Successfully reported this slideshow.
We use your LinkedIn profile and activity data to personalize ads and to show you more relevant ads. You can change your ad preferences anytime.

Ki̇tap

715 views

Published on

very usefull

Published in: Education
  • Be the first to comment

Ki̇tap

  1. 1. DİBAKADEMİ (GENEL MERKEZ GENÇLİK KOLLARI DIŞ İLİŞKİLER BAŞKANLIĞI AKADEMİSİ) DİBANALİZ (DIŞ İLİŞKİLER BAŞKANLIĞI ANALİZLERİ) KİTAP SERİSİ -1-
  2. 2. 23.09.2013 Değerli Okuyucu, AK Parti Genel Merkez Gençlik Kolları Dış İlişkiler Başkanlığı olarak “DİBAKADEMİ” (Dış İlişkiler Başkanlığı Akademisi) çatısı altında Analiz ve Bülten’ler yayımlamaktayız. 15 günde bir yayımladığımız Bülten’lerimizde dünya gündeminin öne çıkan haberlerini derliyor ve okuyucularımız ile paylaşıyoruz. Analizlerimizde ise güncel uluslararası meseleleri ve uluslar arası gelişmeleri doğru okumamıza yardımcı olacak bir takım konuları “tez” titizliğinde ele almakta ve sizlerle paylaşmaktayız. Bugüne kadar yayımladığımız “DİBANALİZ”leri okuma kolaylığı oluşturması bakımından kitap olarak bir araya getirdik. Faydalı olması dileğiyle… Osman TİMURTAŞ Genel Merkez Gençlik Kolları Genel Başkan Yardımcısı Dış İlişkiler Başkanı
  3. 3. 1 “MÜSLÜMAN KARDEŞLER” RAPORU Hazırlayan: Abdülhâkim Alperen SARI Enderun Cemiyeti - ANKARA
  4. 4. 2 MÜSLÜMAN KARDEŞLER RAPORU Giriş Son iki yüzyıla bakıldığında, dünyadaki en istikrarsız coğrafyaların Batılı Oryantalist yazarlar tarafından Doğu/Şark olarak adlandırılan topraklar olduğu görülmektedir. Ortadoğu olarak adlandırılan coğrafya da bu istikrarsızlıklardan payını fazlasıyla almıştır. 19. Yüzyılla beraber Batılı sömürgeci devletlerin de aktif katılımıyla bölgedeki Osmanlı hâkimiyeti kaybolmaya başlamış ve bu da bölgedeki huzur ortamının bozulma sürecinin başlangıcı olmuştur. Bu dönemde birçok ulus-devlet ortaya çıkmıştır. Totaliter bir ulus büyüsüyle gücün idealize edilmesi tam olarak da 1930 ve 40’lardaki Arap radikalliğinde görülür. II. Dünya Savaşı’ndan sonra küresel konjonktür gereği fiili sömürgeleştirmelerden vazgeçilmesiyle beraber bölge ülkelerinin bağımsızlık hareketleri hız kazanmış ve yeni kurulan düzende sıra otoriter rejimlere geçmiştir. Sonuç olarak da bölge halkları huzur, sükûnet ve istikrar kavramlarının ne anlama geldiğini kendi hayatlarında yine görememişlerdir. Arap Baharı olarak adlandırılan süreç göstermektedir ki; geçmişe nazaran son yıllarda eğitimli bir neslin yetişmesi yönetimden talep edilen hakların önceki kuşağa göre farklılaşmasını ve artışını beraberinde getirmiştir. Bu talepler ışığında gerekli ve yeterli iyileştirme yapmak yönetimler için kaçınılmaz olmuştur. Vatandaşlarına müreffeh bir hayat sağlayamayan, aksine ülkesindeki elit azınlığın rahatına çalışan yönetimlerin meşruiyeti ortadan kalkmış ve bölge yepyeni bir döneme girmiştir. Artık Ortadoğu’da iktidarını baskıcı bir tutumla sağlayan ve halkına ‘teba’ gözüyle bakan yönetimler yavaş yavaş yerini daha demokratik yapılanmalara bırakmaktadır. Eski düzenden faydalananlarsa büyük bir panik yaşmaktadır. Nitekim Suudi Arabistan Kralı Abdullah, halk ayaklanmalarının ülkesine sıçramasını engellemek için 11 milyar dolarlık bir fon oluşturarak memur ve askerlerin maaşlarına yüzde 15’lik bir zam yapmıştır. Mısır’ın Siyasi Tarihi Osmanlı’nın son dönemlerinde merkezî idareye baş kaldıran ayanlardan biri olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mısır’ın Osmanlı’dan kopuş sürecinin başlangıcını oluşturmuştur. 1923’te bağımsızlığını kazanan Mısır uzun bir süre İngiltere’nin güdümünde kalmış ve krallık yönetiminden bağımsız hareket edememiştir. İngiltere desteğiyle siyasal modernleşmenin (anayasal demokrasi ve sınırlandırılmış monarşi) sonuçlarını göstermediği, Mısır’ın 1950’lerde halâ ‘hizmetkar ülke’ rolünü üstlendiğinden ve hala fakir ve az gelişmiş ekonomik yapısından anlaşılmaktadır. Coğrafi ve demografik özellikleriyle bölgenin en büyük güç
  5. 5. 3 odaklarından olan Mısır’ın tarihi sosyalizm, otoriter cumhuriyetçilik, muhafazakâr ve liberal grupların etkileriyle şekillenmiştir. İsrail Devleti’nin kurulması bölgedeki dengeleri altüst etmiş, birçok devlet de politikasını değiştirmiştir. 1948’deki Arap-İsrail Savaşı olumsuz sonuçlanınca zaten baştan aşağı değişen dengeler yeniden şekillenmeye hazır bir hâle gelmiştir. Bu dönemde Cemal Abdülnasır yönetimi altında bulunan ve çoğunluğunu Müslüman Kardeşler’in oluşturduğu Hür Subaylar darbe gerçekleştirerek ülkede yeni bir dönem başlatmıştır. Bu, ülkedeki tek siyasi partili dönem anlamına gelmektedir. Nasır yönetimi, siyasi partileri ve etkin grupları tek tek bastırmış ve ülkede otoritesini kurmuştur. Yönetime kim gelirse gelsin rüşvet ve yolsuzlukların giderilememesi halkın huzurunu kaçırmış ve nihayetinde de ülkede güven ve istikrar sağlanamamıştır. 1970’te Nasır’ın vefatından sonra iktidara Enver Sedat gelmiş ve Nasır Dönemi’nde ne yapıldıysa aksi yönde hareket başlamıştır. Ekonomi liberal hâle getirilip, siyasi grup ve partiler üzerindeki baskılar kalkmıştır.[1] Hem Amerika hem de Arap devletlerini memnun edecek strateji izlemiş ve bu yörüngede İsrail’in bölgede varlığını sağlayan Camp David Anlaşması da bu dönemde imzalanmış ve Amerika’nın bu anlaşma gereği Mısır’a yıllık 1.3 milyar dolar ödemesiyle Ortadoğu’daki Arap ülkelerin birlikte politika yürütmeleri bu şekilde imkânsız hâle gelmiştir. [2] 1981’de Enver Sedat’ın suikastla öldürülmesiyle başa eski bir ordu mensubu Hüsnü Mübarek gelmiştir. Ülkenin büyüme hedefleri kapsamında Mısır, ABD yanlısı bir politika izlemiş, Körfez Savaşı’nda ABD ile aynı safta yer almış ve yine bu dönemde Arap Birliği’ne dâhil olmuştur. Ülkenin Mübarek döneminde neo-liberal sürece girmesi ve yine Mübarek döneminde 40 bin işçinin işten çıkarılması Mısır’daki huzursuzluğun ve halkın isteklerinin göz önüne alınmadığının göstergesi olmuştur. Diğer ülkelerdeki halklara nazaran kendi haklarını yeterli görmeyen Mısırlı vatandaşlar, Amerika’nın Irak’ı işgali karşısındaki pasif
  6. 6. 4 duruşu sebebiyle Hüsnü Mübarek yönetimini protesto etmiş ve bu süreç devrime kadar gitmiştir. 2005 seçimlerinde muhalefet (en önemlileri MK ve Kifaye), birleşmiş ve büyük ve gözle görünür bir muhalefet konumuna gelmişlerdir. Ülkede geçerli olan olağanüstü hal yasalarının kalkması için dört kez sessiz direniş eylemi gerçekleştiren muhaliflerin programlarına, binlerce kişi katılmıştır. Bu süreçte protestolar büyümüş ve 11 Şubat 2011’de Mübarek yönetimi istifa etmiştir. İşte devlet yönetiminin huzur ve refah ortamını sağlayamadığı bu konjonktürde ise sivil toplum kuruluşları devreye girmiş ve halkın gerek içtimai gerek dini sorunları ile yakinen ilgilenmiştir. Hasan El Benna ve eğitim süresince yakınlık kurduğu arkadaşlarının başlattığı oluşum ise, bu örgütlerin başında gelmektedir. Kendilerine ülkenin gerçekleştirilmek istenen İslami uyanışında rol biçip bu yörüngede sadece mescitlerde değil, kahvehanelerde veyahut bilumum mekânlarda insanları marufa davet etmiş ve münkerden de alıkoymaya çalışmış olan ve daha sonradan Müslüman Kardeşler adını alacak bu topluluk halkta da karşılık bulmuştur. Nitekim en etkin temsilcisinin Müslüman Kardeşler olduğu “Politik İslam” (Politik İslam düşüncesi, 1950’lerden sonra ulus-devlet anlayışına rakip olmuş ve bölgede İran ve Sudan’da uygulanmıştır. Politik İslam, ulus devlet yerine ahlaki, dini, hukuki ve idari açıdan İslam’ı esas alan ve batılı devletlerin kuklası olmayı reddeden bir devlet yapısı önerir) düşüncesi, Batı sömürgeciliğine ve modernite krizine en büyük rakip olarak ortaya çıkmıştır denebilir. Müslüman Kardeşler’in Doğuşu Hâlihazırda İngiliz kuvvetlerinin rahatlıkla kol gezdiği, halk arasında gelecek ümitlerinin azaldığı ve Batı’nın gücünün her geçen gün daha fazla hissedildiği Mısır’da toplumun ileri gelenlerinden bazıları, kitlesel olmasa da çabalamaktaydılar. [3] Seyyid Abdülvehhâb liderliğinde Mahmudiye’de kurulan ‘Hassâfîler Hayır Cemiyeti’ de bunlardan biriydi. Bu cemiyetin çalışmalarını yürüttüğü iki alan vardı. Birincisi, bidâtlarla savaşmak ve ikincisi, ülkeye yerleşen misyonerlerle mücadele etmekti. Daha sonra yerini Müslüman Kardeşler’in alacağı bu cemiyetin sekreterliğini ise Hasan El Benna yürütmekteydi. [4] 1928 yılında, bir öğretmen olan Hasan El Benna ve birkaç arkadaşı tarafından kurulan Müslüman Kardeşler, ilk anda resmileşmeden temelini düşünce, maneviyat ve çalışmak olarak belirlemiş ve çalışmalarına ara vermeden devam etmiştir. [5] Genç bir oluşum şeklinde
  7. 7. 5 başlayan bu birlikteliğin bir diğer amacı ise, halkı bidâtlardan arınmış İslami düşünen bireyler haline getirmek için sosyal ve dini programları eksiksiz bir eğitimle aktarmaktı. Başkanlığını Benna’nın yürüttüğü bu toplulukta, bir süre sonra bir merkez inşası fikri ortaya atılmış ve yapılan toplantıda mescitli bir merkez yapılması kararlaştırılmıştır. İsmailiyye halkı bu hareketteki insanlar hakkında iyi düşüncelere sahip olsa da bu yargı genele yayılamamıştı. Kimi zaman beşinci mezhep davetçileri, kimi zaman ne yapacağını bilmeyen gençler, kimi zaman da birtakım yollarla insanlardan menfaat elde eden çıkarcılar olarak düşünülmekteydiler. Bu yüzden cami inşası, yardımseverler tarafından iyi şekilde tanınmaya vesile olacaktı. Bu projede en büyük yardımı 500 Sternlik destek ile Şeyh Muhammed Hasan Zemelut ve caminin arsasını hibe edişiyle Muhammed Efendi Süleyman yapmıştır. [6] Vefatına kadar cemiyetin başkanlığını yürüten Benna ile cemiyetin ideologluğunu yapan Seyyid Kutub oluşumun et etkili ikilisi olmuştur. Cemiyetin tarihinde en etkili karakterler bu iki insan olmuş zaman zaman problemler yaşansa da bu iki isim etkinliklerini yetkinliklerinden alıyor demek yanlış olmaz. İlk Çatışma 1932’de Hasan El-Benna’nın ayrılma ihtimali göz önüne alınarak, bir halef seçilmek istenmiştir. Bu konuda Benna’nın adayı Kardeşler’in ilk üyelerinden olan Ali el-Cedevi’dir. İdare Kurulu’nun adayı ise Mustafa Yusuf’tur. Mustafa Yusuf, Ali el-Cedevi’nin resmi bir eğitiminin bulunmaması ve mesleğinin marangozluk olmasını ve dolayısıyla bir statüsünün olmamasını öne sürerek kendisinin seçilmesinin gerekli olduğunu iddia etmiştir. Yusuf, Âlimlik diploması olduğu ve hitabeti de iyi olduğundan kendisini bu göreve daha layık görmektedir. Buna rağmen Müslüman Kardeşler’in lideri olarak Cedevi seçilmiştir. Mustafa Yusuf, Cedevi seçildikten sonra, propagandasını devam ettirmiş, Cemiyetin bu zor günlerinde kendisinin bu görevi ücret almadan dâhi yapabileceğini dile getirip Cedevi’nin aldığı ücreti eleştirmiş ve mali problemleri bulunan Cemiyet’in mali kayıtlarının incelenmesini ya da Hasan el-Benna’nın tüm borçları üstüne almasını önermiştir. Benna’nın ikinci yolu tercih etmesiyle Mustafa Yusuf ve arkadaşları istifalarını sunmuşlardır. Bu konuda araştırmacılar kaynak olarak genelde Hasan el-Benna’nın hatıralarından faydalansa da Mustafa Yusuf ve arkadaşlarının çıkardığı broşürler de göz ardı edilmemelidir. *Benna, İsmailiyyi Mubeyyinun Fîhi A’mâlu Reîsu Cem’iyyetil-İhvânil-Muslimîn adındaki broşürlerin yayımlanmasını engellemeye çalışmış ama Yusuf bu teklifi kabul etmemiştir.
  8. 8. 6 Yayılma 1936’da şube sayısının 150’yi bulduğu ve 1937 yılının Temmuz ayında sayının 216 olduğu belirtilir. Bu şubeler üç dereceye ayrılmıştır. Mali ve idari eksiği bulunmayan birinci derecedeki şubeler ‘ed-derecetul-ûlâ’; şube olarak kurulan ancak müştemilatı eksik olan ikinci derecedeki şubeler ‘ed-derecetus-sânîyeh’; şube olmayı taahhüt eden ancak henüz kuruluşunu tamamlayamayan üçüncü derecedeki şubelere ise ‘ed-derecetus-sâliseh’ isimleri verilmiştir. Bir yıl sonra Benna sayının 300’den fazla olduğunu belirtmiştir. Muhalif grupların ayrılışından sonra sayı 265’e düşmüştür. Niceliksel durum böyle iken, nitelik bakımından grupların birinci dereceye yükselişi iki katına çıkmıştır. 1941’de şube sayısı 500’e ulaştırılmıştır. Nisan 1944’de Cemiyet’in İdari Bölgeleri’nin başkanlarına dağıtılan bir iç yayında, el-Benna ‘Allah Teâlâ bu İslami misyonu fazlasıyla destekledi ve insanların kalplerinde ona bir yer açtı. O’nun desteğiyle şube sayısı 1000’i geçmiştir’ [7] demiştir. Üye ve sempatizan sayıları ise bir türlü objektif bir şekilde ortaya konamamıştır. Cemiyet’in kaynaklarında bu konu biraz abartılmıştır. Hasan el-Benna, ‘Mısır’daki 20 bin Müslüman Kardeş’e adında bir yazı yazmıştır. Bundan üç yıl sonra Şubat 1939’da ise Kral’a ‘Müslüman Kardeşler’den 100 bin dindar genç namaza başlamayı bekliyor’ diye seslenmektedir. [8] Bunu Lia başta olmak üzere birçok akademisyen söylem düzeyindeki ifadeler olarak yorumlamakta ve bağlayıcı bir gerçekliğinin olmadığını iddia etmektedirler. Şubeler bazındaki genişlemelerde ise, Benna, İsmailiyye’deki yapılanmayı kurduktan sonra bu ortamın diğer kentlere de yayılmasını hedeflemiştir. [9] Bunun için adımlar öncelikle Port Said, el Bahr el Sağir, Süveyş ve Kahire’de atılmıştır. Hareketin genişlemesi için merkezi Kahire’ye taşındı. Bu süreçte kontrolü elden kaybetmemek için Hasan El Benna, atamaları ve adımları birinci elden kontrolde tutmuştur. 1940 Sonrası Müslüman Kardeşler 1940’lı yılların başı Müslüman Kardeşler’in siyasallaşmaya başladığı yıllar olarak görülür. Bu süreç, 1941’de ilk kez seçimlere katılmaları ile başlamıştır. 1942’de Benna adaylığını koymuştur. Kralla veya önde gelen gruplarla işbirliğine girişme gibi bir düşüncesi olmayan Müslüman Kardeşler; başa gelen kralların Batılı devletlerin kuklası olmaktan ileri gidemediği bu süreçte Müslüman Kardeşler bu boşluğu olumlu yönde kullanmış ve büyük kitlelere ulaşmıştır.İsrail ile yapılan savaştaki yenilgi, İngilizlerin ülkeden kovulamaması gibi olaylarla ülkede güç kazanan milliyetçilik fikrine Seyyid Kutub ve Hasan el-Benna şiddetle karşı çıkmıştır.
  9. 9. 7 Kutub, İsrail yenilgisini ‘Yahudiler dinlerine Araplardan daha sadık oldukları için zaferi hak ettiler’ şeklinde dini bir temelde açıklamıştır. [10] Zira, Benna’nın zihnindeki düşünce Müslüman Arap toplumunun bir bütün olmasından ve Sünni-Şii ayrımının bitirilmesinden yana idi. Nukraşi, Müslüman Kardeşler’i yasadışı ilan edip kapatma kararını almıştır. Bu kararı uygulayamaya koyduktan bir süre sonra 1948 Aralık’ında öldürülmüştür. Başbakan Nukraşi’nin ölümünden sorumlu tutulan Müslüman Kardeşler, zan altından kalmaktan kurtulamamıştır. 1949’un Şubat ayında Hasan el-Benna devlet ajanları tarafından öldürülmüştür. [11] Hasan el- Benna’dan sonra karizmatik liderlik vasfına bu kadar sahip bir başkan bulunamamıştır. Kendisinden sonraki Hasan el-Hudaybi dahi ilmen rüştünü ispatlamış olsa da teşkilat içindeki bölünmelere engel olamamıştır. 1950’de Nukraşi’nin yerine geçen Nahas Paşa Hükümeti yasağı kaldırmış ve bir yıl sonra da örgütün el konan mallarını ve genel merkezini iade etmiştir. 1952’de Hür Subaylar ve Müslüman Kardeşler Kral Fuad’ı askeri bir darbeyle devirdiler. Hür Subaylar Darbesi olarak adlandırılan bu müdahaleye Kral daha sonra hatıratında “İktidarımı devirenler Müslüman Kardeşler’di. Devrim subayları onların elinde bir maşadan ibaretti” diyecekti. Fakat iktidara gelen Abdülnasır, Kardeşler’e verdiği sözleri tutmayı değil kendi iktidarını güçlendirmek amacıyla muhalif sesleri susturmayı ve çok partili hayata son vermeyi seçti. 1954’te İngiltere-Mısır arasında imzalanan anlaşma ile bağlar tamamen kopmuş ve artık Müslüman Kardeşler Abdülnasır’ı İngiliz menfaatlerinin koruyuculuğunu yapmakla suçlamış ve aleyhte propagandalar yapmıştır. Aynı sene Abdülnasır’a yapılan başarısız suikast girişiminin ardından binlerce Kardeşler üyesi tutuklanmış ve toplama kamplarına gönderilmiştir. Kalp krizi sonucu vefat eden Abdülnasır’dan sonra başa Enver Sedat gelmiş ve başta Müslüman Kardeşler olmak üzere bastırılan gruplara zeytin dalı uzatmıştır. İslami gruplara sahip çıkmış, Kardeşler’den tutuklananları serbest bırakmış, ülke dışına çıkarılanları ülkeye tekrar çağırmıştır. Bu politika, ülkede demokrasiyi yaşatmak olarak değil meşruiyetini pekiştirmek olarak yorumlanmıştır. [12] Camp David anlaşmasıyla, Sedat ve Kardeşler’in arası açılmıştır.
  10. 10. 8 Müslüman Kardeşler’in tarihi boyunca en hassas olduğu noktalardan biri de Filistin’di. Sözü geçen anlaşmayla Filistin topraklarının büyük bir kısmının İsrail’e bırakılıyor olması büyük tepki toplamıştır. Ve bu nokta Kardeşler’in ‘ılımlı’ halinden vazgeçmesine sebep oldu. Gerginleşen ortamda İhvan yanlısı olduğu iddia edilen subaylar ordudan atıldı, parlamentodaki üyeler de tekrar hapse atıldı. 1981’de bir suikasta kurban giden Sedat, döneminde her ne kadar baskıları kaldırmış olsa da otokratik yapıya son vermemiştir. Mübarek, başa geldiğinde seleflerinden farklı olarak ülkedeki laiklerle bir diyalog ortamı geliştirmeye çalışmış ve bu amaçla Vefd Partisi’nin 1984’te seçimlere girmesine izin vermiştir. [13] Kardeşler ise Mübarek’in bu adımını hem Vefd Partisi ile hem de Sosyalist İşçi Partisi’yle işbirliği içine girerek boşa çıkardı. Oyların yüzde 17’sini alan bu birleşmede 60 koltuğun 35’i Müslüman Kardeşler’e aitti. Bu sonuçtan sonra Mübarek, gitgide büyüyen bu muhalif sesten rahatsız olmaya başladı. Camp David Anlaşması nedeniyle tepki toplayan Mısır’ın, Körfez Savaşı’nda da ABD’nin yer almasıyla hem kendi halkından hem de Arap dünyasından aldığı tepkinin şiddeti artmıştır. Hasan El Benna 14 Ekim 1906 tarihinde Mahmudiye kasabasında doğmuş olup dindar bir ailenin mensubudur. Babasının Hadis âlimi olması hasebiyle, ilk dini eğitimini ailesinden aldı demek yanlış olmaz. İçtimai hayatında dahi dini kurallara göre yaşamayı kendine şiar edinen Benna, henüz orta üçteyken Ahlak ve Edep Cemiyeti’nin kuruculuğunu yapmıştır. 15 yaşında hafızlığını tamamlayıp 17 yaşında Darü’l-Uluma kaydolmuştur. Burayı dereceyle bitirip 1927’de Arapça öğretmeni olarak İsmailiyye köyüne atandı. Burası Hasan el-Benna’nın antiemperyalist düşüncelerinin temelini oluşturmuştur, zira İngiliz-Fransız Kanal Şirketi’nin merkezi buradaydı, şehrin batısında İngiliz birlikleri ve askerleri bulunmaktaydı. Öğretmenliği ve MK liderliği süresince öğrencileri ile birlikte olmasının yanı sıra mektuplar ve risaleler yayınlamış, kahvelerde ve bulduğu her uygun ortamda insanları İslami yaşama çağırmıştır. Bu risalelerde, İslami kavramlar halka tanıtılmış ve halk bu risaleler vasıtasıyla irşad edilmiştir; aynı zamanda MK yapılanması halka tanıtılmıştır. ‘Müslüman Kardeşler’in daveti sadece belirli bir İslam ülkesine yönelik değildir. O, İslami hayat tarzı süren bir halka sahip olan bütün ülkelerin liderlerinin ve yöneticilerinin kulaklarına ulaşması dileğiyle bu çağrıyı yapmaktadır. Bu çerçevede daveti, geleceklerini ilerleme, gelişme ve medeniyetin temel unsurunu temsil eden sağlam temeller üzerine kurmayı amaçladığı bütün İslam ülkelerine yöneliktir. [14]
  11. 11. 9 Müslümanların ciddi bir fikri atılımda bulunmasının yanında, harekete de geçilmeliydi. Eğitim sistemlerinin reforme edilmesi, İslam dünyasının cehalet, fakirlik gibi unsurlardan kurtarılıp İslam yasalarıyla yönetilen bir toplum kurulmalıydı. Genç yaşlarda tasavvufa merak salan Benna, Hasefiye tarikatına katılmıştır. Hasan el- Benna daha sonra MK’ye öncülük ettiğini söylemiştir. 20 yılda tarikata tam olarak mensup olmuş insanlar arasına girmiştir. Tasavvufun çıkış noktasının olumlu olduğunu ancak daha sonra İslam’a mugayir unsurlar girdiğinden dolayı safiyetini yitirdiğini belirtmiştir. Benna’nın siyasi düşüncesini oluşturan önemli şahsiyetlerden biri Celaleddin Afgani’dir. Benna, Afgani’nin panislamist politikalarını benimsemiştir ve büyük ölçüde bunları söylemlerine de yansıtmıştır. Bu düşünceye göre İslam dünyasındaki çözülmeyi engelleyecek ve yabancı boyunduruğundan kurtulmayı sağlayacak yegâne çözüm Müslümanların ittihat etmesidir. Belirli bir otorite etrafında bu ittihadı sağlamayı düşünen Afgani’nin şu sözleri bunu destekler nitelikte: “Söylediklerim meselelerin genelini bir kralın eline verelim anlamına gelmez, bu gerçekten de zordur. Ama benim esas arzum Kuran’ın bir araya getirdiği hükümetlerdir; onların birlikteliklerinin sureti din olsun. Her kral gücü yettiği kadar diğerlerini korumak için iktidarını mümkün derecede iyi kullansın, hayatı onların hayatına; hayatta kalması da onların hayatta kalmalarına bağlı olsun.” [15] Benna’nın hayatında etkili olan bir diğer isim ise Muhammed Abduh’tur. Afgani’nin tilmizi (öğrencisi) olarak tarihe geçmiştir. Abduh’un İbn Teymiyye’den dinin selef kurallarına geri dönerek İslam’ı arındırma düşüncesinden esinlendiği ve MK’nin bugün de koruduğu selefi düşünceyi oluşturduğu kabul görmektedir. Bu düşünceye binaen, Comte felsefesini kullanarak evrensel olarak kabul görecek bir İslami düşünce meydana getirmeyi ve bir grup eşit ve ulema tarafından halka İslam’ı anlatacak bir sistem kurmayı amaçlamıştır. Bir başka popüler tanım da mutlak itaat sistemine gelmiştir. ‘Mutlak otorite İslam’ın kurallarına aykırıdır. Halifeye, ancak Peygamber’in izinden gittiği sürece itaat edilmelidir’ der. [16] Bir başka tanımı da İslam’ın modernite ve vahiy arasındaki muğlâkta kalmış durumuna yapmıştır Abduh. Kant’ın da Saf Aklın Eleştirisi kitabında kısmen değindiği konuya İslami bakış açısıyla izah getirmiştir. İslam vahiy ve aklın arasındadır düşüncesi halen Abduh’un modernist mi yoksa ıslahatçı mı olduğu sorusuna cevap vermeyi zorlaştırmaktadır.
  12. 12. 10 Burada yer vereceğimiz son isim ise Reşit Rıza’dır. Halen panarabist midir yoksa panislamist mi sorularına cevap verilememesine karşın, 1902-1903 yılları arasında Menar Dergisi’ndeki yazıları ve Türk hükümetine halifelik noktasındaki ‘tüm İslam dünyasını kucaklayıcı önerileri’ panislamist olduğu görüşünü destekler. Fakat yazılarında Araplar ve Osmanlı Türkleri arasında etnik bir ayrıma gittiği de açıktır. [17] Rıza, birçok makalesinde Filistin sorununa da değinmiştir. Menar dergisinde bu konuyu çokça işlemiş ve Filistinlilere bazı çözümler önermiştir. Bunlardan birisi de onları “Kuran ve Peygamberin sünneti ile yönetilen bir ulus olmaya’’ çağrısıdır. [18] Seyyid Kutub Ekim 1906’da Mısır’da doğmuştur. Hasan el-Benna ile beraber Müslüman Kardeşler’in fikri önderi olarak kabul edilmektedir. İkisi de 1906 yılında doğmuş olmakla beraber hayatları boyunca hiç karşılaşmamışlardır. Bunun sebebi, Benna’nın öldürüldüğü 1949 yılına kadar Seyyid Kutub’un Müslüman Kardeşler ile henüz yollarının kesişmiş olmamasıdır. Kutub’un İslam’a genel olarak yöneliş aşaması 1940’lı yılların sonlarına denk gelmektedir. Önceki dönemini “Kur’an’ın gizlerini anlayıp ona dönmeden önce hayatımın 30- 40 yılını Avrupa felsefesi çalışarak ziyan ettim” diyerek anlatmıştır. Kutub, 1949’da Amerika’ya gitmiş/gitmek zorunda kalmış ve burada iki yıl kadar kalmıştır. Amerika’daki yaşam tarzı, ahlaki yapı, din tasavvurunu gözlemleme fırsatını bulduğu bu yıllarda Batı medeniyeti hakkındaki olumsuz fikirleri de netlik kazanmıştır. Yurda dönüşünde ABD’yi o denli sert bir dille eleştirmiştir ki; sonucunda Eğitim Bakanlığı’ndan istifaya zorlanmıştır. 1952’de yapılan darbede Müslüman Kardeşler ile Nasır beraber hareket etseler de darbeden kısa süre sonra Nasır yönetimi ile ters düşmüşlerdir. Bu yeni dönemde de birçok MK üyesi gibi Kutub’un da bastırılma süreci ve hapishane günleri başlamış oluyordu. Nasır’ın zindanlarında yaşadığı ve tanık olduğu zulmün Kutub’un radikalleşmesinde temel etken olduğu kabul edilmektedir. İdam edildiği 1966 yılına kadar -kısa aralıklar dışında- hayatı hapishanelerde geçmiştir. Fikirleri... Kur’an tefsiri olan ve klasik tefsir geleneğine bağlı kalmayarak yazdığı ‘Fi Zilalil Kur’an’ ve ‘Yoldaki İşaretler’ adlı eserleri fikri hayatının zirve noktaları olarak kabul edilmektedir. Kutub’un fikirlerini anlayabilmek için bu iki eser temel noktalardır. Batı medeniyetini ve dünyanın güncel meselelerini de ciddi bir şekilde tetkik eden Kutub, Kur’an’ın sadece bireysel yaşam tarzı üzerine değil, toplumsal ve siyasal yapı üzerine de kurallar koyduğunu ve Allah’ın koyduğu eskimeyen kuralların insan yapımı kurallardan - şüpheye yer vermeyecek şekilde- üstün olduğunu söylemiştir. Eserlerinde İslam’ın yaşadığı
  13. 13. 11 çağın kavramları, durumları, yaşayışı ve varoluş algılamasına nasıl baktığı sorularına cevap aramıştır. Bu bağlamda İslam’ın temel kavramlarını da yeniden yorumlamıştır. ‘Rabbani Hareket Yöntemi’ adlı bir hareket sistemi ortaya koymuştur ve bu sistemin de temellerini Kur’an’dan ve sünnetten almaya çalışmıştır; çünkü ona göre Allah hareket yöntemini davetçilerin içtihadına bırakmamıştır. Hareketin karşısında tavır aldığı şey ‘cahiliye’dir. Kutub “Gerçek şu ki; cahiliye tarihi bir dönemden ibaret değildir. Aksine cahiliye bir tavır alıştır, bir durumdur, bir inanıştır. Bir düşünüştür ve bu temeller üzerinde organik bir yapılanma ve bir toparlanmadır” [19] demektedir. Hareketi de şöyle tanımlamıştır: “İslami Hareket öyle bir harekettir ki, maddi otorite karşısında soyut açıklamalarla yetinmediği gibi, kişilerin vicdanları üzerinde de maddi güç kullanarak egemenlik kurmak yolunu da kullanmaz”. [20] Ayrıca toplumsal düzelmenin de yukarıdan dayatmayla olmayacağını düşünmektedir. “Muhakkak bir topluluk, kendi nefislerindekini değiştirmedikçe Allah da onların durumlarını değiştirmez” Ra’d 11 ayeti uyarınca düzelmenin ve çözülmenin toplumla olacağını söylemektedir. Seyyid Kutub, bireylerin “Allah’ın var ve bir olduğuna” kuvvetli bir şekilde iman ettikleri takdirde dinin koyduğu kurallara da tabiatıyla uyacaklarını söylüyor. Bu sebepten de akide problemlerine öncelik veriyor. Hatta bu durum, onun fıkhı önemsemediği eleştirilerine maruz kalmasına da sebep olmuştur. Bir fikir adamı olarak Kutub’u anlamak ve anlatmanın dışarıdan yapılan tespit cümleleriyle değil; bizzat onun kendi yazdığı eserleriyle olacağı düşünüldüğünden aşağıya eserlerinden bazı alıntılar koyulmuştur. Alıntılar yukarıda bahsedilen temel meselelerle ilgili seçilmiştir: “Bir İslam Toplumu’nun kurulabilmesi için bugün insanlığın mahrum olduğu şey, ‘evrimleşmiş’ bir İslam Hukuku değildir. İnsanlığın bu alandaki en büyük eksikliği, İslam’ı bütünüyle kabul etmekle ilgilidir. İslam fıkhının evrimleşebilmesi için, buna elverişli toprağı bulması gerekir. Bu toprak ise İslam Toplumu’ndan başkası değildir.” [21] “Kur’an-ı Kerim akli bir antrenman olmak üzere gelmiş bir kitap değildir. O, bir edebiyat ve sanat kitabı da değildir. Bir kıssa ve tarih kitabı da olamaz. Bütün bunlar her ne kadar onun muhtevasında yer alıyorsa da, o bir hayata şamil olmak üzere gelmiş bir kitaptır.” [22] “İslam’ın ilk görevi, yeryüzünün dört bir yanında bulunan egemen cahili tasavvurlarla veyahut cahili şartlarla barış yapmak değildir. İslam, hem tasavvur açısından hem de bu tasavvurdan fışkıran şartlar açısından cahiliye ile birlikte ortalama ve yarım çözümleri kabul etmez. Ya o ya da bu.” [23]
  14. 14. 12 “Batı dehası bu süre içerisinde ilim, kültür, müessese ve maddi üretimden oluşan önemli bir birikim ortaya koymuştur. İnsanlık şu anda bu büyük birikimin zirvesinde bulunuyor. Bu birikimi ve onu temsil edenleri küçümsemek kolay bir şey değildir.” [24] “Cahiliye soyut bir nazariye olarak ifadesini bulmadığından, aksine bu şekilde bir organik ve dinamik bir topluluğun ifadelendirdiği bir şey olduğuna göre; bu cahiliyeyi ortadan kaldırmak ve insanları tekrar Allah’a geri çevirmek için soyut birtakım nazariyelerle ortaya çıkmak, asla caiz de olmaz, hiçbir fayda da vermez. Çünkü o takdirde fiilen mevcut olan ve dinamik ve organik bir toplulukla müşahhas ifadesini bulan cahiliyeye denk bir güçle ortaya çıkılmamış olacaktır.” [25] “İslam hakkında yazılmış binlerce kitap, mescitlerde, salonlarda veya meydanlarda yapılan binlerce konuşma, İslam’ı propaganda eden binlerce film, Ezher’den veya Ezher’in dışından binlerce heyet... Evet bütün bunların hepsi, yeryüzünün herhangi bir parçasında İslam’a göre ve İslam için yaşayan, bu dinin özelliklerini müşahhaslaştıran ve İslam’da hayat şeklini ortaya koyan küçük bir İslam toplumunun vereceğini asla veremez.” [26] El Ezher Eğer Allah dilese, Ezher’in ilmi gücüyle tarikatların ruhî gücü bir araya gelse, bunlara İslami toplumların ameli gücü eklense, hiç şüphesiz eşi görülmemiş bir ümmet çıkardı ortaya. (Hasan el-Benna, sy. 44) Müslüman Kardeşler’in büyümesinde ve bu denli büyük hareket haline gelmesindeki en önemli paylardan biri de el-Ezher’li hocalara ve öğrencilere aittir. Benna, Ezher’i ‘kuru bir eğitim ve insanların ihtiyaçları dışı eğitim vermek’ noktasında eleştirmiştir. Hasan el- Benna’nın el-Ezher rektörü Şeyh Mustafa el-Meraği’yle olan dostluğu sebebiyle söylemlerini belli dönemlerde yumuşatmıştır. Benna’nın ‘El-Ezher’deki İslam bilginlerin, Müslüman Kardeşler’in başarısının aynı zamanda el-Ezher’in başarısı olduğu ve aralarında bir birliğin tabii olduğuna ikna etmek için çaba harcanmalıdır. Ne pahasına olursa olsun mümkün olduğunca el-Ezher’li ulemayı ve öğrencilerini kazanmak gerekmektedir. Kardeşler aynı zamanda Vaaz ve İrşad dairesinin ve cami imamlarının desteğini de almalı ve onlarla işbirliği yapmalıdırlar’ [27] söylemi ifadeyi destekler niteliktedir. Bu konuda aksi bir iddiayı belirtmek gerekirse Cemal el-Benna ‘El-Ezher ile Müslüman Kardeşler arasında bir sevgi ve dostluk yoktu Müslüman Kardeşler’e yalnızca bir avuç Ezherli katıldı’ demiştir. [28] Yapılanma Müslüman Kardeşler, genel hatlarıyla aynı çizgiyi takip etse de gerekli hamleleri yerinde ve doğru şekilde yapmışlar ve bu sayede başarıyı yakalamışlardır. Üye sayısının artışı
  15. 15. 13 ve Müslüman Kardeşler fikriyatının ülke geneline yayılmak istenmesi üzerine işlerin daha rahat yürütülebileceği Kâhire’ye taşınmış ve bu olay Müslüman Kardeşler için bir dönüm noktası olmuştur. Bu dönemde 300’e yakın şubeye ulaşılmıştı. Cemiyetin 1930’larda yönetimi dört düzeye bölünmüştür. Kahire’de yer alan Merkez, Bölgeler, Mıntıkalar ve Şubeler. [29] Genel Şûra Meclisi İlk toplantı 17 Mart 1935 Cumartesi günü yapılmıştır. Bu toplantının müdavimleri arasında Genel Mürşid, yönetim kurulu, şube temsilcileri yer alırken halktan isteyenler de katılabilmektedir. Bütün ana kararlar burada alınmaktadır. Üçüncü toplantısında alınan kararlarla Müslüman Kardeşler’in idari yapılanması şekillenmiş ve 10 ayrı bölüm oluşturulmuştur. Bu bölümler; -Genel Mürşid, -Genel İrşad Bürosu, -Bölge temsilcilerinden oluşan Genel Danışma Meclisi, -Şube temsilcileri, -Merkezi Danışma Meclisleri, -Bölge Kongreleri, -Büro temsilcileri, -İzcilik Kolları, -Kızkardeşler Kolları. [30] İzciler ile kızkardeşler kolu dışındaki birimler Müslüman Kardeşler’in idari yönetiminde yer almıştır. Üyelerin katılımı ve rütbe sistemlerine bakıldığında, ilk çatışmadan derslerin çıkarıldığı ve toplumsal statüye göre değil meziyete dayalı bir terfi sistemi uygulandığı görülür. Hasan el-Benna, MK’ya katılmak isteyen kişinin yemin etmesi gerekmektedir. [31] Genel İrşad Bürosu Heyeti İlk kongrede alınan ‘belirli aralıklarla bölgesel kongreler yapılmalı’ kararını uygulamaya koyup sorumluluğu üstüne alan kuruldur. Üç ayda bir toplanılır ve yakın şubeler
  16. 16. 14 katılım gösterirdi. Burada, o güne kadar yapılanlar sorgulanır gelecekte ne yapılacağı tartışılırdı. İlk kongrelerinde, her şubenin kendi kapasitesine göre uygun sayıda çocuğa Kuran eğitimi vermesi, vaizlerin yakın beldeleri dolaşması, gazetelerin teşvik edilmesi gibi halkın dini içselleştirmesini sağlayıcı kararlar alınmıştır. [32] Yine bu zamanlarda hedefler arasına Öğrenciler Kısmı’nın kurulması ve Ezher’deki ilim adamları ve öğrencilerin çalışmalarından faydalanılması eklenmişti. Daha sonra komşu bölgelere giderek hareketi büyütme görevi de bu heyete verilmiştir. Heyetin içinde Ezher’den öğrenciler ve akademik personel bulunması koyulan hedefin amacına vardığını göstermekte. Mali Yapılanma 1920’lerde İslami cemiyetler kendi finansörlerine bağlıydılar ve bağımsız hareket etme yeteneklerini kolayca kaybedebiliyorlardı. Bu nedenle, cemiyetin mali bağımsızlığını sağlaması Benna’nın temel kaygısı haline gelmiştir. Zaman içinde İhvan hakkında en büyük soru işaretleri, içlerinde zengin insanların çok olmamasına rağmen bu harcamaların nasıl yapıldığı konusunda ortaya çıkmıştır. Tabii, bu hareket planlanırken mali yönü de göz önüne alınmıştır. Öncelikle üyelerden her birinin kazancının beşte birini derneğe bağışlaması isteniyordu. Alt sınır olarak ise onda bir belirlenmişti. Ayrıca başka bir gelir de 1937 yılının Mayıs ayında çıkarılmaya başlanan En-nezir dergisinin ve sair risalelerden elde edilen gelirlerdir. Bunun dışında Ramazan ayında ve Hz. Muhammed (sav)’in doğum gününe denk gelen günde bir miktar para toplayabilmektedir. Dışarıdan destek alındığı durumlar da görülmektedir. Buna örnek olarak, Süveyş Kanalı Şirketi’ne ait kurumlar gösterilebilir. Kanal Bölgesi ve Kahire’de bazı kasabalardaki şubelerin desteklenmesi için bu kurumlardan alınan belli miktarda yardımlar vardır. [33] Yine aynı kurumlar, İngiliz yönetiminde olmasına rağmen, İsmailiyye’deki bir cami ve üstüne okul yapımında ciddi bir maddi yardım yapmıştır. Bu yardım, İngilizlerin Mısır halkının antipatisiyle karşılaşmamak için yaptığı göstermelik yardımlardan sayılabilir. Müslüman Kardeşler’in Batılı güçlerle ilişkisinin bulunduğu yorumu yapılması çok doğru olmaz. Çünkü Müslüman Kardeşler İngilizler’in desteklediği örgütler listesinde yer almamaktadır. [34]
  17. 17. 15 Müslüman Kardeşler ve Eğitim Daha önce, Genç Müslüman Kardeşler üyesi olan ancak yeteri şevki burada göremeyen Benna, hükümet sisteminden bağımsız, İslami bir sisteme dayanan ve gençliğe İslami bir çevre edindirmeyi amaçlayan bir eğitim şablonu çizmiş ve bunu daha sonra yürürlüğe geçirmiştir. Hasan el-Benna, 1912 yılında Reşid Rıza tarafından kurulmuş olup öğretmen ve davetçi yetiştirmeyi planlayan Vaaz ve İrşad Okulu’na bir gönderide bulunmuştur. [35] Bu davete bir cevap geldiği konusunda kaynak bulunamamış olup Hasan el-Benna’nın düşüncelerini hayata geçirdiği ve ‘Hira İslam Enstitüsü’ adı altında bir okul kurduğu hatıralarından okunmaktadır. [36] Bu okulun kıyafeti ve eğitim sistemi kendine hastır. Kıyafeti ulusal dokuya uygun bir cübbe, ulusal yapım bir fes ve sandalettir. Dersler iki aşamalıdır, sabah öğretimi erken başlar ve öğle namazından önce son bulur, öğle öğretimi ise ikindi namazından hemen sonra başlar. Benna’nın hatıralarında belirttiği gibi amaçlarından biri dini tatbiki öğretmek ve öğrencileri Ezher’e hazırlamaktır. Bundan hareketle Lia’ya göre, Hasan el Benna’nın amacı, genç ve adanmış vaizlerin yetiştirilmesi, en modern propaganda programlarının tatbiki, resmi İslam’dan uzak durma ve siyasi ve ulusal meselelere güçlü bir ilgidir. [37] Daha sonra aktifliğini koruyamamış olmasına karşın bulunduğu dönemde halktan karşılık bulmuştur. Bayanlar için ise ‘Müminlerin Anneleri Okulu’ açılmış ve programları ve öğretmen seçimleri Benna tarafından yapılmış ve Genel Maarif Bakanlığı onu devralana kadar planlandığı ölçüde başarılı olmuştur. 1938’de ‘İslam, inanç ve devlettir, kitap ve kılıçtır, bir hayat tarzıdır’ söylemi yaygınlaşarak politize olmaya başlamıştır. Buna örnek olarak, II. Dünya Savaşı’na girmeme taraftarı olan MK, Vefd Partisi’ne direkt karşı çıkmamasına karşın; Süveyş Kanalı Şirketi’nin millileştirilmesi gibi riskli siyasi pozisyonlar aldı. 1933’te Kral Fuat’a bir mektup yazan Benna, bunları elli istek adı altında Hatıralarım adlı eserinde detaylı bir biçimde belirtmiştir. MK’nin silahlı kanat oluşturması ile ilgili olarak Oliver Carre’e göre İngiliz işgaline karşı mücadele etmek düşüncesi etkili olmuştur. Bu konudaki görüş ayrılıklarından sonra, bir kısım bölünmeler yaşanmış ve gizli aygıt (al-jihaz ak sirri) ya da özel örgüt (en-Nizam el Khas) denilen bir kanat oluşturulmuştur. [38]
  18. 18. 16 Bu ordu, hukuk, ilkyardım ve silah eğitimi almış ve bir odada Kuran’a el basarak sadakat yemini etmiştir. Bu kanadın bir bölümü Nasır’ın Hür Subaylar hareketi ile ilişkilidir. 1948’de Arap-İsrail Savaş’ına katıldıklarından MK’nin hareket yeteneği görülmüş ve bunun sonucunda Mısır ordusu ile ilişkiler güçlenmiştir. Ürdün Yapılanması Kura tarafından kurulmuştur. 1930’da MK ile tanışan ve daha sonrasında aktif roller alan bu isim, kuruluşunun iznini Kral Abdullah’tan 1945 yılında alabilmiş ve 1946’da hayır kurumu olarak açılmıştır. Kral Abdullah açılışına katıldığı gibi bu kuruma açıkça da destek vermiştir. Açılış prensipleri arasında en dikkat çekeni ‘Arap kültürüne İslami ilkelere göre katkıda bulunmak’ idi. Amaçlarını ise, İslam’ı arındırmak, Müslüman ülkelerini birleştirmek, fakirlere yardımı yaygınlaştırmak ve evrensel bir İslami kültür oluşturmak olarak açıklamışlardır. [39] Bu yapılanma asıl atılımı Muhammed Abdurrahman Kalifa başa geldiğinde yaşamıştır. Kalifa, MK’nin büyük bir İslami platform ve doktrinden beslendiğini ve siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyal meselelerle ilgilenmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu açıklama, MK Ürdün yapılanmasını İslami bir komite kapsamına sokmuştur. [40] Mısır’da Nasır’ın baskıları sonucu Ürdün yapılanması kendi karakterini yansıtır ve bunu yayınlar: 1. Ürdün İslami dünyanın ayrılmaz bir parçasıdır, 2. Müslüman Kardeşler İslami olmayan hiçbir rejimi kabul etmez, 3. Şeriatı uygulamayan hiçbir hükümeti desteklemez. Zihniyetler paralellik gösterdiğinden, Mısır Müslüman Kardeşler ve Ürdün aynı sorunlara parmak basmış ve hükümetten aynı isteklerde bulunmuştur. Filistin sorunu İslami bir problem olarak ele alınmış ve anti-seminist çalışmalar hep bu noktada kendine yer bulmuştur. Suriye Yapılanması Müslüman Kardeşler’in Mısır dışına çıktıkları ilk yer Suriye’dir. İlk lideri El-Ezher’de hukuk okuyan ve Mısır’da Hasan el Benna ile tanışan Mustafa Sibai’dir. İlk büroları 1935’de belli başlı kentlerde açılmıştır. Örgütün merkezi Halep’tedir. 1957’de Müslüman Kardeşler’in merkezinin Mısır’da yasaklanması sonucu Suriye kolu, bölgedeki tüm MK faaliyetlerinin merkezi konumuna gelmiştir. Mısır hükümetinin baskıları sonucu Suriye yönetimi, 1958’de faaliyetleri yasaklamıştır. Ayrıca Esad yönetiminin Sünnileri dışlaması da örgütün önemli
  19. 19. 17 dezavantajlarından birisidir süreç içerisinde. Söylemlerdeki Arap vurgusu da Müslüman ama Arap olmayan halkların da uzaklaşmasına sebep olmuştur. Müslüman Kardeşler, bütün Suriye’de özellikle Halep, Hama ve Humus’un içinde bulunduğu Kuzey-Batı Suriye bölgesinde etkili olmaktadır. Mısırlı Müslüman Kardeşler’e göre Suriyeli Müslüman Kardeşler’in daha az eğitimli ve varlıklı olduğu söylenmektedir. 1979’da Halep Harp Okulu’nda Alevi öğrencilere açılan ateşte 83 öğrenci öldürüldü. İktidarsa buna karşılığı 1980’de Halep’te güvenlik güçlerine ateş açıldığı söylenen bir binadaki 80 kişiyi infaz ederek vermiştir. Başarısız bir darbe girişiminden sonra 1980’de Suriye’de çıkartılan kanunla Müslüman Kardeşler’e mensup herkesin suçlu kabul edileceği ve cezasının idam olduğu belirtilmiştir. Bu gelişmeler üzerine üyeler Irak ve Ürdün’e sığınmışlardır. Suriye Müslüman Kardeşleri Genel Sekreteri Muhammed Riyad Şukfa da bu kanundan dolayı 26 yıl Irak’ta sürgün hayatı yaşamıştır. 1982’deki Hama katliamından önceki ayaklanma da yine MK tarafından başlatılmıştır. Hama katliamı MK için büyük bir darbe olmuştur ve Arap Baharı sürecine kadar da örgütün Suriye içinde önemli bir faaliyetine rastlanmamıştır. Gelinen son süreçte Müslüman Kardeşler Suriye’deki isyan dalgasına destek vermektedir. Suriye Müslüman Kardeşleri Genel Sekreteri Muhammed Riyad Şukfa, dini bir devlet empoze etmeye çalışmadıklarını ve bütün Suriyelilerin eşit haklara sahip olduğu bir yönetim istediklerini belirtmiştir. Müslüman Kardeşler ve Siyaset Mısır’da, siyasi partilerin eski ve köklü bir geçmişi vardır. 1907 yılında Mustafa Kamil tarafından kurulan Vatan Partisi (Hizbu’l-Vatanî) ile kısa bir süre sonra Ahmed Lütfi tarafından kurulan es-Seyyid Ümmet/Millet Partisi (Hizbu’l-Ümme) bunların en eskileridir. Sonraki dönemlerde de Mısır’ın siyasal ve kültürel hayatında önemli bir yeri olan Vefd Partisi, işgal altındaki toprakların geleceği açısından İngilizlerle resmi olarak görüşme yetkisini almıştır. Abdülnasır döneminde bu gelenek sekteye uğrasa da Enver Sedat döneminde kısmi olarak yeniden başlamış, 1977 yılında 40 nolu siyasi partiler kanunu ile üç eğilim altında hayata yeniden geçirilmiştir (Sol eğilimi temsilen Sosyalist Birlik Partisi - Hizbu’t- Tecemmu’l-İştirakî; Sağ eğilimi temsilen Delegasyon Partisi - Hizbu’l-Vafd ve Ilımlı/Orta eğilimi temsilen Demokratik Vatan Partisi - el-Hizbu’l-Vataniyu’d-Dimukratî). [41] 1928’de bu hareket başladığında politik bir hareket değildi, bunun nedeni olarak ülkenin İngiliz sömürgesi durumunda olması, halktan destek almadan bu yolda başarılı
  20. 20. 18 olmanın imkansız olması gösterilebilir. Kahire dönemi bu noktada çok önemli bir işlev görmüştür ve zaman içinde Politik İslam’ın en önemli temsilcisi olmuştur. Birçok farklı siyasi yönetim tarzları altında geliştiğinden, Müslüman Kardeşler ideolojisi de bu süreçte değişik evrelerden geçmiştir. Bu çeşitlilik; yeni nesli, fikri yapıyı ve politikayı ilgilendiren zengin bir çeşitlilik sağlamıştır. [42] 2007’de yayınladıkları program taslağı ile siyasi parti olmanın işaretlerini veren MK, 2011 Şubat’ında parti kuracağını duyurmuş ve 30 Nisan’da da resmi hüviyetine kavuşmuştur. Özgürlük ve Adalet Partisi olarak Mart 2011 referandumunu desteklemişlerdir (Referandumu destekleyenler arasında liberaller ve ordu da vardı). Ve o yılki seçimlerde yüzde 36 oy almıştır (Halk Meclisinde 498 koltuğun 217’sini, Şura Meclisi’nde 270 koltuğun 105’ini, Kurucu Meclis’te ise yüzde 16 oy almıştır) partinin hedefi ise yüzde 50’ye ulaşmak olarak koyulmuştur. En başta demokrasi anlayışından söz edilmezken, 2000’lerde söylemler değişmiştir. “Çözüm İslam’da” söyleminin yerini artık “demokratik değişim” almış durumda. Abdül Munim Ebu Futuh’un, ‘MK şuna inanıyor ki, demokrasi eksikliğinin en önemli nedeni Batılı hükümetler, çünkü demokrasi eksikliğinin terör ve şiddete neden olduğu artık kanıtlanmış olmasına karşın İslam ve Arap ülkelerinde diktatörleri destekliyorlar’ söylemi bu görüşü desteklemektedir. Yine İhvan’ın liderlerinden İrşad Bürosu üyesi Saad el-Hüseyin, Milliyet’ten Hasan Cemal’e yaptığı açıklamada şöyle konuşmuştur: “Son dönemde iyi sınav verdi ordu. Halktan yana kullandı gücünü... En kısa zamanda seçilmiş hükümete bırakacağız diyor ordu. Ona inanıyoruz”. “Yol haritası nedir?” sorusuna ise; “Demokrasinin temel ilkelerine sadığız, bağlı kalacağız. Halk isterse geliriz, istemezse gideriz” şeklinde cevap vermiştir. [43] Özgürlük ve Adalet Partisi Bu süreç içerisinde, MK Şura Meclisi de Özgürlük ve Adalet Partisi’ni kurmuş ve başkanlığına 2000-2005 yılları arasındaki en iyi parlamenter seçilen Muhammed Mursi’yi getirmiştir. Müslüman Kardeşler Genel İrşad üyesi olan Mursi, ciddi bir siyasi ağırlığa sahiptir. Mursi’nin yardımcılığını ise, Dr. İsam el-Aryan ile Hıristiyan düşünür Dr. Refik Habib yapmaktadır. Partinin Genel Sekreteri Dr. Muhammed Sa’d el-Ketatini dini çevrelerde tanınan bir şahsiyettir. Parti yeni kurulmuş olmasına rağmen büyük bir halk kitlesinin desteğini almış bulunmaktadır. [44] Partinin siyasi düşünceleri ve hareket eksenleri ise şu şekilde özetlenebilir: Filistin sorunu önceliklidir ve İsrail tanınmamaktadır, Mısır’a ABD eksenli manipülasyonlar istenmemekte ve kendi politikalarını yapma taraftarıdır. Türkiye ve İran hakkındaki
  21. 21. 19 düşünceleri ve atabilecekleri adımlar ise olumludur. İran ile ortak çıkar noktasında her türlü işbirliğine hazır olduklarını belirtirlerken, Türkiye’nin içinde bulunduğu durum beğenilmekte, Başbakan Erdoğan’ın yaptığı açıklamalar kabul görmekle birlikte, ortak bir kültürü paylaştığımızı da kabul etmektedirler. Müslüman Kardeşler ve Türkiye 1930’lu yılların Müslüman Kardeşler Cemiyeti ile şu anki yapısı çok değişmiş durumda. Şu anda birçok söyleme de konu olmuş durumda olan ifadeye göre, ilk başlarda antikapitalist söylemler olsa da şu anda MK’nin içinde kapitalist zihniyetler yer almakta. Yine aynı şekilde halifeliğin kaldırılması nedeniyle Türkiye’ye kızgın olunmasına rağmen şu anda MK içinde Türkiye örneğini görüp benzerini gerçekleştirmek isteyen grubun ağırlığı hissedilmeye başlandı. En son olarak MK Teşkilatı Rehberlik Konseyi Başkanı Muhammed Bedii, Türkiye’nin 2002’den beri yaşadığı kalkınmayı örnek göstererek sabır istedi. “Türkiye, evlatları kalkınmayı gerçekleştirene kadar bekledi. Devrimlerin yaşandığı birçok ülkede olduğu gibi Mısır'da da farklı gruplar arasında anlaşmazlıklar yaşanması doğal” dedi.[45] İhvan’ın efsanevi lideri Hasan El Benna’nın Avrupa’da yaşayan torunu Tarık Ramazan’a göre, “İhvan bünyesinde farklı eğilimler barınıyor. Fakat hareketin liderliği artık genç üyelerin arzularını tam olarak temsil etmiyor. Gençler dünyaya daha açık, ülke içinde reform gerçekleştirmek derdinde ve Türkiye örneğinden heyecan duyuyor. Birleşik bir hiyerarşik görünüşün arkasında birbiriyle çatışan güçler var. Hareketin hangi yola gireceğini kestirmek çok zor.” İhvan’nın içinde katı dindarlarla ‘Türkiye örneği’ni savunanlar arasında her şey olabilir, ancak artık İhvan’ın ‘radikal İslamcı’ olarak tanımlanan türden bir yol tutacağını ileri sürmek gerçekçi olmaz.[46] Sonuç ve Değerlendirme Çoğu Ortadoğu ülkesi gibi Mısır da önemli bir süreçten geçmektedir. Bunun sonucunda ülkenin geleceği şu anda atılacak adımlar ve problemsiz ilişkiler ile şekillenecektir. Türkiye’nin bu noktada ihtiyacı olan ise, kültürel ilişkileri düzenleyecek sağlıklı bir politika. Yine bu paralelde, Ezher’in yeniden yapılanması sürecinde Türkiye’nin aktif davranıp muhtemel bir Türkiye karşıtlığının önüne geçmelidir. Özgürlük ve Adalet Partisi’nin Türkiye’nin yaşadığı sağlıklı dönemi ve politikalarını beğenmesi; aynı zamanda, işbirliğine hazır olması da bunu kolaylaştıracak etmenler arasında sayılabilir. Devrim sonrası akademisyenlerin ve köşe yazarlarının çoğunlukla Türkiye demokrasisinin, dış ilişkilerde
  22. 22. 20 izlenen yolun incelenmesi gerektiğinin altını ısrarla çizmesi Türkiye ile iyi ilişkilerin habercisi ve kolaylaştırıcı başka bir etmeni olabilir.
  23. 23. 21 KAYNAKÇA 1. http://www.enderuncemiyeti.org/mis.pdf 2. OAKMAN Jonathan, ‘’ The Camp David Accords’’, Case Study 3. Hasan El Benna, Hatıralarım, Beka Yay. sy.85 4. Hasan El Benna, Hatıralarım, Beka Yay. sy.39 5. Hasan El Benna, Hatıralarım, Beka Yay. sy.133 6. Brynjar Lia, Hasan el-Benna ve Müslüman Kardeşler Cemiyetinin Doğuşu, s. 70 7. Kısmul-Manâtıq:Neşretun Ammeh (basılmamış), sy. 2-3 8. En-Nezir, no.2, 1358/1939, başyazı. 9. 9 Yusuf Rodriguez, “A Short Biography on Hasan Al-Banna - Islamic revolutionary and teacher of Da’wah,” Latino American Dawah Organization, January 1, 2002, http://latinodawah.org/newsletter/jan-mar2k2.html (accessed November 20, 2006). 10. Mortimer, Faith & Power, 286. 11. http://www.taraf.com.tr/ayse-hur/makale-musluman-kardesler-kimdir.htm 12. Louis J. Cantori, “Religion and Politics in Egypt,” in State and Ideology in the Middle East and Pakistan, ed. Fred Halliday and Hamza Alavi, (London: Macmillan Education, 1988), 82. 13. http://www.ozgurlukdunyasi.org/arsiv/74-sayi-219/352-1928den-gunumuze- musluman-kardesler 14. Hasan al-Banna, ‘’to wehat do wer Invıte Humanity’’, www.prelude.co.uk/mb/banna/index2.htm 15. Ahmed Emin, Zu’ama’ el-ıslah fi’l-‘asr el hadis, Mektebe ennahda el-masriyye, Kahire, 1949, s. 84. 16. A. Nabiş Khoury, Islam and Modernization in the Middle East: Muhammed Abduh, An Ideology of Developement, s.17. 17. Adeed Dawisha, Arap nationalism in the twentieth Century: From Triumph to Despair, Princeton and Oxford: 2003, sy20-22. 18. “Rashid Rıda, Muhaveretü’ş-muslih ve’l-mukallid fi mes’eleti’l-ictihad ve’t-taklid s. 76” 19. Fi Zilalil Kur’an- 13.Cüz, s.141-142 20. Me’alimu fi’t-Tarik s.57 21. el-İslamu ve Müşkilatu’l-Hadara s. 184 22. Me’alimu fi’t-Tarik, s.15 23. Me’alimu fi’t-Tarik s.145-148, 24. Me’alimu fi’t-Tarik s.6 25. Me’alimu fi’t-Tarik s.46-47 26. el-İslamu ve Müşkilatu’l-Hadara 180-181 27. El, Minhac, s. 10-11 28. Cemal el-Benna ile mülakat, Bahar 1995. 29. http://www.haksozhaber.net/ihvan-i-muslimin-teskilati-fikri-ve-siyasi-yapi-- 23655h.htm 30. Hasan El Benna, Hatıralarım, Beka Yay. sy.340 31. MK Cemiyeti’nin Genel Yasası’nın (1934) 6. Maddesi: “Cemiyetin ilkelerini onaylamaya, onun amaçlarının gerçekleşmesi için çalışmaya, İslam ahlakına sıkı sıkı bağlanmaya, cemiyetin vakarını korumaya ‘Allah şahidim olsun!’ diyerek söz veriyor musunuz? [Beklenen cevap, ‘Evet, söz veriyorum.’dur] O halde ben de seni kendim ve MK adına Allah katında kardeşlerimizden biri olarak kabul ediyor ve sana sabır ve
  24. 24. 22 doğru sözlülüğü emrediyorum; Allah beni ve seni bağışlasın. [Cevap, ‘Ben de bunu kabul ettim. Sizin kardeşiniz olacağım.’ olmaktadır.]” 32. Hasan El Benna, Hatıralarım, Beka Yay. sy.300 33. Cemal el-Benna, Hitabu Hasan el-Bennaiş-Şabbi ila Ebihi, s. 126 34. Brynjar Lia, Hasan el-Benna ve Müslüman Kardeşler Cemiyetinin Doğuşu, s. 72 35. Hourani, Arabic Thought in The Liberal Age 1798-1939, sy 227. 36. Hatıralarım, Hasan el-Benna, Beka Yay. S 168. 37. Brynjar Lia, Hasan el-Benna ve Müslüman Kardeşler Cemiyetinin Doğuşu, s. 84 38. Olivier Carre, Les Freres musulmans : Egypte et Syrie s. 30-31. 39. Mansoor Moaddel, Religion and the State, s.538. 40. Quintan Wiktorowicz, The Management of Islamıc Activism, s. 96 41. RAMAZAN YILDIRIM, TARIK ABDULCELİL, Mısır Siyasi Haritası, s. 4. 42. Amr Al-Chobaki, “The Future of the Muslim Brotherhood,” IkhwanWeb, June 12, 2006, 6, http://www.ikhwanweb.com/lib/brotherfuture.doc (accessed September 2, 2007). 43. http://www.ozgurlukdunyasi.org/arsiv/74-sayi-219/352-1928den-gunumuze- musluman-kardesler 44. Parti’nin Facebook Sayfası: http://ar-ar.facebook. com/7oria.we.3adala 45. http://www.cnnturk.com/2013/dunya/03/06/musluman.kardesler.turkiyeyi.ornek.goster di/699022.0/ 46. http://www.ozgurlukdunyasi.org/arsiv/74-sayi-219/352-1928den-gunumuze- musluman-kardesler
  25. 25. 1 ARAP BAHARI’NIN İLK CEMRESİ: TUNUS Hazırlayan: Bünyamin Uzuncan
  26. 26. 2 ARAP BAHARI’NIN İLK CEMRESİ: TUNUS Tunus, asırlar boyunca Fenike Uygarlığı’ndan Kartaca’ya, Roma İmparatorluğu’ndan Osmanlı’ya kadim medeniyetlerin hüküm sürdüğü topraklar olarak süregelmiştir. Bu Akdeniz ülkesi; adeta Avrupa’nın Afrika’ya, Afrika’nın da Avrupa’ya açıldığı bir kapı niteliğindedir. Jeopolitik ve stratejik ehemmiyetinin yanı sıra entelektüel kimlikleriyle yetişen genç nüfusu, onu diğer Afrika ülkelerinden farklı kılmaktadır. 1300’lü yıllarda İbni Haldun gibi filozofların yeşerdiği bu coğrafya, devraldığı bu kültürel mirasa liyakat noktasında çaba sarf etmektedir. Toplumsal olaylarda dış görünüşün değil iç dinamiklerin önem arz ettiğini, insan ve toplumun karşılıklı etkileşimini ve yaşamın değişkenliğini açıklayarak, sosyoloji biliminin kurucuları arasında yer alan filozof, fikri bir devrin ve değişimin öncüsü olmuştur. Bugünün Tunuslu gençleri, İbni Haldun’un torunları olarak 700 yıl sonra bir başka fikri, siyasi ve sosyolojik devrin, bir başka dönemin öncüsü olmuşlardır: Arap Baharı’nın. Arap Uyanışı, Arap Devrimi ve en yaygın ifade şekliyle Arap Baharı olarak adlandırılan halk ayaklanmaları, Tunuslu Muhammed Bouazizi’nin 17 Aralık 2010 tarihinde kendini ateşe vermesiyle başlamıştır. Baskıya, zulme, şiddete ve adaletsizliğe tahammülün sınıra dayandığının işaret fişeği olan bu tek kişilik eylem, baharın gelmek üzere olduğunu müjdeleyen bir cemre olmuştur. İddia odur ki üniversite öğrenimini yarıda bırakarak seyyar arabasıyla Sidi Bouzid kentinde pazarcılık yapan Bouazizi, polisin kendisinden istediği rüşveti vermeyi reddetmiştir. Polis, seyyar arabasına el koymuş; Tunuslu bu genç, birkaç defa emniyet kurumuna başvurup seyyar arabasını geri istese de, olumlu yanıt alamamıştır. Aşiret üyesi olan ve toplumsal normların çok güçlü olduğu bir çevrede büyüyen Bouazizi’nin bir kadın polis tarafından tokatlandığı iddialar arasındadır. Ekmek teknesine el konulmasının, onurunun kırılmasının ve çabalarının sonuçsuz kalmasının deforme ettiği psikolojiyle hareket eden Bouazizi, Sidi Bouzid valilik binasının önünde bedenini ateşe vermiş, birkaç gün sonra da yaşamını yitirmiştir. Bu Tunuslu gencin farkında olarak ya da olmayarak rejime verdiği mesaj ise adeta: “Sizin yaptıklarınız, bu yaptığımın yanında daha az kötü değil!” olmuştur. 17 Aralık tarihinde yaşanan bu hazin olay, Arap Baharı olarak adlandırılan halk ayaklanmalarının kıvılcımı olduysa da, yaşanan ayaklanmanın sebepleri çok daha öncelerine dayanmakta, çok daha büyük çapta siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlar ihtiva etmektedir. Devrimin ruhunu anlamak için, halkların meydanlarda ne diye haykırdığına bakılmalı; diğer
  27. 27. 3 taraftan da olgular ve geçmişten bugüne yaşanan olaylar arasında analiz ve sentezler yapılarak devrimlerin bilinçaltı ortaya çıkarılmalıdır. Uzunca Rejimin Kısaca Geçmişi On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğine kadar Osmanlı Devleti’nin bir parçası olan Tunus, 1881 yılında Bordo Anlaşması ile Fransa himayesine girmiştir. O tarihten itibaren Fransızların sömürü ülkelerinden birisi olan bu Mağrip ülkesi, bağımsızlığını ise ancak 1956 yılında kazanabilmiştir. 1930’lu yıllarda Tunus’un bağımsızlık mücadelesini örgütleyen Habib Burgiba ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Destur Partisi, bu ülkenin siyasi tarihinde önemli iki aktör olmuştur. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren milliyetçi-seküler bir anlayışla iktidarın elde tutulması, diğer fikir ve ideolojilerin temsil haklarının olmasını engellemiştir. Ülke yönetiminde laik politikaları benimseyen, İsrail’e karşı yumuşak bir siyaset izleyen Burgiba, hem içeride hem de dışarıda hoşnutsuzluk meydana getirmiştir. İslami El Zeytuna Üniversitesi’nin kapatılması gibi Tunus’taki İslami camianın tepkilerini alan uygulamalar, bu dönemde sürekli gündemde kalmıştır. Diğer taraftan İslami kesinin dışlandığı, ötekileştirildiği bir süreç olarak nitelendirilen Burgiba iktidarında, muhalif sesler ya tutuklanmış yahut da ülke dışına sürgün edilmiştir. 1987’ye gelindiğinde ise, Tunus siyasi tarihinde eskisinden pek de farklı olmayan ‘yeni’ bir dönem başlamıştır. Mevcut cumhurbaşkanının sağlık durumunun görevini ifa etmesine engel teşkil ettiğini ileri süren General Zeynelabidin Bin Ali devletin başına geçmişti. Önceleri muhalefet karşısında ılımlı bir tavır sergileyen yeni cumhurbaşkanı, sürgündeki fikir ve siyaset adamlarını ülkeye geri çağırmıştır. Böyle bir siyasi atmosferde gerçekleşen 1989 seçimleri sonrasında İslami duyarlılıkları olan En Nahda Partisi %14,6 oranında oy alarak en güçlü muhalefet partisi konumuna ulaşmıştır. Bu vaziyet ise Destur Partisi ve Bin Ali tarafından bir tür tehdit olarak algılanmış ve İslami muhalefet başta olmak üzere, ülkedeki muhalif sesler bastırılmaya başlanmıştır. Nahda Partisi’nin lideri Muhammed Gannuşi ülkeyi terk etmiş, bu partinin birçok üyesi de tutuklanmıştır. Aynı şekilde ülkedeki muhalif seslerden bir diğeri olan seküler Cumhuriyet Kongresi de benzer baskılara maruz kalmıştır. Diktatörün Emniyet Subapları
  28. 28. 4 Ülke içindeki ya da ülke dışındaki muhalifler zaman zaman seslerini yükseltseler de, Bin Ali attığı adımla 23 sene iktidarda kalmayı başarmıştır. Özellikle 1990’larda Soğuk Savaş sonrasında Avrupa ve Kafkaslarda yönetimler yıkılıp haritalar değişirken, Arap coğrafyasındaki diktatörlerin nasıl ayakta kaldığı sorulabilir. Yanıt oldukça basittir: Düşman yaratmak. Hem siyasi hem de ekonomik anlamda Batılı devletleri arkalarına alan seküler- milliyetçi Arap diktatörler, içte İslami camiayı, dışarıda ise İsrail gibi Arap dünyasının yıllarca mücadele ettiği bir unsuru tehdit olarak gündemde tutma yoluna gitmişlerdir. Böylece İslami kesimin iktidara geçme ihtimaline karşılık Batıdan destek görmüşlerdir. Diğer yandan Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde Ortadoğu Uzman Yardımcısı olan Nebahat Tanrıverdi O’ya göre ise bu iktidarın arkasında temel olarak, uygulanan dış politika, ekonomik politikalar ve iç politikadaki dinamikler yatmaktadır: “Bin Ali iktidarı döneminde Tunus ekonomisi istikrarlı ama kısıtlı bir büyüme göstermiştir. İşsizlik oranlarındaki artış hızlı bir yükseliş grafiği şeklinde seyretmediği için sosyal tepkiler bu güne kadar sınırlı kalmıştır. Tunus’un Gayrisafi Yurtiçi Hasılası 2007 yılında %6,3; 2008 yılında %4,6 ve 2009 yılında %3,1’lik bir büyüme göstermiştir. Ayrıca enerji ve maden sektörlerindeki yatırım bu yıllarda artış göstermiştir.” Turizmin de önemli bir gelir kaynağı olduğunu belirten Tanrıverdi O, enflasyon artış oranlarının 2008’de %5,1; 2009’da ise %3,5 olduğunu belirtiyor. Sonrasında ise sözlerine şöyle devam ediyor: “En büyük ticari ortağı olan Fransa ise Bin Ali’nin 23 yıllık iktidarında önemli rol oynamıştır. Öte yandan 1980’li yıllardan 1994 yılına kadar Filistin Kurtuluş Örgütü’nün merkez ofisine ev sahipliği yapmıştır. Filistin meselesine verdiği tam destek, Tunus’un Arap dünyasında takdir kazanmasını sağlamıştır. Bölgesel anlamda Arap Mağrip Birliği ve Afrika Birliği’ne katkılarda bulunmuş, bu birliklere başkanlık yapmış Bin Ali, iktidarı boyunca Avrupa ve Afrika arasında özellikle ekonomik anlamda işbirliğinin artırılması için politikalar yürütmüştür. Dış politikada takındığı bu tavırlar nedeniyle Bin Ali’nin iç politikada izlediği otoriter tavır göz ardı edilmiş, uluslararası anlamda bir muhalefet ile karşılaşmamıştır. 23 yıllık iktidarının tüm otoriter yanlarıyla bu güne kadar ayakta kalmasının bir nedeni de bu bağlamda izlenen dış politika olarak görülmelidir.” Tüm bunların yanı sıra ülke içindeki muhalif seslere müsaade etmeyişi, yetişen nesli siyasetten uzak bir yapıya mahkûm etme çabaları ve Bin Ali karşıtı şahısların baskı ve şiddetle sindirilmesi, bunca sene iktidar kalabilmesinin önemli sebepleri arasındadır. Devrimin Bilinçaltı Tunuslu Muhammed Bouazizi’nin kendini ateşe vermesi Arap Halklarının sokaklara dökülmesinde buz dağının görünen kısmıdır. İnsanların isyan etme noktasına gelmelerinde 20, 30 hatta 40 yılın derin izleri vardır. Bu bağlamda isyanların siyasi, ekonomik ve sosyal sebeplerini irdelemek; hem bütünsel hem de ayrı ayrı ele almak isabetli bir değerlendirmenin anahtarı olacaktır.
  29. 29. 5 Tunus’taki 23 yıla ve öncesine bakıldığında, özgürlük, demokrasi, insan hak ve hürriyetlerinden uzak bir rejimin eseri olduğu görülür. Globalleşen dünyada bilgi ve sermayenin dolaşımının saniyeler içinde gerçekleştiği aşikârdır. Öte yandan, Tunus Halkı bilgi teknolojileri bakımından dünyaya entegre olmuşken; Bin Ali rejimi gibi otoriter ve baskıcı bir yapının hüküm sürmesi büyük bir tezattır. Özellikle hızla artan genç nüfusun bu durumu görmemesi mümkün değildir. İktidardakilerin söylemleriyle eylemleri arasındaki farklılık, bölgeler arasında ayrımcılık yapmaları, reformları geciktirmeleri ve siyasette maddi çıkarların ön planda olması Gazeteci-Yazar Turan Kışlakçı’nın belirttiği siyasi nedenlerden birkaç tanesidir. Daha da önemlisi; Arap diktatörlerin ömür boyu başta kalma anlayışları, babadan oğula geçen iktidarlar, Batılı ülkelerin kuklaları haline gelmeleri ve seçimlerde adaletin olmayışı sebepler arasındadır. Bu sebeplerin beraberinde getirdiği, dinamik ve potansiyel muhaliflerle mücadele edilip onların sindirilmek istenmesi, gençlerin siyaset dışına itilmeleri ve siyasi refleks gösterenlere de sert bir biçimde müdahale edilmesi de devrimlerin siyasi anatomisinin yapı taşlarındandır. İktisadi açıdan bakıldığında Tunus ekonomisi, diğer Kuzey Afrika ülkelerine nispeten daha iyi bir durumda olsa da, görmezden gelinen birçok problemin varlığı açıktır. Ülke ekonomisinin büyük oranda turizm ve tarıma dayalı olması, ekonomi alanında bölgesel dengesizliklere sebep olmuştur. Güney-Kuzey ayrımının çok net yaşandığı bu Akdeniz ülkesinde sahil kesim turizmden istifade ederken bu durum iç bölgeler için geçerli değildir. Diğer taraftan Muhammed Bouazizi’yi de seyyar satıcılık yapmaya mecbur eden işsizlik, ülkenin en büyük problemlerinden birisidir. Üniversite mezunu gençlerin oranı her geçen gün artış gösterirken, bu gençlerin istihdam edilmesine yönelik çalışmalar son derece yetersiz kalmıştır. Gençlerin birçok kez dile getirdiği bu problem, özellikle son 3-4 yıldır daha da derinleşmiştir. Ülkedeki işsizlik oranları Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Araştırma Görevlisi Ali Oğuz Diriöz tarafından şu şekilde ifade edilmiştir: “2011 Ocak ayına gelindiğinde Tunus’taki işsizlik oranı %15 seviyelerine gelip ülke tarihinin en yüksek seviyesindeyken, aynı oran gençlerde %30 seviyesindeydi.” Diğer taraftan devlet kademelerinde ya da özel işletmelerde görev almak isteyen gençlerin önündeki bir diğer engel de ayrımcılık ve adam kayırmacılıktır. Birbirine neden-sonuç ilişkisiyle bağlı olan bu sorunlarla muhatap olan gençler, milli gelir dağılımındaki adaletsizlikten, yolsuzluklardan, kurum ve işletmelerin iktidara yakın olan kimselerin tekelinde olmasından artık bıkar hale gelmişlerdir. Yolsuzluklar bağlamında gelinen noktayı Turan Kışlakçı şöyle ifade etmektedir: “Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün 2007’de yaptığı çalışmalar durumun daha da kötüye gideceğini göstermektedir. Çünkü Tunus, 2005’te 43. sıradayken, 2007’de 61. sıraya düşmüştür. O dönemlerde, sahil bölgeleri ile iç bölgeler arasında ekonomik uçurumlar söz konusuydu. Yerel ekonomi kilitlenmişti. Bu durumda Avrupa’ya kaçmaktan başka yol görünmüyordu. 2009’da Avrupa ülkelerini etkisi altına alan küresel ekonomik kriz Tunus’un ekonomisini direkt etkilemiştir. Bu durum yatırımların gerilemesi, turistlerin azalması,
  30. 30. 6 tüketimin düşmesi ve Tunus’taki ekonomik zorlukların şiddetlenmesiyle kendini göstermiştir.” Öte yandan unutulmamalıdır ki Tunus’un en büyük ticari partneri Fransa’dır. Avrupa Birliği’nin en güçlü ülkelerinden birisi olan Fransa da krizden etkilenmiş; buna paralel olarak yurtdışından işçi kabulü noktasında önlemler almıştır. Arap Baharı’nı değerlendirirken halk ayaklanmalarının sosyal sebeplerini analiz etmek olaylara daha geniş yelpazeden bakma imkânı verecektir. Siyasi ve ekonomik nedenleri sosyal nedenlerden ayrı düşünmek hiç şüphesiz mümkün değildir. İşsizlik, adam kayırma, yolsuzluk gibi ekonomik sıkıntılar aynı zamanda toplumların sosyal meseleleridir. Toplumların, diktatörlük rejimlerinin değişmesi ve demokrasiyle tanışma yönündeki talepleri siyasi birer talep olsa da sosyal yapıyı çok derinden etkileyen konuların başında gelmektedir. Diğer yandan ülkede senelerdir var olan toplumsal haksızlık, rüşvetin yaygınlaşması, zulmün artması, sosyal adaletten söz etmenin mümkün olmayışı ve en önemlisi de insan hak ve hürriyetlerinin devlet tarafından güvence altına alınamaması, devrimin ayak sesleri olmuştur. Ülkedeki orta gelirli sınıfın günden güne azalması ise halk ayaklanmalarının tabana yayılmasında etkili olmuştur; çünkü orta gelirli kimselerin azalması değişim talebinin artmasını beraberinde getirmektedir. Yasemin Devrimi: 23 Yıla 22 Gün Tunus halkının Muhammed Bouazizi’nin ölümünden sokaklara dökülüp meydanlarda “Eş-şab yurid iskate’n nizam! – Halk rejimin düşmesini istiyor!” sloganları atmaları hiçbir ideolojik ya da dini yaklaşım olarak görülemez. Öyle ki 17 Aralık’ta Bouazizi’nin akrabaları ve öğretmen sendikasının katıldığı eylemler kısa süre içinde Sidi Bouzid kentinin tamamına ve diğer kentlere de yayılmıştır. Özellikle gençlerin Twitter, Facebook ve bloglar vasıtasıyla çok çabuk organize olmaları katılımların yüksek rakamlarda olmasına yardımcı olmuştur. Zeynelabidin Bin Ali ve rejim aleyhine yapılan gösterilere polis güçleri müdahalede bulunmuş, şiddetle bastırmaya çalışmışlardır. Bu gösteriler sırasında onlarca, yüzlerce insan hayatını kaybetmiştir. Gösteriler başladığı ilk günden itibaren toplumun bütün kesiminde karşılık bulmuş; 21 Aralık’a kadar Sidi Bouzid başta olmak üzere tüm sahil kentlerine yayılmıştır. Başkent Tunus’ta ise halk olup bitenden haberdar olup 25 Aralık’ta sokaklara dökülmüştür. Meydanları dolduran binlerce insan daha özgür, daha onurlu daha insanca bir yaşam için taleplerini dile getirmişlerdir. Olayların büyümesi ve gösterilerin başkente kadar yayılması, Bin Ali’yi harekete geçirmiştir. İlk olarak 28 Aralık’ta Tunus’taki Arous Hastanesi’nde tedavi gören Bouazizi’yi ziyaret
  31. 31. 7 etmiş ve tedavisine katkıda bulunacağını söylemiştir. Ancak Bouazizi’nin 4 Ocak’ta hayata veda etmesi üzerine ülkedeki gösteriler yeniden hız kazanmıştır. Yerel sendikalardan muhalefet partilerine, gençlik hareketlerinden kadın hareketlerine, toplumun tabanını oluşturan kalabalık kitleler eylemlerine kararlılıkla devam etmişler ve ideolojik ortak noktaları bulunmayan insanlar birlikte hareket ederek isteklerini dile getirmişlerdir. “Tunus olayları tamamen yerli bir harekettir ve bu özelliğinden dolayı her geçen gün bölgede zemin/karşılık bulacaktır.” diyen Gazi Üniversitesi-Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Mehmet Şahin durumu şöyle özetlemektedir: “Nitekim Tunus’ta yaşanan olaylar ve akabinde Mısır, Ürdün, Fas, Cezayir, Yemen gibi ülkelerde bu bağlamda meydana gelen gelişmeler söz konusu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü sokağa çıkan insanlar her zaman yaptıkları gibi İsrail’in yapmış olduğu bir olayı protesto etmek için harekete geçmediler, ekonomik zorluklar, yönetici elitin yolsuzluklarını haykırmak için sokaklara döküldüler. Sokaklarda, insanca bir yaşam, özgürlük ve eşitlik için harekete geçtiler. Görünen o ki, Muhammed Bouazizi’nin kendini yakarak ‘kralın çıplak olduğunu’ göstermesi bölgede karşılık bulacaktır. Bölge gerçekleri buna müsaittir. Çünkü bölgede siyasal temsil olanakları kısıtlıdır. Gelir adaletsizliği had safhadadır. Buna bağlı olarak yönetici sınıfın yolsuzluğu ve lüks yaşam koşulları halkın tepkisini çekmektedir. Artık Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler ‘siyasal İslamcı hareket’in bir sonucu olarak lanse edilmeyecek kadar açık ve etkileyicidir. Bugüne kadar bölgeyi yönetenler, kendi halklarını siyasal ve ekonomik sisteme entegre edemeyerek başarısız olmuşlardır.” Bu bilinç ve farkındalıkla ülkenin birçok bölgesinden başkent Tunus’a binlerce gösterici hareke geçmiştir. Twitter, Facebook gibi sosyal ağlarla haberleşen insanlar, böylece birlikte hareket edebilme olanağına kavuşmuşlardır. Anlaşılacağı üzere sosyal medyanın etkin olarak kullanıldığı Yasemin Devrimi, ‘Twitter Devrimi’ olarak da isimlendirilecektir. Kısa süre içinde başkent Tunus’ta beş 500 binden fazla gösterici Tunus Belediyesi önünde ve Tunus Emniyet Müdürlüğü’nün bulunduğu Burgiba Caddesi’ne gösterilere katılmıştır. Bunun üzerine Bin Ali orduyu olayları bastırmak üzere göreve çağırmış; fakat ordu bu emre itaat etmemiştir. Hatta ordu ve Bin Ali’ye bağlı özel kuvvetler arasında çatışmalar yaşanmış, bu çatışmalar 14 Ocak gününe kadar devam etmiştir. Devrimin gidişatını etkileyecek iki önemli etkenden ‘medya’ unsurunu internet üzerinden yayın yaparak çözen Tunus halkı, ‘ordu’ güçlerinin Bin Ali’nin emirlerine itaat etmeyip, göstericilerin aleyhine bir müdahalede bulunmamasıyla devrime çok daha fazla
  32. 32. 8 yaklaşmışlardır. Diğer taraftan 13 Ocak’ta Bin Ali, 2014 seçimlerinde yeniden aday olmayacağını açıklamış; ama gösteriler daha da fazlalaşmıştır. Ve nihayet 14 Ocak günü Tunus’ta 23 yıl iktidarda kalan Zeynelabidin Bin Ali, başkent Tunus’taki gösterilerin 22. gününde ülkeyi terk ederek Suudi Arabistan’a kaçmıştır. Onun kaçmasıyla birlikte rejim düşmüş, Tunus’ta yeni bir dönem başlamış ve yaseminler çiçek açmıştır. Bahar Temizliği ve Yeni Tunus’un İnşası Yasemin Devrimi’nin Tunus’ta başarıya ulaşmasının ardından diğer Arap ülkelerinin rejimlerin değişip, diktatörlerin gidebileceğine dair inançları artmıştır. Tunus Devrimi’yle birlikte Arap Baharı olarak adlandırılan bu süreçte Mısır, Fas, Cezayir, Yemen, Libya, Ürdün gibi birçok ülkede halk ayaklanmaları başlamış; kimisinde dikta rejimler yıkılmış, kimisinde de reform sözleri verilmiştir. Tunus’ta cereyan eden olaylar, bu bağlamda ilk ve başarılı bir değişim hikâyesi olarak diğer Arap ülkelerine hem örnek hem de ilham kaynağı olmuştur. Suriye’de ise muhalifler ve rejim arasındaki çatışmalar hala sürmektedir. Devrik diktatör Zeynelabidin Bin Ali döneminin başbakanı Muhammed Gannuşi 17 Ocak’ta yeni hükümeti açıklamış; savunma, içişleri ve dışişleri bakanlarının görevlerine devam edeceğini öğrenen Tunuslular, bu duruma büyük tepki göstermişlerdir. Bin Ali kadrolarının yönetimdeki varlıklarını sürdürme çabaları bir kez daha başkentteki gösterilerin başlamasına sebebiyet vermiştir. Muhaliflerin bu tepkilerinin neticesinde yeni hükümet de istifa etmiştir. Gannuşi bu defa eski kadrodan kimsenin olmadığı, 12 bağımsız bakanın yer aldığı bir hükümet kurulduğunu duyurmuş; bu durum da Tunusluları memnun etmemiş ve gösteriler tüm sıcaklığıyla sürmüştür. Halkın bu kararlılığı Gannuşi’yi de istifaya sürüklemiştir. Nihayet başbakanlık makamına getirilen Beji Said Essebsi 7 Mart günü teknokratlardan oluşan yeni hükümet listesini belirlemiştir. Eski yönetimin üst düzey kadrolarına da 10 yıl siyaset yasağı getirilmiştir. Arap Baharı’nın ilk cemresi olan Tunus, 23 Ekim 2011’de Kurucu Meclis Seçimleri’ne gitmiş, gerçekleşen demokratik seçimlerle yeni Tunus’un inşası konusunda umut vermiştir. Seçimler sonucunda 217 sandalyenin 89’unu Raşid Gannuşi liderliğindeki En Nahda Partisi, 29’unu Moncef Marzuki önderliğindeki Cumhuriyetçi Kongre Partisi almıştır. Bu partilerin arkasından üçüncü olan Aridha-Demokrasi, Adalet ve Kalkınma İçin Halk Talebi 26, dördüncü olan Ettakatol-Emek ve Özgürlükler Demokrasi Forumu ise 20 sandalye kazanmıştır. 16 sandalyesiyle dikkat çeken İlerici Demokrat Parti ise seçimlerin beşincisi olmuştur. Mecliste temsil hakkı kazanan diğer siyasi oluşumlar ise şöyledir; El Al Moubadara 5, MDP-Modernist Demokratlar Birliği 5, Afek Tounes 4, Tunus Komünist İşçi Partisi 3, Demokratik Sosyalistler Hareketi 2, Halk Hareketi 2, 1 bağımsız aday ve diğer siyasi partilerden ise 15. Toplumda karşılık bulan fikir, görüş ve ideolojilerin büyük kısmının
  33. 33. 9 yansıdığı Kurucu Meclis Tunus’un demokratikleşmesi bağlamında önemli bir adım olmuştur. Kurucu Meclis’in seçimlerden itibaren en fazla bir yıl içerisinde Anayasa taslağı oluşturulması kararlaştırılmış, hazırlanan anayasa taslağının referanduma götürüleceği vurgulanmıştır. Halkın iradesinin yansıyacağı bu Anayasa, Tunus’un demokratikleşme sinde ve insan hak ve hürriyetlerini gözeten bir yönetim yapısına kavuşmasında mihenk taşı olacaktır. Son Söz Yerine Arap Halklarının demokrasi, özgürlük, onur ve ekmek taleplerini, kurmaca ya da Batılı ülkelerin bir oyunu olarak lanse etmek Tunus’tan Suriye ve nihayetinde insanlık tarihine haksızlık etmek olacaktır. Zira değişimin oldukça başarılı ve hızlıca gerçekleştiği Tunus’ta dahi 350’den fazla insanın can verdiği unutulmamalıdır. Arap coğrafyasında bu süreçte binlerce kişi hayatını kaybetmiş, kaybetmektedir. Tunus’ta, Libya’da, Yemen’de, Mısır’da ve nihayet Suriye’de yaşananlar, Arap Halklarının insanca yaşama, iradelerini yaşamlarına yansıtma kavgaları; hürriyet ve adalet mücadeleleridir. Bu mücadelenin Türkiye başta olmak üzere uluslararası camiada yankı bulması, Arap Baharı’nın dış güçler tarafından tertip edildiği anlamına gelmemektedir. Dikta rejimlerin devrilmesi, her şeyin bittiği anlamına gelmemektedir; aksine yeni başlangıçlar olarak nitelendirilmelidir. Arap coğrafyasının yıllardır baskı altında yaşamış insanlarına düşen görev ise demokratikleşme sınavını yüz akıyla vermeleridir. Adalet, özgürlük, onur ve insanca yaşam gibi değişimlerin ruhunu oluşturan hasletler asla unutulmamalıdır. Osmanlı Devleti’nin asırlar boyunca hem hâkim hem de hadim olduğu bu coğrafyanın yeni iktidarları Edebali’nin şu cümlesini daima hatırlarında tutmalıdırlar: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!”
  34. 34. 10 KAYNAKÇA  Adil, Muhammed; “Tunus Halk Devrimi ve Sonrası”*  Ayhan, Veysel; “Tunus İsyanı: Arapların Devrim Ateşini Yakması”*  Diriöz, Ali Oğuz; “Bağımsızlığından Günümüze Tunus’a Kısa Bir Bakış”*  Kaya, Mustafa; “Tunus Olayları ve Bölgesel Etkileri”*  Kışlakçı, Turan; “Arap Baharı”  Oğuzlu, Tarık; “Arap Baharı ve Yansımaları”*  Şahin, Mehmet; “Tunus Olayları, Ortadoğu ve Türkiye Deneyimi”*  Tanrıverdi O, Nebahat; “Tunus’ta Halk Ayaklanmasının Nedenleri ve Etkileri”*  Tanrıverdi O, Nebahat; “Yaklaşan Seçimler Öncesi Tunus’ta Siyasal Denklemler”* * Söz konusu makalelere Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin web sitesi olan www.orsam.org.tr adresinden erişilmiştir.
  35. 35. 11 ARAP BAHARININ EN KANLI CEPHESİ SURİYE Hazırlayan: Emre Gökyiğit Enderun Cemiyeti Analisti
  36. 36. 12 Arap Baharı'nın En Kanlı Cephesi: Suriye Suriye, tarih boyunca Akdeniz’in tüm doğu kıyılarını içine alan coğrafyayı tanımlamak için kullanılmıştır. İlk defa eski Yunanlıların üç kıtanın birleştiği yeri anlatmak için kullandıkları bu isimle, XX. yüzyılın başına kadar bugünkü Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin ve İsrail’i içine alan bölge kastedilmektedir. Siyasi olmaktan ziyade, coğrafi bir özellik taşıyan bölge, “Büyük Suriye İdeali”nin doğal sınırlarını ifade ettiği gibi modern Suriye Devleti’nin de coğrafyaya dayalı resmi politikalarının en önemli tarihi argümanı niteliğindedir. M.Ö. 64 yılında Roma İmparatorluğu denetimine giren Suriye’de, Roma’nın parçalanmasından sonra, M.S. IV. yüzyılda, yaklaşık bir buçuk asır sürecek Bizans hâkimiyeti başlamıştır. Bu süreçte Suriye, Sasani saldırılarına maruz kalmıştır. Suriye'de Müslüman Arap devletlerinin hakimiyeti Halid bin Velid komutasındaki orduların 634 yılında bölgede denetimi sağlamasıyla başlamıştır. Bununla paralel olarak Suriye kültürel olarak Müslüman Arap kimliğine yönelmiştir. Uzun yıllar İslam aleminin başkenti olarak kalan Şam, Emevilerin Abbasiler tarafından 750 yılında yıkılmasıyla bu özelliğini yitirmiştir. Sonraki süreçte bölgeye hakim olan Memlük Sultanlığı, 24 Ağustos 1516'da Yavuz Sultan Selim'in şark seferinin Mercidabık ayağında yıkılmış ve Suriye toprakları Osmanlının denetimine geçmiştir. Osmanlıların Suriye hakimiyeti yaklaşık dört asır sürmüş ve bu süreç içerisinde Suriye siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan altın çağını yaşamıştır. Ancak, Tanzimat ve Islahat Fermanları ile Hristiyanlara eşit haklar verilmesi, Suriye’de Müslümanlar arasında tepkiyle karşılanmıştır. Batılı devletlerin müdahalesiyle bölgedeki gerilim artarken, daha önceki yıllarda yaşanmış olan Marunî-Dürzî savaşlarına bu defa da din temelli Müslüman-Dürzî ve Müslüman- Hristiyan çatışmaları eklenmiştir. II. Meşrutiyet’in ilanının ardından İttihat ve Terakki yönetiminin izlediği politikalar, Suriye’de Arap milliyetçiliğine dayalı bir muhalefetin gelişmesine zemin hazırlamıştır. Modern Suriye devletinin kuruluş süreci Osmanlı Devleti'nin dağılmasıyla başlar. 1. Dünya Savaşının mağlup devletlerinden olan Osmanlı'nın Ortadoğu'daki toprakları Avrupalı iki sömürgeci devlet olan İngiltere ve Fransa tarafından paylaşıldı. Paylaşımın gerçekleştiği 1920
  37. 37. 13 tarihli San Remo Antlaşmasına göre, İngiltere ve Fransa böl-yönet stratejisi gereği güneyde Mısır, kuzeyde Anadolu yarımadası, doğuda Irak ve batıda Akdeniz arasında kalan tarihi Suriye topraklarını, İslam tarihindeki adıyla Şam Vilayeti'ni birkaç devlete böldüler. Fransızlar, Suriye’de dini ve etnik azınlıkları desteklemek suretiyle Arap milliyetçiliğini zayıflatarak, konumlarını güçlendirmek için gayret sarf etmişlerdir. Bu çerçevede, kuzeyde bir Alevi devleti, merkezde bir Sünni devleti ve güneyde bir Dürzi devleti kurulması hedeflenmişti. Sadece Lübnan’da Hıristiyan bir devlet kurulmuş, Suriye’nin geri kalanı etnik ve dini farklılıklar çerçevesinde beş ayrı otonom bölgeye ayrılmıştır. Bunlar; Cebel-i Dürzi, Halep, Lazkiye, Şam ve İskenderun’dur. Suriye manda yönetimi süresince özellikle Türkiye ve Irak'ta bir takım siyasi baskılara maruz bırakılan Kürt, Ermeni ve Süryanilerin göç sığınağı haline geldi. Bu göçlerin neden olduğu siyasi istikrar kırılganlığı, Fransızların 13 Haziran 1939'da Hatay'ın Türkiye'ye ilhakına onay vermesiyle daha da belirginleşti. Yıllarca devam eden halk isyanları ve dökülen kanların ardından Fransa 2. Dünya Savaşı'nın bitimini müteakiben 17 Nisan 1946'da tüm birliklerini Suriye topraklarından çektiğini uluslararası kamuoyuna duyurmuştur. Böylelikle Fransızların 25 yıl sürmüş olan manda yönetimi resmen sona ermiştir. Fransa’nın ülkeden çıkmasından sonra bağımsızlık için beraber mücadele etmiş Suriyeli liderler arasındaki dayanışma ve birlik de sona erdi, Şam’daki siyasal birlik zedelendi, farklı etnik grupların yerel aidiyetleri devam etti ve ülke farklı siyasal söylemlerin çatışmasına sahne oldu. Ülkedeki siyasal sistemin oluşturulması konusunda farklı kesimler değişik (Haşimi rejimi, Batı yanlılığı, Sovyet yanlılığı) taleplerde bulundular. Fransızların, Arap milliyetçiliğinin gelişmesini engellemek için mezhepsel bağları ve diğer yerel aidiyetleri cesaretlendirici siyasetinin de bu farklılıklardaki etkisi büyüktür. 1946'daki bağımsızlık ilanından Hafız Esed'in 1970'te iktidarı darbeyle ele geçirmesine kadar genellikle bölgesel ve küresel güçlerin destek verdiği bir çok başarılı ve başarısız askeri darbe gerçekleştirilmiştir. Suriye'de siyasi istikrarın sağlanamayışı ülkenin gelişimine de mani olmuş, var olan tüm enerji iç çekişmelerle harcanmıştır. Hafız Esed, 13 Kasım 1970’de Salah Cedit yönetimine karşı askeri darbe yaparak iktidarı ele geçirmiştir. Milliyetçi ve sosyalist bir çizgide olan Suriye rejimi, Esed tarafından
  38. 38. 14 devam ettirildi. Hafız Esed sadece “Düzeltme Hareketi” (Hareketü’l Tashih) ile rejimi restore etmek istiyordu. Yapılan referandumda oyların %99,2’sini alan H.Esad Suriye’nin ilk Nusayri kökenli Devlet Başkanı oldu. Suriye’de 1970–2000 yılları arasında, çerçevesini ve merkezini Hafız Esad’ın belirlediği rejim, hassas siyasal ve toplumsal dengeler üzerine kurulmuş ve istikrarı yakalamış “Esad usulü bir totalitarizm” olarak adlandırılabilir. Devlet Başkanlığı, parti genel sekreterliği ve silahlı kuvvetler başkomutanlığı makamları, Esad’ın kişiliğinde, tüm devlet ve toplum kurumlarını boydan boya kaplayan gayet karmaşık çıkar ilişkileri ağının merkezinde yer alıyordu. Başkanlık monarşisinde gücünü yoğunlaştırmak için akraba ve mezhep dayanışması kombinasyonundan, Leninist parti sadakatinden ve bürokratik yönetimden yararlandı. Toplumsal Yapı Suriye'de heterojen bir toplumsal yapı mevcuttur. Bu parçalı yapı büyük ölçüde Suriye coğrafyasının bir sonucudur. Bir geçiş noktası olmasının yanı sıra Ortadoğu bölgesinin dışlanmış halklarının yurt edindiği bir coğrafya olan Suriye'nin her bir dağlık bölgesi bir başka etnik unsura sığınak olmuştur. Suriye nüfusunun yaklaşık %90’ı Arap, %9’u Kürt ve %1’i de Ermeni, Çerkez ve Türkmen gibi küçük etnik gruplardan oluşmaktadır. Ülkedeki parçalanmışlık inanç boyutunda daha fazla dikkat çekmektedir. Suriye nüfusunun yaklaşık %90’ı Müslüman’dır. Toplam nüfusun yaklaşık %73-75’i Sünni Müslüman, %12’si Nusayri (Şii, Alevi), %10-12’si Hıristiyan ve %3’ü Dürzi’dir. Ülkede ayrıca küçük bir Yahudi ve Yezidi topluluğu da yaşamaktadır. Sünni Araplar dini anlamda Suriye'nin geleneksel hakim unsuru olmuşturlar. İslami ve Araplık bilinçleri üst düzeyde olan Sünniler, Baas idaresine değin ülkedeki en önemli siyasi ve iktisadi aktör olarak öne çıktılar. Dini ve kültürel bir grup olan Nusayriler ise önceden dağlık bölgelerde yaşayan köylüler olmalarına rağmen Baas rejimiyle birlikte ülke siyasetinin hakimi oldular. Nusayrilik, kökleri Şia mezhebinin İsmailiye fırkasına dayanan ve Şam’da (Nusayriye/Semman Dağı) ortaya çıkan bir dini gruptur. Nusayriler Hz. Ali’nin ölmediğine, onun ilah ve/ya ilaha yakın biri olduğuna inanırlar. Şeriatın hem zahiri hem de batıni yönü olduğunu iddia ederler. Geleneksel Şiiler, bir sentez sonucunda gelişen Nusayriliği kendilerinden saymazlar.
  39. 39. 15 Suriye Hristiyanları daha çok şehir merkezinde ikamet eder ve orta sınıfı teşkil ederler. Rum Ortodoks, Rum Katolik, Suriyeli Ortodoks, Suriyeli Katolik ve Marunilerin oluşturduğu dini cemaatler halinde yaşamaktadırlar. Hristiyanlar ülkedeki entelektüel kesimin öncülüğünü yaptıkları gibi Arap milliyetçiliği gibi ideolojik hareketlerin gelişmesinde de büyük rol oynamışlardır. Arapların haricindeki etnik grupların başında gelen Sünni Müslüman Kürtlerin büyük çoğunluğu Türkiye sınırına yakın bölgelerde ve Şam'ın belirli bir semtinde, geleneksel kabilevi yapılarını bozmadan köy veya küçük kasabalarda yaşamaktadırlar. Suriye’deki azınlıkların toplam nüfusa oranları düşük olsa da belirli bölgelerde çoğunluğu oluşturmaları bu azınlıkların gelecekte yerel özerklik talebinde bulunma ihtimalini arttırmaktadır. Örneğin, Dürzi nüfusunun %90’ının yaşadığı el-Süveyde bölgesindeki toplam nüfusun yaklaşık %88’i Dürzi’dir. Benzer şekilde, yaklaşık %75’i Lazkiye ve çevresinde yaşayan Nusayriler, bölge nüfusunun yaklaşık %62’sini oluşturmaktadır. Manda yönetimini kolaylaştırmak ve çoğunluğu oluşturan Sünnilerin bağımsızlık taleplerini etkisiz kılmak amacıyla toplumdaki ayrışmayı kullanan Fransızlar, Suriye’den çıktıktan sonra da toplumsal bölünmüşlüğü kendi siyasal projeleri ve çıkarları doğrultusunda kullanmaya devam etmişlerdir. Örneğin Fransa, manda döneminde orduda daha çok azınlıklara yer vermiştir. Suriye ordusunun temelini oluşturan Özel Doğu Akdeniz Birlikleri (Les Troupes Spéciales du Levant) adlı askeri birliklerin çoğunluğu Nusayri ve Dürzilerden, az miktarda da Kürt Ermeni ve Çerkezlerden oluşmaktaydı. Ordu, başından itibaren ülkenin kaderinden birinci dereceden sorumlu siyasal aktör olarak görüldüğünden iktidar peşindeki her aktör ve/ya kesim öncelikli olarak ordudaki hâkimiyeti ele geçirmeye çalıştı. Bundan dolayı başından itibaren ordunun siyasete doğrudan müdahalesi olağan karşılanmaktadır. Bağımsızlıktan sonraki 20 yıllık sürede Sünniler, daha sonraki dönemde ise Nusayriler orduya hâkim olmuşlardır. Bugün sivil halka karşı şiddet kullanan askeri birliklerin çoğunlukla Nusayri subayların komutasındaki birlikler olduğu iddia edilmektedir. Suriye toplumu sınıfsal olarak da üç farklı kesimden oluşmaktadır. Birincisi, ekonomik, siyasi, kültürel ve toplumsal gücün merkezleri olan şehirlerde oturan kesimdir. İkinci önemli toplumsal sınıf olan Bedeviler, geleneksel Arap değerlerinin gerçek taşıyıcısı ve temsilcisi olduklarını düşünmektedirler. Üçüncü toplumsal kesim olan köylüler ise genellikle kırsal yerleşim bölgelerinde belirli bir toprak parçasından bile mahrum yaşayan kesimi oluşturmaktadırlar.
  40. 40. 16 Ekonomik Yapı Tarım bakımından bölgenin en şanslı ülkelerinden biri olan, topraklarında petrol gibi doğal kaynaklar barındıran ve köklü bir ticaret geleneğine sahip olan Suriye, bu olumlu yönlerine rağmen ekonomik kalkınma sürecinde pek başarılı olamamıştır. Bu başarısızlığın temel nedenlerinin başında hükümet kararlarındaki isabetsizlik ile bölgedeki siyasal istikrarsızlık gelmektedir. Ekonomisi çıkmaza girdiğinde sosyalist ilkelerden feragat eden Hafız Esed’in yönetiminde, birincisi 1970’li yıllarda ikincisi ise 1990’lı yıllarda olmak üzere iki kez “infitah” adı verilen liberalleşme politikası uygulanmaya çalışılmıştır. Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra dereceli olarak sosyalist ekonomik sistemden vazgeçen Suriye, piyasa ekonomisine geçiş konusunda ilk adımları atmaya başlamıştır. Beşar Esed döneminde ise 1990'lı yıllarda atılan mütevazı adımlar çok daha ileri götürülerek kapsamlı bir ekonomik reform paketi uygulamaya geçirilmiştir. Bu paketle birlikte; özel bankacılık sistemi ve menkul kıymetler borsası kurulmuş, yabancı sermaye girişi özendirilmiş, dışa açılım politikası uygulanmaya başlanmıştır. Beşar Esed, reform sürecinin bir parçası olarak sosyalist ülkelerde eğitim alan yaşlı ekonomi kurmaylarını Batı'da eğitim almış liberal eğilimli kişilerle değiştirmiştir. Ancak rejimin tüm gayretlerine rağmen özel sektördeki gelişmelerin yeterli olmaması nedeniyle en önemli finans kaynağı olan petrole bağımlılık ve ekonomik olumsuzluklar artarak devam etmiştir. Uzun süredir Batılı ülkeler tarafından ekonomik ambargolar ekonomik sorunların daha da artmasına katkı sağlamaktadır. Siyasal Yapı 1963’te iktidara gelen Baas Partisi’nin ülkedeki siyasal istikrarı sağlaması ancak Hafız Esed’in 1970 yılında iktidarı ele geçirmesi ve 1971 yılında yapılan referandumda oyların %99,2’sini alarak devlet başkanı seçilmesiyle mümkün olmuştur. Devleti istikrara kavuşturması ve sistemin kurumsallaştırılması konusundaki başarılarından ötürü Esed, yerli ve yabancı gözlemciler tarafından Suriye’nin kurucu babası olarak nitelendirilmektedir.
  41. 41. 17 Milliyetçi, realist ve pragmatist özellikler taşıyan bir liderlik tecrübesi sergileyen Esed, 30 yıllık iktidarı boyunca ülkedeki siyasal, ekonomik ve toplumsal hayatı kontrol altında tutan totaliter bir rejim inşa etmiştir. Nusayrilik devletin temel bakış açısının şekillenmesinde başat rol oynadığından dolayı Esed rejimi, aynı zamanda Nusayri rejimi olarak da algılanmış ve nitelendirilmiştir. Özellikle orduya ve istihbarat kurumlarına hâkim olan Nusayriler arasındaki cemaatçi ve mezhepçi dayanışma Suriye siyasal sisteminin, dolayısıyla Esed iktidarının devamının temel belirleyicileri olmuşlardır. Nusayriler, Baas rejimini kendileriyle özdeşleştirmişlerdir. Bu hizipçi anlayışın temelinde, Nusayrilerin Sünniler tarafından ötekileştirilmeleri, hatta bazen kafir olarak görülmeleri gibi tarihsel algılamalar yatmaktadır. Toplumun her kesimini sadece bir azınlık unsuru olan Nusayrilerle kontrol edemeyeceğini bilen Esed, meşruiyetini artırmak amacıyla, kendi Sünni elitini yaratmış, bilhassa Şam’ın önde gelen Sünni aileleriyle ilişkilerini iyi tutmuş ve Sünnileri yatıştırmak için onlara hükümette yer vermiştir. Örneğin, Esed başbakanlarını, savunma bakanlarını ve dışişleri bakanlarını Sünni Müslümanlar arasından seçmiştir. Özel sektör güçlü olmadığı için devlete bağımlı burjuva sınıfı da Şam’ın yerel burjuvasıyla birlikte Esed rejimine destekçi olmuştur. Baas Partisi ve İdeolojisi Baas Partisi, hemen hemen hepsi Batı eğitimi almış ve liderliğini Ortodoks Hıristiyan Mişel Eflak’ın ve Selahaddin Bitar’ın öncülüğünü yaptıkları Suriyeli bir grup Arap entelektüeli tarafından, 1943 yılında Arap Yeniden Diriliş Partisi adıyla kurulmuştur. Bir kitle partisi olmak amacıyla yola çıkan Baas Partisi, toplumsal eşitlik ve sekülerizm ilkeleri dolayısıyla daha çok azınlıkların ilgisini çekmiştir. Baas liderleri, daha önceleri şehirli ve Sünni Arapların tekelinde bulunan Arap milliyetçiliğini seküler bir temel üzerinde yeniden tanımlayarak Batı tarzı bir ideolojiye dönüştürmüş ve böylece azınlıklara dayanan bir rejim oluşturmuşlardır. İslam’ı ikinci plana iten Baas Partisi, Arap tarihindeki merkezi rolü dolayısıyla İslam dinini Arap milli kültürünün ayrılmaz bir parçası olarak görmeye devam etmiştir. Devletin bütün kurumları Baas Partisi’nin denetimine girmiş ve şubeleri Esed rejimine sadakat üreten endoktrinasyon merkezleri haline gelmiştir. Esed, toplumun her kesiminden
  42. 42. 18 insanı parti çatısı altında toplayarak Suriye’yi bir Baas ülkesi haline getirmiştir. Böylece darbe yapma potansiyeline sahip askeriye, rejimi eleştirerek meşruiyetini kaybetmesine sebep olabilecek medya ve üniversiteler, ekonomik talepleri yükselten işadamları ve sendikalar gibi otoriter bir rejim için tehlikeli olabilecek bütün kurumları denetim altına alarak tüm bu tehditleri ideoloji ve örgütlenme ile rejime razı kurumlar haline getirmiştir. Dış Politika Suriye coğrafi konumu, Arap dünyasındaki yeri ve iki kutuplu dünya sisteminin bir sonucu olarak bölgesel bir güç haline gelmiştir. Uzun süre dış politikadaki en önemli karar merci olan Hafız Esed’in kişiliği, siyasal tercihleri, tek elden yönetilen ve kişiselleştirilen dış politikanın en önemli belirleyicileri olarak ön plana çıkmıştır. Esed 30 yıllık iktidarı boyunca küresel ve bölgesel güç dengelerini çok iyi gözeterek yönetimi istikrarlı kılmayı başarmıştır. Halk nezdinde meşruiyet kazanmak adına Filistin Sorunu ve İsrail ile çatışmayı bir araç olarak kullanan Suriye, Filistin'i Suriye'den koparılmış bir toprak parçası olarak kabul ettiğini ilan etmiştir. Bu sebepten Filistin'de yaşananları Suriye'nin iç meselesi olarak kabul etmiş ve İsrail işgaline karşı kayıtsız kalmamıştır. AB ülkelerine olan bağımlılığı azaltmak ve İsrail’in kayıtsız şartsız destekçisi ABD baskısını dengelemek amacıyla Batı-dışı güçlerle ilişkilerini geliştirmeye çalışan Suriye, dünyanın en önemli askeri ve ekonomik güçlerinden Rusya ve Çin’le ilişkilerine özel bir önem vermiştir. Batılı ülkelerin Suriye karşıtı politikalar izlemesi Suriye’nin Batı dışı ülkelerle güç dengesi siyaseti izlemesini gerektirmiştir. Suriye, Soğuk Savaş Dönemi boyunca Sovyetler Birliği’nin en önemli müttefiki olarak ön plana çıkmıştır. Ancak Sovyetlerin yıkılmasından sonra Batılı ülkelerle ilişkileri geliştirme ihtiyacını hissetmiş, hem ABD hem de Avrupa ülkeleriyle özellikle ekonomik ilişkilerini geliştirmeye çalışmıştır. Beşar Esed Dönemi Hafız Esed’in 10 Haziran 2000 tarihindeki ölümü ve yerine oğlu Beşar’ın geçmesi ülke tarihinde bir dönemin sonunu ilan eden ve yeni bir dönemin başlangıcını vadeden önemli bir kilometre taşıdır. Beşar Esed, Suriye’de babasının kurduğu rejimin temel taşlarını oluşturan ordunun, istihbarat servislerinin, Nusayri ileri gelenlerinin ve Baas Partisi’ndeki kökleşmiş kadroların desteğini sağlayarak iktidara gelmiştir.
  43. 43. 19 Eğitiminin iki yıllık bir kısmını Batıda tamamlayarak bir tıp doktoru olarak yetişmiş Beşar’ın devlet başkanı olması bazı soru işaretlerini beraberinde getirse de, Batı düşüncesine ve küreselleşmenin değerlerine aşina olan genç bir liderin ülke yönetimine gelmesi Suriye’nin geleceği konusunda hem içerde hem de dışarıda iyimser beklentilere yol açmıştır. Hafız’ın yerine geçmesi beklenen büyük kardeş Basil’in 1994’te geçirdiği trafik kazasında ölmesinden sonra veliaht tayin edilen Beşar, 1994 yılından iktidarı devraldığı 2000 yılına kadar devlet başkanlığı için hazırlanmıştır. Beşar’ın iktidarının toplumsal ve siyasal meşruiyet kazanması için bazı adımlar atılmış ve gerekli halkla ilişkiler çalışmaları yapılarak Beşar halka dürüst, reformcu, ılımlı ve açık görüşlü bir kişi olarak tanıtılmıştır. B. Esed, 10 Temmuz 2000 referandumunda oyların %97'sini alarak Suriye Devlet Başkanı olmuştur. Böylece, Hafız Esad'ın kendisinden sonra ülkeyi yönetecek oğlu için planladığı "yumuşak geçiş" başarıyla tamamlanmıştır. İktidara geldiğinde Beşar’ın, amaçlarına ulaşmada ve hedeflediği reformları gerçekleştirmede kendisine yardımcı olacak yakın bir çevresi yoktu. Babasının çevresini ve sosyal sermayesini kullanmanın yanında pek çok arkadaşını önemli mevkilere getirerek kendi kadrosunu oluşturmuş ve yönetimini sağlamlaştırmıştır. Yönetiminin ilk dönemlerinde değişim beklentileri doğrultusunda Esed, muhaliflere uygulanan zulmün sembolü haline gelen Mezze Hapishanesi’ni kapatmış; ülkedeki siyasi mahkûm sayısını da dört binden, binin altına düşürmüştür. Ülkede bir bahar havası esmeye, insanlar sokaklarda siyasi ve entelektüel tartışmalar yapmaya ve sivil toplum kuruluşları kurulmaya başlamıştır. 2001’de yeni bir bankacılık yasası çıkarılmış ve özel bankaların açılmasına izin verilmiş; 1963 yılında tüm bankaların millileştirilmesinden bu yana ilk özel banka 2004’te açılmıştır. Lübnan, Suudi Arabistan ve Ürdün sermayeli bankaların faaliyetlerde bulunmalarına izin verilmiştir. Batılılar bu gelişmeleri Prag Baharından esinlenerek “Şam Baharı” olarak nitelendirmişlerdir. Suriye ekonomisinin görece daha iyi durumda olması, Suriye’nin İsrail karşıtı ve Filistin yanlısı politikası, Baas rejiminin ülke içinde herhangi bir muhalefete şiddetle cevap vermesi üzerine örgütlü bir muhalefetin olmaması dolayısıyla 2010 yılı sonlarında Tunus’ta başlayıp önce Mısır’a daha sonra ise diğer Arap ülkelerine sıçrayan isyan dalgasının Suriye’yi etkilemeyeceği düşünülmüştü. Ancak beklenen olmamış, Mart ayında Dera kentinde başlayan ayaklanmalar tüm ülkeyi sarmış ve halk rejimin değişmesi talebiyle sokaklara dökülmüştür. Buna karşılık Esed yönetiminin olayları şiddet kullanarak bastırmaya çalışması, Suriye'yi Arap isyanlarının en kanlı cephesi yapmıştır.

×