridir.
Kur’an’ı Kerîm, cennetin sadece tarifini
32 sûrede 56 âyet ile beyan eder.
Hususen Adn, Firdevs, Mev’â ve Nâim
cennetlerinden bahseden ve onları tasvir
eden 18 sûrede 20 âyet bulunmaktadır.
Rahman Sûresinde şöyle buyrulur:
(46-53 âyetler)
“Rablerinin huzuruna çıkarılıp hesap vereceğine
imân ederek sâlih ameller işleyen ve ödüle layık
olanlara o gün iki cennet bahşedilecek.
Bu mükâfatlarla karşılaşacaklarına imân
edenler, Râblerinin nimetlerine nankörlük
ederek O’nun dâvetinden yüz çevirirler mi ?
Her iki cennet de çeşit çeşit, rengârenk meyve
ağaçlarıyla bezenmişlerdir. Her ikisinde de her
çeşit meyveler olup , ikişer de pınar akmaktadır.
Böylece eşsiz güzellikteki nimetlere kavuşmak
varken, Rab’binizin vâdettiği cennet nimetlerini
nasıl olur da inkâr edersiniz? “
(54-59 âyetler)
“Bu cennetlere girmeye layık görülenler, orada
kumaşı ipekle atlaslardan oluşan minderlere
kurulacak ve cennet ağaçlarının çeşit çeşit
meyvelerinden yiyecekler.”
(62-77 âyetler)
“Allah, mümin kulları için bu iki cennetten başka iki
cennet daha hazırlamış, yemyeşil, eşsiz güzellikteki
bitkiler ve daha bir çok nimetle donatmıştır…Bu
iki cennetin her birinde de billûr gibi suların çıktığı
iki kaynak vardır…O bahçelerdeki nar, hurma
ve daha birçok meyve ağacının meyvelerinden,
gölgelerinden yararlanmayı hanginiz
reddedebilirsiniz ? Bu cennetlerde müminler için iyi
huylu ve güzel eşler de onları bekliyor olacaktır…”
(1)
İnsan Sûresi’nde şöyle beyân edilir:
(5-19 âyetler)
“…Rablerinin onlar için hazırladığı cennetlerde
lezzetli ve hoş kokulu bitki özlerinden oluşan,
kaynağı yalnızca cennette olan doyumsuz içecekler
ikram edilecek..”
“…İmânlarından tâviz vermeden direnmeleri
sebebiyle cennette tarifi imkânsız mükafatlarla
ödüllendirilecek. Onlar ipekli giysileri içinde
koltuklarına yaslanacak, ne can yakıcı sıcak ne
de soğuktan etkilenmeden, cennet ağaçlarının
altında gölgelenecekler. Meyve ağaçlarına kolayca
ulaşabilecek…”
“…Selsebil denilen pınarlardan içinde zencefil
karışımı içecekler sunulacak ve onlar orada ölümsüz
gençlikler yaşayacak, her biri etrafa serpilmiş
inciler gibi gözükecekler. Cennette nereye baksan
eşsiz güzellikte nimetler ve ihtişamlı saltanatların
yaşandığını görürsün…) (2)
Surelerde beyan olunan cennetin, çevrili bir
yer olduğu muhakkaktır. Çünkü, cenneti tarif
eden diğer surelerde onun kapılarından ve
orada bulunan bekçilerden söz edilir. Rahman
Sûresi, cennette bahsettiği iki bahçeden başka
iki bahçenin daha mevcudiyetinden söz eder.
Bu dört bahçede de pınarlar, gölgeleri geniş
alanlar kaplayan ağaçlar, meyveler vardır.
Hz. Kur’an “altından ırmaklar akan” köşkler
ve konaklardan da işaretler sunar. Bunlar
cennetin dört bir yanına dağılmışlardır. Kur’an’ı
Kerîm’in kutsal beyanından, bu dağılımın şehir
düzeninde bir yerleşim olmadığı hissedilir.
“Cennet’i Adn”(ikâmet bahçeleri), “Cennet’i
Nâim “ (bahtiyarlık bahçeleri) “Cennet’il Mevâ”
(sığınılacak bahçe) ve “Cennet’ul Hulûd”(ebedi
bahçe) gibi nitelemerle bu bahçelerden söz
edilir. Hatta bir de “ravzâ” kelimesi vardır ve bu
da cennetin bir adı, tarifidir. Ki bu kelime daha
sonra Hz. Peygamber’in kabr’i şerifini (ve evini)
tarif etmek için kullanılmaya başlanmıştır.
Bahçenin etimolojik bakımdan “mezarlık”
ile bağlantısı vardır. Batı dillerinde “cennet”
anlamındaki “paradise” kelimesi, kökeni Farsça
“Firdevs’e”, “bostana” dayanan bir kelimedir.(3)
Hz. Kur’an, cennet ile bahçe arasındaki
bağlantıyı net olarak ifade eder. Fakat elbette
bir bahçenin kurulması ile ilgili bir ibâre
bulundurmaz. Esasen cennetin tarifi esnasında
başka unsurların (imgelerin) kullanılması da
mümkün değildir. İnsanın kendisini huzur
içinde hissedebileceği bir ortamda, gölgeli ve
çiçekli ağaçların, çağıldayan berrak ve serin
suların, bereketli meyve ağaçlarının, huzuru
ve sükûnu sağlayan müzeyyen köşklerin,
uçsuz bucaksız yeşilliklerin, güzel kokan
alanların, içinde kutsal kevserin bulunduğu
havuzların ve… altından nehirler akan
köşklerin, konakların bulunduğu sonsuz
mekânlar cennet olarak tasvir edilir ve gerçek
müminlere vâadedilir. İslâmiyet dünyanın çeşitli
bölgelerinde ve iklimlerinde egemen olmuş
Bahçenin etimolojik
bakımdan “mezarlık”
ile bağlantısı vardır.
Batı dillerinde “cennet”
anlamındaki “paradise”
kelimesi, kökeni Farsça
“Firdevs’e”, “bostana”
dayanan bir kelimedir.
11
12.
ve kültürünü çevreyeyansıtmıştır. Bu arada,
bu tasvirlere benzetilmeye çalışılan bahçeleri,
bölgenin yapısına, imkânlarına, malzemesine ve
yerli kültürüne ters düşmeden yapmaya gayret
etmiştir. Şam’daki Emeviye Camisinin avlu
duvarında gördüğümüz “Barada” mozaiğinde
görülen bahçe resmi bir cennet tasviridir. Ve
Arap meşrebi üzre tanzim edilmiştir. Fas’ta ve
Tunus’ta yapılan cennet bahçelerinde Berberi
etkisi açıkça görülür. Endülüs’teki bahçe
düzenlemelerinde Roma geleneklerinden
gelen bâzı etkileri hissetmek mümkündür.
Hindistan’da, Pencap’ta, Agra’da, Tac Mahal’da
eski Hint geleneğinin çizgilerini görürsünüz.
İstanbul’da, Topkapı veya Boğaz aksındaki
bahçeler türüm türüm Türkmen kokar.
Fakat bütün bu farklı coğrafyalardaki
uygulamalarda ana şemâ (ve temâ) aynıdır.
Çıkış noktası Hz. Kur’an’ın ana çizgilerini tesbit
ettiği “Cennet’i Âlâ’nın” şemasıdır. Bölgelere
göre değişen ayrıntılar bu uygulamalara
zenginlik kazandırmıştır. (4) Bunun normal ve
sağlıklı bir sonuç olduğu açıktır. Lütfen dikkat
ederseniz, Hristiyanların, kucağında çocuk Hz.
İsa’yı tuttuğu Hz. Meryem ikonlarında, Kuzey
Avrupa ülkelerinde (Hz. Meryem’in başı örtülü
olduğu için pek hissedilmese bile) Hz. İsa,
sarışın lepiska saçlı mavi gözlü bir Skandinav
bebeği olarak tasvir edilir. Afrika’da, anne de,
bebeği de kıvır kıvır saçlı bir zenci bebek ve
onun annesidir. Güney Amerika’da ve diğer
farklı kültürlerde Hz. İsa o memleketin bebeği,
Hz. Meryem ise o bölgenin kadınıdır. Bu
normaldir. Bahçeler konusunda da durum farklı
değildir.
İslâmî bahçe tasarımlarında “vâhâ” ana çizgidir.
Müslüman devletlerin çoğunluğunun sıcak
ve kuru bölgelerde yer alması sebebiyle bu
durum rahatça anlaşılabilir. Vâhâ uzayıp
giden sarı-sıcak çölün en umulmadık yerinde
insanın karşısına çıkan ve onun gözüne,
gönlüne, bedenine ve ruhuna huzur sunan
bir bereket noktasıdır. Orada su vardır ve ana
unsur odur. Bu suyun boşa verilmeden, ziyan
edilmeden, buharlaşmasına fırsat verilmeden
kullanılması gerekir. İslâm bahçelerinde, bu
sebeple uygulanan kanavat sisteminin İran
menşeli olduğunu söyleyen batılı uzmanlar açık
bir yanılgıya düşerler. “ Yüksek kaynaklardan
suyun yumuşak eğimlerle uzun mesafeler
boyunca taşınmasını sağlayan bu sistem, (5)
Doğu Türkistan’dan neşet eden ve “suyu en
ekonomik ölçülerde” kullanmayı dünyaya
öğreten “Karız” lardan gelmektedir. (6)
Karız, Türklerin bulduğu, geliştirdiği eşsiz bir
yeraltı kanal sistemidir. 2500 yıl öncesinden
bu yana Asya cihetinde kullanılanbir teknoloji
ve matematik hârikasıdır. Bu sistem her bölge
ve her iklimde farklı detaylarla uygulana
gelse de, ana prensip değişmemekte ve bahçe
sulamalarında kullanılmaktadır. (Yeraltı isâle
hattı) Şartların izin verdiği yerlerde bu kanallar
bazan açık arklar şeklinde suyu naklederler
ve uzun mesafeler boyunca bazan kapalı
kanallara girerler. Saray bahçelerinde, alanın
her yerine ulaşırlar. Mermer havuzlardan ve taş
yalaklardan, küçük basamaklardan ve minik
şelalelerden sakin, serin ve yumuşak akışlarıyla
huzuru açık ve kapalı bütün mekânlara
taşırlar. Bazan çinilerle kapalı yüzeylerden,
duvarlardan, bazan bir aslanın ağzından alttaki
küçük havuza dökülerek, mimara kolaylık
sağlarlar. Müslüman ustanın anlayışına göre
bahçe, sadece bu dünya insanlarının rahatladığı
bir alan değildir. Türbelerimiz, düzenlenmiş
peyzajlı alanlar içinde inşâ edilmişlerdir.
Bursa’daki başarılı uygulamalar “simetrinin
doğaya boyun eğdiği romantik parkları
andırır”(7) Bu değerlendirme haklı olabilir.
Türk insanı sadece saltanat bahçelerinde değil,
kabristan düzenlemelerinde de özel bir dikkat
ve iltimam (ve ihtiram) sahibidir. Çünkü
onun anlayışına göre mezarlığın adı “Âhiret
Bahçesi” dir. Oradaki her şey, her taş, ot ve
çöp, orada dinlenen sevgiliye aittir ve saygıyı
hak etmektedir. Kabrin çevresinde düzenlenen
küçük bahçe, oraya dikilen çiçek, çalı, bazan
ağaç, orada toprağa verilen mübarek varlığın
hoşlandığı veya sevebileceği cinslerden seçilir.
Bu küçük bölge, orada yatanın çevresindeki
komşuları nezdinde prestij alanıdır. Onu
mahcup etmemek gerekir. Böyle düşünülür.
Tac Mahal’in ziyaretçileri, ana kapıdan girip
yönlerini türbeye çevirdiklerinde, o geniş alana,
ipek ile dokunmuş nadide bir Hint halısının
serildiğini zannederler. Alanın ortasına kadar
eksenlerinin kesiştiği yerde, nisbetleri iyi
ayarlanmış bir havuz yerleştirilmiştir. Onun
durgun suyunda türbenin aksi muhteşem
görünür. İki yana sıra ile dikilmiş portakal,
incir, gul mohur ( oraya mahsus güzel bir ağaç)
selvi ve diğer ağaçlar, havaya salıverdikleri
kokularla ziyaretçileri büyülerler. Bahçenin
çiçek bezemesi ile türbenin cephesindeki
girift desenlerin birbirini desteklemesi ve
tamamlaması harikâdır. Allar, yeşiller, morlar,
sarılar, maviler, erguvanî renkler tarife sığmaz
kompozisyonlar ile huzuru ve ihtişamı
“Bu cennetlere girmeye
layık görülenler,
orada kumaşı
ipekle atlaslardan
oluşan minderlere
kurulacak ve cennet
ağaçlarının çeşit
çeşit meyvelerinden
yiyecekler.”
sayı//23// haziran 12
13.
resmederler. İnsan sanırki, cümle çiçeklerin
kutbu’l aktabı olan gül, seccadesini bahçenin
ortalık yerine sermiş, şehy makamında
oturmaktadır. Çiçekler etrafında bir halka teşkil
etmiş, onun söylediği sırları dinlemekte ve bu
arada Mümtaz Mahal ile derdmend Şah Cihan’a
bekçilik etmektedirler. Daha sonra meclise sarı
çiğdem, sümbül, zerrin kadeh, benefşe, lâle,
süsen, zambak, nilüfer, ve diğer çiçekler gelip
tevhid halkasındaki yerlerini alarak “cuş’u
huruş” a gelecekler. Ağaçlar arasında cezbe
rüzgârları çoktan esmeye başlamıştır. Çiçek
dervişlerini kimi bu coşkunluk içinde yakasını
yırtacak, kimi destarım atacak, kimi sinesini
def gibi dövecektir. Kimi secdeye kapanacak,
kimi gökler gibi dönecektir.(8) Böyle olacak
sanır insan. Şah Cihan’ın yürek yangını hangi
sular söndürebilir ki ? Meğer ki bu sular
kan kızılı gözyaşlarından olsun. Hülâsaten,
şöyle söylenebilir : Müslüman ülkelerdeki
bahçe düzenlemelerinin çıkış noktasını Hz.
Kur’an’daki cennet bahçeleri teşkil eder. Usta,
Hz. Kur’an’ın beyanındaki tasviri, kendi bilgisi,
görgüsü, ustalığı ve imkânları nisbetinde
yorumlamış ve toprağa aksettirmiştir. Bunda
bazan sahibin etkisi olmuştur. Bu takdirde
uygulamanın içine zaman zaman gurur,
gösteriş, şaşaa, ve israf karışmış olaiblir. Bir
dünyada yaşadığımıza göre mâzur görülebilecek
bir durumdur. Fakat bahçenin aynı zamanda
bu dünyadan sonraki hayatla olan ilgisi hiç
unutulmamıştır. Telâffuz edilmese bile hareket
ve düşüncelerin temelinde bu vardır. Zenginin
bahçesinde de, fakirin el kadarlık küçük
bahçesinde de.
Rahmet içinde olmasını dilediğimiz Behiye
Halamızın, Karaman’da tam da böyle “mendil
kadar” bir bahçesi vardı. Dış kapıdan girince o
küçük bahçe gülümseyerek karşılardı gelenleri.
Yürüme yolu, andezit ve şekilsiz say taşlarından
teşkil edilmişti. Daima temiz, daima nemliydi
bu kısacık yol. Bu yolun sağında belki on
beş, belki yirmi metrekare büyüklüğünde bir
bahçenin bazan tamamını sarı kadife çiçekleri
kaplamış olurdu ve olağanüstü güzel kokardı.
Güzün sonlarında kasımpatıların saltanatı
başlardı. Bahçeyi gölgelendiren dut ağacı hep
aynı yerdeydi ve daima bereketliydi. Duvara
yaslanmış hanımeli bir çalıydı ve onun kokusu
ve güzelliğini sunması ayrı bir zamandı ve ayrı
bir şölendi. Tek kanatlı kapının hemen yanına
konulmuş, ahşap, en az yüz yaşındaki yaşlı
kanepe, her türlü dış tahrike rağmen diriliğini ve
dirayetini korur, üstüne konulan incecik, fakat
temizliği tescilli minderin altında asaletini ortaya
koyardı. Ayağımızı çıkarırken veya giyerken
bu kanepe sığınabilecek bir yardımcı, bir yakın
olurdu bize. Bu küçük bahçeden içeri girerken
mutlaka, teneke kutulara dikilmiş reyhanlara
sürtünerek geçmek durumundaydınız. (Halam
onlara “irihan” derdi.) İşbu sürtünme sebebiyle
içerde oturduğunuz sürece reyhan kokardınız
ve Halam bu kokuya “Cennet kokusu” derdi.
Hâsılı, fakirin de bahçesi vardı bir zamanlar,
zenginin de. Fakirin kendi halince, zenginin
imkânınca…
Ama her evin önünde bir bahçe vardı ve bu
bahçe “cennet bahçesiydi” vesselam.
Dipnot
1- Kur’an’ı Kerim Meali, Maksadı ve Yorumu Mustafa
Çevik. Rahman Sûresi (46-53) (54-59) (62-77) İst.
Araf Yayını S.575 2016
2- A.g.e. İnsan Sûresi (5-19) ve (20-22) âyetler. S.580
3- Marianne Barrucand. İslâm ve Sanatı S.490
4- Sistem olarak olduğu gibi, tabir olarak da kullanılan
“char bağ” veya “çar bağ” veya “charı bağı” tabirinin
kökeni Farsçadır ve “dört bahçe” demektir. Bu tabirin
Arapçada ve Türkçede bir karşılığı yoktur. Farslar bu
tabirin Hz. Kur’an’ın Rahman Sûresindeki “dört cennet”
beyanından neşet ettiğini ve sistemin yine kendileri tara-
fından yaygınlaştırıldığını söylerler. İran bahçelerinde
uygulanan salt simetri olayının bu iddiayı doğruladığını
söylemek zordur. Çünkü uygulamalarda bazan geomet-
rik şekillerin çoğu kullanılmış, “dört bölüm” konusunda
ısrarlı olunmamıştır.
5)M. Barrucand, bu sanat tarihçilerinden biridir. Onun
“Karız”lardan haberdar olmadığını, uzun makalesinden
anlıyoruz. A.g.e. S.495
6- Dursun Özden’in bu konuda ciddi ve kapsamlı bir
araştırması yayınlanmıştır.( Turfan, Karız Cenneti)
Yoleri Yayınları. 2010 İst.
7- M. Barrucand, A.g.e. S: 493
8- Şemseddin Sivasî’nin (1519-1597) Gülşenâbâd adlı
mesnevisinden. (Nakl. B. Ayvazoğlu)
Fakat bütün bu
farklı coğrafyalardaki
uygulamalarda ana şemâ
(ve temâ) aynıdır. Çıkış
noktası Hz. Kur’an’ın
ana çizgilerini tesbit
ettiği “Cennet’i Âlâ’nın”
şemasıdır. Bölgelere
göre değişen ayrıntılar
bu uygulamalara
zenginlik kazandırmıştır.
El Hamra Sarayı
13
14.
Mehmet Kamil BERSE• Söyleşi: Şule YILDIRIM
Mualla Öner hanımefendi, emekli edebiyat öğretmeni idi. yüzyılın
başlarında Fatihte Kırımlı bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi.İyi
bir eğitim gördü, İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesini bitirdi.
Yanan fakülte binasında eğitim gördüğünü anlatırdı. Osmanlı
Türkçesini yazar ve okurdu, Arapça ve Fransızcası çok iyi idi. Aruza
hakimdi,ezberinde bir çok aruz şiir vardı. Kuran-ı Kerim de çeyrek
hafızdı diyebiliriz.Tarihimize, kültürümüze medeniyetimize vakıftı
hakimdi.Çok öğrenci yetiştirdi.Fatihte yaşadı,15 eylül 2013 te vefat
etti, Fatih’ten bir hanımefendi hakka yürüdü.
MUALLA ÖNER
Şule Yıldırım: Fatih’te yaşayan, burada ilim ve
edebiyat çevrelerinde medeniyet adına mücadele
eden insanlardansınız. Hocamız da kendi içinde
bir hazineydi. Sizin hocamızla nasıl tanıştığınızı
öğrenebilir miyiz?
M.Kamil Berse: Her şey kendiliğinden oldu
tabii. İlk nasıl tanıştık hatırlayamıyorum ama
İstanbul’da Fatih’te birlikte soluk aldığımız
bir yerdeydik. Hocamız da ömrünü Fatih’te
geçirmiş ve Fatih’e vakfetmiş, nesli tükenen
İstanbul hanımefendilerinden biriydi. Benim
büyük bir kusurum var, Kendisini çok geç
tanıdım. 90’ların sonunda olabilir, Müşterek
dostumuz Süleyman Zeki Bağlan’ın gayreti ile
bir araya geldiğimizi hatırlıyorum. Daha sonra
kendisiyle zaman zaman görüşmeye çalıştım.
Sonra sık sık telefon görüşmelerimiz oldu.
Mualla hanım akşam telefonla aradığı zaman
bir saati bulan görüşmelerin tadı benim için
çok önemliydi. Çünkü karşınızda hakikaten bir
İstanbul hanımefendisi var. Bu hanımefendi ile
konuşurken söylediğiniz her söze çok dikkat
etmeniz gerekiyor.
Sizi konuşmalarınızla ölçüyor biçiyor ve size
öyle değer veriyor. Bilginizi konuşmalarınızdan
öğrenmeye çalışıyor. Bu arada hiç farkına
varmadan size bazı şeyleri öğretiyor. Kimse
her şeyi ben çok iyi biliyorum diyemez.
Dolayısıyla öğrenmenin yaşı yok. Biz de ondan
her konuşmada her görüşmede birçok şeyi
öğrendik. Öğrenmek nasip oldu.
Dergi editörlüğü yaptığım iki buçuk sene
boyunca dergi matbaadan gelir gelmez
ilk olarak evine bizzat götürdüğüm veya
yolladığım kişi Mualla hanımdır. Onun
değerlendirmesi benim için çok önemliydi.
Gidemezsem mutlaka bir arkadaşımızla iki
tane dergi gönderirdim. Bu dergilerden birinin
üzerinde mutlaka derginin jeneriğinden arka
sayfasına kadar okur. Üstlerinde mutlaka
düzeltmeler yapardı. Bunlar çok önemli şeyler.
Bilgi düzeltmeleri, bir yazarın bir bilgiyi eksik
ya da farklı yorumlamasını ya da bariz imla
hatası varsa onu düzeltmiştir. İlerlemiş genç
yaşına rağmen hocamın zihni çok berraktı,
ben ona hayrandım. Biz bile bu yaşta birçok
şeyi, isimleri unutuyoruz. Ben bunu şöyle
yorumluyorum; hocamız sohbeti çok severdi ve
herkesle konuşmayı isterdi. Konuşarak kendini
terapiye aldığını ve zihninin berrak kaldığına
inanıyorum. Bu bir yerde konuşma sporudur.
Bu yolla zihnini berrak tutuyor. Bu benim
için bir örnektir. Bazen de, birkaç kere oldu,
bir iki kişi bana geldi dediler ki, “Biz Mualla
FATİH’TE BİR İSTANBUL
HANIMEFENDİSİ:
sayı//23// haziran 14
15.
hanım diye birhanımefendi ile tanıştık. O
sizinle tanışmamızı istedi. Sizin dergide yazıları
yayınlanıyormuş” gibi… Herkesle görüşmek
istemezdi. İlk tanıştığı ve görüştüğü kimseyle
tekrar tekrar görüşmeyi pek istemeyebilir
ama kibar bir şekilde bana yönlendiriyordu
ben de onu hissediyordum. Mesela otobüste
karşılaşmıştır, yanında oturduğu insanla
mutlaka konuşmaya bir ortak nokta bulmaya
çalışır. Gençtir mutlaka o insanlar ve o gençlere
bir şeyler aktarmaya çalışır. Bilgilerini ve hayat
hakkındaki görüşlerini… Kısa zamanda da
karşısındakini çok etkiler. Biz Eyüp’te cumartesi
günleri konferanslarımız vardı; bu konferanslara
bazen iştirak eder, iştirak ettiğinde hiçbir
zaman konuşmacıyı dinleyip gideyim fikri
yok. Sonunda konuşmaya aktif olarak katılır.
Nezaketi ölçüsünde konuşmacıya sorular
sorar ondan bilgiler alır veya katkıda bulunur.
Mutlaka katkıda bulunur çünkü bunun için
birçok sebebi var. Çünkü hakikaten bilgi ve
kültür açısından İstanbul’da sayılı insanlardan
biridir diyebilirim. Mesela İstanbul ile ilgili
herhangi bir konferans veya seminer varsa
mutlaka gitmek ister. Ben gitmişsem veya
gidiyorsam mutlaka arabayla götürürüm.Veya
komşusu müşterek dostumuz mahallenin esnafı
Volkan Vacid Daylan beyefendi ile birlikte gider.
Program sonunda Tekrar evine getiririz.
Ali Emiri’de bir İstanbul programında Mario
Levi’nin konuşması vardı. Levi’nin konuşması
bitti, tabii ki ilk soru Mualla hanımın. O
kadar güzel katkılarda bulundu ki Mario Levi
pes etti. “Hocam siz buradayken beni niye
konuşturdular?” dedi. O da edebiyat mezunu
olduğunu ifade etti. Yani geçmişten bugüne
gelen çok önemli şahsiyetlerle ya hoca ya da
arkadaşlık seviyesinde bir irtibatı var. Yaşayan
bir tarih gibi…
Şule Yıldırım: Sizin hocamızla ortak noktanız
Kırım’dı. Vatan aslında çok köklü bir ortak
noktadır. Bizlerin olmadığı kadar hocanın farklı bir
yönünü görmüş olabileceğinizi düşünüyorum. Hem
sizin hikâyeniz hem hocamızın hikâyesinin geçtiği
ortak bir yer mutlaka vardır…
M.Kamil Berse: O da ilginç tabii. Mualla
hocamız Fatih’te büyümesi ömrünü burada
geçirmesi dolayısıyla bir İstanbul hanımefendisi
gözüyle bakıp köklerinin nereden geldiği
konusunda kendisine soru sormamın bile
abesle iştigal olduğunu düşünürüm ama öyle
bir tevafuk oldu ki… Ben hem anne hem
baba tarafından Kırım kökenli bir ailenin
çocuğuyum. Tabii Kırım bizim kadim bir
vatanımız. Bir Türk vatanı... Bin küsur yıldır
Türklerin yaşadığı bir yer orası. Vatanım Kırım
diye tabir ediyoruz her zaman. Dolayısıyla
ben atalarımdan gelen Kırım kökenli olmama,
İstanbul’da doğdum ve bulunduğum Fatih’te
altmış yaşımı idrak ediyorum hatta doğduğum
evde oturuyorum buna da hamd ediyorum.
Şimdi üzerime düşen çok büyük sorumluluklar
olduğunu düşündüm. Bundan on sene kadar
önce Kırım’la ilgili çalışmaya başladım. Edebiyat
ve tarihle ilgili birçok çalışmalar yapıyoruz ama
bir taraftan da köklerimi aramaya çalıştım.
Kırım’la ilgili birçok önemli şahsiyetleri
inceledim ve üzerinde çalıştım. Özellikle İsmail
Bey Gaspıralı’nın çok büyük etkisi olmuştur
bende. Kendimi çoğu zaman onun yerine
koyarım. Hem edebiyatçıdır, hem gazetecidir,
hem siyasetçidir. Örnek bir insandır. Dolayısıyla
İsmail Bey ile ilgili Kırım Akmescit’te bir
sempozyuma katılmıştım. Dönüşte ben hem
Kırım’la ilgili hatıralarımı anlatmak hem de
İsmail Bey Gaspıralı ile ilgili bilgiler vermek için
şu anda bulunduğumuz mekâna dostlardan
otuz-otuz beş arkadaşı davet ettim. Bu insanlar
içinde Mualla hanım da vardı. Akşam olmasına
rağmen Mualla hanımefendi biliyorsunuz
bir genç hanımefendi titizliğiyle akşam hava
karardıktan sonra evden çıkmazdı. Sırf benim
hatırım için özel arabayla gidip kendisini aldık
sonra tekrar özel arabayla bıraktık. O gün
burada çok değerli dostlar, kaymakamlar ve ilim
adamları vardı. Hatta ben o güne has bir hoşluk
olsun diye Kırım’a has çiğbörek vardır.
Çiğbörek yaptırdık burada ikram ettim.
Yaklaşık iki saat kadar Kırım’ı ve Gaspıralı’yı
anlattım. Hocam da şurada oturuyordu.
Arada bir bakıyorum hocam gözlerini
siliyor, oğuşturuyor. Önce huzursuz oldum
acaba sıkıldı mı, bir şey mi oldu. Ablacım
bir kusurumuz mu oldu gibi bir ifadede
bulundum. “Yok yok” dedi. “Devam devam
çok güzel” dedi. Ama bir taraftan da ağlıyor. Şu
anda bile hatırladıkça ben de hüzünleniyorum.
Her zaman onu burada yaşıyor gibi görüyorum.
Sonra program bitti sohbet başladı. Ablacım
ne oldu niye hüzünlendiniz dedim. –Sen, dedi
-biliyordun galiba di mi? dedi.- Neyi dedim.
-Ben ,dedi - “Kırımlıyım”. - Bilmiyordum.
-“Benim ailem Kırım’dan geldi” dedi. Sonra
başladı anlatmaya Sabri Ülker’le akraba
olduğunu… Keşke o günleri kayda alsaydım
diye düşünüyorum.
15
16.
Şule Yıldırım: Kaydısevmeyen bir tabiatı vardı
hocanın…
M.Kamil Berse: Görüntü vermekten, fotoğraftan
kaçar. Yani o neslin insanları biraz da öyle
temkinli davranmaya çalışıyorlar. O günden
sonra benim daha çok bir annem gibi oldu.
Kırımla ilgili annesi ve babasıyla ilgili çok
hatıralar anlattı. Mümkün olduğu kadar
onlardan istifade etmeye çalıştım.
Diyorum ya kayda almadım.
Şule Yıldırım: Kırım’la ilgili anılarında size
bahsettiği çok çarpıcı bir hatıra var mı
beleğinizde? Bir olay, bir insan…
M.Kamil Berse: Kırım’da yetişmiş önemli kişileri
çok iyi bilirdi. Mesela İsmail Bey Gaspıralı
üzerine ciddi çalışmalarım vardır ama bu denli
çalışmama rağmen en az benim kadar konuya
vakıftı. Bekir Sıtkı Çobanzade Kırım’ın önemli
bir şairidir ve uzun süre sürgünde yaşamıştır.
Onun şiirlerinden bazılarını ezbere okurdu
mesela. Kırım’ı bilen herkes Çobanzade ismini
bilmez. Ezberinde bu tür şeyler çok. Sanırım
okuduğu ezan şiiriydi.
Şule Yıldırım: Kırım’la ilgili bahsettiği kadın
şahsiyetler var mıydı?
M.Kamil Berse: Tabii İsmail Gaspıralı’nın kızı
Şefika hanım var. Kendini yetiştirmiş önemli
bir şahsiyettir. Hatta Kuzey Türkleri arasında
Kırım Kafkasya o bölgedeki Türk kadın
hareketlerinin önderlerinden biridir. Çünkü
kızların okutulmadığı bir dönemde babası iyi
yetiştirmiştir. Tercüman gazetesini çıkarırken
kadınlara yönelik Âlem-i Nisvan diye bir dergi
çıkarır. Şefika hanım da baş muharirdir.
Mesela Mualla hoca bunları biliyordu ve
bahsetti. Âlem-i Nisvan’ın eski sayılarından ben
okudum demişti. O zaten 1900’larda çıkmış
bir dergiydi. Yani kadın yazarlar ve önderler
Mualla hanımın çok ilgisini çeken kişiliklerdi.
Kendisi de böyle önder vasfı olan bir insan.
Hiçbir zaman geri adım atmazdı. Mücadeleci
bir insandı. Bildiği doğruları çekinmeden söyler
ve tartışırdı. Bu bizim için örnek temsil ederdi.
Mualla hanımefendi tüm bunları yaparken de
nezaketinden hiçbir şey kaybetmezdi.
Şule Yıldırım: Belki de en önemli nokta,
medeniyetimizin temeli olan nezaket ve zarafet
kültürü burada devreye giriyor.
M.Kamil Berse: Evet, çoğu zaman kendi
hırslarımızın esiri oluyoruz. O bu konularda
kendine, nefsine hâkim bir insandı.
Şule Yıldırım: Kırımla ilgili toplantıya dönersek
o gün hocanın Kırımlı olduğunu bilmediğinizi
söylediğinizde nasıl bir manzara oldu?
M.Kamil Berse: Tabii ki orada bulunan herkes
çok duygulandı. Onun o halini hatırladıkça
çok duygulanıyorum. Hocayı hiç öyle ağlarken
görmemiştim. Demek ki vatan duygusu
insanda çok büyük hassasiyetler uyandırıyor.
O da vatanını milletini seven çok değerli bir
insandı. Kırım da onun için bir vatandı onun
için duygulandı. Onun bu hüznünü her zaman
hatırlayarak bu uğurda çok çalışmamız lazım.
Şule Yıldırım: Bu noktada size çok büyük görevler
düşüyor. Bize de bilmek ve takip etmek gerekiyor.
Dediğiniz doğru hocamız çok paylaşımcıydı ama
çok şeyleri de kendi içinde yaşardı. Bunu nasıl
başarıyordu bize malum değil...
M.Kamil Berse: Bu Allah’ın bir lutfu. Yani
mesela gece yarısı bile olsa, diyelim saat on, ben
onun çok telefonlarını açmışımdır.
Şule Yıldırım: Konuşmaların çoğu eminim Türkçe
üzerinedir…
M.Kamil Berse: Türkçe ve tarih üzerine…
Tarihi bilgiler de çok değerli ve önemli. Ben
İstanbul’la ilgili yazılar yazardım. Öncelikle
benim yazılarımı okur. Hocam yanlışlarımı
söyleyin gösterin derdim. Çok ilginçtir, bir
telefonla beni arar, önce yazdığım için tebrik
eder. Sonra düzeltmesi gereken bir şeyler varsa
acilen telefonda anlatır kaynaklarını söyler ve
arkasından da bana onunla ilgili bir mektup
yazar. O mektuplardaki iltifatların benim için
çok büyük önemi var. Keşke onun o üçüncü
katta yaşıyor olmasını hissetseydik hep. Bir
annemiz gibiydi işte. Bir anneler gününün
ardından bu konuşmamız tevafuk oldu.
Şule Yıldırım: Evet, sizin de Kırımla ilgili bir
konferansa hazırlandığınız sırada hatıralar
canlandı. Ben de hocamıza abone olduğum Kırım’la
ilgili bir dergiyi getirmiştim bir iki sayı. Kendisi daha
sonra istemedi dergiyi. Sanırım hüzünleniyordu.
Abartılı hüznü de sevmezdi hoca. Sizce günümüzde
neden edebiyat düşünce ve eylem insanı olarak, bu
tarz insanlara ihtiyacımız var? Yani Mualla hoca
modelinde… Sadece eskiyi bildikleri için mi? Nedir
bunun sırrı… Yaş farkı olmaksızın bizleri bu türe
insanların çevresinde birleştiren nedir?
M.Kamil Berse: Şimdi Mualla ablamız hakikaten
çok konuşurdu ama boş konuşmazdı. Bunu
tekrar tekrar vurgulamamız gerekir. Biz onun
hem konuşmasından hem duruşundan
etkilenirdik. Ders alırdık. Şunu özellikle
sayı//23// haziran 16
17.
vurgulayayım; insanlar tahsilgörürler,
eğitimlerden geçerler, profesör olurlar ancak
nice okuyanlar görürsünüz ki bu adam profesör
mü dersiniz. Herkesi demiyorum tabii tenzih
ediyorum ama ilim sahibi olmak başka bir şey,
irfan sahibi olmak başka bir şey. Mualla ablamız
da irfan sahibi bir insandı. Öyle insanlara arif
veya arife denir. Dolayısıyla toplum sosyal
yapı olarak ariflerden çok büyük ders alması
lazım... arifler de insanları böyle bir sanat eseri
haline getirebilir. Toplumu yönlendirecek ve
şekillendirecek insanlar da bu tür insanlardır.
Bu insanların bazıları Mualla ablamız gibi hem
konuşarak hem duruşuyla ifade ederler. Bazıları
da sadece lisan-ı hal ile etkiler. Fazla konuşmaz
ama onun duruşundan etkilenirseniz.
Şule Yıldırım: Hoca karşısındaki insanın konusuna
ve kişiliğine göre kilit cümleler, beyitler, dörtlükler
söyler, bilgiler verirdi. Sizin de bu kilit bilgileri
açacak ve hocadan aldığınız bir anahtarınız var
mıydı?
M.Kamil Berse: Çook… Galata Mevlevihanesi
ile ilgili bir yazı yazmıştım. Bana oradaki
“hamuşan” ile ilgili bazı kişilerin isimlerini
verdi bunları mutlaka incele diye. Yahya
Efendi dergâhını anlattığım bir yazımda Küçük
Mecidiye camisiyle ilgili bir hatırayı nakletmişti.
Ayasofya’yı veya Sultanahmet’i anlatırken
oradaki şehzade türbelerinin ayrıntılarına
girerek bunları mutlaka yazmalısın diye bana
yön verdi. Her konuşmamızda mutlaka bir
istikamet çizmeye çalıştı. Ben de bunlardan
faydalanmaya çalıştım.
Şule Yıldırım: Hoca size Kırım’la ilgili manevi bir
sorumluluk yükledi mi?
M.Kamil Berse: Arttırdı diyelim. Ben o
sorumluluğu üzerimde taşıyorum zaten. Bana
o günkü lisan-ı hal ile büyük yük yükledi.
Sonraki konuşmalarımızın hepsinde de
“Bu çalışmalarına hızla devam et, oradaki
insanları yalnız bırakma. Onlar bizim
kardeşlerimiz akrabalarımız” dediğini çok iyi
biliyorum. Bundan büyük sorumluluk olmaz.
Yakında inşallah Gaspıralı ile ve Kırımla ilgili
hazırladığım iki ayrı kitap var onları çıkartmayı
düşünüyorum.
Şule Yıldırım: Siz hocaya daha çok neler sorardınız?
Hangi konularda danışırdınız?
M.Kamil Berse: Ben her karşılaştığımda
ona mutlaka bir şey sorar ve fazlasıyla
cevabını alırdım. Sorduğum şeylerin hepsi
ya edebiyatla veya kelimelerle ilgiliydi. Bazı
kelimelerin kökleriyle ilgili çok derinlere inen
sohbetlerimiz olmuştur. Türkçe üzerine benim
de çok hassasiyetim var. Özellikle Türkçe
aşığı insanlarla karşılaştığım zaman bir kardeş
buluşması gibi hissediyorum.
Aile olarak da mesela benim iki oğlum var.
Çocuklarım büyüdü, evlendiler. Tanıştığımızda
daha onlar evlenmemişti. Onlarla ilgili yaşları
genç olduğu için bana tavsiyeleri vardı. Şu
ifadeleri kullanırdı, “Kamil beycim, zenginlik
önemli değil, asalet önemli. İnsanlar fakir
olabilir ama asillik insanın ruhundadır, cebinde
değildir” derdi. Bunlar önemli şeyler. Bir gelin
adayı seçerken maddiyat ölçü olmasın,bu tür
şeylere pek önem vermeyin der gibi bunları
tavsiye etmişti.
Şule Yıldırım: Hayatın her alanında fikir sahibiydi
hocamız… Vefalı olmayı severdi. Sevdiği insanları
aramayı…
M.Kamil Berse:Hoca beni her konuda can
damarımdan yakalardı. Konuştuğu her
cümleyle beni etkilerdi. Hoca ezberinden
beyitleri söylediği zaman insan bir duralıyor. On
sekiz yaşında gibi beyni berrak. Kıpır kıpır bir
insan onu hissettiriyor insana. Ruhunun verdiği
bir tazelik ve bunu hep tazelerdi.
Şule yıldırım: Hocamız saray kültürü, nezaketini
kendi bünyesinde yaşatırdı. Osmanlı olmak
noktasından nasıl değerlendirirsiniz hocayı,
günümüzün ilgi duyulan ve kullanılan alanı malum
“Osmanlı olmak…”
M.Kamil Berse: Günümüzde Osmanlı
olmak veya Osmanlının temsilcileriyiz diyen
insanların bu kültürle pek bir alakası yok.
Maalesef sözde kendilerini böyle hissetmeye
çalışıyorlar ama sosyal hayatta hiç böyle bir
tarafları yok Lafla ben Osmanlının temsilcisiyim
demeyen bir Mualla hanım. Siz onu görüyor
ve hissediyordunuz zaten. Bizdeki asalet edepli
olmaktı. Hakikaten aldığı kültürü hazmetmiş
ve yansıtan bir görüntüydü. Bir de şunu
hissediyorum; Mualla hanımın gözlemleri çok
iyiydi. Ankara’da TRT baş spikeri Şener Mete
dostumuz Çok değerli bir insan, ben hafta sonu
İstanbul’a geliyorum İstanbul Türkçesi’nin en iyi
konuşanlarla buluşmak istiyorum dedi. Mualla
hocayı aradık rahatsız olduğunu söylediler.Bir
hafta sonrada Mualla Ablamız Hakka yürüdü..
Ömrü vefa etmedi. Hocamızın vefatı benim
için çok büyük bir ders oldu. O yaşlardaki
ağabeylerimize ve ablalarımıza daha fazla vakit
ayırmaya çalışıyorum.
Mualla ablamıza rahmet diliyorum. Rabbim ona
cennetinde yer versin diye dua ediyorum…
Teşekkür ederim.
17
18.
Salih DOĞAN
Medler dönemindeAspandana adıyla Medler’in en önemli sehri
olan İsfahan 642 de Müslümanlar tarafından feth edildi. Bizim
medeniyetimiz olan Selçuklu devleti 11.yy da İsfahan’ı kendisine
başkent yaptı Selçuklular Sultan Melikşah döneminde bu güzel
şehri her bakımdan geliştirmiş,
İSFAHAN;MEDENİYETLERİN RUHU
ihnimin duvarları arasına
sıkıştırdığım kökeni 80’li yıllara
dayanan bir düş gibi merakımın
beynimi adeta kemirdiği, bazen
korku bazen endişe ile erteleyip
durduğum bir seyahat idi İran gezisi.
Atatürk Havalimanında İran Air kontuarında
kuyrukta valizlerini teslim etmek üzere
bekleyen karışık bir gurup gencin arkasında
sıramı beklemeye koyulmuşken, istemeden
kulak misafiri olduğum bazıları bermuda
giymiş gençler orada bu kıyafetin sorun olup
olmayacağını kendi aralarında tartışırken
içlerinden biri dönüp bana “sizce sorun olur
mu? diye sordu; ben de bir fikrim yok ben
de ilk kez seyahat ediyorum İran’a sorun
olacağını düşünmüyorum diye cevapladım.
Bu sırada kendimi tanıtıp ,tanışalım isterseniz
deyince sonradan hepsinin farklı sektörlerde
ve mesleklerinde oldukça başarılı arkadaşlar
olduklarını öğrendim. Uçakta ayak üstü sohbet,
muhabbet derken benim kabin görevlisi ile
Fars dilinde yapmış olduğum sohbet elinde
epeyce kalın bir İran kitabını karıştırıp duran
bayanın dikkatini çekmiş olmalı ki gelip Fars
dilini nereden öğrendiğimi sordu ,kısaca
özetledim Farsça ile olan ilişkimi sonra tek
başıma yolculuk ettiğimden hangi yöne
gittiğimi sorunca ben Kum Kaşan İsfahan
yönüne gideceğimi belirtince onlarda aynı
yoldan Pakistan Hindistan’a doğru gideceklerini
gezecekleri ülkenin dilini az çok konuşan
birinin yanlarında olmasının avantaj olacağı
düşüncesiyle istersem guruba katılabileceğimi
söylediler. Genelde yalnız seyahat etmeyi
tercih ettiğimi lakin düşüneyim biraz deyip
Tahran İmam Humeyni Havaalanına kadar
gözlerimi kapatmış olduğumu 3,5 saat sonra
uyandığımda anladım.
Sırt çantamı alıp yürüdüğümde grubu valiz
beklerken buldum teklif için teşekkür edip
kendileriyle vedalaşarak biraz döviz bozdurup
toman alıp bir taksiyle yaklaşık 40 km uzakta
olan Forudgah-e Emam dan Kum Kaşan
İsfehan yönü yerine Tahrana geçmeye karar
verdim. Saat 14.00 gibi küçük şirin bir hotel
olan Meydan-ı Firdevsiye yakın bir çıkmaz
sokaktaki Ferdis hotele yerleşiyorum niyetim
gece otobüs ile terminali cenuptan İsfahana
geçmek.
İSFAHANNİSF-İCİHAN
Günlerden Çarşamba hafta sonu dönmek üzere
yer ayırtıp gece saat on gibi güney terminalinden
Meydan-ı İmam
sayı//23// haziran 18
19.
İsfahana doğru hareketediyorum. Sabahın
erken saatlerinde merkeze yakın bir hotel
bakınırken Nakş-ı Cihan hotelinin caddeye
bakan aynalı renkli süslemeleri dikkatimi
çekiyor resepsiyonda biraz pazarlık ettikten
sonra yerleşiyorum. Meydanı İmam’a yakın
İsfahan Belediyesi karşısında rahatlıkla gezip
geri dönebileceğim bir nokta. İran’ın en büyük
üç şehrinden biri olan bu şehir kökeni 16.
yüzyılda bir madeni para üzerine yazılmış
olan farsça “İsfahan nisfi cihan ,yani İsfahan
dünyanın yarısıdır” sözüyle adeta özdeşleşmiştir.
Hakikaten İsfahan dünyalar kadar güzel bir
şehir bunu bir çok medeniyete baş şehirlik
etmiş olmasından ve şehrin mimari yapısının
mükemmel olmasından müşahede etmekteyiz.
Medler döneminde Aspandana adıyla
Medler’in en önemli sehri olan İsfahan 642
de Müslümanlar tarafından feth edildi. Bizim
medeniyetimiz olan Selçuklu devleti 11.yy da
İsfahan’ı kendisine başkent yaptı Selçuklular
Sultan Melikşah döneminde bu güzel şehri her
bakımdan geliştirmiş, lakin ardından Moğollar
ve Timur’un orduları tarafından talan edilen
bu şehir ta ki Safevi hükümdarı I.Şah Abbas
zamanında 17. yüzyılın ortalarında ancak
görkemli günlerine dönebilmiş, kısa bir tarih
hatırlatmasından sonra kahvaltıya inmek
üzere odadan çıkıyorum aşağıya indiğimde bir
sürpriz; 4 motorcu vatandaşımız kahvaltıda
onlara selam verip eşlik ediyorum biraz havuç
reçeli bir yumurta biraz peynir zeytin ve birkaç
çeşit İsfahan tandır ekmeği ile açık çay kısa
süren sohbetimizde İstanbul’dan gelen motorcu
gezginleri Pakistan’a gitmek üzere yolcu
ediyorum.
MEYDAN-IİMAM
Sabah 8.30 sularında hotelim nakşı cihandan
aldığım harita ile yürüyerek İmam Meydanına
giriyorum meydanı çevreleyen kapalı çarşıda
dükkanlar yeni yeni açılıyor 17 yaşlarında bir
delikanlı temizlik yapıyor, selam veriyorum
fotoğraf çektiğimi görünce gelip nereli
olduğumu sordu İstanbul Türkiye deyince
Müslüman olup olmadığımı merak ettiğini
söyledi ben de yaygın biçimi ile Müslümanım
elhamdülillah diye cevap verdim ismi
Muhammed Ali olan hafif sakalı ile bu
genç biraz gözlerime bakıp Şii mi Sunni mi
olduğumu sordu Sunni olduğumu söyledim
sonra tekrar gözlerimin içine bakıp peki Şii
olmak istemiyor musun dedi ; ben de zaten
Şiiyim deyince şaşırdı nasıl yani dedi az önce
Sünni olduğunu söyledin ya bunun üzerine
biran düşünüp ona farsça bir cümle kurdum
“her kesi ki Ali ra gabul est an keski şiayı
Ali est ,her kesi ki Ali ra gabul nist an kes
ki muselman nist “ (Her kim ki Aliyi kabul
ederse onun taraftarı sayılır ,her kim de Ali’yi
reddederse o zaten Müslüman değildir )dedi ki
abi seni bırakmam artık birlikte gezeceğiz seni
gezdireceğim İsfahan’ı dedi dükkanda çay ikram
etti kardeşinden müsaade isteyip dünyanın
en büyük meydanı olan eni 160 m boyu 500
m olan 80 bin m2’ lik ünlü İmam meydanına
birlikte giriyoruz etrafı sütunlu yapılan ile kapalı
çarşı şeklinde düzenlenmiş ortasında geniş bir
havuzla süslenmiş meydanın eskiden adı Şah
Meydanı iken devrimden sonra İmam Meydanı
adını aldığını ve Unesco dünya mirası listesine
girdiğini Muhammed Ali’den öğreniyorum.
İmam Humeyni Meydanının sonundaki
turkuaz kubbeli ve yapımına Selçuklular
zamanında başlanmış olan Mescid-i İmam;
mavi çinileri farklı mukarnaslı giriş kapısı ile
görkemli bir mabet meydana adeta hükmediyor
gibi lakin biz Muhammed Ali ile önce Kah-ı
Ali Gapu yani Ali’nin kapısı demek olan bu
saray 6 katlı yapısıyla meydana hakim bir
yapıyı geziyoruz. Şah hanedanının havuzlu
balkondan meydandaki etkinlikleri törenleri
izledikleri 1597 yılına ait bir saray sarı mavi
tonların hakim olduğu çinili merdivenlerinden
havuzlu balkona çıkıp oradan meydanın
bitimsiz panoramasını izliyoruz, Muhammed
Ali bir şeyler soruyor sürekli bir taraftan da
bu sarayın altından mescidi imama uzanan
bir tünelin olduğundan bahsediyor biraz
fotoğraf çektikten sonra hayatım boyunca daha
iyisini göremeyeceğimi düşündüğüm bana
Parlayan turkuaz
mavisi çinileriyle bir
şaheser olan bu mescit
İsfahan’nın sembol
eserlerinin başında
geliyor.
İran sanatına dair metal
üzerine Pers dönemi figürleri
19
20.
göre dünyanın engüzel ahşap parçalı kubbe
tezyinatı; başka hiçbir yerde göremeyeceğinize
bahse girerim..
Daha ilk durağım olan İmam Humeyni
meydanında anladım ki Tahran ve Meşhed’den
sonra en büyük şehir olan İsfahan’ı iki güne
sığdırmak çok zor olacak fakat programımı
ona göre yapmıştım dönüşte iki gün tahranı
gezip döneceğim.. İmam Mescidine girmeden
kapalı çarşıları görmek istiyorum bu arada
Muhammed Ali gelen bir telefonla annesine
gitmek üzere vedalaşıp ayrılıyor bende
çarşıya giriyorum tarihten bir sahne gibi adeta
İsfahan çarşıları ,sanatın mimarinin edebiyatın
estetiğin hersey de zirve olduğunu buradan
gözlemleyebilirsiniz Minyatürler, sedef
kakmalar, tezhipler, hatlar, aynalı tablolar,
metal işleri mozaik ürünleri eşsiz seramikler
vazolar çiniler adeta rüyada gibi kendinizi
kaybedip büyüleniyorsunuz doğunun gizemi
diye söylenen tarifin bu olduğuna kanaat
getiriyorum Haftanın sadece bir günü Pazar
sadece bayanlara özel açılıyormuş ve onlar
istedikleri kadar kalıp istedikleri gibi alışveriş
yapabiliyormuş.
MESCİD-İİMAM
Parlayan turkuaz mavisi çinileriyle bir şaheser
olan bu mescit İsfahan’nın sembol eserlerinin
başında geliyor Selçuklular tarafından inşaasına
başlanan bu mescidi Şah Abbas’ın tarafından
yaptırılan 18 yıllık bir çalışma sonrasında
1629’da tamamlanmış. Mescidin içine
girdiğinizde adeta turkuazın maviliğine teslim
oluyorsunuz düş gibi bir sesin akustik olarak
49 farklı tonda yankılandığının tespit edildiği
belirtiliyor, üstelik insanlar bunun sadece 12
tanesini algılayabiliyormuş yanımızdaki gruba
bu bilgileri anlatan rehber gerçekten inanılmaz
fantastik bir atmosfer olduğunu da ekliyor.
Gruptan bir delikanlının büyük kubbenin
altına gelecek bir noktadan “Allahu Ekber
“diye seslenmesi sanki gökyüzüne ulaşıyor
gibiydi.. Mescidin mavi çinilerinin geceleri,
ışığı yansıtması ile başka bir güzellik onu de
fırsat olursa gece gelip göreceğim diyerek adeta
efsunlandığım mescitten çıkıp Şeyh Firuze
taşlarla bezenmiş bir başka düşşel anıt olan Şeyh
Lütfullah Mescidine doğru yürüyorum.
İmam Meydanının doğu köşesinde bulunan
Şeyh Lütfullah Mescidi Şah Abbas tarafından
kayın pederi olan Lübnan asıllı Şeyh Lütfullah
adındaki İslam aliminin adına yaptırılmıştır.
İlk zamanlar medrese ve sohbet mekanı
olarak düşünülen mescidin minaresi
bulunmamaktadır. Mescid-i İmama göre daha
sade ve mütevazi lakin oldukça estetik bir
mescit olarak inşa edilmiştir. Günün ortasını
çoktan geçmişiz ,meydanı terk edip yakındaki
Chel Sutuna Sarayına doğru yürümekte
zorlanacak kadar yorulmuş olduğum gerçeğiyle
de çabucak yüzleşmekten hoşlanmıyorum lakin
iki güne sığdırmak durumunda olduğum koca
İsfahan var önümde.
CEHELSUTUN
Cehel Sutun(40 sütun) Sarayı meydanı çıkınca
ilk sola dönüldüğünde hemen karşınıza çıkan
saray, meydandaki Ali Gapu sarayının tam
Günün ikinci durağı
Minar Cumban yani
sallanan minareler
taksiye beş toman
verip çok fazla
mesafede tutmayan
sallanan minarelere
varıyoruz
Ali Gapu Sarayı
sayı//23// haziran 20
21.
arkasında büyük birasırlık bahçe içerisinde
yer almaktadır. Chel sutun (kırk sutun)
sarayının 20 tane ahşap sütunu bulunmakta
olup önündeki havuza yansıyan 20 sütun
görüntüsü ile birlikte toplam da 40 sütun
ettiğinden Kırk sütun Sarayı ismini almıştır.
Aynalı Mukarnaslarla bezenmiş bir görkemli
kapıdan girilen bu yapının içinde Yavuz Sultan
Selim ve Şah İsmail’in Çaldıran savaşı da
büyük bir duvar üzerinde resmedilmiş olarak
sergilenmekte ayrıca eski eser koleksiyonlarının
sergilendiği bir müze durumunda İsfahan’ın
ve İran’ın yoğun ziyaretçi alan müzelerinden
birisi olma özelliğini taşıyor vakit ikindi vakti
yorgunluk artık taşınmaz hale geldiğinden
gidip büyük asırlık ağaçların altında uzanıp
dinlenmek amacıyla bahçenin içlerine doğru
yürüyorum az ileride ağaçların içinde önünde
küçük havuz ve sedirlerin olduğu şirin bir
geleneksel çayhane görüyorum doğruca gidip
otantik İran milli kültürüne göre döşenmiş
tamamen geleneği yansıtan başta halı kilim
ve oturma grupları duvar resimleri ve kumaş
kaplamalar insanı tarihin içine götürüyor adeta
fazla kalabalık olmayan çayhane de gözüme
kestirdiğim bir yere uzun oturup ayakkabılarımı
çıkarıp bir çay ve yanına da bir galyan (nargile)
söylüyorum değmeyin keyfime hiç kalkacağım
yok buradan. Kristal şekerler kullanılıyor çay
için altın sarısı çubuklara tutturulmuş bardağa
daldırıp tatlandırıyorsunuz. Çayın yanda
kek tarzın da yiyecekler atıştırıp akşam için
düşündüğüm ziyafetten dolayı atıştırmalıkla
geçiştiriyorum öğle öğününü çünkü akşama
planım İsfahan’ın ünlü restoranı Shahrzad
da yemeyi düşünüyorum nerden baksan 1-2
saat dinlendim kendime geldim toparlanıp
İran’ın sembol eserlerinden biri olan Siosepol
Köprüsüne yürüyorum mesafe çok değil yavaş
yavaş.
SİOSEPOLKÖPRÜSÜ
Zayende Rud ırmağı üzerindeki 1602 yılında
yapılmış olan 33 gözlü Si-o-se Pol (Farsçası
: 33 sütunlu köprü ) mimarı olan Allahverdi
Han adıyla bilinen 300 m uzunluğunda 14
m eninde ki meşhur köprüdeyim ..köprü
üzerinden yürüyüp karşıya geçiyorum sonra
tekrar dönüp kemerlerle bölünmüş upuzun
balkon gibi kısımlarda herkes resim çekiyor
yada çekiliyor genç kızlar çocuklar etrafımı
çevirip “harici “diyerek “ağa hali şoma
çitory”sohbet etmek istiyorlar ayak üstü
İstanbul’dan geldiğimi öğrenince dizilerden
bahsedip bir şeyler soruyorlar, sinema tv
okuyan bir öğrenci entelektüel konulara
girmek niyetinde lakin zamanımız yok gel
birlikte gezelim cevabım karşısında şaşırıp
teşekkür ederek tekrar arkadaşlarına dönüyor
.. köprünün alt kısmı merak ediyorum insanlar
ayakkabılarını çıkartıp bent gibi yapılmış suyun
debisinin düşürüldüğü bir düzlemde yalın
ayak nehri karşıdan karşıya gecen insanlar veya
hut merdivenlerde dinlenip ayaklarını suya
sokarken uzun bir yanık sesle gazel kaside
tarzında acının harman olup savulduğu bir İran
ezgisine kulak veriyorum mübalağa etmiyorum
nehrin öte yakasına kadar duyulduğundan
eminim….biraz aşağıya doğru yürüyüp Pule
Hacu köprüsü de bir başka görkemli tarihi
Chel Sutun Sarayı
21
22.
anıt eser orayıda gezdikten sonra Gül-i Bağ
gül bahçesini gezip günün sonunu Shahrzad
da yemekle sonlandırmak üzere taksi çevirip
biraz pazarlıktan sonra biniyorum aslında
hiç pazarlık yapacak halim yok Allahtan İran
çok ucuz. Akşamın hafifçe saçlarını döktüğü
anda kendimi meşhur restoranın karşısında
buluyorum. Restoran adeta bir saray yavrusu bir
sanat galerisi havasında duvarlar minyatürler ve
İran el sanatlarının süsleme örnekleri ile dolu
doğunun gizemini mistik tarafını ortaya koyan
bir tarz oluşturulmuş ,etrafa bakındığımda göz
ucumla nedense hep zengin insanların uğrak
mekanı olduğu izlenimine kapıldım. Çorbaya
bayıldım yarma ve havuç ile yapılmış küçük
yeşil limonların da bulunduğu çorba enfes
denilecek kadar var ardından Kebab-ı khubide
söylüyorum güzel oldukça doyurucu bir kebap
eti de nefis yanında taze naneli ayran ve lavaş
götür götürebildiğin kadar… sonra mutevazi
hesabımı ödeyip doğruca taksiciye Naksi Cihan
hoteli dedim… yorgun argın bedenim beyaz
şiltesine düşer düşmez rüyalar yürümüştü
çoktan kirpiklerime tutunup gözbebeklerime
kadar sabah erken kalkacağım.
VANKKATEDRALİ
Ertesi gün ilk işim Vank Kilisesine gitmek
Ermenilerin yoğun olduğu Colfa semtinde
kutsal hikayelerin minyatürlerle anlatıldığı
renklerin canlılığı adeta Katedral muhteşem
bir tablo gibi insanı çarpan etkileyen bir yer,
mutlaka görülmeli bu Kilise.. Kilise bahçesinde
küçük bir Ermeni müzesi de bulunmakta hızla
dikkatimi çeken camekan içinde büyükçe
bir Türkiye haritasının da varlığı sanıyorum
Ermenilerin temcit pilavı gibi sürekli ısıttıkları
şeyler babından konulmuş olmalı diye düşünüp
çıkıyorum..
MİNAR CUMBAN
Günün ikinci durağı Minar Cumban yani
sallanan minareler taksiye beş toman verip çok
fazla mesafede tutmayan sallanan minarelere
varıyoruz, sıradan bir bahçe girişinden geniş
bir avluya çıkılıyor ve kalabalık bir gurup
kendisine Ebu Abdullah denen bir sufinin
14.yy dan kalma türbesinin üst kısmındaki iki
minareden birine bakıyor ve heyecanla işaret
ediyorlar birden başımı kaldırıp baktığımda
bir kişinin ancak sığabildiği boyu yaklaşık
3-3.5 m minareyi içeriden sağa sola itterek
salladığını görüyorum hayret edilecek birsey
sanki minare bölünüp düşecekmiş gibi oluyor
lakin sanki elastiki bir yapısı varmış gibi geri
eski haline geliyor ..Görünüşe göre bir sistemi
yok sadece tuğladan örülmüş bir minare..
lakin sorduğumda birisi bunun mühendislik
hatasından kaynaklandığını belirtti ve fakat
ben evliyanın kerameti haktır hikmetinden
sual olunmaz diyerek ruhuna fatiha okuyup
türbeden ayrılıyorum. Hızla günün ortasını
Siosepol köprüsü
sayı//23// haziran 22
23.
Bazaar İsfahan’a
uğruyorum 17’nci
yüzyıldankalan
çarşı, İran’ın ve
Ortadoğu’nun en
eski çarşılarından
biriymiş çarşı eski ve
yeni şehir bölgelerini
birbirine bağlayan, 2
km’lik tonozlu cadde
boyunca uzanıyor
buldum bile vaktin nasıl geçtiğini anamıyorum
bu şarkın efsunlu şehri yeşil isfahanda 360
km sehri baştanbaşa ikiye bölen Zayende Rud
ırmağının güzelliği kıyısındaki şarkın bütün
güzelliklerini yansıtan çayhaneler düş gibi.
ATEŞGAH
Şimdi ki durağım 10 km kadar şehrin dışına
doğru gidip 1400 yıllık Mecusi Ateşgah’ını
görmek bir taksi çevirip biniyorum şoförun
adı Hüseyin hemen İbrahim tatlı sesi soruyor
Ebru Gündeş nasıl diyor ve torpidoyu açıp bir
Tatlıses kaseti koyuyor “Allah Allah bu nasıl
sevmek” muhabbet sohbetle beni tepenin
dibine kadar bırakıyor .. Sasani döneminden
kalma bu ateşgah ateşin yakıldığı yer anlamında
kerpiçten yapılmış lakin günümüze kadar
dayanmış ilginç bir yapı burasını yakından
görmek için 210 m tırmanmanız gerekiyor
tepeye vardığınızda ateşin tüm İsfahandan
görülecek bir noktada olduğunu şehrin
manzarasını yüksekten seyredince daha iyi
anlıyorsunuz.. iniş çıkışa göre biraz zor oluyor
lakin iniyoruz biraz kayarak da olsa toprak
zemin ilginç yer yer kalkerimsi tabakalar var.
Lakin şehir panoramasını görmek için bu
zahmete değdiğini göreceksiniz.
HEŞTBEHEŞT
Sonraki durağım sanırım son durağım olan
Heşt Behest sarayı olacak sonra hotelime gidip
dinlenecek gece meydanı imamı gezecek
ve ardından otobüsle tahrana döneceğim
gece 01.00 için bilet ayırttım. Safevi Dönemi
hükümdarlarının yaşadıkları son saraydır Haşt
Beheşth Sarayı yani yedi cennet anlamında.
Süleyman Şah zamanında 1599 yılında yapılan
saraydan günümüze fazla bir şey kalmamış
olup girişte küçük bir bölüm kalmış lakin
görülmeye değer güzel bir yapıdır. Devrimden
sonra çevresi yeşillendirilmiş park haline
dönüştürülmüştür.
BAZAARİSFEHAN
Vakit akşama doğru yaklaştı hotele dönmeden
Bazaar İsfahan’a uğruyorum 17’nci yüzyıldan
kalan çarşı, İran’ın ve Ortadoğu’nun en eski
çarşılarından biriymiş çarşı eski ve yeni şehir
bölgelerini birbirine bağlayan, 2 km’lik tonozlu
cadde boyunca uzanıyor, bir dükkanın önünde
bakılı tişörtler ve geleneksel giysiler dikkatimi
çekiyor kendime bir tane seçiyorum biraz
pazarlıktan sonra bizim para ile 12 tl ye üzerine
hafızdan bir beyit seçip basılmasını istiyorum”ey
aşk eğer ben bize imdat etmezsen biz yok olup
gideceğiz” yazdırıp bir saat sonra için sözleşip
hemen çarşı içinde bir çay molası ardından
gelip alıyorum ..akşam yemeğini hotelimde
yiyorum geleneksel İran mutfağından birazda
Lübnan mutfağından Felafel yiyip istirahate
çekiliyorum akşam 22.30 gibi çıkıp meydanı
imama geçiyorum gece fotoğrafları çekicem
merak ediyorum meydanın gecesini aslında
meydan serin harika ışıklandırma havuzun
etrafında insanlar oturmuşlar, fayton turları,
meddahiler (farsça beyitler okuyan halk şairleri)
kuklacılar, fal bakıcıları cok canlı ..biraz resim
çektikten sonra ileride galyan çeken gençlerin
yanına selam verip oturuyorum semaverde
çay da var nargile veriyorlar çekiyorum birkaç
nefes değişik bir şark gecesi ortalama herksin
belirli bir kültür düzeyi olduğunu ilk defa
burada farkettim desem yeridir, herhangi
bir taksi şöforu size Sadi den Hafızdan
Firdevsiden Fuzuliden şiirler okuyabiliyor
dünya kültürünü sanatın bütün inceliklerine
dair insanların konuşabilecekleri birs eyler var
ve hiç beklemediğim oranda misafirperverlik
ve tolerans var ..selam bütün kapıların anahtarı
bunu bilir bunu bir kere daha anlıyorum…
ve eşyalarımı alıp İsfahan’a veda ediyorum
terminalden Tahrana dönüyorum. İsfahan öyle
bir şehir ki ruhu bütün dünyaya sirayet etmiş
,bir çok medeniyet kendisini bu şehirde ifade
etmiş.Ben de “İsfahan nisf-i cihan”mış hakikaten
diyerek uykuya dalıyorum yorgun bir otobüsün
sesleri arasında….
Vank Katedrali
23
24.
İZMİT;
FahriTUNA
DÜŞLER RÜYALAR HÜLYALARŞEHRİ
Güzel, şirin, huzurlu tren garı gelir aklıma İzmit denilince.
Rötar gelir yarım saat, simidi ve çayı gelir, geciken treni
beklerken yudumladığımız.
zmit denilince uzun uzun düşünürüm,
iç geçiririm; içimi bir huzur, bir neşe, bir
mutluluk kaplar, yalanım yok!
İzmit denilince körfez gelir ilkin aklıma.
Liman gelir, sığınak gelir. Çarşaf gibi pırıl
pırıl, ışıl ışıl, yılbır yılbır deniz gelir.
İzmit denilince Şehitlik Tepesi’nde
şehre, körfeze, ovaya, karşı tepelere bakış gelir.
Yeşil gelir, mavi gelir, turkuaz gelir.
Çocukluğum gelir, gençliğim gelir,
delikanlılığım gelir.
Sevdalarım gelir, sevgilerim gelir, umutlarım
gelir.
Masalsı rüyaların, masalsı hayallerin, masalsı
hülyaların şehridir zira İzmit.
Saat kulesi gelir, heykel gelir, sahilde
Kocaelispor çay bahçesi gelir, çocukluğumdaki.
Güzel, şirin, huzurlu tren garı gelir aklıma İzmit
denilince. Rötar gelir yarım saat, simidi ve çayı
gelir, geciken treni beklerken yudumladığımız.
İzmit denilince benim aklıma masalsı
çocukluğum gelir; kırk beş sene öncesi gelir,
yeni evlenen dayımın İzmit Gültepe’de bize
saray yavrusu gibi gelen, aslında iki göz odalı evi
gelir; penceresinden bakmaya doyamadığımız
harikulade körfez manzarası gelir. Sabır heykeli
yengeciğim gelir, Rabbimin evliliklerinin on
dördüncü yılında onlara bağışladığı Eyüp
kardeşim gelir.
Seka gelir aklıma İzmit denilince, hayatta
en sevdiğim en düzgün en ahlaklı en vefalı
adamlardan amcamın oğlu Kadir gelir, kapı
komşumuz becerikli İbrahim gelir; nakil
vasıtaları gelir, ikinci kağıt gelir. Seka sineması
gelir, sahildeki Seka misafirhanesi gelir, o
1970’lerin şartlarında hünkar köşküdür bizler
için, deniz sahilinde adeta.
Cümle kapısı gelir, Seka Camii gelir,
öğretmenevi gelir aklıma İzmit denilince.
Yenidoğan gelir Gültepe gelir Turgut Tabane
gelir aklıma. Fethiye caddesi gelir, İstiklâl
caddesi gelir, Alemdar caddesi gelir. Bıçakçı Arif
Ağbi gelir, Postanede çalışan sınıf arkadaşım
Nurten gelir, eşimin sınıf arkadaşı Nesibe
gelir. Tarihî İzmit Lisesi gelir, karşısındaki
büyük Çocuk Parkı gelir, aynı sınıfta üniversite
sınavına girdiğimiz muhacir kızı Rukiye gelir,
taze çıtır mis kokulu akşam simidi gelir.
Eşime evlilik teklifim gelir, Yusuf ile Nevzat’ın
şahitliğindeki dinî nikahım gelir, Elize Pastanesi
gelir.
sayı//23// haziran 24
25.
İzmit denilince aklımaeski Trenyolu’nda,
ki şehrin ortasından boydan boya geçerdi
senelerce, ayağı takılan çocuğun tablasına
plonjon yaparak çoğunu kurtardığım simitleri
gelir. Önce korku sonra tesellisi ve sevinçle
dolan yüz ifadesi gelir.
Seksen üç yılındaki Kocaelispor Galatasaray
maçı gelir İsmetpaşa Stadyumundaki, sağbek
Zeki’nin Ceyhun’a, onun da sağaçık Badi
Orhan’a attığı uzun pas gelir, onun ortasında
kaleci Eser’den önce libero Fatih Terim’in
uçarak topu kornere atışı gelir. GS ve Milli
Takımın kaptanı Fatih Terim’in koşa koşa
hemen önümdeki yan hakeme gelip ‘ofsaytı
neden vermedin? Senin ananı avradını…’ diye
küfredişi, zavallı yan hakemin de ezilip büzülüp
toplu iğne ucu kadar küçülüşü gelir, Fatih’in de
gözümden ilelebet düşüsü gelir.
Kaleci Müjdat gelir, kaleci Erhan gelir, sağbek
Zeki gelir, kaptan Mahir gelir, stoper Kamil
gelir, stoper Köylü Yusuf gelir, solbek Gürbey
gelir; orta sahalar Baturman gelir, Ceyhun
gelir, İbriç gelir. Sanrtafor Güvenç gelir, sağaçık
Orhan gelir, solaçık Yaşar gelir. İbriç’in efsane
frikikleri gelir, Raşit Çetiner’in kafa golleri,
Kocaeli-Sakarya çekişmeleri sataşmaları gelir.
Selçuklu Bahtiyarlı Yusuflu Raşitli maçta 3-4’lük
Kocaeli-Fener maçı gelir, Yusuf Altıntaş’ın
oyundan atılışı gelir, maçtan sonra baba
korkusuyla eve gidemeyişi gelir.
Enfes Çenesuyu gelir, enfes pişmaniyesi gelir,
enfes körfez balığı gelir İzmit denilince aklıma.
Leyla Atakan gelir, Erol Köse gelir, İbrahim
Karaosmanoğlu gelir belediye başkanı deyince.
Orhan Cami gelir, Fevziye gelir, Yenicuma
gelir cami denince İzmit’te aklıma. Hemen
her gelişimde Yenicuma’ya iltica eder ruhum;
dilimden Fatihalar dökülür hem yaptıran Pertev
Mehmet Paşa’ya, hem mimarı Koca Sinan’a.
Nefis akustiği ve cesametinin harikulade
vezninde kaybolur, ta Kanuni, Sarı Selim
dönemine giderim; Zigetvar’a Budin’e, Viyana
Kalesi önlerinde leventlere akıncılara alperenlere
karışırım.
İzmit denince aklıma benim, bir tek İstanbul’da
olan boğaz gelir, bir tek İzmir’de olan körfez
gelir gelir, ‘su hayattır, hayat sudur’ atasözü gelir.
18 Mart gecesi Nusret Mayın Gemisi’yle
mayınların yerini değiştirerek savaşın gidişatını
lehimize çeviren büyük kahraman Yüzbaşı
İsmail Hakkı Bey gelir; onun yarbay iken
Gölcük Tersanesi’ni kuruşu gelir; İzmit’te
oturduğu ve kendisine makam aracı olarka özel
motor tahsis edildiği hâlde yakıt ziyan olmasın
düşüncesiyle her sabah akşam işçi gemisiyle
Gölcük’e gidiş gelişi gelir; Almanların verdiği
bakım onarım teklifinin yüzde birine Yavuz
Zırhlısını Türk emekçisiyle tamiri gelir, ödül
olarak TBMM’nin verdiği bin lirayı, ‘biz sadece
görevimizi yaptık, ödülü alamam’ deyişi gelir,
‘bu para Atatürk’ün emriyle verildi’ uyarısı
üzerine, o zaman İstanbul Boğazında orta hâlli
bir yalı alınan o miktarı, hiç elini sürmeden
Kızılay’a bağışlaması, emekliliğinden sonra ise
dışarı çıkacak giysisi kalmadığından oğlu Albay
Halit İçduygu’ya mektup yazarak ‘eski takım
elbiseni giymiyorsan bana gönder de terzide
üstüme göre ayarlatayım’ deyişi gelir.
İzmit bir asma köprüdür yüreğimde; bir ucu
Şehitlik diğer ucu Gölcük Tepelerinde; bir ayağı
İstanbul diğer ayağı Adapazarı’nda; bir ayağı
dünde bir ayağı yarınlarda. Bir ayağı Gebze’de
bir ayağı Yalova’da.
Evet evet; İzmit denilince dünüm bugünüm
yarınım gelir.
Eşim dostum akrabalarım gelir.
İzmit denilince bir tatlı huzur, bir tatlı heyecan,
bir tatlı umut gelir.
Seka Parkı’nda çayı yudumlarken körfezin
yakamozunda mutluluktan kayboluşlar gelir.
İzmit bir şiir, bir rüya bir hülya şehridir.
İzmit; birçok hülyaların şehridir, kalbiyle
yaşayana, kalbiyle hissedene, kalbiyle düşünene.
İzmit; düşler şehri. Düşler, rüyalar, hülyalar
şehri.
25
26.
Ekrem KAFTAN
EDİRNE’DE
BİR GÜNBiz,Osmanlı Cihan Devletimizin ikinci pâyitahtı Edirne’ye ilk
defa 1998 yılında, üniversite sıralarında beraber okuduğumuz
arkadaşlarla günü birlik gidip ziyaret etmiştik.
izim gibi bütün eğitim hayatı
boyunca Osmanlı kültür ve
medeniyetinden damlalar içen biri
için bazı kelimelerin gönlümüzde
muazzam bir ağırlığı vardır.
Bugün o kelimelerin manaları, muhtevaları
değişse, içleri boşaltılmış olsa bile, tarihteki
ağırlıklarını ve kıymetlerini az çok bilenler o
kelimeleri mübarek kabul eder. Edirne şehri
de bizim için aynı güzellikte ve manevi kıymeti
haiz bir şehirdir.
Bugün artık serhat şehrimiz diye iftihar (!)
ettiğimiz Edirne, Osmanlı’nın ikinci payitahtı ve
Avrupa seferlerinde ilk konak yeriydi…
Padişahlarımızın bir çoğu tabiri caizse burada
tatil yaparlar, sefer hazırlıklarını tamamlarlar,
bazen de şehrin çevresindeki ormanlarda
avlanırlardı. Ecdadımız bu güzel şehre o kadar
çok ehemmiyet vermiş ki, ilk padişahlardan
itibaren eser bırakanlar bugün de her ziyaret
esnasında hayırla yâd ediliyor.
Biz, Osmanlı Cihan Devletimizin ikinci
pâyitahtı Edirne’ye ilk defa 1998 yılında,
üniversite sıralarında beraber okuduğumuz
arkadaşlarla günü birlik gidip ziyaret etmiştik.
Aradan geçen 18 senede hatırımıza
sadece Selimiye Camii ile Eski Cami’nin
güzelliklerinden hayal meyal manzaralar
kalmıştı. Polis teşkilatımızın kuruluşunun
171. Yılına tesadüf eden 10 Nisan günü ani bir
kararla Edirne’yi ziyarete gittik. Öncelikle bir
hafta sonu yola çıkmanın tadına doyulmadığını
söylememiz gerekiyor. Yollar boş ve geniş
olunca menzil-i maksuda ulaşmak da kolay
oldu. Yolda bir çay molası vererek sadece 2
saatte 223 km yolu kat etmemiz mümkün oldu.
Bahar mevsiminde tabiatın coşkusu da görmeye
değerdi. Yer yer dikilen erguvanlar ve tabii bitki
örtüsüyle Trakya ovaları gönülleri sürura gark
ediyordu.
Bu manzara İstanbul’u tamamen terk edince
bizi karşıladı elbette...
İstanbul’a 1987 yılında gelen biri olarak,
özellikle son 20 yılda bu şehirde inşa edilen
binaların ne kadar rezil manzaralar arz
ettiğini sanat ve estetikten azıcık anlayan
herkes söyleyecektir. İstanbul, insanların
yaşadığı değil, yığıldığı ve sadece doymak,
mal mülk sahibi olmak için geldiği feci bir
yerleşim merkezi durumuna geldi. Bugün
Cumhurbaşkanımızdan başbakanımıza
Selimiye Camii / Edirne
sayı//23// haziran 26
27.
kadar en yetkilikişilerin de itiraf ettiği üzere
İstanbul’un fiziken tarumar olmasına herkes
menfi manada destek verdi.
Biz sözü uzatmadan Edirne yoluna düşelim
tekrar… Nisan ayının yeşilliği ufka doğru
uzayıp giderken, devletin otoyolunun geniş
şeritlerinde sür’at yapmanın da zevkli olduğunu
itiraf etmeliyiz. Yol boyunca arazinin düzlüğü
ve münbit oluşu, ecdadımızın neden daha çok
Avrupa’da tutunmak istediğini düşündürdü.
Ecdadımız elbette İla-yı Kelimetillah için üç
kıtada yayıldı, fetihler yaptı, ancak arazinin
güzelliği ve münbit oluşu da her halde bu
siyasette müessir olmalı…
İstanbul’da yaşayan biri olarak, şehirde
bulunduğumuz zaman içinde, sanki bütün
dünyanın beton yığını olduğunu düşünüyoruz.
Şehirden çıkıp kendimizi tabiatın kucağına
attığımız demlerde de bütün dünyanın yemyeşil
olduğunu hayal ediyoruz…
Nihayet iki saatin sonunda Edirne şehir
merkezine giden yola girdiğimizde karşımızda
küçük bir tepe gibi Selimiye ve uzaktan iki
minaresi göründü. Selimiye Avrupa semalarında
Allah’ın ismini asırlardır Hristiyan dünyanın
gönlüne haykıran minareleriyle daha uzaktan
İslam’ın güzelliğini ve estetiğini aksettiren en
büyük mabed olarak hayranlık uyandırıyor.
Minarelerindeki simetri o kadar güzel ki
uzaktan bakınca sadece iki minaresi bulunduğu
intibaı uyandırıyor. Selimiye, sadece bir
mimari eserden ibaret değil. İslam sanatlarının
bütün incelikleri bu eserde zirveye ulaşan
güzellikleriyle tatbik edilmiş. 16. asır sonlarında
inşa edilen ve Sinan’ın bilgelik çağının eseri
olan Selimiye’yi seyre dalan bir insanın, Allah’ın
kudretinin inanan insanlar elinde tecellisini
müşahede ediyor.
Selimiye’nin her biri üçer şerefeli 4 minaresi,
ana kubbesi ve iç revaklı avlusu arasındaki
muvazene, İslam’ın hayata baştan sona bir
denge, ahenk, muvazene ve nizam getirdiğini
anlatması bakımından eşsizdir. Mihrabındaki
dairevi geometrik mermer işçiliği, sonsuzluğa
uzanan bir ahengin seyredenlerin ruhuna da
aksinin ifadesidir. Başta ana kubbedeki 40
pencerenin mabede sağladığı aydınlık olmak
üzere, yüzlerce pencereden içeriye dolan
güneşin ışıkları, huzur ve sükunet içinde,
huşu ve vecd ile Allah’a kulluk etmeyi daha bir
güzelleştiriyor.
Ulu bir mabedi gezerken, tarihten az çok nasibi
olan insanların neler hissettiğini tahmin etmek
zor değildir. Selimiye, bir ihtişam ve güç asrının
bütün güzelliklerini kendisinde toplayan,
tarihte benzeri bir daha yapılamamış mabet
olarak bize de tarifsiz hisler yaşattı. Caminin
içinde gezerken, önce hangi güzelliği görmemiz
gerektiğine karar veremeyen bir halet-i ruhiye
içindeydik.
Minberi ayrı güzel, mihrabı ayrı… Kalem işleri
klasik çağımızın bütün haşmetini aksettirirken,
çinilerinin asırlardır solmayan renkleri, ruhların
ölümsüzlüğünü hatırlatması bakımından da
şiir ilham ediyordu. Ziyaretçilerin ekserisi,
27
28.
müezzin mahfili altındakimermer sütunda
bulunan ters laleyi görmek için sıraya girerken,
biz çinilerdeki lalelerin güzelliğine kapılıp gittik.
Cami görevlilerinden birinin mihrab etrafındaki
çinilerden fotoğraf çekmemizi engellemek için
verdiği mücadeleyi saymazsak, cami içindeki
huzur ve sükun cenneti hayal ettiriyordu.
Caminin hemen yan tarafında ve iç avlusundan
girişi bulunan medresesi, bugün maalesef müze
olarak kullanılıyor ve içeride klasik Türk- İslam
sanatlarından örnekler sergileniyor.
Asırlarca ilme hizmet etmiş bir medresenin
bugün müze olması içimizi dağladı… Neden
hâlâ medreseler medrese olarak açılmaz ve yine
ilmin hizmetine verilmez acaba?
Mimar Sinan’ın su harikulade eserinin aslî
vazfesinden uzaklaştırılmasının üzerinden
neredeyse bir asır geçti. Bugün artık her şeyin
aslına rücu ettiği zamandayız. Gönül istiyor
ki, başta İstanbul’daki medreseler ve bilhassa
Ayasofya olmak üzere, bütün vakıf eserlerinin
aslına uygun olarak hizmet vermesi, bu milletin
tarihine bağlılığının bir delili olmayacak mıdır?
Mabedin altındaki vakıf çarşısındaki dükkanlar
Vakıfların mıdır, özel mülk mü olmuştur
bilmiyoruz amma, bu güzel dükkanlardaki
satıcıların halim selim misafirperverliklerini
anmadan geçmeyelim. Selimiye’den çıkıp Sultan
Çelebi Mehmed’in yâdigârı Eski Camii’yi zilyaret
ederken, o yılların milli ve manevi ruhunu
hissetmemek mümkün değildi.
12 yıl süren fetret devrinden sonra kardeşlerini
bertaraf ederek Osmanlı Devleti’ni yeniden
kuran Çelebi Mehmed, bunca gaile arasında o
zamanki Payitahtımız olan Edirne’ye klasik bir
eser kazandırmayı ihmal etmemiş. Caminin
bir köşesindeki Hacer’ül Esved parçası elbette
ziyaretçilerin en çok alakasını çeken güzellik
olarak bizi de kendine celb etti.
Duvarlardaki celi yazılar, milletimizin yazıya ve
Kur’an-ı Kerim’e verdiği kıymetin asırlardan beri
eksilmediğini anlatıyordu.
Çelebi Mehmed Camii, Selimiye’nin aksine
mütevazı ve zemine yakın kubbesiyle imanlı
gönülleri bir başka sarıp sarmalıyor…
Selçuklu izlerinin hâlâ devam ettiği Çelebi
Mehmed devrinin bu muhteşem eseri, Avrupa
topraklarına serptiğimiz çil çil kubbelerden
sadece biri…
Eski Cami’den çıkıp azıcık yürüyünce Üç
Şerefeli Camii adıyla mariuf, Sultan İkinci
Murad devrinin emsalsiz güzellikteki camiine
varınca, Osmanlı Devleti’nin bu cami sevdası
üzerinde fikir yürütme ihtiyacı duyuyoruz.
Minalerinden birinin üç şerefeli olması sebebiyle
bu adı aldığını tahmin ettiğimiz güzel eser,
Osmanlı’nın İslam’a bağlılığının ve imanının
kaviliğini ortaya koyması bakımından fevkalade
bir manzara arz ediyor.
Edirne’ye gidip de Sultan İkinci Beyazıd Han’ın
Darüşşifasını ziyaret etmemek olmazdı tabii.
Bugün temsili heykellerle Osmanlı asırlarında
maddi ve manevi hastalıklarının tedavi
usullerinin anlatıldığı bu büyük ve muhteşem
eserin içinde kaç saat geçirirseniz geçirin,
bedeniniz yorulsa da ruhunuz gerçek bir
tedaviden geçiyor.
Darüşşifa’dan geçilen cami galiba bugünkü
nesillere şu mesajı veriyor: Ruh hastalığına
yakalanmamanın yolu Allah’ı zikirden geçer…
Gün boyu Edirne’nin tarihi eserlerini,
tabii güzelliklerini gezerek zamana kıymet
kazandırdık.
Edirne’de ciğer yememek olmazmış tabii…
Ciğer faslını da ihmal etmedik.
Meriç kıyısındaki bir piknik alanında kısa mola
verdik. Ne yazık ki şehrin manevi havasına
uymayan bir insan manzarası ve temizlik
noksanlığı dikkatlerimizden kaçmadı.
Bu arada şehre girerken 90 km hızla radara
yakalandığımızı ve 412 TL ceza aldığımız
üzüntüyle daima hatırlayacağız.
Şehrin girişine kurulan bu tuzağın haksız bir
tuzak olduğunu da ifade edelim ki, şehre ilk
defa gelenleri bu ceza ile karşılamak bir devletin
adaletine yakışmıyor…
sayı//23// haziran 28
29.
Mustafa UÇURUM
ehirlerarası otobüsünçok da rahat olmayan
koltuğuna kurulduğumuzda şoför ve muavin
yerini alınca uzun ama yorucu bir serüvene
çıkmış olurduk. Kıvrımlı yollarda ağır ağır
ilerlerken otobüsümüz, muavin çok da itinalı
olmayan bir eda ile kolonya tutardı yolcularına.
Neredeyse tüm yolcular bir konuk edasıyla kolonya
için uzatırdık avuçlarımızı. Derin derin içimize
çekerek limon kokusunu otobüsü duman altı
bırakan sigara dumanı altında mesafeleri tüketmeye
devam ederdik.
Ön, arka ya da yan koltuktan “Kokmuştur.” diyerek
ikram edilen yolluklar ikram edilirdi. Bir börek,
kek ya da pasta yol arkadaşlarımız tarafından
özenle uzatılırdı. Hiçbir art niyete mahal vermeden
yolluktan payımıza düşeni alırdık.
Yol arkadaşlarımız olurdu. Önce bir selam ile
başlayan, sonra derin bir muhabbete dönüşen
sohbette yolların nasıl bittiğini bilmeden
tüketirdik mesafeleri. Mola yerlerinde ne dediği
anlaşılmayan ve Türkiye’nin her yerinde aynı
üslupla yapılan anonslarla otobüsler mola verirdi.
Herkesin otobüsten inmek için hareketlendiği bir
anda muavin yolculara jestini yapardı. “Çaylar
şirketteeeen.”
Yol üstü çayları soğuk, bardakları küçük olurdu.
Şirket çayları soğuktu ama samimiyetle içilirdi.
Yarım saatlik molalarda yudumlanan çaylar soğuk
olsa da muhabbetler gayet sıcaktı.
KOLONYA KOKULU
YOLCULUKLAR
Neredeyse tüm yolcular bir konuk edasıyla
kolonya için uzatırdık avuçlarımızı. Derin derin
içimize çekerek limon kokusunu otobüsü duman
altı bırakan sigara dumanı altında mesafeleri
tüketmeye devam ederdik.
Yaşadığımız çağ bizden birçok şeyi alıp gidiyor. Bazılarını
fark etsek de fark etmediğimiz o kadar çok kaybolan
yanımız var ki eksilip duruyoruz bir toz bulutu gibi.
Teknoloji kuşattıkça her yanımızı, biz olan değerlerimiz
de dijital bir kuşatma altında yitip gidiyor. Otobüs
yolculuklarımız da bundan payını aldı. Önce otobüslerimiz
teknolojinin nimetlerinden yararlanarak son derece rahat
hale geldi. Yolculuklarımızı sisli bir tünel yolculuğuna
çeviren nikotin kokusu ve dumanı da şükür ki çıktı
hayatımızdan. Bunlar elbette güzel gelişmeler. Firmalar
daha iyi hizmet mantığıyla her koltukta tv ve internet
keyfi parolasıyla yolculuklarımızı da dijital bir cendereye
aldılar. Yolculuk başlar başlamaz kulaklığı takan yolcular
kendilerini ucube bir dizinin girdaplı senaryosuna
kaptırıyorlar artık. Güvenimizi yitirdik, bu kesin.
Hayatımızın her noktasında şüpheli bir tavır takınmaya
başladık. Şehir, mahalle, sokak derken iyice daralttık dost
hanemizi. Sırdaş olmak, omuz vermek, gönül birlikteliği
kurmak gibi sözler ancak geçmiş zamanın sayfalarında
kaldı. Bir köy halkından daha fazla kişinin yaşadığı
apartmanlarda kapısını rahatlıkla çalabileceğimiz kişi sayısı
bir ya da iki kişi. Bazen bunu bile bulamayanlarımız oluyor.
Haber programlarında izlediğimiz hunharca cinayetler,
gözü dönmüş bir halde yaşamayı tarz haline getirmiş kişiler
bizleri evlerimize hapsetti. Çelik kapılar, kapıların 3-4 çeşit
kilitleri, camları sıkı sıkıya tutan parmaklıklar ve içinde
devinip durduğumuz küçük dünyamız.
Aynı apartmanda yaşayıp da ne iş yaptığını, nereli
olduğunu bilmediğimiz kapı komşularımızla küçük
rastlaşmaları bile nimet sayar olduk. Bir çayın demini
bekleyen komşularımız ne yazık ki yok artık. Kapı
komşusuna bir selamı çok gören kişilerin yolculukları da
aynı sıcaklıkta oluyor. (!) Otobüs daha hareket etmeden ya
kulaklığı takıyor yol arkadaşımız ya da başını yana devirip
göstermelik bir uykunun koynuna bırakıyor kendini. On
iki- on üç saat süren yolculukta tek kelam etmeden ayrılan
yol arkadaşları olarak hangi yöne gittiğimizin de pek önemi
kalmıyor. Çünkü kendini kaybetmiş bir toplum olmaya
çoktan başladık bile.
Çaylar şirketten değil, mola yerleri kapital bir kuşatma
altında büyük bir gürültüye teslim. Yolculuklarımız ne
kadar rahat olursa olsun yalnızlığımız orada da devam
ediyor. Muavin, yolculuk başlar başlamaz bir nostaljiyi
yaşatmak istercesine konuklarına kolonya tutmaya başlıyor.
Nerdeyse hiçbir yolcu kolonya için elini uzatmıyor.
Sonra ikramlar başlıyor. Çeşit çeşit. Hepsi de sessiz ve
oldukça resmi. İkramını alan yolcu uzayıp giden yolda
kendi dünyasına dönerek tüketiyor yolları. Küçük bir
selam, bir tebessüm, hayata dair birkaç kelam yolculukları
daha keyifli hale getirecektir. İçimize çektiğimiz kolonya
kokusunun serinliğini duya duya, şirketten olmasa
da muhabbetten demli çayı yudumlayacağımız nice
yolculuklara ulaşmak dileğiyle.
29
30.
KIRIM TARİHİ VE
KÜLTÜRELMİRASI
ENVANTER PROJESİ
Veysel GÜNDÜZ
Kültürel zenginliğimiz içerisinde, Türk İslam medeniyeti
başta olmak üzere kadim uygarlıklara ev sahipliği yapan
en önemli coğrafyalardan ve kültürel miras anlamında
mihenk taşlarından birisi Kırım Yarımadası’dır.
PROJE VE KİTAP TANITIMI
oydaş ve akraba topluluklar ile
sosyal, kültürel ve ekonomik
ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla
bu topluluklara yönelik faaliyetler
yürütülmesi hususu, Yurtdışı
Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı
Kanununda belirtilen amaçlardan birisidir.
Orta Asya’dan Balkanlara birçok ülke ve
bölgede faaliyet yürüten Başkanlığımız,
tarihsel süreç içerisinde farklı konjonktürler
neticesinde ayrı düştüğümüz, birbirinden
uzak coğrafyalara taşındığımız soydaşlarımızla
bağların tazelenmesi yanı sıra tarihin belirli
dönemlerinde bir arada yaşadığımız ve aynı
ortamı teneffüs ettiğimiz akraba milletlerle
yoğun ve sıcak ilişkilerin yeniden tesis edilmesi
hususlarında farklı proje ve faaliyetlere imza
atmaktadır. Eğitimden, kültüre, sosyal hayattan
ekonomik süreçlere birçok alanda vatandaş ve
soydaş akraba düzeyinde ilişkiler geliştiren ve
hizmetler sunan Yurtdışı Türkler Başkanlığı
medeniyetlerin ayak izi ve nişanesi olan
kültürel mirasa ve eserlere dönük çalışmaları
da koordine etmektedir. Sözlü tarih ve kültürel
miras envanter çalışmaları ile Türk-İslam
mirasına sahip çıkmayı ve geleceği taşımayı
görev sayan YTB, soydaş akraba topluluklar
bağlamında birçok coğrafyaya bu hizmetleri
götürmeyi hedeflemektedir.
Anadolu ve soydaş akraba coğrafyalar tarihte
önemli medeniyetlere ev sahipliği etmişlerdir.
Birbirinin varisi olan farklı medeniyetlerin
şekillendirdiği ve her coğrafyada farklı izlerini
gördüğümüz yaşanmışlıklar kendilerini o
dönemin ihtiyaçlarına binaen gözlerimize ve
kalplerimize sundukları farklı eserlerle ayakta
tutmakta ve günümüze birer gıpta ve ibret
vesikası olarak aktarmaktadırlar.
Aktarılan miras ve eserler, üzerinde vücut bulan
milletlere bir ders niteliği taşımakta olduğu
gibi, bu kümülatif mirasa yeni değerlerin
katılması noktasında toplumlara yol gösterici
olmaktadırlar. Türk İslam medeniyeti, söz
konusu rehberlik görevini tarih sahnesinde
en iyi şekilde icra etmiş dünya kültür
mirasını şekillendirerek, farklı medeniyetlerin
eşsiz izlerini taşıyan kültürel coğrafyamızı
zenginleştirmiştir.
KADİMUYGARLIKLARINEVSAHİBİ:KIRIM
Kültürel zenginliğimiz içerisinde, Türk
İslam medeniyeti başta olmak üzere kadim
sayı//23// haziran 30
31.
uygarlıklara ev sahipliğiyapan en önemli
coğrafyalardan ve kültürel miras anlamında
mihenk taşlarından birisi Kırım Yarımadası’dır.
Karadeniz’in kuzeyindeki Kırım Yarımadası,
tarihsel süreç içerisinde sahip olduğu jeostratejik
konumdan bahisle uluslararası ticaret yollarının
geçiş noktası olmuş hem doğu-batı, hem de
kuzey-güney doğrultusunda geniş bir çevre
ile yakın ilişkilere sahip olmuştur. İskitler,
Yunanlar, Gotlar gibi birçok halklara ev
sahipliği etmiş Roma İmparatorluğu’nun da
kuzeydoğudaki uç kısmını teşkil etmiştir.
Kırım’a M.S. V. yüzyıldan itibaren Hunlar,
Bulgarlar, Hazarlar, Peçenekler, Oğuzlar
ve özellikle de XI. yüzyılın ikinci yarısında
gelen Kıpçaklar yarımadanın bugüne kadar
gelen Türk etnik unsurunun temelini teşkil
etmişlerdir. Bununla birlikte, XIII. yüzyıldan
itibaren Altın Orda İmparatorluğu’nun
bölgedeki hâkimiyeti ile İslâm yarımadaya
tam manâsıyla yerleşmiştir. XV. yüzyılın ilk
yarısından XVIII. yüzyılın son çeyreğine kadarki
dönemde ise Kırım Hanlığı’nın hâkimiyetiyle
Kırım Yarımadası Türk-İslam medeniyetinin
önemli noktalarından biri haline gelmiştir.
TÜRK-İSLAMİZLERİNİNSİLİNMESİ
1736-39 senelerinde Kırım’a giren Rus ordusu,
şehirleri yağmalamış ve kıymetli ve taşınabilir
bütün eşya ve eserlere el koymuştur. Akabinde
başlayan imar çalışmalarına rağmen 1783’te
Kırım’ın Rusya İmparatorluğu tarafından istilâ
ve ilhakı Kırım Hanlığı’nın sonunu getirmiş ve
Kırım’daki Türk-İslam izleri bir bir silinmeye
başlanmıştır. Çarlık Rusya’sının yıkılışına
kadar ciddi baskı ve zulümle toplumsal
yapısını ve kültürünü kaybetme tehlikesinde
altında kalan Kırım Tatarları bu dönemde fırsat
buldukça kimliklerini yansıtan yeni yapılar,
camiler inşa etmeye, eski eserlerini tadil etmeye
çalışmışlardır.
1920’li yıllar ise Sovyet hâkimiyetinde geçen
karanlık yılların başlangıcı olmuştur. Türk –
İslam eserleri büyük bir kinle yok edilmeye
başlanmış, camiler kapatılmış minareler yerle bir
edilmiştir. 1930’lu yıllarda ise bu saldırı bütün
dini inanış ve sembollere yansımış, yarımadada
diğer dinlerin sembol ve yapıları yok edilmiştir.
Bu dönemde cami, tekke, türbe, mektep ve
medrese gibi dinî özellikli yapılar yok edildiği
gibi bunlarda bulunan taşınabilir mirası olan
kitaplar, halılar, kilimler, şamdanlar, kandiller
ve rahleler gibi taşınabilir kültür varlıkları
belgelenemeden yok olmuştur.
Kırım için bir diğer kanlı ve acılı dönem ise II.
Dünya savaşı olmuştur. 1941-44 arası Alman
ordusunun işgali altında kalan Kırım 1944’te
kanlı bir savaş ile Kızıl Ordu’nun eline geçmiştir.
Savaş sürecinde ise kaçınılmaz gerçekleşmiş ve
çarpışmalardan dolayı birçok yapı zarar görmüş
veyahut yok olmuştur.
TARİHİNENACISÜRGÜNLERİNDENBİRİ
1944KIRIMSÜRGÜNÜ
18 Mayıs 1944 günü Kırım Tatar halkı Stalin
rejiminin aldığı insanlık dışı bir kararla bir
gecede evlerinden alınarak, hayvan taşımak için
18 Mayıs 1944 günü
KırımTatar halkı
Stalin rejiminin aldığı
insanlık dışı bir kararla
bir gecede evlerinden
alınarak, hayvan
taşımak için kullanılan
tren vagonlarına
doldurulmuş ve Orta
Asya çöllerine ve
Urallara sürülmüşlerdir.
Şeyhköy Camii ve Dârü’l-Huffâz’ın halen mevcut olmayan kitabesi. (1920’ler)Şeyhköy Camii kalıntısı. (2012)
31
32.
kullanılan tren vagonlarınadoldurulmuş ve
Orta Asya çöllerine ve Urallara sürülmüşlerdir.
1944 sürgünü sonrasında Kırım’da Kırım
Tatarlarından kalan bütün izler silinmeye
çalışılmış Kırım Tatarca bütün yerleşim yeri
isimlerinin değiştirilmiş, Kırım Tatarlarından
kalan birçok yapı yok edildiği gibi, geri
kalabilenler de bakımsızlık içinde yok olmaya
terk edilmiştir. 1991’de Sovyetler Birliği’nin
resmen dağılması ve Kırım’ın bağımsız Ukrayna
Cumhuriyeti içerisinde muhtar bir cumhuriyete
dönüşmesi yeni bir dönemin başlangıcı olmuş
ve 80’lerden itibaren Kırım’a dönmeye başlayan
Kırım Tatarlarının göçü hız kazanmıştır.
Şu ana kadar 270.000 kişi dönüş yapmış
olup 2012 yılına kadar her yıl ortalama 550
aile Kırım’a ulaşmış 2010 – 12 yılları arasında
1000’e yakın aile dönüş yapmıştır. Bu süreçte,
geri dönüş yapan ailelerin barınma ve iaşe
sorunları çözülmeye çalışılırken son yarım
asırda bölgenin Türk-Müslüman kimliğine
vurulan darbenin izleri de bir bir gün yüzüne
çıkmıştır.
TARİHİVEKÜLTÜRELMİRASASAHİP
ÇIKILIYOR
Gelinen noktada, Kırım yarımadası, Altınordu
Devleti, Kırım Hanlığı ve Osmanlı Devleti
döneminde inşa edilen tarihi eserlerin
dönüştürülmesi, tahrip edilmesi neticesinde
bakımsız bırakılarak yok olma sürecine terk
edilmiştir. Söz konusu ihtiyacın aciliyeti
neticesinde Başkanlığımızca Kırım’daki mevcut
durumun tespiti ve iyileştirmeye yönelik eylem
planı ve yol haritasının çıkarılması amacıyla
bir koordinasyon faaliyeti icra edilmiştir. Ön
hazırlığı yapılan çalışma neticesinde 2012
yılında Başkanlığımız ve Vakıflar Genel
Müdürlüğü işbirliğinde “Kırım Tarihi ve
Kültürel Mirası (KTKM) Envanter Projesi“
uygulamaya konulmuştur.
22ŞEHİRVE44KÖYDE163TÜRK-İSLAMESERİ
TESPİTEDİLEREK,KAYITALTINAALINDI
Sanat tarihi ve mimari yönüyle tamamen
uzmanlık gerektiren çalışma için profesyonel
bir proje ekibi oluşturulmuş alanında uzman
şahsiyetlerden yakın destek alınmıştır. 2012
yılı Mart – Nisan aylarında, Bilkent Üniversitesi
Öğretim Üyesi ve kendisi de Kırım Tatarı olan
Doç. Dr. Hakan Kırımlı ve Bağımsız araştırmacı
Dr. Nur Nicole Kançal koordinatörlüğünde
oluşturulan profesyonel bir ekiple Kırım
Yarımadasına iki aylık bir saha çalışması
gerçekleştirilmiştir. Bahse konu çalışma
kapsamında yerel kaynaklardan faydalanılmış
ve özellikle Kırım Mühendislik ve Pedagoji
Üniversitesi’nden akademisyenlerin önemli
katkıları olmuştur. 22 Şehir ve 44 köyde
163 Türk-İslam eseri tespit edilmiş ve kayıt
altına alınmıştır. Çalışma, kalıntı halinde
dahi olsa günümüze ulaşabilmiş yapılarla
sınırlandırılmıştır. Bu yapılar esas itibarıyla,
Hansaray, camiler, tekkeler, türbeler, çeşmeler,
mektepler, medreseler, köprüler, kaleler, kuleler
ve istihkâmlardan ibarettir. Altın Orda ve
onun devamı olan Kırım Hanlığı devletlerinin
hakimiyet alanı daha geniş coğrafyalar olmakla
Kırım Özerk Cumhuriyeti,
17 Mart 2014 tarihinde
gerçekleştirilen ve
Rusya’nın gölgesinde
emrivakiyi andıran
bir referandumla de
facto olarak Rusya’ya
bağlanmıştır.
Hansaray. Tepeden
panoramik görünüş.
(2012)
sayı//23// haziran 32
33.
birlikte mevcut çalışmayalnızca Kırım
yarımadası dahiline münhasır tutulmuştur.
KİTAPÇALIŞMASIVEFOTOĞRAFSERGİSİ
Çalışmaya konu olan yapıların istisnasız tamamı
yerinde tespit ve tetkik edilmiş, çoğunun planı
çizilmiş, koordinatları alınmış, bulgular arşiv
belgelerindeki ve ikinci el kaynaklardaki bilgi
ve resimlerle karşılaştırılarak değerlendirilmiştir.
Bunun yanında, yapıların geçmişine ilişkin
yerli halktan ve bilgi sahibi diğer kimselerden
sözlü tarih verileri derlenmiş, bunlar da
tahlil edilmiştir. Çalışma neticesinde 1.500
fotoğraf ve 163 eserden oluşan kitap çalışması
tamamlanmıştır. İncelenen eserlerin ve projenin
tanıtılması amacıyla Mayıs 2013’te Kırım
Mühendislik ve Pedagoji Üniversitesi’nde
projeye ilişkin bir sunum ve 118 fotoğraflık bir
fotoğraf sergi gerçekleştirilmiştir.
Başkanlığımızın koordinasyonunda yürütülen
KTKM çalışmasının temel amacı Kırım’daki
Kırım Tatar (Türk-İslâm) medeniyetinin
muazzam mirasından geride kalabilenlerin
bilinmesine ve öğrenilmesine hizmet edebilmesi
ve çalışmanın ortaya koyduğu verilerle Kırım
ve bütün bölge için eşsiz önem taşıyan bu
mirasın âcilen koruma altına alınmasına katkı
sağlanmasıdır. Bu bağlamda, envanter ve
katalog çalışmalarıyla tarihi eserlerin UNESCO
ve Ukrayna makamları nezdinde kayıt altına
alınmasının tahribatı önleyeceği ve restorasyon
çalışmalarının sağlıklı bir şekilde yapılmasını
temin edeceği düşünülmüştür.
YENİDENRUSYABASKISI
Ancak, 2014 yılı Şubat’ında Rusya tarafından
yeni bir işgal ile karşı karşıya kalan Kırım
Tatarları, Kırım’a dönüşleri üzerinden 25
yılı bile geçmemişken ve sürgün anıları hale
tazeyken yeni bir trajedi ile karşılaşmışlardır.
Rusya’nın müdahalesi ile tırmanan Kırım
krizi neticesinde uluslararası hukuk
çerçevesinde Ukrayna’ya bağlı olan Kırım
Özerk Cumhuriyeti, 17 Mart 2014 tarihinde
gerçekleştirilen ve Rusya’nın gölgesinde
emrivakiyi andıran bir referandumla de facto
olarak Rusya’ya bağlanmıştır.
Yaşanan gelişmeler neticesinde Kırım’ın
sekenesi olan Kırım Tatarları ciddi baskılarla
karşılaşmışlardır. Rusya yanlısı Kırım
yönetiminin uygulamaya soktuğu yeni anayasa
ve yeni dönemde uygulamaya sokulan Rusya
kanunları ile Kırım Tatar halkının “yerel halk”
olma özelliği ellerinden alınmış, özneden
nesneye doğru evrilen Kırım Tatarları yeni bir
mücadele içerisine girmişlerdir.
Kırım Tatarlarının En Büyük Destekçisi Türkiye
Kriz sürecinde Kırım Tatarlarının en büyük
destekçisi Türkiye olmuş ve Kırım Tatarlarının
durumu uluslararası camiada farklı faaliyet,
proje ve girişimlerle diri tutulmuştur. Ancak
25 Kasım 2015 tarihinde Türkiye sınırının
ihlali neticesinde bir Rus uçağının vurulmasıyla
gerilen Türk – Rus ilişkileri, Kırım yarımadasını
yeni bir krizin içerisine sokmuştur. Rusya’nın
Türkiye’ye dönük farklı yaptırım girişimleri
ve ilişkileri soğutmaya yönelik tutumu, Rusya
yanlısı Kırım yönetiminin Kırım Tatarları ile
ilişkilerini de şekillendirmeye başlamıştır.
Rusya yanlısı Kırım yönetimince, Kırım
Tatarlarının hükümet içerisindeki temsilinden,
sosyal hayata, kültürel faaliyetlerden Türk
işadamlarının Kırım’daki yatırımlarına kadar
geniş bir yelpazede etkileri hissedilmeye
başlayan baskının, bundan sonraki süreçte de
devam edeceği değerlendirilmektedir.
Nihayet, Kırım Tatar halkına yönelik son derece
endişe verici olayların yaşandığı bu süreçte
Kırım yarımadasında envanteri yapılan ve kayıt
altına alınan Türk – İslam mirasına yönelik
tahribatın önlenmesi yönelik uluslararası
girişimlerde bulunulması ve farklı proje, faaliyet
ve organizasyonlarla yapılan çalışmaların canlı
tutulması Türk-İslam mimari mirasının gelecek
nesilleri aktarılması adına çok değerlidir.
Hansaray
33
34.
TÜRKÜLERDE ŞEHİRLER,
ŞEHİRLERDE TÜRKÜLER
MehmetBAŞ
“Zalim felek değirmenin döndü mü”, “Daha senden gayrı âşık
mı yoktur” ve “Ağam İstanbul’u mesken mi tuttun, Sılaya
dönmeye yemin mi ettin” türküsünün toprağına veda ederek
Nevşehir’e geçerim.
ivas’tan Erzurum’a doğru kıvrıla
kıvrıla giden Doğu Ekspresinin
geçtiği sararmış bozkırlarda yanık
türküler söyler çobanlar.
“Bir yıldız doğar yüceden,
Şavkı vurur pencereden”,
“Erzincan’a girdim de ne güzel bağlar,
Erzurum’a vardım da dumanlı dağlar”
Onlar türküsünü söylerken benim dilimde
“Erzurum dağları da kar ile boran
Aldı yüreğimi dert ile verem” türküsünün
sözleri dökülür.
“Sivas ellerinde sazı çalınan Pir Sultan Abdal’a”
ve “Dostlar beni hatırlasın” diyen Âşık Veysel’e
selam gönderip;
“Madımak oylum oylum
Geliyor civan da boylum” türküsünü hatırlarım
her Sivas’tan geçtiğimde.
“Erzincan’dan Kemah’tan” derken oradaki
dağlar bana meşhur Dersim türküsünü
hatırlatır.
“Dersim dört dağ içinde,
Gülü var bağ içinde
Hak dersimi saklasın
Bir gülüm var içinde”.
Şimdi bahtım Artvin’e düşer ve Artvin’de “Çift
jandarma gelir kaymakam konağından”.
Ardahan’ın yollarıyla ve Iğdır’ın al elmasıyla
serhatlarda dolaştıktan sonra Karslı âşıklara
bir selam gönderip;“Vanlıyız şanlıyız, Kılıcı
kanlıyız” diyenlerin memleketine düşer yolum.
Urfa’ya giden paşalarının ardından “Urfa’ya
paşa geldi” türküsünü söylemiş vefalı Vanlıları
hatırlarım.
Oradan Bitlis’e geçip “Bitlis’te ki beş minareyi”
seyredip geçtiğim Muş’tan “Mektebin bacaları
ders verir hocaları” türküsüyle mest olarak
ayrılıp “Ağrı dağından uçtum, çayır çimene
düştüm” diyenlerin yanına uğrarım.
Batman’da “Kırklar dağının düzü, ziyaret çarpıttı
bizi” türküsüyle açılır efkâr defterim.
Şırnak’ta;
“Çoban kızı suya gider,
Su testisi elinde.
Sudan gelir yaş eteği belinde,
Benim yârim dünya âlem dilinde” türküsü alır
götürür beni o güzel, o saf sevdalara.
“Bingöl dört dağ içindedir”,ve “Bingöl’e bak
Bingöl’e, pınar akar Bingöl’e” türküleriyle
Bingöl’e veda ederim.
sayı//23// haziran 34
35.
Hakkâri’de;
“Berçelan yaylaları,
Severim buraları,
Gülnazkarşıdan gelir,
Terlemiş yanakları” türküsüyle o güzel yaylalara
selam ederim.
Elazığ’da; “Kar mı yağmış şu Harput’un başına,
Kurban olam toprağına taşına” diyerek “Elazığ
uzun çarşı dükkânlar karşı karşı” türküsüyle
dolaşırım ve usta Enver ve Paşa Demirbağ’a bir
selam iletirim.
Malatya’nın çağlayan sularından içerek “Sarı
çiçekte sarartıyor dağları” diyerek, “Bir ay doğar
ilk akşamdan geceden” türküsü dilimde üstat
Fahri Kayahan’a selam gönderip Diyarbakır’a
çeviririm yüzümü ve;
“Diyarbakır şad akar
Urfa, Mardin’e bakar
Diyarbakır kızları,
Kibritsiz kandil yakar” ve “Alipaşa mahlesinde
lorke oynar güzel kızlar” der giderim.
Celal Güzelses’in “Ağlama yar ağlama” türküsü
sızlatırken içimi,
“Yola çıktım Mardin’e,
Düştüm senin derdine,
Mevlam sabırlar versin
Yârini yitirene” türküsünü dinlerim Mardin’de.
Urfa’ya açılır kanatlarım oradan. Şanlıurfa da
ya da El-Ruha da bir Urfa türküsüyle dalarım
düşünceye;
“Dünya için gam yeme,
Zira gelip geçici,
Varlığına güvenme,
Sen yolcu dünya hancı,
Bu dünya yalan,
Gafletten uyan”.
Ve Tenekeci Mahmut, Mukim Tahir, Cemil
Cankat, Kazancı Bedih, Bekçi Bakır, Seyfettin
Sucu ve bütün Urfalı saz ve söz ustalarına
saygılarımı sunar ölenlere Allahtan rahmet
dilerim.
Oradan Adıyaman’a yüzümü çevirerek
“Adıyaman harfane gecelerinde bir gazel
dinlerim”, “Eyvanına vardım eyvanı çamur”
“Karadağ’ın boz yılanı, gelir dolanı dolanı.”
Antep’te “Ezo gelin”in türküsüyle
hüzünlenirken; Kilis’te
“Karanfil deste gider
Kokusu dosta gider “ türküsü çınlar
kulağımda…
“Ben sana yandım gelin,
Yanağı allı gelin,
Gaziantep yolunda öldürdün beni gelin” gelir
aklıma.
“Maraş’tan bir haber gelir.” Gavurdağı’nın
eteğinde bir barak yankılanır.
Hatay’da;
“Altın tasta gül kuruttum,
Yâri sinemde uyuttum,
Yâr söyledi ben unuttum” türküsünü hatırlarım.
Giderim Çukurova’ya doğru;
“Adana yollarında,
Pamuklar dallarında,
Allah canımı alsın,
O yârın kollarında”.
Ve “Şu kışlanın kapısına
Mail oldum yapısına” türküleriyle bir hüzün
doğar içimde
“Bedenim ruhuma gurbet el olmuş” türküsünün
sahibi Devran Babayı anarak oradan Mersin’e
gider türküler dinlerim:
“Şu yüce dağların karı eridi
Sel oldu gidelim de bizim ellere
Yaylamızı lale sümbül bürüdü,
Gel oldu gidelim de bizim ellere”
Ve sonra;
“Silifke’nin yoğurdu
Kız seni kimler doğurdu
Seni doğuran ana
Bal ile mi yoğurdu”
Toroslar tüm heybetiyle durur karşımda.
Aşarım boğazını Ermenek’ten çıkarken Konya
ovasına doğru Karaman’da;
“Penceresi yeşil perde
Sen uğrattın beni derde” türküsü duyulur.
“Bozkır dedikleri küçük kasabadan” geçip
mezar arasında harmanları olmayan Mevlana
şehrine düşer yolum:
“Yaylı geldi kapılara dayandı,
Necip’i vuranlar nasıl dayandı?” türküsünü
söylerken bir âşık Meram bağlarından Gesi
bağlarına doğru bir yol bularak “Yine yeşillenen
Niğde bağlarını” seyrederim.
“Yabandan gel kömürde gözlüm yabandan
gel”diyenlerin ve
“Güvercin vurdum kalkmaz
Kanı sel olmuş akmaz” diyen hemşehrilerimin
yüreğinden geçerek ve Tahiri Baba’ya rahmet
dileyip Ali Ercan’a selam söyleyerek “Bu
dünyada ölüm varsa zulüm var”diyen Kayseri
toprağına ayak basarım.
“Zalim felek değirmenin döndü mü”, “Daha
35
36.
senden gayrı âşıkmı yoktur” ve “Ağam
İstanbul’u mesken mi tuttun, Sılaya dönmeye
yemin mi ettin” türküsünün toprağına veda
ederek Nevşehir’e geçerim.
Nevşehir’de aklıma;
“Dam başında sarıçiçek,
Buradan gidek Ürgüp’e göçek” türküsü gelir.
Refik Başaran’ın memleketine veda edip oradan
Muharrem Ertaş’ın memleketi Kırşehir’e çıkar
yolum. Bozlaklarla doldururum heybemi.
“Biter Kırşehri’nin gülleri biter
Çırpınıp dalında bülbüller öter” diyerek ve
Çekiç Ali, Hacı Taşan ve Toklumenli Aşık Said’e
selam söyleyerek Yozgat’a geçerim.
Yozgat’ta;
“Çamlığın başında tüter bir tütün,
Ziya’nın atını pazara tutun” ağıdıyla
hüzünlenirim. Nida Tüfekçi’yi hatırlatır bana
Yozgat.
Aksaray’da;
“Dam başında oturur,
Çıkmış kapı süpürür,
Senin o bakışların,
Beni bir gün bitirir” türküsünü dinlerim.
Keskin üstünden “Allı turnanın” geçişini
seyrederim. Çorum’da “Kayayı kırcı tutar” ve
Gülabi dertli dertli çalar sazını.
Tokatta;
“Abum abum kız abum,
Gözün kör olsun abum” türküsünü dinlerim.
Gümüşhane’de;
“Giderim yolum dağdır
Vay bu ne meyveli bağdır”
Bayburt’ta;
“Baba ben derviş miyem,
Kürkümü giymiş miyem,
Ben sevdim eller aldı,
Niye ben ölmüşmüyem” türküleriyle
efkârlanırım.
Rizede “Çayeli’nden öteye” yali yali gidip
dururken Trabzon’da;
“Oy Trabzon Trabzon
Dibi kalaylı kazan,
Sevdalı günlerime,
Efkarlı günlerime,
Gelip çattı Ramazan” çalar dertli dertli.
“Oy benim sevdiceğim olur mu böyle keder,
O Sürmene yaylası da on beş doktora bedel”
türküsü alır götürür beni.
“Giresun’un içinde iki sokak arası,
Altı kurşun attılar üç de bıçak yarası” türküsünü
dinlerim ve içimden Feride’nin acısı hiç gitmez.
Ordu’ya düşer yolum…
Bir kemençe, bir davul ve de zurna sesine karışır
hava.
“Ordu’nun dereleri aksa yukarı aksa”.
Verir miyim seni Ordu üstüme kalksa
sürmelim.
Çarşambanın gelişi Perşembeden bellidir derler.
Samsun Çarşamba’da Yeşilırmak’ın yanında ve
“Çarşamba’yı sel alır” yine.
Kastamonu’da “Sepetçioğlu” türküsünü
dinlerim.
Sinop’ta;
“Kırda erik ağacı,
Etrafında alıcı,
Oğluna gönül verdim,
Darılma Zeynep bacı,
Dillala dillala” türküsü söylenir.
Zonguldak’a girerken;
“Karadır kaşların ferman yazdırır,
Bu dert beni diyar diyar gezdirir” türküsü gelir
aklıma.
Oradan inip giderim Başkent Ankara’ya ve
orda”Misketle” açılır kolları Seymenlerin.
“Meşeler gövermiş varsın göversin,
Söyleyin huysuza durmasın gelsin,
Varmasın kötüye asılsın ölsün,
Ah kötü, adamın var ömrünü yok eder”.
Afyonkarahisar gelir aklıma birden görünce
Ankara kalesini.
“Karahisar kalesi yıkılır gelir,
Kahkülü boynuna dökülür gelir”.
Ve “Emirdağı bir geçmeyle yol olmaz,
Altın yere düşmeyle pul olmaz Fadimem”
türküleriyle ayrılırım Afyon’dan.
Çankırı’da;
“Su gelir millendirir,
Çayırı çimlendirir”.
Karabük’te;
“İlik düştü yakamdan,
Aman kız geliver arkamdan,
Böyle sevda mı olur,
Aman iste beni bubamdan” türküsüyle;
Bartın’da;
“İp attım ucu kaldı,
Elimde tacı kaldı,
Ben bekledim el aldı,
Yürekte acı kaldı” türküsünü dinlerim.
sayı//23// haziran 36
37.
Eskişehir’de; “Fincanı taştanoyarlar”.
Oradan Bursa’ya geçerim;
“Bursa’nın ufak tefektir taşları
Ve keman olmuştur o yârimin kaşları”.
Manisa’da;
“Kırmızı buğday ayrılmıyor sezinden,
Kim ayrılmış ben ayrılam eşinden” türküsüyle
nice duygular taşar içimden.
Isparta’da;
“Şu dağlar olmasaydı,
Lalesi solmasaydı,
Ölüm Allahın emri,
Ayrılık olmasaydı” türküsüne kulak veririm.
Denizli’den geçerken “Cemilenin gezdiği dağlar
meşeli” mi diye bakarım.
Antalya’da “Çekemedim akça kızın göçünü”
diye düşerim sevdalara.
Ve Burdur… “Tahtalıkta kalbur var” türküsüyle
yer alır türkü seyahatimde.
İzmir’in meşhur kavakları dökülür yine. “Ah bir
ateş ver de cigaramı yakayım” diye çağırır efeler.
Aydın’ın yolları Yörük Ali Efe’ye açılırken;
Kütahya’ya uzanır yolum;
“Kütahyanın pınarları akışıp durur” ve “Kuş
kanadı kalem olsa yazılmaz benim derdim”.
“Bodrum hâkimi” gelir birden aklıma. Oradan
Balıkesir’in “İki keklik” türküsüyle bir şeyler
göçer içimden sılaya doğru.
“Çanakkale içinde ki aynalı çarşıda”
seyrederim tüm memleketi. Oraya gelip de geri
dönmeyenleri düşündükçe ağlarım.
İstanbul’da “Gemilerde talim vardır”.
“İstanbul’dan Üsküdar’a yol gider,
Hanımlara deste deste gül gider”.
Sakarya’da;
“Evlerine varamadı gazelden,
Sokağına çıkamadım güzelden,
Severidim kız ben seni ezelden.
Top zülüflüm dalgın uykulardan uyanamadım,
Sürmeli gözlü yarim senden ayrılamadım”
türküsüyle açılır yine hüznümün meclisi.
Bolu’da;
“Beyaz giyme toz olur,
Siyah giyme söz olur,
Gel beraber gezelim,
Muradımız tez olur” türküsünü anarım.
Trakya’da bir davul bir zurna bir klarnet sesiyle
açılır ayçiçeği tarlaları.
Edirne’de “Yüksek yüksek tepelere ev
kurmasınlar” türküsünü dinlerim.
Kırklareli’nde “Mavrovadan bir sümbül alırım”.
Tekirdağ’da “Bahçelerde börülçe, oynar gelin
görümce” türküsüyle selam ederim tüm
kızanlara.
Ve “Altın hızma mülayimle” Kerkük ve Musul’a
“Size selam getirmişimle” Azerbaycan’a “Drama
köprüsüyle” tüm Balkanlara ve türkülerimizin
söylendiği her yere selam gönderirim.
Türküler ruhumuzun ses sancağıdır...
Türkülerimiz söylendikçe milletimiz hep diri
kalacaktır.
Türküler vatanımızdır...
Türkülerle yaptığımız seyahat hiç bitmesin.
Her türkü bir ümittir.
Bir gül gibi açar milletimizin bağrından.
Herkese türküler dolusu selam olsun.
37
38.
Mehmet MAZAK
ŞEHR-İ İSTANBUL’DADENİZİN
VÜCUTLA İLK TEMASI
DENİZ
HAMAMLARI
Hayır, hiç kuşkusuz öyle görmüyorlardı. Osmanlı halkı denizle
barışık bir hayat sürmüş ve denizden maksimum düzeyde
faydalanmıştır. Deniz ve yüzmek işte ana tema burasıdır.
u şehr-i İstanbul ki bi misl ü behâdır
Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedâdır
Bir gevher-i yekpare iki bahr arasında
Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezâdır
Nedim
Eşi ve benzeri olmayan ve paha biçilemeyen
eşsiz şehir, bir taşına bütün Acem toprağının
feda edildiği, iki deniz arasında tek parça bir
mücevher gibi, Cihanı aydınlatan güneşle
eşdeğer İstanbul. Bir gevher-i yekpare iki bahr
arasında olan İstanbul’un kıyılarında insan
vücudunun tuzlu su ile olan ilk temasının
öyküsünü sizlerle paylaşacağım.
Osmanlı deniz kültürü ve yüzme kültürü
konusunda bir fikriniz var mıdır? Osmanlı
halkının gündelik hayatında denize ne kadar
yer verilmiştir? Payitaht İstanbul halkı denizle
barışık mıydı? İki deniz arasında tek parça bir
mücevher gibi denizle haşır neşir hayatında
İstanbul, nice denizlerde hüküm sürmüş bir
devletin payitahtı olarak deniz kültürünü ne
kadar özümsemişti?
Osmanlı halkı denizleri ve okyanusları
yalnızca zafer peşinde koşan kadırgaların savaş
oyunları oynamasına, zaferler kazanıp ülkeler
fethetmesine olanak sağlayan bir suyolu olarak
mı görüyordu?
Hayır, hiç kuşkusuz öyle görmüyorlardı.
Osmanlı halkı denizle barışık bir hayat
sürmüş ve denizden maksimum düzeyde
faydalanmıştır. Deniz ve yüzmek işte ana
tema burasıdır. Eski Osmanlı ve İstanbul halkı
inancının gereği yüzmenin Peygamberinin
uyguladığı bir spor olmasından dolayı
bütün zamanlarda sünnet-i seniyyeyi yerine
getirebilmek için zaman zaman denize girmişler
ve yüzmüşlerdir. Bu uygulamayı bütün İslam
toplumlarında görmek mümkündür.
Şehr-i İstanbul’da insan vücudunun denizle
ilk temasının 19.yüzyılın ortalarında meydana
geldiği kaynaklarda belirtilse de, aslında
yazılı kaynaklara girmemiş olan Boğaziçi ve
Marmara’nın tuzlu sularında halktan ve devlet
ricalinden birçok kişinin yazın serinlemek üzere
sularla kucaklaştığını söyleyebiliriz. Bugüne
kadar bizlere hiçbir tarih dersinde Fatih Sultan
Mehmet, II. Selim, II. Osman, I. Ahmet’in Boğaz
sularında yüzmeyi sevdiği anlatılmamıştır.
Yavuz Sultan Selim’in yüzmeyi çok sevdiği ve
hatta Mısır’ı alınca Nil Nehri’nin serin sularında
yüzdüğü anlatılmaz. Başka bir padişahın
Tuna’nın hırçın suyunda kulaç attığı veya
sayı//23// haziran 38
39.
Akdeniz’e korku salmışOsmanlı donanmasının
leventleri ve Kaptan-ı Derya’larının deniz
tutkuları, kendi aralarında eğlence olarak
yaptıkları yüzme yarışları bizlere hiç anlatılmadı.
Barbaros Hayrettin Paşa, Turgut Reis, Sinan
Paşa, Seydi Ali Reis vb. büyük denizcileri bizlere
sadece su üzerinde düşman kellesi kesen,
savaş naraları atan kişiler olarak anlattılar…
Heyhat..! Bütün bu saydığımız kişilerin
sosyal hayatında ve gündelik yaşantılarının bir
bölümünde denizle ve deniz kültürü ile ilgili
azımsanmayacak anılar mevcuttu.
Yazılı kaynaklarda 19.yüzyılda İstanbul’da
insanların denize ilk girdiği yerler olarak Galata
Köprüsü, Büyükdere, Bakırköy, Yeşilköy, Moda
karşımıza çıkmaktadır. 1826-1850 arasında
kurulduğu düşünülen Çardak İskelesi Deniz
Hamamı İstanbul’da ilk denize girilen yer ve
mekan olarak literatüre girmiştir. İstanbul’da
kurulan ikinci deniz hamamı Salıpazarı,
üçüncüsünün ise Kumkapı’da kurulduğu
yazılı kaynaklarda belirtilmektedir. Şehr-i
İstanbul halkının denize girerek yüzme ve
serinleme ihtiyacını karşılamak üzere dönemin
sosyo kültürel yapısına uygun deniz üzerinde,
kazıklar üstünde ahşap, suya dayanıklı çürümez
kerestelerle ergonomik olarak dizayn edilen ve
adına “deniz banyosu” ya da“deniz hamamı”
denilen yapılar; İstanbul’da denizin vücutla
ilk temas ettiği yerler olarak kaynaklarda
belirtilmektedir. Bu deniz hamamlarının en
ve boyları, derinlikleri, nerelerde yapılacağı
vb. konular hakkındaki her türlü sorumluluk
Şehremaneti tarafından “nizamname”
ile belirlenmekteydi. Umuma açık deniz
hamamlarının nereye yapılacağı şehremaneti
tarafından kararlaştırılır. Bunların yapım ve
işletmeciliğine genellikle gayrimüslimler talip
olur. Deniz hamamları nizamnamelerine göre
hamamın dışına çıkarak yüzmek yasaktır.
Bilindiği gibi Osmanlı’da, gerek devlet yönetimi;
gerekse toplum hayatının düzenlenmesinde,
Batı’dan alınan bazı kanunlarla birlikte genel
ahlâk kuralları, örf-âdetler ve dinî ölçüler de göz
önüne alınmaktadır. Dört tarafı, suya dayanıklı
keresteden yapılan bu alanın etrafında soyunma
odaları, içkisiz bir büfe ve tuvalet vardır.
Boğulma tehlikesine karşı, işletmecilerin bir de
cankurtaran görevlendirmesi mecburidir.
Her türlü tedbirin alınmasına karşılık deniz
hamamlarına giden Türk kadınlarının sayısı
oldukça azdır. Mecelle-i Umûr-ı Belediyye’deki
kayıtlara göre, İstanbul’da sadece kadınlara
hizmet veren deniz hamamları Modaburnu,
Beylerbeyi, Eskiköprü, Hamam İskelesi,
Salıpazarı ve Paşabahçe’dedir. Aralarında belli
bir mesafe bırakılarak yan yana inşa edilen
kadın ve erkek hamamları ise, Kadıköy,
Büyükada, Büyükdere, Beşiktaş, Salacak,
Bebek, Kabataş, Üsküdar, Çengelköy, Tarabya,
Yeniköy, Çatladıkapı, Yenikapı, Ahırkapı,
Üsküdar-Ayazma İskelesi, Heybeliada, Kuleli,
39
40.
Beykoz, Yenimahalle, İstinye,Kuruçeşme,
Kumkapı, Samatya, Makriköy, Ayestefanos,
Ortaköy ve Davutpaşa’dadır. Bu çerçevede,
Osmanlı insanının denize girme ihtiyacının
karşılanması, şekil ve yer olarak; genel ahlâk
kurallarının ihlâl edilmesi, boğulma tehlikesi,
deniz ve sahillerin kirlenmesi gibi endişelerle
devlet tarafından belirlenmiştir. Nihayetinde
sahillerde dört tarafı kapalı, ahşap, küçük
yüzme havuzları inşa edilmiştir. Derinliği;
kıyı tarafında “altı parmak”, deniz yönünde
ise 1.5 m olan bu havuzlar; tabanı ahşapla
kaplanmış, en küçüğü 12x6; en büyüğü de
25x15 m boyutlarında kurulur. Kaynaklara
göre, İstanbul’da deniz hamamlarının sayısı,
19. yüzyıl ortalarına kadar sadece ikidir. Fakat
yüzyılın sonlarına doğru -yalı sahiplerinin
hususî hamamları hesaba katılmaksızın- bu
rakam, 60’a ulaşmıştır ki, bunların 33’ü
erkeklere, 27’si de kadınlara mahsustur.
Deniz hamamları genel ve özel olarak iki grupta
yapılanmaktaydı. Özel olanlar yalılara aitti ve ya
yalının hemen yanında ya da varsa rıhtımında
yer alırdı. Genel deniz hamamları ise kendi
aralarında kadınlara ait olanlar ve erkeklere ait
olanlar diye iki türlüdür. İki hamam arasında,
seslerin duyulmayacağı kadar bir mesafe olma
koşulu vardı. Deniz hamamlarında bir kahve
ocağı bulunur, burada çay, kahve, limonata,
gazoz satılırdı. Hamamların içinde herkesin
kullandığı localarda soyunanlar bir kuruş,
özel localarda soyunanlar ise iki kuruş ücret
öderlerdi. Kadınlar hamamı ile erkekler hamamı
arasında polis sandalı aralıksız devriye gezerdi.
Özel deniz hamamları Marmara ve Boğaz
kıyılarında yalı ve köşklerin önünde ince birer
ahşap iskele bağlantısıyla, yalı sahibinin mali
durumu ölçüsünde birer su şatoları olarak
eski kartpostallarda görüntülerinde günümüze
yansımaktadır.
20. yüzyılın başlarında, İstanbul’un, Anadolu
ve Rumeli yakalarında, kıyı şeridinde bulunan
bütün semtlerin deniz hamamları vardır
artık... Ama zannedilmesin ki, o yıllarda sadece
İstanbul’da deniz hamamları vardır. 19. yüzyılın
sonunda Osmanlı coğrafyasında denize kıyısı
bulunan pek çok şehirde deniz hamamları
bulunuyordu. İzmir, Antakya, Mersin,
Lübnan, Lazkiye, Bingazi, Selanik ve hatta
Karadeniz sahillerindeki şehirlerde dahi deniz
hamamlarının varlığına şahit oluyoruz.
İstanbul’da insan vücudunun denizle
temas noktasını Yazar Burçak Evren şöyle
belirtmektedir. “..Deniz hamamları, Osmanlı’nın
denize küskünlüğüne son veren, bir bakıma
insanla tuzlu suyu, kumu, güneşi buluşturmaya
ortam hazırlayan, cumhuriyet döneminin
plajlarının öncüsü, yalnızca ve yalnızca Osmanlı
toplumuna özgü simgesel birer yapı oldular...”
Erkeklerin yüzmek için giydiklerine “deniz
banyosu donu”, kadınların giydiklerine ise
“denizlik” denilirdi. Yazar Ekrem Işın, deniz
hamamlarını“Geleneği ürkütmeden” ortaya
çıkarılmış ilginç bir sosyo-kültürel proje olarak
tanımlamaktadır.
Şehr-i İstanbul ve Osmanlı coğrafyasında
yazılı kaynaklarda her ne kadar 19.yüzyılın ilk
yarısından itibaren insanların yüzme maksadıyla
denize girmeye başladığı yazılsa da, bizler şuna
inanıyoruz ki; İstanbul’un ve Osmanlı’nın eski
gündelik hayatında kayıtlara geçmemiş yüzmek
ve serinlemek maksadıyla denize girildiği tarihin
satır aralarında gizlidir.
Kaynak
1- Şahmurat ARIK , “Türk Romanında İlginç Bir Mekân
Unsuru: Deniz Hamamları”, Kastamonu Eğitim
Dergisi , Ekim 2005 Cilt:13 No:2
2- Osman Nuri ERGİN, Mecelle-i Umûr-ı Belediye, II.
Baskı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yay., C. IV,
İstanbul 1995, s. 2142-2143
3- Reşad Ekrem KOÇU, ‘’Deniz Hamamları’’, İstanbul
Ansiklopedisi., C. VIII, s. 4438-4442
4- Gökhan AKÇURA, ‘’Deniz Hamamları’’, Dünden Bu
güne İstanbul Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı ve
Tarih Vak. Yay., C.III, İstanbul l994
5-Burçak Evren, İstanbul’un Deniz Hamaları ve Plajları,
İnkilap Kitabevi, İstanbul 2000
sayı//23// haziran 40
41.
ŞEHİRKİTAP
NECİP FAZIL VEBÜYÜKDOĞU
SOSYAL, SİYASİ
MÜCADELE
TARİHİ
Yazar: Suat Ak
Büyüyenay Yayınları
ecip Fazıl Kısakürek (1904-
1983) aramızdan ayrılalı 33
yıl oldu. Konu Necip Fazıl
olunca karşımızda sadece edebi
eserleri ve düşünceleri olan bir
entelektüel yok. O entelektüel tarafının yanında,
o zamanki mevcut sisteme yönelttiği eleştirilerle
ve sistem tarafından maruz bırakıldığı davalar,
mahkemeler ve hapis cezalarıyla hayatı çileye
dönmüş siyasi bir kişilik aynı zamanda. Bu
yüzden Cumhuriyet tarihinin 50-60 yılının en
önemli aktörlerinden biri. Siyasi, toplumsal
ve kültür tarihimizin nerdeyse 50-60 yılını
Necip Fazıl’in düşüncelerini, sanatını ve
mücadelelerini dikkate almadan anlayamayız ve
analiz edemeyiz.
O, bazen bir çığlık gibi bazen de kendi
ifadesiyle buzulları hohlayarak eritmeye
çalışan bir entelektüel olarak, Anadolu’yu karış
karış dolaşan, mahkemeden mahkemeye,
davadan davaya koşan biri olarak aziz ömrünü
tamamlamıştır. Onun yaşadığı dönemin,
mücadelesini sürdürdüğü ortamın şartları
bilinmeden nasıl onu anlamak güçse, onun
mücadelesini ve çalışmalarını bilmeden
de bugünleri, toplumsal ve siyasi akışımızı
anlamamız o kadar güç. İşte bu eser bu ilişkiyi
gözler önüne seren ve Necip Fazıl ile sınırlı
“Sosyal-Siyasi Mücadele Tarihi”dir. Okuyucu
bu tarihin merkezinde Necip Fazıl’ın sanat ve
edebiyat adamı olarak portesini değil, Büyük
Doğu Cemiyeti’ni kuran, dergi ve gazete
çıkaran, hakkında davalar açılan, idealini
anlatmak için adım adım Anadolu yollarına
düşen, fikirleriyle siyasi mücadele içinde
bulunan bir Necip Fazıl portresi bulacaktır.
Bu çalışma Suat Ak’ın titiz araştırmalarıyla ve
bilgisiyle kültür dünyamıza katılmaktadır.
41
42.
Recep GARİP
Yağız AtlıSüvari tarihin kalbinden geliyordu ve Şehri kurguluyor ve
hayal ediyordu. Konuştuğu her bilgi bir hikmeti gösteriyordu. Tıpkı
Ümmi Sinan’ın “Seyrimde Bir Şehre Vardım” da ifade edildiği gibi;
SEYRİMDE BİR
ŞEHRE VARDIM
dam yağız atları severdi. Yağız
delikanlıları yağız atlara benzetir,
civan yüzlü, ceylan gözlü, ahu
dilli dilberlerin çöllere benzeyen
yönlerinde kaybolup giderdi.
Ceylan çöl gibi ürkek, gece gibi
sessiz, atın gözleri gibi mahcuptu.
Çöl ve at ne kadar da birbirlerine benziyordu.
Çölün gözleri ile atın gözlerinde dalıp
gidiyorduYağız Atlı Süvari. Çölde geçen
gecelerin ürkütücü yalnızlığıyla kıpkızıl gülşen
olan gündüzün ateşinde, yanıp kavruldukça
çöl derinleşiyor, gizemleşiyor, çölün tarihinde
var olan uygarlıkların dolambaçlarında yollar
aralıyordu. Yol, süvari, at ve çöl ne kadar da
birbirine benziyordu oysa. Ceylan şiir, At şiir,
Süvari şiirdi. Atlılardan hiçbir dönüp geriye
bakmadı. Geride olan biten bir şey var mıydı,
yok muydu bilen olmadı..” Hikâye böyle
sürüp gider gitmesine de söze böyle başlayınca
dinleyenleri bir tılsım alıp yakalar yüreklerini.
Daha ne olmuş, nasıl gitmişler, Ceylan nereye
götürmüş atlıları gibi sorularla sürüp gider
bizim hikâyelerimiz.
Evvel zamanlardan yorgun, Hindikuş dağlarının
eteklerinden vurgun yemiş geliyordu yiğit.
Evvel zamanların hikâyelerini yüklenmiş çölleri
aşarak geliyordu. Çöl çöl olan yüreklerden,
bileklerden, binitlerden geçerek geliyordu.
Çöl aslanlarını atlatarak, çölün dilinden,
damağından, armağanlar alarak, demler tutarak
tepeleri, vadileri, fırtınaları geride bırakarak
geliyordu. Yağmur yüklü bulutlardan, gök
gürültülerinden, şimşeklerin ülkelerinden, pırıl
pırıl mavzerleri omuzunda, yıldırım gibi, şimşek
gibi, yağmur gibi, güneş gibi, umut gibi, bahar
gibi geliyordu. Yağız Atlı Süvari’nin bakışı çöl,
duruşu Hindikuş, kalbi hep Uhud, gönlü hep
Kudüs çarpan,yürüyüşü yağmur, süzülüşü
güneşi andırıyordu. Güneşin gülüşüydü umut,
baharın dönüşüydü heves, mavzerin pırıltısıydı
kelimeler. Yüreğini çölde eriterek kızgın
kumlardan şiirler öğrendi.
Çölün tarihinde sırlar, geçmiş zamanların
gök bilimiyle özdeşti. Kudüs candı,
Uhudvazgeçilmez vatandı.
Çölde develer, çölde heceler gibiydi. Yıldız
yıldız parlayan gecede çöl, bir başka ahenk,
bir başka tılsım, bir başka yol gösteriyor,
yalnızların, kimsesizlerin, âşıkların, gariplerin
kandili, yorganı oluyordu. Çölde arzu, çölde
çile, çölde bahar, adamın yüreğini lime lime
sayı//23// haziran 42
43.
ediyor kumlara dönüştürüyordu.Leylanın
nefesi çöldü, Mecnun bu nefesle mecnundu.
Yağız Atlı Süvari, yüzyılların birikimiydi. Divan
şairlerinden şiirler, naatlar, mersiyeler söylüyor,
Divanı Hikmetten hikmetler, Divanı Lügati
Türk’ten kelimeler, Kurtubi’denKuran bahisleri,
İmamı Rabbaniden talebelere- ihvanlara-
kardeşlere Mektuplar, İbni Haldun’unun
Mukaddime ’sinden devlete, bireye dair tahliller,
Kuşeyri’ den ehli irfan bahisleriyle. İmamı
Gazali’den Felsefecilere reddiyelerle kendi
felsefesini savunuş hikâyeleri ve yol gösterici,
ilim ve irfan bahisleri geceleri aydınlatıyordu.
Dede Korkut bir an olsun gözünü kırpmadan
bizleri denetliyor hissini unutmam mümkün
değildir.
Yağız Atlı Süvari bir ırmağın kıyısında, bir
çınarın gölgesinde, bir dağın doruklarında
sözünü özüne vurarak şöyle konuşuyordu;
Tarihi vesikalar Türklerin 9. Yüzyıl sonu
itibariyle boy boy, kabile kabile İslam’a
girdiklerini gösteriyor. İslam’la tanışmalarıyla
hayata bakışları, hayat anlayışları dinin temeli
olan Kuran ve sünnete göre değişmeye
başladığını da biliyoruz. Bu hareketlilik aynı
zamanda hayatın içinde var olan hikmet
unsurlarının, ilim ve sanat alanlarının, edebiyat
ve şiirin de kendisine düşen payı aldığını
ifade edilmelidir. Divan edebiyatının içten içe
büyüyerek 13. yüzyıl itibariyle kendi temellerini
attığını, kurallarını oluşturduğunu ve 19
yüzyıla değin etkili bir şekilde sürdüğü de ifade
edilmelidir. Nasıl ki cahiliye Araplarında şiir
hayata müdahale ediyorsa Türklerde de sözlü
edebiyatın yerini Halk Edebiyatına bırakarak
etkili hale geldiği bilinmelidir. Sözlü edebiyattan
yazılı edebiyata, Halk Edebiyatına geçişle
birlikte İslam medeniyetinin birikimleriyle ses
ve soluk haline geldiğini şekil, ses, yöntem,
söyleyiş ve sanatlar açısından da güçlenerek bir
uygarlık sesi oluşturduğu da ifade edilmelidir.
10 yüzyıldan 13 yüzyıla doğru yol alırken
oluşan eserlerin de artık İslam düşüncesi
çerçevesinde temellendiği ifade edilmelidir.
Üç asırlık bu dönem temelin güçlendirme
dönemidir. Akademik bir dil kullanma yerine
biz hem kavranılması-okunması kolay, hem de
akıllarda kalması açısından daha da dili anlaşılır
kullanmaya çabaladığımı ifade etmeliyim.
10 yüzyıldan itibaren ilim ve irfan sofraları
açılmış, 13.asırdan itibaren Horasan Erenleri
iklimlere doğru yol almaya başlamışlardı bile.
Gittikleri yerlere hem ilim götürüyorlardı
hem de irfan ehli olmanın gereği olarak edep
elbisesiyle halkın kalbinde kalıyorlardır.
İlk İslami eserler bu yüzyıllarda yazılmaya
başlanmış denilebilir elbette. İlk eserimiz;
Kutadgu Bilig’dir. Bu eser, Yusuf Has Hacib
tarafından 11. Yüzyılda 1069-1070 yılında
yazılmıştır. Kutadgu Bilig, ““Hükümet Olma
Bilgisi” ya da “Mutluluk Sağlayan Bilgi”
anlamına geliyor. Eser devlet yönetiminin
nasıl olması gerektiğinden bahsetmektedir.
İdeal devlet anlayışının-yönetiminin vasıflarını
sembollerle ortaya koymuştur. Eser manzum
ve didaktik özellikler taşımakta, Türk
edebiyatında Aruz ölçüsü, beyit nazım biçimi,
mesnevi nazım şekli kullanılmış, hatta alegorik
denilecek düzeydedir. Hakaniye Türkçesiyle
kaleme alınmış olup beyitler ve dörtlükler
şeklinde yazılmıştır. 6645 beyit vardır. 173
dörtlük bulunmaktadır. Buradan bakılınca
edebiyatımızın ilk alegorik eseri Kutadgu
Bilig diyebiliriz. Firdevsi’ninŞehname’sinden
etkilenildiği söylenebilir. 1070 yılında, İslam
kültüründen yani Kuran ve sünnet çizgisinde
yazılmış ilk eserdir.
1070 yılında Tabgaç Buğra Han’a eser
sunulmuştur. Aruzla yazılan ilk eser,
edebiyatımızın ilk Mesnevisi, Sembollerle
Devlet yönetimi aktarılmış olsa da bireyin ve
topluluğun mutlu olması için uygulanması
gereken siyasi yöntemlere işaret edilmiştir.
İlk “siyasetname”dir.Şiirimizin temelleri
olan beyitler, dörtlükler ve bolca cinasların
kullanıldığı dikkatleri çekmekte, Arapça ve
Farsça kelimelerin de kullanıldığı bilinmektedir.
Kutadgu Bilig, teatral bir üslupla yazılmıştır.
Dört karaktere rastlanılmaktadır.
“Gündoğdu”,hükümdar ve adaleti temsil
eder, “Aytoldu”, Vezirdir ve mutluluğun
sağlanmasıyla ödevlidir. Vezirin oğlu
“Ögdülmüş” ise aklı temsil etmektedir.
Dördüncü karakterse, “Odgurmuş”dindar
birisidir ve hayatın sonunu sembolize
etmektedir. Dilimize ait ilk temel kaynağımızdır.
Balasagun’lu Yusuf Has Haçib aynı zamanda
Şair ve düşünürdür. Kendi doğduğu şehirde
yazmaya başlamışsa da Doğu Karahan’lı
Devletinin merkezi sayılan Kaşgar’a gitmiş 18 ay
gibi kısa bir zamanda bu büyük ve önemli eseri
tamamlamış, hükümdar Tabgaç Buğra Han’a
takdim etmiş, Hâs Hâcib unvanını vermiştir.
Kutadgu kelimesi, saadet, mutluluk veren
bilgi-ilim-irfan anlamına gelmektedir. Yusuf Has
Hacib, kitapta hikâyemsi anlatımla temsili yani
sahne anlatımını tercih etmiştir. Canlı tasvirlere,
tahlillere ve konuları izah eden monologlara yer
43
44.
vermiştir. Kaşgârlı Mahmut’unDivânü Lügati’t-
Türk ile aynı dönemlerde kaleme alındığı
düşünülünce Türkçenin yaygın ve önemli
olduğu dikkatleri çekmektedir. İkinci eserimiz
ise 1072-74 yılları arasında yazılan “Divan-ı
Lügat-it Türk” tür. Yine 11. Yüzyılda Kaşgarlı
Mahmut tarafından yazılmış olan Türkçemizin
ilk Lügati, kamusu, sözlüğüdür. “Türk Dilinin
Toplu Sözlüğü” anlamına geliyor. İslamiyet’in
gelişini sağlayanAraplara Türkçe öğretmek ve
Türkçenin Arapça kadar güçlü ve zengin bir dil
olduğunu göstermek için yazılmıştır. Türkçe
kelimelerin Arapça karşılıkları yazılmış ve her
sözcük bir şiir ya da atasözün de kullanılarak
dile olan ünsiyet ortaya konulmuştur.
Türk Edebiyatının İslam öncesi sav, sagu,
koşuk, destan, Türk dilleri-lehçeleri hakkında
bilgiler veriyor. Bir de kitabın içinde o döneme
ait İlk Türk Dünyası Haritasına yer verilmiştir.
“Divan-ı Lügat-it Türk”, ilk sözlük, ilk dilbilgisi,
ilk antoloji (edebiyat seçkisi), ilk ansiklopedi,
edebiyat, folklor, tarih, toplumbilim ve dil
alanında ilk ana kaynak kitabımızdır. “Türk
dilleri Sözlüğü” anlamına geliyor. Eser Arapça
olarak yazılmıştır. 7.500 Türkçe kelimenin
açıklaması bulunmaktadır. Cümle yapıları,
kullanılışı gösterilmiş ve Türk boylarındaki
kullanılışlarına işaret edilmiş, boyların yaşayış
biçimleri, coğrafi bölgeler hakkında bilgilerde
verilmiştir. Türkçe kaleme alınmış şiir örnekleri,
koşuklara, sagulara, deyimlere, destan
bölümlerine, atasözlerine (savlara), deyimlere
rastlanılmaktadır. Türk edebiyatının ve
folklorunun hazinesi olarak kabul edilir. Sözlü
edebiyatımızın temel kaynağı “Divan-ı Lügat-it
Türk” tür.
Üçüncü ana kaynağımız “Atabet-ül Hakayık”
ise, 12.yüzyılda Edip Ahmet Yükneki’nin
“Gerçeklerin Eşiği” anlamına gelen eseridir. Bu
eserde Hakaniye Türkçesiyle kaleme alınmış
olup, din, ahlak, iyilik, bilgi gibi kavramların
öneminden bahsedilmektedir. Manzum bir
eserdir. Aruz ölçüsüyle, dörtlükler ve beyitlerle
yazılmıştır. Din ve ahlak konuları didaktik
olarak yazıldığı dikkat çeker. Firdevsi nin
Şehname sinden etkilenilmiştir. Özellikle,
ayet ve hadislerle İslam ahlakı didaktik
olarak anlatılmıştır. Eserin ilk bölümü 46
beyitten oluşmaktadır. Allah’ın, Peygamberin,
Dört Halifenin övüldüğü bu bölüm gazel
biçiminde kafiyeleştirilmiştir. Kitabın asıl
bölümü mani biçimiyle yazılmış olup 101
dörtlükten ibarettir. Kutadgu Bilig’in kalıbıyla
aruz ölçüsüyle yazılmıştır. “Nasihatler Kitabı”
olarak değerlendirmek pekâlâ mümkünüdür.
Çünkü mümin olmanın vasıflarından,
cömertlik, yardımseverlik, iyilik, erdemli
olma, adalet, ahlak, hakkı üstün tutma gibi
özelliklere yer verilmiştir. Atabetü’l Hakayık
(Gerçeklerin Eşiği) , Edip Ahmet Yükneki’nin,
Karahanlı Beylerinden Muhammed Dâd
Sipehsalar’a hediye ettiği, bilinmektedir. Şair
Edip Ahmet Yükneki, eserini dörtlüklerle
örmüş, Yusuf Has Hacib’in “Kutadgu Bilig”i
gibi arzu vezniyle Kaşgar dilinde yani Uygur
harfleriyle kaleme almıştır. Eserin nerde ve ne
zaman yazıldığı bilinmemektedir. Atabetü’l
Hakayık’ ilk yazması İstanbul’da Ayasofya
Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Eserin dikkat
çeken yönleri; din ve ahlak kitabı niteliğinde
olması, öğretici yani didaktik bir üsluba sahip
bulunması, mesnevi tarzıyla yazılmış olması,
beyit ve dörtlükleri kullanmasıdır. 484 dizeden
oluşmaktadır. Kaside biçimiyle “aa ba ca da”,
dörtlüklerde ise “aaba” şeklinde yazılmıştır.
14 bölümden müteşekkildir. Dördüncü eser
ise, 12.yüzyılda kaleme alınmış olan Hoca
Ahmet Yesevi’ ye ait olan“Divan-ı Hikmet’tir.
Tasavvuf edebiyatımızın halk edebiyatı tarzında
yazılan ilk eseridir. Önce sözlü gelenekle
halkın hafızasında yer almış daha sonra
yazıya geçirilmiştir. Halkın dilinde yer tutacak
şekilde kaleme alınmış olan bu eser, Hakaniye
Türkçesiyle, hece ölçüsüyle ve dörtlükler
halinde yazılmış olup Yesevi Tarikatının
umdeleri kaydedilmiştir.
Anadolu’da 13.yüzyılda gelişen-yerleşen Tekke
edebiyatımızın banisi, Yunus Emre olsa daHoca
Ahmet Yesevi’nin Yunus’a etkisi oldukça
büyüktür. Türkistanlı Hoca Ahmet Yesevi,
hem tasavvuf edebiyatımızı hem de tasavvuf
hayatımızı etkileyen önemli bir bilge şahsiyettir.
12.yüzyıldan itibaren etkisi, yetiştirip icazetler
vererek büyük bir coğrafyaya dağılmalarını
sağladığı öğrencileriyle sürmüştür. “Horasan
Erenleri”, Türk coğrafyasının İslam’ı anlaması
sayı//23// haziran 44
45.
ve yaşamasında önemliroller oynamıştır.
Yesevi şiirleri, beyitler ve dörtlüklerle, hece
usulüyle yazılmıştır. Tasavvufi terbiyenin
yapılanmasında öğretici ve belirleyici olduğunu
söyleyebiliriz. Şiirin hikmet tanımlaması,
Yesevi’nin dörtlüklerine kullanılmış, hafızaları
süsleyen dörtlükler, dillerden gönüllere, zikirler
oluşturmuştur. Orta Asya ve Anadolu’da
kurulan birçok tarikatın temelini oluşturduğu
söylenebilir. Özellikle sorular sorarak istifham
sanatını, bilmezlikten gelerek Tecahülü arif
sanatını kullanmıştır. Bunları yaparken şiirleriyle
halkı Allaha yakınlaştırmayı düşünmüştür.
Yarım ve tam uyaklar Türk şiirine ışık
tutmuştur. Şiirlerdeki uyaklılık genel olarak,
abcd, dddb, eeeb şeklindedir. Dördüncü
dizelerin uyaklı oluşu hem ezberlenmesini,
hem tekrarlarla hoşnutluk kazandırmasını
ve hem de musikinin akışını sağlamıştır.
“Divanı Hikmet” in kurduğu Yesevi tarikatının
umdeleri şeklinde öğrencisi Şaban Durmuş
tarafından kaleme alındığı bilinmektedir.
Didaktik, manzum ve etkileyici bir dile,
söyleyişe sahiptir. Koşma nazım biçimi ve hece
ölçüsüyle 7’li ve 12’likalıpları kullanmıştır.
Arapça ve Farsça kelimelere rastlanılmaktadır.
Gazel ve mesneviyi çağrıştıran bölümlerde
bulunmaktadır. Hoca Ahmet Yesevi, kendisi
kaleme almadığı ve sonradan yazıldığı için yer
yer talebelerinin, müritlerinin şiirlerinin de yer
aldığı düşünülmektedir.
Yağız Atlı Süvari tarihin kalbinden geliyordu ve
Şehri kurguluyor ve hayal ediyordu. Konuştuğu
her bilgi bir hikmeti gösteriyordu. Tıpkı Ümmi
Sinan’ın “Seyrimde Bir Şehre Vardım” da ifade
edildiği gibi;
“Seyrimde bir şehre vardım, gördüm sarayı güldür
gül
Sultanımın tacı, tahtı, bağı, divarı, güldür gül
Gül alırlar, gül satarlar, gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar, çarşı pazarı güldür gül
Ak gül ile kırmızı gül, çift yetişmiş bir bahçede
Bakışırlar hâre karşı, hân-ı, ezhârı güldür, gül
Toprağı güldür, taşı gülkurusu güldür, yaşı gül
Has bahçesinin içinde, serv-ü çınarı güldür, gül
Ümmü Sinan gel vasfeyle, gül ile bülbül derdini
Meğer bu garip bülbülün, ahu figanı güldür gül
Uğradığı her toprak, her ahali, her kalabalık,
her uygarlık, her medeniyet yeni bir ivme
kazanıyor, yeni bir hareketlilikle dinginleşiyor,
yeni zamanlar için taze, duru, bedii, ahenkli,
şefkat ve merhametli bahar hareketlilikleri
gözlemleniyordu. “Diriliş Muştusu”, gül
rayihasıyla insanlığı gönendiriyordu. İşin sırrı
aşktı. Her eşya, her varlık, her zerre, her insan
aşka susamış, aşkın dokunuşuna hasretlik
çekiyordu. Aşkın dokunuşuyla baharın
gülistana dönüşü gözlerden kaçmıyordu.
İnsanlık aşka susamıştı. Gönüllerin çoraklığını
giderecek tek çare aşktı. Yağız Atlı Süvari, sadece
dokunuyor, sadece hatırlatıyor, yalnızca idrakin
uyanmasını bekliyor gibi “Bu Ülke” diyordu.
“Bu Ülke”, bizim ülkemiz, büyük coğrafyada
varlığı olan, uçsuz bucaksız toprakların vatan
sayıldığı ülkeydi “Bu Ülke”. Yüce bir dağın
nefesiyle nefeslenerek, soylanarak, boylanarak
yürümemiz icap ediyordu. Sayısız belirişlerle,
sayısız fırtınalarla sürgünler yaşanıyordu
yeryüzünde ya bunlara işaret taşları dikiyordu
Yağız Atlı Süvari. “Çöle İnen Nur”dan derslere
oturmalı, “Mesnevi” den baplar çözülmeliymiş.
Hak ölçüsü elbette şaşmaz ve şaşırmaz. Hak
ölçüsünde kalıp adaletle hükmetmeli, dünya
denilen hanın; evi de, barkı da, çarşısı, pazarı
da, caddeleri ve sokakları da yeniden aslına
uygun, fıtrata uygun hale çevrilmeliymiş. İnsan
topraktan kopunca fıtratından, özünden ve
sözünden de kopuyor.
Bunlardan olmamamız için çok çalışmamız,
emek vermemiz, yaratılmışları sevmemiz,
kimseye zulmetmememiz icap ediyor.
Kulaklarımızın duyması, gözlerimizin görmesi
ve gönüllerimizin hissetmesi gerekiyor.
Tayyimekan denilen bir duyuşun yansıması
mıydı bu olup bitenler? Bir temas halinde
ruhu titreten, büyüten, dirilten yeni bir halin,
ahvale dönüşmesinde ilmin, irfanın, fennin ve
teknolojinin sınırlarını altüst ederek kendi kök
değerleriyle yenilenen ve devasa büyüklükte
billurdan bir ruha bürünerek göksel anıtlar inşa
ettiğini idrak ettim böylece. Beni tutup tir tir
titretti Yağız Atlı Süvari.
Rüyalarımdaki şehre götürdü. Ve dilimin
ucunda hep o şiir…
“Seyrimde bir şehre vardım, gördüm sarayı
güldür gül
Sultanımın tacı, tahtı, bağı, divarı, güldür gül
Gül alırlar, gül satarlar, gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar, çarşı pazarı güldür gül.
45
46.
Prof.Dr.Ömer ÖZDEN*
EsasenTürk milletininRamazan ayına yaklaşımı da Erzurum
örneğinde olduğu gibi iki boyutludur. Biri orucun tanımına uygun
olarak yapılan belli vakitler arasında konulmuş yasaklara harfiyen
uymaktan ibaret olan ibadet boyutu, diğeri de bu dini ibadeti milli
niteliklerimize özgü bazı adetler ve geleneklerle süslemektir ki bu
da Ramazan ayının kültürel boyutudur.
ERZURUM’UN
RAMAZAN AKŞAMLARI
ehirlerin, kendilerine özgü fiziksel
ve kültürel nitelikleri vardır. Bu
nitelikler onları özelleştirir ve
diğerlerinden ayırır. Böylece her
şehir, bir veya birkaç özelliği ile
anılır ve o nitelik şehrin mahiyetini
belirler. Bazı şehirler coğrafi konumlarıyla,
iklimleriyle, doğal güzellikleriyle, tanınır ve
bilinirler.
Doğduğum, büyüdüğüm, yaşadığım şehrim
olan Erzurum’un da hem fiziksel, hem kültürel
bakımdan öne çıkan birçok özelliği vardır.
Coğrafi konumu itibariyle çok yüksek bir
konumda olmasından dolayı Erzurum da
fiziksel olarak kışı ve soğuğu ile tanınmaktadır.
Belki karın daha çok yağdığı yerler, kışın daha
sert geçtiği yerler bulunabilir; ama Erzurum
deyince kış, kış deyince de Erzurum akla
gelir. Kış mevsiminin aşırı soğuk geçmesiyle
tanınan Erzurum’un, bu özelliğinin bir nimet
olduğu da yaz aylarında anlaşılır. Yaz aylarında
her yer sıcaktan kavrulurken Palandöken
eteklerindeki Erzurum, efil efil eser. Yazın en
sıcak günlerinde, dağdan çıkan buz gibi suyu
insanın içini ferahlatır. Yine şehirlerin, kültürel
nitelikleri de farklıdır ve bazıları mutfaklarıyla,
bazıları mimarileriyle öne çıkarlar. Bu nitelikleri
artırmak mümkündür, ancak diyebiliriz
ki şehirler, hangi özellikleriyle öne çıkarsa
çıksın temelde kültüre sağladıkları katkılarıyla
tanınırlar.
Yaşadığım şehrin de öyle kültürel bir boyutu var
ki ondan söz edildiğinde ilk akla gelenlerden
biridir Erzurum. Bu kültürel özellik, Ramazan
algısı ve bu ayın, bu şehre özgü yaşantısıdır.
Aslında dini bir ay olan Ramazan, idrak edilişi
sırasında yapılan bazı uygulamalardan ötürü
Erzurum’da aynı zamanda kültürel bir hal
almakta ve sanki bu kutsal ay, sadece Erzurum’a
özgü bir zaman dilimine dönüşmektedir.
Esasen Türk milletinin Ramazan ayına
yaklaşımı da Erzurum örneğinde olduğu gibi
iki boyutludur. Biri orucun tanımına uygun
olarak yapılan belli vakitler arasında konulmuş
yasaklara harfiyen uymaktan ibaret olan
ibadet boyutu, diğeri de bu dini ibadeti milli
niteliklerimize özgü bazı adetler ve geleneklerle
süslemektir ki bu da Ramazan ayının kültürel
boyutudur. İşte bu kültürel yön, yiyeceklerden
içeceklere, mahyasından eğlencesine kadar
bir ay boyunca çok özel zaman dilimleriyle
diğer İslam ülkelerinden farklı olan ve Süheyl
Ünver’in “Ramazan Medeniyeti” dediği,
*T.C.Atatürk Üniversitesi
sayı//23// haziran 46
47.
benim de “TürkRamazan Kültürü” olarak
isimlendirdiğim bir şehir kültürüdür.
Müslüman milletler ve ülkelerde Ramazan
ayındaki uygulamalar birbirinden farklı olduğu
gibi, ülkemizin her bölgesinde ve hatta her
şehrinde farklı Ramazan adet ve gelenekleri
bulunmaktadır. İşte bu farklı ve özel Ramazan
adetlerini geleneğe dönüştürüp nesilden
nesile aktaran müstesna şehirlerimizden
biridir Erzurum. Erzurum’un Ramazan
uygulamalarıyla ilgili olarak anlatılacak nice
yönleri bulunmaktaysa da bu küçük yazının
çerçevesine sığması imkânsızdır. Bu bakımdan
2013 yılı Ramazan ayında okuyucularla
buluşmasını sağladığım ve bu yıl 2. Baskısı
yayınlanan “Erzurum’da Ramazan” isimli
kitabımı tavsiye etmekle yetineceğim.
Dergâh yayınları arasında çıkan kitap,
ülkemizde İstanbul haricinde şehir
Ramazanlarını anlatan tek kitap olma
özelliğindedir. Erzurum Ramazanlarının
bütün yönlerine temas ettiğim kitap, uzakta
veya şehrimizde yaşayan tüm Erzurumlulara
unutulan Ramazan adet ve geleneklerini
hatırlatması, onları çocukluklarına ve
gençliklerine götürmesi, yeni nesillere de
Erzurum’un eski Ramazanlarının nasıl
olduğunu göstermesi bakımından önem arz
etmektedir. Kitapta sözünü ettiğim Ramazan
eğlenceleri bahsinde, evlerde gerçekleştirilen
oyun ve eğlenceler ile bazı kahvehanelerde çok
eskiden yapılan meddah söylencelerine yer
vermiştim. Bu yazı, Erzurum’un, kitapta temas
etmediğim -çünkü bu yazıda bahsedeceğim
konular, kitabın yayınından sonra
gözlemlediğim hususları ihtiva etmektedir- yeni
bazı boyutlarıyla ilgilidir.
Eski Erzurum’da, -benim de çoğu kez tanık
olduğum- evlerde yapılan çaylı, şuruplu,
şerbetli, meyveli teravih sonrası sohbetleri,
son yıllarda belli bazı yerlerde geniş katılımlı
sohbetlere dönüşmüştü. Bunların ilk başladığı
yıllarda mekân olarak eski Erzurum medreseleri
seçilmişti. Yapılan sohbetler daha ziyade dini
ağırlıklı bir muhteva taşımaktaydı ve toplantılara
sadece erkekler katılıyordu. Kadının toplum
hayatındaki önemli yeri de dikkate alınarak
toplantı mekânları değiştirildi ve kadınların
da sohbetlere katılması sağlandı. Söyleşi
konuları da kültürel ağırlıklı hale getirildi.
Bu yerlerden biri Erzurumlu Emrah Müze
Kütüphanesi olup ben de bu toplantılarda
söyleşi yapanlar arasında yer aldım. Teravih
sonrası söyleşi toplantılarından bazıları slaytlar
eşliğinde, bazısı sadece konuşan kişinin
anlatımıyla gerçekleştirilirken bazıları da
çok canlı ve hareketli geçti. Bu hareketliliğin
nedeni, sohbetlerin arasında musikinin de
bulunmasıydı. Bu söyleşilerin bazılarında
musikiyi bilgisayar aracılığıyla CD’den,
bazılarında ise TRT Erzurum Radyosu
sanatçılarından olan Mehmet Çalmaşır, TRT
Erzurum Radyo Müdürü İsmail Bingöl,
TRT personeli Vahit Alkır ve âşık Fuat
Çerkezoğlu’ndan konuşmaların akışına uygun
türküler, ilahiler, ağıtlar ve deyişler halinde
canlı canlı dinleme fırsatı bulduk. Bu dinletiler,
sohbetlerin daha verimli olmasını sağladı.
Bir akşam, Erzurum kültürünün yapı
taşlarından en eski adı İş Ocağı olan, halk
arasında ise Silah Fabrikası ve Ağır Bakım olarak
tanınan askeri bakım onarım kurumunu, yine
oradan emekli olan Hamit Yavuzer anlattı.
Söyleşide, İş Ocağı’nın Kâzım Karabekir Paşa
tarafından kurulmuş ve 20. asrın başlarından
itibaren Milli Mücadele’de çok önemli bir
rol üstlenmiş olduğunu dinledik. İş Ocağı,
Cumhuriyet’in ilanından sonra, burada
müdürlük yapan İhsan Yavuzer tarafından
Erzurum ekonomisinin canlanması için bir iş
kolu olarak işletildiği gibi, Erzurum’un kültür
hayatını canlandırmada da bir kültür ocağı
haline getirilmiştir. İhsan Yavuzer burada,
öncelikle, unutulmaya yüz tutan Erzurum
barlarını canlandırmış, sonra da Erzurum
musikisinin gelişmesine katkı sağlamıştır. İhsan
Yavuzer’in attığı kültür tohumu filizlenmiş ve
Erzurumlu her ses ve saz sanatçısı, mutlaka İş
Ocağı’ndan feyz almıştır.
Hamit ağabeyi, bu konuda güzel bir örnek
vererek konuyu daha açık bir hale getirdi.
İş Ocağı’nda tornacı olan Seyfettin Sığmaz,
Erzurum’da Ramazan
gecelerinin hareketli
geçtiği kültür
yuvalarından biri de
Temelli Kıraathanesi’dir.
47
48.
1949’da Venedik’te yapılanyarışmaya Erzurum
Bar ekibinin zurnacısı olarak gitmiş, orada
Muzaffer Sarısözen tarafından keşfedilip önce
Ankara Radyosu Türk Halk Müziği kadrosuna
sonra da Tanburî Refik Fersan tarafından Türk
Sanat Müziği kadrosuna alınmıştır. Sonraları
Seyfettin Sığmaz’a ne iş yaptığı sorulduğunda,
“İş Ocağı’nda tornacı, Venedik’te zurnacı
Seyfettin” diye cevap vermesi o Ramazan akşamı
sohbetinden akılda kalanlardandı.
Ama sohbeti asıl tatlandıran, Hamit Bey’in
davet ettiği ve “benim çalgı arkadaşlarım”
diye tanıttığı musiki grubuydu ki bizi mest
ettiler. Hamit Yavuzer’in konuşmasının birinci
bölümünde ara verdiği sırada “arkadaşlar dilim
damağım kurudu, biraz da siz söyleyin” diyerek
sözü kendilerine bıraktığı bu grup, Ersan
Sağsöz (keman), Turan Öztekin (ud), Sinan
İçoğlu (klarnet) ve Osman Kutlu (ritim)’dan
oluşan saz ve Türk sanat müziği sanatçısı
Selami Eleman ile halk müziği ile ilahileri
okuyan Nusret Kızılcaoğlu’ndan meydana
gelmişti. Hamit Yavuzer de kendi uduyla çalgı
arkadaşlarına eşlik ediyordu. İlk bölümde önce
bir Erzurum türküsü olan “Çelik pazarında
ufacık taşlar”ı, sonra da Hacı Bayram Veli’nin
ilahi formatındaki “Noldu bu gönlüm” eserini
okuyan Nusret Kızılcaoğlu’ndan sonra Selami
Eleman, uşşak makamındaki “Bir gönül
hikâyesi anlatırdı gözlerin; Uzaklarda olsan da
senin, kalbimde yerin” şarkısını öyle bir söyledi
ki gönül telimiz titredi. Doğrusunu söylemek
gerekirse Erzurum’da böyle bir grubun
bulunduğunu öğrenmek beni ziyadesiyle
sevindirdi. Tamamen amatör ruhla bir araya
gelmiş olan grup, akçeli işlerden uzak duruyor
ve sadece özel zamanlarda bir araya gelip
sırf keyfine fasıllar yapıyormuş. Grubun ses
sanatçılarından olan Selami Eleman, doksanlı
yıllar içerisinde yapılan Türk Sanat Müziği
yarışmasında TRT Erzurum Bölge birincisi
seçilmiş. Akitli olarak bir süre TRT bünyesinde
de çalışmış. Diğer ses sanatçısı Nusret
Kızılcaoğlu ise hafız, oğlu da Kuran-ı Kerim
okumada dünya çapında başarılar elde etmiş.
Her iki ses sanatçısı da muazzam sese sahipler;
hem usul hem nota biliyorlar ve sanatçı
unvanı almayı hak ediyorlar. Hamit Ağabey’in
konuşması bittikten sonra gruptan yine güzel ve
aynı ağırlıkta eserler dinledik. Sözgelimi Nusret
Kızılcaoğlu,
Çıkar Yücelerden Yumak Yuvarlar (Leyli Leyli
Leylam Leylam)
İner Düz Ovaya Şahin Kovalar
O Yâr Gitti Issız Kaldı Buralar
Değmeyin Yavruya Beyler Ağalar
Yâr Bade Doldurur Elleri Bir Hoş
Yâr Uykudan Kalkmış Gözleri Serhoş
Leylam Leylam Leylam Leylam
türküsünü, çok başarılı bir şekilde söyledi ki
değme ses sanatkârı böyle okuyamazdı. Daha
nice güzel ve dokunaklı şarkı ve türkülerle gece
sona erdi, herkes dağıldı derken, kütüphanenin
giriş kısmında tekrar başlayan musiki ziyafeti,
ben ayrıldığımda hâlâ devam ediyordu.
Erzurum’da Ramazan gecelerinin hareketli
geçtiği kültür yuvalarından biri de Temelli
Kıraathanesi’dir. Benim çocukluk yıllarımda
“Temel’in Kahvesi” adıyla tanınan ve kına
gecelerinin, düğünlerin de yapıldığı kahvehane,
Kıyaseddin Temelli tarafından kurulmuştur.
Kıyaseddin Temelli, TRT’de saz sanatçısı ve
koro şefi olarak görev yapmış, daha sonra
Erzurum Yüksek İslam Enstitüsü’nde dinî
musiki derslerine girmiştir. Daha sonra Atatürk
Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde
Öğretim Görevlisi kadrosunda çalışmış ve
İlahiyat Fakültesi’nde yine dinî musiki derslerini
deruhte etmişse de kahvehanesini hiç ihmal
etmemiş ve buranın bir kültür yuvası haline
gelmesini sağlamıştır. 2007 yılında rahmetli
oluşundan sonra oğulları Öner, Yener,
Şener Temelli kardeşler tarafından işletilen
kıraathanede çayın değişik bir demleme şekli
vardır. Çayı soğuk suyla demleyen Temelli
kardeşlerin kıraathanelerinde bir kitaplık da
bulunuyor. Yıl boyunca her hafta Çarşamba
gününün akşamında yapılan âşık atışmaları
Ramazan gecelerinde de teravih namazlarından
Erzurum’un medarı
iftiharlarından
biri olan Alvarlı
Efe Hazretlerinin
pek çok gazelini
okuyan ekip, ilahiler,
türküler ve şarkılarla
bize harikulade bir
Ramazan akşamı
yaşattılar.
sayı//23// haziran 48
49.
sonra aynı günündedevam ettiği gibi bazı
akşamlar da musiki grupları bu kahvehanede
meşk etmektedir. 2015 yılının Ramazan ayında
bir Çarşamba akşamı âşıkların atışmalarını
dinlemek için Temelli kıraathanesine gittik.
Yaz akşamı olduğu için atışma, kıraathanenin
bulunduğu sokakta yapılıyordu. Sokakta
adeta iğne atsan yere düşmeyecek derecede
bir kalabalık vardı. Biz içerde oturup dinlemek
mecburiyetinde kaldık. Âşıklar, oldukça ahenkli
bir şekilde atışmalarına devam ederken, biz bu
mekânın meşhur çayından birkaç bardak içip
ayrıldık.
Erzurumlu Emrah Müze Kütüphanesi’ndeki bir
söyleşiden çıktıktan sonra aynı semtte (Yoncalık
mahallesi) bulunan Temelli kıraathanesinde çay
içmek üzere gittiğimiz bir Ramazan akşamında,
ayrı bir söyleşi başlamış ve sahur vaktine kadar
sürmüştü. Aynı yılın Ramazan ayının bir
başka akşamında teravih sonrasında yine bu
kıraathaneye uğramıştık. O sırada TRT Erzurum
Radyosu sanatkârlarından Mehmet Çalmaşır,
yanında birkaç kişiyle birlikte içeri girdi. Bizi
görünce yanımıza geldiler ve birkaç masa
birleştirilip geniş bir sohbet alanı oluşturuldu.
Tanıştırıldığımızda gelenlerin, Mehmet
ağabeyinin kurmağa başladığı tasavvuf musikisi
topluluğunun mensuplarının hepsinin de hafız
olduklarını öğrendik. “Musikinin olduğu yerde
söze yer kalmaz” diyen Mehmet Çalmaşır’ın,
Mahir Sarıkaya, Veyiz Ağsakallı, Fatih Yılmaz,
Metin Sünnetçi, Necdet Keskin’den oluşan
topluluğu, kıraathanenin işletmecilerinden,
babasının yolunda giderek aynı zamanda ritim
saz üstadı olan Yener Temelli ve radyodan
arkadaşı yine ritimci Ali Çelebioğlu’nun da
katılımıyla muazzam bir fasıla başladı.
Erzurum’un medarı iftiharlarından biri olan
Alvarlı Efe Hazretlerinin pek çok gazelini
okuyan ekip, ilahiler, türküler ve şarkılarla
bize harikulade bir Ramazan akşamı yaşattılar.
Sahurun yaklaşması sebebiyle fasıllarını
tamamlayan bu toplulukla vedalaşıp sahur
yapmak üzere evlerimize doğru yola koyulduk.
Zaman zaman dinlenmek için musikiye ara
verildiğinde Mehmet Çalmaşır’ın asıl ekibinin
TRT Erzurum Radyosu’ndan arkadaşları
Bayram Şengül (nefesli-üflemeli çalgılar), Sait
Gülebenzer (bağlama), Engin Varol (kabak
kemane), Ali Çelebioğlu (bendir) ve Yener
Temelli (erbane-ritim)’den oluştuğunu ve bu
musiki topluluğunun Temelli kıraathanesinde
belli günlerde bir araya gelip türkü ve şarkılar
okuduklarını da öğrendik. Temelli kıraathanesi,
belgesellere de konu olan çay demleme tarzı
ve özellikle de Erzurum kültürüne katkılarıyla
kültür ocağı unvanını almayı hak ediyor.
Bu musiki gruplarını dinledikten sonra
Erzurum’da ne musiki cevherlerinin
bulunduğunu ama çoğu kimsenin bundan
haberi olmadığını anladım. Yunus Emre’nin
“Ol mâhîler ki derya içreler / Derya nedir
bilmezler ki” dizelerinde belirttiği gibi
Erzurumlular da şehrimizin pek çok değerinden
habersiz oldukları için Ramazan akşamlarını
şenlendirmek için uzaklardan gelen ilahi
grupları, türkücüler, şarkıcılar dinlemenin
peşine düşüyorlar. Halbuki Erzurumlu ilahi,
türkü ve şarkı grupları, bülbül gibi şakıyorlar,
ama seslerini duyan yok.
Elbette ki şehrimizde profesyonel sanat
gruplarının bulunması ve konserler vermesi
fevkalade önemlidir. Ama bu grupların
yanında Erzurumlu yerel sanat ve musiki
gruplarına da yer verilmeli, onların da
kendilerini tanıtmalarına fırsat tanınmalı
diye düşünüyorum. Hatta bu gruplar
desteklenerek Türkiye çapında tanınmalarına
da katkı sağlanmalıdır. Güzellikleri, yetenekli
insanları uzaklarda değil, önce kendi içimizde
arayıp keşfetmeliyiz. Ülke çapında tanınmış
sanatçılarımızın yanında mahalli değerlerimize,
sanatçılarımıza, bilim adamlarımıza, şair ve
yazarlarımıza da imkân sağlamalı, hatta böylece
Erzurumluya bir mukayese yapma şansı da
vermeliyiz. Erzurum’un eski zamanlarda
olduğu gibi bir kültür ve sanat şehri olması,
bütün Erzurumluların ortak dileğidir. Son
yıllarda mahalli yöneticilerimizin, özellikle
belediyelerimizin bu tarz etkinliklere yer
vermeleri, kültürel ağırlıklı mekânları
desteklemeleri, hepimizi sevindiriyor. Öyle
sanıyorum ki önümüzdeki yıllarda Erzurum’da
nitelikli sanatkârlar daha fazla yetişecek ve
her sanat alanında kendilerini gösterme fırsatı
bulacaklardır.
Erzurum’un eski
zamanlarda olduğu
gibi bir kültür ve sanat
şehri olması, bütün
Erzurumluların ortak
dileğidir.
49
50.
OSMANLI HALİFELİĞİ
SANCAK VEKAZALARINDA
KURUMSAL KONTROL-DENGE
Prof. Dr. Ali ARSLAN*
Kontrol-dengenin çok önemli olduğu Osmanlı yönetim
anlayışında halkın hak ve hukukunu koruyacak, halkın refahını
temine çalışacak bir yapının bulunması gerekmekteydi.
*T.C.İstanbul Üniversitesi
ANCAK
Osmanlı yönetiminde sancak ikinci
derecede taşra yönetim müessesesiydi.
Sancak sadece işlerin kolay yürümesi
için oluşturulmuş bir idari birim değildi.
Zira sancak işlerine bağlı olduğu beylerbeyi
bile karışamaz yalnızca teftiş edebilirdi.
Beylerbeyiliğinde mevcut olan kurumsal
kontrol-dengenin sancakta ta benzer bir
şekilde mevcut olduğunu görmekteyiz. Zira
bu kurumsal kontrol-dengenin sancakbeyi,
yeniçeriler, kadı, müftü ve seyyar kadılar
vasıtasıyla sağlandığını anlamaktayız.
-İdari,Mali,AskeriveGüvenlikYetkilisi:
Sancakbeyi
Sancakbeyi başında bulunduğu sancağın kanun
ve nizama göre idare ederdi. Sancakta asayiş
ve emniyeti sağlamak, kalpazanlıkla mücadele
etmek, sancağa gelen özel devlet görevlilerine
yardımcı ve işlerinde kolaylaştırıcı olmak
sancakbeyinin görevlerindendi. Sancakbeyi
sancakta oldukça yetkili bir konunda olup
bağlı olduğu beylerbeyi de sancakbeyinin
yönetimine karışmaz sadece teftiş edebilirdi.
Sancaklarda suçluların cezalandırılması görevi
sancakbeylerine aitti. Merkezi hükümetin emri
doğrultusunda sancakbeyi bir savaş halinde
beylerbeyinin maiyetinde savaşa iştirak ederdi.
Sınır bölgelerindeki sancakbeylerinin bir görevi
de ilgili devletlerle ilişkileri anlaşmalara uygun
olarak yürütmeleriydi.
Görüldüğü gibi sancakbeyi idari, mali, güvenlik
ve askeri alanlardı çok geniş yetkileri mevcuttu.
Büyük güç sahibi olan sancakbeyinin yönettiği
sancakbeyliğinde bir kurumsal kontrol-
denge mekanizması bulunması şarttı. Taşra
teşkilatında askeri güç bulunduran sancakbeyini
sınırlayan dengeleyen en önemli askeri güç
yeniçerilerdi.
-SancakMerkezindekiMerkeziHükümetin
SilahlıGücü:Yeniçeriler
Osmanlı Devleti’nde taşrada yeniçeri ve
sipahilerden oluşan kapukulu garnizonları
bulunurdu. Kapukulu efradından olan
yeniçeriler özellikle büyük şehirlerin
merkezinde bulunan hisar ve kalelerde
şehir müdafaası için oluşturulmuşlardı. İlk
dönemlerdeki küçük birliklerin kumandanları
dizdarlar iken 16 yüzyılın ikinci yarısından
itibaren büyük şehirlerdeki sayıları artan
yeniçerilerin kumandanları yeniçeri serdarları
olmuşlardı. Sancaktaki yeniçerilere beylerbeyi
sayı//23// haziran 50
51.
emir veremediği gibisancaktaki yeniçerilere
sancakbeyinin de emir veremediği taşradaki
yeniçerilere sadece padişah ve kendi amirleri
emir verebilmekteydi. Sancaklarda mahalli
otoriteye bağlı olmayan yeniçeriler kargaşa
dönemlerinde bazı şehirlerde otorite
kurdukları bile olmuştu. Kısacası yeniçeriler
sancakların askeri alanda da en güçlüsü olan
sancakbeylerini kontrol-dengede tutulmasında
büyük görev ifa ettikleri görülmektedir.
-Sancakların Adli ve Bayındırlık Yetkilisi: Kadı
Kontrol-dengenin çok önemli olduğu Osmanlı
yönetim anlayışında halkın hak ve hukukunu
koruyacak, halkın refahını temine çalışacak bir
yapının bulunması gerekmekteydi.
Özellikle sancaklarda etkili sancakbeyini veya
şehir merkezlerinde yeniçerileri dengeleyecek
bir teşkilatı ihtiyaç vardı. Bu teşkilatın
sancakbeyinin tayin ve müdahale alanında
olmayan sancak kadılığı idi. Sancağın adli ve
hukuki işler kadı tarafından görülürdü.
Kadı tayinleri 14. ve 15. yüzyıllarda, divan
toplantılarında Rumeli ve Anadolu kadı
askerlerinin arzı ve padişahın onayı ile
gerçekleşirdi. Ancak kadılar, Fatih Sultan
Mehmed’in divan toplantılarının başkanlığını
Sadrazama bırakması ile birlikte kazaskerlerin
arzı ve sadrazamın onayı ile tayin edilmeye
başlamışlardı. 16. yüzyılda şeyhülislamlığın
önem kazanmasından itibaren büyük kadılıklar
Şeyhülislamın teklifi ile Vezirazam tarafından
atanmayı başlanmıştır.
1575 tarihinden itibaren mevali denilen
büyük kadılıklara tayinler şeyhülislam
tarafından atanmaya başlanmıştır. Büyük
kadılıkların görev sürüleri genellikle bir yıl
idi. Sancak kadılıkları mevleviyet statüsünde
olduklarından idari işlerde büyük amir olan
sancakbeyleri ile işbölümü yapmak zorundaydı.
Vakıf arazilerinin vergileri dini, ilmi ve sosyal
müesseslere hasredilmişti. Vakıf reayası,
yaşadıkları arazi hangi vakfa ait ise öşür ve
resmini o vakfa verirdi. Toplanın paralar vakfiye
gereğince sarf edilirdi. Vakıfların kuruluşundan
itibaren kayıtları kadılar tarafından
gerçekleştirilirdi.
Görüldüğü üzere taşra yönetiminin ikinci
derecede güçlü sembolü olan sancakbeyi ve
diğer yöneticiler karşısında halkın hak ve
hukukunu koruyacak ve bu alanda eyalette
kontrol-denge sağlayan sancak kadılığı idi.
-EğitimveDiniYetkilisi:Müftü
Osmanlı taşra teşkilatında askeri güçlü olan
yöneticiler, hukuki ve bayındırlık alanında çok
fazla yetkileri olan kadıların kontrol-dengede
tutulması için mevcut olan kurum sancak
müftülüğü idi. Bütün idarecilerin yapacakları
yanlış icraatta halkın bir nevi sığındığı ve
hakkını aramada hukuki destek bulacağı yer
müftülüklerdi. Sancaktaki Osmanlı örgün
eğitim kurumları olan medreseler müftülere
bağlı olduğu gibi kadıların karar vermesinde
etkili olan fetvalar da müftüler tarafından
verilirdi. Müftülerin atanması merkezi
yönetim tarafından yapılırdı. Bu atama da
merkezdeki kontrol-dengenin bir göstergesi
olarak gerçekleşirdi. Sancaktaki müftünün
halk, sancakbeyi, kadı ve diğer idarecilerle sıkı
ilişkileri vardı. Müftü teşkilatı Şeyhülislama
bağlı olması ve ulemanın reisi olması dolayısıyla
Sancak müftülerinin tayinleri Şeyhülislam
tarafından yapılırdı. Klasik Osmanlı Devlet
yönetiminde sancaklarda da müftülük, eğitim
ve kültür çok etkin bir kurum oldukları gibi
halkın en kolay ulaşabildiği ve arzularını en
hızlı bir şekilde mahalli idarecilerle temas
etmeden merkeze ulaştırabilecekleri bir kurum
olarak temayüz etmişti. Verdikleri fetvalar ile
güçlü kadıları kontrol-dengede tutan da sancak
müftüleriydi.
-MerkeziHükümetinHalkıKorumaMüfettişleri:
SeyyarKadılar
Osmanlı taşra teşkilatında dikkat çeken bir
kurum seyyar ve mehayif kadılıklarıdır. Bu
kadılıklar halkla temasın daha yoğun olduğu
idari birimlerde yani sancak ve kazalardaki
uygulamaları teftiş için oluşturulmuştu. Mahalli
yöneticiler ve özellikle kadıların karşısında
halkı korumak ve halkın merkezi hükümete
ulaşmasını sağlamak üzere özel yetkili
kadılıklar kurulmuştu. Her eyalette 16. Yüzyıl
sonlarına kadar seyyar olarak görev yapan
toprak kadılıkları vardı. Bu toprak kadılıkları
hem devlet merkezinde hem de eyaletlerde
tahkiki icap eden işleri gerçekleştirir, köylülerin
sancakbeyi, alaybeyi, subaşı, zeamet ve tımar
sahipleri ile ilgili şikayetlerini değerlendirir ve
mahkemesi gerçekleşirlerdi.
Kurumsal bir kontrol-dengenin mevcut
olduğu Osmanlı taşra yönetiminde halkın
mağduriyetini gidermek ve mahalli yönetici,
kadı ve müftülerin de düzgün çalışmasını ve
hakkın haklarını korunmasına sağlayacak bir
kurum olan seyyar kadılıklar oluşturulduğu
görülmektedir.
Osmanlı idari
sisteminde halkla
teması en kuvvetli
ve en önemli idari
birim kazalardı. Kadı,
“yapan” “yerine
getiren” manasında
olup Osmanlı
hukukunu tatbik eden
ve devletin emirlerini
yerine getiren bir
niteliğe sahipti.
51
52.
KAZA
Eyalet ve sancaktaolduğu gibi Osmanlı taşra
teşkilatının en küçük birimi olan kazada
da bir kontrol-dengenin mevcut olduğu
görülmektedir. Buradaki yapı ise eyalet ve
sancaktan biraz farklı bir kurumsal kontrol-
denge meydana getirildiği görülmektedir. Eyalet
ve sancaklarda birbirini dengeleyen kurumsal
yetkilerin kadıda toplandığı ve kadıların aynı
zamanda bir yönetici olarak vazifelendirildikleri
görülmektedir. Güvenlik alaybeyi, eğitim ve dini
işler müftülere aitti. Mehayif kadılıkları da çok
değişik bir adli mekanizma kurumuydu.
-İdari,Adli,BelediveBayındırlıkYetkilisi:Kadı
Osmanlı idari sisteminde halkla teması en
kuvvetli ve en önemli idari birim kazalardı.
Kadı, “yapan” “yerine getiren” manasında olup
Osmanlı hukukunu tatbik eden ve devletin
emirlerini yerine getiren bir niteliğe sahipti.
Kazanın en önemli idarecisi kaza kadılarıydı.
Kaza kadıları askeri olmayan bütün hukukî
hususlardan sorumluydu. Kadılar; kazanın
adliye, belediye, iaşe ve hükümet tarafından
merkezden verilen işleri yapmakla yükümlü
idi. Osmanlı Devleti’nde ilk kadılık teşkilatı
Osman Gazi döneminde Karaca Hisar’ın
fethinden sonra kurulmuştu. Şöyle ki buraya
bir kadı ile subaşı atanmıştı. Karaca Hisar’da
kurulan pazardan da baç alınması için bir
kanun yapılmış ve bu vergiyi toplamak bir şahsa
verilmişti.
Önceleri doğrudan devlet başkanı tarafından
atanırken sonralı kaza kadılarının tayinleri
Kadıaskerler tarafından yapılmaya başlanmıştı.
Küçük kadılıkların görev süreleri iki sene veya
yirmi ay idi. Osmanlı Devleti’nde nüfusun
çoğunluğu büyük şehirler dışında genellikle
kaza, nahiye ve köylerde yaşadıklarından kaza
kadılarının idari sistemde çok önemli bir yeri
vardı. İş yoğunluğunun tabi olması dolayısıyla
kadı doğrudan kendisine bağlı veya kendisine
karşı sorumlu çok sayıda personel ile birlikte
çalışmak zorundaydı. Kadıya doğrudan bağlı
olanları; naib, kassam, muhtesip, mimar,
katip, muhzır(adli polis), tercüman, imam,
papaz, haham ve hizmetliler olarak sıralamak
mümkündür.
İcraatını belli aralıklarla kadıya sunmak
zorunda olanlar ise mütevelli, esnaf kethüdası,
subaşı, sipahi, vesair görevleri yürütenlerdi.
Vakıf arazilerinin vergileri dini, ilmi ve sosyal
müesseslere hasredilmişti. Vakıf reayası,
yaşadıkları arazi hangi vakfa ait ise öşür ve
resmini o vakfa verirdi. Toplanın paralar
vakfiye gereğince sarf edilirdi. Bütün bu işler de
kadıların görev alanına aitti.
Kaza kadıları adli ve beledi görevleri almaları
yanında idari görevleri de mevcuttu. Osmanlı
kazalarında idari yetkiler içişlerinden sorumlu
sadrazam tarafından değil adli işlerden sorumlu
Kazıaskerler tarafından yapılması küçük ama
çok önemli bir ayrıntıdır.
Yani Osmanlı taşrasında kaza yönetiminde idari
görev de adli, bayındırlık ve beledi işlerinden
sorumlu kadı tarafından gerçekleştirilmektedir.
İdareciler adli işlere bakmıyor, adli işlere bakan
kadılar kazalarda yönetime de bakıyorlardı. Bu
uygulama Osmanlı Devleti’nin en küçük idari
birimde yönetimi değil adaleti esas aldığının en
önemli bir göstergesi olmalıdır.
GÜVENLİK
Eyaletlerde beylerbeyleri sancaklar da ise
sancakbeylerinin sorumlu olduğu güvenlikten
kazalarda subaşılar mesuldü. Başında
kadının olduğu kazalarda asayişten subaşılar
sorumluydu. Askeri işleri de alaybeyi yerine
getirirdi. Yalnız doğrudan beylerbeyine bağlı
sancaklardaki kazalarda askeri ve asayiş işleri
tımar subaşısına aitti. Küçük bir birim olan
kazalarda adli, idari, beledi ve bayındırlık
işleri kazalara verilirken güvenlik işleri kadılar
dışındaki subaşılara bırakılmıştı. Kazalarda çok
yetki sahibi olan kadılara karşı güvenlik başka
bir kuruma yani subaşılığına verilmişti.
-Eğitim ve Dini Yetkilisi: Müftü ve Müderrisler
Osmanlı taşra teşkilatında çok önemli görevleri
olan kaza müftülerin şeyhülislamlıkla sıkı
bağları vardı. Zira taşra teşkilatında halkla
temasta en önemli birim biri olan kazalarda
müftülüklerine tayinler şeyhülislam tarafından
yapılırdı. Kaza müftülerinin halk, kadı, naib
ve diğer yöneticileri ile çok irtibatları vardı.
Büyük kazalarda müftülükler adli, idari, beledi
ve bayındırlık alanlarında büyük yetkilere
sahip olan kadıları dengeleyen ve halkın
hakların korumaya yardımcı alan en önemli
müesseselerdi. Dini alan yanında halkın eğitimi
ve eğitim kurumlarından sorumlu olan da
müftülüklerdi.
Kazalarda bulunan ve genellikle yirmi
akçeden kırk akçeye kadar olanların tayini
kadıaskerler tarafından yapılan müderrislerin
bazı hallerde kontrol ve dengede önemli
Osmanlı merkez
teşkilatında mevcut
olan kurumsal
kontrol-denge anlayışı
taşra teşkilatının en
büyük yapısı olan
eyaletlerde tam olarak
uygulandığı gibi
sancak ve kazalarda
da başarı ile tatbik
edilmişti.
sayı//23// haziran 52
53.
görevleri bulunurdu. Şöyleki; Küçük kazalarda
müftülüklerin bulunmaması veya görev başında
bulunamamaları hallerinde kazalarda görev
yapan müderrisler müftülerin görevlerini
önemli bir kısmını yerine getirirlerdi.
Kaza ve bazen nahiyelerde önemli görevler
üslenen müderrisler işe devamsızlık yanında
Şer’î hukuka aykırı beyanda bulunma veya bu
yönde söz söylemesi halinde vakıf mütevellisi
tarafından görevden uzaklaştırılabilirdi.
Kazalarda çok yetki sahibi olan kadılara karşı
özellikle dini ve eğitim alanında kurumsal
olarak dengeleme yapabilen müftüler, halkın
taleplerini merkeze ulaştırma yönünde de
büyük bir fonksiyona sahip idiler. Müftülerin
olmadığı hallerde onların görevlerinin önemli
bir kısmını müderrisler yerine getirirlerdi.
-MerkeziHükümetinHalkıKorumaMüfettişleri:
MehayifKadılıkları
Osmanlı Devleti’nde nüfusun büyük çoğunluğu
kırsal kesimlerde ve tarım alanında faaliyet
gösterdiği için halkı korumak için özel nitelikli
adli kurumlar da meydana getirmişti. Özellikle
kadı ve naiblerin büyük yetkilere sahip olduğu
kaza ve nahiyelerde bu kurumsal yapıya çok
daha fazla ihtiyaç vardı.
Adaletin sağlanması ve halkın korunması için
idari, adli, beledi ve bayındırlık alanlarında
büyük yetkileri olan kadıların karşısında halkı
korumak ve merkezi hükümete ulaşmasını
sağlamak üzere özel yetkili kadılıklar
kurulmuştu. Mehayif adı verilen kadılar,
mahalli kadı ve naiblerden ayrı olarak köylere
kadar halkın dertlerini dinler ve teftiş yaparlardı.
Mehayif kadıları gördükleri davları ve halkın
şikâyetlerini doğrudan Divan-ı Hümayün’a arz
etme yetkisine sahiplerdi.
Mehayif kadılıkları sayesinde kadı ve naibler
kurumsal olarak kontrol-dengede tutulurken,
en küçük birim olan köylerde yaşayanlar
bu mehayif kadılıkları sayesinde istek ve
şikâyetlerini doğrudan doğruya Divan-ı
Hümayun’a ulaştırma hakkına sahip olmuşlardı.
SONUÇ
Merkezi yönetimde bir kurumsal kontrol-
denge sisteminin hâkim olduğu Osmanlı
Devletin’de ikinci derecedeki idari birim
sancaklardı. Sancağın en güçlü yöneticisi
olan sancakbeyi, askeri olarak ta merkezden
atanan ve merkezden emir alan yeniçeriler
ve kumandanı tarafından kontrol-dengede
tutulmaktaydı. Adli ve bayındırlık alanında en
yetkili olan kadı merkezden atanmakta, mahalli
idarecilerle işbirliği içinde olmasına rağmen
müstakil hareket etmekte statüsüne sahipti.
Kadılar özellikle halkın haklarını koruma ve
hukuk alanında tam bir serbestiyet ile hareket
etmekte ve bütün idarecileri hukuk alanında
kontrol-denge içinde tutabilmekteydi. Kadıları
kısa süreli ama etkin bir çalışma imkânı veren
Osmanlı yönetimi, kadıların hukuk sınırları
içinde kalmasını sağlamak için de müftülük
kurumunu devreye koymaktaydı. Müftüler
sancaktaki eğitim işlerinden sorumlu oldukları
gibi halkın haklarını aramada kadıların karar
vermelerinde etkin olan fetvaları vermekle
de sorumlu idiler. Bütün idarecilerden daha
bağımsız hareket eden müftüler aynı zamanda
halkın merkez ile doğrudan iletişimini sağlayan
bir müesseseydi.
Eyalet ve sancaklardaki kurumsal kontrol-denge
uygulaması en küçük ve halkla en fazla ilişkide
olunan yönetim birimi olan kazalarda ayrı bir
uygulama gerçekleştirilmişti. Şöyle ki; Kaza
kadıları adli, bayındırlık ve beledi görevleri
almaları yanında idari görevleri de mevcuttu.
Osmanlı kazalarında idari işleri yapan kadılar
içişlerinden sorumlu sadrazam tarafından değil
adli işlerden sorumlu Kazıaskerler tarafından
atanması halkın mülkiye memurları tarafından
değil adiliye mensupları tarafından yönetilmesi
ile neticelenmişti. Yani adli işlere bakan kadılar
kazalarda yönetime de bakıyorlardı. Bu
uygulama Osmanlı Devleti’nin en küçük idari
birimde adaleti esas aldığının en önemli bir
göstergesidir.
Bu çok geniş yetkilere sahip kadıları ve
nahiyelerde onlar adına görev yapan naipleri
dengelemek için güvenlik işleri subaşılara
bırakılmıştı. Yani kadıların emri altına askeri ve
güvenlik birimi verilmemişti. Fetva yetkisine
de sahip olan müftüler kadı ve naibleri kontrol-
dengede tutukları gibi dini ve eğitim alanlarında
da tam yetkili bir konumda bulunmuşlardı.
Küçük ve merkeze ulaşmada zorluk olan kaza,
nahiye ve köylerdeki halkın hak ve hukukunu
korumak; gerektiğinde taleplerini Divan-ı
Hümayuna ulaştırmak için bir de mehayif
kadılıkları kurulmuştur.
Kısacası Osmanlı merkez teşkilatında mevcut
olan kontrol-denge anlayışı taşra teşkilatının
sadece eyaletlerde değil sancak ve kazalarında
da tam olarak uygulanmıştır.
53
54.
PİYALE PAŞA CAMİİ
Mimarının“ben bu eserimle kemale erdim” diyebilecek kadar
güvendiği bu değerli eserin inşa edildiği Kasım Paşa Semti,
İstanbul’un ilk yerleşim yerlerindendir.
NerminTAYLAN
azı mimari eserler vardır;
yapıldıkları yıllara hitab ederler;
Bazı eserler vardır; yaşadığı yüzyıla
damgasını vurur, mimarisi ile
kendilerine hayran bırakırlar..
Bazı yapılarda vardır ki yapıldıkları yüzyıla
hizmet eder asırların tanığı, Müslümanların
ışığı olurlar. Şehrin en telaşlı mekânının hemen
yanı başında, İstanbul’un tam ortasındaki
sükûnet vadisinde, imparatorluğun en güzel
zamanlarının huzurunu bu güne taşıyan, Piyale
Paşa Camii’ne düşürelim bu ay yolumuzu.
Okmeydanı’ndaki şehir telaşından sıyırıp
kendimizi, süzülelim Kasım Paşa’ya doğru.
Yükselen binalara, koşuşan insanlara, korna
seslerine ve yemek kokularına aldırmadan
inelim yokuşu. Vaktiyle buraların sahibi servi
ağaçlarının kokularını hissederek adımlayalım
yine vaktiyle buraların halısı toprak yolu.
Banisini selamlayarak varalım giriş kapısına
ve bir padişahın açılışında ettiği duaya amin
dercesine dualarla girelim Piyale Mehmet
Paşa’nın emaneti bu muhteşem sefineye..(sefine
gemi manasındadır)
Dünyanın en büyük mimarlarından Sinan’ın
Selçuklu mimarisine uygun bir şekilde
İstanbul’da inşa ettiği iki camiden biri olan
Piyale Paşa Camii, asırlara direnen heybetli
yapısıyla, kendinden koparılanlara aldırmadan
hâlâ vakarla Müslümanlara hizmet vermeye
devam ediyor. Mimarının “ben bu eserimle
kemale erdim” diyebilecek kadar güvendiği
bu değerli eserin inşa edildiği Kasım Paşa
Semti, İstanbul’un ilk yerleşim yerlerindendir.
Fetihten önce Cenevizlilerin burada yaşadığı
bilinmektedir. İstanbul’un feth olunmasının
hemen akabinde şehrin onarım ve imarını
emreden Fatih Sultan Mehmed bu bölgenin
de imar edilmesini önemle istemiştir. Fetihten
sonraki yıllarda zaman zaman imar edilmeye
ve bir Müslüman yerleşim yeri yapılmaya
çalışılan semt, özellikle Kanuni Sultan Süleyman
döneminde ve bizzat padişahın isteğiyle büyük
ve heybetli eserlerle donatılmış, adeta şehrin en
lüks semtlerinden biri olmuştur.
Kanuni Sultan Süleyman sadrazamı olan Ayas
Paşa’yı ve diğer paşalardan Ferhad Paşayı,
Kaptan-ı Derya Piyale Paşayı ve Güzelce
Kasım Paşayı bölgenin imarı, tersanelerin ve
bahriyenin güçlendirilmesiyle görevlendirmiş;
Güzelce Kasım Paşa’nın da külliyesini burada
yaptırmasıyla semt Kasım Paşa’nın ismiyle anılır
olmuştur. 17. yy’la gelindiğinde inşa edilen
külliyeler ve yeni kurulan mahallelerle semtin
sayı//23// haziran 54
55.
çehresi değişmiştir. ÜnlüOsmanlı seyyahı
Evliya Çelebi Seyahatname isimli eserinde
bu semtin genel durumundan bahsederken;
“başta gemi yapımı için bölgeye iskân edilen
“ehl-i zanaat”ın semtin çeşitli mahallelerine
yerleştirildiklerini, Bingazi ve Mısır’dan
getirilmiş kalafat ve sal yapanların Zindanarkası
denilen bölgeye, demirci Ermenilerin
Yeniçeşme’deki Ermeni mahallesine, demir
işleyip, halka yapan Çingenelerin Çürüklük
ve daha yukarılara yerleştirildiğini, Türk ve
Müslüman mahallelerinden başka 10 Rum
mahallesi, 1 Ermeni mahallesi olduğunu,
Yahudilerin burada dükkânları olmakla birlikte
evlerinin Kasımpaşa’da bulunmadığını ve Kasım
Paşa semtinde bağ ve bahçelerle çevrilmiş
binlerce hane olduğunu” yazmaktadır.
Esaretten Kaptan-ı Deryalığa;
Osmanlı tarihinde önemli bir yere sahip olan
Kaptan-ı Derya Piyale Mehmet Paşa; Hırvat
asıllıdır. Kanun Sultan Süleyman’ın Mohaç
Meydan Muharebesi sırasında devşirilmiş ve
Enderun mektebine alınmıştır. Burada gördüğü
eğitimin kemale ulaşmasının akabinde, 1547’de
Kapıcıbaşılık görevi tevdi edilmiş, daha sonraki
yıllarda ise Gelibolu sancakbeyi olmuştur.
1553’de Kaptan-ı Derya olan Piyale Mehmet
Paşa, 1567 yılına kadar tam 14 yıl bu görevi
başarıyla sürdürmüştür. Kaptan-ı Deryalık
görevinde bulunduğu dönemlerde sayısız
başarılara imza atmasının yanı sıra, 1558’de
Majorca’ya düzenlediği akınla Balearik Adası’nı
almış ve bu başarısından dolayı kendisine
Cezayir Beylerbeyi payesi verilmiştir. Sakız
ve Cerbe gibi ele geçirilmesi oldukça zor olan
adaları almasının haricinde İtalya, İspanya ve
Fransa sahillerinde irili ufaklı 67 adayı da ele
geçirmiştir. Bu başarıların yanı sıra büyük bir
donanmayla Haçlı Kuvvetlerinin saldırdığı
Cerbe Deniz Muharebesinde Haçlı Kuvvetlerini
yenilgiye uğratmış, İspanya Kralı II. Felipe’nin
donanmalarını zayıflatmış ve Kralı esir etmiştir.
Kanuni Sultan Süleyman döneminde
Kaptan-ı Derya olan Piyale Paşa, Sultan II.
Selim döneminde de bu görevine devam
etmiş, II. Selim’in kızı Gevherhan Sultan’la
evlenerek saraya damat olmuştur. 1566’da
Sakız’ı almasıyla üçüncü vezir, 1568 yılında da
Kıbrıs’ı almak üzere gittiği görevindeki başarısı
sebebiyle ikinci vezir makamına yükselmiştir.
Büyük Piyale Paşa ve Küçük Piyale Paşa
külliyeleri olarak Kasım Paşa semtinde iki eser
bırakan Piyale Mehmet Paşa’nın, bunların
haricinde Sakız Ada’sında bir külliye ve İstanbul
Mahmut Paşa’da bir adet hanının olduğu
Osmanlı Arşiv kayıtları ile sabittir. Kemâlâtın
sembolü bir eser; Piyale Paşa Camii;
Piyale Mehmet Paşa, Kaptan-ı Deryalık
görevinde bulunduğu sırada bir külliye inşa
ettirmek istediğini dile getirince henüz kırsal
bir yer olan Kasım Paşa semtini yerleşime açma
amacı ve padişahın da bu doğrultudaki isteği
sebebiyle külliyesini bu semte yaptırmaya karar
verir. Dönemin mimarbaşısı olan Sinan’dan
kendisi için bir külliye yapmasını ister. 1565’de
temeli atılan eser, Paşa’nın isteği Mimarbaşının
da gayreti ile 1573 yılında cami, medrese, tekke,
sıbyan mektebi, türbe, çarşı, hamam ve sebilden
müteşekkil bir külliye olarak tamamlanır.
Osmanlı tarihinde önemli
bir yere sahip olan
Kaptan-ı Derya Piyale
Mehmet Paşa; Hırvat
asıllıdır. Kanun Sultan
Süleyman’ın Mohaç
Meydan Muharebesi
sırasında devşirilmiş
ve Enderun mektebine
alınmıştır.
55
56.
Yapılan bu camiibir Mimar Sinan eseridir fakat
banisine has bir tarzda imar edilmesinden dolayı
diğer Mimar Sinan eserlerinden farklıdır. Tek
minaresinin yelken direğini, balkonlarının gemi
güvertesini ve 6 kubbesinin 6 büyük zaferini
simgelediği camii yukarıdan bakıldığında bir
gemiyi hatırlatmaktadır.
Bir külliye olarak inşa edilmesine rağmen
günümüze yalnızca camii ve türbesi kalan
yapının camii olarak kapladığı alan 2 bin 214,
avlusuyla birlikte hesaplandığında ise toplam
olarak 22 bin 500 metrekaredir. Caminin planı
ise geleneksel çok ayaklıdır. Dikdörtgen bir
alana yayılan camiinin duvarları yer yer kesme
küfeki taşı, yer yer de moloz taşı kullanılarak
inşa edilmiştir. Dış kısımda toplamda 60 sütun
yer alır. Duvarları kesme taş ve tuğla karışımıdır.
İki katlı yan mahfillerin eklenmesiyle bilinenin
dışına çıkan yapı yukarıda da zikrettiğimiz gibi
muadillerinden biraz farklı olarak genellikle
Mimar Sinan eserlerinde görülen düzenli
kubbeleri taşıyan ortadaki ağır taş ayakların
yerlerine ince uzun, granit sütunların getirilmesi
ve cephelerde bulunan sivri kemerli alınlıklar
camideki farklılıklardan yalnızca birkaçıdır. Dış
görünümündeki heybetin yanında caminin
iç kısmı da Cuma Suresi ve Ayet’el Kürsi’nin
yazıldığı kemer yazısı ve eşsiz çinileriyle
ziyadesiyle etkileyicidir. Harimin üzeri eşit
büyüklükte altı kubbeyle örtülmüştür. Minberi
mermerdendir. Mihrap kısmının içi tamamen
İznik çinileriyle süslenmiştir. Mimar Sinan,
bir yandan eserlerinde ideal mekân arayışını
sürdürürken, bir yandan da bu yapıda çeşitli
plan tiplerini ele almıştır. Geleneksel Ulu Camii
tipi olma özelliğini taşıyan eserde, ilk kez bu
camide mevcut bir özellik vardır o da Mihrab
ile tek olan minarenin aynı hizada olmasıdır.
Yani İmam mihrabda tekbir aldığında minare
tam arka hizasında kalmaktadır. Burası bir
minare için en akla gelmeyecek yerdir. Rivayet
odur ki; Haliç’ten bir kanalla kayıkların
camiye kadar gelebilmesi için caminin dış
kısmına çok sayıda revak yapılmıştır. Asırlara
hükmedercesine vakarla ayakta duran bu eşsiz
eserin bugün var olmayan bazı bölümleri ne
yazık ki şuursuzca yıkılmış bazı bölümleri ise
vakıf mallarının haraç-mezad satıldığı dönemde
elden çıkarılmıştır. Rivayetlere göre camii
öylesine amacından ayrı kullanılmıştır ki 1946
yılında camiye gelenler içerisinde koyunların
otladığını gözyaşlarıyla anlatmışlardır. Vakıf
malı olmasına aldırmaksızın çevresindeki
kurumların arsaları satılmış ve özel mülk
haline getirilmiştir. Banisinin Müslümanlara
hizmet şuuruyla inşa ettirdiği külliyeden geriye
yalnızca Camii, Türbe ve sonradan aslına uygun
bir şekilde yapılan Şadırvan kısmı kalmıştır.
İçerisinden çalınarak yurtdışına satılan çinilerin
büyük bir bölümü ise bu gün Paris’teki Louvre
Müzesi’nde sergilenmektedir. Esasında şehrin
tam ortasında ve fakat gözlerden uzak kendi
köşesine çekilmiş, kimselere aldırmadan
yaşanan tüm vefasızlıklara direnen ve dahi
ağuşunda barındırdığı birkaç Müslümanla ebedi
aleme hizmet etmeye devam eden bu değerli
mücevher, son yıllarda kendisine verilen değer
ve özel ihtimam sebebiyle banisi misali muzaffer
bir kumandan gibi. Camii 2007 yılında
önemli bir restorasyondan geçirilmiş ve aslına
uygun bir şekilde onarılmıştır. Türkiye’nin ve
dünyanın en değerli hafızlarından olan Hafız
İshak Danış camiye imam olarak atanmıştır.
Bir safında 100 kişiden fazla Müslümanın
namaz kılabildiği camide her vakit namazında
ortalama 300’ü aşkın kişi namaz kılmaktadır.
Vaktiyle padişahların namazlarını eda ettikleri
camide, bugün de milletvekili, bakan, başbakan
ve Cumhurbaşkanı gibi devlet büyükleri vakit
bulduklarında namazlarını eda etmektedirler.
Sizler de bir gün Mutlaka Piyale Paşa Camii’ne
düşürün ömür yolunuzu. 500 yıllık yaşlı
bedenine sığınan insanları, kuşları, kedileri hasılı
yaşayan her şeyi kendisine yapılan vefasızlıklara
aldırmadan, asırlardır şefkatle kucaklayan bir
aile büyüğüne gidermiş gibi gidin yoğun ve
yorgun şehrin sinesindeki bu şahane esere.
Çeşmesinden akan mübarek suyla temizlenin
dünya meşgalesinden. Yüzyılların bekçileri
kapılardan huzurla girin içeri ve bir vakit namaz
hediye edin ömrünüze. İmam efendinin Davudi
sesiyle okuduğu bir Kur’an tilaveti dinleyin
gönlünüz titreyerek ve asrın Padişahını ve
Kapdan-ı Deryası Piyale Mehmed Paşa’yı yad
edin âsumâna yükselen dualarınızda.
Dış kısımda toplamda
60 sütun yer alır.
Duvarları kesme taş ve
tuğla karışımıdır.
sayı//23// haziran 56
57.
Atilla AKDEMİR
DERSAADET
Kültür,Edebiyat,Dil,Sanat veTanıtım Platformu
Derneği II.Olağan Kongresi Yapıldı
Aynı zamanda ,Şehir ve Kültür Dergimizin Kurumsal
olarak sahibi olan Dersaadet Kültür Platformu
derneği, 2.olağan kongresi için İstanbul boğazı
kıyısında özgün bir mekanda farklı bir kongreye imza
attı. Cumartesi günü sabah Kahvaltısında Bahçeşehir
Üniversitesi sahilinde Seyri Deniz kafede buluşan
Dersaaadet Kültür Platformu üyeleri, kahvaltıdan
sonra iskelede bağlı olan Şehit Adem Yavuz gemisine
geçtiler.
Kongre programı gemide gerçekleşti.
Kongrede;Genel Başkan Yardımcılarından Başkan
vekili Eyüp Ensari Ergin açılış yaptı, Divan başkanı
ve üyelerin seçimi yapıldı, Divan Başkanlığına Prof.
Dr.Celal Erbay, üyeliklere Hasan Arıkan ve Ahmet
Şayır seçildiler.Divan Başkanı Prof.Dr.Celal Erbay’ın
konuşmasından sonra, Dernek kurucularından
Erzincan Valisi Süleyman Kahraman kısa bir
konuşma yaptı.Ardından Dernek Genel Başkanı
Mehmet Kamil Berse, Dernek faaliyetlerini anlattığı
bir konuşma yaptı. Başkan yardımcılarından Yrd.
Doç.Dr.Recep Çelik faaliyet raporu ve gelecek dönem
faaliyetlerini anlattı. Muhasip Av. Necati Özdemir
dernek Mali tablosunu okudu, Yönetim kongrede
ibra edildi. Dilek ve temennilerde; Prof.Dr. Nazif
Gürdoğan, Recep Garip, Başkan Yardımcılarından
Hüseyin Kansu ve Hasan Arıkan konuşmalar yaptılar.
Seçimlerde El Kaldırmak suretiyle yapılan oylamada
yeni dönem Yönetim ve denetim kurulları ile istişare
kurulu üyeleri 3 yıllığına seçildi. Yönetim kurulu
listesi: Genel Başkan,Mehmet Kamil Berse, Genel
Başkan Yardımcılıklarına: Eyüp Ensari Ergin,Hüseyin
Kansu,Hüseyin Öztürk,Recep Çelik, Mehmet Cangir,
İsmail Yılmaz, Ekrem Kaftan, Muhasip Necati
Özdemir,G.Sekreter Timuçin Mercanoğlu seçildiler.
Program’a; Şakir Kurtulmuş, Nurettin Durman ve
Recep Garip ile Hüseyin Kansu şiir okumaları ile
devam edildi.
İBB Kent orkestrası şefi İsmail Yılmaz ve Keman
sanatçısı Adem beyin muhteşem konseri ,ardından
Recep Çelik ve Eyüp Ensari Ergin’in türküleri ve
Kutlu doğum haftası münasebetiyle günün anısına
Natı şerifler Kuran-ı Kerim tilaveti ve dua ile son
buldu.Şehit Adem Yavuz gemisinin üst kısmında
boğaz zeminli fotoğraflarla Dernek arşivine hatıralar
kaydedildi.
(Programı baştan sona Kayda alarak Kurumun Web
adresi arşivine ekleyen Çınar TV ye, ve kongremize
gelerek şereflendiren değerli Çınar TV Yönetim
kurulu başkanı Nejdet Külünk beyefendiye teşekkür
ederiz.Kongre ile ilgili programı Çınar TV arşivinden
internette izleyebilirsiniz.)
012 Yılında Dersaadette , Dersaadet
kültürü ve ruhu ile yetişmiş 52 münevver
insanın kuruluşunu gerçekleştirdiği
Dersaadet Kültür Platformu, Nisan
ayında 2.olağan kongresini Beşiktaş iskelesinde
bağlı Şehir Hatlarının Şehit Adem Yavuz gemisinde
gerçekleştirdi. Dernek; “İstanbul ve Türk kültürüyle
ilgili, yazılı metinler, mimari eserler, siyasi, sosyolojik
bilgiler, demografik bilgiler konularında yurtiçi ve
yurtdışında ilmî ve akademik çalışmalar yapmak,
konuyla ilgili kurum ve teşekküllerle ortak
çalışmalarda bulunmak, bu çalışmaları kamuoyuna
duyurucu etkinlikler yapmak. İstanbullu olma
bilinciyle; öncelikle İstanbul ve Türk kültürü, sanatı,
tarihi, bilimi, dili ve edebiyatını tanımak, tanıtmak
bu konularda ilmî ve akademik çalışmaları İstanbul,
Türkiye, Dünya ölçeğinde Türk asıllı soydaşlarımız,
Müslüman milletler ve tüm dünya milletleriyle
paylaşmak için faaliyetlerde bulunmak.” Amacıyla
kuruldu.
57
58.
MEDYA ÖNCE
SİYAH-BEYAZDI
Yaşar DİNÇKAL
Busamimiyetle buram buram Anadolu kokan siyah-beyaz
yıllar, 12 Eylül 1980 darbesinin yaşandığı çalkantılı yılda,
her alanda olduğu gibi kültürel yapımızda da derin yaralar
oluşmuştur.
nce siyah-beyaz vardı hayatımızda.
Bir şey ya siyahtı ya da beyaz.
Başka renkler hep geride dururdu
O günlerde…
Siyah-beyaz yılların başlangıcı
olarak belki 1727 yılına kadar inilebilir.
Matbaa’nın ülkemize gelmesiyle bu yılda
başlanmıştır profesyonel yayıncılık serüvenine.
Önce yazılı olarak başlayan serüven, zamanla
teknolojik icatların çoğalması ile sesli ve
görüntülü yayınları başlatmış, bununla sektör
büyük bir ivme kazanmıştır. 20.YY’ın son
çeyreğinden itibaren toplumlara her türlü bilgiyi
aktaran Televizyon ve Radyo yayınları, hayatın
her alanını etkileyen büyük bir sektör olmuştur.
Medya sektörü olarak tanımlanan bu sektör
Dünya’nın her yerinde 4. Kuvvet olarak
bilinmektedir. Başta ideolojik hedefler ve
politik amaçlar için çok iyi bir araç olan Medya,
günümüzde toplumu her alanda yönlendiren
bulunmaz bir araçtır. Türk Dil Kurumunun
“İletişim ortamı”, “İletişim araçları” olarak
tanımladığı Medyanın en önemli yayın organı
olan Televizyonculuk serüvenine, ülkemizde
1952 yılında İTÜ TV adıyla başlanmıştır. 1964
yılında TRT’nin kurulması ve kısa zamanda çok
geniş kitlelere ulaşmasıyla hayatımızın olmazsa
olmazı, bilgi edinme ve eğlenceli zaman
geçirmenin en ucuz ve kolay aracı Televizyon
olmuştur.
Televizyon yayınlarının ilk dönemleri
incelendiğinde, her şeyin samimi, tarafsız
bir şekilde yalın halde insanlara sunulmaya
çalışıldığı görülür. Diziler, filmler, müzik
eğlence programları, maç yayınları, reklamlar
gibi yayının kapsamına giren herşey öyle sade
ve güzel anlatılır ki, gerçekten abartı olmadan,
başta aile olmak üzere, toplumsal değerlere bağlı
kalınarak o günkü Türkiye’ye ayna tutulur.
Âdile Nâşit, dönemin çocuklarına samimi
duygularla masal anlatır, Cenk Koray, müzik
eğlence programlarıyla aile yapısına sadık
kalır. Küçük Ağa, Aliş ile Zeynep, Kuruluş,
gibi diziler toplumu tarihe götürerek, “Milli”,
İnanç Dünyası ”Manevi” bir bakış kazandırmayı
hedefler izleyicisine.
Siyah-beyaz yayınlar her yerde ve her zaman
olmazdı. Az olur, hem de çok değerli olurdu.
Toplumun az bir kesiminde TV olduğundan
akrabalık ilişkileri ve komşuluk ilişkileri
pekişirdi bu dönemde. Yayınlar aynı ortamda
izlenir, hüzünler ve mutluluklar ortak olurdu.
sayı//23// haziran 58
59.
Günün her saatindeTV yayını olmaz belli
saatlerde İstiklal Marşımız ile yayın açılır, İstiklal
Marşımızla kapanırdı. Böylece insanlar bütün
vakitlerini TV başında değil sosyal hayatın
içinde eşiyle dostuyla, işiyle geçirirdi.
Bu samimiyetle buram buram Anadolu kokan
siyah-beyaz yıllar, 12 Eylül 1980 darbesinin
yaşandığı çalkantılı yılda, her alanda olduğu gibi
kültürel yapımızda da derin yaralar oluşmuştur.
Bu dönemin meşhur dizisi “Dallas” toplumun
ruhunu teslim almıştır desek yanlış olmaz.
Diğer yandan bütün Batı ülkelerinde gelişen
ve yayılan liberal ekonomin etkisiyle toplum,
1984 yılından itibaren renkli günlere merhaba
demiştir!
Merhum Turgut Özal döneminde uygulanan
serbest piyasa ekonomisiyle, evler birer birer
renkli televizyonlara kavuştu. Televizyon
yayınları gibi toplum da Batı tarzı bir yaşamı
benimsemeye ve hayal etmeye başladı.
Kolay değil yaklaşık iki asır önce başlayan
“Batılılaşma” tutkusunun “Dallas” dizisinin
açtığı çığırla zirve yaptığı söylenebilir. 1980’den
1998 yılına kadar farklı ekranlardan toplam
356 bölüm yayınlanan bu Dizi, o dönemki
izleyicide adeta bağımılık yapmıştır. Yani
toplum renkli hayatlara ve renkli hayallere
“Dallas” ile iyice ikna edilmiş, Renkli TV ile
de bu hayaller taçlandırılmaya başlanmıştır.
Zamanla bu renklilik maalesef diğer ana
renkleri bastırma amacı güder hale gelmiştir.
Artık renklenen televizyonlarla beraber yayın
saatleri de uzamaya başlamıştı. Önceleri
günün sadece belli saatlerinde yayın yapan tek
kanallı yayınlar, toplumun sosyal hayatının
devamında herhangi bir engelleyici etkiye
sebep olmazken, sektöre1990’lı yıllarda yeni
TV kanallarının ticari amaçlarla girmesiyle
yayın süreleri ve renkli ekranlar çoğalmıştır.
Bu durum, ahlakın, değerlerin ve geleneklerin
korunmasında büyük yıkımların çıkmasına
neden olmuştur denilebilir. 2000’li yıllarda
kitle iletişim araçlarının artması ve çeşitlenmesi,
küreselleşen dünya bu araçlara çok önemli bir
misyon yüklemiştir. Toplumumuzda sektörün
itici gücü olan TV’lerle farklı fikir ve görüşler
hızla yayılmaya başlamış. Bu yayılma, toplumun
eğitim ve kültür seviyesinin artış hızından, daha
hızlı olması sebebiyle zamanla müspet değil
menfi sonuçlara yol açar olmuştur. Nerdeyse
her bayramda ekranlarda gördüğümüz “Nerede
o eski bayramlar” sözleri aslında siyah-beyaz
yıllara duyulan bir özlemin en büyük göstergesi
olarak karşımıza çıkmaktadır. Oysa bu gün
karşımızda ‘boyalı basın’ diye adlandırılan
sektörde en mahrem konular dahi yayınlanır
olmuş, algı oluşturma amacıyla yapılan
haberlerle toplum manipüle edilmeye kalkışmış,
dedikodu programları, evlendirme programları
raiting denilen ölçümlerle en fazla izlenir olmuş,
sürekli tüketmeye ve daha fazlasını elde etmeye
dönük reklam filmleri, toplumu tamamen ”
Batı” kültürünün hegomanyasında renkli ,
zarif TV’ler ile teslim almıştır. Bilgilendirmek
ve toplumun değerlerini ön plana çıkarma
misyonunu taşıyan TV’ler maalesef belgesel film
izleme zevkini unutturmuştur izleyiciye. İpek
Yolu, Kaptan Kusto gibi belgeseller hep siyah
beyaz günlerin nadide eserleri olarak hafızalarda
yerini almıştır.
Siyah-beyaz’dan renkli yayınlara geçildiğinde
ve bu teknolojik altyapıyı getiren teknokratlar
dahi 21. YY’ın ilk çeyreğinde toplumun kültürel
anlamda büyük bir yozlaşma yaşayacağını
belki hiç hayal edememişlerdir. Ancak
gelinen durum ortada. Sektörde sayıları bir
elin parmakları kadar olan “Milli ve Manevi”
değerleri şiar edinen çok küçük bir grup bu
maksatla yayın yapmayı amaç edinmiştir.
Bunlardan en önemlisi devletin kanalı olan
TRT’dir. Yaklaşık yarım asırdır kültürel anlamda
yozlaşmış bir toplumu, son yıllarda yaptığı
iddialı ve büyük projeler ile buluşturmaya
çalışmaktadır. Bu projeleri burada anlatmakla
bitiremeyiz. Bir tek “Diriliş” dizisi bile, izlenme
oranıyla, senaryosuyla, müzik ve kurgusuyla
tam bir başyapıt hüviyetindedir. Bu dizi ile
toplumumuz yeniden kültürel kodlarını
bulmaya çalışıyor dense yanlış olmaz. Nasıl
ki, yıllar önce, aynı kanalda toplumun
değerlerinden uzak bir anlayışın ürünü olarak
“Dallas” dizisi toplumun kültürel kodlarına
girip değerlerden yoksun nesillerin yetişmesinin
temelini atmışsa, bu gün “Diriliş” dizisi de
toplumun değerlerini önde tutan bir anlayışın
hakim olmasıyla, aynı ekranlardan yeniden
format atıyor adeta. Sizin aslınız budur diye!
Sonuç olarak, Siyah-Beyaz bir dönemdi. Bir
rüya gibi yaşandı bitti. Ama etkisi yıllarca hep
hissedilecektir. Hep özlenecektir. Çünkü
toplum o yayınlarda kendinden bir parça
buluyor, Samimiyet buluyor. Sıcaklık buluyor.
Huzur buluyor. Toplum için adeta pazarlıksız
sevgidir, siyah beyazı sevmek. Ya sevmektir ya
sevmemektir siyah beyaz olmak. Net olmaktır.
Her rengi kucaklayan, duruşunda netlik olan
siyah-beyaz günler dileğiyle
Bütün Batı ülkelerinde
gelişen ve yayılan
liberal ekonomin
etkisiyle toplum, 1984
yılından itibaren renkli
günlere merhaba
demiştir!
59
60.
İsmail BİNGÖL
ŞEHİR ONARMALI,
HEMKENDİNİ HEM BİZİ
Oysa çeşmeler,”…. bir zamanlar ne şenlikli hayat sürerlerdi. Belli
ki o zamanlar aldırmazlardı olup bitene... Dünyayı hep böyle şen
şakrak sanırlardı.
er yeni dalgada düştükçe ortalığa
Derinden derine bir eyvah sesi
İncinmişliğim artıyor
Bu nasıl bağlanış bu nasıl aldanış
Ve bu nasıl mahkûmiyet diyorum
Sırtımı verdikçe ulu çınarlar gibi
Şehrin üstündeki duran dağa
Ve göz attıkça
Ovalar boyunca uzayıp giden sonsuzluğa
Alıp götürüyor kabaran öfkemi bütün bunlar
Ve şehre sesleniyorum
“Ve Şehre Dönüyorum” adlı şiirimizden bir
bölüm yukarıdaki mısralar… Şehrin yüzyıllardır
sürüp giden ve çağdan çağa, dönemden
döneme, insandan insana, mekândan mekâna
devreden sesleri yankılandıkça şehirleri
dolduran zihinlerde; bazen söze dönüşür
bu yankı; masal olur, hikâye olur, roman
olur, öykü olur; bazen mısraya dönüşür şiir
olur sevdalılarının yüreklerinde ve bir sevda
türküsü gibi senelerce dillerde dolaşıp durur.
Bitesi yoktur bu türkünün, durası yoktur bu
seslenişin, azalışı yoktur bu incelişin ve mısraya
dönüşün… Her devirde mutlaka bir söyleyeni,
bir anlayanı, bir dert edeni bulunur şehre dair
bu türkünün ve bu türküyü şiirleştirerek sancılı
yüreklerde yeni bir dünya oluşturma gayreti
içerisinde olanın…
Bazen büyük bir ıstırabı simgeler şehrin
başından geçenler ve acıyla doldurur sineleri;
bazen bir sevincin, bir gönencin, bir haykırışın,
bir kurtuluşun nişanesi olur; tarihin sayfaları
arasına ismi altın harflerle yazılır. Her yıl o
gün geldiğinde; şehir yeniden hatırlanır ve
adına yeni sözler yazılıp, yeni şiirlerle yeni
yaşanmışlıklara kayıt düşülür. Tıpkı yukarıda
bir bölümünü aktardığımız şiirde olduğu
gibi… Aynı şiirin devamındaki mısralarla
şehre dönüşümüzü, seslenişimizi sürdürerek;
incinmişliğe ve siteme vurgu yaparak
sözümüze devam edelim:
Arzularıma bigâne kaldıkça şehir
Beni anlamamakta direndikçe sağım solum
Hüzünle çarpıp durdukça zavallı kalbim
Ben bu şehre ne demeliyim
Ve şehir ne anlamalı benim bu içkin halimden
Oysa ben
Kaç kere geçtim bu şehrin sokaklarından
Kaç kere ağladım kuytularında
Şeb-i yelda bilip her geceyi
Ruhuma geçmiş eski tanıdıkların aşkıyla
sayı//23// haziran 60
61.
Kaç kere yoldumkabuk bağlamış yaralarımı
İzleri kapanmasın
Artık kurtulayım ve artık anlasın diye
Kaç kere haykırdım
Issızlığın bürüdüğü şafak vakitlerinde
Sitemlerimi serzenişlerimi üzülüşlerimi
İnsanların sürgün bir cana ettiklerini
Bin bir zulümle nisyana terk ettiklerini
Oysa kınayıp durdukça
Sadece gördüklerine aldananlar
Ne çıkar bu çileden
Mebzul miktarda katlanılmış çaresizlikten başka
Şehir bağırmalı
Gece gündüz yollarında dolaşan
Divane yolcularının ardından
Söylediği türkülerle arka çıkarak ıstırabının sesine
Sevdanın mızrabıyla sersem ruhlara
Şehir hatırlatmalı
Bir eski zaman bilgesi gibi
Nereye gittiğimizi ve yaşanılan devri
Vefasızlıkları uzayıp giden varlığın temsilcilerinin
Nankör ve ihanet içerisindeki halini
Şehir anlatmalı
Hali pür melalimizin çoktan değiştiğini
“Nam u nişane kalmayıp fasl-ı bahardan”
Bozuk renklerin ortalığa doluştuğunu
Bir karmaşıklığın
Dal gibi ağaç gibi çınar gibi
Genç yaşlı ve ihtiyar bedenleri
Düşman gibi işgal ettiğini
Kendine döndürmenin
Arıtmanın güzelliğiyle müzeyyen ele
Her zamankinden çok ihtiyacımızın olduğunu
Bu yazdıklarımızdan, gece gündüz o
günlerin özlemleriyle yatıp kalktığımız
sonucu çıkarılmasın. Ama zaman içinde
kaybettiklerimizi göz önüne getirdiğimizde,
yüreğimizin daraldığı, ruhumuzu bir sıkıntının
bastığı da bilinmelidir. Belki o yoktu, bu yoktu
ama insanlık herhalde şimdikinden daha
çoktu. Sadakat, vefa, dostluk kavramlarının
içi daha fazla dolduruluyordu. Ve insanlar;
etrafındakilere ve dahi yaşadıkları yere
gösterdikleri davranışlar açısından güzelliğin ve
iyiliğin daha çok kapsama alanı içindeydiler.
Nankörlük ve kadir bilmezlik bu kadar
hükümran olmamıştı henüz dünyamızda ve
şehrin sokaklarında gezerken rastlanılanlara
verilen “selam” henüz çekilmemişti göğe…
Gözümüz daha toktu, elimiz vermeye daha
yatkındı, gönlümüz halden anlıyordu, dilimiz
güzellikleri anlatmada ve o güzellikleri
hayatımıza tatbik etmede daha bir ustaydı.
İnsanı insan yapan değerlere sahip kişiler,
varlıklarıyla bulundukları mekânları
şereflendirme hususunda daha ileri, daha
dikkatli ve daha hassastılar. Ve bunların, “şehrin
ihtarcıları” olarak niteleyebileceklerimizin
çoğu hâlâ hayattalardı ve sözleriyle davranışları
birbiriyle örtüşen bu kişilerin söyledikleri emir
gibi telakki edilirdi.
Eskilerin deyimiyle “Şerefil mekân bil mekîn”
di. Yani; “makamların şeref ve izzeti, oralarda
oturanlara dayanmaktaydı, onlarla kaimdi.”
Her ne kadar çağımızdaki bazı değişim ve
dönüşümler; değerlerimizin çoğunu önü
alınmaz şekilde sürükleyip bir tarafa götürse
de, hakikati oluşturan manzara bugün de
aynıdır ve bir makamın, bir mekânın, bir
semtin ve bir şehrin onuru, şerefi, haysiyeti;
orada oturanlara bağlıdır. Eğer bunun tersi
ise; ‘ye kürküm ye’ misalinde olduğu gibi,
makamdan, zenginlikten, rütbeden itibar
kazanılıyorsa; durum şairin söylediğine, onun
benzetmesine dönüşmüştür ve sonuç; şu iki
mısrada özetlendiği gibidir: “Sirkeci’den tren
gider/ Varım yoğum törem gider” O trenler
bir bir gitti ve törelerimiz; varımız, yoğumuz,
bizi biz yapan, bizi millet yapan duyuşumuz,
hissedişimiz, anlayışımız, algılayışımız ve
bunlar arasındaki ilgiyi oluşturan değerlerimiz
unutuluşa terkedildi, adeta ilkellik olarak
addedilir oldu bugün... Oysa pek kısa
sayılabilecek bir zaman öncesinde, “Yollar
bozuk, / Musluklar bozuk / Ziller bozuk, /
Paralar bozuk”tu, velâkin, “Adamlar sağlamdı”.
Kimler dolaşır, kimlerin aklına gelir bilinmez
ama; ara sıra da olsa, geçen zamanla bir takım
gereklilikler sebebiyle çoğu tarihe karışan eski
mahallelerin, henüz yıkılmamış bölümlerinde,
hatıralar dehlizine dalarak, geçmişin acı tatlı
yüzünü akla getirerek, kederli duygular
içerisinde dolaşmak; insanı anında farklı bir
dünyaya taşır. Az da olsa, geçmişten izler taşıyan
bu eski zaman mekânlarında dolaşırken, insanın
yüreği bir hoş olur, gönlü arzuyla dolar, ruhu
eski sevdalarını yâda getirir. Arkadaşlarını...
O eski evlerde oturanları... Komşuları... Ve
anlatıla anlatıla tükenmeyen komşulukları...
Hani: “Başımız ağrırdı / Komşumuz vardı
/ Gönlümüz daralırdı / Komşumuz vardı /
Çorbamızı, umutlarımızı / Memleket kadar
Çünkü evlerinin çoğu
yıkılmış, ayakta
kalan birkaç evin
olduğu ve onlarda da
kimsenin oturmadığı
buralara artık sokak
denemez. Niye
derseniz? Sokağa
sokak olduğunu
bildiren, ortalığı
birbirine katan çocuk
sesleri kalmamıştır
da ondan.
61
62.
kalbimizi paylaştığımız /Komşularımız
vardı.” O sokaklara sokak... O evlere ev olma
şerefini bahşedenler... Gelip geçenler... Konup
göçenler... Bağıra çağıra geçen sokak satıcıları...
Okul önlerinde pamuk şekeri satanlar... Hepsi
çocukluk günlerimizin bir parçası olarak
mazideki yerlerini alan ve o günlere neşe
katanlardı. Yavaş değişseler de, bugünün
semtleri, adları anıldığında gözümüzün önüne
gelen o eski görüntülerden çok uzaklaştılar
ve giderek de uzaklaşıyorlar. “Değişmeyen bir
şey varsa, o da değişimin kendisidir.” kuralı
gereğince, manzaranın böyle olması mukadder
ama, ne var ki bugün şehirler; mukadder
olan akıbetlerine doğru çok büyük bir hızla
yol almaktalar. Fakat yaşaması ve geleceğe
aktarılması gerekenleri yaşatmak da, birilerinin
boynunun borcu olmalıdır. Hiç kimsenin sahip
çıkmadıklarının “batacağı” ve kendisiyle birlikte
başka şeyleri de “batıracağı” kesindir ve herkesçe
bilinen, unutulmaması gereken bir noktadır.
Şehirlerin değişip dönüşürken kaybettikleri
mimarî unsurlardan biri de çeşmelerdir. Bin bir
emek sonucunda şehrin belli yerlerinde akıtılan
ve üzerindeki kitabesiyle, ince ince işlenip, nakış
nakış dokunan gövdesiyle bize has bir kültürün
ürünü olan bu çeşmelerin çoğu ne yazık ki artık
akmamaktadır. Gelişim çizgisi itibarıyla şimdi
onların suyunu evlerimizde kullanmasak da,
yine de şehrin görünümüne ayrı bir güzellik
katan bu tarihi çeşmelere sahip çıkmak da
bizim ya da birilerinin görevi, sorumluluğu
değil midir?
“Suyunu Yitiren Çeşmeler” olarak da
niteleyebileceğimiz ata mirası bu değerler, artık
yanık bağırları serinletip, susuzluktan çatlamış
dudaklara eskisi kadar ya da eskiden olduğu
gibi derman olmuyorlarsa da; yüzyıllarca hizmet
ettikleri kişilerin torunlarından yine de vefa
beklerler. Bir eşya da olsa, bu onların en tabii
hakkıdır. Şehre aşina, şehrin ne olduğunu bilen
kişiler; onların kırılıp bir kenara atılmalarına
göz yummamalıdırlar. İlgilileri ve yetkilileri
uyararak, kötü niyetli kişilere engel olunmalı,
en azından bulundukları yerden alınarak, başka
bir yerde estetik duruşlarıyla sergilenmeleri
sağlanmalıdır. Çeşmelerle ilgili yazdıklarım
beni geçmişe, halen yaşamakta olduğum
şehir olan Erzurum’da, şimdilerde büyük bir
kısmı yıkılmış, ayakta kalanı ise terk edilmiş,
çocukluğumun birkaç yılının geçtiği “Balyoz”
sokağına götürdü. O sokaktaki çeşmeyle
kurduğum duygusal bağı anlatan yazının bir
bölümü şöyleydi:
“Karın ince ince yağdığı bir gecede,
dudaklarımda yürek ezici bir türkünün
nağmeleri, çocukluğumun geçtiği sokaklarda
gezinmekteyim; samimiyetin, dostluğun,
komşuluğun iç içe girmiş kokularını
burnumun ucunda hissederek... Kafamda bu
hüzünle yoğrulmuş karmakarışık düşünceler,
ayaklarımın çıkardığı sesi dinleyerek yürürken,
artık suyu akmayan, terk edilmişlik hissiyle
boyun bükmüş bir çeşmenin önünde buldum
kendimi... Sağı solu pislik içinde, musluğu
kırılmış, suyu akmayan bu çeşme de, en
az, kendi haline bırakılmış eski evler kadar,
içinde bulunduğu durumdan mustaripti. O
da, tıpkı insanlara yıllarca hizmet ettikten
sonra bir kenara atılanlar gibi, insanoğlunun
vefasızlığından, nankörlüğünden şikâyet
ediyordu lisanı hâliyle...
-Nice zaman su verdim hiç durmadan... Büyük
bir cömertlikle, suyumu içip ferahlamak
isteyenleri hiç geri çevirmedim... Susuzluktan
kurumuş dudakları serinlettim. Yıllar yılı
bıkmadan usanmadan yaptım bu işi... Gel gör
ki, artık evlerindeki çeşmelerden su ihtiyaçlarını
gidermeye başlayan insanoğlu, beni bir kenara
attı. Atmakla da kalmayıp, sağımı solumu kırdı
döktü.” Çeşmenin bu serzenişi beni gerilere
götürdü ve evimizin hemen yanı başındaki o
küçücük, gece gündüz hiç durmadan akan
çeşmeyi getirdi aklıma... Yattığım odanın
hemen köşesine denk gelen çeşmeden akan
suyun sesi ninni gibi gelirdi adeta... Mahalledeki
çoğu kişinin su ihtiyacını karşıladığı, yoldan
gelip geçenlerin kana kana içtiği bu çeşmenin
akıbeti de çok kötü olmuştu. Taşları bile
kalmamacasına yok etmişler, bulunduğu yeri
arsa haline getirmişlerdi. Hâlbuki ne güzel
sohbetler, ne tatlı sözler edilmiş, ne hatıralar
dile getirilmiş, türkülere konu olacak ne aşklar
yaşanmıştı belki de onun başında... Ve kimler;
neleri göze almışlardı çeşme başında gördükleri
uğruna... Hani; o Erzurum türküsünde de
söyleniyor ya:
Çeşmeye vardın kızım, suyu doldurdun kızım
Körolası çeşmede, kimleri gördün kızım?
Çeşmeye vardım ana, suyu doldurdum ana
Körolası çeşmede, Mahmud’u gördüm ana
(…)
Oysa çeşmeler,”…. bir zamanlar ne
şenlikli hayat sürerlerdi. Belli ki o zamanlar
aldırmazlardı olup bitene... Dünyayı hep böyle
şen şakrak sanırlardı. Gelip geçenin yüreğini
serinletip, yaptıranı için hayır dua almak, yetip
Yavaş değişseler de,
bugünün semtleri,
adları anıldığında
gözümüzün önüne
gelen o eski
görüntülerden
çok uzaklaştılar
ve giderek de
uzaklaşıyorlar.
sayı//23// haziran 62
63.
artardı onlara...” Amabu devran böyle sürmedi
ve onlar da zamanın acımasız elinde tarih
olmaya başladılar bir bir... Artık isteseniz de,
ancak düşlerinizde su içebilirsiniz bu çeşmelerin
çoğundan. Kıyıda köşede kalmış bu çeşmelerin
sessiz ağlayışlarını kim duyar, kim anlar acılarını
ve kim el atar onlara... Ve bizim hüznümüzü
kim bilebilir? “Ancak âşıkları, eski güzelliklerin
sabırlı yolcuları bilir onların dilini.” Ve
sormayalım mı: “Kim kesti bu neşeli çocukların
sesini / Kim susturdu o canım çeşmeleri”
Peki ya çeşmeleri bir yana bırakıp, “Sokağa
hasret ya da sokağı olmayan çocuklar”
şeklinde bir cümle kurmak istesek, o zaman
ne düşünürsünüz? Her halde hepinizin aklına
gelen çağrışım birbirinin benzeri olur sevgili
okuyucu… Zira kendi çocukluğumuzu
gözümüzün önüne getirdiğimizde, sokağı ya
da bahçesi olmayan çocuklara üzülmemek
elde değil. Onların, çocukluklarını tam
olarak yaşayamadıklarına olan inancımız,
bazı çocukları görünce, daha da pekişiyor,
buna bağlı olarak üzüntümüz iyice artıyor.
Kendimize ait bahçemiz olsa bile yine de
üzülüyoruz sokağı olmayan çocuklara... Zira
çocuk, kendi bahçesinde çoğu zaman kendi
başına oynar. Paylaşamaz o güzelliği başka
çocuklarla... Çünkü hem sokağı yoktur ve
hem de genellikle bazı sebeplerden büyükleri
izin vermez o evin bahçesine başka çocukları
doldurup oynamasına… Öyleyse evin bahçesi
olsa bile, orada tek başına oynadıktan (artık
nasıl oynanırsa tek başına)sonra ne önemi vardır
bahçenin? Hâlbuki güzelliklerin, dostlukların,
paylaştıkça çoğaldığı söylenmez mi ve bu
durum çocuğun dünyası için de geçerli değil
midir?
Ruhlara, paylaşmanın elindekileri azaltacağı
korkusu öylesine sinmiş ki... Bu korkuyla,
kimse kimseye fazla yaklaşamıyor, kimse
kimseye kolayca, içinden geldiği gibi
selâm vermiyor, samimiyet gösteremiyor.
Paylaşmanın cesaretini gösteremeyen insanlar,
huzuru kaybetmiş bir halde, savaşlar ve
kavgalarla birbirlerini azaltmanın, böylece
de, paylaşacak kişi sayısını en aza indirmenin
kanlı mücadelesini veriyorlar. Oysa çocuk;
minicik yüreğinde, farkında olmadan büyüyen
güzellikleri arkadaşlarıyla paylaştıkça,
çocuk olmanın hazzını daha çok yaşar,
çocukluğundan tat ala ala büyür ve insanî
değerlerin, insanca yaşamanın ne olduğunu
daha çocukken anlamaya başlar. Sokak ise, bu
paylaşmanın en iyi yaşandığı yerdir. Zira özgür
olduğu, kendi başına karar verebildiği tek yerdir
çocuk için sokak... Ve özgür olduğunu hissettiği
sokaklarda, “dur, sus” sözlerine muhatap
olmadan, istediği gibi koşar, oynar, elini ayağını
kanatır. Karışanı görüşeni olmaksızın çın çın
öttürür sokağı sesiyle... Tabii sizin de bildiğiniz
gibi bu anlattıklarımızın çoğu eskidendi.
Günümüzde sokak, her türlü tehlikenin kol
gezdiği, insanı korkutan, bu sebeple çocukların
eve hapsolmasına neden olan bir yer olup çıktı.
Şimdi imkânı olanlar, sokağın yerine, etrafı
surlarla, korumalarla çevrili yerleşkeleri, siteleri
koymuşlardır. Buna imkânı olmayanlar ise,
evlerinin daracık odalarına, koridorlarına
hapsolmuşlardır. Ara sıra, anne babayı
zorlayarak gittikleri parklardan başka eğlenceleri
kalmamıştır onların... Buralarda ise, rahat rahat
oynayacağı, arkadaş diyebileceği çocuklar
yoktur tabii ki... Yeni oyun yerleri olarak bir de
AVM’ler vardır şimdilerde…
Arada bir gidilen bu yerlerde çocuk bunların
içine kurulmuş plastik oyun alanlarında
oynayıp, enerjisini boşaltırken, anne baba
da hemen yakınında ona göz kulak olarak
yemeğini yer, sohbetini eder; böylece hem
kendi ve hem de çocuğu (Veya çocukları; sayısı
bir, bilemediniz en çok iki olan) eve, eğlenerek
rahatlamış(!) olarak dönerler.
Bazen, geçmişte oturduğunuz o eski
mahallelerin, ıssızlık bürümüş sokaklarından
geçtiğinizde, sizin de içinizi derinden derine,
inceden inceye bir sızı kaplayıp, yüreğinizin
dört bir yanı hüzünle kavrulmaz mı?
Çünkü evlerinin çoğu yıkılmış, ayakta kalan
birkaç evin olduğu ve onlarda da kimsenin
oturmadığı buralara artık sokak denemez. Niye
derseniz? Sokağa sokak olduğunu bildiren,
ortalığı birbirine katan çocuk sesleri kalmamıştır
da ondan. Herkes çekmiş bir tarafa gitmiş, bir
zamanlar çocuk sesleriyle çın çın öten sokakta
“bir acı yel” kalmıştır. Söze şiirle başladık, yine
şiirle, yazıya başlangıç yaptığımız “Ve Şehre
Dönüyorum” adlı şiirimizin son bölümüyle
bitirelim.
Ve nihayet şehir onarmalı
Dikkatsiz düşüncesiz samimiyetsiz bir hayatın
Berbat ettiklerini.
İnci mercan bellediklerimizden
Bir sahteliğin eseri olarak ayakta duranları
Bizi her geçen gün bozguna uğratanları
Yeni bir meşguliyetin tezgâhında
Aşkla şevkle anlayışla yeniden dokumalı
63
64.
MikailTürker BAL
SARAYBOSNA’DA
“SIRLI MEKÂNLAR”
Osmanlıdevletinin çekilip Avusturya-Macaristan’ın idareye
gelmesinden sonra da Bosna-Hersek’te Mesnevi sohbetleri aynen
devam etti.
araybosna’da manevi hayat;
Saraybosna’nın kurucusu, Bosna
sancakbeyi İshakoğlu Gazi İsabey
(İshakhoviç) ile başlar. Bu günkü
Saraybosna şehri Gazi İsa Bey’in
vakıfları ile kurulmuştur. İshak Bey’in oğlu Gazi
İsa Bey, kendi vakfını kurmadan önce Fatih
Sultan Mehmed’e hediye edeceğini bildirdiği
‘Careva’ (Çarınki) adıyla bilinen bu gün
Hünkâr Camisi de denilen bir camiyi yaptırmış,
ardından da bir saray inşa ettirip şehrin adının
Sarayova (Sarajevo) olmasına sebep olmuştur.
1462 yılından önce İsa Bey Bentbaşı’ndaki
Brodac köyünde, Şeyh Korusu(Şehova Korija)
denilen mevkîde bir zaviye inşa ettirip yanına
bir misafirhane yaptırmıştır. 1659 yıllarında
Bosna’ya bir seyahat yapan Evliyâ Çelebi
Seyahanâme’sinde bu yıllarda Saraybosna’da
bir Mevlevîhane’nin varlığından şöyle
bahsetmektedir:
Milyacka Nehri’nin kıyısında, cennet bağı gibi
bir yerde olup, semâhâneli ve meydanlı, yetmiş-
seksen adet fukara hücreli, mutribler mahfilli,
imâret ve aşevli bir Celâleddin Rûmî tekkesi
vakfıdır ki, şeyhi bilgi sahibi dervişlerden, duası
kabul olan bir zattır.
Evliya Çelebi’nin bahsettiği bu Mevlevi tekkesi
zengin bir vakfa sahipti. Vakfiyeye göre İsa Bey;
3 ev, ahır, hamam, Milyacka nehri üzerinde
bir köprü de inşa etmiş ve bunları zâviye
ile beraber fukaralara, talebelere, seyyidlere,
gâzilere, yolculara hizmet etmek, ‘karınlarını
et, pirinç, ekmek, yağ, çorba ile doyurmak’
için kurmuştur. Misafirler burada üç günden
fazla kalamazlardı. Hizmet edenler için çorba
verilecek, ziyadesi ise bu kasabada oturan
yetimlere dağıtılacaktı. Tekkenin çok güzel bir
köşkü varmış. Orada Saraybosna esnafı geceleri
sohbet için toplanır ve yeni zanaatçılara kuşak
kuşatırlarmış. Bu sohbetler II. Dünya Savaşı’na
kadar devam etmiştir.
1957 yılında Saraybosna’nın yeni şehir planı
uygulamaları sırasında tekke yıkılmıştır.
Tekkenin olduğu yerde bu gün benzin
istasyonu yer almaktadır. Tekkenin arazisinin ve
haziresinin üzerinden ise maalesef şehirlerarası
yol geçmektedir.
Osmanlı devletinin çekilip Avusturya-
Macaristan’ın idareye gelmesinden sonra
da Bosna-Hersek’te Mesnevi sohbetleri
aynen devam etti. Yukarıda zikrettiğimiz
sayı//23// haziran 64
65.
mevlevihânede Farsça öğretimive Mesnevi
dersleri yapılıyordu. O zamanlar Yugoslavya
Reîsü”l-ulemâ’sı Cemâluddin Çavuşeviç idi.
O, İstanbul’daki tahsili sırasında mevlevilerle
tanışmıştı. Üstadı, Hacı Mehmed Esad
Dede idi. Ondan Farsça’yı ve Mesnevi’nin
inceliklerini öğrendi. Sonra Sarayevo’ya
gelip Reîsü’l-ulemâlık makamına geçince
bu şehrin mesnevihanı da oldu. 20 yıl
mesnevihanlık yaptı; öğrencilere, meraklılara
ders verdi. Mevlâna’nın şaheseri Mesnevi’ye
çok ilgi duyuyordu. Bu ilginin en iyi göstergesi,
konuşmalarında ve vaazlarında Mesnevi’den
beyitler söylemesiydi. [1905-1928 arasında
gerçekleştirilen bu faaliyet, Birinci Dünya Savaşı
esnasında bir zaman için kesintiye uğramıştı.]
Vefatından sonra yakın dostu Hacı Muyaga
Merhemiç, kendi evinde Mesnevi sohbetleri
yapmaya başladı. Bu zat, şeb-i arus törenlerinin
başlatıcısıdır. Her yıl Mevlâna Celâleddin”in
yüksek hatırası canlandırılır ve Hakk’a
yürüdüğü gün, kutlama yapılırdı.
Unesco’nun 1955 yılını dünyada Mevlânâ
yılı ilan etmesiyle Türkiye’de düzenlenmeye
başlanan Şeb-i Arus ihtifallerinden iki yıl
sonra yani 1957’de Saraybosna’da ilk Şeb-i
Arus ihtifali düzenlenmiştir. 17 Aralık 1957
tarihinde büyük mesnevihân Hacı Muyaga
Merhemiç’in evinde yapılmıştır. Bu ilk ihtifalde
Kur’an-ı Kerîm tilaveti, Şems-i Tebrizî’nin
Nât-ı Peygamber’i, Şeb-i Arus gazeli (Farsça
ve Boşnakça) okunmuş, hatim duası ile
sonlandırılmıştır. 1959 yılında Hacı Muyaga
Merhemiç ölene kadar bu törenler kendi
evinde yapılmış, daha sonra Hacı Sinanova
gibi tekkelerde ve Saraybosna’nın camilerinde
yapılmaya devam etmiştir.
1957 yılında tamamen yok edilen Mevlevihane
bu gün Stari Grad Belediyesi’nin Kovaçi
Şehitliği’nin yukarısında, tarihi Sarı Tabya’nın
hemen altında ve Bosna Hersek’in ilk
Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç’in mezarına
50 metre uzaklıkta şehre hakim bir tepede yer
göstermesi üzerine Konya Selçuklu Belediyesi
tarafından, TİKA’nın da destekleri ile yeni
yerine inşa edildi. 150 gün gibi kısa sürede
yapımı tamamlanan Mevlevihane ‘’Balkanlar
Mevlevihane Araştırma Merkezi’’ olarak hizmet
veriyor ve Hacı Muyaga Vakfı tarafından
kullanılmaktadır. Mevlevihane’de Çarşamba
akşamları Mesnevi derslerini rahmetli Hacı
Halid Efendi Hacımuliç’in talebesi Hafız
Mehmed Efendi yapmaktadır.
KAYNAKÇA
- Behija Zlatar, XV. ve XVI. yüzyıl Saraybosna
Vakıfları, Balkanlarda Osmanlı Vakıfları ve
Eserleri Uluslararası Sempozyumu, 2012
- Ayten Krasniç, Sarayevo’da Şeb-i Arus İhtifalleri
- Metin İzeti, Balkanlar’da Tasavvuf
65
66.
Davut NURİLER*
“MOSTAR’DAN SONRA
FERHADİYESEVİNCİ YAŞADIK”
Doksanlı yılların başlarında Yugoslavya’nın dağılması sürecinde,
Bosna’da yaşanan kanlı saldırılar sadece o ülkede yaşayan
Boşnak nüfusa yönelik değildi. Ecdadımız Osmanlı’nın inşa’
ettirdiği, İnsanlığa mal olmuş, tarihi eserler de bu saldırılara
maruz kaldı.
*T.C.Başbakanlık Danışmanı
azı şehirler isimleri kadar
sembolleri ile de bilinir ve anılır.
Bu semboller bazen bir anıt
eser bazen de tanınmış tarihi
şahsiyetlerdir. Konya M. Celalettin
Rumi ,Paris, Eyfel kulesi New York da hürriyet
abidesi ile birlikte anılır. Doksanlı yılların
başlarında Yugoslavya’nın dağılması sürecinde,
Bosna’da yaşanan kanlı saldırılar sadece o
ülkede yaşayan Boşnak nüfusa yönelik değildi.
Ecdadımız Osmanlı’nın inşa’ ettirdiği, İnsanlığa
mal olmuş, tarihi eserler de bu saldırılara
maruz kaldı. Gözü dönmüş Bosnalı ırkçı
Hırvat milisler, Mostar köprüsünü yerle bir
ederken, Osmanlı-Türk mirasının da izlerini
yok etmeyi hedeflemişlerdi. Aynı yıl, Bosna’nın
batısında yer alan ve ülkenin en büyük ikinci
şehri Banya Luka’da, şehrin sembolü haline
gelmiş, Sokullu Ferhat Paşa’nın 1579 yılında
yaptırdığı, FERHADİYE CAMİİ, ırkçı sırp
çetniklerinin saldırıları ile yerle bir edilmişti.
9 mayıs 1993 yılında vaki’ olan bu felaket,
Bosna-Hersek Meşihat makamı tarafından
aynı yıl CAMİ’LER GÜNÜ olarak ilan edildi.
2004 yılında gerçekleşen Mostar köprüsünün
yeniden inşaası ve açılışı, Boşnakların ırkçı
saldırganlara karşı kazandığı kutlu bir zafer
anlamına gelmişti. Bosna-Hersek’in ikinci
büyük şehri Banya Luka’da 7 mayıs’ta açılışı
yapılan FERHADİYE CAMİİ Mostar köprüsü
zaferi kadar önemli başka bir yeniden doğusu
ifade etmektedir. T.C. Başbakanı Prof. Dr.
Ahmet Davutoğlu’nun yanında Yahudi,
Ortodoks, Katolik ve farklı bir çok toplum
temsicisi ve binlerce kişinin katılımı, bu töreni,
dünya gündemine taşıdı. Dünyanın dört bir
köşesinden bu açılış için Banya Luka ‘ya gelen
binlerce Boşnak ve inanan müslüman, tekbir ve
sevinç göz yaşlarının birbirine karıştığı tarihi bir
gün yaşadı.
Avrupa’ İkinci dünya savaşının karanlık
yıllarında birbirini vahşice boğazlarken,
faşizme karşı evrensel insan haklarını savunma
konusunda, yiğitçe mücadele veren Boşnak
milleti, farklı kültürlerin, barış içinde birlikte
yaşamasına iyi bir örnek sergiliyordu. Bu
örneğin, o zamanın felaket dolu yıllarında
dünyanın gündemine getirilememiş olması
talihsizlik idi. Avrupa, Bosna’da ve Banya
Luka’da farklı kültürlerin 5 asır birlikte
yaşatılması başarısının farkına varabilseydi, 60
milyon insan ölmez ve kıt’a yerle bir olmazdı.
Ancak 50 yıl sonra barışı koruma için her
çeşit imkan ve gücü elinde bulunduran aynı
sayı//23// haziran 66
67.
batı dünyası, barışsever Bosna’nın ısrarlı barış
çığlıklarına kulaklarını tıkadı, faşist saldırganlara
göz yumarak bölgenin kan gölüne dönmesinin
yolunu açtı. Soykırımlara göz yumdu.
Boşnakların birlikte yaşama konusundaki
değerli deneyimler desteklenip takdir edilmesi
gerekirken, aksine, çok acılar çekmelerine ve
soykırım yaşamalarına sebep oldu. Doksanlı
yıllarda barış tutkunu Boşnak milletinin başına
gelen olayların dünyaya verdiği mesaj, dünya
barışı adına endişe vericidir.
16 asır, Osmanlı mimari tarihinde en muhteşem
eserlerin yapıldığı parlak bir dönemdir. Mimar
Sinan’ın geride bıraktığı eserleri hala tüm
dünyanın hayranlıka seyretttiği yapılardır.
Drina köprüsü ve Ferhadiye camii de o altın
çağın eserlerinden biridir. Boşnak asıllı büyük
devlet adamı ve üç padişaha sadrazamlık
yapmış olan Sokullu Mehmet Paşa gibi,
enderunda yetişmiş ve onun amcazadesi
olan Sokullu Ferhat paşa hakkında biraz
malumat verelim. Macaristan’ın fethinden
sonra Saraybosna’nın batısı bugün Krayina
dediğimiz bölgenin fethi, Sancak beyi olan
Sokullu Ferhat paşa tarafından yaklaşık 15
senede tamamlandı. Batıya ve güneye, yani
Adriyatiğe doğru topraklar genişleyip sancak
sayısı artınca, Osmanlı idaresi, Bosna’nın
müstakil bir beylerbeylik olmasına karar verdi
ve ilk beylerbeyliğine de Sokullu Ferhat Paşa
tayin edildi. Vrbas nehrinin kenarında küçük
bir yerleşim yeri olan Banya Luka, Sokullu
Ferhat Paşa tarafından Bosna beylerbeyliğnin
merkezi haline getirildi. Bu sebeple Banya Luka
kısa zamanda çok sayıda cami medrese han
hamam köprü ve çarşı ile donatıldı. Nüfusu
arttı. Asırlarca, Avusturya-Macaristan ve
Osmanlı sınırları bu bölgenin yakınında oluştu,
ve bölgede sınır çatışmaları hiç eksik olmadı.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Berlin
anlaşması ile Bosna’nın idaresini ele geçirinceye
kadar bölgeye hakim olmaya çalışmış, fakat
Boşnakların kararlı direnişi sebebiyle muvaffak
olamamıştı.
II. Dünya savaşı boyunca Bosna’da hükümran
olan Hitler-Mussolini destekli faşist Hırvat
devletinin Yahudi ve Sırplara uyguladığı baskı
ve zulumlere Boşnaklar karşı çıkmış, göğüs
germiş, hatta kendi hayatlarını tehlikeye atma
pahasına komşularına kol kanat germişlerdir.
Sosyalist Yugosavya dönemi dahil Banya Luka
şehrinde Müslüman Boşnaklar her zaman
nüfusun çoğunluğunu teşkil etmişlerdir. Fakat
Banya Luka’nın kaderi 1967 yılında yaşanan
bir deprem felaketi il değişti. Deprem ile zarar
gören şehir yeniden yapılanırken Belgrad rejimi
el altından, şehrin nüfus yapısını, Sırpların
lehine değiştirecek gizli hamleler yaptı.
Seksenli yılların başına doğru Banya Luka’da
Boşnak nüfus oranı Sırbistan’dan getirilen çok
sayıdaki Sırp yerleşimci sebebiyle Sırpların
gerisine düştü. 1990 yılında yapılan ilk çok
partili seçimlerde soykırım suçlusu Radovan
Karadziç’in başkanı olduğu ırkçı Sırp partisi
SDS Bosna’da en yüksek bir oy oranına Banya
Luka’da ulaştı. Şehir artık Boşnaklar ve Hırvatlar
için için yaşanmaz bir yer haline gelmişti.
Nitekim Bosna’da ırkçı Sırp rejiminin kurduğu
en büyük esir kampları Banya Luka civarinda
idi. 1993 yılında Ferhadiye ile birlikte Banya
Luka ‘da bulunan Osmanlı dönemi yapısı 12
cami yerle bir edildi.
1995 de imzalanan Dayton anlaşması ile
Boşnakların Banya Luka’ya dönme yolu
açıldı. Ancak şehirdeki Sırp yönetimi ve
çoğunluğu oluşturan Sırp nüfus, Boşnak ve
Hırvatların geri dönmesini engellemek için
ellerinden gelen her türlü zorluğu çıkardılar.
2001 yılında Ferhadiye’nin temellerini atmaya
gelen üst düzey uluslararası diplomatların
da bulunduğu heyete saldırı yapıldı, bir kişi
öldü onlarca kişi yaralandı. Heyet saatlerce
mahsur kaldı. Ferhadiye’nin inşaatı süresince
şantiyeye defalarca saldırı oldu, bomba atıldı.
Ama Boşnaklar yılmadı başta Türkiye(TİKA)
ve dostlarının desteği ile yavaş yavaş evlerine
dönmeye ve mallarına sahip çıkmaya başladılar.
Ferhadiyenin yeniden ayağa kalkması sadece
Banya Luka için değil tüm bölge için yılın
en sevindirici olayıdır. Suriye Irak ve Orta
doğunun bir çok yerinde müslümanların maruz
kaldığı felaketleri düşündüğümüzde,Ferhadiye
Camiinin zalimlerin tüm engellemelerine
rağmen gösterdiği muhteşem yeniden doğuşun,
islam alemine örnek olmasını diliyoruz.
Ferhadiyeyi yeniden inşa ederek din ve
kimliklerine sahip çıkan Boşnaklar, her çeşit
takdir ve teşekkürü hak ediyor.
67
68.
Münir BALICA
Ömer Seyfettin,önce Mekteb-i Osmaniyeyi, 1893 ders
yılı başında Askeri baytar Rüştiyesi’nin subay çocukları
için açılmış özel sınıfına kaydedildi. Bu okulu 1896’da
tamamlayarak Kuleli Askeri İdadisi’ne yazıldı.
BEN GÖNEN’DE DOĞDUM
“ÖMER SEYFEDDİN”
“GÖNEN VE ÖMER SEYFEDDİN HİKÂYESİ”
ocukluğumuzda, büyüklerimiz
yalanın çok kötü olduğunu
anlatırlardı. Kaşağı hikayesi ile “Ömer
Seyfettin” hayatımıza girdi “Ömer
Seyfettin” ile kaşağı hikayesi et ve
tırnak gibiydiler. Yalanın ne kadar
çok korkunç durumlara sebep olduğunu
bu hikayeyi içimizde yaşatarak öğrettiler .
Bize yalanın çok kötü olduğu fikri, ( Kaşağı )
aklımıza geldikçe yer etti.
“Ömer Seyfettin” 11 Mart 1884 tarihinde
36 yıl gibi kısa sürecek hayatına Balıkesir’in
Gönen kasabasında gözlerini açtı. Kaşağı’ da
sözünün ettiği sert insanın babası olduğunu
vurgularcasına “Babam çok sertti” bir
bakışından ödümüz kopardı ifadesi ile anlattığı
Ömer Şevket Bey, Dağıstan’ dan göçmüş bir
Türk ailesinin çocuğudur.”Ömer Seyfettin”
ilk namaz hikayesinde annesinden devamlı
bahsetmiştir.
Çocukların hayallerinde devamlı
annelerinin hatıraları vardır.”Ömer
Seyfettin” şöyle anlatıyordu (Annemi bir
meleğe benzetiyordum.” “Kur’an okuyan
annemin etrafında toplanan melaikeleri
görmeyi hissetmenin hazzı ile derinlere
dalıyordum.Sonra annemin münevver bir
zambak aydınlığıyla parıldayan dudaklarının
kımıldamasına bakarak ,o görülmeyen melaike
kanatlarının,annemin şimdi Kur’an tutan
ince parmaklarıyla okşarken dokunduğunu
hissetmekteyim). Ömer Şevki Bey ile Fatma
Hanım’ın dört çocukları oldu. “Seyfettin”
den on yaş büyük ablası Güzide,”Kaşağı”
hikayesinde kuş palazı ‘ dan öldüğü anlattığı
kendinden bir yaş küçük olan kardeşi
Hasan ve daha küçük yaşta ölen kız kardeşi.
Küçük Seyfettin Gönenin havasını nefesinde
sindire sindire alırken, çocukluk günleri
Gönen’ da geçti. Öğrenimine Gönen’de bir
mahalle mektebinde başladı. Ömer Şevki
Bey’in görevinin nakli dolayısıyla Gönen’den
ayrılan aile İnebolu ve Ayancıktan sonra
İstanbul’a geldi Ömer Seyfettin, önce Mekteb-i
Osmaniyede okudu, 1893 ders yılı başında
Askeri baytar Rüştiyesi’nin subay çocukları
için açılmış özel sınıfına kaydedildi. Bu okulu
1896’da tamamlayarak Kuleli Askeri İdadisi’ne
yazıldı. Daha sonra Edirne Askeri İdadisine
nakil olduğunda eğitimine arkadaşı Enis
Avni ile birlikte burada devam etti. İlk edebi
çalışmaları olan şiirlerini Edirne’deki öğrenciliği
sırasında yazdı. 1900 ‘de İdadi’yi bitirerek
İstanbul’a döndü ve Mekteb-i Harbiye-i
sayı//23// haziran 68
69.
Şahaneye başladı. İstanbul’daMecmua-i
Edebiye dergisinde şiirlerinin yayımlanmasıyla
yayın ve yazım dünyasına ilk adımlarını attı.
1903 yılında Makedonya’da çıkan karışıklık
üzerine “Sınıf-ı müstacele” denilen bir hak’la
okulundan imtihansız mezun oldu. Ömer
Seyfettin, mezuniyetten sonra piyade Asteğmen
rütbesiyle merkezi Selanik’te bulunan Üçüncü
Ordu’nun İzmir Redif Tümenine bağlı Kuşadası
Redif Taburu’na tayin edildi. 1906’da İzmir
Jandarma Okulu’na öğretmen olarak atandı.
Bu görev Ömer Seyfettin için önemlidir; Zira
bu vesileyle İzmir’deki fikrî ve edebî faaliyetleri
takip edecek ve bu gençlerle tanışacaktır.
İçindeki yazma ateşine karşı koyamıyordu,
asker olmayı pek istemiyordu. İçindeki
dünyayı insanlara anlatmak ve hislerinle
mutlu olmak için yaratılmıştı. Nitekim batı
kültürünü tanıyan Baha Tevfik’ten Fransızca
bilgisini artırmak için teşvik gördü; Necip
Türkçü’ den ise sade Türkçe ve millî bir dille
yapılan milli edebiyat konusunda önemli
fikirler aldı. Bu sebep’ten tüm yazılarında
milli Türkçeden sapmamıştır. Bu yıllarda
Balkanlar’ın fıkır fıkır kaynadığı, Bulgar,
Rum, Makedon ve Yahudilerin Müslüman
Türk halkına karşı kin kustuğunda (Medeni
denilen Avrupa ve Rusya’nın) desteklerinde
soykırım ve vahşetleri sergilediğinde “Ömer
Seyfettin”in içindeki milliyetçilik ateşini hep
canlı tuttu. Bu içinde yer etti. Daha sonraları
yazacağı “Bomba”/”Nakarat”/”Beyaz Lale” gibi
hikayelerine yansıtacaktır.
Yazıları ve hikâyeleri İstanbul’da ve
Selanik’te çıkan çeşitli dergilerde takma
isimlerle yayımlandı. Ali Canip’e yazdığı
meşhur mektubu da bu sırada Yakorit’
te yayımlanmıştır. Ömer Seyfettin’in dil
konusunda görüşlerini özetleyen bu mektup,
Yeni Lisan hareketinin başlamasına vesile
olmuştur.
Askerlikle bağdaşmayan kişiliği sonucunda
1910 yılında Ziya Gökalp’ in de arzu ve tavsiyesi
ile tazminatını ödeyip askerlik görevinden
ayrıldı. Hayatını yazar ve öğretmen olarak
sürdürmek üzere, Ömer Seyfettin’in sivil hayatı
bir yıl kadar sürmüştü. Yeniden orduya çağrılan
yazar, Yanya Kuşatması’nda esir düştü. Atina
yakınlarındaki Nafliyon kasabasında geçen on
aylık esareti sırasında sürekli okudu. Mehdi,
Hürriyet gibi hikâyelerini bu dönemde yazdı.
Hikayeleri Türk Yurdu’nda yayımlandı. Esareti
süresince gerek okuyarak, gerekse yaşayarak
yazarlık hayatı için önemli olacak tecrübeler
kazandı. Ömer Seyfettin’in hayatı bundan sonra
devamlı zorluklarla geçiyordu.Hasta idi, eşinden
ayrılması ile çok sevdiği kızının yüzünü her
gün bir sabah güneşi gibi yanında olmaması
sonucu yalnızlıktan ve parasızlıktan rahatsızlığı
önemli boyutlara kadar ilerlemişti. Kadıköy
yakasında kira evinde, yalnız yaşıyordu.
Oturduğu eve, Reşat Nuri, “Münferit Yalı” adını
takmıştı. Kaç zamandır yemek de yiyemiyordu.
Son günlerinde ateşli hastalığı ilerlemiş, adeta
kendini kaybetmişti. Onunla ilgilenebilen en
yakın arkadaşı Ali Canip’ti. Hemen her gün
uğruyor, biraz yemesi için evinden yemek
getiriyordu. Kendini kaybetme derecesinde
ağırlaşınca, onu bir faytonla Numune
Hastanesi’ne götürmüştü. Hastanede yattığı süre
içinde gözlerini açamadı. Arada bir, “çocuk,
çocuk...” diye sayıklıyordu. Olası ki, uzun
süredir yüzünü görmediği kızını arıyordu.
Ömer Seyfettin kalbinde yanan kızının özlem
ateşi içinde hayata veda etti. Ünlü yazarın
hastanede yanında kimsesi yoktu. Öldüğünde
dahi kimsesizdi. Tanıyan da çıkmayınca
onu morga kaldırdılar onun aziz bedenini
sahipsiz bir ölü sanarak bir kadavra olarak
değerlendirmek istiyorlardı.
Bunun sonucu kadavra olarak kullanılmasına
karar verildi. Çevresinde tıp fakültesi öğrencileri
toplanmıştı ve Sivaslı hastane hademesi cesedin
başını testereyle ile kıtır kıtır başını kestiği (
bir kaynağa göre ) Daha sonra diğer organları
parçalanarak talebelere ders olarak kadavra
görevi görecekti. Durumdan haberi olan can
dostu Ali Cenap Bey yetişerek, parçalanmasına
mani oldu. Başı ile toprağa verilmesini
sağlarken gözyaşları sağanak yağmur damlaları
olarak akıyordu. Tarihin ve hayatın acı cilvesi
olarak Ömer Seyfettin sanki bir anlamda, fakat
değişik bir mekan ve tarih içersinde Tarihçi
Peçevi’ nin kaydettiği “Başını vermeyen şehid”
kıssasından esinlerek ( CANINI VERDİN.
BAŞINI VERME ŞEHİDİM)” hikayesinde
kendini yazmış bulunuyordu. “Deli Hüsrev”
in haykırışı ile , son dakikada hastaneye yetişen
“Ali Cenap” Bey.” çok sevdikleri dostlarının
başları ile toprağa verilmelerine sebep
olmuşlardır.
Yüz kişilik Osmanlı mücahit gücünün
savunduğu Girijkal kalesi 1555 yıllarında bini
aşkın düşmanın saldırısına uğramıştı. Bu savaşta
şehit düşen deli Mehmed isimli bir dervişin
macerası da o savaşta bulunan Girijgal kadısı
tarafından bir destanla anlatılmıştır. Yaşanmış
gerçeği anlatan bu destanın yüz beyit kadarı da
69
70.
Peçevî Tarihi’ ndeyer almıştır. Usta hikâyeci
Ömer Seyfettin ise (ö.1920) bu tarihî hadiseyi
Peçevî’ den alarak “Başını vermeyen şehit”
adıyla on beş sayfalık güzel bir hikâye şekline
çevirmişti “Ömer Seyfettin” nâşı önce Kadıköy
Kuşdili Mahmut Baba Mezarlığına defnedildi.
Daha sonra yol geçeceği veya oranın araba garajı
yapılacağı gerekçesiyle mezarı 23 Ağustos 1939’
da Zincirlikuyu mezarlığına nakledildi.
Dünyayı bir bahçe gibi gören “Ömer Seyfettin”
kısa ömründe kalemi ile bizlere gökyüzündeki
yıldızlardan “Hikayelerini” indirmiştir . Bu
gün Türk edebiyatında hikaye dendiğinde
akla gelen ilk kişidir.Kendisi şiirleri ,romanları
ve makalelerinin oldukça fazla olmasına
karşılık,bu tarafı edebiyatla uğraşanların
dışında kimse tarafından bilinmez.Kendisi
genelde takma isimlerle yazılarını okuyucusu
ile buluştururdu.”Yeni lisan” başlıklı makalesini
de imzasız yayınladı. (18 Nisan 1911)
yayınlanan bu makalesinde Türkçe’ nin milli
bir dil olarak sadeleşmesinin ve gelişmesinin
yolları hakkında düşüncelerini açıklamıştır.
Dönemim edebiyatında bu makale tartışma
ve düşünce bilgi yorumlarına yol açmıştır.İç
güveysi olarak girdiği zengin konakta,karısı ve
ailesinden gördüğü “Alafrangalık mübtelası”
olmaları kendisine tamamen yabancı gelmiş.
Bunun sonucu ( 6 Mart 1916) “ Fahire Güner
”ismini verdikleri bir çocukları olmasına karşılık
bu yanlış evlilik boşanma ile son bulmuştur.
“Ömer Seyfettin” yalnızlık günlerine tekrar
döndüğünde, bir taraftan 1.Dünya Savaşı
yenilginin üzüntüsü, kızının özlemi ile
birleşince zor günlerinde kendini devamlı
yazmaya vermiştir. Kasırgalı bir denizde,
çalkalanan sal gibi. Ruhundaki devamlı en
emniyetli liman kalemi idi. Hikayelerinde geçen
çocukluk mekanları halen “Gönen”de ziyaret
edilebilinecek özelliktedir”. Gönen Kültür
yaşamında en önemli yeri tutan kuşkusuz
“Ömer Seyfettin”dir. Her yılın Mart ayının ilk
haftasında “Ömer Seyfettin Kültür ve Sanat
Haftası” çeşitli etkinliklerle kutlanmaktadır.
YEŞİLGÖNEN
M.Ö. 14. yüzyılda bir köy olarak kurulduğu
tahmin edilen ilçedir. Osmanlı dönemine
kadar, Truvalılar, İyonlar, Lidyalılar, Persler,
Helenler, Bergama krallıkları ile Roma ve
Bizans devletlerine ait halkların yaşamlarını
sürdürdükleri tahmin edilmekte olan
Balıkesir’in tarihi ilçesidir Gönen.
İĞNE OYASI VE GÖNEN
“Ömer Seyfettin”’in kundağı Gönen’in
meşhur iğne oyası ile süslenmiştir Gönen’in
geleneksel iğne oyasının tarihi bilinmemektedir.
Oya; çiçekle örgü sanatının birleşmesinden
doğmuştur. Süslemek ve süslenmek amacıyla
yapılan ve ayrıca taşıdıkları mesaj ve anlamlarla
bir iletişim aracı olarak kullanılan, göz zevkine,
ruh zevkine ve sanat inceciğine hitap eden ve
tekniği örgü olan bir dantel türüdür. Osmanlı
İmparatorluğunun her döneminde saray
içinde , dışında ve Anadolu’da yapılan bu göz
nurlarına örgü ve oyalara çok önem verilmiştir.
Cumhuriyet dönemine hele ki günümüzde ise
bu sanatı devam ettiren azalmıştır.Teknolojinin
gelişmesi ile iğne oyaları artık ninelerimizin
sandıklarında kalmıştır. İğne oyaları ( Zürafa,
üçgen, kare ilmek,piko, Fiskil, çirtik) çeşitleri
olarak geleneksel olarak işlenmektedir. İğne
oyasında genelde ipek iplik kullanılmaktadır.
Günümüzde ipeğin yerini pamuk iplikler
almıştır. Artık eski oyalar antika sayılmaktadır.
Bazı yörelerde elle yapılması devam etmektedir.
Maliyetin düşürülmesi sebebi ile naylon iplikle
yapılmaktadır. Tabi ki bunların deforme
olmaları kaçınılmazdır. Gönen’in tarih boyunca
yetiştirdiği alimleri ülkemize ve insanlığa
hizmette öncü oldular. En önemli örneği ise
Kırım kökenli Gönenli lakaplı,Gönenli Mehmed
Efendidir. Yıllarca Sultanahmet camiinde görev
yapmıştır. Uzun süre Bizans yönetiminde
kalan “Gönen” ve bölgesi 13. yüzyılda Anadolu
Selçuklularının eline geçmiş, bu devletin
dağılmasından sonra Karesi Beyliği yönetiminde
kalmış ve nihayet 1334 yılında Osmanlı
idaresine katılmıştır. Osmanlıya katılan ilk
Anadolu beyliği Karesi oğullarıdır.
1288 yılında Balıkesir’de dünyaya gelen
Gazi Evrenos Bey ve oğulları, Osmanlı
İmparatorluğunun Mihaloğulları,/
Pehlivanoğulları,/Malkoçoğulları ve Turanoğlları
ile birlikte ilk akıncı ailelerindendir. Gönen
ilçesi, Rüstem beylerine ait yerleşimleri ile eski (
Arteme) şehrinin kalınıtıları üzerine 14. Yüzyılın
başlarında kurulmaya başlanmıştır.
1859 yılında Kırım ve Kafkasya’dan,1877-1878
yılında Rumeli ve Balkanlar ile Kafkaslardan
gelen göçmenlerle nüfus artmış ve yeni
mahalleler kurulmuştur (Plevne, Tırnova,
Reşadiye).
Göçle gelenlerin bir kısmı ilçe merkezine
yerleşirken büyük bir bölümü köylere
yerleşmiştir.( 1382) yılına kadar Erdek Kazasına
bağlı iken, müstakil kaza haline gelen Gönen,
1881 de ilçe oldu. 1885 yılında belediye
teşkilatı kuruldu.
sayı//23// haziran 70
71.
Gönen; 1920´de Yunanişgaline uğramış, 6
Eylül 1922´de düşman işgalinden kurtarılmıştır.
İlçe merkezinin deniz seviyesinden yüksekliği
33 metre ve toplam alanı 1152 km� olup
40°06’ kuzey enlemleri ile 27° 38’ doğu
boylamlarında yer almaktadır. Kaz dağlarından
doğan Gönen çayı şehrin içinden geçerek
Marmara Denizi´ne dökülür. İlçe topraklarının
merkezi ve kuzey doğu bölümü ovalarla ,batı
ve güney doğu bölümü de tepelik ve dalgalı
alanlarla kaplıdır. Orta bölümünde Gönen
ovası yer alır. Güneye doğru indikçe yükseklik
artar ve 500 m üzerine çıkar .Batıdaki dede
tepesi 963 m ile ilçenin en en yüksek yeridir.
Gönen ovası kuzeyindeki sızı dede tepesi 332
m’ dir. Gönen, çayı ve onun kollarını oluşturan
derelerin meydana getirdiği vadi içinde yer
alır. Balıkesir’e 145 km uzaklıkta olan Gönen,
Çanakkale’ye 150 km, Bursa’ya ise 155 km
mesafededir. Gönen’in, Kurtuluş/, Malkoç,/
Rüstem,/ Plevne,/Altay,7 Gündoğdu,/ Yüzüncü
yıl, /Akça ali,/ Tırnova,/ Karşıyaka ve Reşadiye
adıyla toplam 11 mahallesi bulunmaktadır.36
köyünde Pomaklar, Çerkezler, Gürcüler, Kırım
Tatar Türkleri, Yörük ve Manav mozağinin
kültürleri taşımaktadır Antik çağlardaki isimleri
Asepsus ve Artemea olan ilçe; tarih boyunca
çeşitli medeniyetlere de ev sahipliği yapmıştır.
Bu nedenle Gönen, oldukça zengin bir kültürel
ve tarihi mirasa sahiptir. Kaplıcalar çevresinde
yapılan hafriyatlar sırasında ortaya çıkan
mozaikler, yazılı taşlar sütun başlıkları, madeni
paralar gibi tarihi eserler Gönen´in, yerleşim
yeri olarak kullanılmasının milattan öncesine
dayandığını kaynaklara göre bilinmektedir.
M.S. 2. yüzyılda bulunan kitabelerde şehrin
adı “Sıcak Su Şehri, Thermi”, hamamlar da
“Granikaion Hamamları” olarak geçmektedir.
Bu kitabelerde, sıcak suyun şehir için önemli
olduğu ve şifa dağıtan suyun insanlara
sunulması için yardım yapan yönetici ve
kişilerin isimleri belirtilmektedir.
Özellikle yaz aylarında büyük ilgi gören tarihin
içinden gelen ,kaplıcaları ile ünlü bu ilçemiz
“Ekşidere köyündeki” Dağ ılıcası ’da görülmeye
değer yerlerdendir.Dağ ılıcası üstü açık, etrafı
ormanlarla kaplıdır.Çok soğuklarda dahi açık
havalarda ılıcaya girilebilir. Alacaoluk kalesi,
babayaka kalesi .Alacaoluk kalesi, ve güvercinli
köprü” Gönenin” çevresindeki başlıca tarihi
kalıntılardır.
KAPLICAVEPİRİNÇ
Gönen sahip olduğu şifalı sularıyla çok eskiden
beri bilinen bir beldedir.
Başta romatizma ve kireçlenme rahatsızlıkları
olmak üzere hastalıklarına şifa bulmak
için” Gönen” de 365 gün sağlık turizmi
gerçekleşmektedir. İlçe turizmi kaplıcalara
dayalıdır. Dünya ve ülkemizde Pirinç lezzeti
bakımından sıkça söz edilmektedir. Gönen
Baldo pirinci marka olmuştur. Bu konuda
ekonomik bir gelir sağlanmaktadır.
Gönen’de hayvancılık ve süt hayvancılığı
gelişmiştir. Katma değerli süt ürünleri yıllardır
marka değerli ürünler olarak büyük şehirlerde
talep bulmaktadır.Gönen peyniri, Gönen
yoğurdu, Gönen sucuğu, Gönen tavuğu…
gıda ürünlerinde Göneni aranan bir ilçe olarak
hafızalara kazımıştır. Gönen ayrıca yeraltı
kaynakları açısından da zengin bir ilçedir, ilçede
Sarıköy Beldesi’ne bağlı Şaroluk köyünde ve
Sebepli köyünde geniş rezervli linyit kömürü
bulunmaktadır. Gönene özgü İĞNE OYASI
çok ilgi gördüğünden Gönen Oya Çeyiz Fuarı
düzenlenmektedir. Bu etkinlik aynı zamanda
Gönen’in düşman işgalinden kurtuluşunun
yıldönümü olan 6 Eylül tarihini de içine
alması nedeniyle dolu dolu bir kültür haftası
yaşanmaktadır.
Ülkemizin bu şirin tarihi ve çok yönlü ilçemiz
görülmesi, geçerken uğranması gereken bir
yerdir… Kaplıcaları der ki; Güneş size burada
rehberdir, sağlığınız ise dostunuz olacaktır.
İnsan ayaklarının basılmadığı yeşillikleri ile,
Kışın beyaz kar örtüsünün bir başka zevkini
tattırdığı., Dağlarında bal ovasında yağ ,
peynir,pirinç yetişen. Muhteşem havası ve
şifalı suları ile, Akşam üstü tatlı bir hışırtı ile
dalgalanan buğday taneleri ile,Öğle sıcağında
dilleri dışarıda dolaşan sevimli dostlarımız ile
“Ömer Seyfettin”in bebek kokusunun sindiği
“YEŞİL GÖNEN” Marmara bölgesinin saklı bir
cenneti gibidir.
Ömer Seyfeddin Evi Gönen / Balıkesir
71
72.
Nidayi SEVİM
FATİH’TE ÖNEMLİBİR YAPI:
MEHMET AĞA KÜLLİYESİ
Mehmed Ağa Külliyesi, Fatih Çarşamba’da Kâtip Muslihuddin
Mahallesi, Manyasizade caddesinde, Fethiye otobüs durağının
arkasında, Çilekeş sokağı ile Mehmet Ağa Camii sokağı
arasındadır. Cami, tekke, türbe, hamam, medrese ve çeşmeden
oluşan yapı topluluğunun medresesi ve tekkesi günümüze
kadar ulaşamamıştır.
stanbul’un taşı toprağı altın”
El hak doğrudur. Hangi
yönüyle ele alırsak alalım bu
tespitin tartışmasız doğruluğuna
tekrar tekrar şahid oluruz. Lakin
biz yine de bu deyimin mecazi
anlamda kullanıldığını düşünüyor, burada
murad edilen şeyin “taşı toprağı tarih İstanbul”
olduğuna, İstanbul’umuzun bu yönüne vurgu
yapıldığına inanıyoruz. Aksini düşünmeye
devam edecek olursak yakın zamanda beton ve
demir yığınlarından nefes alamayacak duruma
geleceğiz.
Zira bu anlayışın sonucu olarak kazmayı eline
alan şehri bu hale getirmedi mi?! Özellikle
Sur içi dediğimiz Fatih ilçesi sınırları içinde
kalan bölge, Eyüp Sultan, Beyoğlu, Beşiktaş
ve Üsküdar gibi kadim yerleşim birimleri
medeniyetimizin zenginliğinden nasibini
ziyadesiyle almış durumda. Bu semtlerde her
gün yeni bir tarihi değerimizle, güzelliğimizle
karşılaşmak, tanışmak mümkün…
Ömür biter, ecdadımızın eserleri -değil
gezmekle- saymakla bitmez. Tabi bunun için
biraz emek, gayret, şehrin ara sokaklarında
zaman zaman kaybolmayı göze almak gerek.
Kim bilir keşfedilmeyi bekleyen daha ne
güzelliklerimiz vardır. Artık 20 milyonluk
İstanbul’dan söz ediyoruz. Yerleşim birimleri
şehir merkezinden alabildiğine uzaklaştı.
Eskiden kalem erbabı kendi muhitini,
hatta vakit buldukça yakın muhitleri gezer,
dolaşır, gördüğü güzellikleri okuyucularına
aktarırdı. Şimdi tarihi mekânlarımızı, önemli
ziyaretgâhlarımızı anlatacak, tanıtacak
yazarlarımızın sayısı iki elin parmaklarını
geçmiyor.
Mesela Mehmet Şevket Eygi gibi
medeniyetimizin inceliklerini gözler önüne
serecek, Osman Akkuşak gibi Kadırga’yı,
Sultan Ahmet’i yazacak, Muhterem
Yüceyılmaz gibi Fatih sokaklarını arşınlayıp
mahalle kültürünün kalan esintilerini zarif
üslubuyla paylaşacak, Süleyman Zeki Bağlan
gibi şehrin kadim hikâyelerini anlatacak,
Dursun Gürlek gibi Merkezefendi’nin ebedi
sakinlerinden haber verecek, Mehmet Nuri
Yardım gibi mezarı kayıp edebiyatçılarımızın
izini sürecek münevverlerimizin yerini
nasıl dolduracağız?! Bu ve benzeri soruları
düşünmeden edemiyoruz. Dünyabizim’den
Sadullah Yıldız gibi İstanbul sokaklarını
sayı//23// haziran 72
73.
karış karış dolaşıpecdadın birer hatırası olan
çeşmelerin izini süren, hikâyelerini anlatan,
ayakta kalmalarını sağlamak için mücadele
veren gençlerimizi görünce tabiî ki bir nebze de
olsa yüreğimize su serpiliyor ve umutlanıyoruz.
Rabbim sayılarını artırsın. Bu yazımızda
pek ortalıkta görünmeyen, bilinmeyen bir
tarihi değerimizden söz edeceğiz. Fatih
ilçemizde, Karagümrük, Draman ve Çarşamba
semtlerimizin oluşturduğu üçgende yer alan,
daracık sokakların arasına adeta gizlenmiş
Mehmed Ağa Külliyesi.
16.YY.ASALETVEZARAFETİ
Mehmed Ağa Külliyesi, Fatih Çarşamba’da
Kâtip Muslihuddin Mahallesi, Manyasizade
caddesinde, Fethiye otobüs durağının
arkasında, Çilekeş sokağı ile Mehmet Ağa
Camii sokağı arasındadır. Cami, tekke, türbe,
hamam, medrese ve çeşmeden oluşan yapı
topluluğunun medresesi ve tekkesi günümüze
kadar ulaşamamıştır. Mehmet Ağa, Osmanlı
tarihinde görev yapmış ilk Habeş asıllı
haremağasıdır. Hakkında pek fazla bilgi yoktur.
Hayırseverliğiyle bilinir. Buradaki külliyesinin
dışında Üsküdar’da iki mescit, Divanyolu’nda
Hoca Rüstem Mescidi karşısında bir medrese,
mektep ve sebil inşa ettirmiştir.
Üç kapısı olan Mehmed Ağa Camii’nin doğu
avlu kapısı üzerindeki Asârî mahlâslı şâirin
on altı mısralık kitâbesine göre yapı H.993
(1585)’te inşa edilmiştir. Yine kitabeye göre
III. Murad devrinde Dârüssaâde ağası olan
Habeşî Mehmed Ağa tarafından Mimar Sinan’ın
çıraklarından Hassa Mimarı Davud Ağa’ya
yaptırılmıştır. 16 mısralık kitabenin son dört
mısrasında şu ifadeler yazılıdır: “Oldu mimarı
Kamil Davud / Yaptı caniyle dercedüp san’at /
Dedi Asârî tarihin hatif / Beyti Hadi ve Camii-i
ümmet” Muzaffer Erdoğan’ın bildirdiğine göre
“Mehmed Ağa Câmii onun [Davud Ağa’nın]
mimarî kudretini gösteren ilk eseri sayılır.”
Cami, Tuhfet-ül Mi’mâran adlı eserde Mimar
Sinan’ın yaptığı yapılar listesinde yer aldığından
dolayı bazı kaynaklarda Mimar Sinan’a nispet
edilir ve Mimar Davud Ağa’nın tasarımına
katkıda bulunduğu dile getirilir. Caminin
dışındaki diğer yapıları da bu cümleye dâhil
edebiliriz.
Bilindiği üzere Osmanlı mimari tarihinde bir
san’atkârın mîmarbaşılığı zamanında herhangi
bir binayı başka bir mimarın yapabileceğine
dâir pek çok misaller gösterilebilir. Kaynaklarda
bir çelişki olduğunda veya hiçbir bilgi
bulunmadığında en güvenilir kaynak o yapının
kitabeleridir. Biz de buna sadık kalıyoruz.
Mimarı her kim olursa olsun ortada bir gerçek
var. Bütün ihtişamıyla gözlerimizin önünde
duran 16. yy. asalet ve zarafeti…
KÜLLİYEYİOLUŞTURANYAPILARINMİMARİ
ÖZELLİKLERİ
Etrafı duvarlarla çevrili bir avlunun ortasında
yer alan cami, mihrap yönü çıkıntılı kare planlı
harimle onun önünde yer alan beş birimli
bir son cemaat yerine sahiptir. Kubbeli son
cemaat yerinin, sivri kemerleri kesme taştan,
Ahşap Mahfil
73
74.
mukarnas başlıklı altısütunu mermerdendir.
Pencerelerin üzerindeki muhteşem çinilerde
celi sülüs hat ile Fatiha suresi yer almaktadır. İki
küçük mihrabın yer aldığı son cemaat yerinden,
zarif, sütunlu, mukarnaslı mermer bir taç
kapıdan harime girilir. Giriş kapısı üzerindeki
kitabede celi sülüs hat ile Mearic suresi 34-35.
ayet-i kerimeleri yazılıdır. Açıklaması şöyle: “O
kimseler ki onlar, namazlarını ‘şartlarına riâyet
ve ona devâm ederek’ muhâfaza ederler. İşte
onlar, Cennetlerde ikrâm edilmiş olanlardır.”
Kare planlı harim, sekiz adet duvar pâyesi
üzerinde sivri kemerlere oturan 11 metre çaplı
tek kubbe ile örtülmüştür. Harimde taç kapı
üzerinde, konsollara oturan, geometrik geçmeli
korkuluğu olan bir balkon bulunur. Girişin
sağında ve solunda, ağaç sütunlar üzerinde
iki mahfil yer alır. Taç kapının iki yanında
bulunan birer mermer kapı ile de hanımlar
mahfiline çıkılır. Giriş mekânının iki yanına
yapılmış ahşap mahfil, tarihi belirlenemese de
klasik dönemi çağrıştıran ayrıntıları ve yapım
tekniğiyle ilginç bir örnek oluşturur.
Caminin içi 16 ve 18. yüzyıl çinilerinin en güzel
örnekleriyle kaplıdır. Sır altı boyama tekniğiyle
yapılmış olan bu çinilerden bazılarının XVI.
yy. İznik ve Kütahya çinileri, bazılarının ise
XVIII. y.y. Tekfur Sarayı çinilerinden olduğu
çeşitli kaynaklarda belirtilir. Çini panolar,
Topkapı kale dışında bulunan Takyeci İbrahim
Efendi Camii’ndekiler kadar nefistir. Harim
iki sıra pencere dizisiyle aydınlatılmıştır. Alt
pencerelerin üzerinde çini üzerine celi sülüs hat
ile Ayetel Kürsi işlenmiştir. Maalesef geçtiğimiz
yıllarda hırsızlar tarafından camiye girilip
insanın bakmaya kıyamadığı güzelim çinilerin
bir kısmı çalınmış, bir kısmı da tahrip edilmiştir.
Diyebilirim ki hiçbir caminin, tarihi eserin
çinileri buradaki kadar zarar görmemiştir. Ne
zaman bu camiye girsem gözüm hep çinilerin
söküldüğü o boş karelere takılır ve kahrolurum,
“böyle tahrip, böyle vandallık hangi ülke de
olabilir?” diye. Aslında buradaki durum pek
hırsızlık işine de benzemiyor. Düpedüz vatan
hainliği, medeniyet düşmanlığıdır.
Geometrik düzenlemeli iki iri rozetle süslü
mermer mihrap dışarıya taşkın olup yarım
kubbe ile örtülüdür. Alt pencereleri taçlandıran
çiniler mihrabı da iki taraftan kuşatarak iç
mekânı zenginleştirmiştir. Mihrabın iç bükey
kısmına kartuşlar içerisinde “…Ya Mennan,
Ya Deyyan, Ya Subhan, Ya Sultan, Ya Gufran,
Ya Rahman,…” gibi sığınma duaları yer
almaktadır. Mihrabın üstünde celi sülüs
hat ile mihraplarda sıkça rastladığımız “Fe
nâdethul melâiketu ve huve kâimun yusallî
fîl mihrâb” (Ali İmran, 39.) ayet-i kerimesi
yazılıdır. Mermerden yapılmış olan minber,
sivri kemerli kapı ve geçiş açıklıklarına sahiptir.
İki yanda geometrik geçmeli ajurlu korkuluk
ve aynaları vardır. Üstte dört sütun üzerine
oturan sivri kemerli köşk kısmı pramidal
külahlıdır. Mehmet Ağa’nın, parmaklıklarla
harimden ayrılmış olan kütüphanesi, Murat
Bayaral’ın verdiği bilgilere göre “1914’de Sultan
Selim Kütüphanesi’ne, 1920’de Murat Molla
Kütüphanesi’ne ve 1949’da Süleymaniye
Kütüphanesi’ne nakledilmiştir.”
Kuzeybatıda harimle son cemaat yerinin
birleştiği noktada yer alan minaresi tek şerefeli
olup kesme taştandır. Minareye hem harimden
Kuzeybatıda harimle
son cemaat yerinin
birleştiği noktada
yer alan minaresi tek
şerefeli olup kesme
taştandır. Minareye
hem harimden hem
son cemaat yerinden
çıkılmaktadır.
sayı//23// haziran 74
75.
hem son cemaatyerinden çıkılmaktadır.
Şadırvanı yoktur, abdestliği vardır. Caminin
iki çeşmesi bulunuyor. İlki inşa kitabesinin
bulunduğu doğu kapısının sağında, sivri
kemerli, klasik üslupta yapılan çeşmedir.
Uzun yıllar harap vaziyette idi. Geçtiğimiz yıl
restorasyonu tamamlandı. Lakin restorasyonun
yapılması kafi gelmiyor. Bu eserlerin sürekli
takip altında tutulması ve kontrol edilmesi
de gerekiyor. Çeşmenin yan duvarındaki
yazılar bu esere gölge düşürmüş durumda.
İkinci çeşme, batı yönünde bulunan kapının
hemen solundadır. Onun hemen karşısında
hamam yer alır. Önemli bir mimari özeliği
bulunmayan mütevazı bir çeşmedir. Kitabe
yazıları silinmiştir. Bakımsız durumdadır. Ana
giriş kapısı sağında yer alan çeşmenin yanında,
güney yönünde üçüncü kapının sağında ve bu
kapının karşı köşesinde, duvarın dibinde olmak
üzere külliye çevresinde üç adet de sadaka taşı
bulunmaktadır.
Biz tarihi eserlerin korunup gözetilmesini
yetkili mercilerden bıkmadan usanmadan
talep ediyoruz. Lakin evvela halkımızın duyarlı
olması, evinin önündeki tarihi değere sahip
çıkması gerekmez mi?! Bu bilinç, farkındalık
mutlaka oluşturulmalı. Ne demişler? “Taşıma
suyla değirmen dönmez.”
Mehmed Ağa’nın caminin güneydoğusunda
yer alan tek sandukalı sade türbesi kesme taştan
inşa edilmiştir. Kare planlı ve kubbeli yapının
köşeleri yuvarlak sütunlarla yumuşatılmıştır.
Bugün badana ile boyanan mekânda vaktiyle
kalem işlerinin bulunduğu çeşitli kaynaklarda
dile getirilir. Cephenin sağ köşesinde mevcut
olan kemer izi eskiden caminin bu yönünde
bir revakın varlığını düşündürmektedir. Şair
Nakkaş Mustafa Ağa, vefatına “Mehmed’in
ide pür-nur kabrin ol Hadi” mısrası ile tarih
düşürmüştür. Vefat tarihi Hicri 999’dur.
(M.1590) Yakın zamana kadar çelik
payandalarla takviye edilen türbede an itibarıyla
restorasyon çalışması yapılmaktadır. Külliyenin
mimari programı içinde başından beri mevcut
olan tekke fonksiyon açısından camiyle bir
bütünlük oluşturmakta idi. Filiz Gündüz’ün
bildirdiğine göre “XIX. yüzyıl ortalarına kadar
Halvetî ve Bayramî tarikatları arasında birçok
defa el değiştiren tekke, kısa bir süre Kâdirîliğe,
son olarak da Halvetîliğin Sünbülî koluna
bağlanmıştır. İlk şeyhiYayabaşızâde Şeyh Hızır
Efendi olduğundan bazı kaynaklarda Hızır
İlyas adıyla da geçmektedir. Tekkenin ünlü
şeyhleri arasında Abdülmecid Sivâsî ve yeğeni
Abdülahad Nûri sayılabilir. Kapatılmadan
önceki son şeyhi ise Osman Râif Efendi’dir.”
Yakın zamana kadar duran ahşap tekke binası
1997’de yıktırılarak ortadan kaldırılmıştır.
Caminin kuzeybatısında bulunan hamam,
çifte hamam olarak tasarlanmıştır. Erkekler
kısmının kapısı üzerindeki on iki mısralık inşa
kitâbesi 1586 tarihlidir. Bugün hala faal olan
hamamın, Sarayağası Caddesi tarafında bulunan
ve sonradan yapılmış olan külhanı yanındaki
fabrika bacasına benzeyen büyük tuğla bacası,
1999 depreminden sonra yıkılmıştır. Caminin
doğusunda yer aldığı bilinen, fakat günümüze
ulaşmayan medresenin on odalı dârülhadis
olduğu rivayet edilir. Yine Filiz Gündüz’ün
verdiği bilgilere göre, “1894 depreminde
hasar gören yapı 1896 yılında tamir edilmiş,
daha sonra kadro dışı bırakılmıştır. 1918’de
muhacirler tarafından işgal edilen yapı zaman
içinde ortadan kalkmıştır.” Ana giriş kapısının
sağında meşrutası da bulunan cami 1743
ve 1938’de tamir görmüş, 1982’de Vakıflar
İdaresi’nce gerçekleştirilen onarımda son cemaat
yerinin bazı sütunları değiştirilmiş ve çatlayan
sütunlar demir halkalarla takviye edilmiştir.
1980’lerin sonunda ise son cemaat yeri
camekânla kapatılmıştır.
Mehmet Ağa Külliyesi, Mimar Davud Ağa’nın
ilk eserlerinden biri olması ve camisinin özgün
tasarımı sebebiyle Osmanlı mimarisinde önemli
bir yere sahip…
75
76.
Muhsin İlyas SUBAŞI
ŞEHRİN,YOK OLAN
AKCİĞERLERİ
Belediye Meclisinden karar çıkmış, meydanda, Selçuklu’nun
ayakta kalabilen tek iç Kalesinin önünde bulunan devasa çamlar
kesilmeye başlandı. Kayseri, o yıllarda kır görünümünde bir
şehirdir. Gelişmiş bir hali yoktu.
ÇINARVEÇAĞIMIZ
İşgal ordularının yağmalama duygusu,
Nasıl tepki yaparsa ezilen uluslarda.
Egzoz dumanlarının emzirdiği kâbusu
Bugün daha çok duydum ben o yaşlı çınarda.
Nice uygarlıkları yeşilce türbesine,
Bir mozaik zevkiyle nasıl da işlemişti.
Çıldıran kara çağın bu mâvera nesine,
Bir defa plan, -burdan yol geçecek! demişti…
Testerenin acılı dişleriyle boğuştu,
Uyarmak için sundu gözyaşını bizlere
Ne var ki şu put asrı kendisini boğmuştu;
Düşerken mırıldandı: “Mazi nere, siz nere?..”
Sanırım 1960’ın ikinci çeğrenindeydi,
Kayseri’de, Cumhuriyet meydanında bir
düzenleme yapılacaktı. Belediye Meclisinden
karar çıkmış, meydanda, Selçuklu’nun ayakta
kalabilen tek iç Kalesinin önünde bulunan
devasa çamlar kesilmeye başlandı. Kayseri, o
yıllarda kır görünümünde bir şehirdir. Gelişmiş
bir hali yoktu. Şehir caddelerinde bulunan
üç-beş çınarı da kesince, burası daha da
kırlaşacaktı. O yıllarda, Yeni Sabah Gazetesi’nin
Yazı İşleri Müdürlüğünü yapıyordum: Bir
gazete bir adamın omuzlarındadır. Muhabiri de,
yazarı da, yönetmeni de sizsiniz. Gidip çamların
motorlu testerelerle devrilişini görünce içim
sızladı. Sanki evim başıma yıkılıyordu. O anda,
yapacak bir şeyim de yoktu. Hemen gazeteye
koştum. Oturup uzunca bir haber yaptım.
Olmamış bir şeyi yazacaktım. Bundan başka da
çözüm görünmüyordu. Haberin başlığı şuydu:
“Atatürk’ün Kayseri’ye Geliş Anısına Dikilen
Çınarları Kesiyorlar!” Gazeteyi de erkenden
bastırdım. Ertesi sabah hemen vilayetteki
bütün resmi dairelere dağıttırdım. Maksadım,
olaya Vali’nin dikkatini çekip, bu vahşeti
durdurmaktı. Hedefe varmıştım, kesilen çınarı
doğrayarak akşamı tamamlayan işçiler, ertesi
günü ikinci çınar için meydana gelemediler. Bu
çınar şimdi Meydanın doğu cephesinde yolun
ortasında hayatiyetini sürdürüyor…
Oturup bir de yukarıdaki şiirimi yazdım.
1982’de yayımlanan “Sevgi Donanması”na
aldığım bu şiirimde, gerçekten ağır bir ıstırap
içinde olduğumu dillendirmiştim.
“İşgal ordularının yağmalama duygusu,
Nasıl tepki yaparsa ezilen uluslarda.
Egzoz dumanlarının emzirdiği kâbusu
Bugün daha çok duydum ben o yaşlı çınarda.”
sayı//23// haziran 76
77.
Kendi kültürünü, kendideğerlerini feda
etmekle, işgal ordularının yağmalama mantığı
arasında bir fark var mıdır? Üstelik böylesine
acımasız bir kıyım, bende ezilen bir milletin
bu işgale duyduğu tepkiye eş bir isyan
doğurmuştu. Egzoz dumanlarının kâbusuna
rağmen, bu kesilmenin acısını çınarla birlikte
yaşamak farklı bir şey olmalı ki, onu geçmişin
şahidi olarak görmüş ve devamında şöyle
demiştim:
Nice uygarlıkları yeşilce türbesine,
Bir mozaik zevkiyle nasıl da işlemişti.
Çıldıran kara çağın bu mâvera nesine,
Bir defa plan; “-burdan yol geçecek”, demişti…
Çınarın farkında olduğunu, insanların
düşünmemesi acı bir şeydir. Burada çınarların
uygarlıklara şahitlik edecek uzun bir hayata
sahip olmaları onlarda değişik kültürlerin
mozaiğini de bünyesinde saklamasına imkân
veriyor gibi oluyordu. Öyle ya, belki bu
çınar o kadar uzun ömürlü değildi, ama onu
besleyen toprak Hatti, Hitit, Urartu, Romalı,
Selçuklu ve nihayet Osmanlı ordularının ayak
izleriyle yoğrulmuştu. O insanların akıttığı ter,
döktüğü kan, bu toprakta gıda olmuş ve bu
çınarlar onlardan beslenerek böylesine hızlı
bir gelişme göstermişti. Ne var ki, “kara çağ”
bu zenginlikten; bu “mâvera”dan habersizdi!
Kafalarında bir plan şekli vardı ve şehri o şekle
göre yeni bir kalıba aktarmak istiyorlardı…
Şiirimi çınarın, insanoğlunun duyarsızlığına
ve acımasızlığına karşı çaresizliğini anlattığı ve
biraz da bize adamlık dersi vermek istediği iki
kelimesiyle bitirdim:
“Testerenin acılı dişleriyle boğuştu,
Uyarmak için sundu gözyaşını bizlere
Ne var ki şu put asrı kendisini boğmuştu;
Düşerken mırıldandı: “Mazi nere, siz nere?..”
Bir kültürün, bir medeniyetin kendini yok
etmesi, geçmişine sırtına dönmesiyle başlar.
Hiçbir millet, köksüz değildir. Tarihin
tanıklığına idrakinizi kapatırsanız, çam böyle
mırıldanır işte: “Mazi nere siz nere!” diye…
Halbuki, Türkiye’de geçmişe derinliği en fazla
olan şehirlerden birisi Kayseri’dir. Bilinen mazisi
7 bin yıl. Bir o kadar da daha öncesi olması
gerekir. Çünkü bu yedi bin yıllık başlangıçtan
önce teker keşfedilmiş, madenler hayata girmiş,
savaş kendi teknolojisi için üretim birimleri
oluşturmuş, altın işlenmiş, bakırı, kalayı, demiri,
insanlığın hayatında aktif bir vazgeçilmez
malzeme olarak görüyoruz. Bunun içindir
ki, bu şehri ihya etmek, beton yığınlarıyla
kaplamak değildir. Batı’da insanlar, daha ferah
şehirler meydana getiriyorlar. Ona bağlı olarak
büyük bir refah içindeler. Yeşille duygularını
olduğu kadar ciğerlerini de yıkıyorlar. Çünkü
yeşil alanlar şehirlerin akciğerleridir. Bir şehrin
güzelliği, geçmişindeki zenginliğini yansıtan
tarihi malzemesiyle, günümüzde de çevre
düzenlemesi ve yeşil alanlarıyla ortaya konulur.
Şehirlerin ağaçlarını hoyratça söküp alırsanız,
kendi solunum kaynağınızı kaybedersiniz. O
gün, o çınarları kesenler, belki bunun farkında
değildi, belki bizimki de bir artistik tepkiydi,
ama görüyorum ki, bugün toplumun duyarlılığı
böylesi ortak şuur hareketlerinde şekillenirse
şehirler yaşanılır oluyor…
Umarım bundan sonra, kalan çınarlar bir iç
sızısı olarak bizlere aynı şeyleri söylemezler…
Bu vebali, onları çoğaltarak ve koruyarak
üzerimizden atabilirsek, gelecek kuşaklar daha
iyi yaşanılır bir şehre kavuşmuş olurlar…
77
78.
KIRMIZI KARINCA’NIN
BARIŞ MANİFESTOSU
MehtapALTAN
Malatya Belediyesince organize edilen ”Hayatın Rengi Kırmızı
Olsun” proje fikrinin doğumunu eğitimci Nilüfer Zontul Aktaş
hanımefendi gerçekleştirdi. Proje çerçevesinde; 500 kırmızı
kutu hazırlandı, Kırmızı kutuların içinde; Kırmızı balonlar,
çikolata, kırmızı proje flaması, öğretmen ve öğrencilerin özgün
mektupları yer alıyordu…Kırmızı kutular, kırmızı hayatımızın
içinde sadece damarlarımızın değil dercesine ülkemizin 500
okuluna Cumhurbaşkanımıza, Başbakanımıza ve Milli eğitim
bakanımıza gönderildi… Kırmızı kıyafetler giymiş çocuklar,
resim yaptılar,şiir okudular,tiyatro oynadılar. 44 Malatyanın
plaka numarası idi 44 yazar ve şair çağrıldı 44 yazı yazdılar
proje kitabına..
ayat ironik naraların atıldığı,
ipi koptu kopacak bir salıncak
artık! Ve hemen dibimizde
bekleyen koca bir uçurum;
bağrında ne sakladığını
bilemediğimiz. Elbette kötülüğe, karanlığa
hizmet edenlere karşın, güneşin saçlarını
taramak için elini taşın altına koyabilecek minik
kıpırtılara dev sancılar ekenler de var. O ipi
tam kopacağı yerden sağlamlaştıran düğümler
de atılıyor güzel insanlarca. Ki o ipin kopması
için dilini, dinini, kutsalını insan üzerinden
bileyleyen insancıklara rağmen atılıyor o
evrensel düğümler. Sevginin ve kardeşliğin
sütünü içen hangi can yoktur ki, gönüllere
barışçıl çiçeklerin tohumunu serpmesin? Değil
mi ki; savaşların, ölümün, bölücülüğün zehrini,
göğün kanatlarına zerk edenler, karanlığa
hizmet etmekten başka bir şey yapmayan kan
emicidirler?
Düşünmek ilk adım, konuşmaksa eyleme
geçmeden önceki kendinden emin diğer
adımdır. Kendinden ne kadar emin olursa
olsun, güzele niyetlenip atılmayan her adım,
menzilini yitirmiş hakikat aynasıdır. Ki eyleme
geçmeyen her güzel şey, boşluğun duvarlarına
çarpan, kokusunu kaybetmiş gül gibidir! Belki
de bu yüzden artık hayatın arka bahçesinden
gül kokusu yerine kan kokusu geliyor…
Edebiyatın iyileştirici, birleştirici ve güzeli
şeddeleyen rengini sağmak, bir güzel yüreğe
düştü bu günlerde. “Kırmızı Hayatın Rengi
Olsun, Ölümün Değil!” sloganı ile yola çıkan
projenin sahibi Nilüfer Zontul Aktaş adlı bir
öğretmen. Malatya Büyükşehir Belediyesi’nin bu
projeye verdiği destekse; uçmak için kendine
kanat arayan bir karıncanın bayram sevincinin
ta kendisiydi. Bayramını sadece kendisi için
yaşamayan; önce kendi topraklarında yaşatacak
olan, sonra da biliyorum ki ülkem topraklarının
birçok yerine ulaşacak olan bir sevincin adı
olacaktı bu toplumsal hareketin adı. Bu projeye
neden ihtiyaç duyulmuştu ve amacı neydi?
Elbette vicdana, gönle dokunacak sevgi ile
damıtılmış hareketler arındırabilirdi insanı.
Bu çözüm müdür zaman gösterecek. Sevgili
Zontul’da bunu söylüyor zaten “Çıktığımız
yol vicdanlara yürüyüştü aslında... Kırmızı;
sevginin dili olsun. Çiçekte, böcekte, doğada
en güzel haliyle gördüğümüz kırmızı hep öyle
kalsın. Barışın, adaletin, huzurun, merhametin
adı olsun… Ölümün değil, acının değil… Ve
kırmızı umut olsun yarınlarımıza hayat dolu…
sayı//23// haziran 78
79.
Amacımız bir vicdanhareketi, savaşsız bir
dünya oluşturma çabası. Kalplerinde merhamet
filizleriyle büyüyen çocuklar, doğanın doğasını
korusun ve geleceğe taşısın diye…”
Kırmızının bayrağımızdaki kutsal örgüsü ve
çiçeklerdeki gözleri besleyen yansımasının
haricinde; kanı, şiddeti ve ölümü
hatırlatmasından kurtarılıp, hayatın rengi
olması yönünde çalışmalar yapılması adına,
kırmızı artık bir barış kampanyası olmalıydı
diye yaklaşık bir yıl önce Nisan 2015’te
başlamıştı bu proje. Her ne kadar 4-14 yaş
arasındaki öğrenciler hedef kitle olsa da ekilen
sevgi ve barış tohumları, o hedefler büyüdükçe
büyüyecek ve bilinçaltındaki olumsuz kırmızı
algısı zaman ilerledikçe; sevgiyle, merhametle
özdeşleşecektir diye devam etti. Dolayısıyla
kültürel ve tarihsel etkinlikler, edebi ve sosyal
birliktelikler yapılarak farkındalık oluşturacak
ve geleceğe yapılan sevgi ve barış yürüyüşü
Malatya’dan tüm dünyaya yayılacaktı. Ve
görünen o ki daha ilk yılını doldurduğumuz bu
günlerde kırmızının sesi Malatya’dan ülkemizin
her noktasında yankı bulmuş, farklı şehirlerden
44 yazar, minik karıncaların kamburundaki
merhamet yüküne barış omzu vermeye geldi.
Sahiden de kutlu yürüyüşlerin yüzü suyu
hürmetine değil midir bunca gürültüye rağmen
hâlâ ahraz kalmamamız!.. Toplumsal yaralara
sanatın parmağının değmesi demek, toprağın
çatlak yerlerine billûr bir ırmağın sızması
demekti. Nilüfer Zontul Aktaş Öğretmen ve
Malatya Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı
tam da buydu. Bu güzel amaca hizmet etmek
için güçlü bir rüzgâra ihtiyaç vardı. Ki bizler
çok iyi biliriz, ülkemizde kaç sosyal proje
desteklenmediği için kaç çocuğun ya da kaç
cesur yüreğin renkleri canlılığını yitirdi ya da
yitirmek üzere!
İşte minicik adımlarla başlayacak olan koca
yürekli umutların önünü açmak adına,
bu kıpırtılara hep birlikte omuz vermek
için çıkmıştık Malatya yolculuğuna. Barışa
ve kardeşliğe hizmetin edebî yanıydı bu
yolculuğun adı. İlk gün protokol günü idi,
ama ne mümkün böyle bir ortama resmiyetin
gri renginin düşmesi… Büyükşehir Belediye
Başkanı dâhil olmak üzere, 44 misafirini
tek bir sofrada ağırlayacak kadar samimi bir
ortamda gerçekleşti kahvaltımız. Kahvaltıda
Nurullah Genç’in 1993’te Kazakistan’ın başkenti
Almatı’da yapılan, 2. Türkçenin Uluslararası
Şöleni ile ilgili içinde D. Mehmet Doğan
Hocamızın da olduğu hatıraları anlatması,
salondaki samimiyete hoş bir zeyl oldu. Kazakça
okuduğu Almatı şiiri de, gün boyunca şiirin
üzerimize sinecek ilk damlasıydı sanki…
Bu arada okul programı olmazsa olur mu?
Olmaz! Kahvaltının ardı, yazarların okul
koridorlarına barışa, kardeşliğe, edebiyata,
insanî değerlere dair yağmur olup yağma
vakitlerinin geldiği andı. Tüm yazarlar tek tek
önceden belirlenmiş okullara yönlendirildi.
Benim payıma da Yeşilyurt da bulunan Mahmut
Çalık Anadolu Lisesi düştü. Yazmak eylemi/
şiir/öykü/barış/kardeşlik üzerine söyleştik genç
dostlarımla. Oradaki en büyük kârım, “cezaevi
bakışlı can” dediğim öğrenci idi. Bazen gözlerine
yaşamı hapseder insanlar ve ancak onun gibi
bakanlar kırar o parmaklıkları. Evet, en güzel
anlardan biriydi yine gözü gözlerime kilitlenen
gençlerle hemhâl olmak. Çoğalıyoruz gittiğim/
iz her okulda en az bir tane biz çıkıyor ve
çoğalıyoruz inşallah. Gün, projenin şahdamarı
dediğim yürüyüş ile bereketlendi. Her yazarın
elini bir minik yürek tuttu. Kırmızı karanfiller,
al duvaklı gelinimiz Bayrağımız, miniklerin
kırmızı cicileri…
‘Âh dedim içimden âhh! Kırmızı hiç bu kadar
güzel olmamıştı.’ Gamzelerinde güller açan
miniklerle barışa, kardeşliğe, huzura, bir
olmaya, edebiyatın edep mayalayan rengine ram
olduk hep birlikte. Sosyal projeler toplumun
hastalığına sürülen şifalı ilaçlardır. “Kırmızı
Hayatın Rengi Olsun, Ölümün Değil” projesinin
mimarı Nilüfer Zontul Aktaş’a teşekkürün
hasını sunuyorum/z. Malatya Büyükşehir
Belediye Başkanı Ahmet Çakır’a ve Battalgazi
Milli Eğitim Müdürlüğü’ne ise tabiri caizse
teşekkürün babasını sunuyorum. Ustalarım ve
kalemdaşlarım ile birlikte Malatya sokaklarına,
barışın/kardeşliğin rengini içirdik gönüllerini
güzelliğe açan gönüldaşlarımıza. Sonra minik
yüreklerin o kirlenmemiş yüreklerinden
bağışladıkları umut tarlasına, cümlelerimizi
ektik. Bekliyoruz!..
Tokat, Siirt, Ankara, Erzurum, İzmir, Hakkâri,
Bolu, Adana, Trabzon, Konya ve diğer
şehirlerimizin de sesimize sarılacağı günleri
bekliyoruz. Bu güzel tabloya gönül fırçasını alıp
gelecek herkesin kırmızı kırmızı güller olup,
barışın/kardeşliğin/birliğin resimlerini çizecekleri
ânları bekliyoruz. Çünkü biliyoruz, “yansıması,
masumiyeti kucaklayan her adım kutsaldır!”
Bakalım sesimizi kimler duyacak...
79
80.
OSMANLI DÖNEMİNDE
TİCARET FUARLARI
Amerikanınkeşfinin 400 yıldönümü kutlama etkinlikleri
başlangıcı mahiyetinde 1893 Mayıs ayı başlarında Amerika’nın
Şikago şehrinde büyük bir fuar düzenleneceğini Osmanlı Sanayi
ve Ticaret erbabına duyururuz.
Dr.İsmail DEMİRBAŞ
u makalemizde Dersaadet Ticaret
Odası Gazetesinde Osmanlı son
döneminde Ticari Fuarları ile ilgili
makaleleri değerlendireceğiz.
Bu makalelere bakınca Ticareti
geliştirmek için ince düşünülmüş ve atılımvari
çalışmalar yürütüldüğünü görmekteyiz. 14
Ağustos 1892 / Sayfa 398 tarihli makalede
Amerikanın Şikago şehrinde düzenlenen
büyük fuar, elmas madenleri ile meşhur Güney
Afrikanın Kiberly şehrinde düzenlenen ticaret
fuarı, Bulgaristan’ın Filibe şehrinde düzenlenen
fuarlar ile ilgili değerlendirmeler yapılmıştır.
ŞİKAGOFUARI(SERGİ-İUMUMİYESİ)
Amerikanın keşfinin 400 yıldönümü kutlama
etkinlikleri başlangıcı mahiyetinde 1893 Mayıs
ayı başlarında Amerika’nın Şikago şehrinde
büyük bir fuar düzenleneceğini Osmanlı
Sanayi ve Ticaret erbabına duyururuz. Bir
kaç ay devam edecek olan bu fuarın amacı
tüm dünyadaki sanayi erbabının kendi
memleketleri dışında üretilen ürünleri görmesi
ve sanayi dallarının dünyadaki ileri teknoloji
ürünlerinden haberdar olasıdır. Ayrıca başka
memleketlere kendi ürünlerini tanıtmayı da
sağlayacaktır. Fuar ile ilgili geniş açıklamalar
incelendiğinde yeni keşfedilmesine rağmen
hızlı bir şekilde büyüyüp gelişmiş olan bu
şehirde, memleketimizin her çeşit ürününü
sergileme fırsatını kaçırmamak için sanayi
erbabımıza acele etmelerini tavsiye ederiz.
Amerika’nın tüm dünyayı davet ettiği bu
büyük fuara , 1892 Kasımından 1893 Nisan
11’ine kadar ürün gönderilebileceğini, fuar ile
ilgili ayrıntılı bilgi için maliye bakanlığı fuar
komiserliğine müracaat edilmesi gerektiğini
buradan duyururuz. Doğunun dünyaca henüz
bilinmeyen ve yeni Arap sanayicileri tarafından
benzerleri yapılmamış olan ürünlerin asıllarının
muhafazası açısından da vatandaşlarımızın bu
fuara çok miktarda ürün göndereceğini ümit
etmekteyiz.
FUARAKATILACAKLARATEŞVİK
Şikago fuarına taraf olan Osmanlı devletinden
komiser tayin edilmiş olan Hakkı Beyefendi
ile yardımcısı Fahri Bey’e gidiş dönüş harcırahı
olarak 100’er ve orada bulundukları süre
de her gün için dörder lira verilmesi irade-i
seniyye tarafından karara bağlanmıştır. Ayrıca
Hakkı Bey’in 1892 senesi Eylül 11,12,13’üncü
günlerinde fuar yerinde yapılacak merasimde
hazır bulunmak için gidip dönmesi ve
fuarın düzenlenmesine yakın tekrar gitmesi
sayı//23// haziran 80
81.
Padişahımız Efendimiz Hazretleritarafından
emir buyrulmuştur. Harcırah olarak 400 ve
orada kalacağı takriben dokuz ay için günlük
dörder lira hesabiyle 1080 lira, yardımcısına
Fahri Bey’e bu tarihte oraya gidecek ve serginin
bitiminde döneceğinden 200 lira harcırah
ve orada kalacağı 14 ay için 1680 lira maaş
toplamda 3360 lira verilmesi gerekecektir. Fuar
için gerekli evrak vs., tabii masrafları, evrak vs,
sevk masrafları, komisyon tarafından incelenip
kalitesinden şüphe olmayan malların nakliye ve
sigorta masrafları, fuarda oluşturulacak saltanat
dairesinde bu mal ve eşyaların konulması için
yaptırılacak olan camekan, raf vs. masrafı, fuar
mahallinde komiserlerin emrinde çalışacak
hademe ücreti takriben 4000 lira olup
komiserlerin maaşları ile birlikte toplam 7500
lirayı bulacaktır. Maliye nazırı Tevfik paşanın
başkanlığında oluşturulan Fuar komisyonu
bu masrafların, yarısının Maliye Bakanlığı bu
yılki, diğer yarısı da gelecek senenin bütçesine
eklenerek karşılanmasını belirten mazbata
düzenlenmiştir. Zikrettiğimiz hususları içine
alan ve gerekliliği tetkiklerle ortaya konulan
mazbatada belirtilen hususlar Sadrazam
başkanlığında Şeyhülislam ve diğer Nazırlardan
oluşan Meclis-i Mahsusa-i Vükela tarafından
onaylanmış ve Padişahımız Hazretlerine
takdim edilip onun onayı ile gereği için maliye
bakanlığına sevk edilmiş bu şekilde karar
uygulamaya konulmuştur.
NAKLİYEDESTEĞİ
Yurtdışında bulunan tüccar ve sanayi erbabı
ara sıra düzenlenmekte olan fuarlara eşya,
makine, vs.’leri numunehaneler vasıtası ile
göndermektedirler. Şikago’da düzenlenecek
fuara da gerek İstanbul gerek diğer Osmanlı
vilayetlerinden gidecek tüccarlar eşya ve
makinelerini götürmek için komisyonculara
müracaat edecekler bu da masraflı olacağından,
bu malların nakliyesi kolaylık olması
açısından uygun bir ücret belirleyerek Osmanlı
Numunehane idaresi vasıtası ile yapılması
Padişahımız Tarafından emir buyrulmuştur.
Emirnamenin 29 maddesinde yanlışlık olmadığı
gemi ile Newyork’a giden malların nakliyede
orada adamı olmayan ticaret erbabının
zorlanacağı bu konuda kolaylık açısından
bir komisyoncu ile anlaşılarak Şikago’ya
nakliyenin gerçekleşmesinin uygun olacağını
da İlgili komisyona iletmiş olduk. Bu meseleye
cevaben Padişahımızın İradesi uyarınca bu
fuara eşyaların sevkinin Osmanlı Numunehane
idaresi vasıtasıyla yapılması uygun görülmüş
malların nakliye ücretinin uygun olması ve
malların kolaylıkla taşınması, zarar görmesi
konusuna dikkat edilmesi vurgulanmış hatta
malların taşınacağı vasıtalara da değinilmiştir.
KİMBİRLYKARMAFUARI
Gelecek Eylülde Afrika’nın güneyindeki
Kimbirly şehrinde düzenlenecek karma fuarın
gazetemiz vasıtasıyla sanayi ve ticaret erbabına
duyurulması 22 Temmuz tarihinde Sanayi ve
Ticaret bakanlığı tarafından bildirilmiştir.
Bu vazife bizlere Padişahımız Efendimiz
tarafından verildiğinden. Hakikaten maddi
menfaatlerin erbabı ticaret ve sanayi için
mühim olacağı kamuoyu tarafından kabul
edilse de, manevi menfaatlerin de bu diğerine
takviye olacağı muhakkaktır.Bu sebeple büyük
devletler diğer devletler arasında bir takım
fedakarlıklar yaparak, elde ettikleri mühim
ticaret ve sanayini avantajlarını kaybetmemek
için hiç bir ayaklanma ve fırsatı göz ardı
etmemektedirler. Bu yüzden faydası çok sonra
görülecek hususlar için maddi fedakarlıkta
bulunurlar. Osmanlı, ticaret ve sanayi erbabına
bu düşünceyi kazandırıp vukufunu sağlayarak
Kimbirly gibi Osmanlı unsurlarının galip
olduğu bir memlekete giderek kendi ticaret ve
sanayi sancağını dalgalandırmak için gazetelerin
teşvikine bile ihtiyaç duymamalıdır.
Bununla beraber Osmanlı sanayi ve ticaret
erbabının diğer milletlerin sanayi ve ticaret
erbabı ile rekabet edebilmesi veya onların önüne
geçebilmesi için onların kabul ettikleri usulleri
kabul etmesi gerekir. Bazı devletlerin katıldığı
bu fuara Osmanlı sanayi ve ticaret erbabının
katılmaması onların medeniyyet nazarında
kazanmış olduğu itibarı zedeleneceği gibi
buradan kazanılacak faydalardan da mahrum
kalmasına yol açacaktır.
FİLİBEFUARI
Yakında Filibe’de düzenlenecek olan ziraat
ve sanayi fuarına Osmanlı ziraat ve sanayi
erbabının da iştirak etmeleri münasip
olacağından oraya da mal gönderme arzusunda
olanların ne şekilde davranacakları Padişahımız
tarafından 6 Ağustos 1892 tarihli ferman ile
bildirilmiştir.
Bu fuarın düzenlenme tarihi evvelce miladi
Ağustos 14 olarak kararlaştırılmış ise de Fuar
komitesi katılacak yabancı tüccarların mallarını
düzenlemesi ve tamamlaması için fuar tarihini
20 ağustos olarak değiştirmiştir.
Şikago fuarına
taraf olan Osmanlı
devletinden komiser
tayin edilmiş olan
Hakkı Beyefendi
ile yardımcısı Fahri
Bey'e gidiş dönüş
harcırahı olarak
100'er ve orada
bulundukları süre
de her gün için
dörder lira verilmesi
irade-i seniyye
tarafından karara
bağlanmıştır.
81
82.
Yrd.Doç.Dr.Erkan ÇAV*
Manisa, Osmanlı’dakigizli başkentlerden bir tanesidir.
Bugün 350 bin kişilik merkez nüfusu olan şehir, ilk yerleşimde
sırtını dağ yamacına dayanmış, arkasını kollayan bu dağla
korunaklı bir coğrafyada inşa edilmiş, gelişmiştir.
ŞEHZADESİNİ ARAYAN ŞEHİR:
MANİSA
*T.C.Maltepe Üniversitesi
Murat Paşa Camii
ehzadeler yuvası Manisa, sinesini
açmış bekliyor, köklerine sarılmak
isteyenleri.
Manisa, Osmanlı şehzadelerinin
tahta hazırlandığı öğretmen şehir,
eğitici şehir, okul şehir.
Şehrin yüzyılları birleştiren özelliği Osmanlı
devlet yönetimini devralacak şehzadeleri
yetiştirmesi, devlet yönetimi uygulamasında
doğrudan söz sahibi olmasıdır.
Manisa, Osmanlı’daki gizli başkentlerden bir
tanesidir. Bugün 350 bin kişilik merkez nüfusu
olan şehir, ilk yerleşimde sırtını dağ yamacına
dayanmış, arkasını kollayan bu dağla korunaklı
bir coğrafyada inşa edilmiş, gelişmiştir.
İstiklal savaşı döneminde baştan sona
Yunanlılarca yakılan şehir, sabırlı insan elleriyle
baştan başa yeniden yeşillendirilmiş, imar
edilmiş, her gün üzerine bir taş konularak
yeniden düzenlenmiştir. Şehirde, İstiklal
Savaşının zorlu günlerini anan, hatırlatan ve
somutlaştıran birçok simge yer alır.
İnsanı sıcak, toprağı sıcak, dağları sıcak, gönül
deryası sıcak, ruh dünyası dingin, varlığı
huzurlu şehir. Şehir, hüzün, sisli hava ve
yağmur altında başka güzel.
Ağaçların ışıklarla dansının güzelliği, gece
ışıklandırmalarındaki oyunları, sokakların çevre
düzenlemesindeki estetikleri.
Şehre gündüz ayrı, gece ayrı bir derinlik veriyor.
Sokakları samimi, insanları güleryüzlü, ağaçları
bilge, havası temiz, yolları ferah bir şehir.
Manisa Hafsa Sultan cami, Murat Sultan
Caminin estetik ve zarafeti, Ulu camiden
ihtişamı, Sarayın kalan parçalarından
asaleti, küçüklü büyüklü bedestenlerinden,
hamamlarından, türbelerinden, hanlarından,
çeşmelerinden, köşklerinden, evlerinden,
camilerinden ve diğer tarihi dokuyu oluşturan
yapılarından dağılan çeşit çeşit güzellikler, tarihi
ve medeniyeti ve kültürü köklerden alarak
dağıtır, paylaşır, geleceğe ve gelecek nesillere
geçmişin tatlı esintileri ile aktarır.
Hafsa Sultan camiini Mimar Sinan’ın çırağı
yapmıştır. Külliyesi geniş ve çeşitli dini eğitim
kurumları vardır. Hamamı da hala çalışır
vaziyettedir. Mesir macunu, şehrin yaslandığı
sayı//23// haziran 82
83.
dağ gibidir. Sevdalılarınınbedenlerini ve
zihinlerini güçlü tutar. Mesir festivali şehri
dalgalandırır.
Hafsa Sultan camiinin hemen çaprazındaki
Muradiye Caminde tekke ehlinin izleri bulunur,
cami minberinde ve iç süslemelerinde çeşitli
motifler hemen göze çarpar.
Küçük, ama güçlü ve güzel camiler şehrin her
bir mahallesine inciler gibi dağıtılmıştır.
Ulu cami, ulu bir nazarı bekler kendisine
vuracak. Taç kapısı olağanüstü güzelliktedir
caminin, görenleri hayrete düşüren bir güzellik,
ruhları kucaklayan bir genişlik, bedeni saran
bir boşluk, ruhu yıkayan bir duruluk. Taç kapı,
çevresindeki ağaçlarla adeta dans eder, onlarla
bütünleşir. Ulu cami, bugün onu saran kötü
yapılardan temizlenmekte ve çehresi dünyaya
adeta yeniden açılmaktadır, bir gül gibi.
Ulu caminin çevresi aslına uygun olarak yeni
binalardan arındırılarak, eski Manisa bölgesinin
ihya edilmesi gibi yeniden düzenlenmektedir.
Bu düzenlemeye sınırsız destek vermek tarihi
görevdir.
Şehirde birçok restorasyon başarıyla yapılmıştır,
ama yeterli değildir. Buradaki incelik
unutulmamalı: Restorasyonların başarısını
sadece yapı üzerindeki uygulama değil, o
yapıları yaşayacak insanlar belirler. İnsanlardaki
yansımalardır başarı.
İnsanların yüzünde yeniden açan tarih ve
medeniyet; kadim kültürün ve değerlerin
yeniden dirilişinin gül resmidir. Bu resmin bir
perspektifi olarak Manisa Sarayını ve şehrin
yönetsel düşüncesini yeniden ihya edecek
bir tarihsel-mimari restorasyon düşüncesinin
şehirde kapsamlı olarak uygulanması gerekir.
Askeri kışlası, üniversitesi, kalabalık sokakları,
hastaneleri, canlı ekonomisi, kavşak
noktasındaki coğrafi konumu ile hem bir
yaşanılası şehir, hem bir kaçış yeri İzmir’in
dağdağasından, hem de bir sığınak olmuştur
bazı Suriyeli, Iraklı göçmenlere.
Bugün şehre yeni mahalleler, yerleşim alanları
sınırlı olmakla birlikte halka halka şehrin
çeperlerine eklemlenmekte, yaşamlar hızla
devinmektedir.
Zaman zaman trafik olsa da genel olarak sakin
bir şehir.
“Ayn- ı Ali” Türbesi ve aynı ismi taşıyan “tekke
kafe” adeta bambaşka bir dünyaya açılır şehirde.
Şehrin içinde gönül şehri açar bu mekan.
Nargile, çay, kahve ve Sultan çayı ile onu ziyaret
edecek gönül dağlarını bekler, arar, bulur en
gizli, sırlı ve sırlanmış aynasında.
Tarihi camilerinin gölgesi altında, güzel parkları,
güzel sohbet mekanları ile Manisa gidilip
görülmeye değere harika bir Osmanlı şehrinin
izlerini taşıyan bir beldemizdir.
Biz, her zaman gidip göremesek de,
dokunamasak da, tadamasak da, biliriz o şehir
hep oradadır, kolları açık bizi beklemektedir.
Hafsa Sultan Hamamı
83
84.
Temiz havasının, suyununve toprağının
capcanlı aynasıdır ağaçlar bu şehirde.
Sokakları genişletmek için ağaçlar
öldürülmüyor, sokaklarda ağaçların olmasına ve
yaşamasınca özellikle önem verilir.
Şehir yeşiliyle ayakta durur, var olur ve nefes alır
ruh gözeneklerinde.
Mesir macunu ve üzüm şehrin ana simgeleridir;
zeytini, kavunu, kirazı ve çileğini de
unutmadan.
Ve şehrin yağmurla parlayan yüzü vardır.
Yağmur, her yere başka iner, başka güzelliklerle
iner.
Manisa’da yağmur tarihin ışıltıları gibidir,
ağaçlarda, tarihi yapılarda, çiçeklerin
kokusunda.
Büyük şehirlere gitme eğilimi gösterse de
gençler, sakin bir ruhla şehrin kendi güzelliğini
bulmak hiç de zor değildir, birbiri içinde birçok
derinliği sunar şehir.
Karmaşık bir şehir değildir, içinde yürümesini
bilenlere.
Şehirde yapılan bir gezinti, birçok karşılaşmaya,
karşılanmaya ve buluşmaya açıktır tarihin ve
kültürün zengin hazineleri ile.
Şehre Spil dağına çıkılan yoldaki çay
bahçelerinden çok güzel manzaralar ile
bakılabilir ve bu manzaradaki ağaçlarda gönül
ve el emeği olan Manisa Tarzanı rahmetle
anılabilir.
Şehrin insanları; kasabalar gibi kahvehanelerde,
sokak çaycılarında, bizatihi yaşamın
ortasındadır.
Oturup çay içebilen her yer sohbet ateşiyle
kavrulur.
Şehir, buğulu gözlerle taranır.
Halk sokağın içinde yaşar, sohbetlerin tatlı
uğultusu yollarda taşar.
Eski hükümet konağı, onu selamlayan tarihi
cami.
Otantik eski çarşılarında kültürümüze
ve medeniyetimize ait, gündelik yaşamın
ihtiyaçlarını karşılayan, el emeği göz nuru,
topraktan gelmiş doğal ürünler dahil, bize ait
her şey bulunur.
Sohbetlerinde sokakları ortak eder Manisalılar.
Sohbet günlük yaşamın ilacıdır.
Kimileri yakın köylerdeki bağ ve bahçelerinde
yıllık üzümlerini, cevizlerini ve diğer ürünlerini
yetiştirirler, onlarla beslenirler, onları paylaşırlar
insanlarla.
Aynı Ali Türbesi
sayı//23// haziran 84
85.
Son yıllardaki yerelyönetim atağı ile şehrin fiziki
çehresi hızla değişmekte, gündelik politikaların
çatışmacı üslubunu aşabilen zihniyetlere sahip
her kesimden güzel insanlarla şehir, günbegün
gelişmektedir.
Stadyumu, yeni otogarı, sokakları ile
dönüşmekte olan bir şehirdir.
Şehrin genişlemesi katman katman sınıfsal
farklılıklara birlikte ilerler, her yeni mahallenin
eklendiği şehirde olduğu gibi.
Kentsel dönüşüm hareketli bir yapılaşma getirir.
Ekonomik farklılıklar mahallelerin mimarisine
ve yaşam tarzına yansır.
Şehirdeki belediyecilik anlayışı çevre
düzenlemesine, yeni kamusal alanların
yapımına, spor, kültür ve diğer faaliyet
merkezlerinin imarına büyük önem verir.
Şehrin sosyal hayatı hızla gelişir, ancak bu
gelişim doğru yönelimlerde midir, bu daha
yakından bakılmaya muhtaçtır.
Ve her şehri aydınlattığı sanılan yeni
hastalığımız: Işıklı tabelalar. Işıklı tabelalar
dikkati çeker caddelerde, çeker kendine ve fakat
yakışır mı tarihi kimliğe, sorulmalıdır içten içe.
Tabelalar gözleri boyar, ya ruhları ne boyar.
Her olumsuz değişime bir şekilde direnen
Köklü Manisa, öz ve çekirdek bir Osmanlı
şehridir.
Manisa, yüzyıllarca derinlikteki geçmiş güzel
günlerin rüzgarını saklı tutan bir tohumdur.
Şehrin, Osmanlı devlet varlığındaki öncü ve
merkezi rolü bugün yeniden değerlendirilmeyi,
ele alınmayı ve yönetim uygulamaları için
modeller geliştirilmesini bekliyor.
Manisa, kendisine değer verecek bugünün
yöneticisini bekliyor.
Manisa, bu coğrafyanın medeniyet, tarih ve
kültür nehrinin içinde parıldayan keşfedilmeyi
bekleyen elmastır.
Şehir, onu anlayacak gönül şehzadesini
bekliyor.
Her olumsuz değişime
bir şekilde direnen Köklü
Manisa, öz ve çekirdek bir
Osmanlı şehridir.
Murat Paşa Camii Mihrab
Ayn-ı Ali Kahvehanesi
85
86.
Fatih DALGALI
OSMANLI TOPLUMUNDAÇEYİZ VE
EVLENEMEYEN GENÇLİK
Nüfus kalitesinin belirlendiği unsurların başında aile
gelmektedir. Aile, kültürün ve değerlerin ilk kez oluşmaya
başladığı, kültürün ve törenin aktarıldığı en temel kurumdur.
SMANLI’DANÜFUSVEÖNEMİ
Osmanlı Devleti’nde üretimin ön
planda olması, nüfusun fazla olmasının
istenmesine sebep olmuştur. Bu da devlette,
daima yetersiz bir nüfus olduğu düşüncesini
oluşturmuştur. Üretimin ve verginin
devamlılığını sağlama düşüncesiyle yerleşimler
desteklenmiş, hatta zorunlu tutulmuş ve
muazzam bir kayıt sistemiyle herkes ve her
şey kayıt altına alınmıştır. Nüfus artışının bu
denli önemli olması ve artışın devamlılığının
sağlanması, dönemin şartları olan savaş, kıtlık,
salgın hastalık gibi unsurlar aslında bunun en
büyük sebepleridir. Nüfusun düşünüldüğü
anlamda devamlı artması, devletin her
türlü çıkarına uymamaktadır. Üretimin
gerçekleşmesi, sürekliliğin sağlanması ve
ekonominin dönmesi amacıyla artan nüfusun
aynı zamanda kaliteli de olması gerekmektedir.
Nüfus kalitesinin belirlendiği unsurların başında
aile gelmektedir. Aile, kültürün ve değerlerin
ilk kez oluşmaya başladığı, kültürün ve törenin
aktarıldığı en temel kurumdur. Bu kurum da
toplumun temelini oluşturmaktadır. Bireylerin
devlete olan bağlılık ve sadakatlerinin de
güçlendiği bu kurum, Osmanlı Devleti’nde ön
planda olmuştur.
Aile kurumunun oluşabilmesi için evliliğin
gerçekleşmesi gerekmektedir. Evlilik de ise
bölgelere ve yörelere özgü birçok gelenek
bulunmaktadır. Uygulanan geleneklerin hepsi
yazımızın konusu olmamakla beraber, evliliğin
önemli bir noktası olan ekonomik boyutunu
Osmanlı sosyal hayatının temel kaynaklarından
biri olan, ait olduğu dönemde yaşanan hayatın
bütün yönlerini göstermesi bakımından
önem taşıyan şer’iye sicillerinden bir örnekle
inceleyeceğiz.
BUBELGEEVLİLİKHAKKINDADÜZENLEMEYİ
İÇERENBİRİLANNÂMEDİR
Yazımızın kaynağını oluşturan 1 Recep 1283 (9
Kasım 1866) tarihli 107 nolu Çeşme Şer-iyye
Sicili’nde yer alan ilan, düğünlerde yapılmasının
yasak olduğu dokuz maddeden ve düğün
yapacakların mal varlıklarına göre düğün ve
çeyiz harcamalarına getirilen sınırlamaları
içermektedir. Ayrıca sonuç kısmında da bu
hükümlere uymayanlar hakkında yapılacak
cezai işlemler belirtilmiş ve evliliğin teşvik
edilmesi, nüfusun arttırılması üzerinde
durulmuştur. Evlenenler birçok borcun
altında ezilmektedir. İnsanlığın en önemli
ihtiyaçlarından olan evliliğin kolaylaştırılması
sayı//23// haziran 86
87.
hakkında şeriatın hükümleriaçıktır. Buna
göre birbirine denk olan iki taraf arasında
belirli bir mehir tespit edilerek evlilik akdi
yapılır. Bu mehrin bir kısmı sonradan verilen
mehir (mihr-i müeccel) olup bir kısmı da
peşin verilen mehir (mihr-i muaccel) ismiyle
anılır. Peşin mehirin miktarının 10 dirhem
gümüşe denk olması uygundur. Ancak son
zamanlarda evlilik konusunda yeni adetler icat
olunup evlilik zorlaştırılmakta, israf artmakta,
fakirlerin bir kısmı evlenememekte, evlenenler
de birçok borcun altında ezilmektedir. Bu
noktadan hareketle eyalet meclisinde yapılan
müzakereler sonucunda, evlilik yapacakların
dört sınıfa taksim edilmesi ve bu sınıfların
iktidarına göre yapılacak masraf ve alınacak
eşyanın tespit edilmesi, ayrıca bazı kötü
adetlerin de yasaklanması gerekli görülmüş, bu
hususlara uymayanlar hakkında cezai müeyyide
uygulanacağı beyan olunmuştur.
DÜĞÜNLERDEYASAKOLANDOKUZHALVE
HAREKET
1. Kocaya varacak kız için erkekten ağırlık
adıyla bir şey alınmayacak ve mübâreke ve
yanık tabir edilen adetler kalkacaktır. Damat
adaylığı alâmeti olmak üzere gönderecek nişan
yüzükleri ise birinci saf için 1000, ikinci saf
için 500, üçüncü saf için 300 kuruştan fazla
olmayacaktır.
2. Evlilik düğünlerinde ve diğer toplantılarda
gerek davetli olan misafirler gerek düğün
sahipleri ve akrabaları tarafından az veya çok
hediye verilmesi ve alınması katiyen yasaktır.
Ayrıca nikâhtan sonra karı-kocanın akrabasına
içeriden veya dışarıdan erkek veya kadın
hiçbir kimse bohça, çevre ve çamaşır hediye
verilmeyecek, verenler hakkında cezai işlem
uygulanacaktır.
3. Düğün için giden telciye hiçbir yerde bir şey
verilmeyecektir.
4. Nikâh toplantılarında imam ve muhtardan
başka hiç kimseye az veya çok vergi ve hediye
verilmeyecektir.
5. Üst gelirlilere ait düğünlerin iki günden
fazla olması ve sürmesi yasak olacağından,
merasimlerin iki günden fazla sürmemesine
dikkat edilecek ve alt gelir takımı hiçbir şekilde
düğün yapma külfetine mecbur edilmeyecektir.
Büyük düğünlerde çorba ve pilavdan başka altı
türlüden fazla yemek yapılmayıp, düğünlerde
pilav, zerde, çorba ve etten başka şey
olmayacaktır.
6. Gelinlerin gittiği hamamcıya ve diğer
hizmetlilere hamam ücretinden başka hiçbir şey
verilmeyecektir.
7. Gelinin süslenmesine ait olan kına,
boya ve benzeri şeyler koca tarafından
gönderilmeyecektir.
8. Düğün sahibi ne kadar güçlü olursa olsun;
sırmalı şilte, sırmalı yorgan, yastık ve ipek döşek
yapmak, askı adıyla gelin odasına çamaşır ve
çevre gibi şeyler sermek, çeyiz asmak, düğün
bitiminde karı-kocanın akrabası toplanarak
büyük ziyafet vermek; sünnet ve Kur’an hatmi
merasimlerinde ağır davetlere kalkışmak
yasaktır. Ancak mektep çocuklarına birer
şerbet ile mektep hocasına bir münasip hediye
verilecektir
Gelinlere gece vakti yolculuk yaptırılması,
sokaklarda dolaştırılması ve arabadan inerken
koca tarafından eşya ve sair şeyler vaat
ettirilmesi tamamen yasaktır. Her türlü düğün
ve toplantılarda, gerek köylerde ve gerek
kasabalarda silah atılmayacak ve açık bir şekilde
içki içilmeyecektir.
KURALLARAUYMAYANLARSONUÇLARINA
KATLANIR
Diğer dört maddede ise, mal varlığına göre
insanlar sınıflara ayrılıp yapacakları düğün
ve çeyiz harcamalarına bazı sınırlamalar
getirilmiştir:
1. Ülkede diğer toplum sınıflarına oranla
servetleri daha yüksek olan birinci derecedeki
zenginlerin düğünlerinde belirlenecek mihr-i
müeccel 10 mecidiye yüzlük altın kıymetini
geçmeyecektir. Kocanın vereceği mihr-i
muaccel eşya, sade kumaştan mamul bir
kat elbise olacaktır. Eğer mihr-i müeccelden
fazla bir şey verilecekse, sırmasız çuha veya
damasko kumaşından bir oda hâşimesi (?),
üç kat yatak takımı, bir çuha ferace ve 250
dirhemi geçmemek üzere bir gümüş el iğnesi
verilecektir. Gelin için pahası 100 kuruşu
geçmemek üzere bürümcek kumaşından duvak
yaptırılacaktır.
Bu sınıf düğünlerinde kızlara babaları tarafından
500’er kuruş kıymetinde iki kat elbise, bir
hamam takımı, bir kahve takımı; koca için
kancası çok hafif olmak üzere 6 kat çevre,
uçkur, don ve gömlekten başka, güveyi elbisesi
veya farklı bir isimle bir şey yapılmayacaktır.
Mutfak gereçleri olarak da 12 sahan, 5 tencere,
3 tepsi, 1 sini, 1 güğüm, 1 bakraç, 1 kazan,
87
88.
1 mangal, 1hamam tası, 1 sofra takımı, 3
şamdan, 3-4 tabak, 1 leğen, 1 ibrik ve 3 sandık
verilecektir.
2. İkinci derecedeki üst orta tabakanın
evliliklerinde azami mihr-i müeccel 5 mecidiye
yüzlük altındır. Koca tarafından, mihr-i muaccel
kabul olunmak üzere 1 takım canfes kumaşlı
elbise, 2 kat yatak, 1 şellâki ferace, 1 el iğnesi,
1 oda takımı ve bürüncek duvak verilecektir.
Kızın babası tarafından 300’er kuruş değerinde
2 kat elbise, 1 hamam takımı, 1 kahve takımı;
koca için kancası çok hafif olmak üzere 4
kat çevre, uçkur, don ve gömlek verilecektir.
Mutfak gereçleri olarak ise 3 bardak, 2 şamdan,
1 leğen, 3 tencere, 2 tepsi, 8 sahan, 1 sini, 1
küçük mangal, 1 güğüm, 1 bakraç ve 2 sandık
verilecektir.
3.Orta sınıf denilen tabakadakilerin evliliğinde
azamî mihr-i müeccel 3 adet mecidiye yüzlük
altınıdır. Koca tarafından mihr-i muaccel
olarak 1 takım çitari veya emsali kumaştan
yapılmış bir kat elbise, 1 kat basma yatak, 1
oda döşemesi, bürüncek duvak, 1 ferace ve 1 el
iğnesi verilecektir. Kızın babası tarafından dahi
... kıymetinde 1 kat elbise, 1 hamam takımı,
1 kahve takımı; koca için ... çevre, uçkur, don
ve gömlek verilecektir. Mutfak için ..., 1 küçük
bakraç, şamdan, 2 bardak, 1 sandık ve ...
verilecektir.
4.Yoksul sınıflar için yapılacak evliliklerde
mihr-i müeccel 100 kuruştur. Mihr-i muaccel
olarak 1 takım basma elbise, 1 kat basma yatak,
1 ferace, 1 el iğnesi verilecektir. Kızın babası
tarafından koca için kancası hafif olmak üzere 1
kat çevre, uçkur, don, gömlek verilecektir.
Güçleri buna da yetmeyen yoksullar için
ise hiçbir maddi külfet ileri sürülmeyecek,
imam ve muhtar tarafından dahi hediye veya
akçe talep edilmeyecek, mahalle veya köyü
tarafından yardım edilerek evliliğin yapılması
sağlanacaktır. Bunda da mihr-i müeccel 51
kuruşu geçmeyecektir.
Hükümlere uyulacak ve evlilik teşvik edilecek
1866 tarihli ilanın sonuç kısmında, bu
hükümlere uymayanlar hakkında cezai işlem
uygulanacağı hatırlatılmış, evliliğin teşvik edilip
nüfusun çoğaltılması, genç kızların en geç
18 yaşında muhakkak evlendirilmiş olması,
fakirlere evlilik konusunda köy ve mahalle
halkının yardım etmesi istenmiştir.
Herkes gücü ölçüsünde harcama yapmalı
Toplumun varlığının devam etmesi sağlayan
ailenin oluşmasında gelenek, örf, adet, inanç ve
değerler büyük önem taşımaktadır. Bu unsurlar
evliliğin oluşmasını şekillendirmektedirler.
Osmanlı ailesi de bulunduğu bölge ve
yörenin değerleri doğrultusunda çeşitli adet
ve geleneklerle meydana gelen ritüeller
oluşmuştur.
Osmanlı aile hukukunu İslam aile
hukukundan ayrı düşünmek mümkün
değildir. Nikah, mihr, nafaka, boşanma, vasi,
miras gibi pek çok kavram, İslam hukukuna
göre uygulanmaktadır. Konunun kaynağını
teşkil eden 107 nolu Çeşme Şer-iyye Sicili’nde
de İnsanlığın en önemli ihtiyaçlarından
olan evliliğin kolaylaştırılması hakkında
şeriatın hükümleri açıktır denilerek yapılacak
düğünlerde yapılması yasak olan dokuz madde
belirtilmiştir.
Bu maddelerle, verilecek mihr, dağıtılacak
yemek, çeyiz, bahşiş gibi uygulamaları düzene
koymayı amaçlamasının yanı sıra belirlenmiş
dört sınıf olan birinci derecedeki zenginlerin,
ikinci derecedeki üst orta tabakanın, orta
sınıf denilen tabakadakilerin ve yoksul sınıfın
düğün ve çeyiz harcamalarına sınırlamalar
getirmiştir. Bu sınırlamalarla çeyizlerde nelerin
olup olmayacağı belirlenmiş ve herkesin gücü
ölçüsünde harcama yapılması istenmiştir.
İnsanlığın en önemli
ihtiyaçlarından
olan evliliğin
kolaylaştırılması
hakkında şeriatın
hükümleri açıktır.
sayı//23// haziran 88
89.
TİYATROYORUM
Yasin ÇETİN
ADEN SANAT’TAN
“ARABASEVDASI”
ezonun sonlarına doğru geldiğimiz
bugünlerde, bu sezona dair birçok yeni
oyun izleyici ile buluşmuştu. Bunlardan
birçoğunu da izleyerek gereken
değerlendirmelerde bulunmuştuk. Bu sezonun
yeni ve merak edilen oyunlarından bir tanesi
de hemen hemen hepimizin bildiği Recaizade
Mahmud Ekrem’in meşhur romanı Araba
Sevdası’nın sahneye uyarlamasıydı. Bu oyunu
izleyerek çarpıcı tespitlerde bulunduk.
GENÇYÖNETMENLER;
İSTİKBALVAADEDİYOR.
Oyunda ilk göze çarpan, oyundaki reji
önermeleri ve oyun atmosferi oluyor. Bu da
direkt olarak yönetmenin başarısını ortaya
koyuyor. Bu sezon birkaç genç yönetmen
izledikten sonra kendi kendime “Oh, şükürler
olsun. Artık eski yönetmenlerin bumerang
sistemindeki dön-dolaş-başa gel rejilerini
izlemek zorunda kalmayacağız. Ülkede
sanatsal üretim artık başladı.” demiştim. Bu
oyundaki yönetmen faktörü de bu tezimin
ispatı oldu. Oyun baştan sona yönetmen elinde
ve kontrolünde olduğu aşikar ortada. Usta bir
elden çıkmış, ince ince işlenmiş bir dantel gibi
uzaktan bakınca estetik, içine girince ne kadar
ince ince işçilik eseri olduğu görülüyor. Yine
alternatif tiyatrolar arasında bu yıl gördüğüm en
iyi prodüksiyonlardan birisiydi.
OYUNCULUKLAR;ENAKILDA
KALANLARDANDI.
Yönetmenin kurduğu oyun atmosferinden
sonra en etkileyici ve akılda kalıcı olarak
söylenebilecek olan oyunculuklardı. Başrolde
Bihruz Bey’i yönetmen Şafak Tok oynuyordu.
Öyle bir performans sergiledi ki metinin
en durağan yerlerinde bile bu performansı
sayesinde seyirci sıkılmadı. Oyunun seyirlik
hazzı her zaman zirvedeydi. Şafak Tok’u
2011 de Yiğit Sertdemir’in yönettiği Dejan
Dukovski’nin Barut Fıçısı oyununda Angela
olarak izlemiştim.
O zamanlarda epey kendisinden güzel
bahsetmiştik. O zamandan bu yana hem
oyunculuğunu geliştirerek, hem de tiyatro
yönetmenliği yüksek lisansı yaparak
kendini geliştirmiş. Oyun sonu yaptığımız
görüşmede bizzat bunları kendisine de
ilettim. Diğer oyuncu arkadaşlarda yine hem
dönemi yansıtma olarak, hem de ellerindeki
karakterlerin kimlik çözümlemelerini iyi bir
şekilde yaparak başarıya ulaşmışlar. Hepsini
dozunda ve yeterli buldum.
TEKPROBLEM;METİNDEKİEKSİKLİKLER
Oyun prodüksiyondan yönetime kadar
tamamıyla güzel örülmüş bir oya gibi
benzetmesini kullanmıştık. Gerek dekor, gerek
oyunculuklar ve gerekse oyun için bestelenmiş
şarkısına kadar tam anlamıyla çok çalışılmış bir
yapıt olarak karşımızda duruyor. Fakat oyunda
bariz göze çarpan metindeki, uyarlamadaki
eksikliklerdi. Çok fazla söze dayalıydı. Durum
içermiyordu. Bu yüzden oyuncular aşırı efor
sarf ederek bu durumu kotarmak istedi. Keskin
olay dönüşleri, dönüşümleri metin içerisinde
belirgin olmadan oyun içerisinde aktı gitti.
Bizde o hikâyenin kırılma anını net göremezsek
ana iskeleti kafamızda tasavvur etmekte güçlük
çeker, oyun çıkışında ne izlediğimizi ifade
etmekte güçlük çekeriz.
Dolayısıyla oyun onca emeğe rağmen çoğu
kişi tarafından başarısız sayılabilir. Velev ki
bu oyun için başarısız asla diyemeyiz ama
“metin üzerinde biraz değişikle mükemmeli
yakalayabilir” diyebiliriz.
89
90.
Sabri GÜLTEKİN
MUTLULUĞA ULAŞMAK
BİLGİİLE OLUR
Balasagunlu edip ve şâir Yusuf tarafından (1068-1070) tarihleri
arasında kaleme alınan Kutadgu Bilig, Karahanlı Devleti
Hükümdarı Süleyman Arslan Han oğlu HakanTavgaç Buğra
Kara Han Ebu Ali Hasan’a takdim edilir. Hükümdar, eseri çok
beğenerek kendisine “has hâcib” (Karahanlı Devleti’nde hâcib;
hükümdarların halkla ve diğer kesimlerle ilişkilerini düzenleyen
görevlidir) unvanı verir.
er gün bir yığın olumsuzlukla
çalkalanan dünyanın en çok
özlemini çektiği şey mutluluk.
Mutluluk; aramakla bulunan
somut bir nesne olsaydı, sonsuz
miktarda olmasına rağmen yine de hiç kimseye
yetmezdi. Velev ki, yanılıp sorarsanız; dünyanın
birçok yerinde yaşanan kesintisiz imdat
çığlıkları cevap olarak yeter.
Çünkü sömürüye alışan doyumsuzlar, haklarına
düşene asla razı olmazlar. Bu tatminsizliğin
ve mutsuzluğun temel kaynağı; bilgisizlikten
türemektedir. Bilgisiz insan hep hastalıklı olur;
hastalık tedavi edilmezse insan ölür.
Bilginin sonsuz ikliminde hayat sürenler; “ateş,
düşman ve hastalık”ı asla küçümsemezler.
“Kut”a ulaşmak için yol haritasının birkaç
durağında birlikte nefeslenelim isterseniz.
Dünyaya aldanma!..
“Bu kocakarı dünya vefasız ve dönektir. Bir
bakarsın süslenmiş peşinden geliyor gibidir, bir
de bakarsın görmezlikten gelir, yüz çevirir, nâz
û tegafül eyler. Bu dünya malının dine karşı kini
vardır; dünya malı elde edilince din ihmal edilir,
iyi bak!..”
Sakın utanma!..
“Bilginin kıymetini bilgeler bilir. Her işin uygun
bir zamanı vardır, vakti geldi mi, kapalı kapılar
açılır. Bir işte başarılı olmak istiyorsan sabır
ve soğukkanlılıkla hareket et; acele ile yapılan
işler pişmanlık doğurur. Dürüstlükle hizmet
edenlerin ikbâli yükselir.”
Güneş gibi ol!..
“Güneş hiç küçülmez, hep aynıdır; parlaklığı
hep aynıdır. Çünkü güneş doğup dünyayı
aydınlatır ama kendisinden bir şey eksilmez.”
Doğruluktan ayrılma!..
“İnsanlık, doğruluğun adıdır. Doğuştan kötü
olanın iyileşmesine çare yoktur; o, dünya için
bela, halk için felakettir. Kötü insan serbest kaldı
mı, iyi ortadan kaybolur; iyiler hâkim olursa her
yerde, kötü ortadan kalkar.”
Diline dikkat et!..
“Sana sorulmazsa söz söyleme! İki tür insan
konuşamaz: Biri dilsizdir, diğeri bilgisiz!
Bilgilinin sözü toprağa verilen su gibidir;
sulanan topraktan türlü nimetler biter. Bilgisiz
kimsenin gönlü ise çöl gibidir; ne ırmaklar
sayı//23// haziran 90
91.
doldurabilir, ne deot biter. Vücudun nasibi
ağızdan, ruhun nasibi kulaktan girer. Çok dinle,
az konuş; akıl ile söyle, bilgiyle süsle!..”
Aciz olduğunu unutma!..
“Her doğan ölmeye, her yükselen düşmeye
mahkûmdur. Dünya malı acı su gibidir; ne
kadar içersen iç, susuzluğun geçmez. İbadette
kusur etme. Şu beş şeyden uzak dur: Haram
yeme, zulmetme, insan kanı dökme, düşmanlık
besleme, kin gütme.”
Üç şeyde direnme!..
“Sana bir kimsenin iyiliği dokunmuşsa bu emeği
unutma. Şu üç şey insanlara faydalıdır: İyilik,
hayâ ve doğruluk. Şu üç şey de insana zararlıdır:
İnatçılık, yalancılık ve cimrilik; bunların da
kaynağı bilgisizliktir. Kut, adeta göç atı gibidir,
tevazuyla onu bağlamazsan göçer gider.”
Ey halkına bey olanlar;
“Hükümdarı ayakta tutan vezir ve
kumandandır. Birisi kalem tutar, diğeri kılıç. Bir
memleketi kılıçla ele geçirmek mümkündür,
fakat kalem olmayınca kimse onu elinde
tutamaz. Kılıç kan damlatırsa ülkeler alır,
kalem mürekkep damlatırsa altın gelir. Beyin
zenginliğine lüzum yok, halk tok olmalıdır.
Halk bozulursa beyler düzeltir; bey bozulursa
kim düzeltsin!..”
Daima veren el ol!..
“Ziyafet verenler dört zümre olduğu gibi,
ziyafete icabet edenler de dört sınıftır. Bir kısmı
ziyafetlere gider, kendisi de başkalarına ziyafet
verir. Bir kısım insan ise her ziyafete gider, yer
içer; ama kendisi kimseyi çağırmaz. Bir kısım
insan da ne ziyafete gider, ne başkasını çağırır;
böyleleri ölü gibidir, onlarla oturup kalkma.
Nihayet kimi insanlar ise davetlere gitmez, fakat
kendisi hayvanlar keserek ziyafet verir. En iyisi
bu sonuncusu gibi olmaktır.”
Ölüme hazırlıklı ol!..
“Bu dünya tarladır; iyilik ekersen iyilik, kötülük
ekersen kötülük biçersin. Heva ve nefis sana
düşmandır; imkân bulursa senden intikamını
alır. Heva ve nefis canlanırsa gönül ölür, gönül
ölürse ibadetler terk edilir. Baht ve mutluluğun
sarhoş ettiği kimse bir daha ayılamaz; ölüm
yakalayıncaya kadar uyanmaz. Elini uzatıp
gökteki yıldızları tutsan ve başın göğe değse,
yine de sonunda yere gireceksin. Muhakkak
ki, yatacağın asıl yer mezardır; orayı iyiliklerle
süsle.”
İnsanlar paranın kulu oldu!..
“Ey bilgin! Dikkat et, günümüzde işler
büsbütün değişti. Bilgili hor görüldü, bir tarafa
sinip kaldı. Hani harama haram diyenler,
haramı terk edip helal yiyenler! İnsanlar paranın
kulu oldu, para kimdeyse onun önünde eğildi.
Gönüller katılaştı, diller yumuşadı; doğruluğun
kendisi gitti, ancak kokusu kaldı. Hayat zorlaştı,
endişe çoğaldı; hırs ve tamah arttı, huzur
azaldı...”
Yukarıdaki ışık saçan tırnak içindeki muhteşem
ifadeler bana değil, tam dokuz asır önce
yaşayan ve hiç eskimeyen tespitler yapan İslâm
edebiyatının ilk münevverlerinden Yusuf Has
Hacib’e ait. Şair, bu düşüncelerini 18 ayda
tamamladığı Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi)
isimli eserinde serdetmiş.
Balasagunlu edip ve şâir Yusuf tarafından (1068-
1070) tarihleri arasında kaleme alınan Kutadgu
Bilig, Karahanlı Devleti Hükümdarı Süleyman
Arslan Han oğlu Hakan Tavgaç Buğra Kara
Han Ebu Ali Hasan’a takdim edilir. Hükümdar,
eseri çok beğenerek kendisine “has hâcib”
(Karahanlı Devleti’nde hâcib; hükümdarların
halkla ve diğer kesimlerle ilişkilerini düzenleyen
görevlidir) unvanı verir.
Eserde, bilginin yüceliği ön plana çıkartılmış,
dört kişinin münazara tarzındaki diyaloglarına
yer verilmiş. Bu dört kişiye de, dört kavram
yüklenmiş. Hükümdar Gündoğdu; doğru
yasayı / adaleti, vezir Aydoldu; kut’u (baht ve
mutluluğu), vezir Öğdülmüş; akıl ve zekayı,
zahit Odgurmuş ise; akıbeti, yani dünyanın
sonu ve ahireti temsil ediyor.
Kutadgu Bilig’in yapılan araştırmalar sonucu
üç nüshasının olduğu tespit edilmiş. Bunlar
Arap harfleriyle yazılı olan Fergana, yine
Arap harflerinden müteşekkil Kahire ve
Uygur harfleriyle yazılı olan Viyana nüshası.
Bu nüshaların üçünün de tıpkıbasımı Türk
Dil Kurumu tarafından 1942-1943 tarihleri
arasında yayımlanmış.
91
92.
ŞEHRİN İRFAN MERKEZLERİ
MehmetNuri YARDIM
İHLÂS VAKFI
“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” hadis-i şerifini
temel düstur ittihaz eden ve bu kutlu sözün rehberliğinde
ilerleyen İhlas Vakfı, tam 42 yıldan beri hemTürkiye’mizde hem
de yeryüzünde iyi, güzel ve hayırlı faaliyetlerin içindedir.
azı vakıflar vardır ki sessiz sedasız
bir şekilde hizmet eder, hayırlarda
bulunurlar. Pek kimse farkında
olmaz yaptıkları iyiliklerin. Ama
onlar, ‘sağ elin verdiğini sol el
duymasın’ kaidesine uygun olarak gönüllü
mensuplarıyla yeryüzüne iyilik saçmaya
devam eder giderler. İşte İhlas Vakfı da böyle
iyiliklerle bezeli, hayırlarla yüklü ve mütebessim
çehrelerle ihtiyacı olanlara devamlı koşan bir
irfan merkezi, bir iyilik ocağıdır.
“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı
olandır.” hadis-i şerifini temel düstur ittihaz
eden ve bu kutlu sözün rehberliğinde
ilerleyen İhlas Vakfı, tam 42 yıldan beri hem
Türkiye’mizde hem de yeryüzünde iyi, güzel
ve hayırlı faaliyetlerin içindedir. Vakıf, 10 Şubat
1975 tarihinde bir çok güzel faaliyeti başlatan
ve devam ettiren merhum Dr. Enver Ören
ve arkadaşları tarafından kuruldu. Bakanlar
Kurulu tarafından bu sıralarda vergi muafiyeti
tanınan İhlas Vakfı’nın Mütevelli Heyeti Başkanı
Av. Mehmet Okyay, vakfın 42 seneden beri
onbinlerce genci en iyi şekilde yetiştirdiğini,
onların ailelerine vatanlarına ve milletlerine
faydalı olmaları için büyük çaba harcadıklarını
söylüyor. Mehmet Okyay, vakfın kuruluş
hikâyesini özetle şöyle açıklıyor:
“Bu yıl 42. kuruluş yıldönümünü idrak ettik.
42. kuruluş yıldönümü bizim için birçok
mutlulukların tahakkuklarına vesile olan bir
zaman dilimi olmuş oldu. Merhum Enver
Ağabey başta olmak üzere, 9 arkadaşıyla
beraber bundan 42 yıl önce vakfımız kuruldu.
Vakfımızın gayesi ağırlıklı olarak eğitim, sağlık
ve hayır işleriydi. Hem eğitim ile ilgili okulların
açılması hem okullara devam eden öğrenciler
için öğrenci yurtları açılması. Aynı zamanda
eğitimin en mühim bir ögesi olan kültür
yayınlarını, tarihimizi medeniyetimizi örfümüzü
anlatan kitapların basılmasıdır. Bunların mühim
bir kısmı 42 yıl içerisinde tahakkuk etti.”
4000ÖĞRENCİYİYURTLARIMIZDA
BARINDIRIYORUZ
İhlas Vakfı’nın Türkiye genelinde 35 öğrenci
yurdu bulunuyor. Dünyanın Müslüman
ve Türk coğrafyasında da yurtlar var ve bu
topraklardaki müslümanlarla yakından
ilgileniliyor. Meselâ Afganistan’da 13, Kazakistan
ve Kırgızistan’da 2’şer öğrenci yurdu ile toplam
4000 öğrenci vakıf bünyesinde barındırılıyor.
Bunun yanında her yıl Ramazan ayında ve
Kurban Bayramında 14 ülkede kurban, iftar ve
sayı//23// haziran 92
93.
yardım organizasyonları gerçekleştiriliyor.On
binlerce garip ve ihtiyaç sahibi insanın duası
alınıyor.
İHLASYURTLARININ KÜLTÜRUNSURLARI
NELERDİR?
Mehmet Okyay, İhlas Vakfı bünyesinde yer alan
yurtların merhum Enver Ören’in kuruluşta İhlas
kültürünün bir parçası olarak bildirdiği ‘Olgun
Müslüman, iyi insan’ kavramı içinde, ülkenin
kanunlarına uygun olarak faaliyet gösterdiğini
kaydedeyor ve şunları ekliyor:
“Yurtlarımızın merhum Enver Ören’in
kuruluşta İhlas kültürünün bir parçası
olarak bildirdiği olgun Müslüman, iyi insan
bulunduğu ülkenin kanunlarına uyan, suç
işlemez, devlete isyan etmez. Aynı zamanda
dinimizin emir ve yasaklarına uyarak
günah işlemez buyuruyorlardı. Öğrenci
yurtlarımızdaki yöneticiler tarafından her zaman
bu öğrencilere anlatılır.
Öğrencilerimiz de bunları bir hayat felsefesi
olarak, inanç kültürü olarak kabul ettikleri
için gittikleri yerlerde hem olgunluklarıyla,
kanunlara bağlılıkları, devlete sadakatleri
ile hep takdir toplamışlardır. Bu hem yurt
içindeki öğrencilerimiz için hem de yurt
dışında öğrencilerimiz için geçerlidir. Yurt
dışındaki öğrencilerimizin çoğu diyorlar ki;
‘Biz iki fakülteden mezun olduk. Birisi mevcut
fakültemiz, ikincisi İhlas Üniversitesi. İhlas
Üniversitesi kültürünü aldık biz. Çünkü İhlas
kültüründen merhum Enver abimizin aynı
zamanda hayatta başarılı olabilmeniz için
evlilikte, iş hayatında başarılı olabilmesi için 5
prensibi söylüyordu. Bizim de öğrencilerimize
her zaman anlattığımız bu düsturlar şunlardı:
1) Kimse ile münakaşa etmeyin, 2) Her zaman
güler yüzlü ve tatlı dilli olun, 3) Herkesle iyi
geçinin, 4- Hiç kimsenin kalbini kırmayınız,
(kalp kırmak Kâbe’yi yıkmaktan daha büyük
günahtır, 5- Sebebi hayatınız olan anne ve
babanızın duasını alınız. Böyle yetiştirilen
evlatlar, hep anne ve babaları tarafından takdir
edilmektedir.”
İHLAS’AGÖNÜLVERENLEREVASİYET
Merhum Enver Ören’in kendilerine 2011
yılında bir tavsiyesi olduğunu ifade eden
Mehmet Okyay, bunu bir vasiyet olarak kabul
ettiklerini belirtiyor. Peki bu vasiyetin mahiyeti
nedir? Mehmet Okyay’ya kulak verip öğrenelim:
“Enver Ağabeyimizin 2011 yılında bir tavsiyesi
vardı, belirlediği hedef vardı. O şu anda
bizim için, onu seven bu vakıftaki bütün
arkadaşlarımız, İhlas’a gönül verenler için bir
vasiyeti var; o da 81 il’de öğrenci yurtlarının
açılması, kolejlerin açılması ve aynı zamanda
hastanelerin açılması idi. Şu an çok şükür 35
üniversite öğrenci yurdumuz açık. İki öğrenci
yurdumuzun inşaatı devam ediyor, Samsun’da
ve Kastamonu’da. İnşallah onları Eylül ayındaki
eğitim yılına yetiştirmek istiyoruz. Ayrıca projesi
çizilmiş 5 şehirde de öğrenci yurtlarımızın
temel atma hazırlıklarımız var. Kayseri,
Aksaray, Afyon ve Sivas şehirlerinde inşallah
bu yıl içerisinde bu şehirlerimizde öğrenci
yurtlarımızın temellerini atmak istiyoruz.”
Vakfın son zamanlarda büyüdüğünü, bilhassa
93
94.
14 yıldan beridevletin istikrarlı bir şekilde
idare edilmesi ve sağlam politikalarla beraber
çalışmaların da arttığını belirten Okyay, bu
görüşünü şöyle izah ediyor:
“Devletimiz yurt dışına açıldı. Özellikle
Türk Cumhuriyetlerine açıldı. Biz, 5 Türk
Cumhuriyetinde faaliyetlerimizi büyüttük.
Devletimiz Afrika’ya açıldı. Afrika’dan
gelen öğrenciler sebebiyle biz de Afrika’ya
açıldık. Bir bakıma bizim vakfımızın
büyümesi, Osmanlı coğrafyasında çok sayıda
faaliyetimiz oluşundandır. O coğrafyadan
gelen öğrencilerimiz var. Aynı zamanda
öğrenci yurtlarımız var. Meselâ geçen Kurban
Bayramı’nda yurt dışındaki 14 ülkede kurban
hizmeti yaptık. Bize verilen vekâlet sebebiyle
gittik, kurban kestik. Afganistan’daki fakir
kardeşlerimize, Somali’deki yine Osmanlı’dan
bize miras kalan insanlara, Sudan’da,
Endonezya’da bu tür hizmetleri yaptık.
İnşallah niyetimiz bu yıl öğrenci yurtlarımızın
sayısını bu bahsettiğim temelleri atarak süratle
çoğaltmak. Yurt dışında da daha çok ülkeye
hem kurban hizmeti, iftar hizmeti hem de
öğrenci yurtlarımız ile ilgili hizmetleri götürmek
istiyoruz.”
İHLAS’A‘KAMUYARARINAÇALIŞANVAKIF’
STATÜSÜ
42’inci yılını dolduran, yurt içinde ve yurt
dışında dört bin öğrenciyi bünyesinde
barındıran İhlas Vakfı, Bakanlar Kurulu kararı
ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın
onayı ile ‘Kamu Yararına Çalışan Vakıf’ statüsü
kazandı. Mehmet Okyay, vakfa tanınan imtiyazı
şöyle açıklıyor:
“Mevcut mevzuatımıza göre eğer bir vakıf
kamu yararına faaliyet yürütüyor ve gelirlerinin
büyük bir bölümünü eğitim, sağlık ve kültür
yani kamu yararına hizmetlerini tahsis etmişse
devlet bu vakfa vergi muafiyeti tanıyor. Devlet
diyor ki; ‘Bu vakıf kamu yararına çalışıyor.
Buna vergi muafiyeti tanıyayım ki; bu vakfın
önü açılsın. Bu vakfa bağışta bulunmak isteyen
insanların da buraya katkıları kolay olsun’ Bu
sebeple 12 Şubat 2016 tarihinde Bakanlar
Kurulu’nun bütün üyeleri, Sayın Başbakanımız
da imzalayarak Cumhurbaşkanımıza sunuldu.
Cumhurbaşkanı’mızın imzası ile İhlas Vakfı’na
vergi muafiyeti tanındı. Böylece İhlas Vakfı’nın
kamu yararına bütün faaliyetleri yürüttüğü
devlet tarafından da tescil edilmiş oldu. Böyle
bir kararın verilebilmesi için en az beş Bakanlık,
YÖK ve birçok Genel Müdürlük araştırma
yapıyor.”
GÖNÜLCOĞRAFYAMIZASEFERLERSÜRECEK
Türkiye’de 5 bin civarında vakıf bulunduğunu
bildiren Mehmet Okyay, bunların ancak
yüzde 5’inin vergi muafiyeti alabildiğine dikkat
çekiyor. Bunun son derece önemli olduğunu
sevinçle vurgulayan Okyay, “Vergi muafiyetinin
birçok faydası var. Vakfımız açısından en büyük
faydası; devletimizin kabul ettiği legal ve kamu
hizmeti yaptığına dair bir vesika oluyor vergi
muafiyeti ile ilgili bu Bakanlar Kurulu kararı.”
diyor.
Devletin güveni elbette son derece önemli.
Devlet-millet bütünlüğü bu tür hayırlı vakıfların
çalışmalarıyla daha da muhkemleşiyor, âdeta
çelikleşiyor. İhlas Vakfı, şimdi bu heyecanla
çalışmalarına daha çok hız vermeye başladı.
Yegane gaye, gerek İslâm coğrafyasında,
gerekse ecdadımızın bize emanet bıraktığı
Osmanlı topraklarında yaşayan masumlara
el uzatmak, mazlumların imdadına koşmak
ve onlara yardımcı olmak. Zira yeryüzündeki
bütün mağdurlar aslında bize emanet. Yüzleri
Türkiye’ye dönük, âdeta bizden medet
umuyorlar. Dolayısıyla onlara sahip çıkmak
boynumuzun borcu.
“İmdat” diye feryat eden kardeşlerimize elbette
ilk yardım, Türkiye’den gitmelidir, gidecektir.
Bütün vakıfların olduğu gibi İhlas Vakfı’nın da
biricik temel prensibi: “İnsanların en hayırlısı,
insanlara faydalı olandır.” Çalışmalar bu yolda,
aşkla şevkle devam edip gidiyor.
İletişim: İhlas Vakfı, Çatalçeşme Sokağ,I No.
17 Cağaloğlu-İstanbul Eposta: ihlasvakfi@
ihlasvakfi.org.tr web: ihlasvakfi.org.tr
sayı//23// haziran 94