70 NAHL [BALARISI] SURESİ
GİRİŞ
Nahl suresi Mekke’de 70 sırada inmiş olup adını 68. ayetteki “ النحلnahl [bal
arısı]” sözcüğünden almıştır. İçerisinde Allah’ın kullarına lütfettiği nimetlerin
birçoğunun hatırlatılmasından dolayı “ ععامعنعNiâm [Nimetler]” suresi diye de
anılmaktadır.
Surenin 41, 90, 106, 110, 112, 126-128. ayetlerinin Medeni olduğuna dair
nakiller mevcuttur.1
Surede, vahyin ilk inişinden bu yana dinde oluşmuş olan ilkeler; tevhid, vahiy,
elçilik müessesi, kıyamet, öldükten sonra dirilme ve haşir gibi temel inanç konuları
özetlenmiş; ayrıca kişisel ve toplumsal ilkelere, müşriklerin durumuna, uyarı ve
müjdelere yer verilmiştir. Yaratıcının varlığına, birliğine dair onlarca ayetin ortaya
konduğu sure, zengin içeriğiyle daha önceki surelerin de bir özeti mahiyetindedir.
İslam’a davet metodunun çerçevesinin çizildiği surenin 125. ayetinde ise
Resulullah’a ve onun şahsında tüm müminlere Allah’ın yoluna hikmetle, güzel öğütle
davet edilmesi ve bu süreçte karşılaşılacak zorluk ve eziyetlere karşı sabredilmesi, en
uygun tarz ve tavrın benimsenmesi emredilmektedir.
1
(Mukatil, Süyuti; el İtkan)
1
2.
MEAL:
RAHMAN RAHÎM ALLAHADINA
1
Allah'ın emri kesinlikle gelecek. Artık onu acele edip istemeyiniz. Allah,
onların ortak koştukları şeylerden arınıktır ve yücedir.
2
Allah, kullarından dilediğine, haberci âyetleri/ vahyi, Kendisine özgü
bir iş olarak ruh/ can ile birlikte: “Şüphesiz Benden başka ilâh yok, o hâlde
Benim korumam altına girin diye uyarın” göreviyle indirir.
3
Allah, gökleri ve yeryüzünü hak ile oluşturdu. O, onların ortak koştukları
şeylerden yücedir.
4
Allah, insanı bir nutfeden oluşturdu. Bir de bakarsın ki, o apaçık bir
düşmandır.
5
Hayvanları O oluşturmuştur. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok
yararlar vardır. Siz, onlardan bir kısmını da yersiniz.
6
Ve hayvanlarda, akşam vakti getirdiğinizde ve sabahleyin saldığınızda
sizin için bir güzellik vardır.
7
Ve hayvanlar, ancak canınızın bir parçası tükenerek/ çok yorularak
ulaşabileceğiniz bir memlekete yüklerinizi taşırlar. Şüphesiz sizin Rabbiniz,
kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir.
8
Ve Allah, kendilerine binesiniz, hem de zînet olsun diye, atları, katırları
ve eşekleri oluşturdu. Bilmediğiniz şeyleri de O oluşturuyor.
9
Yolun doğrusu yalnızca Allah'a borçtur. Yolun eğrisi de vardır. Ve eğer
Allah dileseydi, sizi topluca doğru yola kılavuzlardı.
10,11
O, sizin için gökten bir su indirdi. İçecekleriniz ondandır. Hayvanları
otlattığınız ağaçlar-bitkiler de ondandır. Allah, su ile sizin için ekin, zeytin,
hurmalıklar, üzümler ve tüm meyvelerden bitiriyor. Şüphesiz bunda iyiden
iyiye düşünen bir toplum için kesinlikle birer alâmet/gösterge vardır.
12
Ve Allah, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi/sizin
yararlanacağınız özelliklerde yarattı. Bütün yıldızlar da O'nun emrine boyun
eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için
alâmetler/göstergeler vardır.
13
Yeryüzünde sizin için renklerini değişik olarak yarattığı şeyleri de sizin
hizmetinize sunmuştur. Şüphesiz bunda öğüt alan bir toplum için kesinlikle bir
alâmet/gösterge vardır.
14
Ve O, denizden taze et yiyesiniz ve ondan takındığınız süs eşyasını
çıkarasınız diye armağanlarından rızık aramanız için ve kendinize verilen
nimetlerin karşılığını ödemeniz için denizi sizin emrinize verendir. –Gemilerin
denizde suyu yararak gittiklerini görüyorsun.–
15,16
Ve Allah size sofra olması için yeryüzünün içinde sabit-sağlam dağlar,
ırmaklar ve siz kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız diye yollar ve daha nice
âlametler bıraktı. Ve Onlar yıldızlarla/ Kur’ân âyetleri öbekleriyle yollarını
bulurlar.
17
Öyleyse yaratan/ Allah, yaratamayan sözde ilâhlar gibi olur mu? Hâlâ
düşünmeyecek misiniz?
2
3.
18
Ve eğer Allah'ınnimetlerini sayacak olsanız, onları sayamazsınız.
Şüphesiz ki Allah kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve
bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir.
19
Ve Allah, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilir.
20,21
Ve onların Allah'ın astlarından yakardıkları şeyler herhangi bir şey
oluşturamazlar, kendileri oluşturulmuşlardır, ölülerdir, diri değildirler. Ne
zaman dirileceklerini de tam bilemezler.
22
Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. Artık âhirete inanmayan şu kimseler;
onların kalpleri, tanıtmamaya çalışmaktadır ve onlar, kendilerinin büyük
olduğuna inanan kimselerdir.
23
Allah'ın, onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını bildiğine hiç şüphe
yoktur. Şüphesiz Allah, kendilerinin büyük olduğuna inananları sevmez.
24,25
Ve onlara: “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman, onlar, kıyâmet
günü, kendi günahlarını tam olarak yüklenmek ve bilgisizlikleri yüzünden
saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklenmeleri
için, “Öncekilerin efsaneleri” dediler. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne
kötüdür!
26
Şüphesiz onlardan önceki kimseler tuzak kurdular da Allah, onların
duvarlarına temellerinden vurdu. Sonra da çatı tepelerinden üzerlerine çöktü.
Ve onlara azap akledemedikleri bir yönden geldi.
27
Sonra kıyâmet günü Allah, onları rezil-rüsva edecek ve “Hani uğrunda
düşmanlık ettiğiniz ortaklarım nerede?” diyecektir. Kendilerine bilgi verilmiş
olan kimseler: “Şüphesiz ki bugün rezillik-rüsvalık ve kötülük, kâfirler;
Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler üzerinedir” diyecekler.
28
Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler, kendilerine
haksızlık etmiş kimseler olarak, meleklerin, geçmişte yaptıklarını ve
yapmaları gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırdıkları kimselerdir.
Artık teslimiyeti koyarlar: “Biz, hiçbir kötülükten yapmıyorduk.” Tam tersi,
şüphesiz Allah, sizin yapmakta olduklarınızı çok iyi bilendir.
“29
O hâlde içinde sürekli kalanlar olarak cehennemin kapılarına girin!”
denir. İşte, büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!
30-32
Ve Allah'ın koruması altına girmiş kimselere: “Rabbiniz ne indirdi?”
denilince onlar: “Hayır” derler. Bu dünyada güzelleştirenlere-iyileştirenlere
iyilik-güzellik vardır. Âhiret yurdu ise kesinlikle daha hayırlıdır. Ve Allah'ın
koruması altına girmiş kimselerin yurdu; Adn cennetleri ne güzeldir! Onlar,
oraya girecekler. Onun altından ırmaklar akar. Orada, onlar için diledikleri
şeyler vardır. Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişileri işte böyle
karşılıklandırır. Allah'ın koruması altına girmiş kişiler o kimselerdir ki,
melekler onları hoş ve rahat ettirerek onlara geçmişte yaptıklarını ve yapmaları
gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırırlar. “Selâm size, yapmış
olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete!” derler.
33,34
Onlar kendilerine, doğal güçlerin gelmesinden veya Rabbinin emrinin
gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar! Kendilerinden öncekiler de böyle
yapmışlardı. Ve Allah onlara haksızlık etmedi, fakat onlar şirk koşarak
kendilerine haksızlık etmişlerdi, yanlış; kendi zararlarına iş yapmışlardı. Bunun
için, sonunda yaptıklarının cezası kendilerine isabet etti. Alay edip durdukları
şey de kendilerini kuşattı.
35
Ve Allah'a ortak koşan şu kimseler: “Allah dileseydi biz ve atalarımız
Kendisinin astlarından hiç bir şeye tapmazdık ve O'nun astlarından hiç bir
3
4.
şeyden haram kılmazdık/kutsallar edinmezdik” dediler. Kendilerinden önceki
kimseler böyle yaptılar. İşte elçiler üzerine, ancak açık-seçik bir tebliğden başka
ne olur?
36
Ve andolsun ki Biz her ümmete, “Allah'a kulluk edin ve tağuttan
sakının” diye bir elçi gönderdik. Artık Allah, bu ümmetlerden bir kısmına
doğru yolu gösterdi, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde
bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş?
37
Sen, onların doğru yolda olmaları için hırs göstersen de, artık Allah,
saptırdığı kimseyi doğru yola kılavuzlamaz. Onlar için yardımcılardan da kimse
yoktur.
38,39
Ve kâfirler, “Allah, ölen kimseyi diriltmez” diye en kuvvetli
yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. Hayır, Allah ölüleri, üzerine aldığı gerçek bir
vaat olarak, onların, hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyi onlara açığa
koymak ve gerçekleri örtbas eden kimselerin, yalancıların ta kendisi olduklarını
bildirmek için diriltecektir.
40
Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, Bizim ona sözümüz sadece “Ol!”
dememizdir. O da hemen oluverir.
41,42
Ve haksızlığa uğradıktan sonra Allah yolunda hicret eden kişiler,
kesinlikle Biz onları, sabretmiş ve sadece Rablerine işin sonucunu havale eden
şu kimseleri bu dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Ötekinin/âhiretin
ücreti ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi!
43,44
Ve Biz, senden önce de, sadece kendilerine vahyettiğimiz olgun
insanları açık kanıtlarla ve yazılı belgelerle elçi olarak gönderdik. Eğer
bilmiyorsanız, haydiyin Tevrât ve İncîl'i bilen bilginlere sorun. Biz sana da o
öğüdü/Kur’ân'ı, kendilerine indirilmiş olanı ortaya koyman için, onların da
iyiden iyiye düşünmeleri için indirdik.
45-47
Peki sinsice kötülükleri plânlayanlar, Allah'ın kendilerini yere
batırmayacağından yahut bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden
yahut onlar dolaşıp dururlarken Allah'ın, kendilerini yakalayıvermesinden, –
üstelik onlar, âciz bırakanlar da değillerdir– yahut da kendilerini azar
azar/korku içinde yakalamasından emin mi oldular? İşte, şüphesiz sizin
Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir.
48
Onlar, gölgeleri Allah'a boyun eğerek, küçülenlerin ta kendisi olarak
sağdan sola dönen, Allah'ın oluşturduğu birtakım şeyleri görmediler mi/bunları
hiç mi düşünmediler?
49,50
Ve göklerde ve yeryüzünde bulunan canlılar ve doğal güçler,
kibirlenmeden Allah'a boyun eğerler. Kendilerinin üstündeki Rablerinden
korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.
51
Ve Allah, buyurdu: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. O hâlde
yalnız Benden korkun/yalnız Bana kulluk edin.”
52
Göklerde ve yeryüzünde olan şeyler de yalnız O'nundur. Din de daima
O'nundur. Böyle iken, siz Allah'tan başkasına mı kendinizi koruma altına
aldırtıyorsunuz?
53
Ve iyilik olarak sahip olduğunuz ne varsa, işte Allah'tandır. Sonra size
bir zarar dokunduğunda, hemen yalnız O'na sığınırsınız.
54,55
Sonra, zararı sizden giderince, sizden bir grup, küfretmek; kendilerine
verdiklerimizi örtbas etmek/verdiklerimize iyilikbilmezlik etmek için Rablerine
ortak koşarlar. –Hadi şimdi yararlanın! Fakat yakında bileceksiniz.–
4
5.
56
Ve ortak koşanlar,kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden
bilmedikleri şeylere pay ayırıyorlar. –Allah'a andolsun ki siz uydurageldiğiniz bu
şeylerden kesinlikle sorgulanacaksınız.–
57
Ve onlar, Allah'a kızlar isnat ediyorlar. –Allah, bundan arınıktır.–
Kendileri için de iştahlandıkları oğlan çocukları vardır.
58
Ve onlardan biri kız doğum haberi ile müjdelendiği zaman içi öfkeyle
dolarak yüzü kapkara kesilir.
59
Kendisine verilen haberin/müjdenin kötülüğünden dolayı toplumundan
gizlenir; aşağılık ve horluğa rağmen kızı yanında mı tutsun yoksa toprağa mı
gömsün! Dikkat edin, onların verdikleri hüküm/töreleri ne kötüdür!
62
Ve beğenmediklerini Allah için ayırırlar. Ve dilleri, en güzelin
kendilerine ait olduğunu, yalan yere söyler durur. Hiç şüphesiz onlar için ancak
ateş vardır ve onlar, önden itileceklerdir.
60
Âhirete iman etmeyen kimseler için kötülüğün aynısı vardır. En yüce
örnek ise, Allah'ındır. O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi
mümkün olmayan/ mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi
engelleyen/sağlam yapandır.
61
Ve eğer Allah, yanlış işleri nedeniyle insanları sorgulayıp cezalandıracak
olsaydı, yeryüzünün üstünde irili-ufaklı tüm canlılardan hiçbir şey bırakmazdı.
Velâkin onları adı konulmuş bir süreye kadar erteler. Artık onların sürelerinin
sonu gelince de ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler.
63
Allah'a yemin olsun ki Biz kesinlikle senden önce birtakım ümmetlere
elçiler gönderdik de şeytan onlara amellerini bezeyip süslü gösterdi. İşte o
şeytan, bu gün onların koruyucu, yol gösterici yakınıdır. Ve onlar için acı bir
azap vardır.
64
Ve Biz, sana Kur’ân'ı sırf hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyleri
onlar için açığa koyasın diye ve iman edecek bir topluma bir kılavuz, bir rahmet
olarak indirdik.
65
Ve Allah gökten bir su indirdi de onunla yeryüzünü ölümünden sonra
diriltti. Şüphesiz ki bunda dinleyen bir toplum için kesinlikle bir
alâmet/gösterge vardır.
66
Şüphesiz sizin için keçi, koyun, deve sığırda da size bir ibret vardır. Biz,
size onların karnındaki dışkı ile kan arasındaki şeylerden, içenlerin boğazından
kolaylıkla geçen halis süt içiriyoruz.
67
Ve hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden –ki, siz ondan içki
ve güzel rızık edinirsiniz– size içiririz. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum
için kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır.
68,69
Ve Rabbin bal arısına dağlarda, ağaçlarda ve yapacakları çardaklarda
evler/ yuvalar edinmesini, sonra ‘Meyvelerin hepsinden ye de, Rabbinin
kolaylaştırdığı yollara gir’ diye vahyetti. Onların karınlarından renkleri çeşitli
bir içecek çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz ki bunda iyiden iyiye
düşünen bir toplum için, kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır.
70
Ve sizi Allah oluşturdu, sonra da sizi vefat ettirecektir; size geçmişte
yaptıklarınızı ve yapmanız gerekirken yapmadıklarınızı bir bir
hatırlattıracaktır. İçinizden kimi de, bilgiden sonra herhangi bir şey bilmesin
diye, ömrün en kötü zamanına ulaştırılır. Şüphesiz ki Allah çok bilgili ve çok
kudretlidir.
71
Ve Allah rızık konusunda kiminizi kiminize fazlalıklı kılmıştır.
Kendilerine fazlalık verilenler, kendi rızıklarını; yiyip içeceklerini, servetlerini,
sözleşmeler gereği himayelerinde bulundurdukları kimselere, hepsi rızıkta eşit
5
6.
olmak üzere vermezler.O hâlde bunlar Allah'ın nimetini bilerek örtbas mı
ediyorlar?
72
Ve Allah, sizin için kendinizden eşler yaptı, o eşlerinizden de oğullar ve
torunlar verdi. Sizi hoş, güzel, yararlı şeylerden de rızıklandırdı. Şimdi onlar,
bâtıla inanıyorlar ve Allah'ın nimetini örtbas mı ediyorlar?
73
Ve onlar, Allah'ın astlarından, göklerden ve yeryüzünden kendileri için
rızık olarak herhangi bir şeye mâlik olmayan ve güç yetiremeyen şeylere
tapıyorlar.
74
Artık Allah için örnekler getirmeyin. Şüphesiz Allah bilir, siz
bilmezsiniz.
75
Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile
Bizim kendisine güzel bir rızık verip de ondan gizli ve açık olarak Allah yolunda
harcayan/ yakınlarının nafakalarını sağlayan bir kimseyi örnek verdi: Bunlar
eşit olurlar mı? –Bütün övgüler Allah'a mahsustur; başkası övülemez.– Tersine
insanların çoğu bilmezler.
76
Allah iki adamı da örnekleştirdi: Bunlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye
gücü yetmez; koruyucusuna bir yüktür. Onu nereye gönderse bir hayır
getiremez. Şimdi, bu adamla, adaletle emreden ve doğru yolda bulunan adam
eşit olur mu?
77
Ve göklerin ve yerin görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni sadece
Allah'a aittir. Kıyâmetin koparılması da yalnızca göz açıp kapama gibidir veya
o, daha yakındır. Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir.
78
Ve Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve
sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını ödeyesiniz diye işitme, görme duyularını
ve gönüller verdi.
79
Gök boşluğunda, bir emre boyun eğdirilmiş olan kuşlara/bulutlara
bakmadılar mı? Onları Allah'tan başkası tutmuyor. Bunda, inanan bir toplum
için elbette ki alâmetler/göstergeler vardır.
80
Ve Allah, size evlerinizden bir huzur ve dinlenme yaptı. Ve hayvanların
derilerinden yolculuk ve konaklama günlerinizde evler ve yünlerinden,
yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar döşeme eşyası ve kazanç
sağlattı.
81
Ve Allah, oluşturduklarından sizin için gölgeler yaptı ve sizin için
dağlardan barınaklar yaptı. Sizi sıcaktan-soğuktan koruyacak elbiseler ve sizi
kendi hışmınızdan koruyan elbiseler var etti. İşte böylece Allah, Müslüman
olasınız diye üzerinize nimetini tamamlamaktadır.
82
Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse, artık sana düşen sadece apaçık bir
tebliğdir.
83
Onlar, Allah'ın nimetini bilirler, sonra onu tanınmaz hâle getirirler.
Onların çoğu kâfirlerdir; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden
kimselerdir.
84
Ve her ümmetten bir şâhit getireceğimiz gün, artık kâfirlere; Allah'ın
ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere izin verilmez. Onlardan özür
dilemeleri de istenmez.
85
Ve o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimseler, azabı
gördükleri zaman, artık onlardan hafifletilmez ve onlara süre verilmez.
86
Ve ortak koşan o kimseler, ortak koştukları şeyleri gördükleri zaman:
“Rabbimiz! İşte bunlar, Senin astlarından bizim kendilerine yakardığımız
ortaklarımız olan kimselerdir” dediler. Koştukları ortaklar da hemen onlara,
“Şüphesiz siz kesinlikle yalancılarsınız” diye söz attılar.
6
7.
87Ve onlar, ogün, Allah'a teslim oldular. Uydurmuş oldukları şeyler de
kendilerinden uzaklaşıp gitti.
88
Küfreden; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden ve Allah
yolundan çeviren şu kimseler, Biz yaptıkları bozgunculuk nedeniyle onlara
azap üstüne azap artırdık.
89
Ve Biz o gün, her ümmet içinde, kendilerinden kendi aleyhlerine bir şâhit
göndereceğiz. Seni de onların üzerine şâhit getireceğiz. Biz bu kitabı da, her şeyi
açıklayan ve Müslümanlara bir kılavuz, bir rahmet ve bir müjde olarak sana
indirdik.
90
Şüphesiz Allah, adaleti, iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi ve yakınlara
vermeyi emreder; hayâsızlıktan, kötülükten ve azgınlıktan nehyeder. O,
düşünüp öğüt alırsınız diye size öğüt verir.
91
Ve sözleşme yaptığınızda Allah'ın ahdini/Allah'a verdiğiniz sözleri yerine
getirin. Yeminlerinizi/ sözleşmelerinizi sağlama aldıktan ve Allah'ı kendinize
kesin olarak kefil kıldıktan sonra da onları bozmayın. Şüphesiz ki Allah,
işlediğiniz şeyleri bilir.
92
Bir ümmet, diğer bir ümmetten daha çoktur diye, yeminlerinizi aranızda
aldatma aracı edinerek, ipliğini sağlamca eğirdikten sonra, onu söküp bozan
kadın gibi de olmayın. Şüphesiz Allah, sizi bununla sınıyor. Hakkında
anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri kıyâmet günü size kesinlikle açıklayacaktır.
93
Ve Allah dileseydi elbette hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat Allah
dilediğini saptırır ve dilediğine de doğru yolu kılavuzlar/ dileyeni saptırır,
dileyene kılavuzluk eder. Ve şüphesiz ki siz, bütün yaptıklarınızdan
sorulacaksınız/sorumlu tutulacaksınız.
94
Ve yeminlerinizi aranızda aldatma ve bozgunculuğa/ kargaşaya araç
edinmeyin. Sonra ayak sağlam bastıktan sonra kayıverir ve Allah yolundan
saptığınız için, kötülüğü tadarsınız. Büyük azap da sizin içindir.
95
Ve Allah'ın ahdini/ Allah'a verilen sözleri az bir bedel karşılığında
satmayın. Eğer bilirseniz kesinlikle Allah katındaki; o, sizin için daha hayırlıdır.
96
Sizin yanınızdaki tükenir, Allah'ın katındaki ise kalıcıdır. Ve Biz
kesinlikle sabredenlere ecirlerini, yaptıklarının daha güzeli olarak karşılık
vereceğiz.
97
Erkek-dişi, mü’min olarak kim iyi amel işlerse kesinlikle onu güzel bir
hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini, yapmış oldukları amellerin
daha güzeliyle ödüllendireceğiz.
98
Öyleyse Kur’ân öğrenip öğrettiğin zaman Racim Şeytan’dan; [aklınıza
hemen geliveren, iyiden iyiye düşünme sonucu olmayan, sizi mahvedecek
mesnetsiz düşünceler üreten yetiden] Allah’a sığın/ sığındığına inan.
99,100
Şüphesiz ki iman etmiş ve Rablerine işin sonucunu havale eden
kimseler üzerinde Şeytan-ı Racim'in hiçbir zorlayıcı gücü yoktur. Onun
zorlayıcı gücü, ancak kendisini, yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakın
edinenler ve Allah'a ortak koşanların ta kendileri olan kimseler üzerinedir.
101
Ve Biz bir âyet yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman –Allah ne
indirdiğini daha iyi bilen olmasına rağmen– onlar, “Sen, ancak bir uydurucusun”
dediler. İşin doğrusu onların çoğu bilmiyorlar.
102
De ki: “Allah, onu; indirdiğini, Rabbinden ruhulkudüs; Toplumu
canlandıran Allah ilkesi olarak, iman etmiş kimseleri güçlendirip
kökleştirmek/tutundurmak için ve Müslümanlara bir müjde ve kılavuz olmak
üzere, hak ile indirmiştir.
7
8.
103
Ve kesinlikle Bizbiliyoruz ki, onlar “Sadece, o'na bir beşer öğretiyor”
diyorlar. Peygamber'e öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili
yabancıdır. Kur’ân ise apaçık bir Arapça'dır.
104
Şüphesiz Allah'ın âyetlerine inanmayan kimseler; Allah onlara kılavuz
olmaz ve onlar için pek acı bir azap vardır.
105
Yalanı, yalnızca Allah'ın âyetlerine inanmayan kimseler uydurur. Ve
işte onlar, yalancıların ta kendileridir.
106
Her kim imanından sonra küfreder; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini
bilerek reddeder, –kalbi iman ile yatışmış hâlde iken, baskıyla zorlanan hariç
olmak üzere– ve de küfre; inanmamaya göğsünü açarsa, artık kendilerinin
üzerine Allah'tan bir gazap vardır. Bunlar için büyük bir azap da vardır.
107
Bu, onların dünya hayatını âhirete göre daha sevimli bulmalarından ve
şüphesiz Allah'ın da kâfirler toplumuna; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini
bilerek reddeden bir topluluğa doğru yolu göstermemesi nedeniyledir.
108
Onlar, Allah'ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini
damgaladığı/mühürlediği kimselerdir. İlgisiz, bilgisiz, duyarsız olanlar, onların
ta kendileridir.
109
Onların âhirette ziyana uğrayanların ta kendileri olduğuna şüphe diye
bir şey yoktur.
110
Sonra şüphesiz senin Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra
çaba harcayan ve sabreden kimseler içindir. Şüphesiz senin Rabbin bundan
sonra kesinlikle çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.
111
O gün, herkes kendi nefsi için uğraşarak gelecek ve herkes yaptığı şeyleri
tastamam alacak. Ve onlar haksızlığa uğratılmayacak.
112
Ve Allah bir kenti misal olarak verdi: Bu kent, güvenli, huzurlu idi ve
oraya her bir yerden rızkı bol bol gelirdi. Ne var ki, onlar Allah'ın nimetlerine
karşı iyilikbilmezlik ettiler. Allah da onlara, yapıp ürettikleri şeyler yüzünden
açlık ve korku elbisesini/felâketini tattırıverdi.
113
Ve andolsun ki, onlara içlerinden bir elçi gelmişti de onu yalanladılar.
Bunun üzerine, onlar şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yaparlarken azap
onları yakalayıverdi.
114
Artık Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden helal ve temiz olarak
yiyin. Allah'ın nimetine karşılığını ödeyin; eğer sadece O'na kulluk edecekseniz.
115
Allah, size ancak leşi, kanı, domuzun etini ve Allah'tan başkası adına
kesilenleri haram kıldı. Artık her kim saldırmadan ve aşırı gitmeden
zorlanırsa, bilsin ki, şüphesiz Allah, kullarının günahlarını çok örten, onları
cezalandırmayan ve bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir.
116
Ve kendi dillerinizin yalan nitelemesi ile Allah'a yalan uydurmak için,
“Şu helaldir, şu haramdır” demeyin. Şüphesiz Allah'a yalan uyduran kimseler
iflah olmazlar.
117
Onların dünyalıkları pek az bir kazanımdır. Ve onlar için çok acıklı bir
azap vardır.
118
Biz sana anlattıklarımızı [leş, kan, domuzun etini], daha önce Yahudilere
de haram kılmıştık. Ve Biz onlara haksızlık etmedik. Ama onlar şirk koşarak
kendilerine haksızlık ediyorlardı.
119
Sonra şüphesiz senin Rabbin, bir cahillikle günah işleyen, sonra bunun
ardından tevbe eden ve düzelten kimseler içindir. Şüphesiz ki senin Rabbin,
bundan sonra kesinlikle çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
8
9.
120,121
Şüphesiz İbrâhîm içtenlikleAllah'a boyun eğen, ortak koşma
inancından dönmüş, Allah'ın nimetlerine karşılık ödeyen başlı başına bir
ümmet idi. Ve o, ortak koşanlardan olmadı. Ve Allah, o'nu seçti ve dosdoğru
yola kılavuzladı.
122
Ve Biz İbrâhîm'e dünyada iyilik-güzellik verdik. Ve şüphesiz O, âhirette
de kesinlikle sâlihlerdendir.
123
Sonra sana: “Küfürden; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek
reddetmekten, ortak koşmakdan dönmüş bir kişi olan ve ortak koşanlardan
olmayan İbrâhîm'in dinine/yaşam tarzına tâbi ol” diye vahyettik.
124
Sebt; Düşünüp taşınma günü, ancak, Sebt/düşünüp taşınma günü
konusunda anlaşmazlığa düşen kimseler üzerine kılındı. Ve şüphesiz senin
Rabbin onların içinde anlaşmazlığa düşüp durdukları şeyler hakkında kıyâmet
günü aralarında kesinlikle hüküm verecektir.
125
Rabbinin yoluna, haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için
konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel
şekilde mücâdele et. Şüphesiz Rabbin Kendi yolundan sapanları en iyi bilendir
ve O, kılavuzlandıkları doğru yolda olanları da en iyi bilendir.
126
Ve eğer ceza verecek olursanız da, sizin cezalandırıldığınızın misli ile
ceza verin. Ve eğer sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.
127
Sen sabırlı ol! Senin sabretmen de ancak Allah iledir. Onlar için
üzülme! Onların kurdukları tuzaklardan sıkıntıya düşme!
128
Şüphesiz ki Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişiler ve kendileri,
iyileştiren-güzelleştiren kişilerin ta kendisi olanlar ile birliktedir.
TAHLİL
1
Allah'ın emri kesinlikle gelecek. Artık onu acele edip istemeyiniz. Allah,
onların ortak koştukları şeylerden arınıktır ve yücedir.
Sure, Resulullah’ın uyarılarına karşı “o vaat edilen ne zamanmış?” diyen
inançsızların uyarıldığı ve Allah’ın onların ortak koştuklarından münezzeh
olduğunun vurgulandığı bu ayetle başlamaktadır. “Allah’ın emri geldi [kesinlikle
gelecek]. Artık onu acele edip istemeyiniz” ifadesiyle müşriklere “sizin uzak
saydığınız ya da yok saydığınız Allah’ın emri [ölüm, kıyamet, ahıret]” kapınızdadır,
çok yakındır, geldi gelecek haldedir; acele istemeyin” denilmektedir.
Ayetin nüzul sebebi hakkında klasik kaynaklarda şu bilgi yer almaktadır:
Rivayet olunduğuna göre, “Saat [Kıyamet] yaklaştı. Ay [ikiye] ayrıldı (Kamer/1)” ayeti nazil
olunca, kâfirler kendi aralarında: "O, kıyametin yaklaştığını iddia ediyor. Dolayısı ile yapmakta
olduğunuz bazı (kötü) işleri artık bırakın. Olup bitecekleri hep birlikte görelim" dediler. Fakat kıyamet
hemen kopmayınca, "Bizi tehdid ettiğin şeyden birşey görmedik" dediler. Bunun üzerine, “İnsanların
hesap [günü] yaklaştı (Enbiya/1)” ayeti nazil oldu. Kâfirler bundan dolayı tır tir titreyip korkarak o
günlerin gelmesini beklemeye başladılar. Ama o günlerin gelmesi uzayıp gelmeyince, "Ey
Muhammed, bizi tehdit ettiğin şeyden hiçbir iz göremedik" dediler. Bunun üzerine işte, "Allah'ın emri
geldi" ayeti nazil oldu. Hz. Peygamber (s.a.s) diz üstü çöktü ve insanlar başlarını kaldırınca, ayetteki
9
10.
"Artık onu vaktindenevvel istemeyin" ifadesi nazil oldu.2
Mekkeli müşrikler, kendilerine vaad edilenlere karşı akılları sıra bir tez
üretmekteydiler. Bunlar birçok kez açıklanmıştı:
31
Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman da, “İşittik, dilersek bunun gibisini biz de söyleriz, bu,
geçmiş toplumların efsanelerinden başka bir şey değildir” demişlerdi.
32
Bir vakit de onlar, “Ey Allah'ım! Eğer bu, Senin katından gelmiş bir hakkın/gerçeğin ta kendisi
ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi.
33
Hâlbuki sen içlerinde iken Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma diledikleri sürece de
Allah onlara azap edici değildir.
(Enfal/31- 33)
53
Ve senden azabı çarçabuk istiyorlar. Eğer belirlenmiş/ adı konmuş bir süre sonu olmasaydı,
azap onlara elbette gelmişti. Ve o azap, hiç farkında olmadıkları bir sırada kendilerine ansızın elbette
gelecektir.
54,55
Senden azabı çarçabuk istiyorlar. Şüphesiz cehennem de kesinlikle, kendilerini üstlerinden
ve ayaklarının altından bürüdüğü günde kâfirleri; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek
reddedenleri kuşatıcıdır. Ve O, “Yapmış olduklarınızı tadın!” der.
(Ankebut/53-55)
Ve En’am/57, 58, Yunus/50, 51, Şuara/204- 208, Saffat/176, 177.
Kendilerine vaad edilenlere karşı tez üretmek, sadece Mekke müşriklerine
özgü bir tutum değildi. Geçmiş müşriklerin, kâfirlerin de tarzıydı. Onların ortak
özelliğini, Kehf/ 55 ve Ahkâf/ 21- 28’de detaylı olarak görmekteyiz.
Konumuz olan ayetin “O [Allah], onların ortak koştukları şeylerden
münezzehtir ve yücedir” şeklindeki son cümlesinde Allah’a ortak koşulduğu ifade
edilen şeyler, insanların edindikleri sahte ilahlardır. Bu sahte ilahlar insanların kendi
hevaları, mal-mülk, kadın-kız veya tutkuyla bağlanılan başka varlıklar olabileceği
gibi, cahiliye Araplarında olduğu gibi Lat, Menat, Uzza ve Hubel isminde heykeller
veya Nuh peygamber döneminden kalma Vedd, Suva, Yagus, Yeük ve Nesr gibi
putlar da olabilir. Kur’an’ın indiği topraklarda bilinenlerin dışında, dünyanın diğer
yerlerinde edinilen sahte ilahlar da buna dâhildir. Mesela Eski Yunan ve Roma’daki
Olimpos tanrıları, Zeus, Apollo, Artemis; eski Mezopotamya uygarlıklarında tanrı
kabul edilen Ay, Güneş ve diğer gök cisimleri, Afrika ve Amerika yerlilerince ilah
kabul edilen tabiat varlıkları, insanlık tarihi boyunca zaman zaman tanrılaştırılan
melekler, cinler, peygamberler de buna dâhildir. Tarih, vaktiyle salih kul olarak
yaşamış bazı insanların, din bilginlerinin ve hatta bazı devlet yöneticilerinin bile
tanrılaştırıldığı dönemlere tanık olmuştur.
2
Allah, kullarından dilediğine, haberci âyetleri/ vahyi, Kendisine özgü
bir iş olarak ruh/ can ile birlikte: “Şüphesiz Benden başka ilâh yok, o hâlde
Benim korumam altına girin diye uyarın” göreviyle indirir.
Bu ayetle başlayan ve 24. ayete kadar devam eden bu ayet grubunda Allah’ın
insanlara lütfettiği maddî ve manevî nimetler sayılmış, insanoğlunun hayatını ve
2
(Razi; el Mefatihu’l Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l Kur’an)
10
11.
geçimini kolaylaştıran vasıtalarile Allah’ın evrendeki varlık ve birliğine kanıt olan
bir takım ayetlere dikkat çekilmiştir. Bununla Rabbimiz müşriklerin anlayışlarından
münezzeh olduğunu ortaya koymuştur. Bu maksada yönelik olarak Rabbimiz kendi
sıfatlarını sayıp dökmüş, düzmece ilâh ve rablerde bu sıfat ve özelliklerin olmadığını,
olamayacağını beyan etmiştir.
Konumuz olan 2. ayette Rabbimizin insanlara bahşettiği en büyük nimete,
vahye dikkat çekilmiştir. Bu ayetlerde şu noktalar üzerinde durulmuştur:
Allah, elçilik görevini kime isterse ona verir. Elçi yapacağı kişiyi O, Kendisi
seçer ve elçi yapar. Bunda kimsenin bir dahli, tesiri söz konusu olmaz.
75,76
Allah, haberci âyetlerden elçiler seçer, insanlardan da elçiler seçer. Şüphesiz Allah, en iyi
işiten, en iyi görendir, ellerinin arasında olanı ve arkalarında olanı bilir. Ve işler, yalnızca Allah'a
döndürülür.
(Hacc/75, 76)
124
Ve onlara bir âyet geldiği zaman, “Allah'ın elçilerine verilen gibi bize de verilmedikçe asla
inanmayacağız” dediler. Allah elçilik görevini nereye vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere,
çevirdikleri hilelerinden dolayı Allah katında bir aşağılık ve çetin bir azap dokunacaktır.
(En’am/124)
32
Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit dünya hayatında, onların
geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz, onların
bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri
şeylerden daha hayırlıdır.
(Zuhruf/32)
2,3
O, Anakentliler/Mekkeliler içinde, kendilerinden olan ve Anakentlilere ve henüz onlara
katılmamış olan onlardan başkalarına Allah'ın âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve
haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri öğreten bir
elçi gönderendir. –Onlar, önceden apaçık bir sapıklık içinde olsalar da.– Ve O, en üstün, en güçlü,
en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/ mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi
engelleyen/sağlam yapandır.
4
Elçi göndermek, Allah'ın dilediği kişilere verdiği armağanıdır. Ve Allah, büyük armağan
sahibidir.
(Cuma/2-4)
Meleklerin indirilişi:
Ayette Yüce Allah’ın, bazı kullarına melekleri ruh ile birlikte indirdiği konu
edilmektedir. Burada konu edilen “kullar” elçilerdir. Onlara indirdiği melekler de bu
elçilere indirdiği vahiylerdir. Bu konu daha evvel Kadr suresinde detaylı olarak
işlenmişti.
Vahyi göndermenin sırf Allah’a özgü bir iş oluşu:
Rabbimiz vahiyde aracı kullanmamakta, vahyini elçisinin kalbine bizzat
kendisi ilka etmektedir. Vahyin bu şekilde gerçekleştiği başka ayetlerden de
anlaşılmaktadır:
15
O, dereceleri yükseltendir, en büyük tahtın/en yüksek mevkiin sahibidir: O, buluşma günü
hakkında uyarmak için Kendi emrinden/ Kendi işinden olan vahyi kullarından dilediğine bırakır.
(Mü’min/15)
52,53
İşte böylece Biz, sana da Kendi emrimizden/Kendi işimizden olan ruhu/ Kur’ân'ı vahyettik.
Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle
11
12.
kılavuzladığımız bir nûr/ışıkyaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde
bulunanlar Kendisi için olan Allah'ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın, bütün işler yalnız
Allah'a döner.
(Şura/52, 53)
Vahyin amacı:
Ayetteki ‘Şüphesiz Benden başka ilâh yok, o hâlde Bana takvalı davranın’
diye uyarın diye indirir/ hulûl ettirir” ifadesinden, vahyin amacının “Allah’tan başka
ilâh diye bir şeyin olmadığını” bildirmek, öğretmek olduğu anlaşılmaktadır. İlk
peygamberden son peygambere, ilk kitaptan son kitaba kadar hepsi aynı amaç için
gönderilmiştir:
25
Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki ona: “Gerçek şu ki, Benden başka ilâh diye
bir şey yoktur. Onun için Bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.
(Enbiya/25)
1-4
Elif/1, Lâm/30, Râ/200. Bu Kur’ân, Allah'tan başkasına kulluk etmeyin; sadece Allah'a
kulluk edin diye, âyetleri,
şirk koşarak yapılan yanlışı; kendi zararlarına işi ve kargaşayı engellemek için konulmuş
kanun, düstur ve ilkeler içertilmiş/bozulması engellenmiş,
bir de en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan, her şeyin iç yüzünü/gizli
taraflarını da iyi bilen tarafından ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır: “Şüphesiz ben sizin için O'nun
tarafından bir uyarıcı ve bir müjdeciyim. Ve Rabbinizden bağışlanma isteyin, sonra O'na tevbe edin
ki, sizi adı konmuş bir süre sonuna kadar güzelce yararlandırsın. Ve her fazilet sahibine
armağanlarını versin. Ve eğer yüz çevirirseniz, ben sizin aleyhinize olan büyük bir günün azabından
korkarım. Dönüşünüz yalnızca Allah'adır. Ve O her şeye gücü yetendir.”
(Hud/1-4)
192
Ve şüphesiz ki bu apaçık kitap, kesinlikle âlemlerin Rabbinin indirmesidir. 193-195
O apaçık
kitapla, uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça lisan ile senin kalbine Güvenilir Can [ilâhi
mesajlar, güvenilir bilgi] indi. 196
Ve şüphesiz Güvenilir Can [güvenilir bilgi], kesinlikle öncekilerin
kitaplarında da vardı.
(Şuara/192-196)
Ve Ya Sin/69, 70, Şura/7, Furkan/1, Naziat/45, Mü’min/15.
Bu konu ile ilgili yüzlerce ayet mevcuttur.
3
Allah, gökleri ve yeryüzünü hak ile oluşturdu. O, onların ortak koştukları
şeylerden yücedir.
Bu ayette evrenin “hak [gerçek]” ile yaratıldığı vurgulanmıştır. Konu edilen
“gerçek”in ne olduğu, aşağıdaki ayetler dikkate alındığında daha iyi anlaşılmaktadır:
19,20
Gökleri ve yeryüzünü Allah'ın gerçek ile oluşturduğunuı görmedin mi/ hiç düşünmedin mi?
O dilerse sizi giderir ve yepyeni bir halk/ oluşturuluş getirir. Bu, Allah'a göre zor değildir.
(İbrahim/19)
73
Ve O, gökleri ve yeri hak ile oluşturandır. Ve O, “Ol!” dediği gün hemen olur. O'nun sözü
haktır. Sûr'a üflendiği gün de mülk ancak O'nundur. O, gizliyi ve açığı bilendir. O, en iyi yasa
koyandır, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapandır, her şeyin iç yüzünü/gizli taraflarını da iyi
bilendir.
(En’am/73)
12
13.
5
O, güneşi biraydınlık, ay'ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye, aya
menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile oluşturmuştur. O, bilecek olan bir toplum için
âyetleri ayrıntılı olarak açıklar.
(Yunus/5)
Ve Ankebut/44, Hicr/85, Rum/8, Zümer/5, Duhan/38, 39, Casiye/22, Ahkaf/3, Teğabün/3,
Zariyat/23, Hakka/51.
Bu ayetlerde konu edilen gerçek, “bunların muvakkat; süreli” oluşudur.
Kâinata bakan, gözlem yapan, araştıran herkes bu gerçeği, yani bunların süreli
olduğunu, sürelerini tamamladıktan sonra yok olacaklarını anlar.
4
Allah, insanı bir nutfeden oluşturdu. Bir de bakarsın ki, o apaçık bir
düşmandır.
Bu ayette Rabbimiz, insanı bir nutfeden [döllenmiş yumurtadan] yarattığını;
böyle olmasına rağmen insanın bunu unutup Allah’a hasımlığa soyunduğunu
açıklarken hem kendi varlığının delillerine hem de insanın nankör yapısına dikkat
çekmektedir. İnsanı çok hakir, değersiz bir konumdan çok saygın bir duruma
getirenin bizzat Allah olmasına rağmen insanoğlu kerameti kendisinden belleyerek
ve geçici nimetlere bel bağlayarak şımarmakta, böylece Rabbine karşı nankörce bir
tutum takınmaktadır. Bu durum daha evvel Ya Sin suresinde de dile getirilmişti:
77
Ve o kişi, kendisini bir nutfeden/ bir damla sudan oluşturduğumuzu görmedi mi de şimdi o
apaçık bir düşmandır.
78
Ve kendi oluşturuluşunu dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim
diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”
79,80
De ki: “Onları ilk defa oluşturan onları diriltecektir. Ve O, her oluşturmayı çok iyi bilendir.
O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş/oksijen yapandır. Şimdi de siz oksijenden yakıp duruyorsunuz.
81
Gökleri ve yeri oluşturan, onlar gibilerini de oluşturmaya güç yetiren değil midir? Evet,
elbette güç yetirendir! Ve O, çok çok mükemmel oluşturandır, çok iyi bilendir.
82
Şüphesiz ki O, bir şeyi dilediğinde, O'nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen
oluverir.
(Ya Sin/77–82)
İnsanın Rabbine hasım kesilmesi, Allah’ın gönderdiği elçileri ve bu elçilerin
tebliğ ettiği mesajları kabul etmemesi, bunun sonucu olarak da öldükten sonra
dirileceği gerçeğini inkâr ederek Allah’a karşı sorumlu olduğunu reddetmesidir. Bu
tıynettekiler kıyameti ve haşri yalanlamaya çok istekli davranarak bu hasımlıklarını
her fırsatta hareketleriyle ortaya koymaya çalışırlar. Bunu Resulullah döneminde açık
açık yaparken günümüzdeki temsilcileri ise aynı düşmanlığı sinsi yöntemlerle, çoğu
zaman da bilimsel jargon kullanarak yapmaya kalkışmaktadırlar:
15-17
Ve onlar: “Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir. Öldüğümüz ve toprak, kemik
olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz? Önceki atalarımız da mı?” diyorlar.
(Saffat/16)
73,74
Şimdi bir bak, Allah'ın arıtılmış kulları dışındaki o uyarılanların sonu nasıl oldu?
(Saffat/53)
2,3
Ama onlar, kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler; Allah'ın ilâhlığını
ve rabliğini bilerek reddedenler, “Bu, şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit
mi? Bu, uzak bir dönüştür” dediler.
(Kaf/2, 3)
Ve Secde/10, İsra/49, İsra/98, Müminun/35.
13
14.
İnsanın nutfeden yaratıldığıbirçok kez [Kehf/37, Hacc/5, Mü’minun/13, 14,
Fatır/11, Mü’min/67, Necm/46, Kıyamet/37, İnsan/2, Abese/19] vurgulanmıştır.
Ayrıca aşağıdaki ayet, insana neden yaratıldığını hatırlatarak yaratıcısına hasım
olması durumunda neyle karşılaşacağını veciz bir dille haber vermektedir:
5
Onun için insan neden oluşturulmuş olduğuna bir baksın; 6,7
omurga ile göğüs kemikleri
arasından çıkan, atıcı bir sudan; “östrojen” ve “testosteron”dan başlanarak oluşturuldu.
8,9
Şüphe yok ki o Yaratıcı, bütün sırların meydana çıkarıldığı gün, onun geri döndürülmesine
güç yetirendir. 10
Artık onun için ne herhangi bir güç vardır, ne de herhangi bir yardımcı.
(Tarık/5-10)
5
Hayvanları O oluşturmuştur. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok
yararlar vardır. Siz, onlardan bir kısmını da yersiniz.
6
Ve hayvanlarda, akşam vakti getirdiğinizde ve sabahleyin saldığınızda
sizin için bir güzellik vardır.
7
Ve hayvanlar, ancak canınızın bir parçası tükenerek/ çok yorularak
ulaşabileceğiniz bir memlekete yüklerinizi taşırlar. Şüphesiz sizin Rabbiniz,
kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir.
8
Ve Allah, kendilerine binesiniz, hem de zînet olsun diye, atları, katırları
ve eşekleri oluşturdu. Bilmediğiniz şeyleri de O oluşturuyor.
Bu ayetlerde Rabbimiz koyun, deve, keçi ve sığır gibi hayvanların önemine
değinerek insanlığın bu hayvanlardan gıda, giyecek, ziynet, taşıma ve ulaşım
alanlarında nasıl yararlandıklarını hatırlatmaktadır. Bu hayvanların olmaması
durumunda insan hayatının ne tür yoksunluk ve sıkıntılarla iç içe olacağı herkesçe
takdir edilebilir. Bu nedenle, bu nimetleri veren Allah unutulmamalıdır.
80
Ve Allah, size evlerinizden bir huzur ve dinlenme yaptı. Ve hayvanların derilerinden
yolculuk ve konaklama günlerinizde evler ve yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye
kadar döşeme eşyası ve kazanç sağlattı.
(Nahl/80)
71
Ve onlar görmediler mi ki, Biz şüphesiz onlar için kudretimizin meydana getirdiklerinden
birtakım hayvanlar oluşturduk da onlar, onlara sahip bulunuyorlar.
72
Ve onları, kendileri için aşağı tutulan varlıklar yaptık. Bu yüzden binekleri onlardandır.
Onlardan yiyip duruyorlar da.
73
Ve onlarda daha birçok menfaatler ve içecekler var. Hâlâ kendilerine verilen nimetlerin
karşılığını ödemeyip nankörlük mü edecekler?
(Ya Sin/71-73)
Ve Mü'minun/21-22, Ğâfir/79-81, Zuhruf/12-14.
9
Yolun doğrusu yalnızca Allah'a borçtur. Yolun eğrisi de vardır. Ve eğer
Allah dileseydi, sizi topluca doğru yola kılavuzlardı.
Bu ayette Rabbimiz, merhameti gereği elçi göndererek, kitap indirerek
insanlara yolun doğrusunu bildirdiğini, yolun eğrisi de bulunduğu için onları eğri
yoldan korumak istediğini, ama insanları özgür bıraktığını, kimseyi doğru yol için
zorlamadığını, isteyenin sonucuna katlanmayı göze alarak eğri yola da gidebileceğini
beyan etmektedir. Bu konu birçok ayet ile insanlara açıklanmıştır:
272
Onları doğru yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediği kimseyi doğru
yola getirir. Ve hayırdan harcamada bulunduğunuz şeyler sırf kendiniz içindir. Ve siz yalnızca Allah
14
15.
rızasını gözetmenin dışındaharcamada bulunmazsınız. Ve hayırdan ne harcamada bulunursanız, o,
size tastamam ödenecektir. Ve siz, haksızlığa uğratılmayacaksınız.
(Bakara/272)
151
De ki: “Geliniz, Rabbinizin size neleri tabulaştırdığını; dokunulmaz kıldığını okuyayım:
‘Kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamanızı,
ana babaya iyilik yapmanızı- güzel davranmanızı,
fakirlik endişesiyle / fakirleştiriliriz korkusuyla çocuklarınızı öldürmemenizi, - Sizi ve onları
Biz rızklandırıyoruz.-
kötülüklerin açığına ve gizlisine yaklaşmamanızı,
haksız yere, Allah'ın haram kıldığı nefsi öldürmemenizi, -İşte bunlar, aklınızı kullanasınız diye
O’nun size yükümlülük olarak ulaştırdıklarıdır.-
152
Yetimin malına da yaklaşmamanızı, -Yalnız erginlik çağına erişinceye kadar en güzel
biçimde yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz.-
ölçüyü, tartıyı hakkaniyetle tastamam yapmanızı, -Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası
ile; kapasitesi dışındaki bir şeyle yükümlü tutmayız.-
söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa adil olmanızı
ve Allah'a verdiğiniz sözü tastamam tutmanızı.’ -İşte bunlar öğüt alıp düşünesiniz diye
Allah’ın size yükümlülük olarak ulaştırdıklarıdır.-”
153
Ve şüphesiz ki, bu, dosdoğru olarak Benim yolumdur. Hemen ona uyun. Ve başka yollara
uymayın da sizi O’nun yolundan ayırmasın. İşte bunlar, Allah’ın koruması altına girersiniz diye
Allah’ın size yükümlülük olarak ulaştırdıklarıdır.
154
Sonra Biz, Rablerine kavuşacaklarına inansınlar diye iyilik-güzellik üretenlere tamam
olarak, her şeyi genişçe açıklamak ve kılavuz ve rahmet olmak üzere Mûsâ'ya Kitab'ı verdik.
155-157
Ve Kur’ân, “Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa; Yahudi ve Hristiyanlara indirildi;
biz ise, o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk” veya “Eğer bize kitap indirilseydi, biz
onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz diye Bizim indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. O
nedenle, rahmet olunmanız için ona uyun ve Allah'ın koruması altına girin. İşte size de Rabbinizden
açık delil, kılavuz ve rahmet gelmiştir. Öyleyse Allah'ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz
çevirenden daha yanlış, kendi zararlarına iş yapan kim olabilir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz
çevirmeleri sebebiyle azabın kötüsüyle cezalandıracağız.
(En’am/151-157)
149
De ki: “İşte, en kesin ve üstün delil, Allah'ındır. O nedenle eğer Allah dileseydi, elbette
hepinize kılavuz olurdu.”
(En’am/149)
Ve Yunus/99, Kehf/29, Enbiya/35, Hıcr/41, Hud/118,119.
10,11
O, sizin için gökten bir su indirdi. İçecekleriniz ondandır. Hayvanları
otlattığınız ağaçlar-bitkiler de ondandır. Allah, su ile sizin için ekin, zeytin,
hurmalıklar, üzümler ve tüm meyvelerden bitiriyor. Şüphesiz bunda iyiden
iyiye düşünen bir toplum için kesinlikle birer alâmet/gösterge vardır.
12
Ve Allah, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi/sizin
yararlanacağınız özelliklerde yarattı. Bütün yıldızlar da O'nun emrine boyun
eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için
alâmetler/göstergeler vardır.
13
Yeryüzünde sizin için renklerini değişik olarak yarattığı şeyleri de sizin
hizmetinize sunmuştur. Şüphesiz bunda öğüt alan bir toplum için kesinlikle bir
alâmet/gösterge vardır.
14
Ve O, denizden taze et yiyesiniz ve ondan takındığınız süs eşyasını
çıkarasınız diye armağanlarından rızık aramanız için ve kendinize verilen
nimetlerin karşılığını ödemeniz için denizi sizin emrinize verendir. –Gemilerin
denizde suyu yararak gittiklerini görüyorsun.–
15
16.
Rabbimiz bu ayetlerdeher gün iç içe bulunduğumuz, onlar olmadan
olamayacağımız nimetlerini hatırlatmıştır. Yiyeceklerimizin, içeceklerimizin temel
kaynağı olan su, birinci planda verilmiştir. Sonra bunların oluşabilmesini sağlayan
gece-gündüzün dönüşümden ve diğer nimetlerden söz edilmiştir.
73
Ve Allah'ın rahmetindendir ki O, geceyi ve gündüzü; gecede dinlenesiniz ve gündüzün,
O'nun karşılıksız, fazladan verdiklerinden arayasınız ve kendinize verilen nimetlerin karşılığını
ödersiniz diye yaptı.
(Kasas/73)
52
Mûsâ: “Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim yanlış yapmaz ve
unutmaz/terk etmez. 53
O, yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten
bir su indirendir” 52
dedi. –İşte Biz, o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. 54
Yiyiniz ve
hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz akıl sahipleri için bunda nice alâmetler/göstergeler vardır! 55
Biz
sizi yeryüzünden oluşturduk, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.– 56
Ve
andolsun ki Biz, Firavun'a alâmetlerimizi/göstergelerimizi; hepsini gösterdik de o yalanladı ve
dayattı.
(Ta Ha/53)
Konumuz olan paragrafta sayılan nimetler ile ilgili olarak Kur’an’da daha
yüzlerce ayet mevcuttur. Nimetlerin burada sayılma nedeni, onlardan dolayı Allah’a
şükredilmesi, bedellerinin ödenmesi gerektiği mesajını vermektir.
15,16
Ve Allah size sofra olması için yeryüzünün içinde sabit-sağlam dağlar,
ırmaklar ve siz kılavuzlandığınız doğru yolu bulasınız diye yollar ve daha nice
âlametler bıraktı. Ve Onlar yıldızlarla/ Kur’ân âyetleri öbekleriyle yollarını
bulurlar.
Bu ayetlerde Rabbimiz dağların fonksiyonuna değinmiş, dağların insanlar için
çok büyük bir nimet olduğuna dikkat çekmiştir.
Ayetlerden anlaşılan odur ki, dağların yaratılmasındaki hikmet insanların
sarsılmamasını sağlamaktır. Sabit dağlar olmasaydı, insanlar yeryüzünde çalkalanıp
sallanacak, ayaklarını sağlamca yere basıp ayakta duramayacak, deprem oluyormuş
gibi sürekli sallantı halinde olacaktı. Sallantı halinde olunca da yeryüzünde bitkilerin
oluşumuna etki eden toprak ve su düzeni bozulacak, hava akımları düzeni
bozulduğundan oksijen dağılımı olmayacak; böylece canlılar sofrasız kalacaktı.
Rabbimiz yeryüzünü oluştururken, yani yerkabuğu jeolojik süreç içinde
şekillenirken, Rabbimiz, dengeyi sağlamak için sağlam kazıklar denen dağları var
etmiştir. Bu dağlar yeryüzünü ve yeryüzündekileri olumsuz etkileyecek yer
sarsıntılarına engel olmak suretiyle stabiliteyi [dengeyi] sağlamaktadır.
Dağların fonksiyonu ile ilgili Kur’an’da birçok ayet vardır:
Ve Biz, Yeryüzünün içinde, onlar sarsılmasın diye sağlam kazıklar kıldık. Ve orada yollarını
bulsunlar diye bol bol yollar kıldık.
(Enbiya/31)
Bunların dışında, Ra’d/3, Hıcr/19, Neml/61, Lokman/10, Fussılet/10, Sebe/13,
Kaf/7, Mürselat/27, Nebe’/7 ve Naziat32’ye de bakılmalıdır.
Dağların fonksiyonuna ilişkin daha evvel Mürselat suresinin tahlilinde geniş
açıklama yapıldığından, konunun oradan tekrar okunmasını öneriyoruz.
17
Öyleyse yaratan/ Allah, yaratamayan sözde ilâhlar gibi olur mu? Hâlâ
düşünmeyecek misiniz?
16
17.
18
Ve eğer Allah'ınnimetlerini sayacak olsanız, onları sayamazsınız.
Şüphesiz ki Allah kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve
bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir.
19
Ve Allah, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilir.
20,21
Ve onların Allah'ın astlarından yakardıkları şeyler herhangi bir şey
oluşturamazlar, kendileri oluşturulmuşlardır, ölülerdir, diri değildirler. Ne
zaman dirileceklerini de tam bilemezler.
22
Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. Artık âhirete inanmayan şu kimseler;
onların kalpleri, tanıtmamaya çalışmaktadır ve onlar, kendilerinin büyük
olduğuna inanan kimselerdir.
23
Allah'ın, onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını bildiğine hiç şüphe
yoktur. Şüphesiz Allah, kendilerinin büyük olduğuna inananları sevmez.
Rabbimiz, gerçek ilahlığını, her şeyin yaratıcısı olduğunu ve her şeyi
Kendisinin idare ettiğini açık kanıtlarla ortaya koyduktan sonra, “Öyleyse yaratan
[Allah], yaratmayan [putlar] gibi olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz?” buyurarak
Kendisini gereği gibi takdir edemeyen inkârcıları kınamakta, akılsızlıklarını ve
nankörlüklerini eleştirmektedir.
Sahte ilahlar ile “Tek Gerçek İlah”ın farkını ortaya koyan ve “Gerçek İlah”ın
doğru olarak tanınması gerektiği mesajını veren onlarca ayet vardır:
73
Ey insanlar! Bir örnek verilmektedir, şimdi ona kulak verin: Sizin Allah'ın astlarından şu
yakardıklarınız bir araya gelseler bile, bir sineği asla oluşturamazlar. Ve sinek onlardan bir şey
kapsa onu kurtaramazlar. İsteyen ve istenen güçsüzdür.
74
Allah'ı gereği gibi değerlendirip bilemediler. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, her şeye
üstündür.
(Hacc/73, 74)
59
De ki: “Tüm övgüler, Allah'a mahsustur; başkası övülemez. Esenlik, güvenlik de seçip arı-
duru hâle getirdiği kullarınadır. Allah mı hayırlıdır, yoksa onların ortak koştuğu şeyler mi?”
60
Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır ya da gökleri ve yeryüzünü oluşturan, gökten sizin
için su indiren mi? Sonra da Biz onunla, bir ağacını bile bitirmenizin söz konusu olmadığı güzel güzel
bahçeler bitirmişizdir. Allah'la beraber başka bir ilâh mı var! Aksine onlar şirk koşmak sûretiyle
yanlış; kendi zararlarına işte devam eden bir toplumdur.
61
Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır ya da yeryüzünü barınak yapan, aralarında nehirler
oluşturan, onun için sabit dağlar koyan ve iki deniz arasına engel koyan mı? Allah ile beraber bir ilâh
mı var? Tam tersi onların çoğu bilmiyorlar.
62
Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır ya da kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık
veren ve kötülüğü gideren, sizi yeryüzünün halifeleri yapan mı? Allah'ın yanında başka bir ilâh mı
var? Çok az düşünüyorsunuz!
63
Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır ya da karanın ve denizin karanlıkları içinde size
kılavuz olan, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah ile beraber bir ilâh mı
var? Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir.
64
Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır ya da önce oluşturmayı başlatan, sonra onu iade
edecek olan ve sizi hem gökten, hem yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı var?
De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, kesin delilinizi getiriniz!”
65
De ki: “Gaybi; göklerde ve yerde görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni, geçmişi, geleceği
Allah'tan başka kimse bilmez. Ve onlar, ne zaman diriltileceklerinin bilincine varmazlar.
(Neml/59-65)
194
Allah'ın astlarından yakardığınız kimseler, tıpkı sizin gibi kullardır. Eğer doğru iseniz haydi
onları çağırın da size karşılık versinler. 195
Onların kendileriyle yürüyecek ayakları, tutacak elleri,
görecek gözleri veya işitecek kulakları mı var?
(A’raf/195)
17
18.
11
İşte bu, Allah'ınoluşturmasıdır. Haydi, gösterin Bana! O'nun astlarından olan kimseler ne
oluşturmuştur? Aslında o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanlar, apaçık bir sapıklık
içindedirler.
(Lokman/11)
40
De ki: “Allah'ın astlarından yakarıp durduğunuz ortak koştuğunuz kimseleri hiç düşündünüz
mü? Gösterin bana, yeryüzünden neyi oluşturmuşlar? Ya da onlar için göklerde bir ortaklık mı var?
Ya da Biz kendilerine bir kitap vermişiz de onlar, ondan bir delil üzerinde midirler?” Tam tersi, şirk
koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseler, birbirlerine, aldatmadan başka bir vaatte
bulunmuyorlar.
(Fatır/40)
24,25
Ve onlara: “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman, onlar, kıyâmet
günü, kendi günahlarını tam olarak yüklenmek ve bilgisizlikleri yüzünden
saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklenmeleri
için, “Öncekilerin efsaneleri” dediler. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne
kötüdür!
26
Şüphesiz onlardan önceki kimseler tuzak kurdular da Allah, onların
duvarlarına temellerinden vurdu. Sonra da çatı tepelerinden üzerlerine çöktü.
Ve onlara azap akledemedikleri bir yönden geldi.
Bu ayetlerde Mekkeli müşriklerin tutumları, yanlış inançları bir kez daha
ortaya konarak onlara geçmişteki toplumlardan kendilerine benzeyen kavimlerin
başlarına gelenler hatırlatılmaktadır. “Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!
Şüphesiz onlardan önceki kimseler tuzak kurdular da Allah onların duvarlarına
temellerinden geldi. Sonra da çatı tepelerinden üzerlerine çöktü. Ve onlara azap
akledemedikleri bir yönden geldi” şeklindeki bu hatırlatmayla bu nankör inkârcılara
akıllarını başlarına almaları mesajı verilmektedir. Ayetin ifadesinde müşriklere
yönelik ileri derecede bir tehdit söz konusudur.
Gerçekten de Kur’an’da nakledilen kıssalar, arkeolojik kazılar, dünya
üzerindeki binlerce ören yerleri ve tarihi bilgiler geçmiş kavimlerin başına gelen
korkunç felaketleri göstermektedir. Rabbimiz bu uyarıyı önemine binaen birçok kez
yapmıştır:
40
İşte hepsini günahları sebebiyle yakaladık: Onlardan kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar
gönderdik, onlardan kimini korkunç bir ses yakaladı, onlardan kimini yerin dibine geçirdik, onlardan
kimini de suda boğduk. Ve Allah onlara haksızlık etmiyordu velâkin onlar şirk koşmak sûretiyle
kendilerine haksızlık ediyorlardı.
(Ankebut/40)
16
Fakat onlar yüz çevirdiler; nimetlerin karşılığını ödemediler. Biz de üzerlerine barajların
selini salıverdik ve iki bahçelerini onlara buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da “sidir ağacı”
bulunan iki bahçeye çevirdik.
(Sebe/16)
6
İnsanlardan kimi de vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve onu eğlence edinmek için
laf eğlencesi satın alır. İşte onlar, kendileri için aşağılayıcı bir azap olanlardır.
(Lokman/6)
Konumuz olan ayetler, Allah ile savaş yapmaya yeltenenlerin, etkiledikleri
kişilerin günahlarını da yüklenecekleri mesajını vermektedir. Bilinmelidir ki, bu tür
insanlar yoldan çıkardıklarının günahlarının da bir kısmını yüklenirken, onların
günahlarından da bir eksilme olmayacaktır.
18
19.
13
Onlar, elbette kendiyüklerini ve kendi yükleriyle birlikte nice yükleri de taşıyacaklar. Ve
uydurup durdukları şeylerden kıyâmet günü kesinlikle sorgulanacaklardır.
(Ankebut/13)
85
Kim hayır ve iyiliklere aracı olmakla yardımcı olursa, bundan kendisine bir pay vardır. Kim
de kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla yardımda bulunursa, ondan
kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye güç yetirendir.
(Nisa/85)
24. ayette Allah’ın ayetleri için “öncekilerin efsaneleri” diyen bir kişiden
bahsedilmektedir. “Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında bu sözleri söyleyen kimsenin Nadr
b. el-Haris olduğu nakledilmektedir:
Nadr bin el-Haris Hire'ye gitmiş ve orada Kelile ve Dimne ile ilgili anlatılan hikâyeleri satın
almıştı. Sonra Kureyşlilere bu hikâyeleri okur ve şöyle dermiş: “Muhammed de arkadaşlarına ancak
öncekilerin masallarını okumaktadır. Yani onun okuduğu şey, Rabbimizin indirdikleri değildir.”3
Bu konu daha evvel Furkan suresinde de yer almıştı.
5
Ve “O Kur’ân, yazılı duruma getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o, sabah-akşam/
sürekli kendisine okunmaktadır” dediler.
(Furkan/5)
Rabbimiz, Kendisiyle savaşma cüretinde bulunanları uyararak onlara
tuzaklarının boş olduğunu bildirmiştir. Nitekim İbrahim suresinde onların tuzakları
ile ilgili şu ayet yer almaktadır:
46
Ve gerçekten onlar, tuzaklarını kurdular. Onların tuzakları, Allah katındadır. Tuzakları,
dağları yerinden oynatacak olsa bile…
(İbrahim/46)
26. ayette “Allah, onların duvarlarına temellerinden geldi” denilmektedir.
“Gelmek”, “gitmek”, “inmek”, “çıkmak” gibi kavramların Allah hakkında hakiki
anlamlarıyla kullanılması mümkün değildir. O halde bu kavramları mecazî olarak
anlamlandırmak gerekir. Burada kast edilen de, “Onlar inkâr edince Allah onlara
binalarını temellerinden ve direklerinden söküp çıkaran bir zelzeleyi getirdi” şeklinde
bir anlamdır. Allah hakkında az çok bilgisi olanlar bu ifadelerin mecaz olduğunu
bilirler. Ayette anlatılmak istenen, Allah’ın onları tabiat olayları ile cezalandırdığıdır.
Bunu ifade eden birçok ayet (A’raf/84,91, 92, Fil/1-5, Fussilet/16, 17, Ahkaf/24-25) vardır.
27
Sonra kıyâmet günü Allah, onları rezil-rüsva edecek ve “Hani uğrunda
düşmanlık ettiğiniz ortaklarım nerede?” diyecektir. Kendilerine bilgi verilmiş
olan kimseler: “Şüphesiz ki bugün rezillik-rüsvalık ve kötülük, kâfirler;
Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenler üzerinedir” diyecekler.
28
Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler, kendilerine
haksızlık etmiş kimseler olarak, meleklerin, geçmişte yaptıklarını ve
yapmaları gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırdıkları kimselerdir.
Artık teslimiyeti koyarlar: “Biz, hiçbir kötülükten yapmıyorduk.” Tam tersi,
şüphesiz Allah, sizin yapmakta olduklarınızı çok iyi bilendir.
“29
O hâlde içinde sürekli kalanlar olarak cehennemin kapılarına girin!”
denir. İşte, büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!
3
(Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)
19
20.
Bu ayet gurubunda,Elçi’nin tebliğ ettiği vahiy için “eskilerin masalları” diyen
müşriklerin kıyamet ve mahşer günündeki durumları sergilenmiştir.
Onlar, kıyamet gününde rezil-rüsva edilecek ve ortak koştukları sözde
ilahlarının nerede olduğu sorulacaktır. Aklı başında olan bilgili kişiler ise kâfirlerin
rezilliğinin hak edilmiş bir ceza olduğunu zaten kabullenmektedirler:
80
Ve kendilerine bilgi verilmiş olan kimseler ise, “Yazıklar olsun size! İman eden ve sâlihi
işleyen kimseler için Allah'ın vereceği ödül daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir”
dediler.
(Kasas/80)
Müşriklerle ilgili kıyamet ve mahşer sahnelerinin yer aldığı ayetlerden birkaçı
şunlardır:
22
Ve o gün hepsini toplayacağız. Sonra Biz, ortak koşan kimselere: “Hani nerede o gerçeğe
aykırı olarak inandığınız ortaklarınız?” diyeceğiz. 23
Sonra, onların ateşlere atılmaları, “Rabbimiz,
Allah'a kasem olsun ki ‘Biz ortak koşanlardan değildik’ demekten başka bir şey değildi.”
(En’am/22)
28,29
Ve hepsini toplayacağımız, sonra da o ortak koşanlar için “Yerlerinize! Siz ve ortaklarınız!”
diyeceğimiz gün, artık kesinlikle aralarını iyice açacağız ve onların ortakları, “Siz sadece bize
tapmıyordunuz ki! Şimdi bizim aramızda ve sizin aranızda şâhit olarak Allah yeter. Biz sizin
kulluğunuzdan kesinlikle bilgisizdik/ duyarsızdık” diyecekler.
(Yunus/28, 29)
92,93
Ve onlara: “Allah'ın astlarından taptığınız şeyler nerede? Size yardım ediyorlar mı veya
kendilerine yardımları dokunuyor mu?” denilmiştir.
(Şuara/93)
8,9
Şüphe yok ki o Yaratıcı, bütün sırların meydana çıkarıldığı gün, onun geri döndürülmesine
güç yetirendir. 10
Artık onun için ne herhangi bir güç vardır, ne de herhangi bir yardımcı.
(Tarık/10)
50,51
Ve sen, görevli güçlerin, kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o
kimselerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak, “Tadın bakalım kızgın ateşin azabını! İşte bu, sizin kendi
ellerinizle meydana getirdiğiniz şeyler sebebiyledir. Ve şüphesiz Allah, kullara hiçbir şekilde
haksızlık eden biri değildir” diye onları geçmişte yaptıklarını ve yapmaları gerekirken
yapmadıklarını bir bir hatırlattırırken bir görseydin.
(Enfal/50,51)
Bu ayetlerde şu noktalara değinilmiştir:
* Kâfirler ölüm anlarında vefat ettirilirken çok sıkıntı çekerler, pişmanlık
duyarlar ama iş işten geçmiş olur. Ümitsizlik ve çaresizlik anında iman işe yaramaz.
83
Ne zaman ki elçileri onlara açık delillerle geldi, kendilerinde bulunan bilgiden dolayı
şımarıklık etmişlerdi. Hâlbuki o, alay ettikleri şey onları kuşatmıştı.
84
Sonra da ne zaman hışmımızı gördüler: “Allah'ın birliğine inandık ve O'na ortak koştuğumuz
şeyleri kabul etmedik” dediler.
85
Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine yarar sağlayacak değildi. –Allah'ın,
kulları hakkındaki sürüp giden tutumu...– İşte kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek
reddeden o kimseler burada kaybettiler, zarara uğradılar.
(Mü’min/83-85)
20
21.
* Müşrikler oradada yalan söylerler: Ayette müşriklerin “Biz, hiç bir
kötülükten yapmıyorduk” dedikleri nakledilmektedir. Onların bu ifadeleri, o şartlar
altında bile yalan söylediklerini göstermektedir. Nitekim En’am suresinde şu pasaj
yer almıştı:
22
Ve o gün hepsini toplayacağız. Sonra Biz, ortak koşan kimselere: “Hani nerede o gerçeğe
aykırı olarak inandığınız ortaklarınız?” diyeceğiz. 23
Sonra, onların ateşlere atılmaları, “Rabbimiz,
Allah'a kasem olsun ki ‘Biz ortak koşanlardan değildik’ demekten başka bir şey değildi.”
24
Bak, kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler! O uydurdukları şeyler de kendilerinden ayrılıp
kayboldu.
25
Onlardan sana kulak verenler vardır; oysa Biz, onu kavrayıp anlamalarına; kalpleri üzerine
kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık oluşturduk. Onlar, bütün alâmetleri/göstergeleri görseler
de ona inanmazlar. Öyle ki, o kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden o kimseler,
sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek “Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir
şey değildir” derler.
(En’am/22-25)
Yukarıdaki ayetlerde, müşriklerin sorgulandıkları sırada şirklerini inkârdan
başka bir yol bulamayacakları belirtilmektedir. Mahşerdeki sorgu sırasında suçluların
akıllarının başlarından gittiği, şaşkın, dehşete düşmüş bir hâlde olacakları göz önüne
alınırsa, onların orada da yalan söylemelerinin mümkün olduğu düşünülebilir. Ancak
ahirette yalan söylemenin hiçbir işe yaramayacağı Kur’an’da açıkça dile getirilen bir
husustur. Yalan söylemeye kalksalar bile Yüce Allah çeşitli şahitlerle onların
yalanlarını yüzlerine vuracaktır. Nitekim suçluların ahirette yalan söyleyeceklerini
bildiren birçok ayet (Ya Sin/65, Fussılet/20, 21, En'âm/28, Mücâdele/18, Mümin/69-76)
mevcuttur.
30-32
Ve Allah'ın koruması altına girmiş kimselere: “Rabbiniz ne indirdi?”
denilince onlar: “Hayır” derler. Bu dünyada güzelleştirenlere-iyileştirenlere
iyilik-güzellik vardır. Âhiret yurdu ise kesinlikle daha hayırlıdır. Ve Allah'ın
koruması altına girmiş kimselerin yurdu; Adn cennetleri ne güzeldir! Onlar,
oraya girecekler. Onun altından ırmaklar akar. Orada, onlar için diledikleri
şeyler vardır. Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişileri işte böyle
karşılıklandırır. Allah'ın koruması altına girmiş kişiler o kimselerdir ki,
melekler onları hoş ve rahat ettirerek onlara geçmişte yaptıklarını ve yapmaları
gerekirken yapmadıklarını bir bir hatırlattırırlar. “Selâm size, yapmış
olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete!” derler.
Kendilerine “Rabbiniz ne indirdi?” diye sorulduğunda “Eskilerin
masallarını...” diyen müşriklerin durumlarına karşılık bu ayetlerde de akıllı ve
takvalı davranan müminlerin durumları nakledilmektedir. Aynı soruya “hayır
indirildi” diye cevap veren müminler, bu teslimiyetleri karşılığında doğal olarak
ahirette de “hayır” ile karşılaşacaklardır. Öyle ki, Rablerinden görecekleri bu hayırlı
muamelenin sonucu olarak Adn cennetlerine yerleştirileceklerdir. İnananların, takvalı
davrananların daima ödüllendirileceği Rabbimizin bir vaadidir:
30-32
Şüphesiz, “Rabbimiz Allah'tır” deyip sonra dosdoğru olanlar; onların üzerine, haberci
âyetler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında
ve âhirette sizin yol gösterenleriniz, yardımcılarınız, koruyanlarınızız. Cennette, kullarının
günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olan, engin merhamet sahibinden bir
ikram olarak sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada istediğiniz şeyler de sizin içindir.”
33,34
Ve Allah'a çağırıp/ yakarıp sâlihi işleyen ve “Ben, Müslümanlardanım” diyen kimseden
daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/ iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel
şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir yakın'dır.
21
22.
35
Bu olgun davranışaancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak büyük bir pay sahibi olan
kavuşturulur.
(Fussılet/30-34)
“68-70
Ey âyetlerimize iman etmiş ve Müslümanlar olmuş olan kullarım! Bugün size korku
yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz. Siz ve eşleriniz ağırlanmış olanlar olarak girin cennete! 71-73
-Allah'ın koruması altına girmiş kişilerin çevrelerinde altın tepsiler, kadehler dolaştırılır. Orada
nefislerin arzu duyacağı, gözlerin zevkleneceği her şey vardır.– Ve siz, orada sürekli kalacaksınız.
Ve işte bu, yapagelmiş olduğunuz şeyler sebebiyle, kendisine son sahip edildiğiniz cennettir. Orada
sizin için birçok meyveler vardır. Onlardan yiyeceksiniz.”
(Zuhruf/68-73)
27
Allah, iman edenleri, basit dünya yaşamında ve âhirette sabit bir söze/imana sabitler. Allah,
şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları da saptırır. Ve Allah, dilediği şeyi yapar.
(İbrahim/27)
Muttakilerin kendilerine gönderilen vahiyleri “hayır” olarak nitelemeleri,
Kur’an’ın mahza hayır, iyilik ve güzellik içerdiğini ifade etmektedir. Kur’an dünyada
da hayırdır, ahırette de hayırdır.
14-17
Arınan, Rabbinin adını anıp da salât eden; mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olan;
toplumu aydınlatmaya çalışan kimse kesinlikle kendini kurtarmıştır. Fakat siz şu basit dünya hayatını
tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve devamlı kalıcıdır.
(A’la/14-17)
4,5
Sonrası senin için öncesinden elbette daha hayırlı olacak. Ve Rabbin sana verecek, sen de
hoşnut olacaksın.
(Duha/4, 5)
97
Erkek-dişi, mü’min olarak kim iyi amel işlerse kesinlikle onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve
kesinlikle onların ücretlerini, yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle ödüllendireceğiz.
(Nahl/97)
Konumuz olan ayetlerde dikkat çeken bir başka nokta da, takvalıların tüm
yaptıklarının ölüm anında kendilerine tastamam gösterilmek suretiyle sevindirilerek
vefat ettirilecek olmalarıdır.
Ayetlerde müminler methedilip övülerek diğer insanlar da onların ulaşacakları
mutlu sonu elde etmeye teşvik edilmişlerdir.
33,34
Onlar kendilerine, doğal güçlerin gelmesinden veya Rabbinin emrinin
gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar! Kendilerinden öncekiler de böyle
yapmışlardı. Ve Allah onlara haksızlık etmedi, fakat onlar şirk koşarak
kendilerine haksızlık etmişlerdi, yanlış; kendi zararlarına iş yapmışlardı. Bunun
için, sonunda yaptıklarının cezası kendilerine isabet etti. Alay edip durdukları
şey de kendilerini kuşattı.
Bu ayetlerde, işi inada döküp bilgisizce ve herhangi bir dayanakları olmadan
ahıreti, azabı inkâr eden müşriklere zımnen şöyle denilmektedir: “Niçin hâlâ çok
kolay ve açık olan daveti kabul etmekte direniyorlar? Biz, gerçeği ortaya koymak
için her metodu denedik ve buna evrenden ve kendi bünyelerinden kanıtlar gösterdik.
Akıllı ve düşünebilen insanlar için şirke sapmaya neden olacak hiçbir boşluk
bırakmadık. Onlarsa bunları hep göz ardı etmekteler. Ölüm meleği gelince işin
farkına varacaklar. O zaman daveti kabul edecekler fakat bu kabul edişleri bir işe
yaramayacaktır.”
Bu ayetin bir benzeri de En’am ve Fecr surelerine yer almıştı:
22
23.
158
Meleklerin gelmesinden yahutRabbinin gelmesinden, ya da Rabbinin bazı alâmetlerinin/
göstergelerinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Rabbinin alâmetlerinden/ göstergelerinden
bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık
inanması bir yarar sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz; şüphesiz biz de bekleyicileriz.”
(En’am/158)
21-23
Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! Yer üst üste sarsıntılarla dümdüz edildiği zaman,
Rabbinin hesaba çektiği, gönderdiği vahiyler tanık olarak saf saf dizildiği zaman, o gün cehennem de
getirilmiştir; o insanın, o gün aklı başına gelecektir, artık aklının başına gelmesinin kendisine ne
yararı var ki!
(Fecr/21-23)
Allah’a, Allah’ın peygamberlerine ve âhiret gününe iman etmeyen bir kimse,
eğer ölüm anında, ölümün şiddetleri kendisine gelip çattığı ve ilâhî azabı kesinkes
görüp hissettiği zaman iman ederse, bu imana “iman-ı ye’s” veya “iman-ı be’s
[zoraki iman]” denir.
Zoraki iman şu üç durumda söz konusu olur:
1- Hayatta iken karşılaşılan felâketler karşısında.
2- Ölüm anında.
3- Kıyamette ve kıyamet sonrası dirilişte.
Bu üç durumdan biriyle karşılaştıktan sonra iman edenlerin imanları kabul
edilmez. Çünkü onlar özgür iradeleri ile değil, karşılaştıkları belâların sebep olduğu
korku ve ümitsizlikle, yani zoraki olarak iman etmişlerdir. Bu nedenle de, bu
imanları kendilerine hiçbir fayda vermez.
Bu konu hakkında Kıyamet suresinin tahlilinde detaylı açıklama yapıldığından,
ilgili bölümün oradan okunmasını öneriyoruz.
93
Ve Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde “Bana
vahyolundu” diyenden ve “Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha yanlış; kendi
zararlarına iş yapan kim olabilir? Şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan o kimseleri ölümün
şiddetleri içindeyken, görevli güçler de onlara ellerini uzatmış, “Canlarınızı çıkarın. Bugün, Allah'a
karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O'nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı
bir azapla cezalandırılacaksınız” derlerken bir görsen!
(En’âm/93)
13-16
O gün yalanlayıcılar, cehennem ateşine itildikçe itilirler. –İşte bu, yalanlayıp durduğunuz
ateştir! Peki, bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın oraya! İster sabredin ister
sabretmeyin, artık sizin için birdir. Siz, sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız!–
(Tur/13-16)
35
Ve Allah'a ortak koşan şu kimseler: “Allah dileseydi biz ve atalarımız
Kendisinin astlarından hiç bir şeye tapmazdık ve O'nun astlarından hiç bir
şeyden haram kılmazdık/ kutsallar edinmezdik” dediler. Kendilerinden önceki
kimseler böyle yaptılar. İşte elçiler üzerine, ancak açık-seçik bir tebliğden başka
ne olur?
Bu ayette ise müşriklerin bir başka saçmalığına değinilmiştir. Onlar,
beyinsizliklerinin vebalini Allah’a yüklemeye çalışmışlardır. Allah dileseymiş onlara
şirk koşturtmazmış, suç işletmezmiş. Tabiî ki dilese yapardı ama “meşiet-i ilahî”
insanların özgürce seçiminden yana gerçekleşmiştir. Sonucunu kabullenmek kaydıyla
dileyen istediği gibi inanır ve yaşar. Hidayet için zorlama söz konusu değildir.
Müşriklerin bu inançları En’am ve Zümer surelerinde daha evvel de bildirilmişti:
23
24.
148
Allah'a ortak koşankimseler diyecekler ki: “Allah dileseydi biz ortak koşmazdık, atalarımız
da ortak koşmazlardı, hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Onlardan önce yalanlayanlar da azabımızı
tadıncaya kadar işte böyleydi. De ki: “Yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir bilgi mi var? Siz, sadece
zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz.”
(En’am/148)
55-58
Ve ansızın azap gelmeden,
kişinin, “Allah'ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay
edenlerdendim” demesinden
yahut “Allah, bana doğru yolu gösterseydi, her hâlde ben Allah'ın koruması altına girmiş
kimselerden olurdum” demesinden
veya azabı gördüğü zaman, “Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik-güzellik üretenlerden
olsaydım” demesinden önce Rabbinizden size indirilenin en güzelini izleyin.”
(Zümer/55-58)
Ayetteki “Kendilerinden önceki kimseler böyle yaptılar” ifadesi, Peygamber’in
dönemindeki müşriklerden önceki nesillerin de kendi saçma düşüncelerine göre
inanıp yaşadıklarını ve yaptıklarının vebalini Allah’a fatura etmeye kalktıklarını
göstermektedir. O eski nesiller kendilerine gelen kitapları kendi anlayışlarına göre
yorumladılar hatta tahrifat yapma cüretini gösterdiler.
78
Bunlardan bir kısmı da, kuruntu dışında Kitab'ı bilmeyen, okuma-yazma
bilmeyen/analarından doğdukları gibi kalmış kimselerdir. Bunlar, sadece zannediyorlar.
79
Artık yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz paraya
satmak için, “Bu, Allah katındandır” derler. Artık o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara yazıklar
olsun! O kazandıkları şeyler yüzünden kendilerine yazıklar olsun!
(Bakara/78, 79)
78
Ve Kitap Ehlinden, bazı söz ve ilkeleri, kitaptan olmamasına rağmen, siz onu kitaptan
sanasınız diye, dillerini kitaba doğru eğip büken akılsız, serseri bir gurup vardır. O, Allah katından
olmadığı hâlde, “Bu, Allah katındandır” derler. Kendileri bilip dururken, Allah'a karşı yalan da
söylerler.
(Âl-i Imrân/78)
36
Ve andolsun ki Biz her ümmete, “Allah'a kulluk edin ve tağuttan
sakının” diye bir elçi gönderdik. Artık Allah, bu ümmetlerden bir kısmına
doğru yolu gösterdi, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde
bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş?
Bu ayetlerde Rabbimiz, rahmeti gereği, insanların doğru yolu bulmaları,
“Allah’a ibadet edip tağuttan kaçınmaları” için elçi gönderdiğini beyan etmektedir.
Gönderilen elçilerin görevi ve onlara indirilen vahiylerin temel mesajı, insanları
tağuta kulluktan kurtarıp Allah’a kulluğa yöneltmektir.
25
Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki ona: “Gerçek şu ki, Benden başka ilâh diye
bir şey yoktur. Onun için Bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.
(Enbiyâ/25)
45
Ve sen, elçilerimizden senden önce gönderdiğimiz kişilere sor, “Biz Rahmân'ın [yarattığı
bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] astlarından kulluk edilecek ilâhlar tanımış
mıyız?”
(Zuhruf/45)
Bu görev ve mesaj, kısaca “la ilahe illallah”ı bütün muktezası ile insanlara
iletmek ve bu ilkeye göre hareket edilmesini sağlamaya çalışmaktır.
24
25.
Ayette “Allah’a kulluk”unalternatifi “tağuta kulluk” olarak verilmiştir.
Nitekim Rabbimizin tevhid inancını ortaya koyarken kullandığı “karşıtlık ilkesiyle
anlatım” metodu başka ayetlerde de görülmektedir:
256
Dinde zorlamak/tiksindirmek yoktur; iman, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek
reddetmekten; iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan kesinlikle iyice ayrılmıştır. O
hâlde kim tâğûta küfreder; onu tanımaz Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa
yapışmıştır. Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.
(Bakara/256)
Ayette bahsedilen “Tağût” ve onun bu adı almasına sebep olan “tuğyan/azma”
hakkında kısa bir hatırlatmanın yararlı olacağı kanaatindeyiz:
TUĞYAN:
Tâğût’un eylemi olması bakımından öncelikle bu kavramın bilinmesi
gerekmektedir.
Tuğyan, "haddi aşma, zulüm, azgınlık, sapıklık, isyan, küfür" demektir.
Tuğyan kelimesi, tağâ [azdı, taştı, zulmetti] fiilinin mastarı olarak Kur’an'da
dokuz yerde geçer. Ayrıca "haddi aşıp azgınlık yapan kişi ve topluluklar" manasında
[tağ] altı yerde; insanları yoldan çıkaran, azdıran "şeytan", "put" ve "kâhin"
anlamında [tâğût] sekiz yerde geçer. Mastar ve diğer türevleriyle birlikte bu kelime
Kur’an'da toplam otuz dokuz yerde zikredilir. Tuğyan, insanın tabiatında vardır.
Vahye kulağını tıkayan, kendi aklını yegâne rehber kabul ederek kendini beğenen
bencil insan, bir de çok mal sahibi olup kendini ihtiyaçtan uzak görmeye başladı mı,
tuğyan içine düşmüş olur.
İnsan, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek hissettiği
zaman artık Allah'ı unutur; gerçek kudret, gerçek ilim, gerçek dileme, gerçek güç ve
irade sahibinin yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu durum insan için
tuğyana açılan bir kapıdır; artık dilediğini yapar, hak-hukuk ve sınır tanımaz. Allah'a
ortak koşmaya, nefsini O'nun yerine geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeye
başlar. İşte bu hâl, tuğyan hâlidir ve bu tür insanlar da Kur’an'ın diliyle "tâğî'dir.
Kur’an'da Firavun, tuğyanın simgesi olarak takdim edilmiştir. O, bütün gücün
kendi elinde olduğuna inanıyor, insanları küçük görüyor, öldürüyor ve en kötü
işkenceye maruz bırakıyordu (Bakara/49, İbrahim/6). Firavun mantığına göre bütün
insanlar onun kulu-kölesi, Mısır ve nehirler onun mülkü idi (Zuhruf/51).
Eğer Musa (as) ile Harun (as) ona tuğyanını hatırlatmasa ve onu Allah'a
çağırmasa idiler, Firavun da âhirette Allah'a karşı bir bahane üretebilir, "Rabbim!
Bana bir uyarıcı gelmedi ki!" diyebilirdi. Çünkü azgınlığının farkında değildi;
insanları köle olarak çalıştırmayı, onlara işkence etmeyi ve öldürmeyi tabiî hakkı
olarak görüyordu. Saltanatı onu mağrur etmişti.
Tuğyan'ın temelinde kibir ve bencillik yatar. Şeytanın da azgınlığının sebebi
kibir ve bencillikti. Bu bakımdan Nisâ/51'de tâğût, şeytanı [İblisi] da kapsamaktadır.
TÂĞÛT:
Arapça "Yüce Allah'a isyan etmek" anlamına gelen tağa kökünden türemiş bir
kavramdır. "Azgın, sapık, kötülük ve sapıklık önderi, zorba, şeytan, put, puthâne,
kâhin, sihirbaz, Allah'ın hükümlerine sırt çeviren kişi ve kuruluş" anlamlarına gelir.
Tuğyan ile aynı kökten gelen tâğût kelimesi; "azgın, insanlara zorla hükmeden, kâfir,
zorba kişi"yi ifade eder.
25
26.
Kur’an'da Allah müminlerindostu ve yardımcısı; tâğût ise kâfirlerin dostu ve
yardımcısı olarak gösterilmiş, müminlerin "Allah yolunda savaştıkları", kâfirlerin ise
"tâğût yolunda savaştıkları" ifade edilmiştir:
257
Allah, inananların yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınıdır; onları karanlıklardan
aydınlığa çıkarır. Kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimselere gelince; onların
yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınları tâğûttur ki kendilerini aydınlıktan karanlıklara çıkarır.
Bunlar, cehennem ashâbıdır. Onlar, orada sürekli kalıcıdırlar.
(Bakara/257)
76
İman etmiş kimseler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek
reddetmiş kişiler de tâğut yolunda savaşırlar. O hâlde siz şeytanın yakınları, yardımcıları ile savaşın.
Şüphesiz şeytanın tuzağı çok zayıftır.
(Nisâ/76)
Allah'ın indirdiği hükümlere muhalif olan ve onların yerine geçmek üzere hükümler
icat eden her kişi ve kurum, tâğûttur.
Tâğût, Allah'a karşı isyan etmesinin yanısıra, O'nun kullarını kendisine kul
edinmek gayretinde olandır. Bu işleviyle o, şeytân, papaz, dînî veya siyasî bir lider
olabilir.
Yüce Allah Kur’an'da “Andolsun ki, Biz her kavme ‘Allah'a ibadet edin, tâğûta
kulluk etmekten kaçının!’ diye (tebliğ yapması için) bir peygamber göndermişizdir
(Nahl/36)” ve “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğût yolunda
savaşırlar (Nisâ/76)” ayetleriyle müminlere tâğût hakkında bilgi vermekte ve tâğûta
karşı takınmaları gereken tavrı açıklamaktadır.
Her ne şekilde olursa olsun, insanlar tarafından Allah'ın hükümlerine muhalefet
edecek şekilde konulan hükümler, "tâğûtî hükümler" olarak isimlendirilirler. Yüce
Allah şöyle buyurmaktadır:
76
İman etmiş kimseler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini
bilerek reddetmiş kişiler de tâğut yolunda savaşırlar. O hâlde siz şeytanın yakınları, yardımcıları ile
savaşın. Şüphesiz şeytanın tuzağı çok zayıftır.
(Nisâ/60)
Kendisinde böyle yetkiler görüp, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyip hevâ ve
hevesleri doğrultusunda hükümler koyanlar, aynı zamanda "ilâhlık" iddiasındadırlar.
Dolayısıyla Allah'ın hükümleri dışında hüküm koyanlar ve o hükümlere tâbi olanlar,
tevhîd akidesinin dışına çıkıp kâfir, zalim ve fasık olurlar. Allah Teâlâ, Mâide/44-
47’de, Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenleri kafir, zalim ve fasık olarak nitelemiştir
Konumuz olan ayetten de anlaşıldığı üzere Yüce Allah, Nûh (as)'dan
Muhammed (as)'e kadar bütün peygamberleri, insanlığı tevhide, yani Allah'ın
birliğine, ortağı olmadığına inanmaya; O'nun koyduğu hükümleri kabullenmeyip
hevâ ve heveslerine göre hüküm koyan tâğûta karşı savaşmaya ve tâğût kapsamına
giren şeylere kulluk etmekten kaçınmaya çağırmaları için göndermiştir.
Bu tâğûtlar, İbrâhîm (as) döneminde Nemrut, Mûsâ (as) döneminde Firavun,
Muhammed (as) döneminde de Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi toplumun ileri gelenleri
ve puta tapan şahsiyetleridir; diğer peygamberler döneminde de, kendilerine
gönderilen tevhîd akidesini/inancını inkâr edip, atalarından kalan inançlar üzerinde
inat gösteren puta tapan kavimlerdir.
Tâğûtların devri kapanmış değildir. Peygamber bulunsun veya bulunmasın, her
dönemde tâğûtlar var olmaya devam etmiştir. Onlar sadece eski kavimlerde ortaya
çıkıp yaşama imkânı bulan güçler değil; bugün de müslümanlara en azim düşmanlığı
ve en yıkıcı propagandaları reva gören kişi, odak veya organizasyonlardır. Tâğût,
26
27.
ekonomik, sosyal vekültürel güç kaynaklarını ele geçirmiş, ahlâkî değerleri [dini]
toplumların gözünde itibarsız ve taraftarı olmaktan çekinilen bir duruma düşürmeyi
göze alacak kadar düşmanlığını ilerletmiştir. Ayrıca doğrudan yaptıklarının dışında,
insanlığın ortak değerleri adı altında pek çok kavramı da müslümanlara zarar verecek
bir içeriğe dönüştürmüştür. Kısaca tâğût, müslümanları dört bir yanından kuşatmış
bulunmakta ve müslümanlara hayat hakkı tanımamaktadır.
Öyleyse anlıyoruz ki, Peygamberimizin görevi sokaktaki şımarıklarla değil,
tâğûtî düzenin kurucularıyla mücadele etmekti. İlk işi, toplumun hidayet yolu
üzerinde oturup haydutça engellemeler yapan bu azgın güruhu uyarmaktı.
Bu açıklamalardan sonra tekrar konumuz olan 36. ayete dönelim: Rabbimiz
ayetin sonunda “Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu
nasıl olmuş?” buyurmuştur. Böyle buyurarak peygamberlere ters davranan ve gerçeği
yalanlayanların durumlarının araştırılmasını istemiştir.
Rabbimizin geçmişten ibret alınması amacıyla yaptığı bu davetin yer aldığı
onlarca ayet mevcuttur. Bunlardan birkaçını hatırlatmakla yetiniyoruz:
10
Peki onlar, yeryüzünde yolculuk etmediler mi? Böylece kendilerinden öncekilerin âkıbeti
nasıl olmuş bir görsünler. Allah, onları yerle bir etti. Bu kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini
bilerek reddedenlere de onların benzerleri vardır.
(Muhammed/10)
46
Peki onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinin, akıl edecekleri kalpleri ve işitecekleri
kulakları olsun. İşte, şüphe yok ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerin içindeki kalpler kör olur.
(Hacc/46)
18
Ve andolsun, onlardan öncekiler de yalanladılar. Peki, Beni tanımamak/ tanıtmamaya
yeltenmek nasıl oldu?
(Mülk/18)
37
Sen, onların doğru yolda olmaları için hırs göstersen de, artık Allah,
saptırdığı kimseyi doğru yola kılavuzlamaz. Onlar için yardımcılardan da kimse
yoktur.
Bu ayette Resulullah’a, ne kadar gayret gösterirse göstersin, kalbini
mühürletmiş kişilerin doğru yola gelmeyecekleri bildirilmiştir. Peygamberimizin
kendini hırpalayacak kadar çabalamasının gerekmediği mesajı verilerek teselli
edildiği bu ayette aynı zamanda inkârcılara da yardımcısız ve çaresiz kalacakları
uyarısı yapılmıştır.
Bu konunun detaylı olarak yer aldığı birçok ayet (Maide/41, Hud/34, Kasas/56,
Bakara/272, Yunus/96, 97) vardır.
Allah’ın kimleri saptıracağı, kimlere hidayet edeceği birçok ayette yer almıştır.
Bu konuyu daha evvel Tekvir suresinin tahlilinde ele aldığımızdan, detayın oradan
okunmasını öneriyoruz.
38,39
Ve kâfirler, “Allah, ölen kimseyi diriltmez” diye en kuvvetli
yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. Hayır, Allah ölüleri, üzerine aldığı gerçek bir
vaat olarak, onların, hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyi onlara açığa
koymak ve gerçekleri örtbas eden kimselerin, yalancıların ta kendisi olduklarını
bildirmek için diriltecektir.
Bu ayetlerde de yine akıllarını kullanmayan müşriklerin temelsiz inançları
sorgulanmakta ve bu inancın geçersizliği ortaya konmaktadır. Müşriklerin Allah'a
27
28.
yemin ederek ısrarlaahireti reddetmelerine karşılık, Rabbimiz de onların bu inanışını
reddederek “Hayır, Allah ölüleri, üzerine aldığı gerçek bir vaat olarak, onların,
hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara açığa koymak ve inkâr eden kimselerin
yalancıların ta kendisi olduklarını bildirmek için diriltecektir” ifadeleriyle gerçeği
açıklamaktadır.
Müşriklerin kıyamet ve öldükten sonra dirilmeyi kabul etmeyişleri daha evvel
birçok yerde konu edilmişti: Bunlardan Ya Sin/77-82’nin tahlilinde ayrıntılı olarak
açıklanmıştır.
Bu ayetlerin ışığı altında, “Ahiret”in gerekliliğini şu şekilde özetleyebiliriz:
* Ahiret korkusu, rahatını seven ve dünya nimetlerini arzu edecek bir yapıda
yaratılmış olan insanı bu uğurda işleyeceği suçlardan caydırabilecek bir unsurdur.
Çünkü menfaati için her türlü sorumsuz davranışı işleyebilecek nitelikteki insanoğlu
ancak bir “mükâfat ve ceza yurdu”nun varlığı sayesinde kendisini denetleyebilmekte,
böylece dünya yaşamındaki kötülükler bir parça da olsa frenlenebilmektedir. Ahiret
korkusunun hiç olmadığı bir dünyada nasıl bir kargaşa, düzensizlik ve çürümenin
hüküm süreceğini hayal etmek bile dehşet vericidir.
* Kendisine doğru yol gösterilmesine karşılık, insan, bu dünyada tam olarak
özgür bırakılmıştır. Dolayısıyla insanlardan bazısı imanı, bazısı küfrü, bazısı da şükrü
veya nankörlüğü tercih etmektedir. Mantıkî olarak düşünüldüğünde, tam bir serbesti
içinde yapılan bu tercihlerin mutlaka mükâfat ya da ceza şeklinde karşılık bulması
gerekmektedir. Bu karşılıkların verileceği yer ahirettir.
* İnsanın yaptıklarının tam karşılığını bu dünyada aldığını söylemek mümkün
değildir. Zira birçok iyi davranış görülmediği veya görmezden gelindiği için
karşılıksız kalır, birçok iyi kimse de hiç suçu yokken zulme uğrar, suiistimale maruz
kalır. Oysa adalet, karşılıkların tam olarak alınmasını gerektirir. O hâlde, yapılan
zerre kadar bir hayır ve şerrin bile ihmal edilmediği, kesin adaletin sağlandığı bir
başka dünya daha olmalıdır. İşte, bu dünya ahiret yurdudur ve orada bütün ameller,
“Hâkimler Hâkimi”, “Adiller Adili” Allah tarafından karşılıklandırılacak, böylece
hakk yerini bulmuş olacaktır.
13-16
O gün yalanlayıcılar, cehennem ateşine itildikçe itilirler. –İşte bu, yalanlayıp durduğunuz
ateştir! Peki, bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın oraya! İster sabredin ister
sabretmeyin, artık sizin için birdir. Siz, sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız!–
(Tur/13-16)
40
Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, Bizim ona sözümüz sadece “Ol!”
dememizdir. O da hemen oluverir.
Bu ayette Rabbimiz sonsuz kudretine dikkat çekerek değişik zamanlarda ölen
tüm insanların bir anda diriltilmesini çok zor bir iş olarak kabul eden zavallılara
mesaj vermektedir. Allah’ın bir şey yaratmak için uygun ortam ve koşullara ihtiyacı
yoktur. O sadece “ol!” der, o da [murad edilen şey de] hemen oluverir.
51
Şâyet dileseydik Biz elbette her kente bir uyarıcı gönderirdik.
Kamer/50)
28
Sizin oluşturulmanız ve ölümden sonra diriltilmeniz ancak bir tek kişininki gibidir. Şüphesiz
Allah en iyi işiten, en iyi görendir.
(Lokman/28)
28
29.
35
Allah için çocukedinmek diye bir şey yoktur. O, bundan arınıktır. O, bir şeye hükmederse,
ona sadece “Ol” der, o da oluverir.
(Meryem/35)
82
Şüphesiz ki O, bir şeyi dilediğinde, O'nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen
oluverir.
(Ya Sin/82)
68
O, yaşatır ve öldürür. Artık O, bir emir gerçekleştirince artık ona sadece ‘Ol!’ der de o, hemen
olur.”
(Mü’min/68)
41,42
Ve haksızlığa uğradıktan sonra Allah yolunda hicret eden kişiler,
kesinlikle Biz onları, sabretmiş ve sadece Rablerine işin sonucunu havale eden
şu kimseleri bu dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Ötekinin/âhiretin
ücreti ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi!
Bu ayetlerde, zulme uğradıklarında inançlarında sebat gösterip gerektiğinde
mallarını, mülklerini, yurtlarını bırakıp inançlarını bir başka yerde yaşamak
isteyenler övülmektedir. Bu ayetler peygamberimize ve sıkıntıdaki Müslümanlara
hicret işareti vermektedir.
Mekkeli müşrikler tevhid inancından geri çevirmek için müminlere ellerinden
gelen her türlü işkenceyi yapmaya başlamışlardı. Tarih kitaplarında yer aldığına göre,
İslam daveti başlayıp Kureyş'ten inananların sayısı çoğaldıkça Mekkeli müşrikler
büyük tepki göstererek müminlere sataşmaya ve işkence etmeye başlamışlar, onları
tevhid inancından geri döndürmeye çalışmışlardır.
Bunun üzerine ilk Müslümanlardan bir grup peygamberimizin yol
göstermesiyle Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmışlardır. İlk seferinde 11 erkek,
4 kadın hicret etmiştir. Muhacirlerin çoğunluğu Kureyş’in gençlerinden
oluşmaktaydı. Müşriklerin de akrabaları idiler. Bir müddet sonra Habeşistan’daki bu
muhacirlere müşriklerin inandığına dair yanlış bir haber ulaştı ve hemen geri
döndüler. Ne yazık ki, bu haber doğru değildi. Yanlış haber, Resulullah’ın Necm
suresini tebliği anında müşriklerin gayri ihtiyari secde etmelerinden kaynaklanmıştı.
Mekkeli müşrikler yeniden zulmetmeye başladılar, müminler tekrar hicret
ettiler. Bu kez onlara başkaları da katılmış ve sayıları 83 erkek ve 18 kadın olmak
üzere 101’e ulaşmıştı. Bu ikinci grup Hicret’in 6. yılına kadar orada kaldı. Bu esnada
müslümanlar Medine’de güçlenip kuvvetlenmişlerdi. Durumu öğrenmeleri üzerine
Habeşistandaki göçmenler hemen Medine’ye döndüler.
“Esbabı Nüzul” kayıtlarında4
bu ayetlerin Ebu Cendel b. Süheyl, Bilal,
Habbab, Abis ve Ammar hakkında indiği nakledilir. Ancak bu nakiller doğru bile
olsa, ayetlerin mesajını birkaç kişiye hasretmek doğru değildir. Ayetler tüm
zamanlara şamil mesajlar içermektedir.
43,44
Ve Biz, senden önce de, sadece kendilerine vahyettiğimiz olgun
insanları açık kanıtlarla ve yazılı belgelerle elçi olarak gönderdik. Eğer
bilmiyorsanız, haydiyin Tevrât ve İncîl'i bilen bilginlere sorun. Biz sana da o
öğüdü/Kur’ân'ı, kendilerine indirilmiş olanı ortaya koyman için, onların da
iyiden iyiye düşünmeleri için indirdik.
Bu ayetlerde Rabbimiz Kur’an’ın indiriliş nedenini ve gönderdiği elçilerin
4
(Vahıdi; Esbabü’n-Nüzul, İbn Cerir, İbn Ebi Hatim)
29
30.
niteliğini açıklamaktadır. Dahasonra da bu konuya aklı ermeyenleri bu konuyu bilen
bilginlere [zikr ehline] yöneltmekte ve onlardan bilgi alınabileceğini bildirmektedir.
Müşriklerin beklentisi doğrultusunda bir elçi olmayacağı Kur’an’da ikna edici
kanıtlarla birçok kez (En’am/8, 9, Mü'minun/47, Mü'minun/33-38, Yunus/2, Furkan/7,
Yusuf/109, İsra/93,94, Furkan/20, En’am/50, Kehf/110, A’raf/188) açıklanmıştır.
Konumuz olan ayetteki “Ehl-i Zikr” ifadesiyle hem Ehlikitap’tan Tevrat, vahiy
ve din hakkında bilgisi olanlar, hem de Kur’an’ı ve mesajlarını iyice kavramış olan
mümin bilginler kastedilmiştir. Zaten “Zikr” sözcüğü hem Tevrat’ın hem de
Kur’an’ın niteliğidir:
9
Hiç kuşkusuz Biz, o Öğüt'ü/ Kur’ân'ı Biz indirdik, Biz. Ve kesinlikle Biz, onun için
koruyucularız.
(Hıcr/9)
9
De ki: “Ben elçilerden ilk ortaya çıkan biri değilim. Ve ben, bana ve size ne yapılacağını
bilmiyorum. Ben sadece bana vahyedilene tâbi oluyorum. Ve ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.”
(Ahkaf/9)
Demek oluyor ki, sorunu olanlar bu sorunlarını Kur’an’ı bilenlere iletecekler
ve işin doğrusunu Kur’an’dan öğreneceklerdir. Bu noktaya birçok kez temas
edilmiştir:
9
De ki: “Ben elçilerden ilk ortaya çıkan biri değilim. Ve ben, bana ve size ne yapılacağını
bilmiyorum. Ben sadece bana vahyedilene tâbi oluyorum. Ve ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.”
(Nisa/59)
64
Ve Biz, sana Kur’ân'ı sırf hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyleri onlar için açığa koyasın
diye ve iman edecek bir topluma bir kılavuz, bir rahmet olarak indirdik.
(Nahl/64)
213
İnsanlar tek bir önderli toplum idi de Allah müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere
peygamberler gönderdi ve anlaşmazlık ettikleri konularda insanlar arasında hükmetsinler diye onların
beraberinde hak ile kitap indirdi. Ve sırf o Kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra
aralarındaki azgınlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, Kendi bilgisi gereği,
iman edenlere, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka kılavuz oldu. Ve Allah, dilediği
kimseyi/dileyen kimseyi dosdoğru yola kılavuzlar.
(Bakara/213)
45-47
Peki sinsice kötülükleri plânlayanlar, Allah'ın kendilerini yere
batırmayacağından yahut bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden
yahut onlar dolaşıp dururlarken Allah'ın, kendilerini yakalayıvermesinden, –
üstelik onlar, âciz bırakanlar da değillerdir– yahut da kendilerini azar
azar/korku içinde yakalamasından emin mi oldular? İşte, şüphesiz sizin
Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir.
Bu ayetlerde özellikle sürekli hile planlayan müşrikler kınanmakta ve
karşılaşabilecekleri azapla tehdit edilip uyarılmaktadır. Soru şeklindeki bu uyarıyla
kendilerine hiçbir şekilde güvencede olmadıkları, üstelik başlarına gelebileceklere
karşı önlem alabilecek bir güçlerinin de bulunmadığı bildirilmektedir.
30
31.
Ayette sözü edilenazap çeşitleri, Karun gibi onların da yere batırılması, azabın
hiç ummadıkları bir yönden gelip çatması, ya da Ad, Semud ve Lut kavimlerine
gelen azap şeklini çağrıştırmaktadır.
16
Gökte olan/yüceler yücesi olan Allah'ın sizi yere batırmasından güvende misiniz? Bir de
bakarsın ki çalkalanıvermiştir.
17
Ya da siz, gökte olan Zat'ın üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden güvende
misiniz? Artık uyarımın nasıl olduğunu yakında bileceksiniz.
(Mülk/16, 17)
97-99
Acaba o kentlerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden güvende
oldular mı? Yoksa o kentlerin halkı, kuşluk vakti anlamsız işlerle uğraşırlarken onlara azabımızın
geleceğinden güvende oldular mı? Öyleyse Allah'ın ince plânından güvende oldular mı? Ziyana
uğramış topluluktan başkası Allah'ın ince plânından kendini güvende görmez.
(A’raf/97- 99)
97-99
Acaba o kentlerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden güvende
oldular mı? Yoksa o kentlerin halkı, kuşluk vakti anlamsız işlerle uğraşırlarken onlara azabımızın
geleceğinden güvende oldular mı? Öyleyse Allah'ın ince plânından güvende oldular mı? Ziyana
uğramış topluluktan başkası Allah'ın ince plânından kendini güvende görmez.
(Kasas/81)
30
Ve hani bir zaman, şu kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan şu
kimseler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Ve
onlar tuzak kurarken Allah da cezalandırıyordu. Ve Allah, cezalandıranların en hayırlısıdır.
(Enfal/30)
196,197
Kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş olan şu kişilerin beldelerde
dolaşmaları, çok az bir kazanım, sakın seni aldatmasın. Sonra onların varacakları yer cehennemdir ve
o, ne kötü bir yataktır!
(Al-i Imrân/196, 197)
47. ayetin son cümlesindeki “İşte, şüphesiz sizin Rabbiniz, kesinlikle çok
şefkatlidir, çok merhametlidir” ifadesi, Rabbimizin insanlara bir kurtuluş kapısı
açarak rahmeti ve şefkati gereği suçluyu alelacele cezalandırmayacağı mesajını
vermektedir. Buna dair Rabbimizin beyanlarını daha evvel de görmüş idik.
45
Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak
olsaydı, yeryüzünde küçük-büyük hiçbir canlıyı bırakmazdı. Velâkin onları, adı konmuş bir süreye
kadar ertelemektedir. Sonunda süre sonları geldiği zaman da artık şüphesiz Allah, Kendi kullarını en
iyi görendir.
(Fatır/45)
58
Bununla beraber senin rahmet sahibi Rabbin çok bağışlayıcıdır. Eğer senin rahmet sahibi
Rabbin, işledikleri günahlar yüzünden onları hemen yakalayacak olsaydı, onlara azabı kesinlikle acele
verirdi. Aksine onlara vaat edilen bir zaman vardır. Onlar, O'nun astlarından bir sığınak asla
bulamazlar.
(Kehf/58)
48
Onlar, gölgeleri Allah'a boyun eğerek, küçülenlerin ta kendisi olarak
sağdan sola dönen, Allah'ın oluşturduğu birtakım şeyleri görmediler mi/bunları
hiç mi düşünmediler?
49,50
Ve göklerde ve yeryüzünde bulunan canlılar ve doğal güçler,
kibirlenmeden Allah'a boyun eğerler. Kendilerinin üstündeki Rablerinden
korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.
31
32.
Bu ayetlerde Rabbimizevrendeki ayetlerine; kurduğu sisteme dikkat çekmiştir.
Ayetin orijinal metninde yer alan “secde” sözcüğü, namazdaki secde demek olmayıp
daha evvel birçok vesile ile açıkladığımız gibi “Teslim olma, boyun eğme, uyum
sağlama” anlamındadır.
Allah’ın yarattığı küçük, büyük her varlık Allah’ın koyduğu sistem
çerçevesinde hareket etmekte, kime ne görev verdiyse hepsi de kendisine verilen o
görevi yapmaktadır:
11
Sonra duman hâlinde bulunan göğe yerleşti/ egemenlik kurdu da ona ve yeryüzüne,
“İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. İkisi de, “Biz isteyerek geldik” dediler.
(Fussılet/11)
6
Gövdesiz bitkiler ve ağaçlar (TÜM BİTKİLER) da boyun eğip teslimiyet göstermektedirler.
(Rahman/6)
15
Ve yerde ve göklerde olan kimseler ve gölgeleri, ister istemez her zaman yalnızca Allah'a
boyun eğip teslimiyet gösterirler.
(Ra’d/15)
19,20
Göklerde ve yeryüzünde olan kimseler de yalnızca O'nundur. O'nun katında olan kimseler
de O'nun kulluğundan büyüklenmezler ve usanmazlar, gece-gündüz ara vermeyerek Kendisini noksan
sıfatlardan arındırırlar.
Enbiya/19,20)
Bu ayetler sadece yeryüzünde değil, göklerde [gezegenlerde] de canlı
yaratıklar olduğunu bildirmektedir. Bu işaret daha birçok ayette vardır. Bunlardan
biri de aşağıdaki ayettir:
29
Ve göklerin, yeryüzünün oluşturulması ve göklerde ve yerde her dâbbehden/canlıdan türetip
yayması, O'nun alâmetlerinden/ göstergelerindendir. Ve O, dilediği zaman onların hepsini toplamaya
gücü yetendir.
(Şura/29)
51
Ve Allah, buyurdu: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. O hâlde
yalnız Benden korkun/yalnız Bana kulluk edin.”
52
Göklerde ve yeryüzünde olan şeyler de yalnız O'nundur. Din de daima
O'nundur. Böyle iken, siz Allah'tan başkasına mı kendinizi koruma altına
aldırtıyorsunuz?
Rabbimizin gönderdiği mesajların içeriğinin çok öz bir şekilde ifade edildiği
bu ayetlerde tevhid inancını oluşturan temel ilkeler ortaya konmaktadır. Bu ilkelere
göre, Rabbimiz tek ilah olduğu gibi, kâinatın mülkü de tamamen O’na aittir. İnsanın
yalnız O’na kulluk etmesi gerektiği gibi, takvalı davranması gereken tek varlığın da
O olduğunun bilincinde olmalıdır. Rabbimiz, tevhid inancını oluşturan bu temel
ilkelerin bozulmasına asla razı değildir.
Ayette “iki ilah”ın reddedilmesi, ikiden fazla ilahın da reddedilmesi anlamına
gelir:
22
Eğer yer ile gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de kesinlikle kargaşa içinde
olurdu/düzenleri bozulurdu. O hâlde en büyük tahtın Rabbi olan Allah, onların nitelemekte oldukları
şeylerden arınıktır.
(Enbiya/22)
32
33.
83
Peki onlar, göklerdeve yerde olan herkes, ister istemez O'nun için İslâmlaşmış iken ve
kendileri de sadece O'na döndürüleceklerken Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?
(AI-i Imran/83)
3
Dikkatli olun, halis din sadece Allah'a aittir. O'nun astlarından birtakım yardımcı, yol gösterici,
koruyucu yakınlar edinenler: “Allah'ın astlarından edindiğimiz yardımcı, yol gösterici, koruyucu
yakınlar, bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz.” Şüphesiz kendilerinin
ayrılığa/anlaşmazlığa düşüp durdukları şeylerde, onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz
Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez.
(Zümer/3)
53
Ve iyilik olarak sahip olduğunuz ne varsa, işte Allah'tandır. Sonra size
bir zarar dokunduğunda, hemen yalnız O'na sığınırsınız.
54,55
Sonra, zararı sizden giderince, sizden bir grup, küfretmek; kendilerine
verdiklerimizi örtbas etmek/verdiklerimize iyilikbilmezlik etmek için Rablerine
ortak koşarlar. –Hadi şimdi yararlanın! Fakat yakında bileceksiniz.–
Bu ayetlerde, insanoğlunun sahip olduğu nimetlerin hepsinin Allah’ın lütfu
olduğu hatırlatılarak bazılarının kendilerine sıkıntı dokunduğunda Allah’a
yalvardıkları, sıkıntı geçtikten sonra ise nankörlük amacıyla Allah’a şirk koştukları
nakledilmektedir. Bu hâl, çıkarcılığı kendisine kişilik edinmiş kimselerin genel
psikolojisidir.
O, sizi bir candan yaratan ve ondan da, kendisine ısınsın diye, eşini yapandır. Ne zaman ki o,
onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki zevce
ağırlaştı, o zaman onlar [o ikisi] Rablerine dua ettiler: “Eğer bize salih [bir çocuk] verirsen, ant olsun
ki kesinlikle şükredenlerden olacağız.”
Ne zaman ki onlara [o ikisine] salih [bir çocuk] verdi, o ikisine verdiği şey hakkında O’nun
için ortaklar kıldılar. Onların ortak koştuğu şeylerden Allah münezzehtir, yücedir.
(A’raf/189, 190)
İnsanın şirke ve nankörlüğe meyilli bu ham karakteri Hud suresinde de dile
getirilmiştir:
9-11
Ve eğer, sabreden ve düzeltmeye yönelik işleri yapan kişilerin –işte bunlar, bağışlanma ve
büyük ödül kendileri için olanlardır– dışındaki insanlara, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu
kendisinden çekip alsak, kuşkusuz o umutsuzdur, çok nankördür. Ve eğer, kendisine dokunan
mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, “Kötülükler benden gitti” der. Ve kuşkusuz o,
şımarıktır, böbürlenen biridir.
(Hud/9- 11)
Kur’an’da konumuz olan ayetin üslûbunu taşıyan ve Hud suresinin yukarıda
verdiğimiz ayetlerinin tefsiri mahiyetinde olan daha birçok ayet (Tövbe/75, 76,
Yunus/22, 23, Lokman/31, 32, Rum/33, Ankebut/65, İsra/67, Zümer/6-8) vardır.
Bu konuya daha evvel A’raf suresinde değinildiğinden, detayın oradan
okunmasını öneriyoruz.
56
Ve ortak koşanlar, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden
bilmedikleri şeylere pay ayırıyorlar. –Allah'a andolsun ki siz uydurageldiğiniz bu
şeylerden kesinlikle sorgulanacaksınız.–
33
34.
57
Ve onlar, Allah'akızlar isnat ediyorlar. –Allah, bundan arınıktır.–
Kendileri için de iştahlandıkları oğlan çocukları vardır.
58
Ve onlardan biri kız doğum haberi ile müjdelendiği zaman içi öfkeyle
dolarak yüzü kapkara kesilir.
59
Kendisine verilen haberin/müjdenin kötülüğünden dolayı toplumundan
gizlenir; aşağılık ve horluğa rağmen kızı yanında mı tutsun yoksa toprağa mı
gömsün! Dikkat edin, onların verdikleri hüküm/töreleri ne kötüdür!
Bu ayet gurubunda, cahiliye Araplarının, evlatları ve malları ile ilgili sapık
inançları, gelenekler, cehalet ve küstahlıkta ne kadar ileri gittikleri anlatılmaktadır. O
günkü Arap müşrikleri güya kendi kafalarınca taksimat yaparak bazı yiyecekleri
putlara, sözde ilahlarına ayırıyorlardı. Üstün gördükleri oğlan çocuklarını kendileri
sahiplenip hor gördükleri kız çocukları da Allah’a isnat ediyorlardı. İçlerinden birine
kız çocuğu doğduğu haber verildiğinde bu habere öfkelenir, kızarmak bir yana,
öfkesinden yüzü kapkara kesilirdi. Kız çocuğu oldu diye toplumdan saklanır, “bu
rezillik karşısında çocuğu tutsam mı, toprağa gömsem mi” diye kendi içinde gelgitli
bir savaş yaşardı.
Bu ayetler insanlığın bir zamanlar ne halde olduğunu ve İslam’ın insanlığı
hangi sosyal çukurlardan çıkardığını göstermektedir.
Onların bu inançları birçok ayette (Zuhruf/17, En’am/136, Maide/103, Necm/21, 22,
Saffat/151-154) sergilenmiştir.
62
Ve beğenmediklerini Allah için ayırırlar. Ve dilleri, en güzelin
kendilerine ait olduğunu, yalan yere söyler durur. Hiç şüphesiz onlar için ancak
ateş vardır ve onlar, önden itileceklerdir.
Bu ayet 56 -59. ayetler üzerine atıf olup Mekkeli müşriklerin sapık inançlarının
beyanı mahiyetindedir.
Mekkeli şımarık kodamanlar kendilerinin Allah’ın sevgili kulu olduklarını,
sahip oldukları servetin de kendilerine bu nedenle verildiğini iddia ederlerdi. Hatta
“ahıret yok; ama varsa bile, bize orada da en hayırlı şeyler verilir” şeklinde kof bir
egosantrizm içinde yaşarlardı.
50
Ve eğer kendisine dokunan sıkıntıdan sonra, kendisine tarafımızdan bir rahmet tattırsak, hiç
kuşkusuz “Bu benim hakkımdır. Ve kıyâmetin kopuş anının geleceğini sanmıyorum. Ve eğer
Rabbime döndürülürsem, O'nun katında hiç şüphesiz, benim için en güzeli vardır” der. Bu nedenle
kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimselere, yaptıklarını kesin bildireceğiz
ve onlara, kesinlikle kaba bir cezadan tattıracağız.
(Fussilet/50)
35,36
Ve bu adam, kendine haksızlık ederek bağına girdi: “Ben, bunun hiç yok olacağını
sanmıyorum. Ben Saat'in kopacağını da zannetmiyorum. Var sayalım ki Rabbime geri götürüldüm,
kesinlikle orada bundan daha iyi bir sonuç bulurum” dedi.
(Kehf/35, 36)
Bu zihniyet sahipleri ile ilgili Meryem suresinde detaylı bir pasaj vardır:
73
Ve âyetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman, o kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini
bilerek reddetmiş olan o kişiler, iman etmiş olan kişilere, “Bu iki zümreden [mü’min ve Allah'ın
ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlerden] hangisi makam mevki bakımından daha iyi, düşüp
kalktığı kimseler/örgütler bakımından daha güzeldir?” dediler.
34
35.
74
Hâlbuki Biz, onlardanönce, mal ve gösterişçe daha güzel nice kuşakları/asırlar halkını
değişime/yıkıma uğrattık.
75
De ki: “Kim sapıklık içinde olursa, Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça
merhamet eden Allah], ona uzattıkça uzatır/süre tanır. Sonunda kendilerine vaat edileni [azabı veya
kıyâmetin kopuşunu] gördükleri vakit, artık onlar kimin makamca-mevkice daha şerli ve askerce
[destekçe, kuvvetçe] daha zayıf olduğunu bilecektir.
76
Ve Allah, kılavuzlandıkları doğru yola girenlere kılavuzu artırır. Ve kalıcı olan düzeltmeye
yönelik işler, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, sonuç bakımından da daha iyidir.”
77
Peki, alâmetlerimizi/ göstergelerimizi, Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini kabullenmeyen ve
“Elbette mal ve çocuk verilecektir” diyen kimseyi gördün mü/hiç düşündün mü?
78-80
O inkârcı kişi, bilmeyeceği, aklının ermeyeceği konulara bilgi sahibi oldu; ya da Rahmân'ın
[yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'ın] katından bir söz mü aldı?
Kesinlikle onun düşündüğü gibi değil! Biz onun söylediği şeyleri yazarız ve onun için, azaptan
uzattıkça uzatırız. Ve o söylediği şeylere Biz mirasçı olacağız/son söz ve uygulama Bizimdir ve o,
Bize tek başına gelecektir.
(Meryem/73-80)
Yukarıdaki pasaj dikkatle okunduğunda, inkârcıların kendilerine okunan
Kur’an ayetlerine inanmak yerine, inananlarla kendi aralarındaki makam-mevki
farklarını gündeme getirerek kendilerinin daha iyi bir pozisyonda olduklarını iddia
ettikleri görülmektedir. Bu tavırlarıyla inkârcılar zımnen şöyle demektedirler: “Kimin
daha güzel ve büyük evleri var? Kimin hayat standartları daha yüksek? Kimin daha
muhteşem ve şaşaalı meclisleri var? Eğer siz bütün bunlardan mahrum, biz ise
onların hepsine sahip bir durumda isek, çok mutlu bir dünya hayatı yaşayan bizler
mi, yoksa fakir ve zavallı bir hayat yaşayan sizler mi doğru yolda sayılırsınız? Buna
karar verin.”
İnkârcıların bu yaklaşımları Kur’an’da başka ayetlerde de nakledilmiştir:
11
Ve kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olan kişiler, iman etmiş kişiler
için: “Eğer bir hayır, çıkar olsaydı, onlar, ona bizim önümüze geçemezlerdi; önce biz mü’min olur
çıkarı biz alırdık” dediler. Bununla kılavuzlandıkları doğru yola girmeyince de: “Bu eski bir
uydurmadır” diyeceklerdir.
(Ahkaf/11)
111
Onlar: “Sana çok düşük kimseler uyarken, biz sana inanır mıyız?” dediler.
(Şuara/111)
53
Ve Biz, “Allah, aramızdan bunlara mı iyilikte bulundu?!” desinler diye, onlardan bazısını
bazısı ile böyle ateşlere sürükledik, imtihan ettik. Allah, kendilerine verilen nimetlerin karşılığını
ödeyenleri daha iyi bilen değil midir?
(En’âm/53)
İnkârcıların inananlara yönelik bu küstah ve küçümseyici tutumlarının kaynağı,
gerek dünyaya olan bağlılıklarının gerekse insan ilişkilerindeki kibirlerinin yol açtığı
değer algılamadaki manevî körlükleridir. Pasajda, müminleri küçümseyen Kureyşli
Firavun taslaklarına zımnen şöyle bir hatırlatma yapılmaktadır: “Sizden daha varlıklı;
daha sağlam evlere, eşyalara, güzel manzaralara sahip olan nice kuşaklar, inkâr ve
yalanlamaları sonucu yok edildiler. Siz de bu zihniyette devam ederseniz aynen onlar
gibi helâk edilirsiniz.”
Kendini garantide gören bu zihniyetteki bir insan “Elbette mal ve çocuk
verilecektir” diyerek küstahça bir tavır sergilemektedir. Zımnen şöyle demektedir:
“Siz beni hatalı ve sapık bir insan olarak niteliyor ve ilâhî azapla tehdit ediyorsunuz.
Ancak gerçek şu ki, bugün ben sizden daha zenginim ve gelecekte de elimdeki
nimetlere sahip olmaya devam edeceğim. Mallarıma, servetime, zenginliğime ve
35
36.
benim oğullarıma bakınve ondan sonra da bana Allah’ın azabının bunun neresinde
olduğunu söyleyin.”
Meryem suresindeki bu pasajla ilgili tahlilimizin yeniden gözden
geçirilmesinin yararlı olacağı kanaatindeyiz.
60
Âhirete iman etmeyen kimseler için kötülüğün aynısı vardır. En yüce
örnek ise, Allah'ındır. O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi
mümkün olmayan/ mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi
engelleyen/sağlam yapandır.
61
Ve eğer Allah, yanlış işleri nedeniyle insanları sorgulayıp cezalandıracak
olsaydı, yeryüzünün üstünde irili-ufaklı tüm canlılardan hiçbir şey bırakmazdı.
Velâkin onları adı konulmuş bir süreye kadar erteler. Artık onların sürelerinin
sonu gelince de ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler.
Bu ayetlerde, Allah’a seviyesizce yakıştırmalar yapan inkârcıların, yaptıkları
kötülüğün karşılığını ahirette yine kötülük olarak alacakları bildirilmektedir. Ancak
Allah’ın kullara benzemediği, söz konusu kötülüklerden vazgeçtikleri takdirde
Allah’ın da onları yüce mesellere değiştireceği müjdesi verilmektedir. Pasaj, Allah’ın
cezalandırmada acele etmediği, onları adı konmuş bir ecele [ahırete] ertelediği
hükmü ile sona ermektedir.
53
Ve Biz, “Allah, aramızdan bunlara mı iyilikte bulundu?!” desinler diye, onlardan bazısını
bazısı ile böyle ateşlere sürükledik, imtihan ettik. Allah, kendilerine verilen nimetlerin karşılığını
ödeyenleri daha iyi bilen değil midir?
(En’am/160)
27
Kötülük kazanmış olan kimseler de, kötülüğün cezası, bir benzeri iledir. Ve onları bir aşağılık
kaplar. Onlar için Allah'tan, hiçbir koruyucu yoktur. Sanki onların yüzleri karanlık gecelerden bir
parçaya bürünmüş gibidir. İşte onlar ateşin ashâbıdırlar. Onlar orada sonsuza dek kalacaklardır.
(Yunus/27)
114
Ve gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde salâtı [mâlî yönden ve zihinsel
açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmayı oluştur-ayakta tut], çünkü iyilikler kötülükleri giderir.
Bu, ibret alanlara bir öğüttür.
(Hud/114)
68-71
Ve işte Rahmân'ın kulları, Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah'ın haram
ettiği canı öldürmezler. –Ancak hak ile öldürürler.– Zina da etmezler. –Ve kim bunları yaparsa,
günahla karşılaşır. Kıyâmet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak
tevbe eden, iman eden ve sâlihi işleyenler bunun dışındadır. İşte Allah, onların kötülüklerini iyiliklere
çevirir. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tevbe eder ve sâlihi işlerse,
kesinlikle o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.–
(Furkan/68–71)
38-44
Yine iman etmiş olan o kimse: “Ey toplumum! Bana uyun ki size akıllı olmanın yoluna
kılavuzluk edeyim. Ey toplumum! Bu bayağı hayat ancak geçici bir kazanımdır. Âhiret ise kesinlikle
durulacak yurdun ta kendisidir. Her kim bir kötülük yaparsa, ona ancak yaptığının bir misli ile ceza
verilir. Ve erkek veya kadın, her kim mü’min olarak düzeltmeye yönelik iş işlerse, artık onlar, orada
hesapsızca rızıklanmak üzere cennete girerler.” Yine: “Ey toplumum! Bana ne oluyor ki, siz beni
ateşe davet ediyorken ben sizi kurtuluşa davet ediyorum! Siz, beni, Allah'a inanmamaya ve benim
için hiç bilgi olmayan şeyleri O'na ortak koşmaya davet ediyorsunuz. Ben ise sizi o çok güçlü ve çok
bağışlayıcı olan Allah'a davet ediyorum. Hiç inkâr edilemez ki, gerçekten sizin beni kendisine davet
ettiğiniz şey, dünya ve âhirette kendisine bir çağrı olmayan şeydir. Ve şüphesiz dönüşümüz
Allah'adır. Ve şüphesiz sınırı aşanlar, cehennem ashâbının ta kendileridir. Artık siz benim, sizin için
söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ve ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz Allah,
kullarını en iyi görendir” dedi.
(Mü’min/38- 44)
36
37.
62- (Yukarıda, 59.ayetten sonra tahlil edilmiştir.)
63
Allah'a yemin olsun ki Biz kesinlikle senden önce birtakım ümmetlere
elçiler gönderdik de şeytan onlara amellerini bezeyip süslü gösterdi. İşte o
şeytan, bu gün onların koruyucu, yol gösterici yakınıdır. Ve onlar için acı bir
azap vardır.
64
Ve Biz, sana Kur’ân'ı sırf hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyleri
onlar için açığa koyasın diye ve iman edecek bir topluma bir kılavuz, bir rahmet
olarak indirdik.
Rabbimiz, 63-69. ayetlerde insanlığa lütfettiği nimetlerin bir kısmını sayıp
dökmüştür. Bu nimetler, Allah'ın gücüne, yüceliğine, evrende koyduğu yasaların
mükemmelliğine apaçık deliller olan nimetlerdir. Tabii, bunlar aklını kullanabilen,
tutkularının esiri olmayan kimseler içindir.
Bu nimetlerin başında, insanın ebedi hayatını kazanmasına vesile olacak olan
“kitap” ve “elçi” nimeti gelmektedir. İnsan, Allah’ı ve Allah’ın doğru yolunu bu
nimetler aracılığı ile bulabilmekte ve ancak onlar sayesinde dünya ve ahıretini
kurtarabilmektedir.
Kitap ve elçinin rahmet ve kılavuz oluşuna dair Kur’an’da yüzlerce ayet
mevcuttur. İnsanların ihtilaf ettikleri, problem çıkardıkları konuların başında din,
tevhîd inancı, kitap, İsa, öldükten sonra dirilme, haram-helal gibi konular
gelmektedir. Bütün bu ihtilafların çözümü ise ancak Kur’an’la mümkündür. Bu ayet
ihtilafların çözümünde Kur’an dışı bir başvuru kaynağı tanınmamasını
emretmektedir. Zira Allah’tan gelmeyen her çözüm yeni ihtilafları da beraberinde
getirecektir.
65
Ve Allah gökten bir su indirdi de onunla yeryüzünü ölümünden sonra
diriltti. Şüphesiz ki bunda dinleyen bir toplum için kesinlikle bir
alâmet/gösterge vardır.
66
Şüphesiz sizin için keçi, koyun, deve sığırda da size bir ibret vardır. Biz,
size onların karnındaki dışkı ile kan arasındaki şeylerden, içenlerin boğazından
kolaylıkla geçen halis süt içiriyoruz.
67
Ve hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden –ki, siz ondan içki
ve güzel rızık edinirsiniz– size içiririz. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum
için kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır.
Bu ayet gurubunda ise insanlara yeryüzündeki bitki ve canlı türünden verilen
nimetler hatırlatılmaktadır.
Yağmur bu nimetlerin en başta gelenlerindendir. Yağmurun, dolayısıyla suyun
canlılar ve özellikle de insanlar üzerindeki hayatî fonksiyonu birçok ayette
hatırlatılmıştır. Allah’ın yağmur yağdırıp onunla ölü toprağı canlandırması, söz
dinleyen, akıllı toplumlar için gerçekten de bir ibret kaynağıdır. Ölümden sonra
yeniden dirilmeyi çağrıştıran bu olay, Kur’an’da birçok yerde ahırete delil olarak
gösterilmiştir:
164
Şüphesiz ki göklerin ve yerin oluşturuluşunda, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde,
insanlara yarayan şeylerle denizde akıp giden gemide,
Allah'ın semadan bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde,
yeryüzünde her deprenen canlılardan yaymasında,
rüzgârları evirip çevirmesinde,
gök ile yeryüzü arasında emre hazır olan bulutta, şüphesiz akıllarını çalıştıran bir toplum için
elbette alâmetler/göstergeler vardır.
37
38.
(Bakara/164)
24
Yine O'nun âyetlerindendirki, size hem korku ve hem de umut vermek için şimşeği
gösteriyor. Ve gökten bir su indiriyor da onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat (Rum/24)
3-5
Şüphesiz göklerde ve yeryüzünde mü’minler için alâmetler/göstergeler vardır. Ve sizin
oluşturuluşunuzda ve türetip yaydığı küçük-büyük tüm canlılarda da kesin bilgiyle inanan bir toplum
için alâmetler/ göstergeler vardır. Ve gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde ve Allah'ın gökten bir
rızıktan indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği şeyde ve rüzgârları evirip
çevirmesinde aklını çalıştıran bir toplum için alâmetler/ göstergeler vardır.
(Casiye/3- 5)
66. ayette, hayvanların yapısına yerleştirilen biyolojik sistemlere işaret edilerek
fışkı üreten boşaltım sistemi ile kan dolaşımını sağlayan dolaşım sistemi arasından
insanların zevkle içtiği tertemiz süt nimetinin çıkarılışına dikkat çekilmektedir. Bu
mucize sistemler sadece hayvanlar için söz konusu olmayıp daha karmaşık ve
mükemmel olanları insan vücudunda da bulunmaktadır. Mesela, erkeğin aldığı
besinlerden dışkı, kan ve sperm üretilmektedir. Kadın vücudu ise aldığı besinlerle
dışkı, kan, yumurta ve süt üretmektedir. Bunu yüzlerce sistemle genişletmek
mümkündür. Akıllı insanlar bu sistemlerin tesadüfen oluşmadığı gibi, o vücudun
sahibi tarafından da oluşturulmadığını iyi bilirler. Onlar bütün bu biyolojik
sistemlerin Yüce Allah’ın eseri olduğu hakkında zerrece kuşku duymazlar.
67. ayette ise Rabbimiz meyvelere dikkat çekmekte ve meyvelerin insan hayatı
üzerindeki önemini bildirmektedir. Ayette sadece hurma ve üzümden bahsedilmesi,
Arapların daha çok bu meyveleri tanıması ve bilmesinden dolayıdır. Ayetin işaret
ettiği ibretlik özellikler, elma, armut, ayva, erik, kaysı, kiraz gibi tüm meyveler için
de geçerlidir.
“SEKER”
Ayette “Ki siz ondan içki ve güzel rızık edinirsiniz-” ifadesi geçmektedir.
Bazıları bu ifadedeki “seker [içki]” sözcüğünü “yiyecek, sirke, nebiz” gibi anlamlara
çekmeye çalışmıştır. Hâlbuki “seker” sözcüğü “sislilik, bulutluluk, tozluluk,
bulanıklık” anlamında olup aklın karışıklığı, bilincin bulanıklığı, argo tabiriyle
“kafanın kıyak”lığı demektir. Bu psikolojik haller Türkçede “sarhoşluk” kelimesiyle
ifade edilmektedir.
Ayette özellikle dikkatten kaçırılmaması gereken bir nokta da, Rabbimizin söz
konusu nimetleri özellikle henüz iman etmemiş kişilere hatırlatıyor olmasıdır. Bu
nedenle, onlar için içki yasaktı, serbestti diye bir konu yoktur. Bu ayetin içkinin
yasaklanmasından evvel nazil olduğunu, daha sonra da hükmün kaldırıldığını iddia
etmek, Kur’an’ı tanımamaktan başka bir şey değildir.
İçki ile ilgili detayı ise inşaallah Bakara/219’u tahlil ederken “Hamr” sözcüğü
kapsamında ele alacağız.
68,69
Ve Rabbin bal arısına dağlarda, ağaçlarda ve yapacakları çardaklarda
evler/ yuvalar edinmesini, sonra ‘Meyvelerin hepsinden ye de, Rabbinin
kolaylaştırdığı yollara gir’ diye vahyetti. Onların karınlarından renkleri çeşitli
bir içecek çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz ki bunda iyiden iyiye
düşünen bir toplum için, kesinlikle bir alâmet/gösterge vardır.
Bu ayetlerde Rabbimiz bir başka nimetine daha dikkat çekmektedir. Bunlar
bal arısı ve onun ürettiği baldır. Rabbimiz bal arısına şöyle vahyetmiştir [genlerine
38
39.
kodlamıştır]: Dağlarda, ağaçlardaçardaklarda yuvalar edinecek, her türlü meyveden
yiyecek, her kolay yoldan geçecektir. Böylece karnında şifa olan bal oluşacaktır.
Bunu gözlemleyen her akıllı insan da bunda açık bir kanıt bulacak, insanlık arıdaki
bu sistemi gözlemleyerek kendilerine şifa veren ilaçların da üretim şekillerini
öğrenecektir.
Dişi olan işçi bal arılarının üretimi olan balın, insanlar için ne kadar faydalı
bir besin kaynağı olduğu ayette belirtilir. Balın şifa olduğu günümüzde tüm tıp
otoritelerince tartışmasız olarak kabul edilmektedir. Bal hem birçok vitamine, hem
kalsiyum, potasyum, magnezyum, sodyum, fosfor gibi birçok minerale, hem bakıra,
iyoda, demire, çinkoya, hem de bazı hormonlara sahiptir.
Bal arısı, balın yapısı, arının bal yapışı, balın yararları ile ilgili bilim teknik
kitaplarında ayrıntılı bilgi bulunmaktadır.
70
Ve sizi Allah oluşturdu, sonra da sizi vefat ettirecektir; size geçmişte
yaptıklarınızı ve yapmanız gerekirken yapmadıklarınızı bir bir
hatırlattıracaktır. İçinizden kimi de, bilgiden sonra herhangi bir şey bilmesin
diye, ömrün en kötü zamanına ulaştırılır. Şüphesiz ki Allah çok bilgili ve çok
kudretlidir.
Bundan önceki ayetlerde Rabbimiz, su indirerek bitkileri yarattığını, sonra
hayvanları ve onlardaki mucizeleri, bitkilerden ve hayvanlardan elde edilen nimetleri
dile getirdikten sonra konuyu insana getirmiş ve insan hayatındaki üç aşamaya dikkat
çekmiştir. Bunlar, insanın yaratılışı, vefatı ve ömrün en kötü zamanı olan
aşamalardır.
İNSANIN YARATILIŞI
İnsanın yaratılışına vurgu yapılması, kendi yaratılışını bilmeyen bir insanın
öldükten sonra yeniden yaratılmayı kolayca kabullenememesinden dolayıdır. Bu
gerçek Ya Sin suresinde şöyle dile getirilmişti.
78
Ve kendi oluşturuluşunu dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim
diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”
79,80
De ki: “Onları ilk defa oluşturan onları diriltecektir. Ve O, her oluşturmayı çok iyi bilendir.
O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş/oksijen yapandır. Şimdi de siz oksijenden yakıp duruyorsunuz.
81
Gökleri ve yeri oluşturan, onlar gibilerini de oluşturmaya güç yetiren değil midir? Evet,
elbette güç yetirendir! Ve O, çok çok mükemmel oluşturandır, çok iyi bilendir.
82
Şüphesiz ki O, bir şeyi dilediğinde, O'nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen
oluverir.
(Ya Sin/78-82)
ÖMRÜN EN KÖTÜ ÇAĞI
Rabbimiz, kullarının şımarmamaları, tağutlaşmamaları, firavunlaşmamaları ve
kendi hiçliklerini, mutlaka Allah’a döneceklerini akıllarından çıkarmamaları için
insanın fiziksel ve zihinsel durumlarını en güçlü dönemlerinden sonra inişe
geçirmektedir.
39
40.
68
Ve Biz kimeuzun ömür verirsek, oluşturuluşta onu tersine çeviririz/ tepesi üstü dikeriz. Buna
rağmen hâlâ akıllanmayacaklar mı?
(Ya Sin/68)
54
Allah, sizi güçsüz olarak oluşturandır. Sonra güçsüzlüğün arkasından kuvvet getirdi. Sonra
kuvvetin arkasından güçsüzlük ve ihtiyarlık getirdi. O, dilediğini oluşturur. Ve O, en iyi bilendir, en
iyi güç yetirendir.
(Rum/54)
5
Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, bilin ki ne olduğunuzu size
ortaya koymak için, şüphesiz Biz, sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra bir embriyondan, sonra yapısı
belli belirsiz bir et parçasından oluşturmuşuzdur. Ve Biz, dilediğimizi belli bir süreye kadar
rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak, sonra da olgunluk çağına erişmeniz için çıkartırız.
Bununla beraber kiminiz geçmişte yaptıkları ve yapması gerekirken yapmadıklarını bir bir
hatırlattırılır/öldürülür. Kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en
rezil zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki sönmüştür; sonra Biz, onun üzerine su
indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir.
(Hacc/5)
71
Ve Allah rızık konusunda kiminizi kiminize fazlalıklı kılmıştır.
Kendilerine fazlalık verilenler, kendi rızıklarını; yiyip içeceklerini, servetlerini,
sözleşmeler gereği himayelerinde bulundurdukları kimselere, hepsi rızıkta eşit
olmak üzere vermezler. O hâlde bunlar Allah'ın nimetini bilerek örtbas mı
ediyorlar?
Bu ayette, dünya hayatında carî olan ast-üst ilişkisinin insanlığa konulan
sosyolojik bir yasa olduğuna işaret edilerek Allah’ın insanlara eşit muamele
etmediğini ileri süren zihniyete cevap verilmiştir. Ayette şu noktalar üzerinde
durulmuştur:
* Allah bazı kişileri malca, mülkçe, evlatça, ömürce, akılca fazlalıklı kılmıştır.
Fazlalıklı kılmak, “üstün kılmak” anlamında anlaşılmamalıdır.
* Fazlalığa sahip kişiler, sahip olduklarından ellerinin altındakilere, işçilerine,
memurlarına, çalışanlara eşit olarak vermezler; bazı gerekçeleri dikkate alarak farklı
farklı verirler. Onlardan hiçbirini kendileriyle aynı seviyede tutmazlar. Onlarla
paylaşmazlar.
Bu açıklamalardan sonra Rabbimiz “O halde bunlar Allah’ın nimetini bilerek
inkâr mı ediyorlar?” buyurarak zımnen şu mesajı vermektedir: “Siz bile
çalışanlarınızı; kölelerinizi, işçilerinizi kendinize eşit ortak [şerik] kabul
etmiyorsunuz. Efendi ile köle, işçi ile patron arasındaki ayırımı kabul ediyorsunuz da
Allah ile yaratıkları arasında fark olması gerektiğini neden kabul etmiyorsunuz?
Allah hiç kullarını kendine ortak [şerik] kabul eder mi?”
28
Allah, size kendinizden bir örnek veriyor: Hiç size rızık olarak verdiğimiz şeylerde yasa ile
size teslim edilen kişilerden ortaklarınız bulunur da onlarla siz eşit olur ve kendinize çekindiğiniz/
değer verdiğiniz gibi onlarla da karşılıklı çekinir misiniz/ birbirinize aynı değeri verir misiniz, eşit
olur musunuz? İşte Biz, aklını kullanan bir toplum için âyetleri böyle açıklarız.
(Rum/28)
Allah’ın nimetlerini kullarına farklı ölçülerde vermesi ve bundan dolayı da
bazılarının bazılarından fazlalıklı olması, sosyal düzenin yürümesi içindir:
32
Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit dünya hayatında, onların
geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz, onların
bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri
40
41.
şeylerden daha hayırlıdır.
(Zuhruf/32)
Hayattakiast-üst ilişkisi, toplumsal yaşama konulan ve insanların birbirleriyle
çeşitli sosyal ilişkiler kurmasını sağlayan, böylece insanların bu ilişki kurma
biçimleriyle sınandıkları ilahî bir yasadır. Burada konu edilen “derecelerle
yükseltme”, keramet, üstünlük, saygınlık bakımından değil, ekonomik güç, akıl, zekâ,
anlayış, bilgi-bilgisizlik bakımından oluşan farklılıklardır. Herkesin ekonomik güç,
zekâ ve anlayış bakımından eşit olduğu bir toplumda “insanların birbirlerine iş
gördürmeleri” demek olan “istihdam” ve “iş üretme” mümkün olmaz; “İstihdam” ve
“iş üretme”nin olmadığı ortamlarda ise hayat durur. Ancak bilinmelidir ki, insanın
ahlakî tutumunun esas alındığı “Hesap Günü” kriterleri arasında ekonomik ya da
diğer dünyevî fazlalıkların hiçbir yeri yoktur. Hatta bu fazlalıklar, kişinin ahlakî
olgunluğuna katkıda bulunmadıkları sürece, hayat yolundaki en zorlu sınanma
alanlarını da oluştururlar.
131
Ve kendilerini imtihan etmek için, basit dünya hayatının süsü olarak, onlardan kimi çiftleri
kendileriyle yararlandırdığımız mal, mülk, evlat ve saltanata sakın gözlerini dikme/rağbetle bakma.
Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir.
(Ta Ha/131)
88,89
Sakın onlardan bazı kimselere verip de kendilerini onunla yararlandırdığımız şeylere; mal
ve servete heveslenip gözlerini dikme. Onlar hakkında üzülme de... Sen kanatlarını mü’minler için
indir. Ve: “Şüphesiz ben, apaçık bir uyarıcının ta kendisiyim” de.
(Hıcr/88, 89)
72
Ve Allah, sizin için kendinizden eşler yaptı, o eşlerinizden de oğullar ve
torunlar verdi. Sizi hoş, güzel, yararlı şeylerden de rızıklandırdı. Şimdi onlar,
bâtıla inanıyorlar ve Allah'ın nimetini örtbas mı ediyorlar?
73
Ve onlar, Allah'ın astlarından, göklerden ve yeryüzünden kendileri için
rızık olarak herhangi bir şeye mâlik olmayan ve güç yetiremeyen şeylere
tapıyorlar.
İlk ayette Rabbimiz mucizevî nimetlerini hatırlatmaya devam ederek
müşrikleri kınamakta, bir sonraki ayette de onların bâtılla nasıl iç içe olduklarını
beyan etmektedir. Çünkü onlar, Allah’ın kendilerine bunca mucizevî nimeti ikram
etmesine rağmen, nankörlük ederek o nimetleri veren Allah’ı bırakıp göklerden ve
yeryüzünden kendileri için rızk olarak herhangi bir şeye malik olmayan ve hiçbir
şeye güç yetiremeyen şeylere tapmaktadırlar.
Ayette dolaylı olarak verilen mesajlardan biri de, özellikle “rızk” konusu
gündeme getirilerek “ilah” olarak kabul edilecek nesnenin hiç olmazsa rızk verip
vermediğinin, vermeye güç yetirip yetiremeyeceğinin düşünülmesi gerektiğine işaret
edilmesidir.
Onların sahte ilahları ile gerçek ilahın kim olduğu aşağıdaki ayetlerde
açıklanmaktadır:
100
Ve onlar, görünmez güç ve varlıkları Allah'a ortaklar kıldılar. Hâlbuki onları O
oluşturmuştur. Bilgileri olmadan da oğullar, kızlar uydurdular. –O'nun şanı onların nitelediği
şeylerden arınık ve yücedir.–
(En’am/100)
9
Yoksa O'nun astlarından birtakım yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınlar mı
kabulleniyorlar? İşte Allah, yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakının ta kendisidir. Ve O, ölüleri
diriltir ve O, her şeye gücü yetendir. 11
İşte O, göklerin ve yerin yoktan yaratıcısıdır/parçalayıcısıdır.
41
42.
O sizin içinkendinizden eşler ve hayvanlardan çiftler yaratmıştır. O, sizi bu düzenin içerisinde
türetip üretiyor. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. Ve O, en iyi işitendir, en iyi görendir. 12
Göklerin ve
yeryüzünün kilitleri yalnızca O'nundur. O, dilediği kimse için rızkı genişletir ve ayarlar. Şüphesiz ki
O, her şeyi en iyi bilendir.
(Şura/9-12)
1
De ki: “O Rabb, bir tek olan Allah'tır, 2
Samed olan Allah'tır, 3
doğurmamış ve
doğurulmamıştır. 4
Ve hiçbir şey O'na denk olmamıştır.”
(İhlas/1-4)
Bu konu surenin 17-22. ayetlerinde genişçe açıklanmıştı. 75, 76. ayetlerinde
örneklerle tekrar açıklanacaktır.
74
Artık Allah için örnekler getirmeyin. Şüphesiz Allah bilir, siz
bilmezsiniz.
Bu ayette insanlar -özellikle de müşrikler- Allah’ı kullara, eşyaya, nesnelere
benzetmemeleri konusunda çok ciddi bir şekilde uyarılmaktadır.
Hatırlanacağı üzere, Zümer/3’te, müşriklerin Allah’a yaklaşabilmek için bir
takım ortaklar edindikleri, onlara taptıkları açıklanmıştı. Müşrikler “Kralın kullarına
kulluk etmek, doğrudan krala kulluk etmekten daha fazla saygıyı ifade eder”,
“büyüklerin yanına destursuz girilmez; mutlaka sekreter, odacı, kapıcı gibi hatırlı bir
aracı gerekir” şeklinde saçma inançlara sahiptiler. Bugün de bu inanışta olanların
varlığı bilinmektedir. İşte, bu ayette Rabbimiz bu tür inanışları reddetmektedir.
2
Şüphesiz ki, Biz bu kitabı sana gerçekle indirdik. Öyleyse Din'i sadece O'nun için arındırarak
Allah'a kulluk et.
3
Dikkatli olun, halis din sadece Allah'a aittir. O'nun astlarından birtakım yardımcı, yol gösterici,
koruyucu yakınlar edinenler: “Allah'ın astlarından edindiğimiz yardımcı, yol gösterici, koruyucu
yakınlar, bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz.” Şüphesiz kendilerinin
ayrılığa/anlaşmazlığa düşüp durdukları şeylerde, onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz
Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez.
(Zümer/2, 3)
27,28
Kesinlikle, Biz kendi komşularınız olan memleketleri değişime/ yıkıma uğrattık. Âyetleri,
onlar dönsünler diye tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah'ın astlarından güya O'na yakınlığa vesile
edindikleri düzme tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme
tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu, onların yalanlarıdır/ uydurmakta oldukları şeydir.
(Ahkaf/27, 28)
75
Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile
Bizim kendisine güzel bir rızık verip de ondan gizli ve açık olarak Allah yolunda
harcayan/ yakınlarının nafakalarını sağlayan bir kimseyi örnek verdi: Bunlar
eşit olurlar mı? –Bütün övgüler Allah'a mahsustur; başkası övülemez.– Tersine
insanların çoğu bilmezler.
76
Allah iki adamı da örnekleştirdi: Bunlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye
gücü yetmez; koruyucusuna bir yüktür. Onu nereye gönderse bir hayır
getiremez. Şimdi, bu adamla, adaletle emreden ve doğru yolda bulunan adam
eşit olur mu?
Bu ayetlerde Rabbimiz Kendisi ile akılsızların sözde ilahları arasındaki farkı
bir örnekleme ile anlatmaktadır.
Birinci örnek:
42
43.
Kendiliğinden bir şeyyapmaya gücü olmayan bir köle ile, gizli-âşikâr, çokça
infâk eden, zengin ve cömert olan hür bir insan düşünülsün. Bu ikisi hiç eşit olur mu?
Öyleyse yaratılış, şekil ve insan olma bakımından denk olmalarına rağmen,
nasıl bu ikisini denk saymak mümkün değilse, rızk vermeye ve lütfetmeye kadir olan
Allah ile, hiçbir şeye sahip olmayan ve kesinlikle hiçbir şey yapamayacak olan putlar
eşit olur mu?
İkinci örnek:
Yine iki insan; ikisi de insan olma açısından aynı olmakla beraber, biri dilsiz,
beceriksiz, çevresine de yüktür. Diğeri ise güçlü, adaleti sağlayan ve doğru yolda bir
kişidir. Peki, bu iki kişi eşit midir?
Bu örnekteki dilsiz kişi putu, adaleti sağlayan kişi de Allah’ı temsil etmektedir.
Öyleyse hiçbir zaman kusurlu varlıklar ile Samed ve âlemlerden müstağni olan
Allah bir değildir.
77
Ve göklerin ve yerin görülmeyeni, duyulmayanı, sezilmeyeni sadece
Allah'a aittir. Kıyâmetin koparılması da yalnızca göz açıp kapama gibidir veya
o, daha yakındır. Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir.
Bu ayette Rabbimiz insanların evrende henüz keşfedemedikleri nice
mucizelere ve özellikle de kıyamete [evrenin düzeninin son bulmasına] dair bilginin
Kendisinde olduğunu açıklayarak kıyametin kopmasının Kendisi için çok basit
olduğunu bildirmektedir.
50
Ve buyruğumuz, ancak göz kırpması gibi bir tekdir; anlık bir şeydir.
(Kamer/50)
28
Sizin oluşturulmanız ve ölümden sonra diriltilmeniz ancak bir tek kişininki gibidir. Şüphesiz
Allah en iyi işiten, en iyi görendir.
(Lokman/28)
78
Ve Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve
sahip olduğunuz nimetlerin karşılığını ödeyesiniz diye işitme, görme duyularını
ve gönüller verdi.
79
Gök boşluğunda, bir emre boyun eğdirilmiş olan kuşlara/bulutlara
bakmadılar mı? Onları Allah'tan başkası tutmuyor. Bunda, inanan bir toplum
için elbette ki alâmetler/göstergeler vardır.
80
Ve Allah, size evlerinizden bir huzur ve dinlenme yaptı. Ve hayvanların
derilerinden yolculuk ve konaklama günlerinizde evler ve yünlerinden,
yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar döşeme eşyası ve kazanç
sağlattı.
81
Ve Allah, oluşturduklarından sizin için gölgeler yaptı ve sizin için
dağlardan barınaklar yaptı. Sizi sıcaktan-soğuktan koruyacak elbiseler ve sizi
kendi hışmınızdan koruyan elbiseler var etti. İşte böylece Allah, Müslüman
olasınız diye üzerinize nimetini tamamlamaktadır.
Bu ayet gurubunda Rabbimiz yine insanlara verdiği nimetleri sayıp dökmüştür:
İnsanı bilgilendirerek mükerrem [değerli] kılmış, onu duyular ve duygularla
donatmıştır. Rabbimiz bu nimetlerini andıktan sonra insanların dikkatini
gökyüzündeki kuşlar ve bulutların uçuşuna, uçuruluşuna, havaya ve havanın gücüne,
43
44.
dolayısıyla bütün bunlarıninsanlık için önemine dikkat çekmiştir. Ne bulutlar uçar
özellikte yaratılmasaydı rüzgârlar onları sürükleyebilirdi, ne de suyun tabiat içindeki
çevrimi olmasaydı yeryüzü her an bitki ve diğer canlı türlerinin yaşamasına elverişli
olabilirdi. İnsana hatırlatılan nimetler bunlarla da sınırlı değildir. Rabbimizin
yarattığı varlıkların sağladığı gölgelikler, ağaçlar, mağaralar, bulutlar; hayvanlardan
sağlanan ve insanı sıcaktan koruyacak elbiseler, çadırlar, evler, zırhlar, döşemelik
kumaşlar da Rabbimizin insana olan ikram ve ihsanını göstermektedir. Ayetlerde
sayılan nimet çeşitleri özellikle Arabistan coğrafyasında bulunanları ifade etmektedir.
Bu nimetlerin tadat edilmesinden, diğer coğrafyalardaki nimetlerin de insanlığa aynı
maksatla ihsan edildiği anlaşılmalıdır.
Pasajda hatırlatılan tüm nimetler Allah’ın kudretinin mükemmelliğini
göstermektedir. Akılını kullanabilenler için hepsi de kesin birer kanıt mahiyetindedir.
Pasajda verilen mesajlar başka ayetlerde de dile getirilmiştir:
23
De ki: “O, sizi inşa eden, size kulak, gözler ve gönüller oluşturandır. Sahip olduğunuz
nimetlerin karşılığını ne de az ödüyorsunuz?”
24
De ki: “O, sizi yeryüzünde türetip üretendir ve siz O'na toplanıp götürüleceksiniz.”
(Mülk/23, 24)
19
Ve onlar, üstlerindeki sıra sıra sıralanmış ve dürülmüş uçan şeylere göz atmıyorlar mı? Onları
Rahmân'dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah'tan] başkası tutmuyor.
Şüphesiz O, her şeyi en iyi görendir.
(Mülk/19)
43
Şüphesiz Allah'ın, bulutları sürüklediğini, sonra onları bir araya getirdiğini, sonra da üstüste
yığdığını görmedin mi/ hiç düşünmedin mi? İşte görüyorsun ki bunların arasından yağmuru
çıkarıyor. Ve O, gökten, içinde dolu bulunan dağ gibi bulutları indirir de onu dilediğine isabet ettirir,
dilediğinden de onu uzak tutar. Şimşeğin parıltısı nerdeyse gözleri alır!
(Nur/43)
82
Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse, artık sana düşen sadece apaçık bir
tebliğdir.
83
Onlar, Allah'ın nimetini bilirler, sonra onu tanınmaz hâle getirirler.
Onların çoğu kâfirlerdir; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden
kimselerdir.
Surenin bu ayetlerinde Rabbimiz, aslında kâfirlerin Allah’ın nimetlerini
bildiklerini, buna rağmen nankörlük ettiklerini belirterek elçisinden tebliğ görevini
yapıp gerisini düşünmemesini istemiştir. Zira bu kadar açıklamaya rağmen hala
direniyorlarsa yapılacak başka bir şey yok demektir.
84
Ve her ümmetten bir şâhit getireceğimiz gün, artık kâfirlere; Allah'ın
ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere izin verilmez. Onlardan özür
dilemeleri de istenmez.
85
Ve o şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapan kimseler, azabı
gördükleri zaman, artık onlardan hafifletilmez ve onlara süre verilmez.
Bu ayetlerde kâfirlerin kâfir olduklarına dair tanık getirileceği bildirilmiştir.
Sözü edilen bu tanıklar, o ümmetlere gönderilen peygamberlerdir, kişinin nefsi,
yakınları, vahyler ve toplumudur.
Rabbimizin insanları sınaması, öğretmek için değil, dünya ve ahırete tanık
oluşturmak içindir. Kimmse hakkındaki karara itiraz edemesin. Tıpkı okullardaki
öğretmenlerin öğrencilerini sıvav yapma amacının, öğrencilerden öğrenmek
44
45.
olmayıp sınava girenöğrencilerin durumunun belirlenmesi, şahitlendirilmesi
olduğu gibi.
Kıyamet gününde insanlar için, kendi nefsi, yakınları, toplumu, elçiler ve vahyler tanıklık
edecektir.
Bu konuyla ilgili şu ayetlere de bakılabilir.
Bakara/ 143, Hacc 78, Fecr/21-23, , Nisa/ 41, 159, Nahl /84, 89, Kaf/ 21,
Mü’min /51, Hud/18, 19, Kasas/ 75, Fussılet /20-22, Nur/ 24, Ya Sin/ 65,
Furkan/30, Maide/116-118.
86
Ve ortak koşan o kimseler, ortak koştukları şeyleri gördükleri zaman:
“Rabbimiz! İşte bunlar, Senin astlarından bizim kendilerine yakardığımız
ortaklarımız olan kimselerdir” dediler. Koştukları ortaklar da hemen onlara,
“Şüphesiz siz kesinlikle yalancılarsınız” diye söz attılar.
87Ve onlar, o gün, Allah'a teslim oldular. Uydurmuş oldukları şeyler de
kendilerinden uzaklaşıp gitti.
Bu ayetlerde müşriklerin ahıretteki sorgulanmalarından bir sahne
nakledilmektedir. Bu sahnede müşriklere güvendikleri dağlara kar yağacağı mesajı
verilmektedir. Çünkü kendi kabahatlerini üzerlerine atmak istedikleri sözde ilahları
onları kandıranların kendileri olmadığını, müşriklerin yalancılardan başka bir şey
olmadıklarını söyleyeceklerdir.
82
Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! O edindikleri ilâhlar, onların kulluklarını kabul
etmeyecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır.
(Meryem/82)
6
İnsanlar bir araya toplandığı zaman da taptıkları kimseler kendilerine düşmanlar oldular. Ve
onların kendilerine tapmalarını kabul etmeyenler idiler.
(Ahkaf/6)
63
Haklarında Söz gerçekleşen kimseler; “Rabbimiz! İşte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir.
Biz nasıl azmışsak, işte bunları da öylece biz azdırdık. Biz, Sana karşı uzak olduk. Onlar sadece
bizlere tapmıyorlardı” derler.
(Kasas/63)
Ve Sebe/40, 41, Furkan/17-19, Ankebut/25.
87. ayette geçen “Ve onlar, o gün, Allah'a teslimiyeti koydular” ifadesi,
müşriklerin o gün teslim bayrağını çekmekten başka çarelerinin kalmayacağı
anlamındadır. Müşriklerin o günkü zilletleri Kur’an’da birçok kez (Zümer/55-60,
Mülk/9-11, Furkân/12-14, Enbiya/39, 40, Meryem/38, Secde/12, A’raf/38) dile getirilmiştir.
88
Küfreden; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden ve Allah
yolundan çeviren şu kimseler, Biz yaptıkları bozgunculuk nedeniyle onlara
azap üstüne azap artırdık.
89
Ve Biz o gün, her ümmet içinde, kendilerinden kendi aleyhlerine bir şâhit
göndereceğiz. Seni de onların üzerine şâhit getireceğiz. Biz bu kitabı da, her şeyi
açıklayan ve Müslümanlara bir kılavuz, bir rahmet ve bir müjde olarak sana
indirdik.
45
46.
Bu ayet gurubundada yine mahşerdeki bir başka sorgulama sahnesi
sergilenerek müşrikler uyarılmaya devam edilmektedir. Bu sahnedeki suçlu tipi,
bireysel suç işlemekten daha fazlasını yaparak kendisi dışında başkalarını da
saptırmak için uğraşanlardır. Bu tür suçlular azap üstüne azap çekeceklerdir. Zira
kendi suçları yetmezmiş gibi, bir de başkalarını saptırarak suç üzerine suç
işlemişlerdir.
13
Onlar, elbette kendi yüklerini ve kendi yükleriyle birlikte nice yükleri de taşıyacaklar. Ve
uydurup durdukları şeylerden kıyâmet günü kesinlikle sorgulanacaklardır.
(Ankebut/13)
85
Kim hayır ve iyiliklere aracı olmakla yardımcı olursa, bundan kendisine bir pay vardır. Kim
de kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla yardımda bulunursa, ondan
kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye güç yetirendir.
(Nisa/85)
Bu suçlular hakkında peygamberler şahit olacak, toplumları şahit olacak, hatta
kendi organları da aleyhlerine şahit olacaktır.
41
Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak
getirdiğimiz zaman bak nasıl?
(Nisa/41)
143
Ve işte böyle Biz, siz, insanlar üzerine şâhitler olasınız, Elçi de sizin üzerinize şâhit olsun
diye sizi hayırlı bir önderli toplum yaptık. Üzerinde olduğun bu hedefi/stratejiyi belirlememiz de
yalnızca, Elçi’ye uyan kimseleri, iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayıralım/ bildirelim diyedir.
Tesbit ettiğimiz bu hedef/strateji, elbette, Allah'ın kılavuzluk ettiği kimselerin dışındakilere çok
büyüktür. Ve Allah, imanınızı kaybedecek değildir. Hiç şüphesiz Allah, bütün insanlara çok
şefkatlidir, çok merhametlidir.
(Bakara/143)
143
Ve işte böyle Biz, siz, insanlar üzerine şâhitler olasınız, Elçi de sizin üzerinize şâhit olsun
diye sizi hayırlı bir önderli toplum yaptık. Üzerinde olduğun bu hedefi/stratejiyi belirlememiz de
yalnızca, Elçi’ye uyan kimseleri, iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayıralım/ bildirelim diyedir.
Tesbit ettiğimiz bu hedef/strateji, elbette, Allah'ın kılavuzluk ettiği kimselerin dışındakilere çok
büyüktür. Ve Allah, imanınızı kaybedecek değildir. Hiç şüphesiz Allah, bütün insanlara çok
şefkatlidir, çok merhametlidir.
(Nur/24)
64
Bilerek reddettiğiniz/ inanmadığınız şeyler nedeniyle hadi bugün yaslanın ona! 65
Bugün Biz,
onların ağızlarının üzerine mühür vururuz; Bize elleri konuşur, ayakları da kazandıkları şeylere
şâhitlik eder.
(Ya Sin/65)
20
Sonunda oraya geldiklerinde, onların işitme, görme duyuları ve derileri yaptıkları şeyler ile
ilgili kendi aleyhlerinde şâhitlik ederler.
(Fussilet/20)
Ayrıntılı bilgi 84. Ayet tahlilinde verilmiştir.
89. ayetin “Biz bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve müslümanlara bir kılavuz,
bir rahmet ve bir müjde olarak sana indirdik” anlamındaki son cümlesi Kur’an’a
yöneliktir. Kur’an’ın kılavuzluğu, rahmet ve müjde oluşu daha evvel de birçok kez
vurgulanmıştı. Aynı cümlede geçen “her şeyi açıklayan” özelliği ise aşağıdaki şu
ayetlerde vurgulanmaktadır:
46
47.
41,42
Şüphesiz Öğüt/Kur’ân kendilerinegeldiğinde onu bilerek reddeden kimseler... Ve şüphesiz
o Öğüt/Kitap, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen/sağlam yapan, övülen, övgüye lâyık
bulunan tarafından indirilmedir. Önünden ve ardından/ hiçbir tarafından kendisine bâtılın gelmediği
çok şerefli bir kitaptır.
(Fussilet/41, 42)
38
Ve yeryüzünde hiçbir irili-ufaklı kıpırdayan canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki,
sizin gibi önderli topluluklar olmasın. Biz Kitapta hiçbir şeyi noksan/yetersiz bırakmadık. Sonra onlar
Rablerine toplanacaklardır.
(En’am/38)
90
Şüphesiz Allah, adaleti, iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi ve yakınlara
vermeyi emreder; hayâsızlıktan, kötülükten ve azgınlıktan nehyeder. O,
düşünüp öğüt alırsınız diye size öğüt verir.
Rabbimizin 89. ayette beyan ettiği “Biz bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve
müslümanlara bir kılavuz, bir rahmet ve bir müjde olarak sana indirdik” ifadesi bu
ayette açıklanmıştır. Bu ayet, yeryüzünde sosyal düzeni sağlayacak olan ana ilkeleri
içermektedir. Bu ilkeler, insanlığı adalete, iyiye, güzele yönelten; hayâsızlıktan,
kötülükten, azgınlıktan men eden ilkelerdir.
Allah adaleti, ihsanı [iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi] ve yakınlara vermeyi
emreder
عدالةADALET
Bu sözcük lügatte “bire bir karşılık, denge, denklik, eşitlik” demektir.5
Kavramsal olarak ise “Sınırlama olmadan, herkesin haktan nasibini alabilmesi için
eşit şartların oluşturulması” anlamına gelmektedir. Mesela bir toplumda vatandaşlık
hakları, diline, dinine, etnik kökenine ve cinsiyetine bakılmadan herkes için eşit
olmalıdır. Verilen cezalar da ayırım yapılmadan herkes için eşit ve suç ile orantılı
olmalıdır.
Adalet, toplumları ayakta tutan en önemli değerdir.
8
Ey iman etmiş kişiler! Allah için, hakkaniyeti ayakta tutan tanıklar olunuz. Ve bir topluma olan
kininiz, sizi adaletsizlik yapmaya sürüklemesin. Adaletli olun, adaletli olmak, Allah'ın koruması altına
girmeye daha yakındır. Allah'ın koruması altına girin. Şüphesiz Allah, yaptıklarınıza haberdardır.
(Maide/8)
58
Şüphesiz Allah, size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman
adaletle hükmetmenizi emrediyor. Şüphesiz Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah,
en iyi işiten, en iyi görendir.
(Nisa/58)
26
Ey Dâvûd! Gerçekten Biz/biz seni bu yerde eski yöneticinin yerine yönetici yaptık. O hâlde
insanlar arasında hak aracılığıyla, haksızlık ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla. Keyfe, arzuya
uyma. O takdirde seni Allah'ın yolundan saptırır. Kesinlikle Allah yolundan sapanlar; hesap gününü
umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır.
(Sad/26)
25
Andolsun ki Biz, elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların hakkaniyeti ayakta
tutmaları ve Allah'ın, dinine ve elçilerine, kimse kendilerini görmediği ve tanımadığı yerlerde yardım
edenleri belirlemesi için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz, kendisinde büyük bir kuvvet
5
(Lisanü’l Arab, c.7 , s. 359, 360)
47
48.
ve insanlar içinyararlar bulunan demiri de indirdik. Şüphesiz Allah, çok kuvvetlidir, mutlak
üstündür.
(Hadid/25)
29
De ki: “Rabbim hakkaniyeti emretti. Her mescidin yanında; toplum içinde yüzünüzü; tüm
benliğinizi O'na doğrultun ve dini yalnız Kendisine has kılarak Rabbinize yalvarın. İlkin sizi yarattığı
gibi O'na döneceksiniz.”
(A’raf/ 29)
135
Ey iman etmiş kimseler! Kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, Allah
için tanıklık eden kimseler olarak hakkaniyeti tümden ayakta tutanlar/ gözetenler olun. İster zengin
olsun, ister fakir olsun, bilin ki Allah, ikisine de daha yakındır. Artık adaleti yerine getirebilmek için
boş-iğreti arzunuza uymayın. Eğer eğip bükerseniz veya geri durursanız, biliniz ki şüphesiz Allah
yaptıklarınızdan haberdardır.
(Nisa/135)
İHSAN
“İhsan” sözcüğü genelde iyilik, güzellik üretme; cömert, hoş görülü, affedici,
merhametli ve nazik olma, bencil olmama gibi anlamlarda kullanılmıştır. Ancak
sözcüğün asıl anlamı “iyileştirme-güzelleştirme” demektir. Rabbimizin emrettiği
“ihsan”, kendimizdeki, ailemizdeki, çevremizdeki ve ülkemizdeki kötülüklerin,
çirkinliklerin iyileştirilmesi ve güzelleştirilmesi eylemlerini de içeren kapsamlı bir
emirdir. Bu anlamıyla “ihsan”, pasif bir iyi olma halini aşarak çevreye de etki eden
bilinçli ve aktif bir iyileştirme, güzelleştirme faaliyetidir.
AKRABALARA VERMEK
Rabbimiz akrabaya [kan bağı ve evlilik bağı ile oluşan yakınlara] vermeyi
emrederken neyin verileceğini bildirmemiştir. Böylece akrabaya verilecek olan şeyler
genelleşmiştir. Bunun anlamı, sevgiden, selam ve iyi muameleden başlayıp maddi ve
manevi her türlü yardım ve desteğe kadar uzanan bir kapsam içinde yakınlara her
şeyin verilebileceğidir. Rabbimiz “yakınlara verme”yi emrederek akrabaların maddi
ve manevi sorunlarını yüklenmenin başta müminler olmak üzere insanlığın ahlakî
sorumluluk alanı içerisinde olduğu mesajını vermektedir.
Bu mesaj başka ayetlerde de yer almıştır:
1
Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten oluşturan, ondan eşini oluşturan ve her ikisinden birçok erkek
ve kadın türetip yayan Rabbinizin koruması altına girin. Ve kendisiyle birbirinizle dilekleştiğiniz
Allah'ın ve akrabalığın koruması altına girin. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir.
(Nisa/ 1)
23,24
Ve senin Rabbin kesin olarak, Kendisinden başkasına kul olmamanızı, anne ve babayı
iyileştirmeyi- güzelleştirmeyi karar altına aldı. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa
ererse, sakın onlara “Öf” deme, onları azarlama; onlara çok duyarlı davran. Ve ikisine de onurlu, tatlı
ve güzel söz söyle. Ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki:
“Rabbim! Onların beni küçükten eğitip görgülü biri olarak yetiştirdikleri gibi, onlara rahmet et.”
(İsra/23- 27)
hayâsızlıktan, kötülükten ve azgınlıktan nehyeder.
FAHŞA [HAYASIZLIK]
“فحشاء Fahşa” sözcüğü “çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranış, olması
gereken sınırı aşmak, söz ve cevapta taşkınlık etmek” anlamlarına gelmektedir.
48
49.
Sözcüğün çoğulu “فواحش fevahiş”tir.
Dilci Ragıb el-İsfehanî de“Fuhş”, “fahşa” ve “fahişe” sözcüklerini kendi
lügatinde “son derece çirkin söz ve fiiller” olarak tanımlamıştır.6
Âl-i Imran/135’de “fena iş” olarak nitelenen “fahişe” sözcüğü, Kur`an`da on
üç yerde, çoğulu “fevahiş” sözcüğü ise dört yerde geçmektedir. Sözcük genel olarak
Kur`an`da birden çok aşırılık için kullanılmıştır. Gerek bu aşırılıkların ne olduğu,
gerekse bu kavramla ilgili diğer açıklamalarımız daha önce Necm suresinin tahlilinde
verildiğinden, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
MÜNKER [KÖTÜLÜK]
“Münker”, insanlık tarafından kötü olarak kabul edildiği gibi, Yüce Allah
tarafından da çirkin görülen şeylerdir.
Rabbimiz Kur’an’da “ma’rûfu emr” ve “münkerden nehy” emriyle insanlığın
iyi ve kötü, yararlı ve zararlı, güzel ve çirkin, olumlu ve olumsuz şeyler, davranışlar
ve olgular arasında doğru ayrım yapabilecek bir vicdanî yetiyle donatıldığına işaret
etmektedir. Neyin iyi neyin kötü olduğunu doğasına yerleştirilen bu vicdanî yetiyle
değerlendirebilen insan, kendisini sınırlayan müteal [aşkın, transandantal, ilahî]
kaynaklı değer ölçüleri olmadan bu içsel mekanizmayı özenli kullanamamakta, tam
tersine, çeşitli psikolojik mekanizmalar kullanarak kötüyü, çirkini, yanlışı
meşrulaştırma çabasına girişmektedir. “Şeytanın kişiye kendi yaptıklarını güzel,
süslü göstermesi”, bu meşrulaştırıcı psikolojik mekanizmaları fark etmeyen insanın
içine düştüğü içsel bir tuzak olarak da değerlendirilebilir. Rabbimiz insanın
sağduyusu ile doğru olarak tanıdığı “münker”i kendisi de yasaklayarak insanlığın
vicdanî tanısını desteklemekte ve ona kötüyü ve kötülüğü önlemeyi sağlayacak güçlü
bir dinî müeyyide kazandırmaktadır. Çünkü insan mutlak zararlı olduğunu bildiği
şeylerden kaçınma konusunda bile kendini yeterince denetleyememektedir. 1930’lu
yıllarda ABD’de getirilen alkollü içki yasağının tüm yasal zorlamalara rağmen
başarılı olamayışı, buna karşılık İslam toplumlarında alkollü içki kullanma
oranındaki belirgin düşüklük, “kötü” olanı engellemede dinî müeyyidenin ne denli
etkili olduğunu gösteren iyi bir örnektir.
.
البغىBAĞY [AZGINLIK]
غغىغالبغBağy” sözlükte “tecavüz, haktan dönme, zulüm, kibir ve fesat”
anlamındadır.7
Sözcük, konumuz olan ayette genel anlamda kullanıldığından, ister
Allah’a, ister yaratıklara karşı olsun, her türlü taşkınlığı, haksız başkaldırıyı ifade
etmektedir.
23,24
Ve senin Rabbin kesin olarak, Kendisinden başkasına kul olmamanızı, anne ve babayı
iyileştirmeyi- güzelleştirmeyi karar altına aldı. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa
ererse, sakın onlara “Öf” deme, onları azarlama; onlara çok duyarlı davran. Ve ikisine de onurlu, tatlı
ve güzel söz söyle. Ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki:
“Rabbim! Onların beni küçükten eğitip görgülü biri olarak yetiştirdikleri gibi, onlara rahmet et.”
(A’raf/33)
6
(el-Müfredat; Fahşa mad.)
7
(Lisanü’l Arab, c.1, s. 467-469 “bğv” mad)
49
50.
91
Ve sözleşme yaptığınızdaAllah'ın ahdini/Allah'a verdiğiniz sözleri yerine
getirin. Yeminlerinizi/ sözleşmelerinizi sağlama aldıktan ve Allah'ı kendinize
kesin olarak kefil kıldıktan sonra da onları bozmayın. Şüphesiz ki Allah,
işlediğiniz şeyleri bilir.
92
Bir ümmet, diğer bir ümmetten daha çoktur diye, yeminlerinizi aranızda
aldatma aracı edinerek, ipliğini sağlamca eğirdikten sonra, onu söküp bozan
kadın gibi de olmayın. Şüphesiz Allah, sizi bununla sınıyor. Hakkında
anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri kıyâmet günü size kesinlikle açıklayacaktır.
Rabbimiz bu ayetlerde toplumsal yaşamın düzgün yürümesi için hayatî öneme
sahip bir ahlak kuralını buyurarak müminlerin bu ahlakî kurala uygun davranıp
davranmadıklarının onlar için sorumluluk getiren bir sınama olacağı bildirilmektedir.
Sözü edilen ahlak kuralı, toplumsal yaşamın olmazsa olmazı sayılan “sözleşmelere
sadakat” ilkesidir. İnsanlar verdikleri sözde durmalı, yaptıkları sözleşmelere uymalı,
yeminler ve sözler kesinlikle bir aldatma aracı olarak kullanılmamalıdır.
23,24
Ve senin Rabbin kesin olarak, Kendisinden başkasına kul olmamanızı, anne ve babayı
iyileştirmeyi- güzelleştirmeyi karar altına aldı. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa
ererse, sakın onlara “Öf” deme, onları azarlama; onlara çok duyarlı davran. Ve ikisine de onurlu, tatlı
ve güzel söz söyle. Ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki:
“Rabbim! Onların beni küçükten eğitip görgülü biri olarak yetiştirdikleri gibi, onlara rahmet et.”
(İsra/34)
152
Yetimin malına da yaklaşmamanızı, -Yalnız erginlik çağına erişinceye kadar en güzel
biçimde yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz.-
ölçüyü, tartıyı hakkaniyetle tastamam yapmanızı, -Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası
ile; kapasitesi dışındaki bir şeyle yükümlü tutmayız.-
söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa adil olmanızı
ve Allah'a verdiğiniz sözü tastamam tutmanızı.’ -İşte bunlar öğüt alıp düşünesiniz diye
Allah’ın size yükümlülük olarak ulaştırdıklarıdır.-”
(En’am/152)
“ALLAH’IN AHDİ”
Bu ifade ile insanın kendi irade ve ihtiyarı ile üstlendiği her söz kastedilmiştir.
Yüce Allah insanların kendi istek ve tercihleri ile yaptıkları anlaşmaları bozmalarını
kınamakta, böyle yapanları şiddetli bir şekilde azarlamaktadır. Ahdi [sözü] bozmak
Allah’ın lanetlediği fiillerin başında gelir. Bunun nedeni, ahdi bozmanın toplumda
büyük zararlara sebebiyet vermesidir.
Ahdini bozanlar Felak suresinde “düğümlere tükürüp üfleyenler” olarak da
nitelenmiştir:
1-5
“Oluşturduğu şeylerin kötülüğünden ve çöktüğü zaman karanlığın kötülüğünden ve
düğümlere tükürüp üfleyenlerin/sözleşmelere uymayanların kötülüğünden ve kıskandığı zaman
kıskananın kötülüğünden çatlamaların Rabbine; sıkıntıları ortadan kaldıran Allah'a sığınırım” de!
(Felak/1-5)
8
Ve onlar, emanetlerine ve antlaşmalarına riâyet eden kimselerdir.
(Mü’minun/8)
22
Ancak “salâtçılar” [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmayı; toplumu aydınlatmayı
ilkeleştirmişler] bunun dışındadır.
23
Salâtçılar ki salâtlarını [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmalarını; toplumu
aydınlatmayı] sürdürenlerdir.
50
51.
24,25
Ve salâtçılar, kendimallarında, isteyen ve istemekten utanan yoksullar için belli bir hak
olan kimselerdir.
26
Ve salâtçılar, ceza gününü tasdik ederler.
27
Ve salâtçılar, Rablerinin azabından korkanlardır.
–28
Şüphesiz Rablerinin azabından güvende olunmaz.–
29-31
Ve salâtçılar, ırzlarını koruyanlardır. –Ancak eşleri ve sözleşmelerinin sahip oldukları
hariçtir. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar. Artık ötesini isteyenler; işte onlar sınırı
aşanların ta kendileridir.–
32
Ve salâtçılar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.
33
Ve salâtçılar, şâhitliklerini yerine getirirler.
34
Ve salâtçılar, salâtları [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma
ilkeleri] üzerine korumacıdırlar.
35
İşte bu salâtçılar, cennetlerde ağırlanırlar.
(Mearic/22- 35)
Ve Bakara/177, Ahzab/23, Ra’d/20, Bakara/40, Ahzab/15, Al-i Imran/76.
Yemin eden, ahitleşen ve ahdini sağlamlaştırıp pekiştirdikten sonra bozan
kimselerin durumu, konumuz olan ayette, yününü eğirip sağlam bir şekilde büktükten
sonra onu tekrar çözen bir kadının durumuna benzetilmektedir. Bir kadının kendi
eğirip büktüğü yünü tekrar çözmeye kalkması, ahitlerini bozanları karakterize etmek
için yapılan bir tasvirdir. Arap örfüne göre yapılan bu benzetmenin belirli bir kadını
işaret ettiği nakillerde yer alsa bile, karakterize ettiği kişiliğin ahitlerini bozan tüm
erkek ve kadınları kapsadığı açıktır.
Ayetle ilgili olarak klasik eserlerde şu nakil yer almaktadır:
Rivayet olunduğuna göre, Mekke'de Amr b. Ka'b b. Sa'd b. Teym b. Murre kızı Rayta diye
bilinen ahmak bir kadın varmış. Bu kadın bu şekilde yaparmış. İşte bu benzetme onadır. Bu
açıklamayı el-Ferrâ yapmıştır. Abdullah b. Kesir ve es-Süddî de bunu nakletmekle birlikte kadının
adını vermemişlerdir.8
Ne yazık ki, ekonomik, politik ve kişisel çıkarlar söz konusu olduğunda,
toplumda büyük tanınan ve çeşitli özellikleriyle temayüz etmiş pek çok kişinin
kolayca ahitlerini bozduğu, çeşitli mazeretler ileri sürerek verilen sözleri yerine
getirmemeye çalıştığı gözlenmektedir. Müslüman toplumların bu konudaki ahlakî
disiplinsizliği, sosyal bir yara olarak nitelenebilecek kadar yaygın bir tablo arz
etmektedir. Müslümanlar daha birçok ahlakî değer gibi, sözünde durma, ahitlerini
yerine getirme, yeminlerinin muktezasına uyma gibi konularda da Kur’an’ın temel
ahlâk parametrelerini iyi anlayıp içselleştirmeli, böylece ahlâk bakımından topluma
örneklik etmeye elverişli bir kişiliğe kavuşmalıdır.
89
Allah, sizi, kasıtsız olarak yaptığınız/ağız alışkanlığı yeminlerinizden sorumlu tutmaz. Fakat
kasıtlı yaptığınız/sözleşmeler oluşturduğunuz yeminlerinizden sizi sorumlu tutar; onun kefareti,
ehlinize yedirdiğinizin en hayırlısından/en iyisinden on miskini yedirmek veya giydirmektir.
Veyahut da bir köleyi özgürleştirmektir. Verecek bir şey bulamayan kimse için de üç gün oruç
tutmaktır. Bu, bozduğunuz zaman yeminlerinizin kefaretidir. Ve yeminlerinizi koruyun. İşte Allah,
karşılığını ödersiniz diye âyetlerini sizin için böyle açığa koyar.
(Maide/89)
8
(Razi; el Mefatihu’l Gayb, Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)
51
52.
93
Ve Allah dileseydielbette hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat Allah
dilediğini saptırır ve dilediğine de doğru yolu kılavuzlar/ dileyeni saptırır,
dileyene kılavuzluk eder. Ve şüphesiz ki siz, bütün yaptıklarınızdan
sorulacaksınız/sorumlu tutulacaksınız.
94
Ve yeminlerinizi aranızda aldatma ve bozgunculuğa/ kargaşaya araç
edinmeyin. Sonra ayak sağlam bastıktan sonra kayıverir ve Allah yolundan
saptığınız için, kötülüğü tadarsınız. Büyük azap da sizin içindir.
95
Ve Allah'ın ahdini/ Allah'a verilen sözleri az bir bedel karşılığında
satmayın. Eğer bilirseniz kesinlikle Allah katındaki; o, sizin için daha hayırlıdır.
96
Sizin yanınızdaki tükenir, Allah'ın katındaki ise kalıcıdır. Ve Biz
kesinlikle sabredenlere ecirlerini, yaptıklarının daha güzeli olarak karşılık
vereceğiz.
Rabbimizin toplumsal ilkelere yönelik direktifleri bu ayet grubunda da devam
etmektedir. Ayetlerin ifadeleri herkesin anlayacağı ölçüde açık ve beliğdir.
93. ayetteki “Ve Allah dileseydi elbette hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat
Allah dilediğini saptırır ve dilediğine de hidayet verir [dileyeni saptırır dileyeni
doğru ulaştırır]” ifadesi, “sizi tek bir dine sahip kılardı, sizi robot gibi yapardı; ama
özgür bıraktı, size irade, tercih hakkı tanıdı” demektir.
94. ayette yeminlerin [sözleşmelerin] kötüye kullanılmaması istenmekte ve
böyle yapmanın doğuracağı kötü sonuçların dönüp sözleşmelere ihanet edenleri de
etkileyeceği bildirilmiştir.
224
Ve iyilerden olmanıza, Allah'ın koruması altına girmenize, insanlar arasını düzeltmenize,
Allah'ı, yeminleriniz için engel yapmayın; “Yapardım ya Allah'a yemin ettim, artık yeminimi
bozamam” demeyin. Ve Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.
(Bakara/224)
95. ayette ise genel ahlak ilkelerine işaret edilerek menfaat için din değiştirme,
dalkavukluk yapma, yalancı şahitlik, çıkar amacıyla görevi kötüye kullanma, çıkar
karşılığı zalimleri destekleme ve onlarla işbirliği yapma, rüşvet, irtikâp gibi
davranışlar yasaklanmaktadır.
97
Erkek-dişi, mü’min olarak kim iyi amel işlerse kesinlikle onu güzel bir
hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini, yapmış oldukları amellerin
daha güzeliyle ödüllendireceğiz.
Toplumsal huzur ve refaha yönelik bir dizi direktif veren Rabbimiz, bu
direktiflere riayet ederek iyi işler yapanlara dünyada güzel ve huzurlu bir hayat,
ahırette de yaptıklarından daha güzel karşılıklar bahşedeceğini müjdelemektedir.
Buna göre, imanlı olarak yapılan her işin karşılığında, kadın veya erkek, bu dünyada
rahat, huzurlu ve mutlu bir hayata, ahırette de yaptıklarından daha iyi bir ödüle
kavuşturulacaktır. Üstelik yapılan işlerin en güzeli ne ise, onu yapanlar sanki tüm
ömürleri boyunca onu yapmışlar gibi ödüllendirilecektir.
Ayette açıkça görüldüğü gibi, amellerin işe yaraması imanlı olmak şartına
bağlanmıştır. İmanı olmayanların amelleri işe yaramayacaktır.
224
Ve iyilerden olmanıza, Allah'ın koruması altına girmenize, insanlar arasını düzeltmenize,
Allah'ı, yeminleriniz için engel yapmayın; “Yapardım ya Allah'a yemin ettim, artık yeminimi
bozamam” demeyin. Ve Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.
52
53.
(Kehf/105)
91
Şüphesiz ki küfretmiş;Allah'ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddetmiş ve bu durumda oldukları
hâlde de ölen şu kişilerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın –onu fidye/kurtulmalık verseler bile– asla
kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan
da yoktur.
(Al-i Imran/91)
7,8
Artık her kim, zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim de zerre miktarı bir şer
işlerse onu görecektir.
(Zilzal/7, 8)
98
Öyleyse Kur’ân öğrenip öğrettiğin zaman Racim Şeytan’dan; [aklınıza
hemen geliveren, iyiden iyiye düşünme sonucu olmayan, sizi mahvedecek
mesnetsiz düşünceler üreten yetiden] Allah’a sığın/ sığındığına inan.
99,100
Şüphesiz ki iman etmiş ve Rablerine işin sonucunu havale eden
kimseler üzerinde Şeytan-ı Racim'in hiçbir zorlayıcı gücü yoktur. Onun
zorlayıcı gücü, ancak kendisini, yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakın
edinenler ve Allah'a ortak koşanların ta kendileri olan kimseler üzerinedir.
Bu ayetlerde Rabbimiz insanı bekleyen büyük tehlikeye dikkat çekmektedir.
Bu tehlike Şeytan-ı Racim’dir. İnsan yaptığı işleri Allah rızası için yapmalı, o işlere
Şeytan-ı Racim’in burnunu sokturmamalıdır. Şeytan-ı Racim’in yapılan işlerde payı
olması, bu amellerin iyi amel olmaktan çıkması demektir.
96
Sen, kötülüğü en güzel bir şeyle sav. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyleri çok iyi
biliriz.
97,98
Ve de ki: “Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım! Ve Rabbim! Onların
yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.”
(Mü’minun/96- 98)
ŞEYTANDAN ALLAH’A SIĞINMAK:
Şeytandan Allah’a sığınmak, “Euzu billahi mine’ş-şeytanirracim [Kovulmuş
Şeytan’dan Allah’a sığınırım]” ifadesini dile getirmek veya “Allah’ım, şeytandan
sana sığınırım, beni ondan koru!” demek değildir.
Şeytandan Allah’a sığınmak:
* Şeytan tipler ve güçler tarafından dayatılan düşünce ve amelleri behemehal
Allah’ın gönderdiği Kur’an terazisinde tartmaktır.
* Şeytanın aklımıza, fikrimize zerk ettiği zehirleri Allah’ın Kur’an’da bize
ikram ettiği panzehirle tedavi etmektir.
* Doğruyu Allah’tan öğrenip şeytanın bizi saptırmasına engel olmaktır.
* Fırtınaya tutulan geminin hemen limana sığınması gibi, derhal Kur’an’a
sarılıp problemleri Kur’an ile çözmektir. Bilinmelidir ki, anlamadan Kur’an
okumakla bu problemler çözülemez.
Kovulmuş Şeytan’dan Allah’a sığınılması direktifi, salt sığınma sözünü
söylemekle yerine getirilebilecek bir emir değildir. Zira ayette “Allah’a sığınırım
de!” veya “Allah’a sığınmak istiyorum de!” değil, “Allah’a sığın/ sığındığına inan!”
denilmektedir.
O hâlde yapılacak iş, yukarıda da söylediğimiz gibi, insanın Allah’ın sözlerine
teslim olarak hayatını sadece o sözlere göre düzenlemesidir. Sonuç olarak insan
mutlaka aklını çalıştırmaya yönelmeli ve kalbe sürekli vesvese veren şeytanlardan
korunmak için Allah’a, O’nun kitabına sığınmalıdır. Ayetteki “isteız” ifadesindeki
53
54.
“s” harfinin İtikatanlamı dikkate alındığında da anlaşılıyor ki, Allah’a sığınmak,
“Kur’an okuma” ile olmaktadır.
Şeytan-ı Racim insana sadece vesvese verir. Ne kadar vesvese verirse versin,
insan üzerinde herhangi bir zorlayıcı gücü yoktur.
Konuyla ilgili ayetlerden birkaçı şunlardır: (Hacc/52, A’raf/201, Sad/82-83,
İbrahim/22, Bakara/168, 169, Bakara/208, Nisa/38, Nisa/76, Mücâdele/19, Zuhruf/36, 37,
En’am/121, A’raf/27, A’raf/30, İsra/26, 27, Meryem/44.
“Şeytan-ı Racim’den Allah’a sığınma” konusu daha evvel A’raf ve Fussılet
surelerinde ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
101
Ve Biz bir âyet yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman –Allah ne
indirdiğini daha iyi bilen olmasına rağmen– onlar, “Sen, ancak bir uydurucusun”
dediler. İşin doğrusu onların çoğu bilmiyorlar.
102
De ki: “Allah, onu; indirdiğini, Rabbinden ruhulkudüs; Toplumu
canlandıran Allah ilkesi olarak, iman etmiş kimseleri güçlendirip
kökleştirmek/tutundurmak için ve Müslümanlara bir müjde ve kılavuz olmak
üzere, hak ile indirmiştir.
103
Ve kesinlikle Biz biliyoruz ki, onlar “Sadece, o'na bir beşer öğretiyor”
diyorlar. Peygamber'e öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili
yabancıdır. Kur’ân ise apaçık bir Arapça'dır.
Yüzbirinci ayette Rabbimiz bazı ayetleri kaldırıp onların yerine başka ayetler
getirdiğini açıklamaktadır. Benzeri bir açıklama Bakara suresinde de yapılmıştır:
106
Biz, bir âyetten/alâmetten/göstergeden her neyi kaldırır veya söylettirmezsek, ondan daha
iyisini yahut benzerini getiririz. Sen, Allah'ın şüphesiz her şeye en iyi güç yetiren olduğunu bilmedin
mi?
(Bakara/106)
Rabbimiz bu ayetlerde peygamberlere gelen vahyin evrensel hükümler
içerenleri hariç, yöresel ve süreli olanlarından bazısının kaldırılması meselesine işaret
etmektedir. Buna göre, Rabbimiz daha evvel gönderdiği kitaplardaki yöresel ve süreli
ilkeleri kaldırıp onların yerine Kur’an ile evrensel ve tüm zamanlara yönelik ilkeleri
getirmiştir. Burada sözü edilen “kaldırma” işleminin anlamı, Resulullah’a gelmiş
vahiylerin değiştirilmesi, unutturulması, terk ettirilmesi değildir. Rabbimiz Kur’an’da
bunların söz konusu olmayacağını daha ilk vahiylerde bildirmiştir:
6-8
Bundan böyle sende bilgi birikimi sağlayıp onu başkalarına ulaştırtacağız sonra da sen
unutmayacaksın/ terk etmeyeceksin. Ancak Allah dilerse başkadır. Kuşkusuz ki O, açığı da bilir,
gizliyi de. Ve sana “En Kolay Olan”ı/ seni en çok mutlu edecek olan şeyleri kolaylaştıracağız.
(A’la/6-8)
Nesh konusu, Bakara/106’nın tahlilinde daha ayrıntılı olarak verilmiştir.
101 ve 102. ayetlerde Kur’an’ın indirilişi konusuna tekrar değinilmiş, Kur’an
hakkında ileri sürülen şüpheler nakledilerek bu şüphelere makul ve tatmin edici
cevaplar verilmiştir.
Görüldüğü gibi, 101. ayette açık ve net olarak Kur’an’ın “Allah’ın indirmesi”
olduğu bildirilmektedir. 102. ayetteki “Ruhulkudüs” ifadesini “Cebrail” olarak
yorumlayanlar ise bu yorumlarına dayanarak Kur’an’ı Cebrail adlı meleğin
indirdiğini ileri sürmektedirler.
54
55.
Bu nedenle dahaevvel ayrıntılı olarak ele aldığımız “Ruhu’l-Kudüs” ve
bununla ilgili konuları tekrar hatırlatma gereği duyuyoruz.
“RUHÜ’L-KUDÜS” TAMLAMASININ TAHLİLİ:
“Ruh” sözcüğünün esas anlamı “can [vücudu diri tutan cevher]” demektir.9
Ancak sözcük Kur’an’da bu anlamda değil, “kişi ve toplumları toplumsal hayatta
diri, sağlıklı kılan can, vahiy” anlamında kullanılmıştır. Bu hususun ayrıntıları Kadr
suresinin tahlilinde belirtilmiştir.
“Kudüs” sözcüğünün anlamı ise bu sözcüğün hangi sözcükten geldiğine dair
yapılacak kabule bağlıdır ve bunun için iki olasılık söz konusudur:
1- Sözcüğün “temizlik” anlamındaki “kuds” sözcüğünden geldiği kabul
edilirse, “kudüs” sözcüğü de “temiz” anlamına geliyor demektir. “Kuds” sözcüğü ve
onun “mukaddes”, “mukaddesat”, “nükaddisü” gibi türevleri Kur’an’da on bir yerde
geçmektedir.
2- Sözcüğün Allah’ın isimlerinden biri olan “ دوسّ قKuddüs” sözcüğünden
bozulduğu kabul edilirse, “kudüs” sözcüğü de “tüm kirliliklerden arınık, tertemiz”
anlamına geliyor demektir. Sadece Allah için kullanılan “Kuddüs” sözcüğü, Haşr
suresinin 23. ve Cuma suresinin 1. ayetlerinde olmak üzere Kur’an’da iki yerde
geçmektedir.
“Ruh” ve “kudüs” sözcüklerinin anlamları belli olduğuna göre, “Ruhü’l-
Kudüs” tamlamasının anlamının da yukarıdaki her iki anlamdan hangisinin kabul
edileceğine bağlı olarak iki şıklı olması söz konusudur:
1- “Kudüs” sözcüğünün anlamının “temiz” olduğu kabul edilirse, “Ruhü’l-
Kudüs” tabiri de “Temiz ilâhî bilgi, Allah’tan gelen temiz bilgi” anlamına gelir.
2- Allah’ın isimlerinden olan “el-Kuddüs”ün zamanla halk ağzında değişerek
“Kudüs” şekline dönüştüğü kabul edilirse, “Ruhü’l-Kudüs” tamlamasının anlamı da
“Tertemizin [tüm eksikliklerden temizlenmiş olan Allah’ın] ruhu [canı], vahyi,
bilgisi” demek olur. Nitekim klâsik tefsircilerden Mücahit ve Rebii de “el-Kudüs”
sözcüğünün Allah’ın isimlerinden biri olduğunu söylemişlerdir. Bu kabul
doğrultusunda “Ruhü’l-Kudüs” ifadesinin “Allah’ın ruhu” anlamına geldiği görüşü
zaten Kur’an’dan da destek bulmaktadır. Çünkü Kur’an’da geçen her “ruh” sözcüğü
Allah’a nispet edilmiştir. Meselâ Âdem’e ve Meryem’e “Ruhumuzdan üfledik”
denildiği gibi, elçi Zekeriyya’nın (as) Meryem’e ilettiği bilgiler için de “Ruhumuz”
ifadesi kullanılmıştır:
Sonuç olarak, “kudüs” sözcüğünün geliş yerinin farklılıkları da hesaba
katılarak yapılan tahliller, “Ruhü’l-Kudüs” ifadesinin “Allah’ın ruhu, Allah’ın vahyi,
Allah’tan gelen bilgi” anlamlarına geldiğini göstermektedir. “Ruhü’l-Kudüs”
tamlamasının bu anlamı taşıdığı, tamlamanın geçtiği ayetlerden de kolayca
anlaşılmaktadır.
Tekrar konumuz olan Nahl/102’ye dönersek, mevcut meallerde bu ayetin nasıl
anlamlandırıldığının öncelikle bilinmesi gerekmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığınca
hazırlanan meal başta olmak üzere birçok mealde Ruhü’l-Kudüs”ün “Cebrail” olduğu
peşinen kabul edilerek ayet genellikle şöyle anlamlandırılmaktadır:
“Onlara de ki: Kur’an’ı Cebrail, iman edenlere sebat vermek, Müslümanlara
bir hidayet ve bir müjde olmak için Rabbinin katından hak olarak indirdi.”
9
(Lisanü’l-Arab; c. 4, s. 290. Ruh mad.)
55
56.
Oysa bizim çevirimizde“Ruhü’l-Kudüs”ün indirmesi değil, inmesi söz
konusudur. Ayetin “Kul [De ki]” ifadesiyle başlaması, bu ayetin birilerine cevap
niteliğinde olduğunu göstermektedir. Bu sebeple ayet, paragrafı oluşturan diğer
ayetlerle birlikte değerlendirilmelidir. Ayetin ait olduğu paragraf 101–103.
ayetlerden oluşmuştur. Buna göre paragraf şöyledir:
101
Ve Biz bir âyet yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman –Allah ne indirdiğini daha iyi bilen
olmasına rağmen– onlar, “Sen, ancak bir uydurucusun” dediler. İşin doğrusu onların çoğu bilmiyorlar.
102
De ki: “Allah, onu; indirdiğini, Rabbinden ruhulkudüs; Toplumu canlandıran Allah ilkesi
olarak, iman etmiş kimseleri güçlendirip kökleştirmek/tutundurmak için ve Müslümanlara bir müjde
ve kılavuz olmak üzere, hak ile indirmiştir.
103
Ve kesinlikle Biz biliyoruz ki, onlar “Sadece, o'na bir beşer öğretiyor” diyorlar. Peygamber'e
öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Kur’ân ise apaçık bir Arapça'dır.
(Nahl/101–103)
Görüldüğü gibi, 101. ayette açık ve net olarak Kur’an’ın “Allah’ın indirmesi”
olduğu bildirilmektedir. Oysa 102. ayetle ilgili olarak Kur’an’ı Cebrail adlı meleğin
indirdiği yolundaki Kur’an dışı kabul, 102. ayet ile 101. ayetlere verilen anlamlar
arasındaki çelişkinin görmezden gelinmesine yol açmıştır.
Resmi mushaftaki bu çelişki iki yolla çözülür. Şöyle ki:
101. ayetteki “ينزل بما اعلم ”وا ifadesi dikkate alındığında 102. ayetteki “
نزلnezzele” fiilinin failinin “ اAllah” olması gerekmektedir. Bu takdirde “ هHu”
zamirinin mercii de “101. Ayetteki “ ماma” ismi mevsulü olacaktır. Bu gerçekler
karşısında da ayet metnindeki ref halinde okunan “ القدس روحruhulkudüs” olarak
okunan ifade de “ruhalkudüs” şeklinde “hal” olarak okunmalıdır.
Ortaya çıkan sonuç özet olarak şudur: Kur’an’da geçen “Ruhü’l-Kudüs”
ifadeleri, “Vahy, Allah’tan gelen temiz, sağlam bilgiler” demek olup kesinlikle
“Cebrail adı verilen vahiy meleği” demek değildir.
Kur’an’da bir tek yerde geçen “er-Ruhü’l-Emîn” ifadesinin de bu doğrultuda
ele alınması gerekmektedir:
192
Ve şüphesiz ki bu apaçık kitap, kesinlikle âlemlerin Rabbinin indirmesidir. 193-195
O apaçık
kitapla, uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça lisan ile senin kalbine Güvenilir Can [ilâhi
mesajlar, güvenilir bilgi] indi. 196
Ve şüphesiz Güvenilir Can [güvenilir bilgi], kesinlikle öncekilerin
kitaplarında da vardı.
Şuara/192–196)
Şuara/193’te bir sıfat tamlaması olarak “er-Ruhü’l-Emîn” şeklinde yer alan bu
ifade, bir isim tamlamasıymış gibi “ruhü’l-emin” şeklinde telâkki edilmekte ve
böylece büyük yanlışlıklara sebebiyet verilmektedir. Nitekim Kur’an’ın Cebrail
adındaki melek tarafından indirildiği yolundaki peşin kabule dayanan geleneksel
anlayış, bu ayeti de “Onu Ruhü’l-Emin [Cebrail] indirdi” diye yanlış meallendirmiş
ve zihinlerde bu yanlışla yer etmesine yol açmıştır. Oysa bu meal, ayetin lâfzî
manasına uygun olmadığı gibi, hem Şuara/192’deki “O, âlemlerin Rabbinin
[Allah’ın] indirmesidir” ifadesiyle hem de Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğini
bildiren yüzlerce ayetle de çelişmektedir. Bu çelişki de yine “nezele [indi]” fiilinin
geçişsiz olmasına rağmen geçişli anlama gelecek şekilde “indirdi” olarak ifade
edilmesinden kaynaklanmaktadır. Hâlbuki yüzlerce ayetin anlamıyla oluşturulan bu
çelişkinin ortadan kaldırılması için, ayette geçen “bihi” ifadesindeki “be” harf-i
cerrinin “ilsak” için değil de “musahabe” için alınması yeterlidir. Bu takdirde
“nezele” fiili geçişsiz anlamı ile “onunla indi” olarak ifade edilir ve diğer ayetlerle
oluşturulmuş olan çelişki de ortadan kalkmış olur.
56
57.
Netice olarak, Şuara/193’tegeçen “er-Ruhü’l-Emin” ifadesinin kişileştirilerek
“Cebrail” olarak yorumlanması yanlıştır. Burada “emin, güvenilir, sağlam” olarak
nitelenmiş olan ve uyarıcılardan olmasını sağlamak için peygamberimizin kalbine
Allah tarafından indirilmiş olduğu bildirilen “ruh, bilgi, vahiy”, Mücadele/22’de de
açıkça ifade edildiği gibi, inananları güçlendirmek üzere yine Allah tarafından
indirilmiştir.
Kur’an’da Kur’an’ın indirilmesi, kitabın indirilmesi, ayetlerin indirilmesi,
surelerin indirilmesi, meleklerin [vahiylerin] indirilmesi, hikmetin indirilmesi,
Tevrat’ın indirilmesi, İncil’in indirilmesi, Furkan’ın indirilmesi ile ilgili üç yüz
civarında ayet mevcuttur. Bu ayetlerin hepsinde de bunları indirenin Allah olduğu
bildirilmiştir. Kur’an’ı başkasının indirdiğini bildiren hiçbir ayet yoktur, olamaz da…
Çünkü Kur’an asla ve kat’iyen kendisiyle çelişmez.
Konumuz olan Nahl/102, 103’den anlaşıldığına göre, bu ayetler bazı olaylar
üzerine inmiştir:
"Andolsun ki onların ‘Ona muhakkak bir insan öğretiyor’ dediklerini biliyoruz" buyruğunda,
Hz. Peygamber'e öğretiyor dedikleri bu şahsın ismi hususunda farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre,
sözü geçen bu kişi el-Fâkih b. el-Muğire'nin kölesi olup adı Cebr idi. Önceleri Hıristiyanken sonra
İslam’a girdi. Kureyş'in kâfirleri, Peygamber (sav)’den -ümmî olup hiç bir kitap okumamış olduğu
halde- geçmiş ve gelecek olaylara dair haberleri işittiklerinde “Ona bunları muhakkak Cebr
öğretmektedir” diyorlardı. Cebr ise Arap olmayan bir kimse idi. Yüce Allah da onların bu iddialarını
şöylece cevaplandırmaktadır: "İnkâra saparak kastettikleri o kimsenin dili yabancıdır. Bu ise apaçık
bir Arapçadır." Hiç bir insanın ve cinnin tek bir suresine ve daha fazla bir bölümüne karşı çıkarak
benzerini meydana koyamadığı böyle bir sözü Arap olmayan Cebr ona nasıl öğretebilir?
en-Nakkâş'ın naklettiğine göre, Cebr'in efendisi onu dövüyor ve ona şöyle diyordu:
“Muhammed'e sen öğretiyorsun, ha!” O: “Allah'a yemin ederim ki, hayır! Bilakis o bana öğretiyor ve
beni doğruya iletiyor” diyordu.
İbn İshak der ki: Bana nakledildiğine göre, Peygamber (sav), el-Hadranıî oğullarının kölesi
olan ve Cebr adındaki Hıristiyan bir kölenin yanında çokça otururdu. Bu kişi, [önceki] kitapları
okuyan birisi idi. Bunun üzerine müşrikler “Allah'a andolsun ki, Muhammed'in bu getirdiklerini ona
şu Hıristiyan Cebr'den başkası öğretmiyor” dediler.
İkrime ise “Bu kişinin adı Yaiş idi, el-Hadramî oğullarının bîr kölesi idi. Ra-sûlullah (sav) ona
Kur'ân-ı Kerim'i öğretiyordu.” Bunu el-Maverdî nakletmektedir.
es-Sa'lebî'nin İkrime ve Katade'den naklettiğine göre, bu, Muğire oğullarının bir kölesi olup
adı Yaîş idi. Arapça olmayan kitapları okumasını bilirdi. Kureyşlileıin “Şüphesiz ona bir insan
öğretiyor” demeleri üzerine bu âyet-i kerime indi.
el-Mehdevî'nin İkrime'den naklettiğine göre, bu, Âmir b. Lüey oğullarının bir kölesi olup adı
Yaîş idi.
Abdullah b. Müslim el-Hadramî dedi ki: Bizim, Aynu't-Temrliler'den Hıristiyan iki kölemiz
vardı. Bunlardan birisinin adı Yesar, diğerinin adı da Cebr idi. el-Maverdî ile el-Kuşeyrî ve es-Sa'lebî
de böyle nakletmişlerdir. Şu kadar var ki, es-Sa'lebî şunları da söylemektedir: Bunlardan birisinin adı
Nebt, künyesi Ebu Fükeyhe idi. Diğerinin adı ise Cebr idi. Bunların ikisi de kılıç yapar ve kılıç
bileyler idi. Ellerinde bulunan bir kitabı okuyorlardı. es-Sa'lebî (devamla) der ki: Bunlar, Tevrat ve
İncil'i okurlardı. el-Maverdî ve el-Mehdevî ise “Tevrat okurlardı” demişlerdir. Rasûlullah (sav)
bunların yanlarından geçer, onların okuyuşlarını dinlerdi. Müşriklerin “Bunlardan öğreniyor” demeleri
üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirerek müşrikleri yalanladı.
Bir diğer görüşe göre, müşrikler bu sözleriyle Selman el-Farisî (r.a)'ı kastetmişlerdi. Bunu ed-
Dahhâk ifade etmiştir.
Bir diğer görüşe göre, bu kişi, Bel'âm adında Mekke'deki bir Hıristiyan idi. Bu, Tevratı da
okuyan birisi idi. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Müşrikler de Rasûlullah (sav)'ı bunun yanına
girip çıkarken görüyorlardı. O bakımdan “Ona bunu öğreten ancak Bel'âm'dır” dediler. el-Kutebî der
ki: Mekke'de Rumca konuşan ve Ebu Meysere diye anılan Hıristiyan bir adam vardı. Kimi zaman
Peygamber (sav) onun yanında otururdu. Kâfirlerin “Şüphesiz Muhammed ondan öğreniyor” demeleri
üzerine bu âyet-i kerime indi.
Bir rivayete göre ise bu kişi Utbe b. Rabia'nın kölesi Addâs'tır. Bunun, Hu-veytıb b.
Abduluzza'nın kölesi Abis ile İbnü'l-Hadramî'nin kölesi Yesar Ebu Fükeyhe oldukları da söylenmiştir.
İkisi de İslâm'a girmişlerdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
57
58.
Derim ki: Bunlarınhepsi ihtimal dâhilindedir. Çünkü Peygamber (sav) değişik zamanlarda,
Allah'ın kendisine öğrettiklerinden bunlara da öğretmek kastıyla bunların yanında oturmuş olabilir. Bu
da Mekke'de oluyordu. en-Nehlıâs der ki: Bu sözler birbirleriyle çelişen sözler değildir. Çünkü bu
iddiada bulunanların bütün bunlara işarette bulunmuş olmaları ve bunların Hz. Peygamber'e
öğrettiklerini iddia etmiş olmaları muhtemeldir.10
Muhammed b. İshâk b. Yessâr, “es-Sîre” adlı eserinde der ki: Bana ulaştığına göre, Allah
Rasûlü (s.a.) Merve yanında bir Hıristiyan olan ve kendisine Cebr adı verilen Hadram oğullarından
birine âit bir kölenin sattığı şeylerin yanında çokça otururdu. Onlar: “Allah’a yemin olsun ki,
getirdiklerinin birçoğunu Muhammed'e ancak Hadramoğulları kölesi Hıristiyan Cebr öğretiyor”
demekteydiler. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ “Andolsun ki; ona elbette bir insan öğretiyor,
dediklerini biliyoruz. Kastettikleri kişinin dili yabancıdır. Kur'an ise apaçık Arapçadır” âyetini indirdi.
Abdullah İbn Kesîr de böyle söylemiştir. İkrime ve Katâde'den rivayete göre ise bu kölenin ismi Yaîş
idi. İbn Cerîr der ki: Bana Ahmed b Muhammed et-Tûsînin... İbn Abbâs'tan rivayetinde o, şöyle
anlatmış: Allah Rasûlü (s.a.) Mekke'de bir köle tanıyordu. Bu kölenin ismi Bel'âm olup dili
yabancıydı. Müşrikler, Allah Rasûlünün (s.a.) onun yanına girip çıktığını görürler ve “Muhakkak ona
Bel'âm öğretiyor” derlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ “Andolsun ki; ona elbette bir insan öğretiyor,
dediklerini biliyoruz. Kasdettikleri kişinin dili yabancıdır. Kur'an ise apaçık Arapçadır” âyetini
indirdi.11
104
Şüphesiz Allah'ın âyetlerine inanmayan kimseler; Allah onlara kılavuz
olmaz ve onlar için pek acı bir azap vardır.
105
Yalanı, yalnızca Allah'ın âyetlerine inanmayan kimseler uydurur. Ve
işte onlar, yalancıların ta kendileridir.
Bu ayetlerde Allah’a ve Resulüne iftira atanlar kınanmış ve bu kişilerin
akıbetlerinin iyi olmadığı, olmayacağı bildirilmiştir. Sonra da yalanı ancak Allah’ın
ayetlerine inanmayan kimselerin ortaya atacağı vurgulanarak inançlı kimselerin
öylesi yalanlar atmayacakları mesajı verilmiştir.
106
Her kim imanından sonra küfreder; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini
bilerek reddeder, –kalbi iman ile yatışmış hâlde iken, baskıyla zorlanan hariç
olmak üzere– ve de küfre; inanmamaya göğsünü açarsa, artık kendilerinin
üzerine Allah'tan bir gazap vardır. Bunlar için büyük bir azap da vardır.
107
Bu, onların dünya hayatını âhirete göre daha sevimli bulmalarından ve
şüphesiz Allah'ın da kâfirler toplumuna; Kendisinin ilâhlığını ve rabliğini
bilerek reddeden bir topluluğa doğru yolu göstermemesi nedeniyledir.
108
Onlar, Allah'ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini
damgaladığı/mühürlediği kimselerdir. İlgisiz, bilgisiz, duyarsız olanlar, onların
ta kendileridir.
109
Onların âhirette ziyana uğrayanların ta kendileri olduğuna şüphe diye
bir şey yoktur.
Bu ayetlerde, zorlanmadığı, herhangi bir cebir altında kalmadığı halde imandan
sonra kendi istekleriyle küfre düşenlerin akıbetleri ve bu akıbete müstahak
olmalarının nedeni açıklanmaktadır. Eğer bir insan imandan sonra küfre dönmüşse,
bunun sebebi, dünya hayatını ahırete göre daha sevimli bulmuş olmalarıdır. Dünyada
sürecekleri safa ile ahırette sürecekleri sefayı karşılaştırmışlar, sonuçta peşin olanı
10
(Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)
11
(İbn Kesir)
58
59.
benimseyerek dünyadaki sefayıtercih etmişlerdir. Çünkü dünyaya, geçici zevk ve
sefaya olan tutkuları gönüllerini kör etmiş, hakikati görme yeteneklerini yok etmiştir.
Bu yanlış tercih sonucunda da ahırette kesin bir ziyana uğramışlardır.
18
Her kim çarçabuk geçen dünyayı isterse, istediğimiz kimseye, dilediğimiz şeyi
çabuklaştırırız. Sonra onun için cehennemi hazırlarız, kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.
19
Kim de âhireti isterse ve mü’min olarak âhirete yaraşır bir çaba ile âhiret için çalışırsa, işte
öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir. 20
Hepsine; dünyayı isteyenlere ve âhireti isteyenlere
Rabbinin ihsanından veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.
(İsra/18-20)
“27
Sen elçi değilsin” diyenler, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar ve ağır bir günü arkalarına
atıyorlar.
(İnsan/27)
“27
Sen elçi değilsin” diyenler, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar ve ağır bir günü arkalarına
atıyorlar.
(Şura/20)
106. ayette “… -kalbi iman ile yatışmış halde iken, baskıyla zorlanan hariç
olmak üzere- …” ifadesiyle yapılan istisna, imanlarından vazgeçirilmek üzere
dayanılmaz işkencelere ve acılara maruz bırakılan müminlerle ilgilidir. Bu ayetlerin
inişine dair klasik eserlerde şu bilgilere yer verilmiştir:
Yüce Allah'ın "Zorlanan müstesna olmak üzere" buyruğu, tefsir âlimlerinin görüşüne göre,
Ammâr b. Yâsir hakkında inmiştir. Çünkü Ammâr (r.a) kendisinden istedikleri şeylere kısmen
yaklaşmış idi. İbn Abbas der ki: Müşrikler onu, babasını, annesi Sümeyye'yi, Suheyb'i, Bilâl'ı,
Habbab'ı ve Salim'i alıp onlara işkence etmeye başladılar. Sümeyye iki deveye bağlandı ve ön tarafına
bir mızrak saplandı. Ona “sen erkekler sebebiyle İslâm'a girdin” denildi. Hem kendisi hem de kocası
Yâsir öldürüldü. İslâm tarihinde ilk öldürülen [şehit edilen] kişiler bunlardır. Ammâr ise zor ve baskı
altında diliyle onların istediklerini söyledi. Bunu Rasûlullah (sav)'a arz edince Rasûlullah (sav) da ona:
"Kalbini nasıl buluyorsun?" deyince O, “iman ile dopdolu ve huzur bulmuş olarak” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Rasûlullah (sav) ona "Bir daha aynı şeyi yapmaya kalkışacak olurlarsa, sen de öyle
yap" diye buyurdu.12
Nasıl ki bir insan kalbi imanla doluyken dilinden küfür çıkmasıyla kâfir
olmuyorsa, kalbi küfür ile doluyken de sırf diliyle iman getirip Müslüman olduğunu
söylemekle de mümin olmaz. Böyle biri ancak münafık olur.
166-168
İki topluluğun karşılaştığı günde size dokunan şeyler de Allah'ın izniyledir/ bilgisiyledir.
Ve mü’minleri bilsin ve münâfıklık yapan kimseleri –kendileri oturup dururken kardeşleri için:
“Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi” diyen kimseleri– bilsin diyedir. Ve onlara: “Geliniz,
Allah yolunda savaşınız veya savunma yapınız” denilmişti. Onlar: “Biz, savaşı bilseydik kesinlikle
size uyardık” dediler. Onlar o gün, imandan çok Allah'ın ilâhlığını, rabliğini örmeye yakındılar.
Onlar, kalplerinde olmayan şeyleri ağızlarıyla söylüyorlar. Allah, gizledikleri şeyleri daha iyi
bilendir. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, haydi kendinizden ölümü uzaklaştırınız.”
(Al-i Imran/166- 168)
110
Sonra şüphesiz senin Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra
çaba harcayan ve sabreden kimseler içindir. Şüphesiz senin Rabbin bundan
sonra kesinlikle çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.
12
(Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)
59
60.
Bu ayette Rabbimiz,inançları uğruna eza çeken, hicret eden, elinden geldiği
ölçüde cihad eden, bunları yaparken de sabır ve sebat gösteren kimselerin yanında
olduğunu, böyle kimselerin Allah’ın rahmet ve bağışlamasına mazhar olacaklarını,
yaptıklarının karşılığını ahırette de dünyada da noksansız olarak alacaklarını beyan
etmektedir. Ayetteki “ … senin Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra
cihad eden ve sabreden kimseler içindir” ifadesi, sanki “Rabbin onların emrine
amadedir” dercesine bir ifadedir.
Rabbimiz aynı zamanda bu ayette, katlandıkları eziyet had safhaya gelmiş
müminlere bir çıkış yolu da göstermektedir. Bu yol, zor durumdaki müminlerin hicret
ederek daha güvenli bölgelere gitmesidir. Ancak anadan, babadan, evlattan,
akrabadan, arkadaştan, yıllarca biriktirdiği maldan ayrılıp kimseyi tanımadığı,
kimsenin de onu tanımadığı bir yere gitmek hiç de kolay değildir. Bu, her kişinin
değil, er kişilerin yapabileceği bir iştir. Bundan dolayıdır ki, Rabbimiz “Sonra
şüphesiz senin Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra cihad eden ve
sabreden kimseler içindir” buyurarak bu er kişileri onurlandırmaktadır.
Hicretin ağırlığı ve kazandırdıkları hakkında Rabbimizin başka açıklamaları da
mevcuttur:
195
Bunun üzerine Rableri onlara karşılık verdi: “Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun
–ki hepiniz aynısınızdır– çalışanın amelini kaybetmem. O nedenle, göç edenler, yurtlarından
çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan
kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere
koyacağım. Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır.”
(Enfal/72)
195
Bunun üzerine Rableri onlara karşılık verdi: “Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun
–ki hepiniz aynısınızdır– çalışanın amelini kaybetmem. O nedenle, göç edenler, yurtlarından
çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan
kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere
koyacağım. Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır.”
(Al-i Imran/195)
111
O gün, herkes kendi nefsi için uğraşarak gelecek ve herkes yaptığı şeyleri
tastamam alacak. Ve onlar haksızlığa uğratılmayacak.
Ahırette herkes kendi derdine düşmüş, akrabalık ve tüm yakınlıklar bitmiştir.
Herkes kendini kurtarma çabasındadır. Suçlular yakınlarından, dünyada ilişki içinde
olduklarından kaçar. Kendini kurtarmak için oğullarını, eşini, ailesini fidye vermeyi
bile düşünür:
33-36
Sonra, şiddetle çarpanın çıkardığı korkunç ses geldiği zaman; öyle bir gün ki o, kişi,
kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden, oğullarından kaçar.
37
O gün onlardan her kişi için, kendisini boş bırakmayacak bir uğraş vardır.
(Abese/33-37)
11-14
Birbirlerine gösterilmiş oldukları hâlde suçlu, o günün azabından kurtulmak için oğullarını,
eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların
hepsini fidye/kurtulmalık versin sonra da kendini kurtarabilsin ister.
(Mearic/11- 14)
112
Ve Allah bir kenti misal olarak verdi: Bu kent, güvenli, huzurlu idi ve
oraya her bir yerden rızkı bol bol gelirdi. Ne var ki, onlar Allah'ın nimetlerine
karşı iyilikbilmezlik ettiler. Allah da onlara, yapıp ürettikleri şeyler yüzünden
açlık ve korku elbisesini/felâketini tattırıverdi.
60
61.
113
Ve andolsun ki,onlara içlerinden bir elçi gelmişti de onu yalanladılar.
Bunun üzerine, onlar şirk koşarak yanlış, kendi zararlarına iş yaparlarken azap
onları yakalayıverdi.
Bu ayetlerde, güvenli, huzurlu, geçim vasıtaları bol bir kent örneği üzerinden
Kureyş kâfirlerine ciddi bir mesaj verilmiştir. Örnek verilen kentin halkı Allah’ın
nimetlerine nankörlük etmiş, Allah da onları sıkıntıya sokarak cezalandırmıştır. Bu
örnek üzerinden Kureyşli inkârcılara “Eğer bu nankörlükte devam ederseniz, sizin
kentinizi de sıkıntıya sokarız” mesajı verilmiştir.
Nitekim gerek ticaret yolları üzerinde olmasının getirdiği kazançla, gerekse
huzurlu ve güvenli bir belde olmasıyla rahat bir hayat yaşanan Mekke şehri,
müminlerin hicretinden sonra bir hayli kuraklık, kıtlık sıkıntısı yaşamıştır.
Ayette verilen kent örneği gerçek hayattan olabileceği gibi, ibret içerikli edebî
bir sanat da olabilir. Biz söz konusu örnek kenti Sebe’ olarak anlıyoruz:
15
Andolsun ki Sebe toplumu için yurt tuttukları yerde bir alâmet/gösterge vardı: Sağdan ve
soldan iki bahçe! –“Rabbinizin rızkından yiyin ve O'nun için nimetlerin karşılığını ödeyin! Ne güzel
bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rabb!”–
16
Fakat onlar yüz çevirdiler; nimetlerin karşılığını ödemediler. Biz de üzerlerine barajların
selini salıverdik ve iki bahçelerini onlara buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da “sidir ağacı”
bulunan iki bahçeye çevirdik.
17
Bu, onların küfretmiş; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş olmaları nedeniyle
Bizim onları cezalandırmamızdır. Ve Biz sadece çok nankör olanları cezalandırırız.
18
Ve Biz onlarla o bereket verdiğimiz memleketler arasında, sırt sırta şehirler meydana
getirmiştik. Ve onlara da muntazam gidiş geliş düzenledik: –Buralarda gecelerce ve gündüzlerce
emniyet içinde gidin gelin!–
19
Sonra da onlar: “Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır!” dediler ve nefislerine yanlış;
kendi zararlarına işler yaparak haksızlık ettiler. Şimdi de Biz onları efsaneler yaptık ve tamamen
didik didik dağıttık. Şüphesiz ki bunda tüm kendisine verilen nimetlerin karşılığını çokça ödeyen
sabreden için elbette alâmetler/göstergeler vardır.
(Sebe/15-19)
Bu örnekle Kureyş kâfirlerine verilen mesaja gelince; konuya dair Kureyş
suresindeki açıklamalarımızı burada da naklediyoruz:
1,2
Kureyş'in güvenliği esenliği; kış ve yaz seferlerinde güvenlik esenlikleri için… 3,4
Öyleyse
kendilerini açlıktan kurtararak beslemiş olan ve her korkudan onları güvene kavuşturmuş olan, bu
Beyt'in Rabbine kulluk etsinler.
(Kureyş/1-4)
Görüldüğü gibi, surede, “O Ev`in sahibi ve Rabbi”nin Kureyşlileri açlıktan
kurtarıp doyurduğu ve korkudan emin kıldığı bildirilmektedir. Bu nedenle
Kureyşlilerin sırf emniyet içinde nimetlenmeleri sebebiyle bile sadece Allah`a kulluk
etmeleri gerekmekteydi:
67
Yoksa kıyılarında insanların zorla kapılıp götürülmesine rağmen Mekke'yi, güvenli,
dokunulmaz yaptığımızı da görmediler mi? Hâlâ bâtıla mı inanıyorlar ve Allah'ın nimetine
iyilikbilmezlik mi ediyorlar?
(Ankebut/67)
57
Ve onlar; “Biz seninle beraber doğru yol kılavuzuna uyarsak, yurdumuzdan atılırız” dediler.
Biz onları, Kendi katımızdan bir rızık olarak, her şeyin semerelerinin toplanıp kendisine getirildiği,
güvenli, dokunulmaz bir yere/Mekke'ye yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler.
(Kasas/57)
61
62.
Kureyşliler “Bu Ev’e[Kâbe’ye]” sığınmadan önce dağınık durumdaydılar ve
hiçbir saygınlıkları yoktu. Mekke`de bir araya gelip Kâbe hizmetini üstlenince bütün
Arabistan`da saygın bir konuma yükseldiler. O dönemde insanlar Arabistan`ın hiçbir
yerinde kendi kabile sınırları dışına çıkamaz, saldırıya uğrama tehlikesi altında bir an
bile rahat uyuyamazlardı. Çünkü saldırılar ya ölüm ya da kölelikle sonuçlanırdı.
Kervanlar da ancak yolları üzerindeki kabilelerin ileri gelenlerine rüşvet vererek sağ
salim ilerleyebilirdi.
İşte, cahiliye döneminde hiçbir kabilenin güvende olmadığı böyle bir ortamda,
Mekke`deki Kureyşliler bütün bu tehlikelerden tamamen emin bir durumdaydı.
Çünkü Mekke`nin bir düşman saldırısıyla karşılaşması söz konusu değildi.
Kureyşliler, taşıdıkları "Kâbe`nin hizmetçileri" sıfatı ile büyük ve küçük kafilelerle
ülkenin her tarafında serbestçe dolaşır, kimse kendilerine dokunmazdı. Hatta tek
başına seyahat eden bir Kureyşlinin "Ben Haremliyim" ya da "Ben Allah`ın
haremindenim" demesi bile saldırılardan kurtulması için yeterli olurdu. Bütün bu
avantajlar, Kureyş`in sadece maddî değerlerle değil, itibar ve güvenlik gibi manevî
değerlerle de nimetlendirildiğini göstermektedir. Bunların üzerine Rabbimiz bir de
onlara vahiy nimeti bahşetmiş, böylece Kureyşliler sapıklıktan, küfürden [dolayısıyla
da cehennemden] uzak kalma fırsatı yakalamışlardır. Rabbimiz, konumuz olan
ayetlerdeki uyarısıyla Kureyşli inkârcılara bu nimetleri iyi değerlendirmeleri, örnek
verilen kent halkının akıbetine düşmemeleri mesajını vermektedir. Çünkü Allah`ın
lütuf ve fazlına mazhar olanlar, kendilerine bu nimetleri bol bol veren Rablerine asla
nankörlük etmemelidirler.
114
Artık Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden helal ve temiz olarak
yiyin. Allah'ın nimetine karşılığını ödeyin; eğer sadece O'na kulluk edecekseniz.
115
Allah, size ancak leşi, kanı, domuzun etini ve Allah'tan başkası adına
kesilenleri haram kıldı. Artık her kim saldırmadan ve aşırı gitmeden
zorlanırsa, bilsin ki, şüphesiz Allah, kullarının günahlarını çok örten, onları
cezalandırmayan ve bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir.
116
Ve kendi dillerinizin yalan nitelemesi ile Allah'a yalan uydurmak için,
“Şu helaldir, şu haramdır” demeyin. Şüphesiz Allah'a yalan uyduran kimseler
iflah olmazlar.
117
Onların dünyalıkları pek az bir kazanımdır. Ve onlar için çok acıklı bir
azap vardır.
Bu ayet grubunda Rabbimiz, insanlara verdiği temiz, hoş, nefis nimetlerden
yemelerini ve bu nimetlerin karşılığını ödemelerini [şükretmelerini] istemiştir. Sonra
da leşi, kanı, domuzun etini ve Allah'tan başkası adına kesilenleri yasakladığını
bildirmiştir. Ancak ölüm ihtimali gibi durumlarda, yasaklanmış yiyeceklerden zaruret
ölçüsünde yenilebilmesine izin vermiştir. Ayrıca herhangi bir şeyin haramlığını sadece
Allah’ın belirleyeceğini, Allah adına haram-helal koymanın Allah’a iftira olduğunu
bildirmiş, bu tür sahtekârlıkta bulunanları acıklı azap ile tehdit etmiştir.
Pasajda konu edilen helal ve haram gıdalar ile ilgili olarak En’am (136, 138, 139,
142-145, 118, 146), Bakara (173), Mâide (2, 3) surelerinde verilmiştir.)
118
Biz sana anlattıklarımızı [leş, kan, domuzun etini], daha önce Yahudilere
de haram kılmıştık. Ve Biz onlara haksızlık etmedik. Ama onlar şirk koşarak
kendilerine haksızlık ediyorlardı.
62
63.
Bu ayette, yukarıdasayılan yasakların Yahudilere de yasak olan şeyler olduğu,
fakat onların yasakları artırarak kendilerine zulmettikleri bildirilmektedir.
160,161
Sonra da Yahudileşen kimselerden olan haksız davranışlar, onların birçok kimseleri Allah
yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları hâlde riba almaları [emeksiz, hizmetsiz, risksiz kazanç
sağlamaları] ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz
şeyleri haram kıldık. Ve Yahudileşenlerden kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek
reddetmiş olanlara can yakıcı bir azap hazırladık.
162
Fakat bu Yahudileşenlerden bilgide derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve
senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan
destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan, ayakta tutan], vergiyi veren, Allah'a ve
âhiret gününe iman edenlerdir. İşte onlar, Bizim büyük bir ödül vereceklerimizdir.
(Nisa/l60-l62)
119
Sonra şüphesiz senin Rabbin, bir cahillikle günah işleyen, sonra bunun
ardından tevbe eden ve düzelten kimseler içindir. Şüphesiz ki senin Rabbin,
bundan sonra kesinlikle çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Rabbimizin rahmet kapılarını açarak günah işleyen kullarına tövbe ve yanlışları
düzeltme imkânı verdiğinin bildirildiği bu ayette, Rabbimiz kullandığı üslupla sanki
kullarını affetmeye hazır olduğu mesajını vermektedir. Rabbimiz rahmeti gereği
kullarına her zaman tövbe kapılarını açık tutmakta ve onlara ölmeden önce
küfürlerinden, günahlarından dönüş fırsatı tanımaktadır.
Bu mesajı içeren başka birçok ayet daha vardır: Nisa/17,18, 48,16, Al-i Imran/90, 91.
120,121
Şüphesiz İbrâhîm içtenlikle Allah'a boyun eğen, ortak koşma
inancından dönmüş, Allah'ın nimetlerine karşılık ödeyen başlı başına bir
ümmet idi. Ve o, ortak koşanlardan olmadı. Ve Allah, o'nu seçti ve dosdoğru
yola kılavuzladı.
122
Ve Biz İbrâhîm'e dünyada iyilik-güzellik verdik. Ve şüphesiz O, âhirette
de kesinlikle sâlihlerdendir.
123
Sonra sana: “Küfürden; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek
reddetmekten, ortak koşmakdan dönmüş bir kişi olan ve ortak koşanlardan
olmayan İbrâhîm'in dinine/yaşam tarzına tâbi ol” diye vahyettik.
İbrahim peygamberin konu edildiği bu ayet grubunda, İbrahim’in (as) Allah’a
teslim olmuş, O’na yönelmiş [Hanif olmuş], O’nun nimetlerine şükreden biri olduğu
hatırlatılarak Mekke müşriklerine, torunu olmakla övündükleri İbrahim (as) gibi
olmaları, onun dinine uymaları; yani İbrahim’in dinindeki helal ve haramları dikkate
almaları uyarısı yapılmıştır.
Bu mesajda İbrahim peygamber şu niteliklerle tanıtılmıştır:
• İbrahim başlı başına bir ümmettir
• Kanittir
• Haniftir
• Müşriklerden değildir
• Allah’ın verdiği nimetlere şükreden bir kişidir
• Allah’ın elçi olarak seçtiği bir kişidir
• Allah’ın hidayetine mazhar olmuş birisidir
• Allah ona dünyada bile güzellik vermiştir
• Ahırette de salihlerdendir
63
64.
İbrahim peygamberin buradasayılan sıfatlarıyla ilgili Kur’an’da birçok ayet
vardır. Ancak biz bu sıfatlardan sadece üç tanesini tahlil etmekle yetineceğiz:
• İbrahim’in (as) Başlı Başına Bir Ümmet Olması
Daha evvel birkaç kez açıkladığımız gibi, “ümmet” sözcüğü “Kendi
iradeleriyle veya bir zorunluluk neticesinde aynı zamanda aynı yerde bulunan; iyi ya
da kötü, aynı inanca sahip olan; aynı amacı gütme neticesinde bir arada yaşayan
insan topluluğu” demektir. İbrahim peygamberin başlı başına bir ümmet olarak
nitelenmesinden, onun sosyal konularda ve işlerde koca bir topluma bedel bir kişi
olduğu anlaşılmaktadır. Bir toplumun fertlerindeki faziletlerin hepsi onda mevcuttu.
Buradaki “ümmet” sözcüğünü “imam” anlamında anlamak da mümkündür.
124
Ve hani Rabbi İbrâhîm'i, birtakım kelimeler/ yaralar, sıkıntılar ile sınamış, o da onları tam
olarak yerine getirmişti. Rabbi, “Ben, seni insanlara önder yapanım” demişti. İbrâhîm, “Soyumdan da
önderler yap!” dedi. Rabbi, “Benim ahdim/ tutulmak üzere verdiğim söz, kendi benliğine haksızlık
eden kimselere ulaşmaz!” dedi.
(Bakara/124)
• İbrahim’in “Kanit” Olması
“Kanit” sözcüğü “kunut” sözcüğünün etken isim kalıbıdır. “Kunut” sözcüğü
“susmak, saygı duruşunda bulunmak” demektir.13
Dinî terim olarak “kunut”, “Allah’a
kullukta mütevazı, saygılı olmak ve bu durumu sürdürmek” demektir. Bu sıfat gerçek
müminlerin niteliği olarak Kur’an’da birçok kez yer almıştır. (Ahzab/31,35, Zümer/9,
Nisa/34, Tahrim/5, 12, Bakara/116, 238, Rum/26 ve Al-i Imran/17) Kanit sözcüğü
özel kişi olarak burada İbrahim Peygamber için, Al-i Imran/43’te de Meryem için
kullanılmıştır. Bu niteliğin İbrahim peygamber için kullanılması, onun Allah’a
saygılı, saygısında devamlı, saygıda kusur etmeyen biri olduğu anlamındadır.
• Hanif
“Hanefe” sözcüğü “ayak dönmesi, iki ayağın başparmakları karşı karşıya
gelecek şekilde dönmesi” anlamındadır. Sözcüğün, ayak tabanının üste gelmesi
anlamında olduğunu söyleyenler de vardır. Sözcük daha sonraları “hayırdan şerre,
şerden hayra dönme” anlamında kullanılır olmuştur. Zaman içerisinde İbrahim
peygamberin önemli bir niteliği olmuş, “şirkten tevhide yönelme” anlamında
genelleşmiştir. Kur’an indiği dönemde Mekke’de İbrahim dinine mensup olanlara,
dışarıdan Mekke’ye gelip hacc eden ve sünnet olanlara “hanif” denilirdi. Daha sonra
bu sözcük “Müslim [Müslüman]” anlamında kullanılır oldu.14
Biz, sözcüğün anlamı ile ilgili yukarıdaki açıklamaları da dikkate alarak
sözcüğün “önceleri müşrik iken sonra müşrikliği bırakıp tevhide yönelen” şeklinde
değil, “şirk koşmaksızın tevhide yönelen” şeklinde anlaşılması gerektiği
kanaatindeyiz. Nitekim aşağıdaki ayetten de bu anlaşılmaktadır:
30,31
İşte böyle! Ve kim, Allah'ın dokunulmaz kıldıklarına saygı gösterirse, artık bu, kendisi için
Rabbinin katında hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlar size helal kılınmıştır. O
hâlde Allah'a yönelmişler olarak, O'na ortak kabul edenler olmayarak o putlardan olan kirlilikten
13
(Lisan; 7/504 knt mad.)
14
(Lisanü’l-Arab c: 2, s: 629, 630 “hnf” mad.)
64
65.
kaçının, yalan sözdende kaçının. Allah'a kim ortak koşarsa artık o kimse, gökten düşüp de kuşların
kaptığı veya rüzgârın kendisini ıssız bir yere sürüklediği şey gibidir.
(Hacc/30, 31)
Kur’an’da “حنيف haniyf” sözcüğü ilk kez Yunus suresinde yer almıştır:
30,31
İşte böyle! Ve kim, Allah'ın dokunulmaz kıldıklarına saygı gösterirse, artık bu, kendisi için
Rabbinin katında hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlar size helal kılınmıştır. O
hâlde Allah'a yönelmişler olarak, O'na ortak kabul edenler olmayarak o putlardan olan kirlilikten
kaçının, yalan sözden de kaçının. Allah'a kim ortak koşarsa artık o kimse, gökten düşüp de kuşların
kaptığı veya rüzgârın kendisini ıssız bir yere sürüklediği şey gibidir.
(Yunus/104-106)
İbrahim peygamberin hanifliği ile ilgili Yunus suresinde geniş açıklama
yapıldığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz:
Konumuz olan pasajdaki 128. ayette Rabbimiz “Sonra sana ‘Hanif olan ve
müşriklerden olmayan İbrahim’in milletine tabi ol’ diye vahyettik” buyurmuştur.
Rabbimizin bu beyanından, vahyin özünün [ilahi ilkelerin] ilk peygamberden son
peygambere hiç değişmediğini anlıyoruz. İlk peygambere verilen din nimeti ile son
peygambere verilen din nimetinin özü aynıdır:
30,31
İşte böyle! Ve kim, Allah'ın dokunulmaz kıldıklarına saygı gösterirse, artık bu, kendisi için
Rabbinin katında hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlar size helal kılınmıştır. O
hâlde Allah'a yönelmişler olarak, O'na ortak kabul edenler olmayarak o putlardan olan kirlilikten
kaçının, yalan sözden de kaçının. Allah'a kim ortak koşarsa artık o kimse, gökten düşüp de kuşların
kaptığı veya rüzgârın kendisini ıssız bir yere sürüklediği şey gibidir.
(Hacc/78)
161
De ki: “Şüphesiz Rabbim, beni doğru yola kılavuzladı; dimdik ayakta duran bir dine, şirkten,
Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten dönmüş olan İbrâhîm'in dinine, yaşam tarzına.
İbrâhîm, ortak koşanlardan olmamıştı.”
(En’am/161)
124
Sebt; Düşünüp taşınma günü, ancak, Sebt/düşünüp taşınma günü
konusunda anlaşmazlığa düşen kimseler üzerine kılındı. Ve şüphesiz senin
Rabbin onların içinde anlaşmazlığa düşüp durdukları şeyler hakkında kıyâmet
günü aralarında kesinlikle hüküm verecektir.
Bu ayette “Sebt”in kimler üzerine farz kılındığı açıklanmakta ve Sebt’e önem
vermeyenlerin cezalandırılacakları bildirilmektedir. “Sebt”, şu anda “sebt” konusu ile
ilgili kargaşa çıkaranlar üzerine farz kılınmıştı. Bu konuda ihtilaf edip duranlar
İsrailoğulları’dır.
“Sebt” aslında “rahat, istirahat, sakinlik, işi bırakmak, uyumak”
anlamındadır.15
“Sebt” ile ilgili olarak daha evvel A’raf suresinin tahlilinde ayrıntılı
bir açıklama yapmıştık. Önemine binaen konuyu kısaca özetliyoruz:
“SEBT” GÜNÜ
15
(Lisanü’l Arab, c.4 , s. 462 “sbt” mad.)
65
66.
Halk arasında “cumartesigünü” olarak bilinen “sebt” günü; insanların günlük
yaşamları ile ilgili [dünyevî] işlerini bir taraf bırakıp bunları hiç düşünmeden, sadece
Tanrı’nın sözlerini dinledikleri ve bunları derin derin düşünmeye vakit ayırdıkları,
dolayısıyla hem bedenlerini hem de ruhlarını dinlendirdikleri gündür.
İsmi “Şabat Günü” olarak geçen “sebt” günü hakkında Tevrat’ta şunlar
yazmaktadır:
On Buyruk
1- Tanrı şöyle konuştu: 2- "Seni Mısır'dan, köle olduğun ülkeden çıkaran Tanrın RABB
benim. 3- "Benden başka tanrın olmayacak. 4- "Kendine yukarıda gökyüzünde, aşağıda yeryüzünde
ya da yeraltındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzer put yapmayacaksın. 5- Putların önünde
eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünkü ben, Tanrın RABB, kıskanç bir Tanrı'yım. Benden nefret
edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım. 6-
Ama beni seven, buyruklarıma uyan binlerce kuşağa sevgi gösteririm. 7- "Tanrın RABB'in adını boş
yere ağzına almayacaksın. Çünkü RABB, adını boş yere ağzına alanları cezasız bırakmayacaktır. 8-
"Şabat Günü'nü kutsal sayarak anımsa. 9- Altı gün çalışacak, bütün işlerini yapacaksın. 10- Ama
yedinci gün bana, Tanrın RABB'e Şabat Günü olarak adanmıştır. O gün sen, oğlun, kızın, erkek ve
kadın kölen, hayvanların, aranızdaki yabancılar dâhil, hiçbir iş yapmayacaksınız. 11- Çünkü ben,
RABB, yeri göğü, denizi ve bütün canlıları altı günde yarattım, yedinci gün dinlendim. Bu yüzden
Şabat Günü'nü kutsadım ve kutsal bir gün olarak belirledim.16
Adalet ve Kutsallık Yasaları
1- RABB Musa'ya şöyle dedi: 2- "İsrail topluluğuna de ki, 'Kutsal olun, çünkü ben Tanrınız
RABB, kutsalım. 3- "'Herkes annesine babasına saygı göstersin. Şabat günlerimi tutun. Tanrınız
RABB benim. 4- "'Putlara tapmayın. Kendinize dökme ilahlar yapmayın. Tanrınız RABB benim.17
Şabat Günü'nü Tutmayan Öldürülüyor
32- İsrailliler çöldeyken, Şabat Günü odun toplayan birini buldular. 33- Odun toplarken adamı
bulanlar onu Musa'yla Harun'un ve bütün topluluğun önüne getirdiler. 34- Adama ne yapılacağı
belirlenmediğinden onu gözaltında tuttular. 35- Derken RABB Musa'ya, "O adam öldürülmeli. Bütün
topluluk ordugâhın dışında onu taşa tutsun" dedim 36- Böylece topluluk adamı ordugâhın dışına
çıkardı. RABB'in Musa'ya buyurduğu gibi, onu taşlayarak öldürdüler.18
21- RABB diyor ki, Şabat Günü yük taşımamaya, Yeruşalim kapılarından içeri bir şey
sokmamaya dikkat edin. 22- Şabat Günü evinizden yük çıkarmayın, hiç iş yapmayın. Atalarınıza
buyurduğum gibi Şabat Günü'nü kutsal sayacaksınız.23- Ne var ki, onlar sözümü dinlemediler, kulak
asmadılar. Dik başlılık ederek beni dinlemediler, yola gelmek istemediler. 24- Beni iyi dinlerseniz,
diyor RABB, Şabat Günü bu kentin kapılarından yük taşımayıp hiç iş yapmayarak Şabat Günü'nü
kutsal sayarsanız, 25- Davut'un tahtında oturan krallarla önderler savaş
arabalarına, atlara binip Yahuda halkı ve Yeruşalim'de yaşayanlarla birlikte bu kentin kapılarından
girecekler. Bu kentte sonsuza dek insanlar yaşayacak. 26- Yahuda kentlerinden, Yeruşalim
çevresinden, Benyamin topraklarından, Şefela'dan, dağlık bölgeden, Negev'den gelip RABB'in
Tapınağı'na yakmalık sunular, kurbanlar, tahıl sunuları, günnük ve şükran sunuları getirecekler. 27-
Ancak beni dinlemez, Şabat Günü Yeruşalim kapılarından yük taşıyarak girer, o günü kutsal
16
Çıkış, 20. Bölüm; 1–11. cümleler:
17
Levililer 19. Bölüm; 1–4. cümleler:
18
Sayılar 15. Bölüm; 32–36. cümleler:
66
67.
saymazsanız, kentin kapılarınıateşe vereceğim. Yeruşalim saraylarını yakıp yok edecek, hiç
sönmeyecek ateş."19
12- Kendilerini kutsal kılanın ben RABB olduğumu anlasınlar diye aramızda bir belirti olarak
Şabat günlerimi de onlara verdim. 13- "'Böyleyken İsrail halkı çölde bana başkaldırdı. Uygulayan
kişiye yaşam veren kurallarımı izlemediler, ilkelerimi reddettiler. Şabat günlerimi de hiçe saydılar. Bu
yüzden çölde öfkemi üzerlerine yağdırıp onları yok edeceğimi söyledim. 14- Ama İsrailliler'i
Mısır'dan çıkardığımı gören ulusların gözünde adıma leke gelmesin diye bunu yapmadım. 15- Ben de
kendilerine verdiğim en güzel ülkeye, süt ve bal akan ülkeye onları götürmeyeceğime çölde ant içtim.
16- Çünkü ilkelerimi reddettiler, kurallarımı izlemediler, Şabat günlerimi hiçe saydılar. Yürekleri
putlarına bağlıydı. 17- Yine de onlara acıdım, onları yok etmedim, çölde işlerine son vermedim. 18-
Çölde çocuklarına atalarınızın kurallarını izlemeyin, ilkelerine göre yaşamayın, putlarıyla kendinizi
kirletmeyin dedim. 19- Ben Tanrınız RABB'im, benim kurallarımı izleyin, benim ilkelerim uyarınca
yaşayın. 20- Aramızda bir belirti olsun diye Şabat günlerimi kutsal sayın. O zaman benim Tanrınız
RABB olduğumu anlayacaksınız dedim. 21- "'Ne var ki, çocuklar bana karşı geldiler. Kurallarımı
izlemediler. Uygulayan kişiye yaşam veren ilkelerim uyarınca dikkatle yaşamadılar. Şabat günlerimi
hiçe saydılar. Bu yüzden çölde öfkemi üzerlerine yağdıracağımı, kızgınlığımı dökeceğimi söyledim.
22- Ama elimi geri çektim, İsrailliler'i Mısır'dan çıkardığımı gören ulusların gözünde adıma leke
gelmesin diye bunu yapmadım. 23- Onları ulusların arasına dağıtacağıma, başka ülkelere
göndereceğime çölde ant içtim. 24- Çünkü ilkelerimi izlemediler, kurallarımı reddettiler. Şabat
günlerimi hiçe saydılar, gözlerini atalarının putlarına diktiler.20
Dünya işlerini bırakıp ibadete tahsis edilen gün olan “sebt” gününün halk
arasında “cumartesi günü” olarak yaygınlaşmasının sebebi, “sebt”in cumartesi
günlerinde uygulanmasından kaynaklanmaktadır.
“Sebt” konusunun ayette konu edilmesinin sebebi, Sebt’in İbrahim
peygamberin dininde olmadığını beyan içindir. Sebt [Dünyevi işlerin kısıtlanması]
Yahudilere özel olarak yüklenen bir yükümlülüktür. Bu yükümlülüğün sebebi ise
Kitab-ı Mukaddes alıntılarından da anlaşılacağı üzere Yahudilerin kanunlara ve
emirlere sürekli karşı gelmeleridir.
125
Rabbinin yoluna, haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için
konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel
şekilde mücâdele et. Şüphesiz Rabbin Kendi yolundan sapanları en iyi bilendir
ve O, kılavuzlandıkları doğru yolda olanları da en iyi bilendir.
Bu ayetlerde Resulullah’a hitap edilmiş ve kendisine Allah yolunda nasıl bir
davet metodu izlemesi gerektiği bildirilmiştir. Yüce Allah’ın bu konuda uyulmasını
istediği davet metodu, insanların İslam’a hikmetle ve güzel öğütle davet edilmeleri,
kendileriyle en güzel bir biçimde mücadele edilerek hakka çağırılmaları metodudur.
Davetin hangi metotla yapılması gerektiği aşağıdaki ayette de konu edilmiştir:
161
De ki: “Şüphesiz Rabbim, beni doğru yola kılavuzladı; dimdik ayakta duran bir dine, şirkten,
Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmekten dönmüş olan İbrâhîm'in dinine, yaşam tarzına.
İbrâhîm, ortak koşanlardan olmamıştı.”
(Ankebut/46)
Âyetin Nüzul Sebebi:
Tefsir bilginlerinin büyük çoğunluğu, bu âyet-i kerimenin Medine'de indiğini
19
Yeremya 17. Bölüm; 21–27. cümleler:
20
Hezekiel 20. Bölüm; 12–24. cümleler:
67
68.
kabul etmektedir. Buâyet-i kerime, Uhud günü Hz. Hamza'ya müsle yapılması
[azalarının kesilmesi] hakkında inmiştir. Bu husus, Sahih-i Buhârî'de Siyer
bölümünde söz konusu edilmektedir.
en-Nehhâs ise bu âyetin Mekke'de indiği kanaatindedir. Anlamı itibariyle de
kendisinden önce Mekke'de inmiş buyruklar ile güzel bir bağlantısı vardır. Çünkü
burada davet olunan ve kendisine öğüt verilenden, kendisiyle tartışılana, oradan da
yaptığı fiile karşılık ceza verilene tedrici olarak geçiş yapılmaktadır. Ancak,
cumhurdan gelen rivayet daha sağlamdır.
Dârakutnî'nin rivayetine göre İbn Abbas şöyle demiştir: Müşrikler, Uhud'da öldürülenleri
bırakıp gittikten sonra Resulullah (sav) öldürülenlerin yanına gitti. Hoşuna gitmeyen bir manzara ile
karşılaştı. Hamza'nın karnının yarılmış olduğunu, burnunun ve kulaklarının kesilmiş olduğunu
görünce şöyle dedi: "Eğer kadınlar üzülmeyecek yahut benden sonra izlenecek bir sünnet olmayacak
olsaydı, Allah onu yırtıcı hayvanların ve kuşların karnından (kıyamet gününde) dirilteceği vakte kadar
bırakırdım. And ederim ki, onun yerine yetmiş kişiye müsle yapacağım." Daha sonra bir örtü
getirilmesini istedi, onunla yüzünü örttü. Ayakları dışarıda kaldı. Resulullah (sav), bu örtüyle yüzünü
kapattı, ayaklarının üzerine de izhir otu koydu. Sonra onu öne geçirerek üzerinde on defa tekbir
getirdi. Daha sonra (şehidler) birer birer getirilip (cenaze namazları kılınmak üzere) konuluyordu.
Hamza ise mekânında duruyordu. Sonunda Hz. Hamza'nın üzerine yetmiş namaz kılmış oldu. Çünkü
(Uhud'da) öldürülenlerin sayısı yetmiş idi. Şehitlerin defnedilme işi bitirildikten sonra şu: "Rabbinin
yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et... Sabret, senin sabrın ancak Allah iledir" âyetleri indi.
Resulullah (sav) da sabretti ve kimseye müsle uygulamadı.21
Rabbimiz Kur’an’da büyük cihadın Furkan ile yapılmasını emretmiştir.
Kur’an’ın öğüt oluşunu da yüzlerce ayette bildirmiştir:
52
Öyleyse kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere itaat etme ve Furkân ile
onlara karşı olanca gücünle büyük bir cihat yap, uğraşı ver!
(Furkan/52)
Davet şekli, yolları ve malzemesi Kur’an’da hep gösterilmiştir. Emredildiği
şekilde “en güzel şekilde mücadele”, kırıcı olmadan, yumuşak sözlerle, kötülüğe
karşı iyilikle karşılık vererek, bilgi ve bilimsel verilerle ortak değerlere dikkat
çekmekle ve sabırla yapılabilir. Davetin böyle olması gerektiği şu ayetlerden de
anlaşılmaktadır:
52
Öyleyse kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere itaat etme ve Furkân ile
onlara karşı olanca gücünle büyük bir cihat yap, uğraşı ver!
(Ta Ha/43, 44)
52
Öyleyse kâfirlere; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenlere itaat etme ve Furkân ile
onlara karşı olanca gücünle büyük bir cihat yap, uğraşı ver!
(Al-i Imran/159)
19-24
Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse
gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler;
Allah'a verdiği sözleri yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan,
Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi; iman ve ameli birleştiren,
Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler,
Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş,
salâtı ikame etmiş [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları
oluşturmuş, ayakta tutmuş],
kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık Allah yolunda harcamış
21
(Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)
68
69.
ve çirkinlikleri güzelliklerleortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte onlar, bu yurdun
âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih
olanlar Adn cennetlerine gireceklerdir. Görevli güçler/ haberci âyetler de her kapıdan yanlarına
girerler: “Sabretmiş olduğunuz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!”
(Rad/19- 24)
33,34
Ve Allah'a çağırıp/ yakarıp sâlihi işleyen ve “Ben, Müslümanlardanım” diyen kimseden
daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/ iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel
şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir yakın'dır.
(Fussilet/33, 34)
3,4
İnsanlardan bazıları da Allah hakkında bilgisizce tartışıyor ve her azılı şeytanı izliyor. –Azılı
şeytan hakkında: “Şüphesiz kim şeytanı yol gösterici, gözetici bir yakın yaparsa artık o, kesinlikle
şeytanı kendine velîleştireni saptırır ve onu cehennemin azabına kılavuzlar” diye yazıldı.–
(Hacc/3)
64
De ki: “Ey Kitap Ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze; ‘Allah'tan başkasına kulluk
etmeyelim, O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ın astlarından bazımız bazımızı rabler
edinmeyelim’ ilkesine geliniz. Buna rağmen eğer Kitap Ehli, yüz çevirirlerse, artık “Şüphesiz bizim
müslimler olduğumuza şâhit olun” deyin.
(Al-i Imran/64)
126
Ve eğer ceza verecek olursanız da, sizin cezalandırıldığınızın misli ile
ceza verin. Ve eğer sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.
Bu ayette Rabbimiz kötü muamelelere karşı sabırlı ve affedici olunmasını,
hemen cezalandırmaya girişilmemesini buyurmuştur. Müminlerin sıfatlarından birisi
de, “öfkelendikleri zaman bağışlayan kimseler, … kendilerine bağy [bir zulüm ve
saldırı] isabet ettiği zaman birbirleriyle yardımlaşan/ intikam alan kimseler”
olmalarıdır.
33,34
Ve Allah'a çağırıp/ yakarıp sâlihi işleyen ve “Ben, Müslümanlardanım” diyen kimseden
daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/ iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel
şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir yakın'dır.
(Fussılet/33, 34)
96
Sen, kötülüğü en güzel bir şeyle sav. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyleri çok iyi
biliriz.
(Mü’minun/96)
Bu konuda Yusuf peygamberden de bir örnek verilmiştir. O, kendisine kötülük
yapan kardeşlerini affetmiştir:
89
Yûsuf dedi ki: “Siz cahiller iken Yûsuf'a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?”
90
Yûsuf'un kardeşleri: “Yoksa sen, sahiden Yûsuf musun?” dediler. Yûsuf: “Ben Yûsuf'um, bu
da kardeşim. Kesinlikle, Allah bizi nimetlendirdi. Şüphesiz kim Allah'ın koruması altına girer ve
sabrederse, artık hiç şüphesiz Allah, iyi-güzel işler yapanların ödülünü kaybetmez” dedi.
91
Onlar dediler ki: “Allah'a yemin olsun, Allah seni gerçekten bize üstün yaptı. Ve biz
gerçekten hatalılar idik.”
92,93
Yûsuf dedi ki: “Bugün size bir ayıplama ve azarlama yoktur. Allah sizi bağışlasın. O,
merhamet edenlerin en merhametlisidir. Şu gömleğimi götürün de babamın yüzüne koyun, o,
ayıplanan/ dalga geçilen hastalıktan kurtulmuş hâle gelir/derbederlikten kurtulur. Ve bütün ailenizi
bana getirin.”
(Yusuf/89- 92)
Affedici olma konusu daha evvel Şura suresinin tahlilinde ele alındığından,
ayrıntılı açıklamalarımızın oradan okunmasını öneriyoruz.
69
70.
127
Sen sabırlı ol!Senin sabretmen de ancak Allah iledir. Onlar için
üzülme! Onların kurdukları tuzaklardan sıkıntıya düşme!
128
Şüphesiz ki Allah, Kendisinin koruması altına girmiş kişiler ve kendileri,
iyileştiren-güzelleştiren kişilerin ta kendisi olanlar ile birliktedir.
Bu ayetlerde Rabbimiz, önceki ayetteki emrine ilave olarak Resulullah’a
görevini metanetle sürdürmesini, inatçılar için üzülmemesini, onların yüzünden
sıkıntıya düşmemesini emredip daha sonra da tüm insanlığa bir beyanname
mahiyetindeki şu müjde ve güvenceyi bildirmiştir: Şüphesiz ki Allah, takvâlı
davranan kişiler ve kendileri, iyileştiren/ güzelleştiren kişilerin ta kendisi olanlar ile
birliktedir.
Görüldüğü gibi, surenin son mesajı Allah’ın takvalı davranan ve iyileştiren
müminler ile beraber olduğu müjdesidir. “Allah’ın beraber olduğu kişi” demek,
dünya ve ahırette sırtı yere gelmeyecek kişi demektir. Bu sabır ve güvenci
Resulullah’tan ve Musa peygamberden nakledilen şu ifadelerde de görüyoruz:
62
Mûsâ: “Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil! Şüphesiz Rabbim benimledir, bana yol
gösterecektir” dedi.
(Şuara/62)
40
Eğer siz, Elçi'ye yardım etmezseniz, bilin ki Allah O'na kesinlikle yardım etmiştir. Hani o
kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş kişiler, o'nu ikinin ikincisi olarak
çıkarmışlardı. Hani ikisi mağarada idiler. Hani O, arkadaşına “Üzülme, şüphesiz Allah bizimle
beraberdir” diyordu. Bunun üzerine Allah, O'nun üzerine kalbi teskin eden güven ve yatışma
duygularını/morallerini içlerine koymuş, O'nu sizin görmediğiniz askerlerle güçlendirmiş ve
kâfirlerin; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kişilerin sözünü en alçak yapmıştı.
Allah'ın kelimesi de en yücenin ta kendisidir. Ve Allah, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp
edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi
engelleyen/sağlam yapandır.
(Tevbe/40)
Allah’ın takva sahipleriyle birlikte olduğu şu ayetlerde de ifade edilmiştir:
194
Dokunulmazlık ayı, harâm aya karşılıktır. Ve bütün dokunulmazlıklar/ bağlayıcı hükümler,
birbirine karşılıktır. O hâlde kim size saldırdıysa, siz de ona yaptığı saldırının aynıyla saldırın. Ve
Allah'ın koruması altına girin. Ve bilin ki Allah, Kendi koruması altına girmiş kişiler ile beraberdir.
(Bakara/ 194)
36
Şüphesiz Allah katında; gökleri ve yeri oluşturduğu günkü Allah'ın yazısında ayların sayısı,
ay olarak on ikidir. Bunlardan dördü dokunulmaz kılınmıştır. İşte bu koruyan dindir. Bu nedenle
dokunulmaz aylarda kendinize haksızlık etmeyiniz. Ve sizinle toptan savaşan ortak koşanlarla siz
de toptan savaşın. Ve şüphesiz Allah'ın, Kendisinin koruması altına girmiş kişiler ile beraber
olduğunu bilin.
(Tevbe/36)
69
Ve Biz, Bizim uğrumuzda gayret gösterenleri, elbette Kendi yollarımıza kılavuzlayacağız. Ve
şüphesiz Allah, iyilik-güzellik üretenlerle beraberdir.
(Ankebut/69)
Allah doğrusunu en iyi bilendir.
70