SİNAN
DİRLİK
“KIBRIS YAZILARI”

Copy / Paste

©
“Copy/Paste” e-kitap serisi, yazarları tarafından çeşitli zamanlarda,
çeşitli mecralarda yayınlanmış yazıların bir araya g...
İçindekiler
TÜRKİYE TÜRKLERİ İÇİN KIBRIS’A DAİR BİR FİKİR JİMNASTİĞİ _______10

ORTASI YOK _______________________________...
KKTC- TÜRKİYE İLİŞKİLERİ ÜZERİNE _______________________224

KABAHAT KİMDE? _____________________________________324

KÜRD...
KUZEY KIBRIS? THANK YOU MR. HRİSTO ____________________438

CTP’Yİ İZLERKEN ______________________________________536

İŞG...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

Copy / Paste

İhanet kriterlerini belirleyen nedir? “Rumcu” (!) Talat’ın Lokmacı
Köprüsü’n...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

RD: Biz her türlü seçeneğe göre hazırlıklarımızı yapmıştık. Biliyorsunuz
ben bir süre önce...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

olabileceğini Türkiye’de tartışma konusu etmezken, Kıbrıs’ta bunu
ölüm kalım meselesine dö...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

verdikleriyle yetinen düşünce tembelliğimiz ne derse desin, Kıbrıs’ta
barış, demokrasi ve ...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

Copy / Paste

Tamam, balık hafızalıyız!
Tamam, herhangi bir konuya olan “toplumsal odaklan...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

Baykal, Kıbrıs'ta iki toplum olduğunu, bu iki toplumun birlikte bir Kıbrıs
ortaya koymalar...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

Copy / Paste

Rauf Denktaş durup dururken, “beni Ergenekon ile alakalandırmaya
çalışıyorla...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

nasıl bir ortak payda olabileceği sorusu, sadece kötü niyetli bir
yaklaşımın ürünü olabili...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

Copy / Paste

Ergenekon iddianamesinin yayınlanmasının ardından, artık başını
kimin çektiğ...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

sosyalisti katleden faşist EOKA-B, Kıbrıslı Türklere de etnik temizlik
uyguluyordu. Türk k...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ilanının iki eşit halk arasında ortaklığının
bir federasyon ça...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

Copy / Paste

Türkiye'nin garantörlük hakkı, 19 Şubat 1959 tarihli Londra
Anlaşması'na day...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

Copy / Paste

sağladıktan sonra Türkiye'ye döneceğiz. Biz toprak değil, sulh, adalet
ve ka...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

Copy / Paste

Nisan ayında yapılacak seçimlere kilitlenen Kıbrıs’ta çeşitli medya
kuruluşl...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

geleneksel örgütlenme yapısı ile hareket etmekten vazgeçmemiştir.
2009 Nisan’ına gelindiği...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

Copy / Paste

Oldu mu? Milletçe şöyle rahat bir nefes alıp, arkamıza yaslandık
mı? “Yavru ...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

de (oy satın) aldık! Çok daha düşük imkanlarımız vardı ama o imkanlar
çerçevesinde aldık.”...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

Copy / Paste

Gazeteci Erdal Güven’in, KKTC Cumhurbaşkanı M. Ali Talat’ın
biyografisine da...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

da katliamlara uğratılan halkınızın haklarının peşine düşmek zorunda
kalmak ve bir yandan ...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

"... aynı adada yan yana yaşamaya mecbur bulunan bu iki halkın
aralarındaki bütün sorunlar...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

devlet oluşumuna değil, hukuksuz bir tek adam rejimine ve toplumu
dünyadan kopartacak bir ...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

Copy / Paste

Türkiye’de öyle pek yüksek sesle dillendirilmese de yaygın bir kanı
vardır: ...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

Ta ki 1950’lere kadar dönüp bakmış mısınız Kıbrıs nedir, Kıbrıs’ta ne
oluyor, Kıbrıs’lı ne...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

Başka şansları var mı bu insanların? Hayır! Her gün 5 bin Kıbrıslı
Türk, Güney’e Rum kesim...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

Copy / Paste

Kıbrıs yazıyorum ya arasıra, sorular geliyor, “Kıbrıslı mısınız?” diye…
Hayı...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

Kıbrıslı Türklerin kendi topraklarında gerçekten egemen olmalarını
yürekten isteyen biri o...
Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları”

Copy / Paste

“Araf”ta olmak korkunç bir duygu… İki farklı dünyanın ortasında, her iki
dün...
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik
Upcoming SlideShare
Loading in …5
×

Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik

1,130 views

Published on

Bu e-kitap Sinan Dirlik tarafından 2007-2012 yılları arasında Milliyet Blog, Onverita, Taraf Gazetesi ve Yeni Düzen Gazetesi’nde yayınlanmış, yazarın “Kıbrıs’ı anlama çabalarına dair” yazıların bir derlemesidir.

Published in: Education
0 Comments
1 Like
Statistics
Notes
  • Be the first to comment

No Downloads
Views
Total views
1,130
On SlideShare
0
From Embeds
0
Number of Embeds
3
Actions
Shares
0
Downloads
3
Comments
0
Likes
1
Embeds 0
No embeds

No notes for slide

Kıbrıs Yazıları - Sinan Dirlik

  1. 1. SİNAN DİRLİK “KIBRIS YAZILARI” Copy / Paste ©
  2. 2. “Copy/Paste” e-kitap serisi, yazarları tarafından çeşitli zamanlarda, çeşitli mecralarda yayınlanmış yazıların bir araya getirilerek, meraklısına derli toplu bir kaynak oluşturmak adına gerçekleştirilen bir projedir. Elbette bu yazıların kitaplaştırılma niyetiyle ortaya çıkıldığında zamana göre yeniden ele alınmaları, güncellemelerinin yapılması gibi gerekliliklerin farkındayız. “Copy/Paste”, yazarının kaleminden çıkmış ve hedef kitlesiyle zaten buluşmuş yazıların, yeniden ambalajlanarak ticarileştirilmesi “ahlakına” karşı bir “ahlakın” ürünü. Bu nedenle Copy-paste serisinde yer alan yazılar, yeni okuyucusuna yayınlandığı gün her nasılsa o halleriyle ulaşacaklar. Daha açık anlatımla, bu “Copy-Paste” için tek bir amaç söz konusu: o da benzer konuda yapılan ve ağ içerisinde dağılmış yazıların bir araya getirilerek kullanıma sunulması. Bu metinleri istediğiniz gibi kopyalayabilir, çoğaltabilirsiniz. Kaynak göstermek sizin ahlaki değerlerinize kalmış olup, göstermediğiniz takdirde, serinin doğası gereği “ağ” sizi affetmeyecektir. “Copy-Paste” “üretilmiş her şey, hepimiz içindir” anlayışıyla oluşturduğumuz, tamamen ücretsiz bir yayın ağı. Yazarının iznini almak koşuluyla, çevrenizdeki kişilerin yazılarını veya kendi yazılarınızı “Copy/Paste” logosu altında aynı formatta yayınlamamız için bize gönderebilirsiniz. İyi okumalar dileriz… Bu e-kitap Sinan Dirlik tarafından 2007-2012 yılları arasında Milliyet Blog, Onverita, Taraf Gazetesi ve Yeni Düzen Gazetesi’nde yayınlanmış, yazarın “Kıbrıs’ı anlama çabalarına dair” yazıların bir derlemesidir.
  3. 3. İçindekiler TÜRKİYE TÜRKLERİ İÇİN KIBRIS’A DAİR BİR FİKİR JİMNASTİĞİ _______10 ORTASI YOK _________________________________________114 BAYKAL: KIBRIS’TA ÇÖZÜM VE BARIŞ İÇİN TEK DEVLET, TEK BAYRAK İSTİYORUZ! _____________________________________________18 SON KALE ____________________________________________118 DENKTAŞ’SIZ ERGENEKON? ________________________________22 ERGENEKON’A BAKMADAN KIBRIS’A BAKILABİLİR Mİ?__________26 GARANTÖRLÜK, HAMASETE KURBAN EDİLEMEYECEK KADAR DEĞERLİDİR ____________________________________________32 KIBRISLILAR NEYİ SEÇECEK?______________________________36 YAŞASIN! STATÜKO GERİ DÖNÜYOR! ________________________40 MEMEDALİ’NİN GÖZ YAŞLARI ______________________________44 NANKÖR ŞU KIBRISLILAR! ________________________________52 KIBRIS’I ANLAMAK _______________________________________58 RUMLAR SÜTTEN ÇIKMIŞ AK KAŞIK MI? _______________________62 HAYDİ FARK YARATIN __________________________________122 KARŞI DEVRİM KAZANAMAYACAK ________________________126 KIBRIS’TA BUNDAN SONRASI ____________________________132 YAŞASIN AKP, TÜRKİYE VE KIBRIS ÜZERİNE SAÇMALAMA ÖZGÜRLÜĞÜ! _________________________________________136 BİRLEŞİK ÇÖZÜM İNİSİYATİFİ HAYAL Mİ? _____________________142 HANİ TALAT HAİNDİ, HANİ EROĞLU MİLLİYETÇİYDİ? __________148 EROĞLU VE ULUSALCILARIN U DÖNÜŞÜ _______________________154 EROĞLU DESTEKLENMELİDİR ____________________________158 KİMSE SN. EROĞLU’NA HAİN DİYEMEZ _____________________162 BAZI KOLTUKLAR ZİHİN AÇAR_______________________166 KIBRISLI BİR GENÇ KIZDAN MEKTUP_______________________66 EROĞLU-HRİSTOFYAS MGK EROĞLU’NU UYARDI __________________________________70 YAHUDİ ZEKÂSI KIBRISA GİDECEK GEMİYE SIĞABİLİR Mİ? ____174 MGK, KIBRIS VE TÜRKİYE’NİN MİLLİ SİYASETİ ___________________72 GÜNAYDIN KIBRIS! GÖZÜNAYDIN TÜRKİYE! __________________178 KIBRIS’TA HERKES ÇOK AMA ÇOK MUTLU _______________________78 ŞÜKRAN GÜNLERİNDE İSYAN ____________________________184 KIBRIS, SEÇİMLER, TÜRKİYE: PEK DÜŞÜNMEDİKLERİMİZ _________80 DÜŞÜN O ZAMAN KIBRIS’IN YAKASINDAN! __________________188 DERVİŞ BEY’İN KKTC’Sİ ___________________________________90 KIBRIS’TA TEHLİKELİ GERİLİM ___________________________192 RAUFDENKTAŞEROĞLU’NUDESTEKLERMİ?____________________94 SÖYLEYENE DEĞİL, SÖYLETENE BAK! ______________________196 KIBRIS’TA BÜYÜK RÖVANŞA DOĞRU ________________________98 TUHAFIZ VESSELAM! ___________________________________200 PEKİ AĞAM BİZ NEDEN YEDİK BU POHU? ______________________102 MİLLİYETÇİLİK AYIP BİR ŞEYDİR _________________________206 DOST ACI SÖYLER ______________________________________106 MİLLİYETÇİLİK, SOL, KIBRIS VE TÜRKİYE _____________________212 HALKIN SESİ KISILMADAN _______________________________110 ÇÖZÜM İÇİN KIBRIS SOLU İNİSİYATİF ALMALI _________________220 İLK ROUND_______________________170
  4. 4. KKTC- TÜRKİYE İLİŞKİLERİ ÜZERİNE _______________________224 KABAHAT KİMDE? _____________________________________324 KÜRD’E BİRLİK, KIBRISLI TÜRK’E AYRILIK OLMAZ ___________230 SEÇİM BİLDİRGELERİNDE KIBRIS ________________________328 İHANET AYIP BİR ŞEYDİR _______________________________234 SAMSUN KIBRIS’IN NERESİNDE? _________________________334 ANA DİL SORUNU KIBRISLI TÜRKLERİ İLGİLENDİRİR Mİ? _______238 HOŞÇA KAL KARDEŞİM DENİZ ___________________________338 KIBRISLI TÜRKLER VE KÜRTLER _________________________244 ZİNCİR _______________________________________________342 CEMİL BEY’DE BU PARA, SİZDE BU ENSE VARKEN… _________248 NEDEN GELMESİN Kİ? __________________________________346 TIMARHANE NOTLARI ___________________________________252 TÜRKİYE, AKP VE KIBRIS’TA SONA DOĞRU _________________350 ORADA KİMSE VAR MI? ___________________________________256 KARAR VERME ZAMANI _________________________________362 YENİ BİR YIL __________________________________________260 İFRAT HARAMDIR _____________________________________368 EVET İŞGAL VAR! ______________________________________264 KIBRIS SORUNU VE KÜRT SORUNU YA BİRLİKTE ÇÖZÜLECEK YA BİRLİKTE ÇÖZÜLECEK… ________________________________374 ZAMAN EFELENME ZAMANI _____________________________268 İSTANBUL’A BİR İKİ! ____________________________________272 EYLÜL’DE LEFKOŞA ____________________________________380 EYLEMLER GÜZEL DE!... ________________________________276 TÜRKİYE YAPARSA KIBRIS’TAN MUTKİ’YE ___________________________________280 THANK YOU MR. HRİSTO ________________________________388 KÜÇÜK BEY VE VELİNİMETİ _____________________________284 TUHAF _______________________________________________394 ÇÖZÜM ORTAĞI ________________________________________288 PİŞMİŞ AŞA SU KATMAK _______________________________398 KIBRIS’TAN YÜKSELEN SES ______________________________292 KIBRISLI TÜRKLER NEYE HAYIR DİYOR? _____________________402 AYNI DİLİ KONUŞMAK ___________________________________296 PASAPORT ____________________________________________408 ANANIZIN ÇENESİNE VURDU ____________________________300 KIBRIS TÜRK MEDYASI VE SARRİS VAK’ASI: “UTANMAK” ________412 AKP KENDİ AYAĞINA KURŞUN SIKARKEN ____________________306 BU ACININ İLACI KIBRIS’TA ____________________________416 25 MART’A DOĞRU ______________________________________310 AYIPTIR BE! ___________________________________________420 GÜVEN MEKTUBU ______________________________________314 AKP’NİN AÇMAZI ______________________________________424 ÜFLEYİN GİTSİN _______________________________________318 DAHA KAÇ ÇİZİK GEREK? _______________________________430 DAHA ONLAR ÜMİDİN DÜŞMANIDIR SEVGİLİM _____________________434 BİTMEDİNİZ DEĞİL Mİ? _______________________322 ORTADOĞUDA KÜKRERKEN KIBRIS SOLU KEBAP ___________________________________________384
  5. 5. KUZEY KIBRIS? THANK YOU MR. HRİSTO ____________________438 CTP’Yİ İZLERKEN ______________________________________536 İŞGAL ALTINDA ________________________________________442 KAHVE BAHANE _______________________________________540 YETER Kİ SOKAK KONUŞSUN ARTIK _____________________446 YOK DİYOR ADAM ______________________________________544 TİYATRO ______________________________________________450 YANLIŞ HESAP LEFKOŞA SOKAKLARINDAN DÖNER ___________546 ŞİŞMAN KADINI BEKLERKEN _____________________________454 ÖDE ÖDE BİTMEZ GAYRI _________________________________550 FARK VAR! ___________________________________________458 BİZİM OĞLAN SENDROMU _______________________________462 GERİ SAYIM ___________________________________________466 AKP’YE RAĞMEN _______________________________________470 İNADINA ÇÖZÜM, İNADINA FEDERASYON! ____________________474 KAFA ________________________________________________478 GİDERAYAK ___________________________________________484 MASAL _______________________________________________488 ÇEMBER ______________________________________________492 BOĞULAN LEFKOŞA ____________________________________496 KURTARICI ____________________________________________498 SEVGİLİ OKUYUCU ______________________________________502 SARSILDIK ____________________________________________506 BENDEN SÖYLEMESİ ___________________________________510 ÇOK BEKLERSİNİZ _____________________________________516 KUSURA BAKMAYIN BUGÜNLÜK… ________________________520 MİLLİYETÇİ AZGINLIĞA İZİN VERİRLER MİYDİ? ________________524 KIBRIS ANA VE ÇOCUKLARI ______________________________528 İLK TAŞI GÜNAHSIZ OLANINIZ ATSIN ________________________532
  6. 6. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” Copy / Paste İhanet kriterlerini belirleyen nedir? “Rumcu” (!) Talat’ın Lokmacı Köprüsü’nü kaldırma kararlılığı, “Rum’a karşılıksız kapı açmak, egemenlikten vazgeçmektir” nidalarıyla yorumlanırken, bu eksendeki bütün tartışmalar, Türkiye kamuoyunun Kıbrıs konusundaki bilgi eksikliğini ve hamasetle sığlaştırılmış slogancılığını bir kez daha ortaya koydu. Bazı gerçekleri hatırlamak, algımızdaki ve hafızalarımızdaki bulanıklığı gidermede yararlı olabilir… Lokmacı Köprüsü mü, Lokmacı Kapısı mı? Lokmacı “vaka’sı”, ileri sürüldüğü gibi Rum’a “Tavizsiz kapı açmak” değildi. Türk tarafındaki duvar zaten 2005 yılında yıkılmış, karşılığında Rum tarafındaki duvarın yıkılması talep edilmişti. Rum tarafı ise “köprüyü” bahane ederek, kendi duvarını yıkmamıştı. Talat’ın adımı, Rum Yönetiminin, Lokmacı ile ilgili bahanesini ortadan kaldırma girişimiydi sadece ve Güneye yönelik bir tasarruf değil, tamamen kendi topraklarında bir üst geçidi kaldırmaktan ibaretti… Rumlara ilk kapıyı ne zaman, kim açtı? Karşılığında ne aldı? Ama madem ki “Rum’a karşılıksız kapı açmak ihanettir” dendi, o zaman hemen 2003 yılına dönelim… TÜRKİYE TÜRKLERİ İÇİN KIBRIS’A DAİR BİR FİKİR JİMNASTİĞİ Kuzey ve Güney arasında geçişi sağlayan ilk kapı 2003 yılında KKTC’nin “tek taraflı kararıyla” açıldı.Yani, Rum Yönetiminden herhangi bir karşılık beklenmeksizin… Ve 2003 Nisan ayında, binlerce Rum, açılan kapıdan Kuzey’e geçiş yaptı… 2003 yılında Cumhurbaşkanlığı görevini Denktaş yürütüyordu ve “Rum’a karşılıksız biçimde kapıyı açma kararının altında” Denktaş’ın imzası yer alıyordu… Denktaş bu kararı verdiğinde hiç kimse bunu ihanet olarak yorumlamadı. Hiç kimse “güvenlik sorunundan” söz etmedi. Hiç kimse Denktaş’a “Kapıları karşılıksız biçimde Rum’a açtın” demedi… Hiç kimse “karşılıksız adım mı atılmaz, atılırsa bunun adı taviz ve ihanet olur” demedi… Hiç kimse, “eee? Rum’a kapıları açtın da ne oldu? Rum bunun karşılığında bir adım mı attı?” demedi… Dememeliydi de zaten… 27 Nisan 2004 tarihli Milliyet Gazetesinde Fikret Bila’nın Denktaş ile yaptığı röportajdan şu alıntıya dikkat! FB: Sınırı açma kararınız nasıl karşılandı? RD: Bir kere Rum tarafının ezberini bozduk. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Şoktalar, şimdi bu şoku atlatmaya çalışıyorlar. Bizi azınlık durumuna sokmak istiyorlardı. Şimdi Rumlar akın akın bu tarafa geçiyor. Bizim tarafta yemek yemek için lokantalarda yer bulamıyorum. FB: Bunu daha önce planlamış mıydınız? 10 11
  7. 7. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” RD: Biz her türlü seçeneğe göre hazırlıklarımızı yapmıştık. Biliyorsunuz ben bir süre önce güven artıcı önlemler önerisinde bulundum. Maraş'ı teklif ettim, buna karşılık geçiş kolaylıkları önerdim. Ama tartışmadan reddettiler. Böyle olunca da bu kararı yürürlüğe soktuk. Bu defa hem serbest dolaşımı sağlamış olduk, hem de Maraş'ı vermedik. FB: Kararı Ankara'yla birlikte mi verdiniz? RD: Bütün hesapları yaptık. Tabii Ankara'yla, Dışişleri'yle de temas ettik. Onlar da destek oldular. (Milliyet, 27 Nisan 2003) Hafızası zayıf olanlar veya “algıda seçicilik yapanlar” için özetleyelim… Denktaş, Nisan 2004’te “Rumları şaşırtan bir kararla” tek taraflı olarak KKTC’nin kapılarını Rumlara açmış… Denktaş’ın Cumhurbaşkanı olduğu o tarihlerde binlerce Rum’un Kuzeye, Türk tarafına akın etmesi (1 günde tam 20 bin Rum serbestçe Kuzey’e geçti) kimse tarafından “ihanet” olarak algılanmamış… Hatta “bazı endişeler” karşısında Denktaş şu açıklamayı yapmış: "Biraz sabrederlerse iyi olacağını görecekler. İyi olmazsa, Rum aleyhimize geliştirirse, yani karşılık görmezsek, hükümet yine oturur ve karar verir" (Milliyet, 23 Nisan 2003) Kuzey’e Rum akını o ölçüye ulaşmış ki, kapıların tek taraflı açılmasından sadece 4 gün sonra, KKTC Hükümeti (Hayır, Talat Hükümeti değil, Derviş Eroğlu’nun başbakanı olduğu UBP hükümeti) Rumlara bir “jest” daha yapmış: Rumların 3 gün boyunca Kuzeyde konaklamalarına izin vermiş. Bu da yetmemiş. Bu karara ek olarak, 2 yeni kapının daha açılmasına, Kermiya ve Bostancı kapılarının açılmasına da karar vermiş. Elbette söylemeye gerek yok, buna karşılık Rum yönetimi Türklere eş değer hakları vermeyi aklından bile geçirmemiş. (Milliyet, 30 Nisan 2003) “Maraş’ı teklif ettiği için ihanetle suçlanan Talat’tan” çok daha önce, dönemin Cumhurbaşkanı Denktaş “geçiş kolaylıkları” için Maraş’ı Rumlara teklif etmiş ve hiç kimse Denktaş’a “Rumcu” dememiş… Oysa aynı teklif, bu kez izolasyonların kaldırılması ve Ercan’ın uluslar arası uçuşa açılması karşılığında Talat tarafından yapıldığında (Milliyet, 30 Aralık 2005) ortalık ayağa kalktı. Aynı Maraş’ı aynı Rumlara, aynı koşullarda öneren Denktaş’ın “vatansever”, Talat’ın ise “ver kurtulcu” olarak anılmasında bir tuhaflık yok mu? Bütün bu kararlar Ankara ile, Dışişleri ile temas halinde olmuş. Hiç kimse, “askere nasıl olur da danışmazsınız” dememiş… Bütün bu “karşılıksız adımları” atan Hükümete kimse “hain”, “AB için 12 Copy / Paste veremeyeceğiniz taviz yok” diye esip yağmamış… O tarihte Hükümet kim miymiş? Eh o kadarını da siz bulun… Kimin ailesinde Rum pasaportu taşıyanlar var? “Rumcu” (!) Talat’ın ne kendisi, ne eşi, ne de ailesinin herhangi bir ferdi “Rum pasaportu” taşımayı kabul etmedi. Hatta Talat, “Rum Yönetiminin tutumundan utanç duyuyorum, ben olsam Rum Yönetiminin verdiği pasaportları suratlarına fırlatırdım” dedi… Buna karşılık Türkiye’de hiç kimse, Denktaş soyadını taşıyıp da Rum pasaportu taşıyan birilerinin olup olmadığını sorgulamadı… “Torun” Denktaş’ın “Kıbrıs Cumhuriyeti” (biz ona kısaca Rum Yönetimi diyoruz) pasaportu taşıyor olması, başkalarının yedi sülalesini araştıranların tartışma konusu olmadı. Tartışılmamalıydı da zaten… Egemen bir ülkede, bir cumhurbaşkanı “egemenliği halk oyuna sunabilir mi?” 2004 yılında “egemenliğinden asla taviz verilemeyecek olan” KKTC’nin halkına, yabancı bir güç olan BM bir halk oylaması yaptırdı. “Rumcu Talat’tan” nefret edenlerin deyimiyle, Kıbrıslı Türklere “egemenliğinizden vaz geçiyor musunuz” diye soruldu. “Egemen” KKTC’de yabancı bir gücün egemenliği sorgulayan bir halk oylaması yapmasına onay veren o tarihteki en yetkili kişi Cumhurbaşkanı Denktaş’tı. Kendi deyimiyle, “dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen” bu uygulamaya boyun eğenin “milliyetçiliğinin” sorgulanmaması ama buna karşılık “Çözüme evet” diyenlerin ihanetle suçlanması da dünyada ilk kez Kıbrıs’ta görüldü… Denktaş, Annan’ın müzakere daveti doğrultusunda New York’ta Klerides ile el sıkışırken "Ortak çocuk yapmaya karar verdik ama kız mı, oğlan mı olacak belli değil. Ancak gayri meşru olmaması önemli" dedi. Denktaş’ın sözünü ettiği “ortak çocuk” Rumlarla birlikte kurulacak yeni devletti… (Milliyet 6 Ekim 2002) Eğer Annan Planını halk oyuna sunma kararını Denktaş değil de Talat vermiş olsaydı, Annan Planını halk oyuna sunan Cumhurbaşkanı Talat olsaydı ve Talat, “Rumlarla ortak bir çocuk yapmaya karar verdik” deseydi…Acaba “vatanseverliği kimseye bırakmayanlar” bunu nasıl yorumlarlardı? Örnekleri çoğaltmak mümkün… Örneğin TC Cumhurbaşkanının bayramlaşma törenini Genel Kurmay Başkanı ile birlikte yapmasını talep etmek ne ölçüde abes ve imkansızsa, KKTC Cumhurbaşkanını Güvenlik Kuvvetleri Komutanıyla birlikte bayramlaşma töreni düzenlemeye “mecbur etmeye kalkışmak” da o ölçüde tuhaf sayılmalı… Her kurumun kendi geleneklerinin olabileceğini, seçilmiş bir sivil Cumhurbaşkanının, kendi törenini kendi kuralları doğrultusunda düzenleme hakkının 13
  8. 8. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” olabileceğini Türkiye’de tartışma konusu etmezken, Kıbrıs’ta bunu ölüm kalım meselesine dönüştürebiliyoruz… Sn. Sezer’in herhangi bir bayramlaşma törenini neden Genel Kurmay Başkanı ile birlikte yapmadığına dair bir soru soruldu mu şimdiye kadar? Sn. Sezer bunu yapmadığı için asker düşmanı ilan edilebilir mi? TC Cumhurbaşkanının katıldığı bir Cumhuriyet Bayramı töreninde, Cumhurbaşkanlığınca önceden kesin çizgilerle belirlenmiş programın dışında herhangi bir asker veya sivilin çıkıp konuşma yapması mümkün müdür? Kendi siyasal tercihini şu veya bu biçimde kullanmış olmak, bir halkı ve onun seçtiklerini yargılama hakkını verir mi bize? Eğer öyleyse, Türkiye’nin 60 yıllık çok partili hayatında soldan sağa, milliyetçilikten İslamcılığa birbirinden farklı karakterdeki iktidarları iş başına getiren halkı da aynı biçimde yargılanabilir mi başka soydaş toplumlar tarafından? En onurlu, en yüce, en değerli, en yurtsever, en değerlerine bağlı olan Türk, Türkiye Türkleri midir hep? Böyle düşünüyorsak bu, biraz fazla egosantrizm, hatta narsisizm sayılmaz mı? II. BÖLÜM: “EN TÜRK” TÜRKİYE TÜRKLERİ Mİ? Toplumsal devinimi siyah-beyaz keskinliğinde sunmak ve öyle görmeye çalışmak; diplomasinin kendi dinamiklerini ve kendi işleyişini iç politik argümanlarla algılamaya ve yorumlamaya çalışmak kendimizi aldatmaktan başka bir şey değildir. Bütün bunlar bir yana, Türkiye kamuoyu Kıbrıslı Türkler ile olan ilişkilerinde ve Kıbrıs’ı yorumlamada artık bir karar vermelidir. Garantörlükten kaynaklanan doğal bir hakla, 1974’te Kıbrıs’taki soydaşlarının “can ve mal güvenliğini tesis etmek amacıyla Kıbrıs Cumhuriyetinde anayasal düzen yeniden kurulana dek” askeri bir müdahaleyi gerçekleştirmiş olmak ile “Kıbrıs’ı almış olmak” arasındaki çizgi netleştirilmelidir. Bir devletin uluslar arası dili başka, iç kamuoyuna yönelik dili başka telden çalamaz… Hele ki hiçbir “diyet”, bir halkın kendi kaderini belirleme iradesini ipotek altına almaya kalkışamaz… Beğenelim veya beğenmeyelim, Kıbrıslı Türkler bir irade beyanında bulunmuşlar, kendi yöneticilerini demokratik yollarla değiştirmiş, kendi kaderlerini belirleme haklarına sahip çıkmışlardır. Denktaş ne ölçüde Kıbrıs ise, Talat da o ölçüde Kıbrıs demektir. Her iki lider de aynı topraklarda, aynı halkın bağrından büyük mücadeleler vererek çıktılar. Her iki lider de, farklı siyaset kanallarından da olsa, kendi toplum tahayyülleri doğrultusunda hareket ettiler. 14 Copy / Paste Kıbrıslı Türklerin 40 yıllık bir yönetim anlayışını değiştirmiş ve hepimizin arzuladığı Kıbrıs’ta kalıcı çözüm ve barış için kendi iradeleri doğrultusunda bir karar vermiş olmalarına Türkiye Türkleri ancak saygı duyabilirler. Daha fazlasına kalkışmak, hiçbir topluma dayatılamayacak ve Türkiye Türklerine yakışmayacak bir üstenciliği ifade eder… Türkiye Türkleri, dünyanın değişik coğrafyalarındaki Türk kardeşleri ile nasıl eşitlik temelinde bir ilişki kurma çabası gösteriyorsa, Kıbrıslı Türk kardeşleri ile de benzer bir eşit ilişkiyi kurmayı öğrenmek zorundadır artık. Ancak ne yazık ki, Kıbrıs okumamız, bize eşitlik temelinde bir ilişki kurmak yerine, çoğu kez küstahça bir üstenciliği meşru kılıyor… Türkiye büyük bir devlet, Türkiye Türkleri cömerttir. Ancak bir tas çorbayı paylaşıyor olmak, paylaştığınız kardeşiniz karşısında size ekstra bir üstünlük duygusu veriyorsa bunun adı artık büyüklük veya cömertlik değildir. Kardeşinizi canınız pahasına korumuş olmak, kardeşinizi size ömür boyu esaret düzeyinde bir şükran borcuna mahkum ediyorsa, bu sizin adınıza bir özveri olmaktan çıkar. Ne yazık ki, Türkiye Türkleri, Kıbrıslı Türklerin karşısına hep bu “bana borcun var” rehavetiyle çıktı. Kıbrıslı Türklerden her zaman bize şükran duymalarını, her hareketlerini bu şükran duygusuyla “ayar etmelerini” bekler olduk. Bunu yaparken gerçek haksızlığı acaba kendimize karşı yapmış olmadık mı? “Bizden büyüklerin” yarattığı aşağılık duygusunun hıncını acaba yoksa kendi kardeşlerimizden mi çıkartmaya kalktık? Kıbrıs savaşında yitirdiğimiz 600 şehit, sanki Balkanlar’da, Kafkaslarda diyetini talep edemediğimiz binlerce şehitten daha fazla hak ve talep oluşturuyor zihinlerimizde… Hiçbir Bulgaristan Türk’ünün karşısına çıkıp, “sizi biz kurtardık, bize borçlusunuz” demedik. Hiç bir Yunanistan Türk’ünün karşısında “bize biat etmeniz gerekir” küstahlığına soyunmadık. Azerbaycan’a “küçük kardeş muamelesi yapmayı” aklımızdan bile geçirmedik. Bu hiç kuşkusuz, büyük ölçüde Kıbrıslı Türk kardeşlerimizin Türkiye Türklerine duydukları koşulsuz sevgi ve gönül bağından, yakınlıktan kaynaklanıyor… Ama hiçbir sevgi bu derece suiistimal edilmemeli, hiçbir gönül bağı bu denli karşımızdakileri borçlandırmamalı… Ve hiçbir bağlılık bu ölçüde sınanmamalıdır… Kıbrıs, resmi ideoloji tarafından “stratejik arka bahçe” olarak kabul ediliyor ve kurulan tahakküm ilişkisi olması gereken buymuş gibi koyuluyor önümüze. Resmi ideoloji bizden Kıbrıs’ı “yavru vatan” olarak görmemizi ve Kıbrıs ile süregelen tahakküm ilişkimizi vazgeçilmez saymamızı istiyor. Olaylara “bize sunulduğu” biçimiyle bakmakla yetinmek elbette bir tercih, bir tembellik hakkıdır… Ancak resmi ideolojimiz ve onun 15
  9. 9. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” verdikleriyle yetinen düşünce tembelliğimiz ne derse desin, Kıbrıs’ta barış, demokrasi ve özgürlük mücadelesi veren bir Kıbrıs Türk toplumu var. Ve onlar bizimle “anne-yavru” ilişkisinin tahakkümü yerine eşitlik temelinde bir kardeşlik ilişkisi kurmak istiyorlar. Tıpkı diğer coğrafyalardaki Türk topluluklar gibi. 21.01.2007 16
  10. 10. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” Copy / Paste Tamam, balık hafızalıyız! Tamam, herhangi bir konuya olan “toplumsal odaklanmamız” birkaç günü geçmiyor. Ama Allah’tan arşiv diye bir şey var… CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, 22 Temmuz 2008 tarihli Grup toplantısında, Kıbrıs’ta yaşanan son gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. 1 Temmuz’da Talat-Hristofyas görüşmesinin ardından BM temsilcisinin görüşmenin özünü “Bu görüşme sonucunda Kıbrıs’ta gelecekte tek egemenlik ve tek vatandaşlık anlayışına dayalı bir siyasi yapılanma konusunda görüş birliği oluşturulmuştur” açıklamasını yaptığına işaret eden Baykal, “Bu çok önemli ve şaşırtıcı, yeni bir tablodur ve bu çok ciddi rahatsızlığa neden olmuştur” dedi. Baykal konuşmasında, “Maalesef tarihi bir hata yapılmıştır.. Bunu tevil etmek mümkün değildir, taahhüt orada ifade edilmiştir. Bunu üzüntüyle söylüyorum. Tek egemenlik olacak! Tek egemenlik olduğu zaman ne olacak? Kimin egemenliği olacak o? Tek vatandaşlık. Nereye vatandaş olacağız? Bu ne demek? Bu KKTC ortadan kalkacak demek. BAYKAL: KIBRIS’TA ÇÖZÜM VE BARIŞ İÇİN TEK DEVLET, TEK BAYRAK İSTİYORUZ! Var olan, Avrupa Birliğine üye olan, Birleşmiş Milletlere üye olan, dünyanın tanıdığı egemenliği biz de egemenlik iddiamızdan vazgeçerek kabul etmiş, ona teslim olmuş olacağız demek. Buradaki tek egemenlik Türkiye’nin muhtemel, oradaki Türk toplumunun muhtemel egemenlik iddiasını ortadan kaldırma, ona son verme, var olan egemenliğe onu monte etmeyi, Türklerin içine sindirdiğini tespit etme, oradaki olay bu ve bu olmuştur. Çok üzüntü verici bir tablo. Tek vatandaşlık. Neyin vatandaşı olacağız? Şu andaki KKTC vatandaşları, o tek vatandaşı nasıl yapacaklar? Rumlar KKTC vatandaşı olarak mı tek vatandaşlık olacak? “İki ayrı toplumun, iki ayrı kesimin, iki ayrı coğrafyanın, iki ayrı tarihin, iki ayrı dinin, iki aydı dilin, iki ayrı tarihin yüzlerce yıldır yaşadığı coğrafyada sen nasıl olacak da “tek devlet, tek egemenlik ve tek vatandaşlık” diyebileceksin? O kadar kolay mı bu iş? “ sorularını yöneltti. Peki, 2003 yılında ne demişti Baykal? Yani Sn. Denktaş’ın Cumhurbaşkanı olduğu ve Kıbrıs’ın doludizgin Annan Planı sürecine girdiği günlerde?... Tarih 30 Nisan 2003 Yer Ege Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Topluluğu tarafından düzenlenen 2. Uluslar arası İlişkiler Öğrenci Kongresi’nde CHP Genel Başkanı Deniz Baykal “21. Yüzyılda Dış Politika, Bölgeler ve Güvenlik'' konulu dersi veriyor. Anadolu Ajansı’nın geçtiği haber aynen şöyle: 18 19
  11. 11. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” Baykal, Kıbrıs'ta iki toplum olduğunu, bu iki toplumun birlikte bir Kıbrıs ortaya koymaları gerektiğini ve tek bir devlet halinde örgütlenmelerini kabul ettiklerini söyledi. Baykal, şöyle konuştu: ''Kıbrıs'ı parçalamak, bölmek istemiyoruz. Kıbrıs ile ilgili ikinci bir gündem maddemiz yok kafamızın arkasında. Kıbrıslılar Kıbrıs'ta barış içinde yaşasınlar, tek bir devlet kursunlar, tek bir bayrakları olsun. Kurdukları devlet işleyebilir bir devlet olsun. Bunun bize bir sorumluluk yüklediğini bilerek konuşuyorum. Kıbrıs'ta işleyebilir bir tek devlet kurmak demek, Kıbrıs'taki azınlığı oluşturan Türkler'in Kıbrıs devletinin işlemesini engelleyici bir konumda olmamasını kabul etmek demektir. Evet, bunu kabul ediyoruz. Kıbrıs'ta barışa ulaşmak için bizim belli bir toprak esnekliği göstermemiz gerekiyorsa, nüfusa göre bugün kontrol ettiğimiz toprak daha genişse, biraz daha indirilmesi ihtiyacı varsa, o konuda esneklikgöstermeyi de kabul ediyoruz.'' BAYKAL: TEK DEVLET, İŞLEYEBİLİR DEVLET, TOPRAK ESNEKLİĞİ VE ANLAŞMA İSTİYORUZ! 'Tek devlet, işleyebilir devlet, toprak esnekliği ve anlaşma istiyoruz'' sözleriyle devam ettiği konuşmasında Kıbrıs'ta geçişlerin serbest bırakılmasının memnuniyet verici olduğunu kaydeden Baykal, Kıbrıs konusunun masa başında değil, hayatın akışı içinde çözülmeye başladığını, bunun da memnuniyet verici olduğunu söyledi. 24.07.2008 20
  12. 12. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” Copy / Paste Rauf Denktaş durup dururken, “beni Ergenekon ile alakalandırmaya çalışıyorlar, boşuna uğraşıyorlar” dedi. Ve hemen ekledi: “Anavatan aşığıyım ben. Her ne yaptıysam anavatan için yaptım”… Bu şaşırtıcı çıkışı Sn. Denktaş neden yapmış olabilir ki? 40 yıl boyunca “milli davamız” olan Kıbrıs davasının savunulması ve gündemde kalması için cansiperane bir mücadele vermiş olan Sn. Denktaş’ı kim neyle suçlayabilir, hangi suç şebekesiyle ilişkilendirebilir ki? Ergenekon davasında gözaltına alınan veya tutuklanan şahıslarla şu veya bu şekilde var olan yakınlığından dolayı mı? Böyle bir yakınlık mümkün müdür ki? DENKTAŞ’SIZ ERGENEKON? Örneğin, “Kıbrıs Meselesi” kitabında TSK’yı işgalci olmakla, Kutlu Barış Harekatı’nı “ABD’nin işbirlikçisi büyük burjuvazinin eseri” (sf. 12) olmakla suçlayan, “askeri müdahale ve işgal, her halükarda, kim yaparsa yapsın, emperyalist ve gerici bir karakter taşır” (sf. 24) diyen, “Türk ordusu Rum toplumuna özgürlük götürmedi, tam tersine Rum toplumu içindeki özgürlük düşmanı güçlerle işbirliği yaptı” (sf. 53) diyen, “Türkiye Kıbrıs’ın bir bölümünü silah zoruyla ilhak etmiştir” diyen, “Rauf Denktaş gibi emperyalist işbirlikçisi faşistlerin baskısı altındaki Kıbrıs Türk emekçilerinin sömürüsü devam etmektedir” (sf. 66) diyen, “Rauf Denktaş ve çevresinin istifçilik ve vurgunculuğunu herkes görmektedir” (sf. 66) diyen, “Kıbrıs’taki faşist Denktaş yönetimi, bu talan ve yağmayı kendi tekeline almak için kanun çıkarmak gereğini dahi duymaktadır. Bütün bunlar Türk Ordusu’nun silahlı bekçiliği altında yapılmaktadır.” diyen (Sayfa 65), “Bugün özellikle Türkiye, Kıbrıs toplumlarının birlikte yaşayamayacağını ispat etmek için düşmanlığı körüklemekte ve süper devletlerin aleti olmaktadır. Çünkü Türkiye’nin Kıbrıs’la ilgili tezleri ve çözüm teklifleri tamamen düşmanlığı devam ettirmek temeli üzerine kurulmuştur.” (sayfa 31) diyen, “Kıbrıs’taki bayraktarlık, Türkiye’deki tertip ve kışkırtmaların ocağı, Özel Harp Dairesinin şubesidir” diyen Doğu Perinçek ile yakınlığı mı kanıt olarak gösterilecektir? Böyle bir yakınlığın imkan ve ihtimali var mıdır? Sn. Denktaş ile Doğu Perinçek bırakınız yakınlık kurmayı, bunca bühtandan, bunca iftiradan sonra bu iki isim herhangi bir zeminde bir araya gelebilir mi hiç? Sn. Denktaş, Doğu Perinçek’in bütün bu iftiralarına rağmen, Talat Paşa Komitesi’nin 18 Haziran 2008 tarihli toplantısında, “Bizim vicdanımız rahatsızdır, Perinçek serbest bırakılmalıdır” açıklamasını yapacak büyüklüğü de gösterebilmiş bir şahsiyettir. Sn. Denktaş’ın neden Perinçek ile yan yana getirildiği değil, Perinçek’in niçin Sn. Denktaş’ın yanına geldiği merak edilebilir ancak. Aralarında 22 23
  13. 13. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” nasıl bir ortak payda olabileceği sorusu, sadece kötü niyetli bir yaklaşımın ürünü olabilir. Sn. Denktaş, Kıbrıs Türklüğü için kutsal mücadelesini yürütürken, sadece Perinçek’in değil, örneğin Yalçın Küçük’ün ithamlarını da büyük olgunlukla karşılamış bir büyük liderdir. Yalçın Küçük, Tekeliyet kitabında “R. Denktaş, Türk ve Elenlerin ortak ve üniter bir Kıbrıs devletinin işlememesi için hep çalışmıştır. Şüphesiz Kıbrıslı Elen yöneticilerin içinde de benzerleri vardır. Biz burada, Türk kesimi üzerinde duruyoruz. Kıbrıs Cumhuriyeti kurulunca Lefkoşa'ya atanan ilk büyükelçi olan Albay E. Dırvana'nın Denktaş'ın tahriklerini önlemek için çok çaba harcadığı, hem dış ve hem de iç kaynaklarda not edilmiş durumdadır. Kıbrıs Cumhuriyetinin ilk yıllarında, Kıbrıs'ta görev yapan diplomat K. Girgin, Denktaş'ın tahrikçi olduğunu belirtmekle kalmıyor ve bir de "şahin" sıfatını uygun görüyor; oldukça ilginç ve açıklayıcıdır. Denktaş, sürekli "Elenler'le birlikte yaşamama" politikasının adamıdır ve bu, dünya ölçüsünde "Elenizim ve Judaizim" antagonizması (karşılıklı boğuşması ve asla uyuşmaması) yanında ayrıca önem kazanmaktadır” görüşlerine yer vermiştir. Küçük, bununla da yetinmeyip, R. Denktaş’ın Baf doğumlu olmasından hareketle onun Yahudi olduğunu ve İstanbul Arnavutköy’de bir sabetayist okulunda okumasının da onun “Yahudiliğinin güçlü kanıtı olduğunu” ileri sürmektedir. Kıbrıs mücadelesinin ortasında, bir de bu saçmalıklara muhatap bırakılmışken, Sn. Denktaş’ın bu ulusalcı kişi ve gruplarla bir yakınlığının olabileceği nasıl düşünülebilir ki? 40 yıl boyunca Kıbrıs Türk’ünün varlık mücadelesinin simgesi olmuş bir abide isimdir Sn. Denktaş. Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kurucusudur. Sadece bu özelliği ile bile, onu bir terör çetesi ile ilişkilendirmek, gizli kapaklı işler yaptığını söyleyebilmek, yasalarca suç sayılabilecek herhangi bir girişimin içerisine dahil etmek mümkün olabilir mi? TMT’nin uzun bir dönem silahlı eylemler yaptığı, çok sayıda Kıbrıslı rum ve türk solcuyu katlettiği yalanları ile gözü perdelenmişlerin iftiraları, Sn. Denktaş’ı suçlu kılamaz. O, her zaman söylediği gibi, “ne yaptıysa anavatan için yapmıştır”… Her ne kadar Sn. Denktaş bir mülakatında, “Yeraltına girdin mi,kullanılmayı kabul edersin demektir. Hem sen kullanacaksın, hem seni kullanacaklar. Başka yolu yok, bir şey yapamazsın. Oldu bitti. Bunu o günlerde ne ifşa edebilirsin, ne bir şey yapabilirsin. Zaten ne söylesen kim inanacak? Söyleyemezsin. Yani öyle şeyler yapıldı ki anlatmazsın. Bazı olaylar oldu, her yeraltı örgütünde olduğu gibi olaylar oldu. Ama sanki TMT bundan başka iş yapmadı noktasına getirmek isteyenler var. Onun için işin bu taraflarını söyleyemezsin. Hiç bir yeraltı teşkilatının 24 Copy / Paste hikayesi tertemiz yazılmış değildir, yazılamaz" demişse deı, bu saygın ismin herhangi bir suç şebekesiyle ilişkilendirilmesi için yeterli kanıt sayılabilir mi? 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Kıbrıslı Rumlar ve Türklerin sorunsuz biçimde birlikte yaşamaları yönünde çaba gösteren TC Hükümetinin, bu amaçla Kıbrıs’a gönderilen Büyükelçi Emin Dırvana ile çatışma yaşadığı biliniyor. Denktaş’ın taksim siyasetinin tehlikeli bir ayrılıkçılık olduğunu düşünen Türkiye’nin ikna edilmesi, Kıbrıs’ta Rum ve Türklerin bir arada yaşayamayacağının kanıtlanması gerekiyordu. Denktaş bu olayı “İhtilal Hükümeti (27 Mayısçılar) sorun istemiyormuş ve gelirken (Emin Dırvana’ya) Denktaş ekibine dikkat et çünkü taksimden vazgeçmediler, bunları gözaltında tut, liderliğe dikkat et talimatı verdiler” diye anlatıyor. Denktaş’ın hayatına bakıldığında, Türklerle Rumların birlikte yaşayamayacağını bilen bir büyük liderin, bunu kanıtlamak ve taksimin zorunluluğunu Türkiye’ye kabul ettirmek için Türkiye’yi ikna edecek her türlü yolu deneyeceğini, gerekirse Türkiye Hükümetleri ile de karşı karşıya gelmekten çekinmeyeceğini görüyoruz. Nitekim TMT tarihinde yaşanan örneğin, örgütün “sert tavırlarını” tasvip etmeyen Dr. Fazıl Küçük’ün TMT ile ters düşmesi, Denktaşçılar- Dr. Küçük’cüler olarak ayrışması ve bazı TMT üyelerinin “Denktaş ada dışındayken” casusluk suçlamasıyla öldürülmeleri gibi üzücü olaylar, “mücadelenin” tatsız cilveleridir Denktaş için. Hal böyle iken, Anavatan için, anavatana rağmen mücadeleyi göze almış bir büyük liderin şimdi Ergenekon’la ilişkilendirilmeye çalışılması nasıl bir akıl dışılıktır? Denktaş, hayatını adadığı KKTC’nin bekası ve Türkiye’nin bizim anlamaya aklımızın yetmeyeceği yüksek çıkarlarını savunmak için Türkiye’deki zinde güçlerle işbirliği yapmak zorundaydı. Onun da dediği gibi, bu doğrultuda bazen kullanmak, bazen de kullanılmak kaçınılmazdı. Ama bütün bunların Ergenekon davasıyla ilişkili örneğin Sinan Aygün’e, örneğin Akın Birdal’ı vuran TİT’çi Semih Tufan Günaltay’a KKTC vatandaşlığı verilmiş olmasıyla ilişkilendirilerek, “acaba Denktaş, kullanmak ta var kullanılmak ta var derken bunları mı kastediyordu?” sorularının sorulması insafsızlıktır elbette. Türkiye kamuoyu bugün anlayamayabilir. Ama tarih, Sn. Denktaş’ı hak ettiği yere oturtacaktır hiç kuşkusuz… 25.07.2008 25
  14. 14. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” Copy / Paste Ergenekon iddianamesinin yayınlanmasının ardından, artık başını kimin çektiğinden emin olamadığımız ulusalcı çevrelerin ve CHP’nin Kıbrıs konusunda çözümsüzlükten medet uman tutumlarını her geçen gün daha da iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Artık herkes biliyor olmalı ki, üyesinden avukatlığına talip olanlarına kadar tüm Ergenekon ittifakı, Kıbrıs’ta en iyi çözümün çözümsüzlük olduğuna inanıyor ve çözümsüzlüğün sürmesi ve adanın bölünmüşlüğünün devamı için gerekirse darbe planlayacak kadar, ne yapılması gerekiyorsa yapıyor. Kıbrıs’ta çözüm istemeyenler ve adanın bölünmüşlüğünün devamı için mücadele edenlerin kimler olduğuna bakalım: Çözüme en fazla yaklaşıldığı 2004 yılında Ada’da iki aktör bütün güçlerini kullanarak “Çözüme ve birleşmeye HAYIR” demişlerdi. Kimdi bu iki aktör? Denktaş ve Papadopulos! ERGENEKONA BAKMADAN KIBRIS’A BAKILABİLİR Mİ? Papadopulos’un HAYIR demesi son derece anlaşılırdı. 1960 Anayasası’nın bir çok maddesini askıya almış, Kıbrıs Cumhuriyeti tapusunun üzerine tek başına konmuş, bütün dünya nezdinde tanınmışlık sorunu yaşamayan ve cebine de AB biletini koymuş bir Papadopulos, bunca şeyi neden Kıbrıslı Türklerle paylaşmak istesindi ki? Referanduma sayılı zaman kala, TV ekranlarına çıkan Papadopulos, göz yaşları içerisinde “Bir devlet teslim aldım, bir cemaat teslim edemem” diyordu… Yani? “Kıbrıs Cumhuriyetini Türklerle paylaşamam”! Peki Denktaş neden HAYIR demişti? Bunu anlamak mümkün müydü? Kıbrıslı Türklerin tezi, “bizi ortağı olduğumuz Kıbrıs Cumhuriyeti’nden kovdular ve devleti ele geçirerek, eşit haklı olduğumuz bir devletin azınlığı haline getirdiler” değil miydi? Faşist Sampson darbesi ile Kıbrıslı Türkler, öz yurtlarında, kurucu ortak oldukları devletlerinde azınlık haline getirildikleri, EOKA-B faşistlerinin saldırıları altında canlarının derdine düştükleri için adanın Kuzeyine çekilmemişler miydi? Yani “Kuzeye çekilmek” Kıbrıslı Türklerin isteği değil, faşist saldırılar nedeniyle zorlandıkları bir durum değil miydi? Peki Türkiye, Adaya neden müdahale etmişti? 1960’ta Kıbrıslı Rumlar ve Türklerin kurucu ortak olarak kabul edildikleri Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunan Cuntası ve onun uzantısı olan Sampson liderliğindeki faşist EOKA-B’nin darbesi sonucu bir iç savaş yaşıyordu. Bu gerçek bir iç savaştı, yüzlerce Kıbrıslı Rum komünist ve 26 27
  15. 15. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” sosyalisti katleden faşist EOKA-B, Kıbrıslı Türklere de etnik temizlik uyguluyordu. Türk köylerine saldırılıyor, Kıbrıslı Türkler, adanın kuzeyine doğru küçük bir alana sıkıştırılmak isteniyordu… İşte tam da bu ortamda, Türkiye’nin müdahale amacı, garantörlük hakkına dayanarak, “Adada can ve mal güvenliğinin yeniden tesisi” ve çok daha önemlisi, “garantörü olduğu Kıbrıs Cumhuriyeti’nde anayasal düzenin yeniden kurularak, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin mevcudiyetini korumak” değil miydi? TSK, “kutlu barış harekatını” “Adada can ve mal güvenliği” (sadece Kıbrıslı Türklerin değil, EOKA’cı faşistlerin ağır saldırılarına maruz kalan Rum halkının da) sağlanması, “anayasal düzenin yeniden tesisi ve iki toplumun eşit ve adil, kalıcı bir barış ortamında yaşama olanağının sağlanması” amacıyla müdahale etmemiş miydi? TSK, Adayı işgal mi etmişti yoksa garantörlük haklarına dayanarak Adada kalıcı güven ve huzur sağlanana, anayasal düzen yeniden tesis olunana, Kıbrıs Cumhuriyeti içerisinde Kıbrıslı Türklerin kurucu ortak sıfatıyla güven içerisinde yaşamaları garanti altına alınıncaya kadar kalmak üzere… mi adaya çıkmıştı? Kıbrıs’ın Türkiye tarafından işgal edildiğini kim söylüyor? Rumlar ve Ergenekon ittifakı! Rumlar, 1974’e nasıl gelindiğini adeta yok sayarak, Adanın birden bire Türkiye’nin işgaline uğradığını söylüyor ve bütün propagandalarını bu zemine oturtuyorlar. Ergenekon ittifakı ise “Kıbrıs Türk’tür Türk kalacak” sloganıyla birlikte “Kanla aldık, kanla veririz” diyorlar… Ama hiçbir uluslar arası belgede, hiçbir resmi belgede Türkiye hiçbir zaman, ama hiçbir zaman “Kıbrıs’ı aldım” demedi ki? Kıbrıs’ın Türkiye tarafından “alındığını” söyleyenler sadece Rumlar ve Ergenekon ittifakıdır… Ergenekon ittifakı ve Rumlar, Türk Silahlı Kuvvetlerini “işgalci” olarak görmekte ısrar etseler de, TSK, adaya sadece ve sadece “barışın sağlanması” ve Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs Cumhuriyeti üzerindeki haklarının yeniden teslim edilmesi için çıkmıştı adaya… Ne acıdır ki, Faşist Sampson’un ve Yunan Cuntasının devrilmesiyle sonuçlanan “barış harekatı”, Türk ve Rum/Yunan ulusalcılarının ağzında bir işgale dönüştürüldü… Bu küçük hatırlatmadan sonra, tekrar sormak gerekiyor… 28 Copy / Paste Papadopulos’u anladık, peki ya Denktaş neden HAYIR demişti birleşmeye? Annan Planı, 1974’e kadar Rumlar tarafından gaspedilen en temel hakkı, “kurucu eşit ortaklık” hakkını uluslar arası kamuoyunun gözü önünde tescil etmiyor muydu? Daha da önemlisi, adanın bölünmüşlüğü, tam da Rumların istediği gibi, Kıbrıslı Türkleri adanın küçük bir bölümüne, Kuzeye sıkıştırmışken, Annan Planı, “kurucu parça devlet” sıfatıyla, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bütünü üzerindeki hakkını teslim etmiyor muydu? Zaten Taksim politikası, adanın tamamının ortağı olan Kıbrıslı Türkleri, adanın sadece yarısıyla yetinmeye zorlamamış mıydı? 2004’te tarihsel bir fırsat kaçırıldı… Eğer Ergenekon ittifakının da istediği doğrultuda, Rumlar Annan Planı’na HAYIR demeselerdi, adanın bölünmüşlüğü sona erecek, Kıbrıslı Türkler, Rumlarla birlikte AB üyeliğini almış olacaklardı. Türkiye AB sürecinde çok önemli bir engelden kurtulmuş olacaktı. Ama ne olacaktı? Bizden başka kimsenin tanımadığı, Ergenekon ittifakının da 82. vilayet olarak kabul ettiği KKTC, yerini Kıbrıslı Türklerin gerçekten egemen olduğu Çatı Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu ortağı olacağı, Kıbrıslı Türklerin gerçekten kendi kendilerini yönetebilecekleri bir Kıbrıs Türk Devleti olacaktı… Ama olmadı… Denktaş’ın, Ergenekoncuların ve Papadapulos’un istediği oldu… Hem de KKTC’nin bağımsızlık bildirgesine ve Anayasası’na rağmen oldu… Tesadüfen, Yazar Nazım Beratlı Yeni Düzen Gazetesi’nde ve İlter Türkmen Hürriyet’teki köşelerinde aynı gün (26 Temmuz 2008) atıfta bulunarak hatırlatıyorlar KKTC Bağımsızlık Bildirgesi’ni: "Kıbrıs Türk halkının özgür iradesini temsil eden, doğuştan hür ve eşit olan bütün insanların hür ve eşit yaşamalarına inanan, bu inanç içinde, Kıbrıs Türk Halkının kendi kaderini tayin etme hakkını 17 Haziran 1983 tarihli kararıyla dünyaya ilan etmiş olan, ırk, milli menşe, dil ve din gibi farklara dayalı olarak insanlar arasında ayırım gözetilmesini, her türlü sömürgeciliği, ırkçılığı, baskı ve tahakkümü reddeden, Kıbrıs'ta, Doğu Akdeniz'de, Orta- Doğu'da ve dünyada tam bir barış ve istikrarın, huzur ve güven içinde yaşama ve kendi kendilerini yönetmeye hakları olduğuna inanan, aynı adada yan yana yaşamaya mecbur bulunan bu iki halkın aralarındaki bütün sorunları, eşit düzeyde müzakerelerle, barışçı, adil ve kalıcı bir çözüme ulaştırmanın mümkün ve zorunlu olduğu görüşüne sımsıkı bağlı bulunan, Kuzey 29
  16. 16. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ilanının iki eşit halk arasında ortaklığının bir federasyon çatısı altında yeniden kurulmasını ve sorunların çözümlenmesini engellemeyip, kolaylaştırabileceğine kani olan, iki halk arasındaki bütün sorunların barışçı ve uzlaşmacı bir politika ile çözümlenebileceğine inanan ve bu amaçla müzakereler yürütülmesini yürekten dileyen ve önerilmiş bulunan zirve toplantısının bu açıdan yarar sağlayacağına inanan Meclisimiz, Kıbrıs Türk Halkı adına, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve bağımsızlık bildirisini' onaylar". Ve KKTC Anayasası ne diyor? “KIBRIS TÜRK HALKI Egemenliğin kayıtsız şartsız sahibi olarak; 15 Kasım 1983 tarihinde, büyük bir coşku ve oybirliği ile kabul edilen Bağımsızlık Bildirisini yaşama geçirmek için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Kurucu Meclisinin yaptığı bu Anayasayı, 15 Kasım 1983 tarihinde kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin Anayasası olarak kabul ve ilân eder…” Yani? Yani, bugün Cumhurbaşkanı Talat’ı “Kıbrıs’ta tek devlet/tek egemenlik” dediği için ihanetle suçlayan Ergenekon ittifakı, bizzat Denktaş’ın da altında imzasının bulunduğu KKTC Bağımsızlık Bildirgesi’ni ve onun “ruhundan beslenen” KKTC Anayasası’nı adeta yok sayıyor… Talat'ı "anayasal yeminine sadık kalmamakla" suçlayanlar, Anayasa'ya ve onun ruhuna kaynak oluşturan Bağımsızlık Bildirgesi'ne hiç değinmiyorlar. Copy / Paste Bu sözler, bizzat kuruluşuna katkı vermiş biri tarafından, KKTC’nin “Sn. Denktaş’ın ikbal ve iktidarının devamı için” kurulduğunu ortaya koyuyor… Türkiye, Sn. Denktaş’ın “iktidarda kalabilmesi” ve bu sayede “çözümsüzlük siyasetinin sürebilmesi” için bütün dünyanın tepki verdiği, BM Güvenlik Konseyi kararlarına yol açan ve bu kararlar yüzünden on yıllardır Kıbrıslı Türkler’in ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda izolasyonlarla kuşatılmasına neden olan bir süreci göze aldı. Türkiye’nin “yüksek çıkarlarını” biz fanilerden çok daha fazla düşünen Ergenekon ittifakı da Sn. Denktaş’a ve onun çözümsüzlük siyasetine sımsıkı sarıldı. 2004 Referandum sürecinde “Kıbrıslı Türklerin HAYIR demeleri için” adaya kimlerin akın ettiğine, Türkiye ve Kıbrıs’ta yürütülen kampanyaların başını kimlerin çektiğine baktığınızda, bugünün çok tanıdık isimleri ile karşılaşabilirsiniz… Bu isimlerin çoğunun da, ergenekon davasıyla bir biçimde ilişkili, "KKTC vatandaşlığıyla onurlandırılmış" kişiler olduğunu söylemeye gerek var mı? Şimdi, Talat-Hristofyas görüşmeleri, Kıbrıs’ta yepyeni bir çözüm umudunu yeşertirken aynı “koro” “ergenekon’u bırak, Kıbrıs’a bak” diyor… Ergenekon’a bakmadan, Kıbrıs’a bakılabilir mi peki? Ya da Kıbrıs sorunu Ergenekon etkisizleştirilmedikçe çözülebilir mi? 26.07.2008 Peki neden? Bunu da “KKTC’nin kuruluşunda büyük katkıları olan” İlter Türkmen büyük bir üzüntüyle “açıklamak zorunda kalıyor”… İlter Türkmen, Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde aynen şunları söylüyor: “… fakat KKTC'nin kuruluşunu sürekli bir çözüm olarak ne ben ve ne de mensup olduğum hükümet gördü. KKTC'yi tanırken yaptığımız açıklamada amacın yine federal bir çözüm olduğunu belirtmiştik. Bağımsızlık beyannamesinde KKTC Meclisi de aynı amacı teyit etti. Unutmamak gerekir ki, KKTC'nin kurulması ile güdülen bir gaye de Denktaş'ın cumhurbaşkanlığının devamını sağlamaktı. Bağımsızlıktan önceki Federe Devlet Anayasası tekrar seçilmesine imkân vermiyordu. KKTC'nin kurulması ile kabul edilen yeni anayasa bu olasılığı açmıştır.” (İlter Türkmen, Hürriyet, 26 Temmuz 2008) 30 31
  17. 17. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” Copy / Paste Türkiye'nin garantörlük hakkı, 19 Şubat 1959 tarihli Londra Anlaşması'na dayanır. Bu anlaşmanın hükümleri hiç bir tartışmaya yer vermeyecek kadar açıktır: 1959 Londra Anlaşması'nın Ek-1 B belgesi ile bu anlaşmaya imza koyan Türkiye, Yunanistan ve İngiltere, "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını, ülke bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasal düzenini" tanımayı garanti ederler. Türkiye, 1974 yılında, bu açık garanti hükümlerinin ihlal edilmesi nedeniyle Adaya müdahale etmiştir. Anlaşma, "Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin diğer herhangi bir devlet ile gerek birleşmesini. gerekse Ada’nın taksimini doğrudan doğruya, veya dolaylı olarak gerçekleştirmeye yardım ve teşvik edici bir amacı olan tüm hareketleri kendi yetki ve ilgileri oranında önlemeyi üstlenirler" ifadesini kullandıktan sonra "böyle bir durumun oluşması halinde" garantörlerin önleyici müdahale hakkını teslim eder. GARANTÖRLÜK, HAMASETE KURBAN EDİLEMEYECEK KADAR DEĞERLİDİR İşte bu nedenledir ki, Türkiye'nin garantörlük hakkını asıl tehlikeye sokan yaklaşım "taksim politikasıdır"... Türkiye, müdahaleye dayanak oluşturduğu garantörlük anlaşmasının, açık bir hükmünü ihlal ederek, “taksim politikasını güderek” garantörlük hakkını tartışmaya açabilir mi? Kuşkusuz hayır… Aksine Türkiye, kendisine müdahale hakkını tanıyan Londra Anlaşmasının istisnasız tüm hükümlerine sımsıkı sarılarak uluslar arası meşruiyetini korumaktadır. Türkiye ne müdahalenin yapıldığı 1974'te ne de aradan geçen 34 yılda, hiç bir zaman "Kıbrıs'ı aldığını, işgal ettiğini, ilhak ettiğini veya adayı kalıcı olarak böldüğünü (taksim)" ileri sürmemiştir. Tam tersine, Türkiye "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, Adada can ve mal güvenliğini, faşist EOKA-B tarafından yıkılan Anayasal düzeni yeniden tesis etmek" amacıyla Barış Harekatı'nı gerçekleştirdiğini vurgulamıştır. Harekat sırasında Rumca olarak dağıtılan bildirilerde kullanılan ifade aynen şudur: "Kıbrıs Rumları! Biz kan dökmeyi kesinlikle istemiyoruz. Sizleri dost bildik, yine dost bileceğiz. Biz adayı sizi kandıranlardan ve kana bulayanlardan temizlemeye geldik. Güzel adanda yine asırlarca kardeş bildiğin Kıbrıs Türkü ile huzur içinde yaşayacaksın. Biz bunu 32 33
  18. 18. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” Copy / Paste sağladıktan sonra Türkiye'ye döneceğiz. Biz toprak değil, sulh, adalet ve kardeşlik istiyoruz. KIBRIS TÜRK BARIŞ KUVVETLERİ KOMUTANI" 15 Kasım 1983 tarihli KKTC Bağımsızlık Bildirgesi de bu yaklaşımın devamıdır: 30 Temmuz 1974 Cenevre Bildirgesi, bu tutumu destekler niteliktedir. I. Kıbrıs Barış Harekatı (20 Temmuz 1974) sonrasında Birleşmiş Milletlerin çağrısı ile Cenevre'de bir araya gelen Türk, Yunan ve İngiliz Dışişleri Bakanlarının imzaladıkları bildiriye göre; 3-30 Temmuz ateşkes çizgisinde sadece Birleşmiş Milletler kuvvetleri denetimi altında olacak bir güvenlik bölgesi oluşturulacak "... aynı adada yan yana yaşamaya mecbur bulunan bu iki halkın aralarındaki bütün sorunları, eşit düzeyde müzakerelerle, barışçı, adil ve kalıcı bir çözüme ulaştırmanın mümkün ve zorunlu olduğu görüşüne sımsıkı bağlı bulunan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ilanının İKİ EŞİT HALK ARASINDA ORTAKLIĞININ BİR FEDERASYON ÇATISI ALTINDA YENİDEN KURULMASINI VE SORUNLARIN ÇÖZÜMLENMESİNİ ENGELLEMEYİP KOLAYLAŞTIRABİLECEĞİNE KANİ OLAN, iki halk arasındaki bütün sorunların barışçı ve uzlaşmacı bir politika ile çözümlenebileceğine inanan ve bu amaçla müzakereler yürütülmesini yürekten dileyen ve önerilmiş bulunan zirve toplantısının bu açıdan yarar sağlayacağına inanan Meclisimiz, Kıbrıs Türk Halkı adına, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve 'bağımsızlık bildirisini' onaylar." 4-Kıbrıs Rum ve Yunan kuvvetlerinin kuşatması altındaki bütün Türk bölgeleri bu kuvvetlerce boşaltılacak ve bu bölgeler Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin koruması altına girecek Hal böyleyken, Türkiye ve KKTC'deki "milliyetçi" unsurlar, iç politikaya yönelik hamaset söylemlerinin gerçekte Türkiye'nin çıkarlarına ters düştüğünü dikkate almak zorundadırlar... 5-Adada anayasal düzenin yeniden kurulması için, üç Dışişleri Bakanı, Kıbrıs'daki iki toplumun liderlerinin de katılımıyla 8 Ağustos'ta Cenevre'de yeniden biraraya gelecekti. Türkiye Kıbrıs'ı "Kanla veya kansız, ALMAMIŞTIR Kİ VERSİN?" 1-Adada 1960 Anayasası ile kurulmuş düzene dönülmesi için gerekli önlemler alınacak 2-Adada taraflar 30 Temmuz 1974 günü denetimleri altında bulundurdukları alanları genişletmeyecekler 13 Şubat 1975'te Rauf Denktaş tarafından okunan Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD) kuruluş bildirisine bakalım: ".... Kıbrıs'ın bağımsızlığına karşı olan ve bölünmesi veya herhangi bir başka devletle birleşmesi yolundaki her girişime kesinlikle karşı koymak inanç ve kararını teyit ederek; ve Türkiye'nin Kıbrıs'ı "aldığını" ileri sürmek, Rum propagandası doğrultusunda "Türkiye'yi işgalci konuma" sokmaktır... Bu da 1974'ten bu yana Rumların uluslararası planda savunageldiği tezin ta kendisidir... 04.08.2008 Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağlantısızlık statüsünün gerektiğine inanarak ve adanın yabancı çıkarlara hizmet etmesine izin vermemek kararını beyan ederek; ve Kendi bölgelerinde GELECEKTEKİ BAĞIMSIZ FEDERAL KIBRIS CUMHURİYETİ'NİN KURULMASINA YOL AÇACAK DÜZENİN HUKUKİ ESASINI YARATMAK GEREĞİNİ göz önünde bulundurarak; ve NİHAİ AMACIN İKİ BÖLGELİ BİR FEDERASYON ÇERÇEVESİNDE KIBRIS RUM TOPLUMUYLA BİRLEŞMEK OLDUĞUNU TEYİD EDEREK; Temel maddeleri milletlerarası hukuka uygun olarak milletlerarası anlaşmalarla saptanmış olan Cumhuriyet'in 1960 Anayasasının aynı usulle Kıbrıs Federal Cumhuriyeti'nin anayasası olarak değiştirilmesine ve FEDERAL CUMHURİYETİN KURULMASINA KADAR muhtar Kıbrıs Türk Yönetiminin yeniden düzenlenmesi ve teşkilatlanmasının gerekli olduğunu kararlaştırmıştır..." 34 35
  19. 19. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” Copy / Paste Nisan ayında yapılacak seçimlere kilitlenen Kıbrıs’ta çeşitli medya kuruluşları tarafından yaptırılan kamuoyu araştırmaları sağın yükselişe geçtiğini gösteriyor. Kamuoyu araştırmaları gerek tekniği, gerek sonuçları açısından her zaman herkes tarafından tartışılsa da, herkesin merak ettiği “seçim sonuçları tahminlerini” doğru ya da yanlış verse de, muhatapları açısından uyarıcı nitelikli toplumsal eğilim verileridir. Bir araştırma raporunu elimize aldığımızda, onun nihai olarak hangi partinin yüzde kaç oy alabileceği tahmininin bulunduğu tablolara bakmak ve buna odaklaşmak yerine, o araştırmanın satır aralarında bize ne anlatmaya çalıştığına bakmak daha doğru olur. Falanca partinin açık ara önde olması, filanca partinin oy kaybetmesi gibi sonuçlar kuşkusuz önemlidir ve araştırmalar da öncelikli olarak bu veriler için yapılır. Ancak özellikle seçim yarışı sürerken siyasi partiler, yapılan araştırmalardan maksimum fayda sağlayabilmek için o araştırmaların “son sözlerine” değil, satır aralarına dikkatle bakabilmeyi başarmalıdırlar. Kıbrıs’ta seçime yaklaşık 1 ay kala, medyaya yansıyan kamuoyu araştırmaları bize açık ve net bir mesaj veriyor: Toplum çözüm karşıtı güçlere, sağa kayıyor… KIBRISLILAR NEYİ SEÇECEK? Kuşkusuz bu yeni bir durum değil. 2004’te Çözüm güçlerinin, Kıbrıs solunun tüm muhalefeti ortak bir zeminde örgütlemeyi başarmasıyla ortaya çıkan olağanüstü zaferden bugüne, çözüm karşıtları/ sağ kısa bir şaşkınlık ve suskunluk döneminin ardından yükselişe geçmeyi başardı. Hemen şunu vurgulamakta yarar var belki: Kıbrıs’ta çözüm karşıtları, 2004’ten günümüze ivme kazanan yükselişlerini anlamlı kılacak özel bir çalışma yürütmediler. Nasıl yürütebilirlerdi ki zaten? 40 yıl boyunca Kıbrıs’ın bölünmüşlüğünü pekiştirmek için uğraşan Kıbrıs sağının tüm argümanlarının iflasının tescillendiği bir referandumla halk, çok açık ve net biçimde ne istediğini, nasıl yaşamak istediğini son derece demokratik bir üslupla çözüm karşıtlarının yüzüne okumuştu. Bir toplumu dünyadan izole ederek 40 yıl boyunca bölünmüşlüğe doğru formatlamak için bütün imkanları seferber edeceksin ve 40 yılın sonunda o toplum sana hayır, çözüme evet diyecek… Bu, Kıbrıs sağının, çözüm karşıtlarının siyaseten iflası değil de nedir? 2004’ten 2009’a geçen 5 yıllık süreçte, Kıbrıs sağı “çözüme evet” mi demiştir de yükselişe geçmiştir? Kıbrıs sağı geleneksel politikalarını gözden geçirmiş ve toplumun karşısına demokratik bir ilerleme programı mı çıkarmıştır da yükselişe geçmiştir? Bilakis, Kıbrıs sağı eski geleneksel argümanları, eski geleneksel siyasi aktörleri, eski 36 37
  20. 20. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” geleneksel örgütlenme yapısı ile hareket etmekten vazgeçmemiştir. 2009 Nisan’ına gelindiğinde Kıbrıs sağı, Kıbrıs Türk Toplumuna ne öneriyor? Çözüm mü? İzolasyonların kaldırılması mı? Daha adil, daha özgür, daha yaşanılır bir Kıbrıs mı? Kıbrıs sağı daha fazla iş, daha fazla aş, daha kaliteli eğitim, daha yaşanılır bir çevre, daha gelişkin bir ekonomi mi öneriyor? Copy / Paste Neyi seçeceksiniz? “Mücadele buraya kadar, havlu atıyoruz” mu diyeceksiniz yoksa 30 yılın kan ve göz yaşına sahip çıkacak, yılgınlığa teslim olmayıp direnişe devam mı diyeceksiniz? Kıbrıslı Nisan ayında işte buna yanıt verecek… 03.03.2009 Hiç kuşkusuz hayır!... Bu, Kıbrıs sağının başarısı değil, olsa olsa Kıbrıs solunun, çözüm güçlerinin zaafı, hatasıdır. Şimdi kamuoyu araştırma sonuçları ile Kıbrıs Türk Halkının sessiz çoğunluğunun iradesine ipotek konmaya çalışılırken, Kıbrıs solu için, çözüm ve barış güçleri için havlu atma zamanı mıdır? Bayraklar derlenip dürülecek, “sözde” yenik düşmenin, yılgınlığın ağır ve kasvetli havasına mı teslim olunacak Kıbrıs’ta? “Kamuoyu araştırmaları: 1- Meydanlar: 0” mı denecek ve bu maçın skoru bu şekilde mi ilan edilecek? Altın değerinde koskoca 1 buçuk ayı var çözüm güçlerinin… Tamı tamına 45 gün! Kamuoyu araştırmalarının verdiği mesajı doğru okumak, sokağın nabzını tutmak, meydanları yeniden ele geçirmek için tam 45 gün var. Kıbrıs Türk Halkına “Neyi İstiyorsunuz?” diye sormak için; herkese “Yeniden kapılar üzerinize kilitlensin diye mi?” “Yeniden düşüncelerinizden dolayı itilip kakılmak için mi?”, “Yeniden barış ve çözüm için yollara düşmek için mi?”, “Yeniden yoksulluk için mi?”, “Yeniden dünyadan kopmak için mi?” diye ısrarla ve inatla sormak için tam 45 gün var. Ve kendisine Çözüm Güçleri diyen, kendisine Kıbrıs Solu diyenler… Kendi kendinize düşünmek için, “30 yıllık mücadeleyi 5 yıl için mi verdik?”, “Çözüme bu kadar yakınken dönmek için mi mücadele ettik?”, “On yıllardır Çözüme hiç bu kadar yakın olduğumuz bir dönem oldu mu?” “Ekmeğimiz on yıllardır hiç bu kadar büyüdü mü?”, “Hayat standartlarımız hiç bu kadar yükselmiş miydi?”, “Hangi sağ iktidar döneminde kendi topraklarımızda şu andakinden daha fazla efendi olabildik?” sorularına bir yanıt bulmak için tam 45 gününüz var… 38 39
  21. 21. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” Copy / Paste Oldu mu? Milletçe şöyle rahat bir nefes alıp, arkamıza yaslandık mı? “Yavru Vatan”, çok şükür “Rumcu” CTP’den kurtuldu. Artık uykularımızın kaçmasına, Kıbrıs’ın stratejik önemi konusunda endişelenmeye gerek yok. Statüko yeniden sağlandı. Helvalar dağıtılıp, sevinçten göbecikler atıldı. Gülümseyin! Anasından yavrusuna, alemin tüm tescilli faşistleri 20 Nisan’ı ikinci doğum günleri ilan ede dursunlar, 19 Nisan seçimleri; Kıbrıs konusunda tüm bilgileri üç-beş faşistin dolduruşundan ibaret bizim yüzer gezer “laik-demokrat-kemalist ve beyaz” çoğunluğumuzun gündeminden çıktı bile… Şaşırmamak gerekir, vaktiyle “ya taksim ya ölüm” sloganıyla ortalığı velveleye veren gözü dönmüşlerin peşine takılanların tarihinde 6-7 Eylül diye bir kepazelik de hiç olmamıştı zaten… Bu açıdan bakıldığında, zavallı bir naifliği vardır Türkiye Türklerinin. “Bütün o kötü şeyleri” yapanların hep “ötekiler” olduğuna dair resmi tarih tarafından zerkedilen olağanüstü müsekkin, balık hafızalı bir toplumun zaten sorgulamamaktan muzdarip az kıvrımlı beynini periyodik olarak formatlar çünkü… Her formatlama sonrasında, Türkiyeli Türkler en saf “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” bakışlarıyla, o kaka şeylerin nasıl olup da böyle necip bir millete mal edilebildiğine hayret ederler… YAŞASIN STATÜKO GERİ DÖNÜYOR! Kıbrıslı kardeşlerimizin bir kısmı, hayatlarının geçmiş 30 yılını mahvetmiş bir siyasetle, yeniden bir 5 yıl daha yaşamak zorunda kalmanın şaşkınlığını üzerlerinden atamamış olabilirler. Ama şu an ana vatan sokaklarında her hangi bir ortalama Türk vatandaşını çevirip sorsanız, “uğruna canını bile vermekten çekinmeyeceği” Kıbrıs’ta UBP’nin ekonomik, sosyal, siyasal nasıl bir program ve politikaya sahip olduğuna dair tek bir söz söyleyemeyeceğinden emin olabilirsiniz. Tuhaf biçimde en solcusundan en sağcısına kadar tüm kıt zekalılarımız için temel sorun çözülmüş ve konu yeni bir gazlamaya kadar kapanmıştır: “Rumcu” parti (CTP’yi açık olarak söyleyebilenleri tenzih ederim) gitmiş, yavru vatanın “namusu kurtulmuş”, Türkiye’nin çıkarları korunmuştur”! 14 puntodan küçük ve 2 paragraftan uzun yazılara alerjisi olan necip vatan evlatlarının okumayacağından emin olmakla birlikte belki satır atlayarak “bakarken” bir yerlerine kaydolur umuduyla, seçim sonrası Kıbrıs’ta olup bitenler üzerine “haberdar etme amaçlı” notlar düşmeye devam edelim biz… Ne demişler, “balık bilmezse, hâlik bilir”… BİR İTİRAF: “KELLE FİYATINA DEMOKRASİ” Efendim Serdar Denktaş demiş ki, “Kelle başı 200 lira kella başı 100 lira kelle başı 300 lira diye sizinle pazarlık eden insanlar var artık. Biz 40 41
  22. 22. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” de (oy satın) aldık! Çok daha düşük imkanlarımız vardı ama o imkanlar çerçevesinde aldık.”… Serdar Denktaş “artık” dediğine göre, demek ki Kıbrıs’ta eskiden böyle bir adet yoktu. Acaba bu adet nereden, kimler tarafından sirayet ettirildi yavru vatana? Tuhaf olan şu ki, Serdar Bey bu konuyu basın yoluyla cümle aleme şikayet edeceğine, doğrudan gidip muhterem Pederine sitem etseydi daha “şık” olurdu. “Aile içi meselelerin” ulu orta konuşulması hoş olmuyor çünkü. Eğer Kıbrıs’ta bugün “Kelle fiyatına demokrasi” sorun haline gelmişse, bu sorun, “bol keseden vatandaşlık dağıtılan” kellelerden başlıyordur herhalde… Gerçi, Türkiye için böyle bir konunun “haber değeri” yok ama olsun… “Yavru vatan” da “istikrarın nasıl sağlandığına” dair merakı olan varsa, “güvenilir bir ağızdan” tarihe not düşülmüş oluyor en azından… Ancak Kıbrıs’taki seçimleri “yerinde gözlemek” üzere Ada’ya gidip, UBP kazanınca “tüm müdahalelere rağmen” ortaya çıkan sonuçtan “büyük mutluluk duyan” CHP kurmayları, Serdar Denktaş’ın bu açıklamasını herhalde yalanlayacaklardır. “SOSYAL DEMOKRATLAR” UBP İKTİDARINA NEDEN SEVİNİR? Kemal Anadol başta olmak üzere “sosyal demokrat” CHP’lilerin, tescilli bir sağ parti olan UBP’nin, sol bir parti olan CTP’yi yenilgiye uğratarak iktidara gelmesine neden sevindiklerini bana sormayın… Vardır bir bildikleri… ( “Gözlemciyken” boynundan çıkarmadığı Turuncu kravatı pek sevdiği anlaşılan Sn. Anadol’u Türkiye’de de aynı renk kravatla dolaşırken görmek isteriz.) “Sosyal Demokrat” CHP’lilerin, ne kadar çetecimafyacı-hırsız-uğursuz-katil varsa hepsine vatandaşlık bahşeden UBP’nin iktidar oluşuna nasıl olup da bu kadar sevindikleri sorusuna Kıbrıslı kardeşlerimize tatmin edici bir yanıtı olan varsa ve o yanıtı benimle de paylaşırlarsa ayrıca sevinirim tabii ki… EROĞLU DENKTAŞ’TAN NEDEN BU KADAR RAHATSIZ? Her şey bir yana, iktidara gelen UBP’nin ak saçlı lideri Eroğlu, aynı anda hem “Dayan Denktaş, Anavatan Yanında” diyen ve yine aynı anda “Kıbrıs’ta Denktaş ruhu kazandı” diye sevinen Türkiye’deki şaşkın ulusalcılara öyle bir yanıt veriyor ki akıllara zarar: “Sn. Denktaş ile Ulusal Birlik Partisi arasında en küçük bir bağlantı dahi söz konusu değildir” diyor Derviş Eroğlu! Copy / Paste kazanması demek Denktaş politikalarının yeniden gündeme geleceği demektir’ haberler yapılması, ya da yorumlarda bulunulması gerçeklerle örtüşmemektedir.” Demiş Eroğlu… “yavru Ergenekon” ile öpüş kokuş ilişkileri bizzat Mustafa Özbek’in evinde ele geçirilen belgelerde açıkça saptanan Eroğlu, Denktaş ile arasına açık mesafe koymaya çalışarak bu ilginç manevrayı yaparken acaba bizlere bir şey mi anlatmaya çalışıyor? Yoksa 30 yıl boyunca Denktaş-Eroğlu ikilisinin yönetimindeki Ada’dan pis kokular nihayet İstanbul matbuatının burnuna kadar ulaşınca; Eroğlu, Denktaş’ı öne doğru itelemeye mi çalışıyor? Oysa ne boşuna bir çaba… İstanbul matbuatı için birkaç günlük keçi boynuzundan öteye gitmedi ki “yavru Ergenekon”… Eveledi, geveledi, atıverdi bir kenara… SEVİNİN EY KIBRISLILAR, REFAHINIZ KATLANARAK ARTACAK! “Değişimin” en neşeli yanını bir sonraki yazıya bırakalım. UBP’nin “yavru vatanı” Ruma yem olmaktan kurtaracak ve tabii bu arada “kahrolası CTP iktidarında sefillikler içinde inim inim inleyen Kıbrıslı Kardeşlerimizi” tez zamanda refaha kavuşturacak (amin) dahiyane program neymiş ona bakacağız bir sonraki yazıda… Ve Hükümetin kurulduğu ilk günden itibaren de oturup “müjdeli icraatların” takipçisi olacağız. CTP’nin Kıbrıslı kardeşlerimizi 4 yıl boyunca inim inim inleten kötülüklerinden UBP’nin dahiyane programıyla kurtuldukça sevineceğiz onlarla. Örneğin esnaf kredi borçlarından kurtulup her kepenk açtığında, CTP hükümetinin zulmü altında inleyen Kıbrıslı esnaf kardeşlerimize sevineceğiz… Örneğin “CTP faşizmi” altında inim inim inleyen sendikaların tombul göbekli yöneticilerinin UBP iktidarında elde edeceği her kazanımı coşkuyla karşılayacağız. UBP’li yeni sağlık bakanı, Kıbrıslı doktorların çalışma koşullarını iyileştirdikçe biz mutlu olacağız… Değil mi ama? 24.04.2009 Ve sıkı durun, şöyle devam ediyor: ‘KKTC’de seçimleri Denktaş’ın desteğindeki UBP kazandı, Eroğlu’nun 42 43
  23. 23. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” Copy / Paste Gazeteci Erdal Güven’in, KKTC Cumhurbaşkanı M. Ali Talat’ın biyografisine dayalı röportaj kitabı yayınlandığı ilk günden büyük bir tartışmaya yol açtı. Radikal Gazetesi’nde, kitaptan alıntı yapılarak, Cumhurbaşkanı Talat’ın, “KKTC ilan edildiği gün üzüntümden ağladım” sözleri manşete çıkartıldı. Halen Cumhurbaşkanlığı yapan ve emeklilik için henüz çok genç yaşta sayılabilecek bir siyasetçinin tam da ikinci kez Cumhurbaşkanlığı seçim yarışına girme hazırlığındayken, böyle bir açıklama yapmasını şaşırtıcı bulabilirsiniz. Güven’in kitabını dikkatle okursanız, Talat’ın uzun röportajının ayrıntıları, aslında şaşıracak hiçbir şey olmadığını ortaya koyuyor. Talat’ı ağlatan süreci anlamak için her şeyden önce “Kıbrıs’ın Memedali’sini” doğru anlamak gerekiyor. Türkiye’de siyasetçilerin zırhına alışkın olan bizler için tuhaf olsa da, Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Girne’den Mağusa’ya, Lefkoşa’dan Güzelyurt’a kadar 50 yaş üstü tüm Kıbrıslı Türkler’in “Memedali’si”dir çünkü… MEMEDALİ’NİN GÖZYAŞLARI Biz Türkiye’liler için biraz tuhaf gelse de, Kıbrıslının Memedali’si eğitim bakanı olduğunu, buzdolabı tamir ederken öğrenmiş ve üstündeki yağlı tulumu çıkartıp iğreti bir kravatla makamına oturmuş bir adamdır… Kıbrıslının “Memedalisi”, öğrenciliğinden itibaren siyasetin solunda yer almış, çeşitli örgütlerde Denktaş rejimine karşı barış, demokrasi ve çözüm mücadelesi vermiştir. 2004’te Annan Planı oylanırken EVET kampanyasını yürütmüş, 2005’te Cumhurbaşkanlığı için oy isterken de “ben bu Kıbrıs sorununu çözemeyeceksem bu makamda bir gün fazla oturmam” diyen bir siyasetçidir Kıbrıslı’nın “Memedali’si”... Siyasetçinin ağlamasına, hele ki ağladığını itiraf etmesine alışkın olunmayan bir coğrafyada, bir Cumhurbaşkanının “itirafı” şaşkınlık uyandırabilir. Hamaset erbaplarınca bir “suçun itirafı” gibi gösterilmeye çalışılsa da, bunun aslında cesur bir adamın, 40 yıllık bir yalana itirazından başka bir şey değildir bu sözler. Türkiye kamuoyundan gizlenen Ada gerçekleri, Talat gibi bir lideri, KKTC’nin Cumhurbaşkanlığı makamına taşıyan süreci ve Kıbrıs’ın 40 yıllık acılı tarihini anlamayı zorlaştırabilir. Yıllarca azınlıkta yaşadığınız ülkenizin faşist bir darbeyle kan gölüne dönmesi, bir yandan antifaşist mücadelenin içinde yer alıp, bir yandan 44 45
  24. 24. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” da katliamlara uğratılan halkınızın haklarının peşine düşmek zorunda kalmak ve bir yandan da kendi toplumunuzda uç veren şoven dalgaya karşı dik durmak öyle kolay tahayyül edilebilir bir durum değildir çünkü…İnsan “Memedali’yi” lider Mehmet Ali Talat’a sürükleyen yazgı tam da budur… Copy / Paste sağladıktan sonra Türkiye'ye döneceğiz. Biz toprak değil, sulh, adalet ve kardeşlik istiyoruz. KIBRIS TÜRK BARIŞ KUVVETLERİ KOMUTANI" Bakınız 30 Temmuz 1974 Cenevre Bildirgesi’ne: Osmanlı tarafından İngiltere’ye satılmış bir adaya 400 yıl önce yerleştirilen ve artık yurt belledikleri topraklarda kanlı bir içsavaşın öyküsüyle kesişir Memedali’lerin öyküsü… "I. Kıbrıs Barış Harekatı (20 Temmuz 1974) sonrasında Birleşmiş Milletlerin çağrısı ile Cenevre'de biraraya gelen Türk, Yunan ve İngiliz Dışişleri Bakanlarının imzaladıkları bildiriye göre; “Adada 1960 Anayasası ile kurulmuş düzene dönülmesi için gerekli önlemler alınacak (…) Adada anayasal düzenin yeniden kurulması için, üç Dışişleri Bakanı, Kıbrıs'daki iki toplumun liderlerinin de katılımıyla 8 Ağustos'ta Cenevre'de yeniden biraraya gelecekti.” Şairin sözleriyle, “hangi yarısını sevmeli insan” sorusuyla şaşkına dönülen bölünmüş bir yurdun hikayesidir bu… KIBRIS’IN ALINDIĞI, KIBRIS’IN “BİZİM” OLDUĞU iddiası, Rum tarafına ait bir argümandır. Yüzlerce yıl bir arada barış içerisinde yaşamış iki toplumun şoven unsurlarının çıldırarak birbirlerinin boğazına sarılması, binlerce insanın katledilmesi karşısında duyulan çaresizliği ve acıyı anlamak gerekir. Herşey olup bittiğinde, Ada bir somun gibi ikiye bölündüğünde Kıbrıslı Türk ve Rum yurtseverlerin çaresizliğini ve iki toplumun birbirinden daha fazla uzaklaşmasını önlemek için mücadelelerini anlamayı gerektirir… Bir yandan “Kıbrıs’ı aldık” naraları atanların, öbür yandan “Kıbrıs’ta bizi işgalci gibi görenler var” demeleri ne tuhaf bir akıl durumudur… Memedali’yi anlamak, Kıbrıs’ı; Kıbrıs’ı anlamak, Memedali’yi anlamayı gerektirir büyük ölçüde. 6-7 Eylül kepazeliğinde Rum komşusunu serseri kalabalıklardan korumak için saklayabilen, yağmalanan dükkanların önüne siper olanlar anlayabilir bunu. Türk ve Kürt milliyetçiliğinin yükselişi karşısında tedirgin olanlar, 30 yıllık kanı durdurmak için seferber olanlar anlayabilir ancak… Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür derler. Bakmayın siz şimdi ağızlarından köpükler saçarak “kanla ALDIK!” nutukları atanlara. Açın, 1974 tarihli belgelere bakın. Türkiye 1974’te “garantörlük haklarının kendisine tanıdığı yetki ile, KIBRIS CUMHURİYETİNDE YENİDEN ANAYASAL DÜZEN TESİS EDİLİNCEYE KADAR adada yaşayan soydaşlarının ve RUM HALKININ can ve mal güvenliğini sağlamak amacıyla” müdahale etmiştir. Türkiye ne ulusal, ne uluslar arası hiçbir zeminde ADAYI ALDIK dememiştir. Bakınız, müdahale esnasında Kıbrıslı Rumlara, Rumca olarak dağıtılan “KIBRIS TÜRK BARIŞ KOMUTANI” imzasını taşıyan bildiriye: "Kıbrıs Rumları! Biz kan dökmeyi kesinlikle istemiyoruz. Sizleri dost bildik, yine dost bileceğiz. Biz adayı sizi kandıranlardan ve kana bulayanlardan temizlemeye geldik. Güzel adanda yine asırlarca kardeş bildiğin Kıbrıs Türkü ile huzur içinde yaşayacaksın. Biz bunu 46 Hafıza-i beşer, nisyan ile maluldür derler. KTFD kurulurken, KKTC kurulurken, bakınız “kurucu meclis” kayıtlarına… Bizzat Denktaş’ın ağzından dökülmüştür ki, gerek KTFD, gerek KKTC “Kıbrısta Federasyona dayalı bir çözümü kolaylaştırmak” iddiasıyla kurulmuştur. Yani her iki oluşum da, “ilelebet yaşatılmak için değil”, demokratik Birleşik Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nin eşit haklı parçası olabilmeyi kolaylaştırmak iddiasıyla kurulmuştur… 13 Şubat 1975'te Rauf Denktaş tarafından okunan Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD) kuruluş bildirisine bakınız: ".... Kıbrıs'ın bağımsızlığına karşı olan ve bölünmesi veya herhangi bir başka devletle birleşmesi yolundaki her girişime kesinlikle karşı koymak inanç ve kararını teyit ederek; ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağlantısızlık statüsünün gerektiğine inanarak ve adanın yabancı çıkarlara hizmet etmesine izin vermemek kararını beyan ederek; ve Kendi bölgelerinde GELECEKTEKİ BAĞIMSIZ FEDERAL KIBRIS CUMHURİYETİ'NİN KURULMASINA YOL AÇACAK DÜZENİN HUKUKİ ESASINI YARATMAK GEREĞİNİ göz önünde bulundurarak; ve NİHAİ AMACIN İKİ BÖLGELİ BİR FEDERASYON ÇERÇEVESİNDE KIBRIS RUM TOPLUMUYLA BİRLEŞMEK OLDUĞUNU TEYİD EDEREK; Temel maddeleri milletlerarası hukuka uygun olarak milletlerarası anlaşmalarla saptanmış olan Cumhuriyet'in 1960 Anayasasının aynı usulle Kıbrıs Federal Cumhuriyeti'nin anayasası olarak değiştirilmesine ve FEDERAL CUMHURİYETİN KURULMASINA KADAR muhtar Kıbrıs Türk Yönetiminin yeniden düzenlenmesi ve teşkilatlanmasının gerekli olduğunu kararlaştırmıştır..." Bakınız 15 Kasım 1983 tarihli KKTC Bağımsızlık Bildirgesi’ne: 47
  25. 25. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” "... aynı adada yan yana yaşamaya mecbur bulunan bu iki halkın aralarındaki bütün sorunları, eşit düzeyde müzakerelerle, barışçı, adil ve kalıcı bir çözüme ulaştırmanın mümkün ve zorunlu olduğu görüşüne sımsıkı bağlı bulunan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ilanının İKİ EŞİT HALK ARASINDA ORTAKLIĞININ BİR FEDERASYON ÇATISI ALTINDA YENİDEN KURULMASINI VE SORUNLARIN ÇÖZÜMLENMESİNİ ENGELLEMEYİP KOLAYLAŞTIRABİLECEĞİNE KANİ OLAN, iki halk arasındaki bütün sorunların barışçı ve uzlaşmacı bir politika ile çözümlenebileceğine inanan ve bu amaçla müzakereler yürütülmesini yürekten dileyen ve önerilmiş bulunan zirve toplantısının bu açıdan yarar sağlayacağına inanan Meclisimiz, Kıbrıs Türk Halkı adına, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve 'bağımsızlık bildirisini' onaylar." Anlaşılacağı üzere her iki oluşum da, Türkiye’nin ve Kıbrıslı Türklerin, “Rumları çözüme zorlamak” amacıyla siyaseten attıkları adımlardır… “Siyaseten adımlar” ise adı üzerinde, tartışmaya açıktır. Tartışılmıştır ve tartışılacaktır da… Nitekim, her iki oluşum da gerek Türkiye, gerek Kıbrıs Türk siyasetinde tartışma konusu edilmiştir, edilecektir de… Yıllar sonra, KKTC’nin kuruluşuna büyük katkıları olan İlter Türkmen’in “itirafına” bakınız: “… fakat KKTC'nin kuruluşunu sürekli bir çözüm olarak ne ben ve ne de mensup olduğum hükümet gördü. KKTC'yi tanırken yaptığımız açıklamada amacın yine federal bir çözüm olduğunu belirtmiştik. Bağımsızlık beyannamesinde KKTC Meclisi de aynı amacı teyit etti. Unutmamak gerekir ki, KKTC'nin kurulması ile güdülen bir gaye de Denktaş'ın cumhurbaşkanlığının devamını sağlamaktı. Bağımsızlıktan önceki Federe Devlet Anayasası tekrar seçilmesine imkân vermiyordu. KKTC'nin kurulması ile kabul edilen yeni anayasa bu olasılığı açmıştır.” (Hürriyet, 26 Temmuz 2008) Evet, Memedali, KKTC ilan edildiği gece oturup sabaha kadar gözyaşı dökmüştür. Ve bunlar, ihanetin gözyaşları değil, bölünmüşlüğü bir adım daha perçinlenen bir ülkeye dökülen yurtsever gözyaşlarıdır… Evet Memedali, KKTC’nin ilan edildiği gün, 1983’ten 93’e 10 yıldır sürmekte olan bir “tek adam rejiminin”, kalıcı bir diktatörlüğe dönüşmekte olduğunu hissettiği için gözyaşı dökmüştür… Bugün Talat’a veryansın edenlerin, Memedali’yi ağlatan 1983 ortamını unutmuş değillerse eğer bilgisizliklerine bağlamak gerekir bu yaklaşımlarını… Bakınız, Kıbrıs Halkınsesi gazetesi’nin deneyimli yazarı Hasan Kahvecioğlu nasıl anlatıyor o günleri: 48 Copy / Paste “1983 yılında sahibi olduğum Ortam gazetesi 2 yaşındaydı. 14 Kasım akşamı dönemin Enformasyon Dairesi Müdürü telefon etti: “Gazete baskıya verilmeden önce bir görmek istiyorum” dedi. Bu apaçık sansür anlamına geliyordu. (…) Yetkililer matbaayı da aramışlar, “gazeteyi biz görmeden sakın basmayın” demişler. (…) Sansürlenme talebini reddettik. 15 Kasım gününün gazetesini hazırladık. Akşamın geç saatlerine kadar tedirginlik içinde bekledik. Ancak o akşam gazeteyi basmamız mümkün olmadı. İşte böyle bir gergin ortamda KKTC ilan edildi. 15 Kasım sabahı Kermiya’da “öğretmenler sitesinde” komşularımın valizlerini telaş içerisinde arabalarına yükleyip Girne’ye doğru kaçtıklarını gördüğümde onlara “aman abartmayın, hiçbir şey olmaz, dünyada biraz daha yalnızlaşacağız hepsi bu” demiştim. (…) Nitekim yeni rejim Rauf Bey’in daha da güçlenmesine, o dönemdeki tek adam anlayışının pekişmesine yol açtı.” (Halkınsesi, 13 Kasım 2009) Kıbrıs Gazetesi yazarı Reşat Akar anlatıyor: "temsilcisi olduğum Günaydın gazetesine (KKTC ilanı haberini) geçmek üzere ofisime gittiğimde üzücü bir durumla karşılaşıyorum. Kuzey Kıbrıs’ın tüm dünya ile bağlantısı kesilmişti. (…) Tekrardan saraya dönüyorum ve dönemin ulaştırma bakanına neden engellendiğimi soruyorum. Yanıt: izin veremeyiz. Ve o anda cumhurbaşkanı Denktaş yanımıza yaklaşarak şunları söyler: “Sana izin veremeyiz. Bu haberi yayınlarsan Güvenlik Konseyi bizi durdurur.” (Kıbrıs Gazetesi, 13 Kasım 2009) Denktaş, gerçek bir karartma ortamında, daha uzun yıllar tek adamlığını koruyacak bir rejimi, Kuzey Kıbrıs’taki tüm muhalefetin elini kolunu bağlayarak, toplumunu dünyadan kopartmak pahasına ilan etmekte kararlıydı. Talat’ın da içinde bulunduğu muhalefet, Kıbrıs Türk toplumunun “devletsizliğini” değil, onu uluslar arası camiadan kopartacak, hukuksuz bir oldu bittiye karşı çıkmışlardı. Yoksa muhalefet partileri mevcut Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni zaten meşru ve yasal görüyor, bu devletin, 1960 anayasasına ve uluslar arası hukuka uygun biçimde varlığının gelecekteki çözümün önünde engel oluşturmayacağını kabul ediyorlardı. Nitekim, KKTC’nin ilanı ile birlikte o güne kadar Birleşmiş Milletler nezdinde varlığı tartışılmayan Kuzey Kıbrıs’taki “oluşum”, Güvenlik Konseyi kararı ile yasadışı ilan edilmiş ve Kıbrıslı Türkler on yıllar sürecek bir izolasyona mahkum edilmiştir. Birleşmiş Milletler üyesi hiçbir devlet, BM üyesi olarak kalmaya devam ettiği sürece Güvenlik Konseyi kararı uyarınca KKTC’yi resmen tanıyamaz... Memedali’nin gözyaşları Kıbrıslı Türklerin iradesine dayalı bir 49
  26. 26. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” devlet oluşumuna değil, hukuksuz bir tek adam rejimine ve toplumu dünyadan kopartacak bir karara karşı dökülmüştü… Eğer kendi halkınıza ve dünya kamuoyuna “KTFD ve KKTC’yi, kalıcı çözümü kolaylaştırmak için, Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasına katkı koymak için kuruyoruz” diyenler eğer bugün “KKTC ilelebet yaşayacaktır” diyorlarsa, Memedali’nin değil ama onların tutarlılıkları üzerinde düşünmek gerekir. Ya çıkıp “biz kendi halkımıza ve dünya kamuoyuna yalan söyledik. Barış ve çözüm hiçbir zaman bizim önceliğimiz olmadı. Biz bölünmeyi perçinlemek istedik” demelidirler, ya da Memedali’nin göz yaşları karşısında en azından saygıyla susmalıdırlar… Çünkü Memedali’lerin gözyaşları şarkılardan süzülmektedir: “güneşin altında donan bir çiçek gibi kar altında alev, ateş yanan bir kuş gibi denizler ortasında çöle düşmüş bir ülkesin ağla sevgili yurdum ağla..” 13.11.2009 50
  27. 27. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” Copy / Paste Türkiye’de öyle pek yüksek sesle dillendirilmese de yaygın bir kanı vardır: “Şu Kıbrıslı Türkler de amma nankördür ha! Bir de hiç mi hiç sevmezler bunlar bizi!”… Türkiye’den Kıbrıs’a bakanların, dişlerinin arasından böyle homurdanmalarına neden olan düşünce açıktır aslında: “Yahu, askerse asker verdik, kan döktük o kadar… paraysa para verdik yıllarca… yine de sevmezler bizi…” Sorunun yanlış sorulduğunu pek düşünmez Türkiye’den bakanlar… Bunca askerin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına maliyetini sorgulamazlar örneğin. Ya da, “bunca yıl akıtılan milyorlarca dolara rağmen Kıbrıs’ın kuzeyinde neden tek bir sanayi tesisinin olmadığını, neden ciddi bir yatırımın olmadığını” sorgulamazlar. Tuhaf bir düşünce sistematiğine sahibiz… “Kan döktük o kadar” deniyor ya, sorun herhangi bir TC yurttaşına, Kıbrıs’ta kaç askerin şehit olduğunu bilmez… NANKÖR ŞU KIBRISLILAR! “O kadar para veriyoruz” deniyor ya, “o paraların bunca yıl nereye, neye, kimlere harcandığına dair” en küçük bir fikri yoktur. Ha, tabii bu kadar zaman Kıbrıs’a kaç milyon dolar yatırıldığını da ne merak eden ne de sorgulayan vardır. Osmanlı soyundan gelenlerin 400 yıl önce Kıbrıs’a nasıl yerleştirildiğine; sonra II. Abdülhamit’in Kıbrıs’ı bir arsa gibi İngilizlere sattığına, İngiliz gelene kadar Türklerin, Rumların, Ermenilerin, Maronitlerin kardeş kardeş yaşayıp gittiklerine dair hiçbir fikri yoktur Türkiye’den Kıbrıs’a bakanların. Bir ülke düşünün. Yurdunuz olduğu söylenmiş. Sonra bir sabah uyanmışsınız bakmışsınız ki, yurt bellediğiniz topraklar bir gecekondu gibi başkasına satılıvermiş. Sizi oraya gönderen kim? Osmanlı! Sizi toprağınızla birlikte bilmem kaç yüz bin baş koyun gibi İngiliz’e satıveren kim? Osmanlı! Hadi gelin de sevin Osmanlı’yı! Hadi gelin de güvenin Osmanlı’ya! Misak-ı Milli demiş, sınırlar belirlemişsiniz. Katmış mısınız Kıbrıs’ı Misak-ı Milli’ye? Hayır! Misak-ı Milli’yi Lozan Antlaşması ile perçinlemişsiniz. Lozan’da Kıbrıs’ın İngiliz olduğunu kabul edip altına imza atmış mısınız? Evet! 52 53
  28. 28. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” Ta ki 1950’lere kadar dönüp bakmış mısınız Kıbrıs nedir, Kıbrıs’ta ne oluyor, Kıbrıs’lı ne haldedir? Hayır! Aha da Misak-ı Milli! Gelen gelsin içeriye, dışarıda kalan başının çaresine baksın demiş misiniz? Evet! Ondan sonra “Kıbrıs Türk’tür Türk kalacak! Diyorsanız…” Siz olsanız sever misiniz o Türkiye’yi? Siz olsanız güvenir misiniz o Türkiye’ye? 1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken, bu Cumhuriyetin toprak bütünlüğünün, bağımsızlığının “garantörlüğünü” üstlenmiş misiniz? Evet! Yunan Cuntası mızıkçılık yapıp, Rum Faşistler eliyle Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Anayasal düzeni yıkmış mı? Evet! Ve siz Adaya “Kıbrıs Cumhuriyetinde Anayasal düzen yeniden tesis edilene kadar” olmak kaydıyla garantörlük haklarınıza dayanarak müdahale etmiş misiniz? Evet! “Aldım” demiş misiniz? Hayır! “İşgal ettim” demiş misiniz? Hayır! “İlhak ediyorum” demiş misiniz? Hayır! “Kıbrıs Cumhuriyeti’nde” demişsiniz, “Anayasal düzen yeniden kurulana kadar” demişsiniz, “Kıbrıslı Türklerin ve Rumların can ve mal güvenliğinin sağlanması için” demişsiniz… Başka tek kelime fazlanız yok! Peki ne yapmışsınız ondan sonra? Adayı bir somun gibi ikiye bölmüşsünüz! Kuzeyinde önce bir Federe Cumhuriyeti kurmuşsunuz. Doğru mu? Doğru! “Federe Cumhuriyet” demişsiniz, neden? “Çünkü eğer Kuzeyde Bağımsız bir devlet kurmaya kalkışırsak, bu BM hükümlerine göre açıkça bir suçtur! Çünkü BM Güvenlik Konseyi Kararı der ki, “Kıbrıs Cumhuriyeti’ni bölmeye ve Kuzey’de ayrılıkçı bir oluşum kurmaya yeltenmek, hele ki bunu TANIMAK suçtur”… Dikmişsiniz bu Federe Devletin başına bir jandarma, gelmişsiniz 1983’e… Doğru mu? Doğru! 1983’te bir oldu bittiye getirerek, BM tarafından açıkça suç sayılan bir fiili gerçekleştirip, Kıbrıs’ın Kuzeyinde “bağımsız bir devlet” ilan ettirmiş misiniz? Evet! Başına da aynı jandarmayı dikmiş misiniz yine? 54 Copy / Paste Evet! Almış mısın tüm uluslar arası platformlarda başına bela olan bir Kıbrıs sorununu? Evet! 1983’ten bu yana tek ama tek bir muz cumhuriyetine bile “tanıtabilmiş misin” KKTC’yi? Hayır! Peki sen resmen tanıyabilmiş misin? Orası biraz şaibeli! Çünkü bir devletin, bir başka devleti “resmen” tanıyabilmesinin koşulu belli: En üst organ olan Parlamento Kararı! Var mı elinde TBMM kararı KKTC’yi resmen tanıdığına dair? E yok, tanır gibiyiz ama… Hani gözümüz bir yerden ısırıyor cinsinden! Sanayicin gidip bir çivi çakmış mı “yavru vatana?” Hayır! Ama gidip kumarhaneler, kerhaneler kurmuş mu “Türkiyeli yatırımcın”? Evet… Kıbrıslı Türkler girebiliyor mu o kumarhanelere? Hayır! Çalışabiliyor mu oralarda? Hayır! Neden? Eh, Hatay’dan ucuz işçiyi kaçak olarak sokmak daha hesaplı çünkü! 10 bin, 20 bin, 30 bin, 40 bin, 50 bin… Anadolu’nun yaylalarından kopartıp getirmiş, doldurmuş musun Onbinlerce bağrıyanık garibanı? Evet… Gönderdiklerine, Rum’dan kalan malları hiçbir uluslar arası geçerliliği olmayan tapularla itelemiş misin? Evet… Nüfus yapısını değiştirmiş misin Adanın? Eeee… Böyle ifade etmeyelim bunu… Olur! Şimdi o garibanlar, bir türlü uyum sağlayamadıkları Adada, ellerindeki sahte tapular gitmesin diye oy depona dönüşmüş mü? Evet! Adada sen kimi işaret edersen ona oy verecek bir kitle oluşmuş mu? Evet! Bizzat Serdar Denktaş demiş mi “kelle başı hesaplanıyor oy fiyatları, biz alabildiğimiz kadarını almaya çalıştık” diye? Evet! Kıbrıslı gençler sanayisi, özel sektörü olmayan bir ülkede devlet kapısında memur olmaya mecbur edilmiş mi? Evet! Memuriyet bulamayan sokaklarda hayta beygiri gibi dolanmaya mahkum mu? Evet! Sanayisi, özel sektörü olmayan ülkede, toplumun tamamına yakını memurlaştırılmış mı? Evet! 55
  29. 29. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” Başka şansları var mı bu insanların? Hayır! Her gün 5 bin Kıbrıslı Türk, Güney’e Rum kesimine geçip çalışmak zorunda kalıyor haberin var mı? Hayır! Hiçbir şey üretmeyen bir ülkeye, dünyayla bütün bağlarını kopartıp, ticaretini de engelledikten sonra bütün ürettiğin malını yığıp itelemiş misin? Evet! Tüm üretimini engelleyip, sadece Türkiye’nin gönderdiği malları tüketmeye zorlamış mısın? Evet! Yani adamın elini kolunu bağlayıp, “illa benim verdiğimi, üstelik istediğim fiyattan verdiğimi yiyeceksin” demiş misin? Evet! Narenciye üretene, “gerek yok seni narenciyeye boğarım”, domates üretene “gerek yok seni domatese boğarım” demiş misin? Evet! Tarımın ve hayvancılığın çanına ot tıkamış mısın? Evet! Yunanistan Güney Kıbrıs’a tankerle su taşırken, sen İsraile Manavgat suyunu nasıl satarım diye düşünürken, kuş uçumu 5 dakikalık mesafeye iki ton suyu götürebilmiş misin? Hayır! Sözde “Bağımsız” ülkenin vatandaşları; eğitim, iş bulmak veya gezmek için kendi pasaportları ile gidebiliyorlar mı bir başka ülkeye? Hayır! Ya TC pasaportu veya Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu almaktan başka şansları var mı? Hayır! Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu alana “Hain” diyor musun? Evet! En yurtsever Denktaş Bey’in torununun bile Rum pasaportu var mı? Evet! “Rumcu” Talat ve sülalesinin “Rum” pasaportu var mı? Hayır! Kıbrıs’ta 50 bin askerin ne yapıyor haberin var mı? Hayır! Kıbrıslının polisi bile İçişleri Bakanlığı’na değil TSK’ya bağlı haberin var mı? Hayır! “Barış Kuvvetleri Komutanı” tepesi atarsa Kıbrıslının seçtiği Başbakanı azarlayıp “Türklüğünü ispat et” diyebiliyor, haberin var mı? Hayır! Haklısın canım kardeşim! Bu Kıbrıslı Türkler de çok nankör! 25.11.2009 56
  30. 30. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” Copy / Paste Kıbrıs yazıyorum ya arasıra, sorular geliyor, “Kıbrıslı mısınız?” diye… Hayır. Yazdıklarım Kıbrıslılara yönelik değil. Yazdıklarım Kıbrıslılar için yeni ve bilinmeyen konular değil. Hatta onlarla konuşsanız elbette benim söyleyeceklerimden çok daha fazlasını söyleyeceklerdir. Ben sadece Türkiye’deki dostlarıma bildiğim kadarıyla Kıbrıs’ı anlatmaya çalışıyorum. Bildiğim kadarıyla… Bir ön tat olsun da, merak etsinler, düşünsünler istiyorum Kıbrıs üzerine, kurcalasınlar biraz Kıbrıs meselesini... Sağ olsun, Kıbrıslı dostlardan yüreklendiren mesajlar geliyor: “Devam!” diye. Ama keşke Türkiyeli dostlar daha fazla ilgi duysalar, tartışsalar bu meseleyi. Türkiye’nin “milli mesele” haline getirdiği bir konu hakkında bu kadar az konuşması, bu kadar az düşünmesi, bu kadar az şey bilmesi şaşırtıcı. Türkiye’de Kıbrıs sorununa ilişkin bir konuyu tartışmaya çalışırsanız, ensenize hemen “hain” bandrolü yapıştırılıverir. KIBRIS’I ANLAMAK “Kanla aldık” hamaseti, Kıbrıs’ı Türkiye’nin 82. Vilayeti gibi görme tuhaflığı ile öte yandan da “KKTC bağımsız ve egemen bir devlettir” aforizması bir arada, akıllara zarar “Türk algı dünyasının” ürünü olarak dünyayı şaşırtır. Türkiyelilerin bir karar vermesi gerekir artık: “Kanla aldığımız 82. Vilayetimiz midir Kıbrıs” yoksa “egemenliğinden, bağımsızlığından taviz verilmeyecek bir devlet midir?”… Eğer KKTC “egemen ve bağımsız bir devlet” ise bunun gereklerine uygun davranmamız beklenir. Çünkü hiçbir devlet, bir başka “egemen devletin” içişlerine bu kadar fütursuzca karışamaz. Hiçbir devlet, “egemen bir devletin” topraklarında (eğer Irak ya da Afganistan falan değilse) 50 bin asker bulunduramaz… Hiçbir ülke, “egemen bir devletin” halkına geleceği ile ilgili ne yapması gerektiğini dikte edemez. Egemen bir devletin kendi bayrağı, kendi ulusal marşı, kendi ordusu, kendi polisi, kendi merkez bankası, kendi para birimi, kendi ekonomisi olur… Hiçbir “egemen devlete” öyle elinizi kolunuzu sallaya sallaya, kimliğinizi göstererek giremezsiniz. (Elbette AB coğrafyasında dolaşan AB yurttaşı değilseniz). 58 59
  31. 31. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” Kıbrıslı Türklerin kendi topraklarında gerçekten egemen olmalarını yürekten isteyen biri olarak söylüyorum bunları… Hiçbir “egemen devletin” nüfus yapısını değiştiremezsiniz. Ortalama bir Türkiyelinin bunu kavraması zor olabilir. En dolaysız nasıl anlatmak gerekir bunu? Şöyle deneyeyim… KKTC’nin resmi nüfusu 250 bindir… Bunun sadece 80 bini 1974 öncesi doğumlu Kıbrıslı Türk’tür… Yeterince açık mı?.. Artık Türkiye’de yüksek sesle konuşmamız gereken konulardan biridir bu… Herhangi bir gerekçeyle müdahale ettiğiniz bir coğrafyada nüfus yapısını değiştirmek suçtur… Bir BM suçudur bu! Ve Türkiye 1974’ten itibaren planlı bir göç uygulamasıyla Kıbrıs’ın Kuzeyinin nüfus yapısını değiştirmiştir. Ve bu nüfus değişimi, hem Kıbrıslı Türklerin hem de Anadolu’nun bağrından kopartıp gönderdiğiniz insanların hayatında derin yaralar açmıştır. Hem Kıbrıs’a, hem Türkiye’ye, hem de bu insanlara yazık edilmiştir. Resmi rakamlara göre 498 asker, 70 mücahit ve 270 Kıbrıslı Türk’ün şehit olduğu 1974’ün üzerinden 36 yıl geçti… 1977-2006 yılları arasında “resmi rakamlara göre” 912,945,783.33 USD’si doğrudan mali yardım olmak üzere toplam 2,140,242,241.52 USD yardım ve kredi aktarımı yapıldı Kuzey Kıbrıs’a. Aynı dönemde 387,876,470.72 USD “savunma harcamalarına” olmak üzere toplam 1,032,080,292.88 USD “savunma ve yatırım harcaması” yapıldı… Bu kadar harcamanın ardından Türkiye’ye “bağımlılaştırılmış” bir ekonomik yapı perçinlendi. 2007 rakamlarına göre KKTC toplam ithalatının %64.6’sını Türkiye’den yaparken, toplam ihracatının sadece 36.3’ünü Türkiye’ye yapabilmektedir.KKTC Türkiye’ye sadece narenciye, keçiboynuzu, hellim, kaşar peyniri gibi kalemleri satabilirken, Türkiye motorinden inşaat demirine, konfeksiyondan mobilyaya akla gelebilecek tüm malları satmaktadır. Yani Türkiye, kendisine bağımlılaştırdığı bir coğrafyayı bir eliyle finanse ederken, öte taraftan o coğrafyanın tüm ihtiyaçları için “tek dükkan” olmayı tercih etmiş görünmektedir. Kıbrıs gerçeği ve Kıbrıs sorununu artık daha mantıklı bir zeminde tartışmanın zamanı gelmedi mi? 26.11.2009 60
  32. 32. Sinan Dirlik “Kıbrıs Yazıları” Copy / Paste “Araf”ta olmak korkunç bir duygu… İki farklı dünyanın ortasında, her iki dünyaya da mesafeli biçimde ve her iki dünyayı anlamaya çalışırken, birbirini anlamaya, empatiyi öne çıkartmaya çalışan bir tutum içerisindeyseniz “araf”tasınızdır… Ve Araf’ta olmak ürkütücü, genellikle sevilmeyen ve kuşkuyla bakılan bir “olma halidir” çoğu kez… Türkiye’de çözüm ve barış istiyorsanız, karşınıza ceberut Türk milliyetçiliği ve mankafa Kürt milliyetçiliği çıkar. İkisinin de yanlış, ikisinin de tehlikeli, ikisinin de bütünleştirici değil ayrıştırıcı olduğunu anlatmaya çalışırsınız diliniz döndüğünce. İki tarafın da öfke oklarına maruz kalırsınız… Kıbrıs’ta çözüm ve barış istiyorsanız karşınıza hamaset, Türk milliyetçiliği, fanatik Rum milliyetçiliği ve bir kısım Kıbrıslı Türklerde tehlikeli bir eğilim haline gelen Türkiye önyargıları çıkıverir. Hangi sosa bulanmış olursa olsun fanatizmin her türlüsü, milliyetçiliğin her tonu tehlikelidir. Şimdi kalkıp Türk milliyetçiliğini yerden yere vurup, Kürt milliyetçiliğini görmezden mi geleceğiz? Bir tarafın milliyetçiliğine bahaneler mi arayacağız? RUMLAR SÜTTEN ÇIKMIŞ AK KAŞIK MI? Kıbrıs’ta mesela? Türkiye ve bir kısım Kıbrıslı Türkleri eleştirirken, Rum milliyetçiliğinin her tondan ceberut yüzünü yok mu sayacağız? Kıbrıslı Türklerin, bölünmüş bir adada yaşamak zorunda kalmalarından doğan haklı öfkelerinin Türkiye ve Türkiyelilere yönelik bir ötekileştirmeye dönüşmesine sempatiyle mi bakacağız? Ya da Türkiyelilerin Kıbrıslı Türklere “tepeden bakan” yaklaşımlarına? Evet çok sorun var. Ama bu sorunları birbirimize öfkeli bakışlar atarak, dişlerimizin arasından konuşarak tartışamayız ve çözemeyiz ki? Birbirimizi anlamaya çalışmak, içinde bulunduğumuz sorunları neden ve niçinleriyle masaya yatırıp serinkanlılıkla tartışmak ve başka hiç kimsenin değil, sadece ve sadece bu sorunların bileşenleri olan bizler tarafından çözülebileceğini idrak etmek zorundayız… Evet Türkiye’nin pek çok hatası vardır Kıbrıs’ta… Ama sadece Türkiye’nin mi? Herşeyi Türkiye’nin sırtına yükleyip işin içinden çıkmak, sorunu çözmek mümkün mü? Hatırlayın bir, neler olmuştu Kıbrıs’ta? Anti-emperyalist mücadele kılıfı altında Helen-Rum milliyetçiliği tozu dumana katmamış mıydı Adayı? Nasıl bir “antiemperyalizmdi” ki bu, “bağımsız-bağlantısız Kıbrıs” değil de ENOSİS adresine yönelivermişti. Kıbrıslı Rumlar, İngiliz sömürgeciliğine karşı başlattıkları mücadeleyi Kıbrıslı Türkleri de “aradan çıkartma fırsatçılığına” dönüştürmeye kalkmasalardı, 1950’de referandumla “Yunanistan’a bağlanma” kararı 62 63

×