Bazı sözler insana yâredir.
Bazı sözler insana çaredir.
İnsan duyduğundan etkilenir. İnsan kulaktan ya zehirlenir ya da şifa bulur. Şifalı sözlerden derlediğim ilaçları sizlerle paylaşmak istedim değerli kitap dostlarım.
AHMETTURKAN 1
TAKDİM
Bazı sözlerinsana yâredir.
Bazı sözler insana çaredir.
İnsan duyduğundan etkilenir. İnsan kulaktan ya zehirlenir ya da şifa bulur.
Şifalı sözlerden derlediğim ilaçları sizlerle paylaşmak istedim değerli kitap
dostlarım. Okuduklarınız, gördükleriniz, duyduklarınız sizlere şifa olsun.
Gönülden nağmeler olsun. Peki nedir gönül.
Farsça dil, derûn; Arapça kalb, hâtır; Türkçe yürek kelimeleriyle de
karşılanan gönül Türk edebiyatının divan, halk ve dinî-tasavvufî
mahsullerinin en önemli ve en çok işlenen konularından biridir.
Divan edebiyatında teşhis ve tecrid yoluyla âdeta ikinci bir âşık hüviyetinde
ele alınır:
"Etse Nef'î n'ola ger gönlüyle dâim bezm-i hâs / Hem kadeh hem bâde hem bir
şûh sâkîdir gönül" (Nef'î).
Gönül âşık gibi ağlar, kanlı göz yaşı döker; yaralıdır, aşkın ve gamın
merkezidir.
"Dil-i gamgîn, dil-i gamhâr, dil-i sûzân, dil-i pürsûz" gibi tabirler bunu ifade
eder.
Ahmed-i Dâî'nin şu beyti bu anlayışın örneğidir:
"Gam yeme ey şikeste dil bu dahi böyle kalmaya / Firkat içinde hasta dil bu
dahi böyle kalmaya."
Gönül birçok teşbih ve mecaza da konu olmuştur. Bunlardan memleket,
iklim, il, vilâyet, şehir, Bağdat ve Mısır gibi unsurlar sevgilinin padişaha, aşk
derdinin de orduya benzetilmesi esasına dayanır.
Sevgili gönül ve aşk ülkesinin sultanıdır. Aşk derdi bu ülkeyi sık sık
yağmalamaktadır. "Bir ülkede iki padişah olmaz" atasözü uyarınca âşığın
gönlünde padişah olarak sevgilinin aşkının yeterli olduğu ifade edilir:
"Gam değil bende isen Mısr-ı dile sultansın / Bir azîzin kuludur Yûsuf-ı
Ken'ân-ı Mısr" (Ahmed Paşa).
Bazan âşığın kendisi gönül mülkünün sultanı olarak gösterilir; âh ateşinin
kıvılcımları asker, sevgilinin aşkı da sancak kabul edilir.
Sevgili gönül tahtının sahibi, gönül sarayında misafir kalan bir sultan
şeklinde düşünülerek gönül de kul, saray, taht, divan, padişah meclisi
olarak ele alınır. Hayalî Bey'in,
"Cihanda başıma sultân iken benim servim / Kul oldu sen şehe âzâd
gördüğün gönlüm" beyti bu anlayışa örnektir. Gönül bazan da o sultanın
peşinden giden asker olur.
3.
AHMETTURKAN 2
Gönül sevgilinincefası, ona karşı hasret çekmesi ve gamzesi oklarından
dolayı hastadır, yaralıdır. Bu sebeple kırmızı rengi ve ortasındaki siyahlık
yönünden lâleye benzetilir:
"Aks-i hâlin bu dil-i pürhûnda tutmuştur karâr / Lâlenin ol günde kim
bağrında dâğın yaktılar" (Hayâlî Bey).
Gonca da içi kan dolu bir gönlü hatırlatır. Gönlün hasta, bîmar, sayrı, yaralı
oluşu, aşk derdinin tabibi olan sevgilinin gelmesini sağlamak içindir. Çünkü
hasta ziyareti âdettir. Böylece gönül ilâç, tiryak, şifa ve tabip olan dudaklarla
yani vuslatla tedavi edilecektir. Aksi takdirde daha çok hasta olur. Bu
durumda gönül deli, şeydâ, mecnun, şûrîde, vâlih, divane şeklinde ifade
edilir:
"Onu hoş tut garîbindir efendim işte biz gittik / Gönül derler ser-i kûyunda bir
dîvânemiz kaldı" (Hayâlî Bey).
Bu benzetme zincir, ay, ateş, efgan ve perişanlık münasebetine dayandırılır.
Delileri zincire vurmak âdet olduğu için âşığın gönlü sevgilinin saçı zincirine
tutulmuştur. Gönlün divane oluşunda peri gibi güzel sevgilinin de rolü
vardır. Zira periler çok güzel varlıklar olup sadece delilerle yakınlık kurarlar.
İnsanlara pek görünmez, görününce de onların delirmesine sebep olurlar.
Gönül de peri gibi güzel sevgiliyi görünce deli divane olur. İnsanlar sihir ve
büyü ile de delirirler. Gönlün delirmesinin bir sebebi, sevgilinin cadıya
benzeyen gamzelerinin büyü yapmasıdır.
Gönül hırsız, esir, mahpus, bağlı, berdâr olarak da ele alınır:
"Bugün berdâr eder dil-ber giriftâr Ahmed'in gönlün / Anunçun zülfü çengâlin
eder geh doğru gâh eğri" (Ahmed Paşa).
Sevgilinin zindana benzeyen çene çukuruna düşen gönül böylece mahpus
olmuş veya darağacına çekilmiştir:
"Şol gönül kim göricek zülfünü cân etti fedâ / Ermedi dârda Mansûr onun
pâyesine" (Hayâlî Bey).
Gönlün Hz. Yûsuf ve Hallâc-ı Mansûr'a benzetilmesi de bu münasebetledir.
Sevgilinin geceye benzeyen siyah saçlarına düşkün olan gönül gidecek başka
yeri olmayan bir gariptir:
"Bu sebepten dil karâr eyler kara zülfünde kim / Şâm eriştiği mahalde edinir
me'vâ garîb" (Ahmed Paşa).
Gece dolaşmanın tehlikelerini göze alan gönül miskin, âvâre, bînevâ,
nâtüvân, perişan ve sadpâre, sevgiliden vuslat metâını almak için canını
teklif eden garip bir müşteridir. Şebrev, kumarbaz, mest oluşu da bununla
ilgilidir.
4.
AHMETTURKAN 3
Gönlün ençok teşbih edildiği bir unsur da çocuktur. Aşk ve güzellik bir
mektep, yüz mushaf, zülüf dal veya lâm, ağız mim, boy elif, gönül de bunları
okumaya çalışan bir mektep çocuğudur:
"Tıfl-ı dil kaddin görüp aşka eliften başladı / Rabbi yessir ve lâ tüassir rabbi
temmim bi'l-hayr" (İbn Kemal).
Gönül de çocuk gibi sonunda tehlike olduğunu bilmeden olur olmaz her şeye
heveslenir.
Sevgilinin teşrifi için hazırlanmış bir ev, hâne, hücre ve harim olan gönülde
sevgili teşrif etmediği için daima gam misafir kalmaktadır. Bundan dolayı
gönlün gıdası genellikle gam ve kederdir. Sevgilinin saçlarının tuzak,
benlerinin dâne, kendisinin avcı olarak tasavvuru sonucu gönül de sevgiliye
tutulan bir kuş kabul edilir:
"Zülfüne gönül düştü görüp hâl-i siyâhın / Dil murgunu dâme düşüren dâne
midir bu" (Cem Sultan).
Öte yandan aşk ateşiyle yanıp kebap olan gönül ten kafesinde mahpustur.
Gönül aşk ateşiyle eriyen bir mum veya çerağ, göz yaşı da yağıdır:
"Firâkın odunu gördükçe mum-tek eridi / Sebât ü sabrda fûlâd gördüğün
gönlüm" (Fuzûlî).
Bu sebeple ağladıkça aşk ateşinin daha parlak olacağı düşünülür. Gönül
bazan sevgilinin etrafında çırpınan bir pervane, bazan da gamze okları için
bir hedeftir.
Kırılma, paslanma, tozlanma ve hediye edilme gibi özellikleri dolayısıyla
gönül aynaya benzetilir. Sevgiliye ayna hediye etmek âdet olduğu için âşık
ona lâyık bir armağan olarak gönül aynasını verir. Gönül çok hassastır,
çabuk kırılır. Sırça, şişe, kâse, sâgar, câm-ı cihannümâ oluşu bu
münasebetledir:
"Yâhud bu şîşe-i nâzik-mizâc gönlümüze / O seng-dilden eren inkisârı mı
diyelim" (Ahmed Paşa).
Gönül aşk derdiyle sürekli âh edip inlediğinden ney, tambur, ud gibi müzik
aletlerine de teşbih edilir. Hazine veya definelerin viranelerde
bulunmasından hareketle gönül de sevgilinin aşkını veya hayalini hazine gibi
kendinde saklayan bir virane şeklinde tasavvur edilir:
"Bu harâbâtta sâbit olamam sultânım / Dil-i vîrânemi yapsan da yıkılsam
gitsem" (Sâbit).
Gönül için en çok kullanılan sıfatlar perişan, kaygılı, hayran, zâr, bîçâre,
harap, sergeşte, sadpâre, şikeste ve gamgîndir:
"Estikçe bâd-ı subh perîşansın ey gönül / Benzer esîr-i turra-i cânansın ey
gönül" (Nedîm).
5.
AHMETTURKAN 4
Aşk vegüzellikle ilgili her ıstırabı gönülden başka tam olarak duyan ve çeken
yoktur:
"Hey kıyâmet gel hisâbın gönlüme sor zülfünün / Elli bin yıldan uzundur her
şeb-i hicrân ona" (Ahmed Paşa).
Türk halk edebiyatında da birçok atasözü ve deyime konu olan gönül
(Eyüboğlu, I, 105-108; II, 193-204) türkü, mâni, halk hikâyeleri ve
masallarda yaygın olarak yer almakta, divan edebiyatındaki gibi âşıktan ayrı
bir varlık olarak kabul edilmektedir.
Gönül kavramının en çok kullanıldığı alanlardan biri de dinî-tasavvufî
edebiyattır. Bir ülkeye benzetilen gönül bazan mâmur, bazan da viran olur:
"Artık harâbe gönlün mânend-i mülk-i âlem / Ma'mûr olur mu yoksa vîrân olur
kalır mı?" (Celâlî).
Gönül hangi durumda bulunursa bulunsun onu ancak aşk sultanı alabilir,
aşk askeri yağmalayabilir. Aşk ateşiyle yanmayan gönül sürekli karanlığa
mahkûm ve ilâhî nurdan mahrumdur. Bu mahrumiyet Kâbe'de kıble
aramaya benzer:
"Bir sîne ki o nâr-ı mahabbet eseri yok / Zulmettedir ol nûr-ı Hudâ'dan haberi
yok" (Çengî Yûsuf Dede).
Tasavvuf ehli her an her yerde Allah'ın hikmetini, sanat ve kudretini,
sıfatlarının tecellisini görmek ister. Allah'ın rahmân ismiyle gönül arasında
bir münasebet vardır. Rahmân kalp yufkalığıdır. Gönül de yaygın olarak
"rahmet ve yumuşaklık" anlamlarında kullanılır. Bu durum gönülde rahmân
isminin tecellisi bulunduğunu gösterir. İmanın ve küfrün merkezi kalptir.
Kalp iman nuru ile dolduğunda gönül, inkâra ve küfre yöneldiğinde ise
nefistir. Gönül ulviyete, nefis süfliyete yönelir. Mâna âlemini kuşatan gönül
Hak yolcusunun varacağı son merhaledir. İlâhî aşk ve tevhid sırrı burada
tecelli eden bir zümrüdüankadır. Gönül hem çok yüce hem de çok hassastır.
Kırılınca kolay kolay tamir edilemez:
"Kopunca bir teli bağlansa da düğümlü kalır / Dokunma gönlüme şart-ı
mahabbet öyle değil" (Muhyiddin Râif).
Gönül bir kitaptır, gerçek aşk hikâyesi bu kitaptan okunur. Bunun için
gönlü aşk ile doldurmak gerekir. Ancak bu feyizle onun gerçek servet ve
kudrete, hakiki huzur ve mutluluğa kavuşması mümkün olur. Aşk deryasına
girenin, vahdet âlemine ulaşanın gönlü sadece bir mescid değil Mescid-i
Aksâ'dır. Gönül mânevî bir kıble, uçsuz bucaksız bir deryadır:
"Gönül ki sâhil-i deryâ-yı bî-nihâyettir / Dil bahri hurûş eyler onda nice
dalgam var" (Erzurumlu İbrâhim Hakkı).
Derya vahdetin, dalgalar kesretin yani mahlûkatın, fâni olanın işaretidir.
Beden bir sedef, gönül de o sedefin içinde ilâhî feyizler denizinde teşekkül
eden bir incidir:
6.
AHMETTURKAN 5
"Ey bahr-ihalâvet sen hoş terbiyet eylersin / Misl-i sedef olmuş ten dürr ü
güher olmuş dil" (Erzurumlu İbrâhim Hakkı).
Gönül Tûr dağıdır. Hz. Mûsâ'ya Cenâb-ı Hakk'ın tecellisi orada vuku
bulmuştur. Bilhassa âşık gönlünde de ilâhî tecellî her an zuhur edebilir.
Zaman zaman da kuş, bülbül, gonca, gül, gül bahçesi olan gönül ârif kişiyi
kesretten vahdet sırrına, halktan Hakk'a ulaştırarak halvette mâşukuna
kavuşturur. Gönül bir meyhânedir. Orada aşk şarabıyla sarhoş olunur.
Meyhâneci veya sâkî mürşidin yani insân-ı kâmilin, şarap ise ilâhî aşkın
remzidir. Gönül nazargâh-ı ilâhîdir, beytullahtır, mukaddestir:
"Dil nazargâh-ı Hudâ'dır sâf kıl kim dola nûr" (Erzurumlu İbrâhim Hakkı).
Yerlere, göklere sığmayan Allah mümin kulunun gönlüne sığmıştır.
"Gönülde eyle sefer ger Hudâ'yı istersen" (Erzurumlu İbrâhim Hakkı)
mısraında belirtildiği gibi varlık âleminde iken yokluk âlemine sefer etmek
ancak gönülde olur. Gönül bir irfan hazinesidir. Tasavvuf gönüller ilmidir:
"İlm-i kulûb oldu çünkü ilm-i tasavvuf / Kalbini sâf eyle çekme bâr-ı tekellüf"
(Erzurumlu İbrâhim Hakkı).
Tasavvufta kalbin önemi büyüktür. Türk tasavvuf edebiyatında kalp ve dil
terimlerinin yanında Türkçe gönül kelimesi de kullanılmış, bazı tasavvufî
kavramlar bu terimle ifade edilmiştir. Genellikle gönül "tasavvuf", gönül ehli
de "sûfîler" anlamına gelir. Gönül haline varmak râbıta ve murakabe halinde
olmak demektir. Melâmet ehli, Hakk'ı daima hatırda tutmaya ve onun türlü
tecellilerini temaşa halinde olmaya "gönül beklemek" derler. Gönül gözetmek
ve gönül kırmamak tasavvufun ahlâkî yönünü ifade eder. Gönül ehlinin, dil
aracılığı olmadan uzak mesafelerden birbirinin haline aşina olması ve
manevi bir iletişim kurması, "Gönülden gönle yol var" deyimiyle ifade edilir.
"Dil dili var dilden dile" sözü de aynı fikri anlatır.1
Gönül hakkında bu kadar söz söylenmişken, benim sözlerim gönle şifa olur
mu bilemem, ama gayret edip gönle hitap etmek elzem diye düşünüyorum.
Bunca kaba sabalığın yaşandığı çağımızda gönül bahçemizi kırmayalım.
Gönül dünyamız yıkılmasın. Gönlü hoş insanlarla beraber olmaya gayret
edelim. Yoksa yıkık gönüller insana dert olur. Dertli gönüller huzurlu
olmazlar.
1
Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.
7.
AHMETTURKAN 6
İMAMI ŞAFİYESORDULAR.
- Kişi anne babasıyla tartışabilir mi?
İmam cevap verdi.
- Anne babasıyla tartışmayı bırak, onların ayakkabısıyla bile tartışamaz.
AHMETTURKAN 8
Ömer HayyamDerki;
Sırtından vurana kızma,
Ona güvenip arkanı dönen sensin.
Arkandan konuşana da darılma,
Onu insan yerine koyan yine sensin.
10.
AHMETTURKAN 9
Y OL C U L U K Ç O K K I S A
İhtiyar bir hanım otobüse bindi, koltuğuna oturdu. Sonraki durakta genç,
hareketli ve biraz da asabi bir kadın bindi otobüse ve yaşlı kadının yanına
oturdu. Torbaları elinde çok yer kaplıyordu. İstemeden yol boyunca torbalar
ihtiyar kadına çarptı.
Canı yanan ihtiyarın sessiz kaldığını görünce genç kadın, yaşlı kadına bu
kadar sakin kalabilmesine şaşırdığını söyledi.
İhtiyar kadın gülümseyerek “Kaba olmaya ya da ehemmiyetsiz bir şey için
münakaşaya, kalp kırmaya değer mi? Çünkü senin yanındaki yolculuğum
çok kısa... Bir sonraki durakta zaten ineceğim..." dedi.
Bu cevap altın harflerle yazılmayı hak ediyor:
′′ Bu kadar ehemmiyetsiz bir şey hakkında tartışmaya lüzum yok, çünkü
beraber seyahatimiz çok kısa..."
Her birimiz, bu dünyadaki zamanımızın ne kadar kısa olduğunu anlamalıyız
ki kavgaların, yersiz tartışmaların, kıskançlıkların, başkalarını
affetmemenin, memnuniyetsizliğin ve devamlı şikâyet etmenin boş zaman ve
enerji kaybı olduğunu anlayalım.
Birisi kalbini mi kırdı? Sakin ol. “Yolculuk çok kısa...” de.
Birisi sana ihanet mi etti, korkuttu mu, aldattı mı ya da aşağıladı mı ya da
sebepsiz yere hakaret mi etti..? Sakin ol. Bir şey kaybetmezsin. Yolculuk çok
kısa.
Meslektaşlarınız sohbette beğenmediğiniz bir yorum mu yaptı? Sakin ol.
Duyma dediklerini. Onu affet. Yolculuk çok kısa.
Demem o ki karşımızdaki insan bize ne mesele çıkarırsa çıkarsın, beraber
seyahatimizin çok kısa olduğunu hatırlayarak hareket et...
Kimse bu yolculuğun süresini bilmiyor. Kimse son durağının ne zaman
geleceğini de bilmiyor. Bildiğimiz tek şey, birlikte seyahatimizin çok kısa
olduğu...
Arkadaşlarımızın, dostlarımızın kıymetini bilelim. Hürmetkârlığın, nezaketin,
affetmenin, şükretmenin, güler yüzlü olmanın büyük bir erdem olduğunu
unutmayalım ve bu bilinçle yaşayalım. Neticede birlikte seyahatimiz çok
kısa!
Ümidim odur ki bu dünyada yolculuk yaparken geçtiğimiz istasyonlarda
selamlaşıp kucaklaştıklarımız, hayatına dokunduklarımız, dostluk
kurduklarımız, ayrılırken arkamızdan sevgiyle el sallayanlarımız çok olur...
Tebessüm et ve daima gülümse...
Çünkü,
YOLCULUK ÇOK KISA..!
11.
AHMETTURKAN 10
SALİH EFENDİ
1925’teİdam edilen Hani'li Salih Efendiy'e Hâkim sorar:
Nerede tahsil ettiniz?
Salih Efendi: Hani'de
Hâkim: Ne tahsil ettiniz?
Salih Efendi: Ulum-ı Arabiye Ulum-ı diniye-i aliye tahsil ettim
Hâkim: Hangi lisanları biliyorsunuz?
Salih Efendi: Türkçe, Arapça, Farsça, Kurmanca, Zazaca, Fransızca.....
Hâkim Bey hayretini gizleyemez ve Salih efendiye: yani sen Fransızca da mı
biliyorsunuz? Der
Salih Efendi ise: evet Fransızcaya Gülistan'ı tercüme ettim cevabını verir.
Hâkim Bey: peki İngilizce biliyormusunuz?
Salih Efendi: İngilizce'yi biraz Ermeni muallimlerinden okudum, der.
İşte bu sadece hikayesini bildiğimiz sadece denizin üstünde bir köpük
Sırf kendi gelecekleri için bu toprakların gerçek insanlarına
Yobaz ve gerici diye astıkları bu değerler, şu an bile yüzlerce akademisyeni
cebinden çıkacak düzeyde Ümmetin Aydın Âlimleri idi.
Yüzlerce İslam Âlimini işte böyle yok edip, 6 Asır dünyaya Medeniyet götüren
Osmanlı bakiyesi Türkiye insanını din hususunda böyle cahilleştirdiler.
Allah böyle zihniyetlere bir daha fırsat vermesin Rabbim…
12.
AHMETTURKAN 11
Diyorlar ki…!
Dostacı söyler.
Acıyı söyleyene dost denilmez ki!
Seni sevmeyen acı söyler,
Dostun sana söyleyeceği acı dahi olsa senin canını acıtmayacak şekilde tatlı
dille söyler. Şems-i Tebrizi
***
13.
AHMETTURKAN 12
Bazı insanlarsize sadık değildir.
Size olan ihtiyaçlarına sadıktır.
İhtiyaç değiştiğinde sadakatleri de değişir. Will Rogers
***
14.
AHMETTURKAN 13
KARİYERİNİZİ NASILALIRSINIZ
Böyle bir soruya sanırım pek çok çalışan, orta şekerli diye cevap verebilir.
Bazen şekerli, bazen sade olabilir, fakat günümüz ekonomik koşulları
altında sanıyorum bunun cevabı yağsız tarafından olmalı.
Kariyerinizi, takla atmadan, orayı burayı yağlamadan, ona buna çelme
takmadan planlayacağınızı sanıyorsanız sanıyorum siz başka alemlerdesiniz.
Sanal gerçeklik size ne kadar gerçek geliyorsa, bana da gerçek değerlere,
başarıya, eğitime dayalı planlamalar o kadar gerçekçi geliyor.
Toplumda ekonomik problemler devam ediyorsa, rüşvet devletin her
kademesinde zuhur ediyorsa, kariyer planlaması adı altında at arabasına
koşulup sürekli sol kulvarda koşturuluyor fakat bir adım ilerleyemiyorsanız,
hatta her yeni organizasyonda size yeni planlar sunulup bazıları mevki ve
makamları paylaşıyorsa boşuna ümitlenmeyin. Siz doğuştan kariyer
planınızı sabit mevkilere endekslemişsiniz demektir.
İstiyorsunuz ki kariyeriniz yağsız tarafından olsun.
Nasıl olacak?
Pek çok kurslara gidiyorsunuz. Gecenizi gündüzünüze katıp sertifikalar,
diplomalar alıyorsunuz sonunda aferin deniyor, ama terfi edemiyorsunuz.
Çünkü önünüz dolu.
Buna İnsan Kaynakları Yönetiminde Kariyer Platosu denir.
Yani düz bir ovadasınız, gidiyorsunuz gündüz gece. İstirahat, mola yok,
hatta yıllık izinlerinizden bile fedakârlık yapıyorsunuz.
Sonuç, başarılı bir yıl geçirdik. Yeni yatırımlarımız var. Rakiplerimiz sürekli
yatırım yapıyor, biz yapmaz isek geri kalırız.
Maaşlara bu sene de istediğiniz gibi zam yapamıyoruz. Organizasyonda bu
yıl da değişiklik yapmadık. Başarılar dileriz. Bir bakıyorsunuz alakasız
zamanlarda birilerine terfiler veriliyor. Tebrikler yağıyor. Sizde kalabalık
arasından yağlı rakiplerinizi sessiz sedasız tebrik ediyorsunuz.
Üzülüyorsunuz ama belli etmek istemiyorsunuz, ister istemez gülücük
gösteriyorsunuz. Nede olsa geleceğiniz sizden önce terfi ettirilen
arkadaşınızın elleri arasına geçiveriyor. El insaf, es-sabır diyorsunuz.
Üzülmeyin geçer…!
Arka planda; üst yönetim giderleri had safhada. En yeni, top model araçlar
ya alınır ya da yeni trende uyulup kiralanır. İşiniz gereği bir yere gitmek
zorunda kalırsanız atla otobüse git denirse üşenmez, biner gidersiniz.
Taksiye binerseniz laf edilir. Ne yapabilirsiniz ki!
Sabır.
Tüm bunlar yanlış anlamayın sizin kariyer planına göre yükselmeniz içindir.
Lakin yükselenler kariyer planlarını yağlı sevenlerdir. Kendi gelecekleri için
performans raporlarınız çizik çizik edilir. Daha çok yol almanız istenir. Daha
çok performans göstermeniz beklenir. Bu işin sınırı olmaz. Sadece
koşarsınız.
Tom Hanks’in “Forrest Gumb” filminde canlandırdığı; sürekli koşan
karaktere döndürülür, ömür boyu koşarsınız. Ancak emekliliğiniz geldiğinde
artık durmanız gerektiğini anlarsınız.
15.
AHMETTURKAN 14
Yaşlandınız, amahala kariyerinizde yapmanız gereken şeyler var diye
ümitlenip bir şeyler yapmak istersiniz, fakat bu sefer de fizyolojiniz müsaade
etmez.
Hiç olmak yolunda ilerlemeye ve size kaderin tayin ettiği sona doğru
ilerlemeye devam edersiniz.
Bu kadar kurumsal şirketin…! olduğu lakin toplumun sosyal değerler adına
kurumsallıktan nasibini alamadığı, siyasetin kavga edilerek yapıldığı, kişisel
çıkarlar için kan dökmekten bile arlanmayan elitlerden oluşan dengesiz bir
toplum yapısı içinde kariyerinizi nasıl almak istersiniz diye sorulduğunda
aslında tek bir cevap olmalı.
İnsanca.
Ahmet TÜRKAN–20.04.2011
***
AHMETTURKAN 16
Duydum kigıybetimim yapmışsın,
Yüzüme söylemekten kaçmışsın,
Benim gibi bir acizden korkmuş,
Allah’tan korkmamışsın… Mevlâna
***
18.
AHMETTURKAN 17
Mala mülkemağrur olma
Deme “var mı ben gibi?”
Bir muhalif rüzgâr eser
Savurur harman gibi.
***
19.
AHMETTURKAN 18
İNSANLAR VEKİTAPLAR
İnsanları; Kitaplar gibi düşünün ve kapaklarına bakıp aldanmayın.
Asıl değerinin okumaya başlayınca anlarsınız… Mevlâna
Bak dostum kimseyi kendin gibi sanıp sırlarını paylaşma…
Sen sen ol, geride Rabbin’den başka şahit bırakma…
***
20.
AHMETTURKAN 19
Beni dinleey kadı
Bozuldu işin tadı
Zulümse eğer adı
Kenan yapsa da aynı
Yunan yapsa da aynı.
Söylenecek söz varsa
Söyle sende yüz varsa
Hâkk’a tecavüz varsa
Nokta yapsa da aynı
Yekta yapsa da aynı.
İpe sermeyin unu
Herkes biliyor bunu
Hâzineden soygunu
Turgut yapsa da aynı
Nemrut yapsa da aynı.
Zirvedeki uç beyi
Çeker gözden sürmeyi
Rüşvet alıp vermeyi
Fazıl yapsa da aynı
Rezil yapsa da aynı.
Halka tepeden bakan
Göğsüne benlik takan
Yalanla yatıp kalkan
Moiz olsa da aynı
Vaiz olsa da aynı.
Doğruluktan kaçan zat
Menfaati seçen zat
Haram yiyip içen zat
Murdar olsa da aynı
Serdar olsa da aynı.
21.
AHMETTURKAN 20
Bu gemiböyle gitmez
Giderse zulüm bitmez
Kim örnektir fark etmez
Hasmım olsa da aynı
Nefsim olsa da aynı."
#ABDURRAHİM_KARAKOÇ
***
22.
AHMETTURKAN 21
*Lâ tahzen!(Üzülme!)*
Bir şey olmuyorsa: Ya daha iyisi olacağı için, Ya da gerçekten olmaması
gerektiği için olmuyordur.
Şu uçan kuşlara bak! Ne ekerler, ne biçerler…
Onların rızkına kefil olan Allah; seni mi ihmal edecek sanırsın! Yeter ki sen
istemeyi bil..
*Lâ tahzen! (Üzülme!)* İnsanlar senin kalbini kırmışsa üzülme! Rahman:
(cellecelaluhu), “Ben kırık kalplerdeyim” buyurmadı mı? O halde ne diye
üzülürsün ey can? Gündüz gibi ışıyıp durmak istiyorsan; Gece gibi
kapkaranlık nefsini yak !..
“Derdim var” diyorsun; Dert insanı Hak’ka götüren Burak’tır; sen bunu
bilmiyorsun. Sanma ki dert sadece sende var. Şunu bil ki; Sendeki derdi
nimet sayanlar da var.
Umudunu yıkma; Yusuf’u hatırla.
Dert nerede ise deva oraya gider. Yoksulluk nerede ise nimet oraya gider.
Soru nerede ise cevap oraya verilir. Gemi nerede ise su oradadır. Suyu ara,
susuzluğu elde et de sular alttan da yerden de fışkırmaya başlasın.
Dünya malı Allah’ın tebessümüdür: ona bak! Ama sarhoş olma…
*Lâ tahzen! (Üzülme!)* Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz. . “Aşık”
olmayana anlatsan da “Ben” “Sen” anlamaz. Hakka ulaşmak için yoldur
desen kimse inanmaz… Gönlünde zerre-i miskal şems olmayan; Yanmaz,
yanamaz…
Ayağın kırıldı diye üzülme! Allah senden aldığı ayak yerine belki sana kanat
verecek.
Kuyu dibinde kaldın diye üzülme! Yusuf kuyudan çıktı da Mısır’a sultan
oldu, unutma!
İstediğin Bir şey; Olursa Bir Hayır, Olmazsa Bin Hayır Ara…
Geçmiş ve gelecek insana göredir. Yoksa hakikat âlemi birdir. Bu âlem bir
rüyadır. Zanna kapılma ey can!
Rüyada elin kesilse de korkma, elin yerindedir. Dünya bir rüya ise, başına
gelen felaketler de geçicidir. Neden çok üzülürsün ki?
Her şey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın
vaz geçme: – Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.
Bu âlemin, bu kâinatın kitabı sensin: Aç da kendini oku ey can!
Kâinatın en uzak köşesi, senin içinde ufak bir nokta… Ama sen bunun
farkında bile değilsin. Derdin ne olursa olsun korkma! Yeter ki umudun
ALLAH olsun…
Herkes bir şeye güvenirken; Senin güvencen de ALLAH olsun.
Hiçbir günah, ALLAH’ın yüce merhametinden büyük değildir ama; Sen yine
de günah işlememeye bak!
*Lâ tahzen! (Üzülme!)*
Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi… Ve bir seccade ser odanın
bir kösesine, otur ve ağla, Dilersen hiç konuşma… O seni ve dertlerini
senden daha iyi biliyor unutma. Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.
Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.
Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır. Allah
tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin EY CAN!
(Hz. Mevlâna’dan inciler...)
AHMETTURKAN 23
Bir adamsık sık Kur'an okurdu.
Ancak O'ndan bir şey ezberleyemezdi.
Bu adamın küçük oğlu babasına dedi ki;
-Babacığım Kur'an okuyorsun ama hiç ezberlemiyorsun, sana ne faydası var
ki?
Baba oğluna dedi ki;
-Evladım, sana söyleyeceğim ancak önce şu hasır sepeti şu dereden su
doldur getir.
Hasır sepet kömür taşımak için kullanılıyordu.
Oğul dedi ki;
-Baba, ama bu imkânsız!
Baba;
-Sen dene bakalım ne oluyor.
Oğul bu söz üzerine hasır sepeti alıp dereye gitti ve su doldurup taşımaya
başladı. Yol yarı olmadan bütün su akıp gitti.
Oğul babaya dönüp dedi ki;
-Baba görüyorsun ki bu imkânsız bir şey!
Baba;
-Olsun bir daha dene.
Dedi.
Oğul bir daha denedi, bir daha derken beşinci seferde iyice yorulan oğlu
bitkinliğini belirterek babasına;
-Baba sen de biliyorsun ki bu imkânsız neden tekrar ettiriyorsun? deyince
baba dedi ki;
-Evladım sepette bir şey fark etmedin mi? deyince oğlu anladı ve
-Evet babacığım, sepet tertemiz olmuş dedi.
Baba;
-İşte böyle evlat, nasıl bu sepet kendinde bir şey tutamasa bile su ile tekrar
tekrar temas edince tertemiz oldu, insan kalbi de dünya ve işlerinden
kirlenir, Kur'an okumakla da ezberlemese bile kalbi suyun hasır sepeti
temizlediği gibi tertemiz olur.
Evladım Kur'an kalbin ve ruhun temizleyicisi, gıdası ve şifasıdır, sakın
şeytanın bu ‘ezberlemeden ne faydası var’ oyununa gelmeyesin! diyerek
oğluna harika bir ders vermiş oldu...
***
25.
AHMETTURKAN 24
Ne kadarhesap yaparsanız yapın…
Hesapta olan değil, nasipte olan gelir başınıza…
***
AHMETTURKAN 26
Sofranda balvarsa, Bağdat’tan atlı gelir…
Tezgâhın sağlam ise, İpekler katlı gelir…
Ateş düştüğü yeri yakar demişler,
Ölü senin değilse helvası tatlı gelir… Bedirhan GÖKÇE
***
28.
AHMETTURKAN 27
Hasta olduğunuzzaman, mutlaka hemen hiç gecikmeden doktora gidin,
muayene parasını ödeyin, çünkü doktorunuzun yaşaması lazım…
Reçetenizi alın eczaneye gidin ilaçları alın, parasını ödeyin çünkü eczacının
da yaşaması lazım.
Eve gelin ilaçların hepsini çöpe atın çünkü sizin de yaşamanız lazım.
***
29.
AHMETTURKAN 28
Ülkeyi 3,5yıl işgal edip annesinin karnındaki bebeklere varıncaya kadar
süngüleyen Yunana “dost” diyen ders kitapları Osmanlıya “hain” diyorsa bu
kitapları kim yazıyor diye sormak hakkımızdır. Mustafa ARMAĞAN
***
30.
AHMETTURKAN 29
Cebi zenginfakat ruhu zengin insanın hali çok rezil!
Çünkü O her şeyin fiyatını bilir, değerini değil… Mevlâna
***
31.
AHMETTURKAN 30
Ağzıyla kuştutsa da sevemediğim insanlar var benim.
Bir de canıma okusa bile sevmekten vaz geçemediklerim…
***
32.
AHMETTURKAN 31
Aklı öldürürsenahlak da ölür.
Akıl ve ahlak öldüğünde millet bölünür.
Adaleti öldürdüğünde Devlet te ölür. Fatih Sultan Mehmet
***
AHMETTURKAN 33
Akıl sağlığınızherhangi bir işten veya maaştan daha değerlidir. Girişimci
Kafası
***
Yapacağın işi, daha önce bunu denemiş, tecrübeli kimselere danış! Çünkü
onlar, kendilerine pahalıya mal olmuş bilgileri sana bedava verirler. Lokman
Hekim…
***
Dıştaki kibir, içteki fakirliğin eseridir. Mevlâna
***
Cahilin bol olduğu memleketlerde şeytana gerek yoktur. Mevlâna
***
35.
AHMETTURKAN 34
MARANGOZ...
Yılların marangozuydu.Saçlarını o küçük atölyesinde ağartmıştı. Eskisi
kadar işi yoktu artık. Fabrika mamulü eşyalar piyasayı istila etmişti. El işi
özel imalat meraklıları dışında kimse gelmiyordu dükkânına. Hani neredeyse
birer sanat eseri olan masalar, sehpalar, kitaplıklar yapar, geçimini bununla
sağlardı. En iyi tahtaları kullanır, görülmedik bir özenle çalışırdı.
Tahta mı gerekiyor, keresteciye mutlaka kendisi gider; ceviz, gürgen, çam
cinsinden en iyi tahtaları bizzat seçip alırdı. Üzerlerinden en az bir yıl
geçmedikçe bu tahtaları asla kullanmaz, kurumalarını beklerdi. Bu yüzden
de yaptığı eserlerinde en küçük bir ayrılma, eğilme, bükülme olmazdı. İmal
ederken pek az çivi kullanırdı, “Demir çivi eşyanın ömrünü kısaltır” derdi.
İşinde gayet titizdi. Az konuşur, sorulan sorulara kısa cevaplar verir, ücret
konusunda hiç pazarlık etmezdi. Tanıyanlar bilirlerdi bu huyunu, tanımayan
müşteri gelir de fiyata itiraz ederse, sözü uzatmaz, “Ben hakkımdan fazlasını
istemem” der, pahalı geliyorsa başka bir marangoza gitmesini söylerdi.
Sinirliydi biraz, bu huyunu bilir, kimseyle tartışmamaya çalışırdı.
Sabah namazından beri çalışıyordu. Bir hayli yorulmuştu. Sipariş edilen bir
masayı daha bitirdikten sonra, “Bugünlük bu kadar yeter” deyip oturdu.
Kurban Bayramı’na üç gün kalmıştı, kurbanlık alması gerekiyordu. “Bir
bardak çay içeyim de ondan sonra giderim” dedi. Kendi kendine konuşurdu
yalnız zamanlarında. Emektar aletleriyle sohbet ederdi bazen. Bunlar onun
organları gibiydi.
İki dükkân ötedeki çay ocağına gitti, selam verip bir sandalyeye oturdu.
Onun her zaman “orta açık çay” içtiğini bilen garson, sormaya bile lüzum
görmeden getirdi çayını. Şekeri karıştırırken, kendisi gibi emektar
ustalardan biri olan arkadaşı kapıda belirdi. Sonra da gelip yanına oturdu.
Tornacıydı adam. Son zamanlarda iyice yaşlanmış, işini göremez olmuştu.
Dalgındı, hüznün resmi mürtesemdi yüzünde.
Söz kurbandan açıldı, konuştular bir iki satır.
“Biraz sonra gidip kurbanlık alacağım” dedi marangoz.
Tornacı dalgın gözlerle marangozun yüzüne bakıyordu. Söyleneni işitiyor
ama anlamıyordu. Marangoz farkına vardı bunun:
“Canın sıkkın” dedi.
“Evet.”
“Sebep?”
“Bir talebe var... Üniversitede okuyor.”
“Ne var bunda?”
“Önüm sıra yürürken birden yere yıkıldı çocuk.”
36.
AHMETTURKAN 35
“Niye?”
“Kaldırdım hemen.Sebebini sordum. Önce söylemek istemedi. Israr ettim...
Açlıktan başı dönmüş...”
“Kimi kimsesi yok mu peki?”
“Gurbet hali, bilirsin. Arkadaşları var gerçi. Bizim binanın bodrum katında
kirada oturuyorlar. Hepsi memleketlerine gitmişler.”
“Bu niye gitmemiş?”
“Gidememiş. Para beklemiş ama gelmemiş parası. Ailesi fakirmiş anlaşılan,
gönderememişler. Cebindeki üç beş kuruş da bitince aç kalmış. Kimselere
söyleyememiş derdini.”
Marangoz şakaklarını ovdu bir süre. İri bir eli, nasırlı parmakları vardı.
Âdetiydi, canı sıkıldı mı iyice bastırarak alnını, şakaklarını, göz çukurlarını
ovardı. Tornacıyı ilk kez görüyormuş gibi bakarak sordu:
“Sen ne yaptın peki?”
“Ne yapacağım” dedi Tornacı, “aldım eve götürdüm. Allah ne verdiyse beraber
yedik. Lakin fazlasını yapamadım. Benim de meteliksiz zamanıma rast geldi.
Kalktım buraya geldim, belki bir iş çıkar diye.”
“Çıktı mı peki?”
Tornacı “Nerde o eski günler!” dercesine elini sallayıp sustu. Önüne konan
çayı karıştırmaya başladı. Şeker atmayı unutmuştu.
Marangoz da susuyordu. Bir yanda evde kurban bekleyen hanımı vardı, öte
yanda parasızlıktan yere yıkılan bir garip talebe. Elini cebine attı, bütün
parasını çıkarıp tornacıya uzattı:
“Götür ver!” dedi, “Söyle ona, memleketine gitsin.”
Tornacı hayretle baktı:
“Hepsini mi?”
“Hepsini.”
“Kurban alacaktın hani?”
“Allah kerim!” dedi Marangoz, başka da bir şey söylemedi.
Uzunca sustular. Tornacı parayı cebine koyup gitti. Marangoz da atölyeyi
kapatıp evin yolunu tuttu. Yürüyerek gitmek zorundaydı, son parasını da
çaycıya vermişti çünkü.
Evde, “Kurbanlık almadın mı Bey?” diyen hanımına da Tornacıya verdiği
cevabı verdi:
“Allah kerim!”
37.
AHMETTURKAN 36
Kadın başkasoru sormadı. Tanırdı kocasını. Sessizce sofra hazırlamaya
başladı.
İkinci gün tekrar atölyesine gitti Marangoz. İş elbisesini giyip tezgâhının
başına geçti. Çam ve tutkal kokuyordu atölye. Yıllardır bu kokuyla
yaşamıştı. Bu koku elbisesine de siner, her nereye gitse onunla gelirdi. Eline
planyayı aldı, işe başlayacaktı ki kapıda bir adam belirdi:
“Merhaba usta!”
“Merhaba!”
Adam eşikte duruyordu, arkası güneşe dönük olduğu için yüzü iyi
seçilmiyordu. Marangoz tanıyamamıştı. Adam anladı durumu, bir iki adımda
içeriye girdi.
“Beni tanıyamadın galiba.”
“Evet.”
“Üç ay kadar önce sana bir iş yaptırmıştım. Çalışma odam için masa, sehpa,
kitaplık falan... Paranın bir kısmını vermiş bir kısmını sonraya bırakmıştım.
Şimdi hatırladın mı?”
“Hatırlar gibi oldum. Gebzeliydin galiba.”
“Evet... Ya usta, kusura bakma, parayı geciktirdim. Bir türlü yolum düşmedi
buralara. Sen de arayıp sormadın.”
Cebinden bir deste para çıkartıp uzattı Marangoza:
“Buyur. Bayram yaklaştı, lazım olur. Hakkını helal et.”
Marangoz parayı alıp tezgâhın üstüne koydu.
“Buyur bir çay iç” dedi.
“Sağ ol usta, başka zaman. Arabayı çalışır vaziyette bıraktım. Bana
müsaade.”
Ustanın elini sıkıp gitti adam.
Marangoz parayı saydı.
Kurban Bayramı için ayırıp da sonra Tornacıya verdiği paranın tam iki
katıydı!
En küçük bir hayret ifadesi belirmedi yüzünde. Hafifçe gülümsedi ve “Allah
kerim!” dedi. (Alıntı)
***
AHMETTURKAN 39
HZ. PEYGAMBEREFENDİMİZİN DUASI:
Hz. Peygamber (s.a.v.) evden çıkarken gökyüzüne bakarak şöyle dua ederdi.;
Allah’ım!
Doğru yoldan sapmaktan, saptırılmaktan, günaha düşmekten,
düşürülmekten, haksız yapmaktan, haksızlığa uğramaktan, cahilce
davranmaktan, cahilce davrananlarla karşılaşmaktan Sana sığınırım.
Allah’ım!
Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, ihtiyarlayıp ele avuca
düşmekten Sana sığınırım.
***
Basit kişiler hep ilgi görür, kaliteli kişiler ise yalnız kalır çünkü ucuz malın
alıcısı daha çoktur. N.F.K.
***
41.
AHMETTURKAN 40
Büyük birarife sordular:
“Neden bu kadar sakinsiniz?” Dedi ki;
- “Uzun zaman okumam ve tecrübelerim sayesinde hayatımı beş esas
üzerine kurdum;
• Benim rızkımı kimsenin yiyemeyeceğinin anladım ve sakinleştim.
• Allah’ın beni daima gördüğünün anladım ve haya ettim.
• Benim işimim kimsenin yapamayacağını anladım ve işe koyuldum.
• Anladım ki işimin sonu ölümdür ve ona hazırlandım.
• Anladım ki iyilik ve kötülük her ikisi de kalıcıdır. İyiliklerimi çoğalttım,
kötülüklerimi azalttım.”
***
42.
AHMETTURKAN 41
Meşrutiyet Meclisi’ndeAhmed Ağa adında bir Malatya mebusu varmış. O zat
İttihat ve Terakki Partisinden milletvekili seçildiği halde Meclis’te yemin
merasimi dışında hiçbir söz söylemiş değilmiş. Talat Paşa, O’nun gizli bir
muhalif olabileceğini düşüncesiyle hasbihalde bulunmak üzere meclisin
kafeteryasında O’nunla bir görüşme teklifinde bulunmuş. Burada kendisine:
“Ahmed Ağa,” demiş. “Senin ağzını açıp bir şey söylediğin yoktur. Memleket
meseleleri hakkında elbet senin de düşüncelerin vardır. Bunları öğrenmek
isterim.”
Ahmed Ağa, itiraz yollu olarak” Paşa!” demiş. “Ben çobanım. Memlekette çift
çubuk, sürü sahibi bir ağayım. Memleket meselelerinden bir şey anlamam.”
Talat Paşa itirazla:
“Hayır! Sen sen memleket meseleleri hakkında fikir sahibi olmasaydın bizim
arkadaşlarımız oradan seni namzed gösterip seçtirmezlerdi. Bak görüyorsun
biz devlette suiistimalleri önleyemiyoruz. En güvendiğimiz adamların iş
başına gelince şahsi menfaat peşinde koştuklarını görüyoruz. Bunu
önlemenin çaresi nedir?”
Ahmed Ağa bir şey söylemek mecburiyetinde olduğunu anlayarak:
“Bak paşa hazretleri. Bunu önlemenin bir çaresi vardır. Ama sana söylesem,
bunu yapamazsın”demiş. Talat Paşa’nın ısrarı üzerine de:
“O zaman ben yaşadığım hadiselerden elde ettiğim bir tecrübeyi size
nakledeyim. Takdir sizindir” diyerek şunları söylemiş:
“-Ben hayata çoban olarak başladım. Yıllarca çalışıp çırpınarak büyük bir
koyun sürüsü meydana getirdim. Nihayet, gördüğünüz gibi yaşlandım.
Bütün işleri çocuklarıma devrederek işten çekildim. Aradan iki üç gün geçti.
Çocuklarım yanıma gelerek:
“Baba. Sen hiç kurda koyun kaptırır mıydın?” diye sordular.
“Hayır” dedim. Zira bizim sürü dağın yamacında mahfuz bir yerde gecelerdi.
Onlar her gece kurda bir iki koyun kaptırdıklarını söylediler. Kendilerine:
“Sürüde değişiklik yaptınız mı?” diye sordum. Dediler ki;
“Sen tecrübeli bir insansın. Bu sürüyü dört zağarla (çoban köpeği)
koruyordun. Biz bunu kâfi görmeyerek dört yeni zağar daha aldık. Buna
rağmen her akşam bir veya iki koyunu kurda kaptırıyoruz.”
Onlara dedim ki;
“Bu aldığınız yeni zağarları gece boyunca gözetleyin. Bakalım ne
göreceksiniz.”
Ertesi gün gelip anlattılar;
Gece yarısına doğru vadiye bir kurt gelip ulumaya başlamış. Yeni
zağarlardan biri sürüdeki yerini terk ederek vadiye inmiş. O dişi bir
kurtmuş. Bizim zağar onunla oynaşmaya başlamış. Kurtlar iki taneymiş.
Erkeği, o zağarın boş bıraktığı kısımdan sürüye saldırarak bir koyun
yakalayıp vadiye götürmüş. Dişi kurtla işini bitiren bizim zağar yerine
dönmüş.
Bu durumu öğrenince onlara dedim ki;
“Bu zağarla kurt, daha evvel bulundukları bir sürüde bu işi yapmakta
olmalıdırlar. Onun kafasına sıkıp öldürün”
Böyle de yaptılar. Fakat ertesi gün yeni zağarlardan bir diğerinin aynı işi
yaptığını görmüşler. Bunu öğrenince dedim ki:
43.
AHMETTURKAN 42
“Yeni aldığınızzağarların hepsinin kafasına sıkın ve gözetlemeye devam
edin.”
Bunu da yaptılar. Fakat yine de kurda koyun kaptırmaktan kurtulamadılar.
O zaman anladım ki, geldiği yerde bu işi yapan yeni zağarlar bizimkilere de
bu işi öğretmişler, onlara da bu hastalığı bulaştırmışlar.
Onlara dedim ki;
“Bizim zağarların da bu işi öğrendiği anlaşılıyor. Dört tane, hiçbir sürüde
kullanılmamış yeni zağar bulun. Bunlar bizimkilerle bir araya gelmeden,
bizimkilerin hepsini öldürün ve sürüyü onlara teslim edin. Bu suretle kurda
koyun kaptırmaktan kurtulduk. Zannımca, memleket idaresinin de bir sürü
idaresinden farkı yoktur. Ben yaşadığım bu tecrübeden bunu anladım.
Takdir sizindir.”
Bu olayı hayretle dinleyen Talat Paşa O’na demiş ki
“Benim merak edip seni konuşturduğum gibi, Padişah da seninle görüşmek
isterse bu bana anlattığın hikâyeyi sakın O’na anlatma!..”
Dört tane, hiçbir sürüde kullanılmamış zağar bulmak çok mu zor? La Edri…
***
44.
AHMETTURKAN 43
Aşağıda yabancılarınbizler için söylemiş olduğu bazı sözler var. Daha bunlar
gibi belki binlercesi. Peki ne oldu bize de kendi kendimize işkence yapıyor,
bir türlü ayağa kalkamıyoruz. Birbirimizi bile anlayamayacak seviyeye
düştük. Mal ve can derdine düştük. Birbirimize çıkarlarımız kadar sahip
çıkıyoruz. Bu zaafın sebebi nedir. Nasıl sindirildik. Nasıl içinden çıkılamaz
seviyelere düştük. Anlamak zor mu....hayır…90 yıldır üzerimize yıkılan
zulüm örtüsü bizi sindirdi. İnançlarımızı yitirdik. Amaçlarımızı yitirdik.
Toparlanmak istedikçe içimizdeki şer güçlerden darbe yedik. Kendimizden
sandığımız ecnebiler zulümlerinin sürdürmek için o kadar gayret ederken biz
gaflette devam ediyoruz.
Haydi artık yeter uyanalım. Bitsin bu gaflet çilesi.
***
45.
AHMETTURKAN 44
Bütün milletlerarasında en namuslu ve dostluk kurmada tereddüt
edilmeyecek olan yalnızca Türklerdir. Henüz yabancı tesiri altında kalmamış
olan bir köye gidecek olursanız; gerçek misafirperverliğin ne demek
olduğunu orada görüp öğrenirsiniz.
William Martin
***
Savaşın zevkini almak isteyen herkes Türklerle savaşmalıdır.
Towsend (İngiliz Komutan)
***
"Türklerden bahsediyorum... Düşmanına saldırırken amansız bir kasırgaya,
korkunç bir denize ve insafsız bir yıldırıma benzeyen Türk; dost yanında ve
silahsız düşman karşısında bir seher yelidir, berrak bir göldür. Gönül açan
bu yeli yıldırma, göz kamaştıran bu gölü coşkun bir denize çevirmek tabiatı
da inciten bir gaflet olur."
Tasso - İtalyan Şair
***
"Poltava'da esir oluyordum. Bu, benim için bir ölümdü, kurtuldum. Buğ
nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi. Gene kurtuldum. Fakat
bugün esirim. Türklerin esiriyim.
Denizin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar yaptılar, beni esir ettiler.
Ayağımda zincir yok. Zindan da değilim. Hürüm, istediğimi yapıyorum. Lakin
gene esirim; şevkatin, ülüvvü cenabın, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler
beni işte bu elmas bağa sardılar."
Demirbaş ŞARL
***
İnsanları yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur kadının namuslu
olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği hem kadını şereflendiren bir
meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına
bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır.
Bundan dolayıdır ki Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler
Napoleon Bonaparte - Fransız İmparatoru
***
"Türkler ölmeyi biliyorlar, hem de iyi biliyorlar. Ben de ölmeyi bilen bir
milletin yenilmeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim. Burada hiç yoktan
ordular kurmak ve bu orduları ölüme sürüklemek mümkün. Bu
imkanlardan bol bol faydalanıyorum. Fakat, meydana getirdiğim orduları
sendeleten bir engel var: Türklerin yaşayan hatıraları!
46.
AHMETTURKAN 45
Üç-dört yüzyılönce her kudreti ve her milleti yenen Türkler, şimdi de
silinmez hatıralarıyla her teşebbüsü sendeletiyorlar. Hemen her yürekte bu
korkuyu seziyorum. Demek ki yalnız Türkleri değil, onların tarihini de
yenmek lazım. Bu durumda ben, Türklerin düzinelerle milleti idare
etmelerindeki sırrı da anlıyorum. Onlar milletleri bir kere yeniyor fakat
kazandıkları zaferleri ruhlara ve nesillere nakşedebiliyorlar."
M. Montecuccoli (Avusturyalı Komutan)
***
Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluşlarıdır. Onlar süslenmek için
elmas veya zümrüt takınmıyorlar, belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları
süslemiş ve kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını canlı bir inci
ve paha biçilmez bir pırlantadır.
Lady Mary Wortley Montagu
***
"Türk milleti ikibin yıldır profesyonel askerdir. Bütün Türklerin mesleği
askerliktir. "
"Dünyanın hangi ordusuna sorarsanız sorun, Türk askerinin karşısında
düşünmenin hiç de kolay olmadığını veya olamayacağını size söyler."
Donaldson
***
Türkler muhakkak ki, Avrupa tarihinin ve yakın Asya tarihinin bildiği en
halis efendi millettir.
Kayzerling
***
"Türk gibi ölüme gülerek bakan bir eri başka hiçbir ulusta bulamazsınız.
Yalnız ona iyi bir komutan gerektir. "
Mulman
***
Türklerin yalnız sonsuz bir cesareti değil, iradeleri sersemleştiren bir
sihirbaz zekâsı vardır. İşte Türk, bu zekasıyla zafer kazanır, uygarlıklar
yaratır ve insanlık dünyasında en şerefli hizmeti başarır. Zaten Avrupa'nın
yarısını yüzyıllarca boyunduruk altına almak başka türlü mümkün
olamazdı.
Çarnayev (Rus Komutan)
***
Tarih, Türkler ‘den çok şey öğrendi. Onların elinden çıkma öyle eserler var ki
bunlar Medeniyetin birer ziynetidir.
Alman tarihçi HAMMER
47.
AHMETTURKAN 46
***
Türkçeyi öğrenmekbenim için büyük bir mutluluk oldu. Çünkü Türk'ü
anlamak için kendisiyle mutlaka tercümansız konuşmalıdır. Tercüman, ışığı
örten zevksiz bir perde oluyor.
Gelland (Fransız Bilgini)
***
Türkler karhamadırlar, dostlarına zarar vermezler. Yüce Türk milleti tuttuğu
eli bırakmaz, sözünden dönmez, iyi ve kötü günlerde dostundan ayrılmaz.
Böyle bir ulusla el ele vermek yeryüzünde her zorluğu yenmek için sonsuz
bir güç ve yetenek kazanmak demektir.
Comenius (Çek Bilgini)
***
Birini ne kadar çok aşağılar yahut dışlarsan, onun durumuna düşme
ihtimalin o kadar artar.
Kâinatın matematiğidir.
Bir koyar, bir alır insan.
Bilmeden kendi hesabını dürer diyor dost.
Hiçbir konuda emin olma diyor dost.
Kendini ayrıcalıklı sayma.
Konumuna ya da mevkiine, ismine veya şöhretine güvenme.
Şu hayatta tüm zahiri kisveler sabun köpüğünden ibarettir.
Şems-i Tebrizi.
***
48.
AHMETTURKAN 47
FIKIH TERİMLERİ
Ahkâm-ışer‘îyye: Şer‘î hükümler
Ahkâm-ı ilâhiye: İlâhî hükümler
Ahkâm-ı fer‘iyye: Amelî hükümler
Ehliyyetü’l-hitâb: İnsanın dinin davetini anlayacak konum ve kıvamda
olması.
İstibrâ: Küçük abdest temizliği.
İstincâ: Büyük abdest temizliği.
Mazmaza: Ağzı su ile çalkalamak (gargara yapmak)
İstinşak: Burnu su ile temizlemek.
Delk: Ovmak (uzuvları su ile ovmak)
Büyük hades: Gusülle giderilebilen “cünüplük (cenâbet), hayız ve nifas” gibi
hükmî kirlilikler.
Küçük hades: Abdestle giderilebilen hükmî kirlilik.
Büyük hükmî temizlik: Gusül
Küçük hükmî temizlik: Abdest
Necaset: Maddî kirlilik
Hades: Hükmî kirlilik
Necâsetten tahâret: Görünür kir ve pisliklerin giderilmesi.
Hadesten tahâret: Abdestsizlik halinin giderilmesi.
Necâset-i galîza: Ağır pislik . Tavuk, kaz gibi kümes hayvanlarının dışkıları.
Necâset-i hafîfe: Hafif pislik. Sığır, koyun, geyik gibi dört ayaklı
hayvanlarınki ve At, eşek ve katırın idrar ve dışkısı ile havada pislemeleri
sebebiyle sakınılması zor olduğu için, atmaca, kartal, güvercin gibi kuşların
dışkıları, hafif pislik grubundadır.
Bedel, Halef : Mest ve sargı üzerine mesh’in yıkama yerine geçmesi.
Hades-i asgar: Abdest almayı gerektiren küçük kirlilik.
Hades-i ekber: Guslü gerektiren büyük kirlilik.
Teyemmüm: Sözlükte “bir işe yönelmek, bir şeyi kastetmek”
Hayız: Adet, aybaşı, kanaması.
Nifas: Loğusalık hali.Doğum sonrası kanaması
Nüfesâ: Loğusa kadın.
İstihâze: Özür kanı. Rahim içi damarlardan hayız ve nifas hali dışında ve bir
hastalık veya yapısal bozukluk sebebiyle gelen kana istihâze (özür kanı)
denilir.
Mektûbe: Allah’ın farz kıldığı namazlar
Mesnûn: Hz. Peygamber’in sünnetiyle sabit olan namazlar
Şurûtü’s-salât: Namazın şartları
Erkânü’s-salât: Namazın rükünları
Hurûc bi sun‘ih: Kişinin kendi isteği ve fiili ile namazdan çıkması
Ta‘dîl-i erkân: Namazın rükünlerinin düzgün bir şekilde yapılması
Fey-i zevâl: Güneş tam tepedeyken eşyanın yere düşen gölge uzunluğu.
Asr-ı sânî: Her şeyin gölgesi kendisinin iki misline ulaştığı zamana denir.
Asrı evvel: Öğle namazının vaktinin çıkması; İkindi namazının vaktinin
girmesi.
Örfî gündüz: Güneşin doğmasından batmasına kadar olan süre.
Şer‘î gündüz: Fecr-i sâdıktan güneşin batmasına kadar olan süredir.
49.
AHMETTURKAN 48
Taglis: Sabahnamazını fecr-i sâdık doğarken, yani ortalık henüz karanlık
iken kılmak.
İsfâr: Taglis’in zıttıdır, fecr-i sâdık doğduktan sonra hava aydınlanınca
kılmak.
İbrâd: Öğle namazını geciktirip serinlikte kılmak
Vakt-i istivâ: Güneşin tam tepe noktasında olduğu zaman.
Şürûk zamanı: Güneşin doğmasından yükselmesine kadar olan zaman
yaklaşık 40-45 dakika civarındadır.
Gurûb: Güneşin batma zamanı. Gurup vakti, güneşin sararıp veya kızarıp
artık gözleri kırpıştırmadan rahatlıkla bakılacak hale geldiği vakittir.
Tuma’nîne: Rükû duruşunda bir müddet beklemek.
Kavme: Kıyam vaziyetinde bir süre beklemek.
Ka‘de-i ûlâ: İlk oturuş
Ka‘de-i Ahîre: Son oturuş
Celse: İki secde arası oturuş
Zâit tekbir: İlave tekbir
Kısâr-ı mufassal: Kısa sûreler (Beyyine sûresinden Nâs sûresine kadar olan
sûrelerdir.)
Evsât-ı mufassal: Orta uzunluktaki sûreler.( Bürûc sûresi ile Beyyine sûresi
arasındaki sûreler bu grupta yer alır)
Tıvâl-i mufassal: Uzun süreler.( Hucurât sûresi ile Bürûc sûresi arasındaki
sûreler bu grupta yer alır)
İrsâl: Elleri yanlara salıvermek
İtimat: Elleri bağlamak
Tahrîme: İftitah tekbiri
Teavvüz: Eüzü besmele(Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm)
Tesmî: Semiallahü limen hamideh
Tahmîd: Rabbenâ leke’l-hamd. Allah 'a hamdetmek
Kavme: Rükûdan doğrulup dik durmak
Teverrük: Kadınların ayaklarını sağ yanlarına yatık bir şekilde çıkarıp
otururmaları.
Müfsidât-ı salât: Namazı bozan şeyler
Sıfâtü’s-salât: Namazın farz ve vâciplerine, sünnet ve âdâbına uygun şekilde
kılınışı.
Muhâzâtü’n-nisâ: Kadınların cemaatle namazdaki saf düzeni ve erkeklerde
aynı safta veya hizada olması
Tertîbü’l-makam: Duruş düzeni
***
50.
AHMETTURKAN 49
KISASTA HAYATVARDIR
Kur’ân-ı Kerîm’de Allâhü Te‘âlâ: “Kısasta sizin için hayât vardır” (Bakara s.
275) buyurmaktadır. Kısas, cana kıymak, organlardaki tahribâtlar ve
yaralanmalarda, aynı eşitlik ve benzerlik olması şartıyla gerekenin
yapılmasıdır.
Bu Âyet’te kısâs hükümde büyük bir hayât olduğu belirtilmiştir. Çünkü
İslâm’dan önce, bir kişi öldürüldüğü için kan dâvâsı güdülüyor ve öldürülen
bir kişi için, büyük bir cemâat öldürülüyordu. Böylece fitne yayılıyor ve iki
kabîlenin arasında bir sürü karışıklıklar oluyordu. Emniyet ve güvenden bir
eser kalmıyordu. İslâm, kısas hükmünü getirince artık hayât emniyete
kavuştu. Çünkü öldürüleceğini bilen bir kimse, artık kimseyi öldürmeye
yanaşmıyordu. Kâtilin öldürüldüğünü gören kimseler, böyle bir şey
yapmaktan çekiniyorlardı. Böylece kısâs iki veyâ daha fazla insanın hayâtta
kalmasına sebeb oluyordu. “Kısâsta hayât vardır” ifâdesi gerçekten son
derece fasîh ve belîğ bir ifâdedir. Çünkü herhangi bir şeyin, kendi zıddı olan
başka bir şeyin kaynağı yapılması, son derece anlamlıdır. Zîrâ birbirine zıt
olan iki şeyden birinin varlığı, diğerinin yokluğunu îcâb ettirir.
Kısas, hayâtı ortadan kaldırdığı için ona zıddır. Burada ise, tıpkı bir zarf gibi
ona sığınak yapılmıştır. Kısâsın hayâtı koruduğuna işâret edilmiştir. Böylece
bir şeyin, kendisine zıt olan diğer bir şeye koruyucu olması, son derece ince,
güzel ve ilginç bir nüktedir. Bu Âyet-i Kerîme’de, öldürmekten sakındırma da
vardır. Diğer kul haklarına nisbeten, insanların ilk hesâba çekileceği şey kan
hakkıdır. Zîrâ kul hakkının en büyüklerinden biri de kan, yani insan
öldürmektir. Nasıl ki Allâh (c.c.)’nun kullarının üzerindeki diğer haklarına
nisbetle kulu ilk hesâba çekeceği hakkın namâz olması gibi.
(İsmâîl Hakkı Bursevî Hazretleri, Rûhu’l-Beyân Tefsiri, c.2, s.293-304)
***
51.
AHMETTURKAN 50
1950’li yıllardı,ilkokula yeni başlamıştım. Rahmetli babaannem, zaman
zaman bana hikâyeler, masallar anlatırdı. Bunlardan bir tanesi de “Deccâl”la
ilgiliydi. Şöyle anlatıyordu babaannem:
“Oğlum! Bir zaman gelecek, “Deccâl” diye birisi çıkacak. Dünyanın bütün
şeytanlarının yanında olduğu bu Deccâl’a, kâfirler her türlü yardımı verecek.
Deccâl’ın tek görevi ise, müminleri efsunlayıp dinden uzaklaştırmak,
şeytanlarıyla birlikte bir “Deccâl krallığı”nı kurmaktır. Bu krallığını kurmak
için, durmadan Peygamberlerin kendisine yardım ettiklerini, her zaman
rüyalarına girdiklerini, kendisine yardımcı olan “ahmak” Müslümanlara
anlatacak ve onlardan alacağı paralarla, “Deccâl krallığı”nı kurmaya
çalışacak. Bunu yapmak için durmadan paralar dağıtacak, hileli yollarla
kendi adamlarını şuraya buraya yerleştirecek, onlara ziyafetler/maklubeler
sunacak ve yedirdiği lokmalarla, herkesi kendisine “kul” yapmaya çalışacak.
Gerçek imanın ne olduğunu ve Resûlullah’ın nasıl bir Sirete sahip olduğunu
bilmeyen gafil Müslümanlar, bazı dünyevi çıkarlar için onun vereceği
paralara/dolarlara kavuşmak için yarışacaklar, onun uydurma rüyalarına
kanacaklar. Ama Allah, daima doğru olanların, yani hakiki kullarının
yanındadır…”
1980’li yıllardı… Erzurum Üniversitesinde hocalık yapıyordum. Kenan Evren
o mahut darbesini yapmış, Müslümanlara kan kusturuyordu. O arada da
darbeciler tarafından aranan(!) bazı zevat vardı ki, Fethullah Gülen’in
fotoğrafı da bu arananların yanında duvarlara asılıydı. Fethullah aranıyor,
fakat Üniversite lojmanlarında sohbet ediyordu. Yaptığı vaazlarında dine
aykırı düşünceleri bir yana, demek ki bir yerlerle dirsek temasındaydı…
Yıl 1993. Naklen Sakarya Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ne atandım. O
zaman Fethullah’ın sağ kolu olan dekanımız Prof. Suat Yıldırım’dı.
Sakarya’ya geçişimden bir müddet sonra, fakültemize 20-25 tane araştırma
görevlisi alınacaktı. Sınav sabahı, Dekanımız Suat Yıldırım, bana bir liste
göstererek, “İhsan Bey, bu kimseleri fakülteye alacağız!” dedi. Ben de, “sınavı
kazanırlarsa, alalım” dedim. O bana şu cevabı verdi: Hayır sadece bunları
alacağız!
Bir Tefsir profesörünün bu şekilde konuşması, beni dehşete düşürmüştü.
Nasıl olur da bazılarının hakları yenecek, ve daha önce belirlenmiş kimseler
fakülteye araştırma görevlisi olacaktı? Dekana karşı çıkarak, “Hayır, bu
dediğin asla olmayacak! Kim kazanırsa fakülteye o girecek!” dedim. Bu
tutumuma karşı bir şey yapamadığından, sınav salonuna girerek, gizliden
kendi adamlarına kopya verdi. Meğer kopya verip hırsızlık yapmak, onların
itikadlarındanmış! Suat Yıldırım’ın kopya verdiğini gören adaylar, Rektörlüğe
şikâyet ettiler. Herkese örnek olması gereken İlâhiyat Fakültesi’ndeki bu
rezaleti araştırmak için, rahmetli Sabahattin Zaim Hocamız muhakkik tayın
edildi. Olayın gerçekliğini tesbit eden Sabahattin Zaim Hoca, dekanımıza
seslenerek; “utanmıyor musun?”(aslında başka şeyler de söyledi amma,
buraya almak istemiyorum) deyip sınavı iptal raporu yazdı ve sınav iptal
edildi.
Bu arada rektörlük seçimi yapıldı ve Kemal Gürüz’ün atadığı rektör
Sakarya’ya geldi. Yeni gelen rektör de (Osman Çallı) meğer bunların
adamıymış!
Bu olayı müteakip, ben orada olduğum sürece düdüklerini öttüremeyeceğini
anlayınca, kendisiyle aynı klikte olan rektörle birleşip, yanlarına YÖK
52.
AHMETTURKAN 51
Başkanı KemalGürüz’ü de alarak, Sakarya İlâhiyat Fakültesi’ndeki görevime
son verdiler (ayrıntıları bilenler biliyor).
Onların bu ihanetine karşı, o zamanlar İstanbul Büyükşehir Belediye
Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan Bey, beni kendisine danışman olarak
aldı.
İşte o yıllarda(1995-96 yılları) Fethullah, Amerika’ya
gitmiş/götürülmüş/davet edilmiş, her neyse, durmadan rahmetli Erbakan
Hocamız aleyhinde konuşuyordu. O tarihilerde Yeni Şafak Gazetesi’nde köşe
yazıları yazıyordum. Bu sıralarda Fethullah, “Cebrail, ben siyasi bir parti
kurdum yanıma gel dese, onu dinlemem” diye bir hezeyan savurmuştu. Ben
onun bu hezeyanlarına “Cebrail’i dinlemeyen, Şeytan’ı dinler” şeklinde bir
makale ile cevap vermiş, onun bu din dışı beyanatlarını lanetlemiştim. Ne
var ki o zamanki Yeni Şafak yetkilileri benden yana değil, Fethullah’tan yana
tavır koydular ve yazılarıma son verdiler. Demek ki “Deccâl”, büyük yol
almıştı…
Ben de çekip Viyana’ya gittim ve orada başörtüsü mağdurlarına yardımcı
olmaya başladım. Fakat nereye gittiysem, bu Deccâl’i anlattım. Anlattım
amma, hiç kimse beni dinlemedi, onun din dışı düşünceleri ile ilgili
anlattıklarımı “mübalağa” diye geçiştirdiler…
Tâ ki, 15 Temmuz meş’um darbesi yapılıncaya kadar… Şimdi beni her gören,
“Hoca, sen ne kadar haklıymışsın!” diyorlar. Diyorlar amma, bu kadar şehit
verildikten, ülke harabeye çevrildikten sonra!!!
Allah hepimizi ve özellikle Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı,
Amerika’nın uşağı olan bu Deccâl kılıklı şeytanın şerrinden muhafaza
buyursun. Amin.
Prof. Dr. İhsan Süreyya SIRMA
***
53.
AHMETTURKAN 52
Ne kadarbüyüktü dindara kinin.
Hacıya, hocaya uzardı dilin.
Konuşsana mevtâ ! Bitti mi pilin ?
Oksijen tüpleri yok tabutların,
Söyle de bir nefes versin putların.
Cengiz Numanoğlu
***
54.
AHMETTURKAN 53
İşi eniyi yapan bilir, Derdi çeken bilir, aşkı seven bilir, bilmeyen ne bilir.
***
Sesini değil sözünü yükselt!
Yağmurlardır yaprakları büyüten gök gürültüleri değil. Hz. Mevlâna…
***
Eğer ilim ümit ile olsaydı, dünyadaki bütün insanlar âlim olurdu. ” ― Hz. Ali
***
55.
AHMETTURKAN 54
Aziz dostlarbu yazıyı düşünerek okumanız dileğiyle...
Cemaat Irak'ı ABD'ye teslim eden Kesnizani gibi
KESNİZANİ TARİKATI NEDİR
Kürtçede "Kimse bilmiyor" anlamına gelen ve Saddam rejiminde çok yaygın
olan tarikatla ilgili, Doç. Dr. Ramazan Kurdoğlu'nun "Hollywood ve
Kabala'nın 13. Havarisi Evanjelizm" kitabında şöyle bahsediliyor:
ABD Irak'a vurduğunda, Irak ABD'ye adeta altın tepsi içinde teslim edilmişti.
Herkes "Esas savaş Bağdat'ta olacak" derken Bağdat savaşmadan teslim
edilmişti. Tarih 10 Nisan 2003'ü gösteriyordu. Teslimatı yapan, gerçekte
Irak'ta herkesin bildiği ama ortalıkta gözükmeyen KESNİZANİ tarikatıydı.
Tarikat "Körfez Savaşı"ndan sonra Saddam'ın etrafını örümcek ağı gibi
sarmıştı. Saddam'ın karısı, çok güvendiği generalleri ve istihbarat
kuruluşlarının başındakiler... Hepsi tarikat "müritleriydi."
KESNİZANİ TARİKATI,
MOSSAD ve CİA tarafından Saddam'ı içten yıkmak, Irak'ı kolayca teslim
almak için organize edilmişti.
Saddam 33 yıllık diktatörlüğünde, birçok karşı ihtilal, suikast vartalarını
atlatmıştı. Ancak "tarikatın" metodu hepsinden farklıydı. Tarikatın
"müritleri" Saddam’ın en yakınında olanlardı. Onun her hareketini, her
adımını an be an tarikat şeyhinin oğlu Nehru'ya aktarıyorlar, sonra da
bilgiler kuş olup MOSSAD ve CİA istasyonlarına doğru uçuyordu.
Şeyh Muhammed Abdülkerim Kesnizani, zikirden ziyade, siyasete
meraklıydı. Müritlerine de Kur'an eğitimi yerine adını zikretmeden Kabala
öğretilerini /mistizmini anlatıyordu.
Kesnizani tarikatı, baba Abdülkadir zamanı da dâhil Saddam'a bağlılıkta
kusur etmiyordu. Kürt, Türkmen, Arap rejim muhaliflerini anında BAAS
Parti istasyonlarına bildiriyordu. Şeyh Muhammed kitap yazmaktan da geri
durmamıştı.
Tarikatın dönüşümü şeyh efendinin etrafındaki İslam âlimlerince, gerçekte
MOSSAD ajanı hahamlarca hızlandırılmıştı. Şeyh'in kitabı, Kabala
öğretilerini İslam mistizmi adı altında imanlı müritlerin beyinlerine ve
kalplerine ince ince enjekte etmek için başucu kitabı olarak
kullanılmaktaydı.
Müritlere MOSSAD'ın hahamlıktan tövbekâr hocaları ders veriyordu.
Aslında tarikatın asıl hedefi Irak ordusuydu. Öncelikle generaller ve subaylar
Keznizani tarikatının müritleri haline getirildiler. Genelkurmay Başkanı,
Genel Askeri İstihbarat Başkanı, Hava Kuvvetleri Komutanı, hepsi Şeyh
Muhammed Abdülkerim Kesnizani'nin ayağını öperek müridiler arasına
girmişti.
Irak'ın acımasız El-Muhaberat'ının sivil-asker elemanları da tarikatın
müritleri olmuşlardı.
Müridiler arasında bir isim vardı ki, Saddam'dan sonra BAAS'ın en
kudretlisiydi: İbrahim İzzet El Duri. Duri bütün karanlık odaklarla ilişki
kuruyor, Saddam'ın bütün pis işlerini organize ediyordu. Duri şeyhin ayağını
öpenler arasına çoktan dâhil edilmişti.
Öte yandan Saddam'ın karısı Sacide Hayrullah, Saddam'ın kardeşleri
Vatban ve Barzan ile oğul Uday da müridiler arasındaydı.
Birinci körfez savaşında Baba Bush, Bağdat'ı işgali reddetmişti. İsrail bu
duruma çok bozuldu. Irak hızlı bir şekilde parçalanmalıydı. Gözüne
56.
AHMETTURKAN 55
kestirdiği Kürttarikatı Kesnizani'lik üzerinden Irak'ın İslami hayatını da
kontrol altına alacaktı.
MOSSAD Kesnizani tarikatının önde gelenleriyle muhtelif yollardan temasa
geçti ve ilişkileri hızla geliştirdi. Irak Devleti'nin mekanizması içinde yer
alanlar, medya mensupları uhrevi yollardan ikna edilemezlerse MOSSAD'ın
cömertçe tarikata aktardığı dolarlarla ikna ediliyor, mürit yapılıyordu.
Saddam'ın yatak odası dâhil, istihbaratçı müritlerden derlenen bilgiler oğul
Nehru'da toplanıyor, Nehru'da bunları MOSSAD'a aktarıyordu.
Artık Saddam ve çevresinde neler olup bittiğinden Kesnizani tarikatı ve şeyhi
vasıtasıyla MOSSAD anında bilgi sahibi oluyor ve gereği yapılıyordu.
Tarikatın içine MOSSAD iyice yerleşmişti. Şeyh adına rahat rahat operasyon
yapar hale gelmişti.
Kısaca, Güneyde Şii Müslümanlar Kuzeyde ise Türkmenlerin büyük
çoğunluğu hariç sivil Araplar, Kürtler ile Irak devlet mekanizmasını elinde
bulunduranlar Kesnizani tarikatı kullanarak MOSSAD ve CİA tarafından
devşirilmişler ve psikolojik harbin kurbanı olmuşlardı.
Saddam en yakınlarının bile tarikat tarafından mürit yapıldığını, her
hareketinin CİA ve MOSSAD'a ulaştırıldığını fark ettiğinde iş işten geçmişti.
Amerika, İngiliz birlikleri Irak'a saldırdılar. Güneyde müthiş bir dirençle
karşılaştılar.
Dünya medyası, bu arada Türk medyası, akademisyen, emekli asker, strateji
uzmanları asıl savaşın Bağdat ve çevresinde olacağını dile getiriyorlardı.
Hâlbuki Bağdat ve çevresi Saddam'ın askerleri tarafından hiçbir direnç
gösterilmeden Amerikan askerlerine teslim ediliverecekti. Niçin böyle
olmuştu?
Tarikat yoluyla Irak devlet mekanizması devşirilmişti. Şeyh Muhammed
müritlerine Amerikan askerlerine direnmemelerini öğütlemişti.
Şeyhin emrindeki mürit generaller vatanlarının bağımsızlığı için savaşmak
yerine Şeyh Muhammed'in emrine uydular.
Bu arada İzzet El Duri de boş durmamış, Kuzeyini de o teslim etmişti
Amerikalılara. Şeyhin isteğinde mutlaka bir keramet vardı. Bağdat Bağdat
olalı böyle bir şerefsizlik görmemişti. Buraya kadar anlattıklarım muhtelif
kaynaklarca teyit edilmiştir.
En önemlisi Türk Milletinin ve devletinin "Kesnizani Tarikatı
Operasyonundan çıkaracağı bir ders var mıdır?
Dr. Ramazan Kurdoğlu'nun verdiği bu bilgiler, Türkiye'de hala uyuyanlara
ders gibi bir uyarıdır.
Türkiye'de devlet mekanizmasını ele geçirenler, geçiremedikleri kesimlere
savaş açanlar, Türk Ordusu'nu hedefe oturtanlar kim? Ordu'nun kalbine
girip en mahrem bilgileri ele geçirenler, devletin gizli bilgilerini "iddianame
adıyla" ortalığa saçanlar...
İletişim, Milli Eğitim, Polis İstihbarat Şube gibi önemli birimlerin ezici
çoğunluğunu ele geçirenleri... Devlet mekanizması içinde kanserli bir hücre
gibi METESTAS yapan dindar görünümlü örgütü herkes biliyor.
Onlar da Kuran okumuyor. Okudukları; tek kişinin adını taşıyan kitaplar
içinde ne kadar Kabala öğretisi var bilmiyoruz.
Taraftarları gece gündüz bu kitapları hatmediyor. Kelimelerin tekrarı
beyinleri esir alıyor.
57.
AHMETTURKAN 56
Efendileri Amerika'da.Onlar Amerika'da olmasını "hicret", yani
Peygamberimizin sünnetini işlemesi olarak kabul ediyor.
Dinler arası diyalogun öncüsü de olan Hoca efendilerinin buyruğunu Allah'ın
buyruğu gibi kabul ediyorlar.
10 Yıllık süre içinde gördük ki, hedef yaptıkları kurum ve kişileri bertaraf
ederken hiçbir ahlaki kurala uymuyorlar.
En ahlaksız yöntemlerle saldırıyorlar. Acımaları yok. Hedeflerine karşı imha
edici bir silah gibiler.
Dr. Ramazan Kurdoğlu yazısında; "Tarikatın içine MOSSAD iyice yerleşmişti.
Şeyh adına rahat rahat operasyon yapar hale gelmişti." diyor.
Türkiye'de cemaat görüntülü örgüt adına MOSSAD ve CIA ne kadar
operasyon yaptı acaba?
Bu yapılanmaya YILLARDIR izin veren, destek çıkan bütün kurum ve
kuruluşlar gösterdikleri açık zaaf ve görev ihmalinden dolayı hesap verip
yargılanmalıdır.
Bu yapıların Türk devletlerinde ve Türkiye'de açtıkları okul ve dershaneler
aslında MİSYONER okullarıdır. Amaç küresel elite hizmet edecek "tek dinli-
tek dilli-mankurtlaşmış" köle nesiller yetiştirmektir.
Bu durumu hala görmeyenler gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içindedir.
Tehlike görünenden büyüktür. Çürümenin ne kadar derinleştiğini anlamak
için illa Türkiye'nin de savaşa girip Ankara ve İstanbul'u teslim mi etmesi
gerekiyor?
***
58.
AHMETTURKAN 57
Şu 6kadınla evlenmeyin
1. Ennane; Sürekli şikâyet eden.
2. Mennane; Başa kakan.
3. Hannane; Önceki eşine özlem duyan,
4. Haddake; Aç gözlü her şeyi isteyen.
5. Berrake; Sürekli süslenen.
6. Şeddake; Çok fazla konuşan, geveze. İmam Gazali
***
59.
AHMETTURKAN 58
Kurt büyümekteolan yavrusuna hayatı
öğretiyormuş.....
Bir tepeye çıkmışlar,
Aşağıda yayılan koyun sürüsünü göstermiş ve anlatmış.
Bak yavrum şu gördüklerin koyundur.
Etleri çok lezzetlidir.
Yakalaması da kolaydır...
Yavru kurt lafa girmiş ve çobanı göstererek onun kim olduğunu
ve ne yaptığını sormuş...
Kurt çobandan uzak durmasını...
elindeki değneğin çok can yaktığını,
sıkı tembihlemiş.....
Bu sırada yavru kurdun dikkatini sürünün
köpeği çekmiş...
Şu bize benziyen bir şey var orada, o ne
yapıyor...
Kurt derin bir oh çekmiş ve anlatmış.
Ah yavrum bizi asıl perişan eden işte o,
bize benzeyipte bizden olmayandır...''
***
60.
AHMETTURKAN 59
Okuduğum ensürükleyici kitap HAYAT tı. Hala sürüklüyor…
***
Sözcükler büyüdür...
Ya hayır söyle yada sus
Kullandığınız her sözcükle bir anlaşma imzalarsınız. Hem kendinizle hem
karşınızdaki ile.. Hemde tüm evrenle! Bir insan gelecekte ne yaşayacağını
merak ediyorsa bugün ne konuştuğuna baksın. Olasıdır ki bugün en çok
konuştuğunuz şey yarının deneyimi olacak.
Peygamber efendimizin bir hadisi vardır der ki "Bela insanın diline bağlıdır!"
Bir rivayete göre Peygamber efendimiz hasta olan birisini ziyarete gittiğinde
hangi duaları ettiğini sormuş o da Allahtan sabır dilediğini söylemiştir.
Bunun üzerine Peygamber efendimiz." Musibetimde bana sabır vermek
yerine neden yerine "Rabbena atina... " (Ya Rabbi bana dünyada da ahirette
de iyilik ver ) duasını okumuyorsun" demiş..
Ayrıca Peygamber yanından geçerken " Ey Rabbim senden sabır istiyorum"
diye dua eden bir kişiye "Sen Allahtan bela istemiş oldun. Bunun yerine
O'ndan sağlık ve afiyet dile" buyurmuş.
Olmasını istemediğiniz şeyleri dualarınızda dileklerinizde de anmayın.
İstemediğiniz şeyleri sıralamayın.
Sadece OLMASINI İSTEDİĞİNİZ şeyleri söyleyin.
Ben hasta olmak istemiyorum yerine Ben sağlıklıyım.
Yaşlanmak istemiyorum yerine ben her daim genç kalacağım.
Yaşlanmak istemiyorum diyen insanların oradaki odağı yaşlanmaktır
mesela.. Ve sonucunda yaşlanmak kaçınılmazdır.
61.
AHMETTURKAN 60
Öyle kibeyin negatifi algılamaz söylenen her sözü gerçek kabul eder. Mesela
siz "Unutma" dediğinizde onu "unut" olarak alır. Onun yerine "Aklında tut"
demek daha doğrudur. Birisine "Panik yapma" dediğinizde daha fazla panik
olacaktır. Bunun yerine "sakin ol" demek daha uygundur.
Bu yüzden ne yapmak istemediğimizi değil, ne istiyorsak onu söylemeliyiz!
Birisi size eğer sizi gördüğünde "hasta gibi görünüyorsun" dediğinde eğer siz
buna inanır ve onaylarsanız bu anlaşmayı imzalamış olursunuz ve çok fazla
sürmeden hasta olacağınıza dair sizi temin ederim!
Hastalık demişken bazı insanlar var hastalıklarına sıkı sıkı sahip çıkan...
"Benim şekerim var!"
"Benim tansiyonum var!"
BENİM!!!
"Benim" diyerek siz bu kadar sahip çıkarsanız o hastalık da sizi hayatta
bırakmaz! Çünkü"Ben" diye başlayan her cümleyi bilinçaltı sahiplenir ve
emir kabul eder.
Bazen de kişi burada kurbanı oynamayı seçer. Hatta bazen bundan hoşlanır
bile... Çünkü o hastadır ve çevresinden daha önce görmediği ilgiyi
görüyordur.
Farkındalığı olan kişi ise o noktada bedeninin kendine verdiği mesaja bakar.
Ve şu soruyu sorar "Bilmem gereken şey ne? Hayatımda neyi değiştirmem
gerekiyor?"
"Neden ben?" değil... "Nerede hata yaptım ve bu hastalıkla bedenim beni
uyarıyor?"
Büyüklerin çok söylediği bir söz vardır. "Bir şeyi kırk kere söylersen olur. "
Hiç düşündünüz mü neden acaba?
Çünkü dil neyi çok söylerse bilinçaltı onu gerçek kabul eder, beyin onu
gerçekleştirmek için harekete geçer.
Olumlu konuşmak ve düşünmek işte bu yüzden çok önemlidir.
Dr. Andrew Newberg şöyle der:
"Olumlu kelimelere odaklanarak ve bunları yansıtarak genel sağlığınızı
iyileştirebilir ve beynimizin işlevselliğini artırabiliriz.
Enerjinizi hangi kelimeler üzerine odaklıyorsunuz? Eğer hayatınızın
istediğiniz kadar güzel olmadığını fark ettiyseniz, olumsuz kelimeleri ne
sıklıkta kullandığınızı not etmek için bir defter tutun. Gerçekten daha iyi bir
hayatın ne kadar kolay ulaşılabileceğini gördüğünüzde şaşıracaksınız.
Kelimelerinizi değiştirin, hayatınız değişsin."
Sözlerinizle birlikte davranışlarınızda değiştiğinde siz değişmeye başlarsınız.
Siz değiştikçe yaşamınızda değişir.
Bir bakarsınız ki yaşamınız söyledikleriniz, düşündükleriniz, davranışlarınız
olmuş.
Bu yüzden olmasını istediğiniz şey neyse ona odaklanın olmamasını
istediğinize değil..!
Şimdi şu iki cümleye bakın. Ve iki cümlenin de ayrı ayrı size ne
hissettirdiğini düşünün..
Bugün hava çok güzel ama yarın yağmur yağacak.
Yarın yağmur yağacak olsa bile bugün hava çok güzel!
Sadece iki kelime AMA ve OLSA BİLE kelimeleri cümledeki ifadeyi ne kadar
değiştiriyor değil mi? İlkinde olumsuz bir duygu durumu ikincide ise her
şeye rağmen mutlu olma durumu.
62.
AHMETTURKAN 61
Sabri Tandoğan’ınsohbetlerinden bir bölüm çok etkilemişti beni
“İslam’ın Güler Yüzü” isimli kitabında Profesör Eva Hanımın çok ilginç bir
tespiti var. “Bir kimse,” diyor, “Çayını içerken, kaşığını bardağın içinde
dolaştırırken çıkan ses, uzaydaki bütün zerrelerden duyulur.”
Aman Yâ Rabbi... Bu sözü okurken tüylerim ürperdi, kendimden geçtim. Her
şey ne kadar birbiriyle ilgili. Bazı kimseler der ki, evimde kapım kilitli,
perdelerim örtülüyken ben yapayalnızım. Kimseler yok. İstediğimi
yapabilirim. Kimin ne haberi olacak. Bugünkü modern bilime ne kadar
aykırı bir düşünce. Mesele hiç de o kimsenin sandığı gibi değil. Hepimiz, her
an, aklın alamayacağı bir gözetim, denetim içindeyiz. Biz sâde
düşüncelerimizden değil, duygularımızdan da, bütün evrene karşı
sorumluyuz.
İçimizdeki kinden, nefretten, intikam duygusundan yükselen eksi elektrik,
dünyadaki bütün zerreleri ürpertiyor, haberimiz var mı? Veya içimizden
yükselen ve içine yeryüzündeki bütün insanları, bütün hayvanları, bütün
nebadâtı, bütün eşyayı içine alan bir hayır dua, bir güzel dilek, dalga dalga
bütün zerrelere, iyinin, güzelin, temiz, asil ve yüce olanın ışınlarını yayıyor.
Ne olur kalbimizi, kafamızı hep sevgiyle, saygı ile, edep ile, incelikle, güzel
duygularla doldursak."
Ya hayır söyle ya da sus! La edri…
***
DERVİŞ VE KUŞ
Bir gün yaralı bir kuş Süleyman Aleyhisselama gelerek, kanadını bir dervişin
kırdığını söyler.
Hazreti Süleyman, dervişi hemen huzuruna çağırtır. Ve ona sorar;
⁃ Bu kuş senden şikâyetçi, neden kanadını kırdın?
Derviş kendini savunur;
⁃ Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim. Önce kaçmadı, yanına kadar
gittim, yine kaçmadı. Ben de bana teslim olacağını düşünerek üzerine
atladım. Tam yakalayacağım sırada kaçmaya çalıştı, o esnada kanadı kırıldı.
Bunun üzerine Hazreti Süleyman kuşa döner ve der ki;
⁃ Bak, bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın? O sana sinsice yaklaşmamış.
Sen hakkını savunabilirdin. Şimdi kolum kanadım kırıldı diye şikâyet
ediyorsun? Kuş kendini savunur.
⁃ Efendim ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Avcı olsaydı
hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez, bunlar Allah’tan
korkarlar diye düşündüm ve kaçmadım.
Hazreti Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasın yerine getirilmesini
ister.
⁃ Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın, diye emreder. Kuş o anda;
⁃ Efendim, sakın öyle bir şey yaptırmayın, diyerek öne atılır.
63.
AHMETTURKAN 62
⁃ Neden,diye sorar Hazreti Süleyman. Kuş sebebini şöyle açıklar;
⁃ Efendim, dervişin kolunu kırarsanız, kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar...
Siz en iyisi mi, bunun üzerindeki derviş hırkasını çıkartın... Çıkartın ki,
benim gibi kuşlar bundan sonra aldanmasın.
***
60'ını aşıp 70'e yaklaşmakta olan birine kendinde ne gibi bir değişiklik
hissettiğini sorulduğunda şu cevapları verdi:
(1) Ailemi, kariyerimi ve pozisyonumu sevdiğim yılların ardından, şimdi eski
arkadaşlarımı sevmeye başladım.
(2) Bir atlas olmadığımın farkına vardım. Dünyayı omuzlarımda taşımam
gerekmiyor.
(3) Meyve sebze satanlarla pazarlık yapmayı bıraktım. Sonuçta, bir kaç
kuruş fazla ödememle cebimde bir delik açılmayacağını biliyorum ama o bir
kaç kuruş, zavallı adamın kızının okul masraflarını ödemesine yardımcı
olabilir.
(4) Taksi şoförüne ödeme yaptığımda, para üstünü almıyorum. Ekstra para
kazanmak yüzüne bir tebessüm kondurabilir. Ne de olsa benden çok daha
fazla yoruluyor.
(5) Yaşlılara "Bu hikayeyi anlatmıştınız." demeyi bir kenara bıraktım. Ne de
olsa, bu hikâyeler hatıralarını canlandırmalarına ve geçmişi tekrar
yaşamalarına yardım ediyor.
(6) İnsanları hatalı olduklarında bile düzeltmemeyi öğrendim. Ne de olsa,
herkesi mükemmel yapma sorumluluğu bana ait değil. Huzur
mükemmeliyetten çok daha önemli.
(7) Cömertçe ve bolca iltifat ediyorum. Ne de olsa, bu yalnızca karşımdakine
değil, benim de ruh halime iyi geliyor.
(8) Giysilerimdeki kırışıklığı ya da bir lekeyi dert etmemeyi öğrendim. Sonuç
itibariyle, kişilik görünüşten daha çok öne çıkar.
64.
AHMETTURKAN 63
(9) Bendenfarklı kişilerle tartışmaktan kaçınıyorum. Ne de olsa, onlar iyi
ilişkiler yürütmenin önemini bilmiyor olabilirler ama ben biliyorum.
(10) Beni kirli oyunlarıyla saf dışı bırakmak isteyen biri olduğunda,
sakinliğini koruyorum. Sonuçta, ben ne kirliyim ne de kimseyle bir yarış
halindeyim.
(11) Duygularımdan utanmamayı öğreniyorum. Ne de olsa, beni insan kılan
duygularım.
(12) Bir ilişkiyi koparıp atmaktansa egomu bir kenara bırakmanın daha iyi
olduğunu öğrendim. Sonuçta ego tek başıma olmama neden olacakken
ilişkiler asla yalnız kalmamamı sağlar.
(13) Her günü son günümmüş gibi yaşamayı öğrendim. Ne de olsa, öyle de
olabilir.
(14) Beni mutlu eden şeyleri yapmayı öğrendim, ne de olsa ben kendi
mutluluğumdan mesulüm, başkasınınkinden değil.............
***
BABALIK BÖYLE BİRŞEY...!
Delikanlı 16 yaşında iken babası ile tartışmış ve evi terk etmişti. Buna çok
öfkelenen baba, evde onun adı bile anılmayacak diye yasak koymuştu.
Anne her gece evi terk eden oğlunun yatağına oturup yastığını koklayarak
uyuyordu.
“Oğlumu özledim, ne olur gidip arayalım, bulup getirelim” dese de, baba geri
adım atmıyordu.
Aradan iki yıl geçmişti.
Oğlunun doğum günü o yıl Babalar günü ile aynı güne denk gelmişti.
Annenin ağlamaklı halini görünce dayanamadı baba “Şu adrese git, oğlunu
gör” dedi.
Ve ekledi, “Adresi benim verdiğimi söyleme ama” Birkaç şey daha söyledi
ama anne duymuyordu bile, aklında bir tek adres kalmıştı. Anne sevinçten
uçuyordu.
Hemen hazırlandı yola koyuldu.
Büyük bir şehrin karşı yakasındaydı babanın verdiği adres.
Gittiği adres bir tamirhaneydi.
Oğlunu tulum içinde gördü.
Bir süre ıslak gözlerle dükkanın karşısından izledi ve oğluna doğru
yaklaşmaya başladı.
65.
AHMETTURKAN 64
İki yılboyunca kendisini arayıp sormayan ailesini unutan delikanlı aniden
annesini karşısında görünce önce şaşırdı, sonra koşup sarıldı annesine.
Babası hariç herkesi soruyordu, “o nasıl, bu nasıl,” diyerek.
Ve sonunda “O adam nasıl, hala aksi ve anlayışsız mı?” diye sordu annesine.
Anne cevapsız bıraktı bu soruyu.
“Hadi oğlum gel eve gidelim” dedi.
“Hayır anne, ben böyle iyiyim. O adamla tekrar aynı evde yaşayamam” dedi
ve dükkana doğru yürümeye başladı.
Arkasından bir süre bakakalan anne hazırladığı pastayı oğluna vermek için
seslendi.
Delikanlı pastayı alırken annesine “Anne ne olur ısrar etme, gelmeyeceğim.
Bir gün bile merak edip arayıp sormayan bir adamla aynı evde yaşayamam
ben” dedi.
Anne boynu bükük halde oğlunun yanından ayrılmaya hazırlanırken
“Peki oğlum sen bilirsin. Anlaşılan çok kararlısın, gelmeyeceksin. Ama baban
dedi ki; son bir aydır arkadaşlık ettiği çocuktan uzak dursun, o çocuk sana
zarar verecektir.
Önceki arkadaşıyla barışsın”.
Bu kez çocuk donakalmıştı.
Annesi eve dönmüştü. Babaya sitem etti, “Madem biliyordun nerde
olduğunu neden benden sakladın?
O yüzden rahattın demek? ”
Hep ters, aksi görünen baba yutkundu ve gözlerinden iki damla yaş akıverdi.
“O benim canımdır ya, canım” dedi.
“Ne zamandan beridir biliyordun? ” diye sordu anne.
“Gittiği günden beridir biliyorum. Bazen öğlen molalarında ne yiyip ne içiyor
diye gider uzaktan izlerdim, Bazen akşamları geç gelirdim ya hani, sen beni
kahveden sanırdın, işte o zamanlarda da ne yapıyor kimlerle takılıyor diye
takip ederdim.”
Karı koca bir birlerine sarılıp ağlarken kapı çalmıştı.
Elleriyle gözlerini silerek kapıyı açmaya gitti anne.
Annesinin kendisine yaptığı pastadan daha büyük bir pasta ve hediye paketi
ile içeri girdi delikanlı.
Koşarak babasına sarıldı. “Babalar günün kutlu olsun babaaaa”
Delikanlı anlamıştı. Kendisine hiç bakmadığını düşündüğü babasının,
aslında gözünü hiç üzerinden ayırmadığını….!!!
Babalar kızar bağırır ama hep evlatların iyiliği içindir ; evlatlar çocukken
bunu anlayamaz ; Fakat bir gün onlarda;
Anne Baba olunca anlarlar. Babanın kıymetini.!
***
66.
AHMETTURKAN 65
İki seyyahbir şehirden diğerine gidiyormuş. Derken yollarının üstünde
taşkın bir dere çıkmış. Tam suyu geçecekler, az ötede korkudan tir tir
titreyen yapayalnız ve gencecik bir kadın görmüşler. Adamlardan biri hemen
kadının yardımına koşmuş. Onu sırtına almış ve suyu öylece aşmış. Sonra
kadını derenin öte yakasında yere bırakıp iyi günler dilemiş. Böylece
yollarına devam etmişler.
Ancak yolun kalan kısmında öteki seyyahın ağzını bıçak açmamış.
Suratından düşen bin parça. Somurttukça somurtuyor. Birkaç saat böyle
surat astıktan sonra suskunluğunu bozup şöyle demiş: Ne demeye o kadına
yardım ettin? Bir de üstelik ona dokundun. Seni ayartabilirdi! Baştan
çıkarabilirdi! Erkekle kadın böyle temas etsin, olacak iş mi? Ayıp yahu!
Olmaz, bize yakışmaz!
Kadını sırtında taşıyan seyyah sabırla gülümsemiş: İyi de dostum, ben o
genç kadını derenin karşısına geçirip orada bıraktım; sen ne demeye hala
taşırsın!..
'' Kimi insan böyledir'' dedi Şems. Kendi korkularını, ön yargılarını
başkalarına yansıtır ve onlarda gördüğünü sanır. İşte asıl yük budur.
Zihinlerini zanlarla doldurur, sonra da bunca ağırlığın altında eziliverirler…
***
67.
AHMETTURKAN 66
Mahkeme salonunaeli bağlı üç kişi getirildi, sanık sırasına oturtuldular.
Mahkeme başkanı Saruhan Mebusu Mustafa Necati, sanıklardan en
yaşlısına, ihtiyar köylüye sordu.
-Baba Adın ne?
Dinleyicilerde bir ferahlama görüldü.
Demek bu ihtiyarın suçu ötekilerden daha hafifti. Bu yüzden ilk
yargılanıyordu.
İhtiyar ayağa kalktı.
-Hüsnü
-Baba adı?
-Ramazan
-Nerelisin?
-İnebolu’nun Çatal bucağından.
-Baba, sen askerden kaçan oğlunu evinde saklamış, bir asker kaçağına
yataklık etmişsin!
-Tövbe de Reis bey!
-Ben tövbe dedim,sen ne dersin ?
İhtiyar köylü başkanın üstelemesinden sıkılmıştı. Elini koynuna sokup
yıpranmış, buruşuk iki tomar kağıt çıkardı kürsüye doğru salladı:
-Reis Bey, Reis Bey!..
Şu kafa kağıtlarının içini okusan bana dediğinden utanırsın!..
-Neden?
68.
AHMETTURKAN 67
-Bu kağıtlarBalkan Harbin'de ve Çanakkale’de şehit düşen oğullarımın
nüfus kağıtlarıdır.
İki arslanını millet için şehit veren baba, üçüncü oğlunu bu ölüm dirim
savaşında bir kahbe gibi gizlemez Reis Bey!
Salonda çıt yoktu. Mahkeme üyeleri birbirlerinin yüzüne baktılar.
Şaşkındılar. İhtiyar birden yamalı mintanını yırttı. Çıplak, ak kıllı göğsü
dışarı fırladı.
-Hele gel Reis Bey, yakın gel de şu kalbura dönmüş göğsüme bak!
Bu gördüğün yaraları Makedonya'da Bulgar çeteleri ile döğüşürken aldım.
Sekiz yıl askerliğim var benim. Kurşun yarasına yara demem.
Şehit aslanlarımın yarasıdır bağrımı delen.
Benim oğlum askerden kaçsa bile ben saklamam. Bunu böyle bil!
Mustafa Necati Bey sıkıntısını gizleyemeyerek sordu:
-Peki baba. Oğlunu en son ne zaman, nerede gördün?
-En son ilk kar düştüğünde gördüm. Aha şurada, Kastamonu askerlik
şubesinin önünde. Ankara’ya selametlerken...
-Sonra hiç haber almadın mı?"
İhtiyar duraladı.
Bu soruyu beklemediği belliydi. Kuşkulu gözlerle dinleyicilerden yana baktı.
Orada birilerinden, birilerinin bir şeyler söylemesinden korkuyordu sanki.
Kararsızdı.
Bir süre sağına soluna baktı.
Sonra tükenmiş bir sesle başkana döndü:
-Diyecem diyecem, emme o itin ipini de ben çekecem!
Başkan gün görmüş geçirmiş bir tavırla sordu:
-Anlat bakalım baba!
-Askerin bazısı kandırılmış, başıbozuk olmuş dediler.
Askerden kaçanları ortalıkta görmüyorduk, emme kulağımıza geliyordu.
Kaçaklar yakalanırım korkusuna evine ocağına gelmezmiş.
Kimi dağa çıkıp eşkıyalık edermiş. Kimi de bir kıyıya siner mektup yazıp
evden para istermiş.
Bir ay önce bana da bir mektup geldi. Muhtar getirdi.
Hah dedim, oğlan askerden kaçtı para ister.
Benim okumam yazmam yok.
Utancımdan kimseye okutamadım.
Muhtar her önüne gelene demiş bana mektup geldiğini.
Ele güne bakamaz oldum.
Dünyaya kahrettim eve kapandım.
İhtiyar eğildi, bağlı elleriyle yün çorabının arasından katlanmış bir kâğıt
çıkardı.
-Aha mektup bu!.. Alın okuyun.
Neredeyim diyorsa gidin yakalayın.
Asarken de ipini bana çektirin!
Mahkeme başkanı Mustafa Necati kâğıdı açtı, okudu.
Birden yerinden fırladı, ağlayarak kürsüden indi. İhtiyarın önüne geldi.
Boğuk sesiyle hıçkırdı:
-Baba bizi bağışla. Küçük oğlun da İnönü'de şehit düşmüş. Sana gelen
mektup askerlik şubesinin şehitlik ilmühaberiymiş.
İhtiyar elini öpmek isteyen Mustafa Necati Beyi durdurdu:
69.
AHMETTURKAN 68
-VATAN SAĞOLSUN!..
İhtiyar sessizce ağlamaya başladı.
Çıplak ak kıllı göğsü körük gibi inip kalkıyor, kırışık yanaklarından süzülen
gözyaşları sakallarının içinde kayboluyordu.
VATAN HAİNLİĞİ Suçlamasından kurtulduğuna mı ağlıyordu, son oğlunu da
yitirdiğine mi?
Kimse anlayamadı...
***
Ot kendini derde şifa sanmasın… Çare de Allah Hekim de Allah…
Kul kulu bilmeden yargılamasın… Yargıç ta Allah, Hâkim de Allah…
Mevlâna
***
70.
AHMETTURKAN 69
Cahilde eksikolan akıl değildir. (O kurnazdır) Eksik olan ahlaktır…
Güneş elmayı tatlandırırken biberi acılaştırır, suç güneşte değil
karakterdedir. (Yaşam Felsefesi)
***
Kimseyi elindeki nimetten dolayı kıskanma. Allah’ın o nimet karşılığında
ondan neler aldığını bilemezsin. Başına gelen hiçbir musibete de üzülme.
Karşılığında Allah’ın sana neler vereceğini bilemezsin. Şa’ravi.
***
Nefsini kadere itirazla meşgul etmek yerine, Allah’a dua ile meşgul et. Onu
Allah’a dua ile meşgul et ki, duanın bereketiyle, bela ve musibet demleri
bertaraf olsun, felaket ateşleri sönsün. Abdülkadir Geylani Hz.
***
Kimse kimseyi yanlış anlamıyor aslında!.. Herkes işine geldiği gibi anlıyor;
Hepsi bu!...