www.atsizcilar.com Sayfa 319
(1) Bu kelime Süleyman Paşa'nın Rumeli'ye geçtiği anlatılırken kullanılan "Kalelerin bazısını fethetti"
anlamına " " yerine kullanılmıştır kî "bir kale adı" manasınadır.
(2) Bu kelimeler "Emîr Temür" den sonra iİâve edilmiştir.
(3) Bu kelime "tükendi," anlamına "" yerine kullanılmak üzere konulmuştur.
(4) Bu kelime " " kelimesinin önüne ilâve edilecektir.
Nişancı Paşa Yirminci Asır Bilginleri Gibi Düşünüyor:
Kİtabm müellifi büyük münşi ve bilgin Mehmed Paşa birinci bölümün 1'inci ve 2'nci sayfalarındaki
has adlarının okunmalarında tereddüde düştüğü için bir yirminci asır bilgininin
gösterebileceği büyük bir dirayet ve ihtiyatla bu adların ikinci harflerini noktalamamış, doğru
okunmalarını gelecekteki bilginlerin salâhiyetlerine bırakmıştır. Müellifin gösterdiği bu ihtiyata ve
ciddiliğe rağmen Profesör Mükrimin Halil Yinanç, Osman Gazi'nin iki dedesinin adları olan bu
kelimelerin ikinci harflerini noktalamaya ve "Kabak Alp", "Sarkık Alp" gibi okumaya cesaret etmiş,
fakat bunları niçin böyle okuduğunu izaha lüzum görmemiştir " " kelimesinin ortasındaki harf
harflerinin noktalarını alarak üç çeşit hareke ile 18 türlü okunabilir. Belki de müellifin
kendisine kaynak yaptığı kitapta da bu harf noktasızdı. Fakat bilgin müellif yanlış yapmamak için bu
ihtiyatı göstermiş, halbuki daha sonra gelen müstensihler ve müstensihlerin yazdığı nüshaları kaynak
edinenler pervasız bir tasarruf göstererek şahsî okuyuşlarını mutlak hakikatmış gibi ileri sürmüşlerdir.
Oğuz boyları ve eski Türk isimleri hakkındaki bugünlük mevcut bilgilere göre bu ad ancak "Kınık" veya
"Kayık" şekillerinde okunabilir. Kınık boyu Selçuklular'ın mensup olduğu boydur. Bundan dolayı bu
ihtimal varit değildir. Fakat Osmanlıların "Kayı" boyundan oldukları hakkındaki eski gelenekler ve
bugünkü araştırmaların verdiği sonuçlar düşünülürse bu ismin "Kayık" olması çok muhtemeldir,
"Kayığ", "Kayık" veya "Kayı" şeklinde yazılan ve okunan bu kelimenin eski şeklinin sonunda "ğ" veya
"k" vardı. Birçok Türkçe kelimelerde olduğu gibi sondaki bu "ğ" veya "k" harfi zamanla düşmüş ve
kelime "Kayı" şeklini almıştır. Demek ki Osmanlılar kendilerinin Kayı'dan geldiğini biliyorlar, fakat
Kayı'yı bir eski ata farzediyorlardı. Bu şekildeki telâkki bütün diğer Türklerde de vardır. Onlar da
menmup bulundukları boyu, eski bir atanın adı telâkki ederler.
İkinci adın doğru okunuş şeklinin ne olduğunu söyleyecek durumda değiliz. Bu kelime "Saruk" ,
"Sarkuk" veya "Sarkık" şekillerinde okunabildiğine göre bundan da "Sarı" Türk boyunun adını
çıkarmak kabilse de biz şimdilik bir şey söylemiyor ve bunun çözülmesini ileriki Türk bilginlerinin
incelemelerine bırakıyoruz.
Kitabın Müellifi Mehmed Paşa Kimdir?
Kitabın edîb müellifi, adını ve sanını, kitabın üstüne ve başına yazmayı tevazu şiarına uygun
bulmamıştır. Yalnız ikinci bölümünün 27'nci sayfasında 871 (= 1466) yılında Arnavutluğun fethi
münasebetiyle yazdığı bir tarih manzumesinde kendisini ve babasını şu şekilde takdim etmiştir: Arif
oğlu Tevkiî Mehmed Paşa. Müellif burada nesebinin Ebûbekir Sıddîka bağlılığını da "Sıddîkî" vasfıyla
ayrıca belirtmiştir.
Profesör Mükrimin Halil Yinanç bu eseri takdim eden yazısında Tevkiî Mehmed Paşa'nın kim olduğunu
tesbit edememiş ve: "Mumaileyhin tercümeihâline müteallik hiçbir malûmata malik değilim. "Sıddîkî"
kelimesinden nesebini Hazret‐i Ebûbekir'e isal etmiş olduğunu istidlal ediyorum " (1)
demekle iktifa
etmiştir.
www.atsizcilar.com Sayfa 326
Mehmed Paşa'nın "Zabibak" şeklinde doğru yazdığı bir kale adını o "Zibyak" şekline sokmuştur.
Kitaba bir harf kopya hatasıyla şeklinde geçen yeri aynen almış, neresi olduğunu göstermemiştir.
Başka hiçbir tarihte raslanmayan Gürcistan nevâhisindeki "" nın nereleri olduğunu kısa birer
notla olsun göstermediği için bu yerler tarihçilerce bugüne kadar meçhul kalmıştır.
Tercümede ikinci derecede atlamalar, yanlışlar ve eksikler de vardır.
Biz bütün bu yanlışları, sakatları yerlerinde notlarla gösterdiğimiz için burada tekrarlamaktan
çekiniyoruz. Buna rağmen Mükrimin Halil Yinanç'ın bu çok değerli eseri geniş muhite tanıtmaktaki
kıdemini takdir etmeyecek ve şükranla karşılamayacak kimse yoktur.
Devrinde belki hoş görülebilecek hatâların devamına gönlümüz razı olmadığı ve yeni neslin de
faydalanmasını göz Önünde bulundurduğumuz için kitabı tekrar tercüme ettik, Bunu yaparken de
metne tamamen sadık kaldık. Başka bir ifade ile tercümeyi harfi harfine yaptık.
(1) "DERBEHA" kelimesinin mânâsı "basını aşağı eğerek ve iki büklüm olarak
yürümek" , "tezellül etmek" tir.
(2) Hattatın burada korkunç bir hata işlediği muhakkaktır. Terebbüh gevşemek, pörsümek, sarkmak, salkınmak anlamınadır.
(3) Bu kelimenin birinci harfini biz noktaladık.
(4) Eğer bahar feyizli olursa araplar ER‐REBİ kelimesinden 'sonra bîr ilâve ederler. Bu kitabelerde bunu görüyoruz.
(5) TEL Bir adamı yere yıkmak, namusunu ihlâl edecek lâf atmak, bir adamın eline bir şeyi huşunetle vermek, tazarru' ve
niyaz etmek, düşmek ve doğmek anlamına dır.
(6) DEB eğile eğile inleyerek yürümek anlamındadır.
(7) Bu satırda hattat yer kazanmak için giriftten faydalanarak yi ikişer defa okunmak üzere yazmıştır.
Kitabın Edebî Değeri:
Arap dilinin lügatini tedvin edenlerin çoğunluğunui Arap olmayanlar teşkil ederler (1). Arap
edebiyatını eski ihtişamıyla yaşatanların içinde de birçok Türklerin bulunduğu su götürmez bir
gerçektir.
Mehmed Paşa'nın kitabı, eski bir ifade ile zarfı mezrûfuna uygun, yüksek değer taşıyan bir edebî
eserdir. Paşa bazı ayetleri, hadisleri, büyüklerin sözlerini, sözlerin büyüklerini kitabına seci miskabı ile
titiz bir kuyumcu gibi işlemiştir. Bu kitap Türklerin Arap diline kazandırdıkları birçok muallakalardan
birisi olarak alınabilir. İfade çok süslü ve çok akıcıdır. Şairane ve çok ince buluşlar vardır. Fatih'i
överken söylediği "O övülme sınırlarını o kadar aşmıştır ki en iyi bîr şekilde de övülse sanki ayıplanmış
olur" mânâsına gelen şu iki mısraın taşıdığı mânâ ne kadar yüksektir:
www.atsizcilar.com Sayfa 340
Yüce hazret bu şehri Tanrı dünyaya ve üstündekilere vâris oluncaya kadar fatihinin gölgesinde
korusun hilâfetinin makarrı ve celâletinin vedia olarak muhafaza edildiğini istediği yer yaptı.
Kostantaniyyeyi yıktıktan sonra yeniden imar etti. Şehri yüksek yapılı, aşılmaz etraflı medreselerle,
hânekahlarla, alemleri göğün kutruyla eşit mescitler ve camilerle süsledi.
Şehir parlak devletinin gölgesinde uzak yerlerden gelen büyük ve küçük adamların kıblesi oldu. Her
taraftan yüksek ve fâzıl adamlar buraya geliyorlardı.
Anlayış sahibi her adam bu şehri gördüğü zaman kusursuz bulduğu için = "güzel bir
şehirdir. Tanrı yarlıgayıcıdır" sözü Tanrı'nın sözüdür der.
Sonra, kendisine itaat nakl ve farz ehline vâcib olan sultan hazretleri ülkesi ve saltanatı dünya,
dünyadan başka bir şeye döneceği güne kadar muhalled olsun 858 yılında değerli ve meşkûr
çalışmasıyla, yüksek ve isabetli düşüncesiyle "Novaberdi" (3)
memleketini çevresiyle birlikte
fethetti.
Bu yıl deniz kenarında bulunan İnoz vilâyetini de fethetti. Bundan sonra Tanrı yardımcılarını aziz etsin
Beîgrad kalesinin fethine yöneldi. Üngürüs ülkesinin sahibi Yanko rezil ve aşağılık askeriyle kaleyi
müdafaa etti. Bunların savaş sırasında âdetleri zamanımızda Tuna denilen sudan geçmek idi. Lâkin
devlet, Tanrı'nın yardım ettiği muzaffer sultanımıza gelince Tanrı ülkesini kıyamete dek yaşatsın
ırmaktan geçmeğe muktedir olamadılar. Kuşatılmış kaldıkları için yalnız kalenin korunmasıyla meşgul
oldular. Sultan Hazretleri rezil ve alçak kâfirlere bozuluyormuş gibi görünmek için kaleden azacık geri
çekildi.
Sultan hazretlerinin Tanrı bütün isteklerini versin dönmeğe ve kaçmağa başladığı zannolununca
Yanko, yanındaki sapıklarla birlikte kaleden çıktı. Kırışmağa başladılar. Kâfirlerin hoşuna gitmese de
hakkı yerine getirenin desteği ile güçlenmiş olan Sultan hazretleri bunlarla çarpıştı. Kahraman askeri
muzaffer olup kurtarıcı alayı galib geldi. Yanko adı verilen padişah öldü (4)
. Kâfir kavmin kökü kesildi.
Bu sırada kale fethedilmeden Önce, yüce saltanat kendisiyle şereflenen sultan hazretleri güzel
mevhibelerle süslenen başkentine döndü.
Çünkü savaşta kaleyi fethettirecek eşya ve levazım tükenmişti. Karaca Beğ adlı Rumeli Beğlerbeğisi de
burada şehit oldu. Bu, 859 yılında oldu (5)
.
Sonra sultan Tanrı gölgesini, kendisinin gölgesinden başka gölge olmayacağı güne kadar yaşatsın iki
aziz oğlu, iki parlak güneş, hilâfet gözünün iki bebeği, ululuk sedefinin iki incisi, yumuşak, ergin,
övülmeğe değer büyük sultan Bazayıd'la Tanrı onun devletini saygı gösterilmesi vâcib olan babasının
sayesinde ebedî etsin yiğit ve cömert sultan merhum ve mağfur Sultan Mustafa'nın Tanrı ruhunu şad
edip güçlükleri yenmekte ona yardımcı olsun sünnet düğünlerinin hazırlanması için buyruk verdi.
Sonra adaletinin bereketi doğulara ve batılara taşsın, yiğitlik menkıbeleri yakınlara ve uzaklara yayılsın
Mora ülkesine yöneldi. Burası şehirleri çok, yolları sarp bir yarımadadır. Mora'da tabileri ile birlikte 30
müstahkem kale fethetti. Semendire memleketine muzaffer ordusundan bir küçük müfreze gönderdi.
Bunlar kâfirleri yenip birçok doyumluklarla sağ, esen olarak döndüler. Mora tekfuru Sultanın yüksek
eşiğine geldi. Sultan hazretleri onu emn ü aman gölgesi altında sakladı. Ömrünün sonuna kadar
sultanın, sevişenlerin buluştukları harîmİne devam etti. Bütün bunlar 861 yılında oldu.
Sonra sultan hazretleri bizzat Tanrı onu her iyilikle süslediği gibi her kötülükten de korusun Semendire
memleketine gitti. Yüksek sancak buralara varmadan önce bütün kaleleriyle Semendire fethedildi.
Muzaffer olarak Tanrı bütün âfetlerden saklasın başkentine döndü. Bu, 862 yılında oldu. Aynı yıl
içinde Amasra'ya yöneldi. Tanrı'nın desteklemesi ve yardımıyla burasını da fethetti. Sonra Tanrı
ululuğunu ârttırsın Mora'da Allah'ın âyetlerini kabulde direnen kâfirler isyan edip başkaldırdıkları için
www.atsizcilar.com Sayfa 346
(4) Bu kelimeyi Mükrimin Halil Yinanç Zibyak = seklinde yanlış okumuş ve yanlış kopya etmiştir. İşkodra'nın ileri ve
müstahkem mevkilerinden olan ve İşkodra'ya giden yollardan birisini tutan bu kalenin yaşayan adı "Şabibak" tır. Türkler
bunu "Jabibak" okurlardı. Nişancı Mehmed Paşa eserini Arapça yazdığı ve Arapça'da "j" harfi bulunmadığı için bunu =
Zabibak şeklinde yazmıştır.
(5) Mehmed Paşa "Efrenç kâfirleri" diyerek Venediklileri kastedmektedir: 883 = 1479 yılında Venedik yenilmişti.
Kızıl külçelerden alınmış, tam ayarlı, bütün şehir ve kasabalarda geçen paralar yolladılar. Sayıları tam
ve eksiksiz olarak 100.000 tane idi. Her yıl altın Efrenc paralarından 10.000 tane cizye vermeğe zilletle
and içtiler. Mora'da bulunan bütün kaleleri sultan hazretlerinin adamlarına teslim ettiler. Bu altın ve
gümüş para işlerini burada anmamdan maksat bu yüce değerli padişahın gün ortasındaki güneş
derecesine varan ününü ve sanını anlatmak değildir. Çünkü bu para onun büyük işlere yönelmiş
himmeti yanında, suyu tatlı ulu denizlere göre tuzlu ve bayağı bir damladan daha hafif ve aşağıdır,
Bunu anmamdan maksat Efrencin ona baş eğmeğe mecbur olmalarını, ululuğu önünde kıyıcıların ve
merhametsizlerin eğilmesini, atılganlığı karşısında kayserlerin ve kisrâların korkmasını söylemektir.
Sultan hazretleri 884 yılında şerefli merkezinde oturarak Tanrı'nın yardımıyla düşmanları yenen
ordusundan küçük bir fırkayı Gürcistan bölgesine gönderdi. Orada Torul denilen kale ile birlikte
Mazahilit (1)
ülkesini baştanbaşa fethettiler. Başka bir fırkayı da Çerkez ülkesi bölgesine gönderdi.
Bunlar Kuban (2)
ve Anapa (3)
ülkesini aldılar.
Sultan hazretlerine parlak sultanlığı günlerinden ki biz göğün kapanacağı güne kadar onun devamını
Tanrı'dan dileriz geçen otuz kamerî yıl içinde müyesser olan parlak fetihler işte bunlardır.
Eğer padişahlığındaki bir otuz yıl içinde, tevarüsle kendisine gelen savaş âletlerinin yardımıyla bu
kadar fütuhat yaparsa gelecek otuz yıldakini ki onda tevarüsle gelenlerden başka kendisinin elde
edecekleri de birleşecektir artık sen tahmin et!
Akıl sahiplerine gizli kalmayacağı üzere onun yaptığı bu işler ve tedbirler ancak, kendisine kutlu
kuvvet bağışlanan kimselere müyesser olur.
(1) Bilim âlemi şimdiye kadar bu özel isim ile hiç meşgul olmamıştır. Mehmed Paşa'nın " " seklinde kaydettiği bu yer,
bugün Çoruh ilini de tamamen içine alan bölgeye eskiden verilen Maçahel adından çıkmıştır. Maçahel ismi şimdi Çoruh ilinin
Borçka ilçesine bağlı olan Maçahel köyünde halâ yaşamaktadır. Ve bir bucağın da adıdır. Gürcüler bu adın ikinci hecesinin ilk
harfini dil ucundan çıkan bir sesle söylerler. Haritalarda da Madschakal şeklinde geçer. Gürcülerin bu dil ucu harfi Arapça'da
bulunmadığı için müellif bunu " "harfiyle yazmıştır. Gürcüler yer isimlerinden birçoklarının sonuna bir "t" ekledikleri
için buraya da Mazahilit, Maçahelit diyorlardı. Maçahel'in pek önemli bir kalesi vardı. Maçahel eski Osmanlı idari teşkilâtında
Çıldır = Ahısha eyaletine bağlı bir sancak merkezî idi. Evliya Çelebi'nin yazma nüshalarında bu " " Macehil
şeklindedir. Bu ad basma birinci cildin 192 ve ikinci cildin 322'nci sayfalarında tertip yanlışlarıyla çıkmıştır. Mehmed Paşa'nın
verdiği bu değerli bilgiden öğreniyoruz ki Fatih, Çoruh suyuna kadar bütün bu bölgeyi Osmanlı sınırları içine almıştı.
(2) Metinde = Kba şeklinde yazılan bu kelimenin = Kban = Kuban olacağı şüphesizdir.
(3) Metinde = Anba şeklinde yazılan bu kelimenin ele Anapa olacağı şüphesizdir. Arapçada "p" harfi olmadığı için
Mehmed Paşa "b" ile yazmıştır.
Doğruların imamı, bilim suyunun kaynağı, Tanrı'nın arslanı ve çekilmiş kılıcı, müminlerin emîri Hazret‐i
Ali kutlu kuvvete işaret ederek; "Vallahi ben Hayber'in kapışım gövde gücü ile değil, melekûtî kuvvetle
kopardım" buyurmuştur. Bunun gibi, adalet ve insafla doğuya ve batıya hükmeden Efrîdûn da iki kötü
alâmet sahibi bulunan Dahhâk'e böyle bir kuvvetle saldırmış, ulu ve şefkatli hükümdar Keyhüsrev,