Successfully reported this slideshow.
We use your LinkedIn profile and activity data to personalize ads and to show you more relevant ads. You can change your ad preferences anytime.

Türk hümanizmi

994 views

Published on

Published in: Education
  • Be the first to comment

  • Be the first to like this

Türk hümanizmi

  1. 1. www.kuyruksuz.comTÜRKHÜMANĠZMĠINurer UĞURLU baĢkanlığında bir kurul tarafından hazırlanmıĢtır.Dizgi - Baskı - Yayımlayan:Yeni Gün Haber AjansıBasın ve Yayıncılık A.ġ.Aralık 1998TÜRKHÜMANĠZMĠIProf. Dr.SUAT SĠNANOĞLUCGAZETESĠNĠNOKURLARINA ARMAĞANIDIRĠÇĠNDEKĠLERÖnsöz 7I. GiriĢ: Sorun verilerinin oluĢup geliĢmesi 141- Yabancı ülkelerde okuyan öğrencilerin deneyimi 142- Atatürk devrimi; yeni bir hümanizm kaynağı 233- Tanıma kuramı 294- Bu giriĢi yazmamın nedeni 34II. Batılı olmayan evrenin tarihsel ve fikirselincelemelere aykırı düĢen niteliği. 351- Batılı olmayan evrenin tarih ve fikir yönlerindenyapılan incelemelere karĢı koyan birnitelikte olmasının nedenleri 352- Batılı olmayan evrendeki bunalım 42III. Türkiyenin kültür sorunu. 541- Osmanlı çağında yenilik hareketleri. Devrimineylemci ve yaratıcı dönemi: Aatürkün maneviportresi 542- Durgunluk dönemi ve devrimin ideolojikcephesindeki çelimsizlik 753- Batılıların modern Türkiye üzerindeki görüĢleri 784- ÇağdaĢ Türkiyenin durumu ve manevi bunalımı 815- Benimsenmek istenen yeni ilkelere ve baĢlayanyeni yaĢayıĢa rağmen, öbür dünyaya dönük yazgıcızihniyetin Türk toplumu üzerindeki egemenliğinisürdürmesi. 86 6- Bugünkü durumu yaratan nedenler. Devrimin üç yorumu 91 7- Üç yorumun yetersizliği. 98 8- Devrimin dördüncü yorumu 109 9- Yeni bir kültür bilinci edinme zorunluluğu 11510- Okulun iĢlevi. Ortaöğretimin bugünküdurumu 116www.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.
  2. 2. www.kuyruksuz.com11- Manevi evrende dönüĢüm zorunluluğu;akılcı ve insancı temellere dayanan eğitim 122Notlar 133ÖNSÖZAtatürkün ölümünden hemen sonra ülkenin manevi ve maddi geliĢmesinin vazgeçilmez koĢuluolan devrim ilkelerinden -halktan gelen ya da geldiği sanılan baskı karĢısında- ödün verilmeyebaĢlandı. Kanımca o ilkeler gerçi devletçe kabul edilmiĢ ve onlara en uygun düĢen kurumlarkurulmuĢtu; ancak o ilkeleri gerçekten benimseyebilecek, o modern kuruluĢlarda kuruluĢamaçlarına uygun ruhu yaĢatabilecek, zihniyet henüz oluĢmamıĢtı. Devrimin bugün büsbütünçöken ideolojik cephesi o günlerde de son derece çelimsizdi. 1945 yılında çok partili rejime geçiĢleödünler arttı. Kitlelerin devrimin belli baĢlı ilkelerine yabancı kalmıĢ olması, yöneticileri ödünvermeye zorluyordu. Yöneticilerin kendileri verilen ödünlerle devrimin ne ölçüde sarsıldığınınfarkında değillerdi. Devrimin muhasebesi dönemine girildiğini ilan eden muhalefetin 1950deiktidara gelmesi ile Türk toplumu, tuttuğu yolun bilincine ermek çabası ile, -oluĢamayan laikahlakın eksikliğinde- eski ölçütlere baĢvurmuĢ ve yeni bir yön saptaması yaptığını, yapmakzorunda kaldığını anlamıĢtır.Eksik olan yalnız laik ahlakın oluĢması değildi; devrim hâlâ heyecan ve duygular düzeyindeyaĢıyordu. Atatürkün eseri tarihsel ve fikirsel düzeylerde sistemli bir biçimdedeğerlendirilmemiĢti. Öğretisi belli direktifler Ģeklinde, devrim kuruluĢlarında kopuk parçalarhalinde yaĢıyordu.Bu eser Türk toplumunun manevi sorunlarının dinsel ilkelere dönülmekle çözümlenebileceği,Atatürkün gösterdiği çağdaĢ uygarlık düzeyine eriĢme amacının ise ekonomik etkenin ön planaalınması ile gerçekleĢeceği inancının kamuoyunda yaygınlaĢtığı yıllarda kaleme alındı. 1938denberi ülkenin içine düĢtüğü bunalımların hep bu hayalci ve demagojik politikanın sonucu olduğunuhiç kimse düĢünemedi. Nitekim, dıĢ evrenin, yani bir toplumun siyasal, toplumsal ve ekonomikkurumlarının ve bu toplumun maddi olarak ortaya koyduklarının, -insan düĢüncesinin birer ürünüolmaları dolayısıyla- onun düĢünsel ve ahlaksal biçimleniminden kaynaklandığı gerçek ise, Türktoplumundan manevi evrenini olduğu gibi korumasını ve aynı zamanda çağdaĢ uygarlık düzeyineeriĢmesini istemek, baĢarısızlığa mahkûm bir politika izlemek demektir; toplumdan ilgilerine veeylemine, sahip olduğu yaĢam felsefesinin reddettiği bir yön vermesini talep etmektir. Zihinyapısına iliĢmeden, hiçbir toplumda hiçbir önemli yenilik beklenemez. Atatürk bu hakikatibiliyordu. Onun için devrimin insan aklına güvenen yeni bir toplum yaratmayı amaçladığınıkesinlikle ileri sürebiliriz.Eserin amacı, devrimi sönmekte olan heyecanların düzeyinden fikir düzeyine aktarıpdeğerlendirmek ve Türk insanına eleĢtiri ruhunu ve yaratma gücünü sağlayacak yeni bir eğitimsisteminin ilkelerini saptamaktır.Kitap, ülkemizin sorunlarının gerçek nedenlerine inemeyen, son bir iki onyılda cereyan edenolayları değerlendirecek ve kuramsal araĢtırmalara giriĢecek düĢünsel yetenekten yoksun birortamda yazıldı.O günden bugüne birçok yıl geçti; bu yıllar içinde bir dizi değiĢiklikler oldu. Ġnsan iradesininegemen olamadığı olayların doğal akıĢı ile ortaya çıkan düzen, belli iĢ alanlarının, belli zümrelerin,belli fikir akımlarının oluĢmasına yol açtı. Ülkenin dinamik güçleri belli çıkarlar etrafında toplandı;bu çıkarlar ülkenin toplumsal, ekonomik ve siyasal yaĢamını etkilemekten geri kalmadı. Bununsonucu olarak bugünkü kuĢak kaynağını ve kaynağındaki sorunları unuttu, dikkatini günün veçıkarlarının ön plana ittiği sorunlara çevirdi. Atatürk devrimini yaĢatması, onun evrensel değerinikabul ettirmesi gereken bu kuĢak kitabımızda ele alınan sorunları büsbütün bir kenara itti ve herilgisini, her yargısını -estetik olmayan ve ahlak dıĢı kalan eğitimi gereğince- ekonomik temellereoturttu.Bunun sonucunda Batının etkisi ile, fikirsel gerekçesinden yoksun, hatta böyle bir gerekçedenhabersiz, kaba bir kapitalizm anlayıĢı egemen oldu; bu anlayıĢın savunucuları -bizdeki koĢullarınne kadar farklı olduğuna bakmadan ya da aldırmadan- Batıdaki örneklere uyarak, dini iĢçevrelerine destek olarak kullanmaktan çekinmediler. Her hareket bir karĢı hareketi davet ederkuralına uygun olarak, kısa zamanda karĢı akımlar belirdi.www.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.
  3. 3. www.kuyruksuz.com1961 Anayasasının yerleĢtirdiği daha geniĢ özgürlük rejimi yeni düĢüncelerin geliĢip yayılmasınaolanak tanıdı. 1960 yıllarında önce aydınların, sonra kamuoyunun ilgisinin ekonomik sorunlarüzerinde odaklanması olumlu bir olgudur; ancak ilgilerin yalnız bir alana çevrilmesi, Türktoplumunun gerçeklerini tümüyle kucaklayan Atatürk düĢüncesinin anlaĢılmasını daha dagüçleĢtirmiĢ oldu.Ekonomik etken öylesine bir önem kazandı ki bir yandan var olan siyasal partiler durumlarını vetutumlarını ona göre belirlemek zorunda kaldılar, bir yandan da yeni partilerin kurulduğuna tanıkolundu.Ekonomik etkenin bugünkü toplumların yaĢamında ön planı iĢgal ettiği herkesçe bilinmektedir;iĢgal etmesi de, kitlelerin kendi haklarına sahip çıktıkları bir çağda, doğaldır. Ancak ekonomiketkenin hiçbir toplumun yaĢamında tek etken olduğu kesinlikle ileri sürülemez. Özellikle Türktoplumu gibi evrimini ve geliĢimini gerçekleĢtirmek için önce düĢünsel ve toplumsal yapısınıyenilemek zorunda olan, yani ekonomik olanaklardan çok fikir ve irade gücü ile disiplinli birözveriye dayanmak zorunda olan toplumlar, ekonomik sorunlarını genel durum içindedeğerlendirmedikçe onları eğitim, toplum ve kültür sorunları ile birlikte ele almadıkça, bir çözümevaramazlar.Ülkemizi 27 Mayıs 1960 müdahalesinden on bir yıl sonra yeni bir bunalıma düĢüren ve yeni biraskeri müdahaleyi kaçınılmaz kılan baĢlıca neden bu oldu.Sonuç olarak diyebiliriz ki 27 Mayıs müdahalesi olayların doğal akıĢına yeni bir yön veremedi,çünkü düĢünce daha yüksek bir bilinç düzeyine yükselemedi ve tarih perspektifinin yokluğu bugündahi genel durumun irdelenip değerlendirilmesine olanak vermemektedir. Gerçekten, 1960 askerimüdahalesi kısa bir süre için Atatürk ruhunun yeniden canlanacağı izlenimini uyandırdıysa da,önce koalisyon hükümetlerinin, sonra iktidara gelen Adalet Partisinin tutumları, toplumumuzunkendini 1960tan önceki gidiĢten kurtaramadığını kanıtladı.12 Mart 1971 müdahalesinden sonra, 70li yıllarda siyasal partilerin ve kamuoyunun Atatürkünbize gösterdiği doğrultunun tam tersi bir doğrultuya yöneldiklerine tanık olduk. Sağ ve solAtatürkün milliyetçilik anlayıĢını reddetmekte birleĢtiler; milliyetçilik Atatürk ilkelerinden birideğilmiĢ gibi değiĢik bir milliyetçilik anlayıĢını vurgulamak amacı ile "Atatürk ilkeleri ve Türkmilliyetçiliği" deyimi yayıldı. Atatürkün halkçılığından kuĢku duyuldu, devrimciliğinden sözedilmez oldu; ama özellikle laiklik ve devletçilik ilkeleri amansız saldırılarla büyük ölçüdehırpalandı. Sonuçta Ģehir ile kırsal kesim arasında ve toplumsal tabakalar arasında görülen farkderinleĢti. Demokratik kuruluĢların iĢlevlerini yapmalarına engel olunmakla, demokrasi büsbütünyozlaĢtırıldı ve her Ģeyden daha korkutucu ve üzücü olmak üzere gençlik sağ ve sol olarak ikiyebölündü, sonra her biri bir çok bölümlere ayrıldı; çok kan döküldü. 70li yılların tarihe Cumhuriyetçağının en karanlık dönemi olarak geçeceğinden kuĢku duyulamaz. Bu akıl dıĢı, mantık dıĢı,sağduyudan uzak gidiĢ 12 Eylül 1980 müdahalesinde düğümlendi.Atatürkün öğretisinden uzaklaĢma hemen onun ölümünden sonra baĢladıysa da, 1938-1960 yıllarıarasında, ister devrim yolunda olsun, ister gerici yönde olsun, her tutum ve her davranıĢAtatürkün ilkelerini hesaba katmak zorunda kalmıĢtır. Bu yıllarda Atatürk henüz duygularüzerinde, toplumun günlük yaĢamı üzerinde varlığını bütün gücüyle duyurmuĢ, her eylem Atatürkilkeleri ölçüt alınarak değerlendirilmiĢtir. ancak 60lı yıllarda Atatürkün gönüllerden ve zihinlerdensilindiğine tanık olundu. Bu yıllarda "Batı tekniği, Doğu kültürü" formülüne uyularak, Milli EğitimBakanlığı Tercüme Bürosunun çalıĢması durduruldu; liselerde vaktiyle kurulan klasik koldanartakalan "küçük Latince" kaldırıldı; Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde kurulduğu günden beriBatı dillerinin zorunlu yardımcısı olan Latince dersleri, 1968de bir öğrenci eylemi bahane edilerek,seçmeli ilan edildi.Bu eserde açıklanan kuramın yer aldığı çerçevede baĢgösteren değiĢiklikler sayfa altı notlarlabelirtildi. Bunlar çok değildir ve hepsi de Atatürk düĢüncesinden gitgide daha çok uzaklaĢıldığınınbirer kanıtıdır.70li yılların baĢında Ġmam-Hatip okullarının sayısının yetmiĢi bulması ve bu okullardan çıkanlarınilkokul öğretmeni olmaları için yapılan giriĢimler daha o günlerde yöneticilerin üçüncü yorumyanlılarının etkisi altında kaldıkları izlenimini uyandırıyordu. Bugün Ġmam-Hatip okullarının sayısı350yi aĢtı: Türkiyede artık iki tip okul -din okulu ile laik okul- gençlik üzerinde egemenlik kurmakiçin savaĢım veriyorlar.Kesin olan Ģudur ki politikacılarımız geçmiĢ deneyimlerden yararlanmasını bilememiĢler;aydınlarımız da Atatürkün düĢüncesini inceleyip açıklayacak ve geliĢtirecek yerde, ülkeninwww.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.
  4. 4. www.kuyruksuz.comkendine özgü koĢullarına uyup uymadığına aldırmadan, dıĢarıdan hazır fikir sistemleri almayıyeğlemiĢlerdir.Burada artık yeni bir kitabın konusunu oluĢturacak yeni sorunlara geçmiĢ oluyoruz. Bu nedenle,bu yeni fikir akımlarının Atatürkün ölümünden sonra ortaya çıkan duruma -bu eserde açıklanan tezaçısından- herhangi bir değiĢiklik getirmediğini ifade etmekle yetinmeliyim. Sol düĢünce AtatürkdüĢüncesini değerlendirmekte dikkate değer bir çaba göstermiĢ değildir. Sol düĢünce de, eylemadamının ötesinde fikir adamını göremedi ve devrimin fesi çıkarıp Ģapkayı giydirmekten öteyegitmeyen bir baĢarı kazandığı görüĢünde -Atatürk devrimini küçümsemede- sağ düĢünce ilebirleĢti.Böylece sağcıların gözünde Mustafa Kemalin dinden kopmasını simgeleyen Ģapka solcudüĢünürlerin gözünde yeni bir simgesel değer kazandı: Bunlara göre, Ģapka toplumun yalnızca üstyapısında değiĢiklik yapan yüzeysel bir reformun simgesi oldu.Sonuç olarak, son yılların çok hareketli geçtiğini, olayların birbirini süratle izlediğini, ancakhiçbirinin düĢünce düzeyinde yankı uyandırmadığını ileri sürebiliriz. Bu kitapta ele alınansorunların hiçbirine ne kuramsal düzeyde, ne de uygulamada yanaĢılmadı. 1971de durum1960takinden çok daha çetindi. Bugün ülkeyi çıkmazdan kurtarmak için her zamankinden dahabüyük bir ileri görüĢ, çok daha büyük bir azim, çok daha büyük bir çaba gerekmektedir. Bugünkübunalımdan çıkabilmek için Atatürkün düĢüncesine baĢvurmak zorunluluğu vardır. Yeni AtatürkçükuĢakları yetiĢtirme gereği vardır. Böyle bir uygulamaya geçilecek mi? Atatürk Enstitüsü,Atatürkün ölümünden hemen sonra kurulmalıydı. Kurulmadı. 50lerde yaptığımız giriĢim sonuçvermedi. 1968de Halkevleri örgütü içinde kurulmasına önayak olduğum Atatürk Enstitüsündeancak üç yıl çalıĢabildik. 1971de anlayıĢsızlık ve mali olanaksızlıklar yüzünden bilimsel kurulumuztopluca istifa etti. 12 Mart 1971den hemen sonra, hükümetin isteği ile toplanan bir komisyonAtatürk Akademisinin tüzüğünü hazırladığı halde, akademi hiç bir zaman kurulmadı.Sorunlarımızın bilincine varmamız konusunda, 1950lerde Batılı hümanistlerin yardımcıolabilecekleri görüĢünde idim. Ama çok geçmeden Batılı hümanistler kendi toplumlarının etkinyaĢamından uzaklaĢtırıldılar. Teknolojik çağın kurduğu düzen, onların kendi ülkelerindekikurumların örgütlenmesine katkıda bulunmalarına, toplumun evrim sürecine yön vermelerine,kamuoyunun oluĢturulmasında etkili olmalarına engel olmaktadır. Epeydir bu görevi toplumbilimciler üstlendiler. ġimdi de teknologlar toplum bilimcileri bir kenara itmektedirler.Bize öyle geliyor ki yalnız ülkemiz büyük bir bunalım içinde değildir: Batı uygarlığının geleceğitehlikededir. Bu açıdan bakıldığında bu kitapta ortaya atılan ve incelenen sorunlar, kalemealındıkları güne oranla, bugün çok daha büyük bir güncellik ve ivedilik niteliği sergilemektedir.Bu kitabın Türkçe olarak yayımlanmasında iki kiĢinin büyük rolü oldu: Bu iĢi gerçekleĢtirmeye benisürekli olarak teĢvik eden Türk Tarih Kurumu Genel Müdürü Sayın Uluğ Ġğdemir ile Türkçe metninbaskıya hazırlanmasında bana büyük yardımı dokunan eĢim Necile Sinanoğlu. Ġkisine de teĢekkürederim.Esere -değerli Türkolog Alessio Bombacinin yazdığı uzun makalenin baĢlığından ("LUmanesimoTurco di Suat Sinanoğlu") esinlenerek- Türk Hümanizmi adını verdim.Ekim 1980SUAT SĠNANOĞLU1. GĠRĠġ: SORUN VERĠLERĠNĠNOLUġUP GELĠġMESĠ1- Yabancı ülkelerde okuyan öğrencilerin deneyimiĠki ayrı dünyayı (doğup büyüdükleri kendi dünyaları ile, öğrenim yıllarının bir bölümünü geçirdikleriBatı dünyasını) tanımıĢ olan insanların psikolojisi üzerine edindiğim deneyime dayanarakdiyebilirim ki, yaĢamlarının birkaç yılını yabancı bir ülkede geçiren gençler yurtlarına, o yıllarınyarattığı bir iç dinginliğine kavuĢmuĢ olarak ve kendi ülkelerinde yapabilecekleri iĢlerle ilgili büyükdüĢler kurarak dönerler.www.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.
  5. 5. www.kuyruksuz.comBu gençler gezip görmüĢler, okumuĢlar, kendilerini konuk eden ülkedeki düzenin kendi ülkelerindekurulmuĢ olan düzenden çok üstün olduğuna inanmıĢlar, Batı evrenini özlenecek bir uygarlıkdüzeyine çıkartanın toplumsal, siyasal ve eğitimsel kurumlar olduğunu saptamıĢlardır. AynıĢeylerin kendi ülkelerinde de yapılabileceği kanısındadırlar. Ġleri sürmeye hazırlandıkları tutanaklarçürütülecek cinsten değildir. Gerçek onlardan yanadır. ĠĢe giriĢmelerini engelleyecek ne olabilir?Onlar bu düĢüncelerinin birer düĢ olduğunu anlayıncaya kadar çok zaman geçecektir. Yıllar boyuzihinlerinde oluĢturdukları tutamaklar vatandaĢlarını etkileyecek güçte değildir, çünkü o tutamaklarvatandaĢlarını etkileyecek güçte değildir, çünkü o tutamaklar baĢka bir mantığın, baĢka koĢulların,bambaĢka bir ruhun ürünüdürler. Sağduyuya seslenmeleri de yankı uyandırmaz, çünkü -amabunun bilincine kendileri de varmıĢ değillerdir- sağduyu da, Batıda baĢka, kendi ülkelerinde baĢkaolan bir yaĢam deneyiminden, bir dünya görüĢünden kaynaklanmaktadır. Üstelik onlar, yeni birbiçim vermek istedikleri toplumun gerçekte kendine özgü bir düzeni olduğunun farkındadeğildirler; bilmezler ki bu düzen çağdaĢ yaĢamın gereksinimlerini karĢılayacak durumda değilsede, kolayca bir kenara itilecek cinsten de değildir; değildir, çünkü bu düzen, köklerini derinleresalmıĢ normlara ve bu normlardan daha çetin, daha aĢılmaz bir engel oluĢturan bir çıkarlar -kiĢiselya da ortaklaĢa çıkarlar- örgüsüne dayanmaktadır.DüĢ kurma dönemini düĢ kırıklığı dönemi izler. Gençler genellikle bu aĢamadan öteye gidemezler.DüĢ kırıklığı birçoğunda eylem ve yenilik arzusunu söndürür; bu durum onları çoğunlukla asılçevreleri olup hiçbir zaman kopmadıkları eski çevrelerine uymaya zorlar. O andan itibaren Batıdageçirdikleri yıllar geçmiĢe karıĢır, gençlik anıları olur. Zevkli anılardır, ama, tıpkı orada edindiklerive yalnızca teknik nitelikte olan bilgileri gibi, zihin habituslarını zorlayacak, üzerinde iz bırakacakgüce sahip değildirler. Daha baĢkaları vardır, bunlar içlerine kapanırlar ve kırılan ümitlerininacılığını ömür boyunca içlerinde saklarlar. Bir bölümü, öğrenim yaptıkları ülkeye döner, orasınıkendilerine yurt edinirler.KuĢkusuz Batıda okuyan birkaç yüz ya da birkaç bin gencin, yetkilerini kıskançlıkla koruyan birgeleneğin yüzyıllardan beri yerleĢtirdiği bir düzeni kısa bir süre içinde değiĢtirmesi beklenemez.Ani değiĢiklikler beklenemez elbet; ancak Batılı olmayan dünyanın herhangi bir ülkesinde, BatıdaokumuĢ olan aydınların bir fikir akımının baĢına geçmeleri beklenebilirdi; ülkelerinin pragmatikdüzeyde karĢılaĢtığı ve olayların zorlaması ile, irdelemeden ve anlayamadan çözmeye çalıĢtığısorunlara bilincin ıĢığını tutabilirler, böylece sonradan yetersiz, elveriĢsiz ya da tümüyle yanlıĢoldukları ortaya çıkacak birtakım önlemlerin alınmasını önleyebilirlerdi. Ama ne yazık ki bugünekadar böyle bir giriĢime tanık olunmadı. Her türlü evrim ve ilerleme fikrine yabancı kalan Batılıolmayan toplumların durağan bir yapıya sahip olmaları, yeni fikirlerin etkisine açık olmamaları,hemen hemen tamamıyla gelenekler ve geçici çıkarlarca yönetilmeleri gibi nedenler, Batıyı tanımıĢolan aydınların gösterdikleri çabanın niçin etkisiz kaldığını açıklamaya yeterli nedenler değildir.BaĢka ve çok daha önemli bir neden vardır: o da, bu aydınların gerçekte kendilerinden beklenentarihsel ödevin düzeyinde olmamalarıdır (1). Bu güçsüzlüğü yaratan nedenlerin ayrıntılı birincelemesi bu giriĢin sınırlarını aĢar. En önemli nedeni anmakla yetinerek diyebilirim ki bu neden,gençlerin orta öğretiminin sonunda, çok kez de (kısa ya da uzun bir staj süresi için) yükseköğrenimlerinden sonra yabancı ülkelere gönderilmeleridir. En gençleri aĢağı yukarı on sekizyaĢındadır. On sekiz yaĢında ise bir insanın zihni biçimini almıĢtır; bu forma mentis, gencin içindeyetiĢtiği toplumun forma mentisidir. Bundan sonra, yüksek öğretim kurumlarında ya dauzmanlaĢma kurslarında kendisine öğretilenleri, bir genç kendi yeteneklerinin ve düĢünselilgilerinin izin verdiği biçim ve ölçüde öğrenebilecektir. Zihin, oluĢmasını tamamlamıĢ, belli birbiçim almıĢtır; artık o, edineceği yeni bilgilere kendi biçimini veren bir kalıp olmuĢtur.Bu gençlerin baĢına, Pindarosun baĢına gelen gelmektedir. Atinada geçirdiği yıllar, Pindarosa Ģiirve müzik tekniği alanında çok Ģey öğretmiĢtir; Pindaros sanatını geliĢtirme olanağını bulmuĢtur.Ama Pindaros Atinaya geldiği günkü Dor ruhlu bir saray ozanı kimliğini olduğu gibi korumuĢtur(2). Pers SavaĢlarında Atinanın üstlendiği Ģanlı tarihsel rolün büyüklüğünü hiçbir zamananlayamamıĢ olan ya da çok geç anlamıĢ olan bir Thebailidir. Ġyon ruhunun içine hiçbir zamangirememiĢtir. Çünkü Pindaros Atinaya on sekiz yaĢında (3), ya da herhalde, zihninin belli bir kalıbagirmesinden sonra gelmiĢtir (4).Batılı olmayan öğrencilerin yabancı ülkelere çocuk yaĢta gönderilmelerini önleyen baĢlıca neden,psikoloji alanına ait olan bu gerçeğin hiçbir suretle göz önünde tutulmamasıdır. Oysa yaĢadığımızçağ, psikoloji ve sosyoloji gibi bilimlerin altın çağıdır. Öte yandan on bir yaĢında bir çocuk için,anasından babasından ayrı, tek baĢına yabancı bir ülkede yaĢamanın çok zor olacağı da açıktır.www.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.
  6. 6. www.kuyruksuz.comAyrıca yabancı bir ülkeye gönderilen küçük bir çocuğun konuğu olduğu toplumun kültürünü herbakımdan benimseyeceği, ancak bu kez de kendi ülkesine yabancılaĢacağı haklı olarak hesabakatılmalıdır; bunun büyük bir sakınca oluĢturduğu kolay kolay reddedilemez.Kısaca, bilgisizlik ve pratik düzeyde karĢılaĢılan önemli güçlükler, Batılı olmayan toplumlarınBatıya öğrenci göndermekte gösterdikleri iyi niyeti büyük ölçüde boĢa çıkarmaktadır.Batıya gönderilen öğrencilerin ruh durumu konusunda diyecek bir Ģey daha var: arasına karıĢıpyıllarca yaĢadıkları yabancı toplum bu gençlerde genellikle dünyayı toz pembe görme eğilimini veaĢırı bir iyimserlik uyandırır. Bu da onların yurt gerçeklerini yavaĢ yavaĢ unutmalarına neden olur.Somut bir örnek olarak Türkiyeyi alacak olursak, öğrenimini tamamlayıp ülkesine dönen gencin,burada karĢılaĢtığı gerçek durumla özlemin idealleĢtirdiği ülkesinin anısında canlanan görünümüarasındaki sert karĢıtlığı bütün acılığı ile duyduğu ve bunun vatandaĢlarının Batıyı bilmemesindenileri geldiğini düĢünerek teselli bulduğu görülür. Onu gönderen ya da yabancı bir ülkede öğrenimgörmesine izin veren devlet olduğuna göre, kendi uzmanlık alanına giren konularda dile getireceğigörüĢlere kulak verileceğinden emindir.Onun gözünde Türkiye Ģanlı bir tarihe sahiptir, fakat aynı zamanda Doğulu bir ülkedir; dinseldüĢüncenin geliĢmesine önemli katkıları olmuĢtur, skolastik kültürün temsilcisi olan değerli kiĢileryetiĢtirmiĢtir; bu nedenle de dünya iĢlerine ilgi duymamıĢtır, betimleme sanatlarına yanaĢmamıĢtırve kuramcılar, tarihçiler, düĢünürler -bir kelime ile yaratıcı insanlar- yetiĢtirmediği için, insandüĢüncesinin geliĢmesine katılmamıĢtır. Ancak -genç bu konuda hiçbir kuĢku beslememektedir-Türk toplumu, Atatürk devrimi sonucunda, bütün bu sorunların bilincine varmıĢtır ve hiçbirönyargıya kapılmadan, Batı uygarlığına kucağını açmıĢtır.Ama gerçeğin böyle olmadığını genç neden sonra anlayacaktır: bir toplumun zihin yapısını veyaĢam normlarını oluĢturan eski inançları, kökleĢmiĢ alıĢkanlıkları söküp atmanın iĢlerin en zoruolduğundan kimse haberli değildir.Bu gençlerden birçoğunun karĢılaĢtıkları sorunun terimlerini gerçekten kavrayacak durumdaolmadıkları ayrıca belirtilmelidir: pek çoğu o iki evreni karĢılaĢtırmalı olarak inceleyecek ve buinceleme sonunda aralarındaki temas noktalarını saptayıp, bu noktalardan hareketle modern BatıdüĢüncesinin geleneksel zihniyete nüfuz etmesini ve bu suretle onun değiĢip yenilenmesinisağlayacak yetenekte değildir. Tam tersine, hemen hepsi bu konulara yabancıdır. Ġki ayrı evrenitanımak ve bilmek çetin iĢtir; o iki zihniyeti kavrayabilmek, irdeleyecek güçte olmak gerekir; bu ikidünyada yalnızca düĢünceler ve duygular farklı değildir: iki değer sistemi çatıĢma halindedir.Ayrılık iki dünyanın değerler sistemindedir; iki ayrı insanlık anlayıĢı söz konusudur.Böyle bir bilinçlenme bir dizi soyut kavrama nüfuz edilmesini gerektirir: zihin yapısı, yaĢam normu,değerler sistemi, hatta kavram kavramı ve soyutlama kavramı bunlardan birkaçıdır. On sekizyaĢına kadar zihin biçimlenmesi doğa ve matematik bilimlerine dayandırılmıĢ olan bir gençten bukadarı beklenemez.Ġki yanlı bir yetersizlik söz konusudur: bir yandan idealist genç ayrıntılarla ilgili gözlemlerini ve tümüzerine izlenimlerini fikre dönüĢtürmekte yetersizdir; öte yandan, yetkin ve hareketsiz bir toplumörneğine sadık kalıp evrim sürecine girmeyi arzulayan, durağan yaĢam geleneklerine sımsıkı bağlıkalıp Batının dinamizmine özenen bir toplumun yetersizliği söz konusudur.KuĢkusuz Doğu ile Batı arasında kalmıĢ olan bu toplumun zihin yapısına nüfuz edebilmek ve onun-geri kalınmıĢlığın belli bir noktasından hareketle, uygarlığın manevi ve maddi en ileri aĢamasınaeriĢmek çabasında olan her toplum gibi- kendi aydın sınıfından çok daha güçlü bir aydın sınıfınasahip olan ülkeler için bile aĢılması çok zor olan sorunlarla karĢılaĢtığını anlayabilmek için, yıllarcasüren bir yaĢam deneyimine ve bundan da önemli olmak üzere, modernist öğretim kurumlarınıntarih-dıĢı akılcılığını değil, filoloji, tarih ve felsefe düzeyinde yürütülen incelemelerle özümsenenhümanist değerleri temel edinen bir düĢünsel biçimlenime gereksinim vardır.Bugünkü durumda köy ve kasaba halkı yeniliklere kolay açılamayıp akıl-dıĢı ya da empirikinançlarına ve geleneksel ahlak anlayıĢına içtenlikle bağlıdır (5): buna karĢılık büyük kentlerin halkıderin bir ahlak bunalımı içindedir, çünkü eski eğitimin etkisinden kurtulduğu halde yeni bir ahlakanlayıĢı edinme fırsatı bulamamıĢtır. Toplumumuzun yeni bir düzen muĢtucusunu aslabeklemediğini, kendince kurduğu düzen içinde kimsenin düĢünemeyeceği kadar mutlu yaĢadığınıanlamak için düĢ kırıklıkları ve yanılmanın verdiği üzüntülerle dolu uzun yılların geçmesigerekecektir. Neden sonra insan son derece karmaĢık, tümüyle karanlık ve mantık dıĢı birzihniyetin sık ve sağlam ağına düĢtüğünü anlayacaktır. Bu zihniyet, her toplumsal düzenin temeliolduğu sanılan -zihin özgürlüğü ya da insan onuru gibi- kavramlara kesinlikle yabancıdır.www.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.
  7. 7. www.kuyruksuz.comBu toplum kendine özgü ve çok sağlam bir biçimde örgütlenmiĢtir; kendine özgü bir dünya görüĢüve bir yaĢantısı vardır: bu dünya görüĢü ve bu yaĢantı Atatürkün devrimci çabasının sonucundakurulan düzenden ancak bir ölçüde etkilenmiĢtir; gerçekte yaĢam anlayıĢı hâlâ geçmiĢin, yazgıcızihniyetin egemenliği altındadır.Gerçi, çetin savaĢımları gerektiren durumlarda, Türk toplumu yaĢamın gerçekleri ile temassonucunda edindiği eski erdemlerini yeniden bulabilen bir toplumdur; ancak belirli bir değerlersistemine dayalı bir yaĢamdan yoksun olan ve değerler sistemi kavramına eriĢmedikçe yoksunkalmaya mahkûm olan bir toplumdur. Her türlü dinsel önyargılardan arındırdığı ve böylece ahlaksalkaygılardan da uzak olduğunu sandığı günlük yaĢamında son derece karmaĢık ve son derece sefilbir karĢılıklı çıkarlar sistemine; ahlaksal değerleri, duyguları, hatta aile bağlarını hiçe sayanacımasız bir do ut dese boyun eğen bir toplumdur.Bundan sonra, bilerek ya da farkında olmadan, durumu olduğu gibi kabul etmediyseniz ve oyununkurallarına ayak uydurmadıysanız, sizin için infial ve isyan duygularının içinizde kaynaĢtığı birdönem baĢlayacaktır. ġayet, olağan durumun dıĢında, Batıda, sürdürdüğünüz öğreniminizsırasında Yunan ve Roma toplumlarının ahlak ilkelerini ve düĢünsel biçimlenimini tanımak fırsatını,hümanist zihniyeti benimseme olanağını bulduysanız, iĢte o zaman okulda öğrendiklerinizle gerçekyaĢam arasındaki Ģiddetli karĢıtlık sizi bir an için olsun tedirgin etmekten geri kalmayacaktır. Budurumda, insanın Sokrates üzerine düĢüncesi ne olabilir? Ona Ankara sokaklarında rastlasa, hâlâhaklı olduğunu ileri sürebilir mi? Ġnsan yaratılıĢı üzerine verdiği yargıların doğru olduğunusavunabilir mi? Ġnsanın onu -kötü bir adam olduğu için değil, tam tersine dünyaya aĢırı idealci biraçıdan, bu nedenle de tümüyle yanlıĢ bir açıdan baktığı için- gençleri doğru yoldan ayırmakla,onları aldatmakla suçlamaya kalkıĢması daha olası değil mi? Gerçek yaĢamın kazandırdığıdeneyim, Sokratesin insan yaratılıĢı üzerine görüĢlerini açıklarken göz önünde yalnızca çağınıntoplumunu, 5. yüzyıl Atinalılarını göz önünde tuttuğunu düĢündürmektedir. Ne var ki 5. yüzyılAtinalıları insanlığın tümü değildir. Onlar kendine özgü küçücük bir toplum idiler: kendine özgü birzihin habitusuna sahiptiler; bu sayede de içlerinden biri, Sokrates, genel kavramları bulgulamayıbaĢarmıĢ ve insan yaratılıĢı üzerine dünyaca bilinen yargılarını açıklamıĢtır (6). Bu yargılar Batılıolmayan bir toplumda yaĢayan ve dolayısıyla 5. yüzyıl Atinalılarına özgü olan eğitim ve kültürebüsbütün yabancı olanlar için temelsiz ve dayanaksızdırlar. Çünkü onlar kendi ortamlarındadurumun bambaĢka olduğunu -örneğin erdem yolunun dıĢında mutluluğun pekâlâ olanaklıolduğunu- gözleri ile görmektedirler. Gerçekten, çevrelerinde birçok insanın -ortada hiçbirinandırıcı neden yok iken, tam tersine kendilerine saygıyı yitirmeleri için pek çok neden varken-kaygısız ve mutlu yaĢadıklarına, yaĢamlarından memnun olduklarına tanık olmaktadırlar.Bu durumda, insanların temel ahlak anlayıĢına duydukları inancın sarsılması; onun yerini yılgınlıkve usanç yaratan bir görelik duygusunun alması doğaldır.Bu koĢullar altında baĢvurulabilecek tek manevi destek insanlığın büyük eğiticileridir. Onlarıtanımak için sürdürülen çalıĢmalar bu umutsuz kuĢkuculuk döneminin aĢılmasını kolaylaĢtırır.Sonra yeni bir bilinç, vaktiyle küçümsenilen insan tiplerinin küçümsenmeye değil, anlayıĢlakarĢılanmaya layık oldukları bilinci, bu uzun deneyim süresinde yeni bir dönem baĢlatır.DavranıĢları ile periĢan düĢünceleri ile kiĢilik, onur duygusu, hatta karakter yoksunluğu ile sizi düĢkırıklığına uğratmıĢ olan birçok insanın ruhça kötü kiĢiler olmadıkları, tersine özellikle kiĢiselçıkarları söz konusu olmadığı durumlarda, dünyanın en dürüst ve ağırbaĢlı insanının bile eĢsiz birincelik örneği sayabileceği davranıĢlarda bulunabilecekleri bu dönemde göze çarpmaktadır. Ġnsanbunu ĢaĢkınlık ve kızgınlıkla saptamaktadır. Sonunda düĢünsel, ahlaksal ve estetik açıdanbiçimlenim bulmamıĢ insanların -hiç olmazsa bu terimlerin Batılı anlamında- karakter, mantık,sağduyu sahibi olamayacakları anlaĢılabilmektedir. Bu insanlar ahlaksız değildir, ahlak dıĢıdırlar.Günlük yaĢamda, ahlak duygusundan yoksun görünmelerinin nedeni, eski ahlakın ahrete dönükasketik bir yaĢam için geçerli olup, yaĢamın nimetlerinden yararlanmayı isteyen ya da hiç olmazsa,yararlanmakta özgür olan çağdaĢ bir toplumu yönetme konusunda kesinlikle yetersiz kalmasıdır.Bu aĢamada artık, böyle bir toplumun kendisine yeni bilgiler ve yeni deneyimler, yeni kavramlar,yepyeni bir iç evren sunabilecek, Atatürkün açtığı çığırdan yürümesine yardımcı olabilecekkimselere kendiliğinden kulak vermesi beklenemeyeceği anlaĢılmaktadır. Bir yaklaĢım çabasızorunludur: bu topluma daha önce manevi sorunların niteliği ve önemi öğretilmek, böylesinekonulara dikkati ve ilgisi çekilmek gerekir; bundan sonra bu sorunlar ortaya atılabilir ve toplumunbu sorunları baĢarıya ulaĢabilecek bir yetenekle incelemesi umut edilebilir.www.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.
  8. 8. www.kuyruksuz.comAncak toplumsal ortam o derece ilgisiz, anlayamadıkları fikirler karĢısında çıkarlarını ve inançlarınıtehlikede görenlerin düĢmanca tepkisi o kadar Ģiddetlidir ki, ulusun geleceğinin büyük ölçüdeöğretim ve kültür sorunlarının çözümlenmesine bağlı olduğu konusunda çok derin, sarsılmaz birinanca sahip olmadıkça, kiĢi bu davasını savunamaz ve bunda direnemez.Zihinlerde ve gönüllerde böylesine sarsılmaz bir inancın yer edebilmesi için, somut gerçekleringözlenmesi ve incelenmesi, tarihsel olayların yargılanması ve sorunların kuramsal düzeydedeğerlendirilmesi zorunludur.2- Atatürk devrimi: yeni bir hümanizm kaynağıYakın tarihimizin bizzat devrim ilkelerinin tehlikeye düĢtüğü izlenimi uyandıran karanlık birdöneminde, böyle bir inanç beni Atatürk devrimini inceleyip yorumlamaya itti. Hümanist değerlersistemi tarih bilincinin ıĢığında değerlendirilirse ya da baĢka bir deyiĢle, yeni kuĢaklara Batılıdünyanın yüzyıllar boyunca edindiği deneyimin doğrudan doğruya tanınmasına dayanan bir eğitimverilirse, ülkenin tümüyle BatılılaĢmasının sağlanabileceğini gördüm; buna Türk ulusununinsanlığın manevi geliĢmesine katılması demek daha doğru olurdu; gerçekten, yeni Türk toplumuklasik dünya ile modern dünya arasındaki iliĢkiler sorununu kendi açısından ele alacak olursa -ancak böyle bir inceleme ona Batı uygarlığının özünü kavrama olanağını verebilirdi-, Batılıdünyanın körü körüne taklidinden kurtulmakla kalmaz, yeni sonuçlara ulaĢabilir, sorunları yeniaçılardan görebilirdi; çünkü Türk toplumunun yaĢadığı tarihsel dönem tümüyle özgün ve olağandıĢı önem taĢıyan bir dönemdi.Toplumumuzun Avrupa örneklerince kurduğu kurumların ruhunu esas alarak, Atatürkün eserinifikir düzeyinde anlamaya çalıĢırken, araĢtırmam ilerledikçe, bu eserin önceleri hiç tahminetmediğim ölçüde bir önem ve değer kazandığının farkına vardım. Gerçi Türk devrimi gelmiĢgeçmiĢ ihtilallerin en büyüğü, en radikali olma onurunu hümanist ruha borçluydu; çünkü ancakhümanist ölçütlerle değerlendirildiğinde bu sonuca varılıyordu; ama Türk devrimi hümanistdüĢünceye olan borcunu, ona yaptığı çok daha büyük bir hizmetle kat kat ödemek durumundaydı.Nitekim, Türkiyede büyük ölçüde hümanist ruhlu yeni bir temel eğitim uygulanacak olursa,Anadoluda Türk hümanizmi adını taĢımaya layık bir fikir akımının oluĢması olanak buluyordu; bubüyük fikir akımı insanlığın manevi tarihinde yeni ve daha ileri bir aĢama oluĢturabilirdi; bu aĢama(insancıl değerler sisteminin doğuĢu, Batıya yayılması, Ortaçağ uykusundan sonra yenidenbulgulanması, Latin evreninde dal budak salması ve son olarak, Avrupanın tümünü kapsamasıdönemlerine karĢılık olan) Yunanlılık, Romalılık, Ġtalyan hümanizmi, Fransız- Ġtalyan uyanıĢı veAlman neo-hümanizmi aĢamalarına yeni bir aĢama olarak katılabilirdi.Türk hümanizmi insancıl değerler sisteminin yepyeni bir alana -ulu bir ırmak gibi akıp gideninsanlık evriminin (Batının baĢlattığı düĢünsel, ahlaksal ve estetik geliĢim sürecinin) kıyılarınaitilip akıntı dıĢında kaldıkları için, bu ilerleyiĢe doğrudan doğruya bir katkıda bulunmamıĢ olanBatılı olmayan toplumlara- yayılmasını sağlayabilirdi.Ne var ki bu sorunlar daha baĢka sorunlara yol açıyordu; en önemlisi, Türkiyede Batının humanisteğitimine yer verilecekse, bu savı kuramsal düzeyde doğrulamak gerekiyordu; humanist eğitiminzorunluluğu kanıtlanmalıydı. Avrupalıların Klasik çağın araĢtırılmasını tarihsel, dinsel ya da ulusalnedenlere bağlamak, bazen de öz değerini ileri sürmek suretiyle oluĢturdukları gerekçeler (aslındabu değerlerin ne olduğunu açık ve inandırıcı biçimde dile getirmeyi hiçbir zamanbaĢaramamıĢlardır) Batılı olmayan dünya için kesinlikle yeterli değildi.Bu durum beni, klasik dünyanın değerini modern dünya ile iliĢkileri açısından araĢtırmaya vakitayırmıĢ olan bir dizi humanist, edebiyatçı, filolog ve filozofun eserlerini incelemeye itti. Yüzeyselbir inceleme bile, Batı uygarlığının ana çizgilerinin bu yazarlarda bulunacağını ortaya koymayayetmektedir. Bu bakımdan Batının çağdaĢ uygarlığının özü ve ruhu Hıristiyan dinidir savınıdurmadan, çoğu zaman çocukça kanıtlarla yineleyen yazarlar üzerinde durmaya değmeyecekti.Gerçekten, önyargılardan sıyrılmıĢ olmak koĢulu ile, Avrupa ve Kuzey Amerikanın toplumsal,siyasal, eğitimsel ve kültürel kurumlarına bir göz atmak bile, onların temelinde HıristiyandüĢüncesinden değil, Yunan dünyasından kaynaklanan hemen hemen sınırsız bir zihinözgürlüğünün bulunduğunu görmeye yetecektir.Bu nedenle, çoğunluğu humanist, filolog, filozof olan ve Batı dünyasının yaĢam ve evrim kaynağınıklasik çağın incelenmesinde, daha doğrusu Klasik çağa içtenlikle bağlanmakta gören bir dizidüĢünür üzerinde özellikle durmak gereğini duydum. Bu konuda Alman altın çağının büyükwww.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.
  9. 9. www.kuyruksuz.comaydınlarının özel bir yer iĢgal etmeleri doğaldır; çünkü onların düĢüncesinde daha güçlü birsistemli çaba vardır; bunun da nedeni, onların modern Batının evrim tarihinde Ġtalyanlardan,Fransızlardan ve Ġngilizlerden sonra boy göstermeleri ve Klasik çağa bağlanmalarını alıĢılagelenlenguistik, geleneksel ve tarihsel gerekçelere dayandırma olanağından yoksun olmalarıdır.Fakat Batı dünyasının Klasik çağ düĢüncesini böylesine bir sebat ve inançla incelemesininnedenlerini kuramsal düzeyde doğrulamayı; hatta bu giriĢimlerinde Yunan ve Roma uygarlıklarınıntanınmasında baĢta gelen bilim olarak görünen filolojinin sınırlarını bile açık ve kesin biçimdesaptamayı baĢaramadıklarına hayretle tanık oldum. Ġçlerinden birçoğu, filolojiye özgü bildiklerigörevle bu bilimin uygulama alanı arasında bir uyumsuzluk görerek, onun ilgi alanını tarih vefelsefenin alanlarına taĢacak biçimde geniĢletme eğiliminde idiler. Böylece son derece önemli yenibir sorun: Filoloji, tarih ve felsefe arasındaki iliĢkiler sorunu ortaya çıkmıĢ oluyordu. Kuramsaldüzeyde gösterilen bunca çabanın bir sonuca varmadığı, çağımızın en parlak zekâlarından biri olanidealist filozof Crocenin filolojinin değerini küçümsemesiyle, zihnin bu üç etkinlik biçimini tarihselyargıda toplayıp filolojiyi belgeleri araĢtıran, saklayan ve sınıflandıran bilim olarak görmesiylekanıtlanmaktadır.ÇağdaĢ uygarlığın özünü saptamak için giriĢtiğim araĢtırmalarda Batı düĢüncesi bana yardımcıolmayınca, öbür yandan topluma bu özün ne olduğunu açıklamak, bununla da kalmayıp onunmutlak bir insancıl değer taĢıdığını, böylece her insan toplumu için geçerli olduğunu göstermekdurumunda olduğuma göre -gerçekten Batının düĢünsel, ahlaksal ve estetik değerlerininülkemizde yerleĢmesinin sağlanmasında en önde gelen iki kuruluĢ olan klasik lise örneğincekurulacak bir ortaöğretim okulu ile humanist düĢünceyi ve kültür sorunlarımızı inceleyecek birenstitünün kurulması için bu doğrulamayı yapmak zorunluluğu vardı- iĢte bu durumda -"Batıdünyasının uygarlıklar topluluğu" adı ile anmayı yeğlediğim- Batı uygarlığı üzerine kendi baĢımabir araĢtırma yapmak zorunda kaldım; çünkü bu uygarlık ya da uygarlıklar topluluğu, bütün öbüruygarlıklardan farklı olarak, ĠÖ 9. yydan bu yana -sapmalar ve duraklamalarla da olsa- düz vesürekli bir çizgi oluĢturduğu izlenimini veriyordu.Gerçekten, Batı uygarlığını öbür uygarlıkların yapısından ayıran özellik, onun temelinde bulunantam bir ruh özgürlüğü idi; bu özgürlük sayesinde Batı dünyası (öbür kültür dünyalarından buradada farklı olarak) ereklerini kendi dıĢında aramıyor, kendi özü içinde bulunan ve hiç değiĢmeyen biramaç, insanın doğal yeteneklerini özgürce geliĢtirme amacını güdüyordu.Ġnsan yaratılıĢını ve onun zihin ürünlerini incelerken Ģu kanıya vardım: Tarihsel gerçek bir kezoluĢtu mu, ne ise o olması nedeniyle doğal gerçeklerin zorunluluğundan (örneğin olduğu Ģey olanve olduğu Ģey olduğu için, öyle olmaması ya da baĢka türlü bir Ģey olması olanaksızlaĢan birkimya elementinin zorunluluğundan) hiç farklı olmayan bir zorunluluk niteliği kazanıyordu.Böylece, insan aklı otuz yüzyıl boyunca bilinçli olarak oluĢmuĢ olduğu gibi oluĢmuĢbulunduğundan ve artık yeryüzünde değiĢik bir geliĢme evresi olamayacağından -çünkü insanzekâsının bulguladığı en büyük temel hakikatların yeniden ilk kez bulgulanamayacağı apaçıktı-, budurumda insanlığın manevi evrimine etkin bir biçimde katılmak isteyen her toplumun, Batının uzunsüren ve karmaĢık bir yapı gösteren insancıl deneyimini geçirilen aĢamalar boyunca izlemekle veonu somut tarihsel gerçekliği içinde incelemekle yükümlü olduğu ortaya çıkıyordu.Türkiyede bu düĢüncelerin sonucunu göz önünde tutan bir eğitim sistemi kurulabilirse, Atatürkdevriminin insanlık için sürekli bir kazanç oluĢturacağı, Atatürkün de tarihin göğünde birdengörünen ve hiç iz bırakmadan kayıp giden yıldızlardan biri olmayacağı böylece anlaĢılmıĢoluyordu; aynı zamanda ülkenin geleceği inanca altına alınacak; üstelik Türk ihtilali insanlığın fikirtarihinde yeni bir aĢamayı baĢlatacaktı: Türk hümanizminin Batılı olmayan toplumlara -çağdaĢteknolojiye sahip çıkma ve Batılı kurumları taklit etme sayesinde- bağımsızlıklarını koruyabilmeninötesinde, uygar evrenin insanlık için daha iyi bir yaĢam sağlama çabasına nasıl katılacağınıöğretme durumunda olduğu, insanlığın manevi tarihinde yeni bir atılım dönemine geçiĢoluĢturduğu ortadaydı.Ama bu atılıma götüren fikir akımına evrensel hümanizm de denebilirdi; çünkü Batılı olmayanuluslar, Atatürk devrimini örnek alan ve hiç olmazsa biçimsel olarak, anayasal yoldan, zihinözgürlüğünü amaçlayan bir temel ihtilali gerçekleĢtirdikten sonra, insancıl değerler sisteminiözümseyebilirler ve -evrensel ölçüte dönüĢen- bu sistemi elde ettikten sonra, tüm edebiyatlarını,tüm tarihlerini, tüm zihniyetlerini yeniden değerlendirebilirlerdi; böylece yeryüzündeki bütünuluslar humanist biçimlenimin ortak paydasına indirgenmiĢ olurdu.www.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.
  10. 10. www.kuyruksuz.comĠnsancıllığı ideal edinen yeryüzündeki bütün ulusların kendilerine özgü biçimde insanlığınilerlemesine katkıda bulunabilecekleri de söylenebilirdi; çünkü her biri baĢka bir tarihsel deneyimgeçirdiği ve değiĢik bir toplumsal varlığa sahip olduğu, bu yüzden de değiĢik sorunlarlakarĢılaĢtığı için, bu temel sorunlara zihin yapısındaki birliğin sağladığı aynı ruhla, ancak değiĢikbakıĢ açılarından bakmaları ve doğal olarak, her birinin kendine özgü sonuçlar çıkarmasıbeklenebilirdi. Ülkemizde, örneğin klasik evrenle modern evren arasındaki iliĢkiler sorunukonusunda beliren durum da bundan farklı değildi: ÇağdaĢ dünyada klasik kültür ve klasikfilolojinin rolü konusunda bizim, Fransız, Alman, Ġngiliz ya da Ġtalyan filologları ile aynı yargılaravaramayacağımız kesinlikle anlaĢılıyordu.Batı dünyasına gelince, bu dünyanın kendi özü üzerine daha esaslı bir bilgiye sahip olması,insanlığın geri kalan bölümünün karĢısına bölgesel ayrılıklardan arınmıĢ olarak, tek yüzle çıkmasıve oluĢturduğu değerler sisteminin evrenselliğine güvenerek, geleceklerini kurmak için çalıĢanBatılı olmayan toplumlara önderlik etmesi gerekiyordu.3- Tanıma kuramıHer toplumun, insanlığın evrim sürecinin baĢlamasına ve sürüp gitmesine katkıda bulunanulusların deneyimine dayalı bir zihin ve ahlak biçimlenmesini edinme zorunluluğunda olduğukuramsal yoldan saptandıktan sonra, insanlığın geleceği sorununu bilinçli olarak ele alan ve -bilinçsiz olan ya da her ne suretle olursa olsun, insan iradesinin dıĢında kalan güçlerle denk birkuvvet oluĢturdukları zaman- insan topluluklarını uygar toplumlara dönüĢtüren ve onlarınyaĢamına tam anlamı ile tarihsel bir karakter kazandırabilen bilinçli güçlerin birer parçacığıolmalarını sağlayacak eğitim ve öğretimin ne olduğunu ve nasıl verilmesi gerektiğini açıklamakkalıyordu.YaĢamın sağladığı somut deneyim bir büyük gerçeği öğretir: Buna göre, insanın zihni, önceden buiĢe uygun bir biçimde eğitilmedi ise, dıĢardan formülleri, kavramları, bir kelime ile soyut olanıalmaya -baĢka bir deyiĢle, duyulara ve aynı zamanda insanın aklına seslenen somut gerçeklerindıĢında hiçbir Ģeyi algılamaya- elveriĢli değildir.Bu deneyim bana filolojinin, genellikle gözden kaçmıĢ olan, paha biçilmez değerini açıklamıĢ oldu.Batı eğitiminin temeli, sanıldığı ve sık sık dile getirildiği gibi, estetik değil, hiç olmazsa klasiktipteki okullarda, filolojiktir. Gerçi, öğretimde estetik eğitimle filolojik eğitimin özdeĢleĢtikleri kabuledilmelidir, çünkü orta dereceli okullarda filoloji iki klasik dilin öğretilmesi ve klasik çağın büyükedebiyat eserlerinin okutulması biçimini alır. Okullarda ise estetik duygunun eğitilmesini hemenhemen yalnızca edebiyat sağlar. Ancak filolojik eğitimden çok farklı bir Ģey olduğuvurgulanmalıdır. Filolojik eğitimin amacı gençlerin ruhunu gerçek olanla iliĢkili hale getirmektedir;edebiyat eseri ise en somut insancıllığı kapsar, çünkü onda ilintilik ya da özel gerçekle ideal ya daevrensel gerçek kaynaĢmıĢ durumdadırlar.Her çeĢit dogmacılığa götüren yolu kesen öğe, iĢte bu somutça insancıl olanı tanımaktı; bundan dafilolojik eğitimin humanist biçimlenimin ve dolayısıyla, her tarihsel, felsefi ve bilimsel zihinyapısının temelini oluĢturduğu sonucu çıkıyordu.Ġnsan aklı somut gerçeği tanımadıkça tarihsel yargıya ya da felsefi kavrama eriĢemezdi, çünkütarihsel yargıya varmak için olaylar arasındaki iliĢkiyi saptamak, felsefi kavrama eriĢebilmek içinde -duygusal ve akılcı öğelerin iç içe olduğu- somuttan ideal değeri soyutlamak gerekiyordu.Böylece ortaya temel bir kuram çıkıyordu; daha önce söz konusu edilen aĢamalar boyunca yavaĢyavaĢ oluĢan bu kuram, buraya kadar kat edilen yola öylesine parlak bir ıĢık tutuyordu ki, her Ģeyyeni bir önem ve yeni bir anlam kazanıyordu. Türkiyenin ve herhangi bir Batılı olmayan ülkeninkültür sorunlarının çözümünde, bundan böyle -tanıma kuramı ve ruhun tarihsel oluĢumu kavramıolması nedeniyle, ruh kuramı diye adlandırabileceğimiz- bu kuram yön verici egemen öğeolmalıydı.Bu kuram filolojinin ne olduğunu da kesinlikle ortaya çıkarmaktaydı; bu açıdan bakıldığında,filoloji, tıpkı tarih ve felsefe gibi, bir yandan özel bir bilim dalı, bir yandan da bir tanıma biçimiolarak görünüyordu. ġöyle bir denklem ortaya çıkıyordu: Filoloji ile filolojik tanıma arasındakiiliĢki, tarihle tarihsel tanıma ve felsefe ile felsefi tanıma arasındaki iliĢkilerin tıpkısıydı. Böylecefilolojinin sınırları da kesinlikle belirlenmiĢ oluyordu; kimse artık filolojiyi ne küçümseyebilir, ne detarih ya da felsefe ile karıĢtırabilirdi.www.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.
  11. 11. www.kuyruksuz.comÜçüncü olarak, bu kuram ortaya yeni bir sav atıyordu: Buna göre, temel eğitim için filoloji, dahadoğrusu klasik filoloji (bununla filoloji adını taĢıyan özel bilim dalı değil, klasik çağ eserlerinedayanan filolojik biçimlenim anlaĢılmalıdır) zorunluydu; çünkü klasik filoloji ile öbür filolojilerarasında öz farkı vardı. Bu fark, klasik filolojinin, incelediği evrenin en somut bir insancıllıkla doluptaĢan eserlerden yana zengin olmasından ve filoloji biliminin ve hatta filoloji kavramınındoğmasına yol açan somut bir evren olmasından kaynaklanmaktaydı.O halde benim artık filolojik diyebileceğim, yani geniĢ ufuklu, her çeĢit insancıllığa açık ve insanaklına güven duyan bir ruhu oluĢturma gücü yalnız Yunan ve Latin filolojilerine özgü olmalıydı.AraĢtırmanın vardığı bu sonuçlara göre, Türkiyede Yunanca ve Latincenin okutulmasının zorunluolduğu kesin bir dille ileri sürülebilirdi.Temel kuram, ayrıca, mutlak gerekle Viconun -filolojik certum dediği arasında beklenmedik birkarĢılıklı bağ da kuruyordu. Gerçekten, dört tanıma kategorisinden geçerek -filolojik tanıma,tarihsel tanıma, felsefi tanıma ve historio-filozofik tanımadan geçerek- aĢama aĢama insanlığınmanevi deneyiminin genel sentezine varılıyordu; bu sentez düĢünmekte olan bir ben duygusunukuvvetle duyuruyordu; daha doğrusu sentez insanın kendi düĢüncesinin varlığını bilincinde duymadüzeyine ulaĢıyordu.Bununla gerçekler düzeyinde olsun, fikirler düzeyinde olsun her durağan ve her tarihsel anortadan kalkıyor, böylece -atomun parçalanması ile maddenin yok olması gibi- düĢüncenin bütünönceki aĢamaları yok oluyordu. Ancak nasıl insan için atomun parçalanması değil, içinde yaĢadığısomut dünya gerekli ise, aynı biçimde onun için değerli olan -her defasında zihnin yeni bir çabasıile elde edilen ve en yüksek hakikatin düĢünen ben olduğunu duyuran- o güçlü sezgi değil,insanlığın manevi evrim tarihidir. Esasen unutulmamalıdır ki -kimya, fizik ve matematik bilimlerininatomun parçalanmasını sağlamaları gibi-, bu yüksek bilince eriĢmeyi sağlayan da insanların otuzyüzyıllık tarih boyunca olgunlaĢan deneyimidir.Bu ruh kuramından eğitim sorunu ile ilgili bazı sonuçlar çıkarılabilirdi. Çünkü bu kuram, eğitiminamacını açıklıkla ortaya koymaktaydı. Ona göre diyebiliriz ki eğitimin amacı insana insan ruhununbir gerçek olduğu bilincini kazandırmaktır; dört tanıma kategorisi (ve özellikle filolojik eğitim)sayesinde onu bilinçli güçlerin bir parçacığı yapmaktır; onu, bilinçsiz ya da her ne suretle olursaolsun, insan iradesinin denetiminden kaçan güçlere elden geldiğince karĢı koyma yeteneğinesahip, zihinsel, ahlaksal ve estetik yetkinliğe eriĢmiĢ bir birey kılmaktır. O bilinçsiz ya da insaniradesinin dıĢında kalan güçler her toplumda bol sayıda vardır. Bu güçler, toplumun manevi varlığıboĢ inançlardan, ilkel inanıĢlardan oluĢuyorsa, egemendirler; fakat -kuĢaktan kuĢağa çoğu zamanbilinçsizce aktarılan- bu aynı varlık aklın ıĢığı ile aydınlatılmıĢ ise, bir kenara itilmek ve yok olmakdurumundadırlar.ġu halde eğitimin amacı, elden geldiğince bireyin ve toplumun yazgısını insanların bilinçliiradesinin denetimine bırakmaktır. Eğitimin amacı böylece saptandıktan sonra, bundan mantıksalolarak çıkan sonuç her toplumun bütün insanları için bir tek eğitim biçimi olduğudur.Gerçekten, orta dereceli öğretimde değiĢik tipte okulların bulunmasının pratik düzeydekizorunluluğu, gençleri değiĢik mesleklere hazırlama gereksiniminden kaynaklanmaktadır; ancakokul içi ve okul dıĢı eğitimin gütmesi gereken ideal amaç, her insanı -aydın olsun, köylü olsun, iĢçiolsun- aynı insanlık ideallerine yöneltmek olmalıdır.4 - Bu giriĢi yazmamın nedeniBu giriĢ bölümünde, kitapta ele alınan hemen hemen bütün konulara dokunuldu. Bu sayfaların, elealınan çeĢitli sorunlar arasındaki iliĢkilerin izlenilmesini ve hepsi de yaĢamsal önemde olan buncasorunun aynı kitapta incelenmesinin nedeninin anlaĢılmasını kolaylaĢtıracağını düĢündüm.KuĢkusuz anlatımıma daha sistematik bir biçim verebilirdim; böylece eser belki daha açık olur vemantıksal yapı bakımından daha büyük bir güç kazanabilirdi; ancak o zaman somut karakterinikesin olarak yitirirdi; çağdaĢ insanlığın canlı ve güncel sorunları ile ilginin kesilmesi ise,okuyucunun iĢlenen konuların anlamını kavramakta güçlük çekmesine neden olabilirdi. Bu kitapalgıları zihnin çeĢitli iĢlemlerinden geçirerek bilgiç bir sistem kurma hevesi ile kalemealınmadığına; hümanist yaĢam anlayıĢı ile Batılı olmayan dünyanın gerçekleri arasındakiçatıĢmanın ve bu çatıĢmanın yarattığı koĢulların bir ürünü olduğuna göre, anlatımı tarihselçerçevesi içinde sürdürmem kanımca gerekliydi.www.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.
  12. 12. www.kuyruksuz.comII. BATILI OLMAYAN EVRENĠN TARĠHSELVE FĠKĠRSEL ĠNCELEMELERE AYKIRIDÜġEN NĠTELĠĞĠI - Batılı olmayan evrenin tarih ve fikir yönlerinden yapılan incelemelere karĢı koyan bir nitelikteolmasının nedenleriBatılı olmayan evreni bir bütün olarak kavrayan bir kuram bugüne kadar vücut bulmuĢ değildir;bunun en baĢta gelen nedeni Batılı olmayan evrenin, yaratılıĢının gereği olarak, sistemli biraraĢtırmaya, yani bu evrenin özünü ortaya koyacak ve böylece nedensel bağlantılarını ve idealdeğerlerini saptayacak veya baĢka bir deyiĢle, bu evren hakkında tarihsel yargılar verecek ve onunfelsefi kavramlarını bulup çıkaracak araĢtırmalara yaratılıĢı gereği aykırı düĢen bir niteliktaĢımasıdır. Batılı olmayan evrenin bu aykırılığını doğuran nedenler iki çeĢittir.Birinci çeĢit nedenler, zihnin kendine ait özgür bir dünyası olduğu bilincine eriĢmiĢ olup, bu bilincikendi toplumlarında uyandıran kiĢilerin öğretisine yabancı kalmıĢ olan Batı dıĢı toplumlarda,bilinçli güçlerin bilinçsiz ya da her ne suretle olursa olsun, insan iradesinin denetiminden kaçangüçlere oranla hemen hemen yok denecek kadar zayıf olmasından doğmaktadır (1).Bilinçli güçler toplumları yalnız ilintilik gerçekler düzeyinde değil, -olayların akıĢına ve içindedoğdukları toplumun evrimine bilinçli olarak etki yapmaları itibarıyla- tarih düzeyinde de, -bilinceeriĢmiĢ olan insan zihninin bir ifadesi olmaları itibarıyla- fikir düzeyinde de kavranılır ve anlaĢılırdüzeye getirirler; bu yüzden Batılı olmayan bir toplumun tarihini, edebiyatını, sanatını, kuruluĢlarınıve toplumsal yapısını ne kadar incelerse incelesin, bilgin, zekâsı ve insanlık sorunları hakkındakiolgun deneyimi ile kavrayacağı ve belki de, birçok ince ve derin gözlem halinde belirteceği ilintilikgerçeklerin düzeyinin ötesine geçemeyecektir. Ne kadar geniĢ olursa olsun, bu evrenle ilgilideneyimi ve bilgisi onu yalnızca toplu bir görüĢe eriĢtirecektir; fakat o bu görüĢünü fikirlerin üstündüzeyinde açıklayıp doğrulamak durumuna gelemeyecektir. Hatta, bu toplu görüĢüne dayanarakbirtakım olumlu savlar bile ileri süremeyecektir (2); tersine, Batılı olmayan evren üzerine bilgisi vedeneyimi birtakım yadsımalar ve çeliĢmelerden öteye gidemeyip dağılacaktır.Batılı olmayan evrenin bu aykırılık niteliğinin ikinci çeĢit nedenleri doğrudan doğruya birinci türnedenlere bağlanır. Çünkü Batının zihinsel, ahlaksal ve estetik değerlerine dayanmakla, budeğerlere ve bu değerleri yaratan ruha yabancı olan bir evren üzerine yargıya varmak ilk bakıĢtadoğru değildir. Böyle olunca da, bilginin olumsuz savları bile temelsiz ve zihin karıĢtırıcı biröznellik kazanmaktadır. Gazetecinin yalın izlenimi ile tarihçinin verdiği yargının ve kuramcınıneriĢmeye çalıĢtığı kavrayıĢın aynı değeri taĢır görünmeleri ve bir dereceye kadar da, gerçekten öyleolmaları (çünkü gerek bu izlenimler, gerek bu yargı ve kavramlar hep bir kaynaktan, her çeĢittarihsel ve fikirsel öğeden yoksun görünen pragmatik gerçeklerin ilintiliğinden doğmaktadır), buöznelliği daha belirlemektedi (3). Batılı olmayan evren üzerine ileri sürülen görüĢlerin birbirindenson derece ayrı olması da bunun bir sonucudur. Bu görüĢler yüzeyde kalmakta ve sağlıklı olmayansonsuz bir hayranlıktan en derin ve küçük düĢürücü -bu duyguyu uyandıranı da duyanı da küçükdüĢüren- bir küçümsemeye varmaktadır.Fakat her ne kadar Batılı olmayan evrenin kuramcısının henüz ortaya çıkmamıĢ olması her Ģeydenönce araĢtırılan konunun kendi niteliği ile ilgili ise de, Ģu da kabul edilmelidir ki bizzat tanıyanözne, yani Batı düĢüncesi, Batının bu görevini yerine getirecek yeterliği gösterememektedir. Bukonuda Batı düĢüncesinden baĢka bir tanıyan özne de söz konusu olamaz, çünkü, ilgili kavramlarıyaratmıĢ olmak nedeniyle, yalnız o,(4) olayların ve eserlerin akılcı bir irdelenimine giriĢip, Batılıolmayan evreni tarih ve fikir yönlerinden ele alan bir incelemeyi kendine konu edebilir.Gerçekten, Batı düĢüncesi, kendi manevi sınırlarının dıĢında kalan insanlığı bilmezlikten gelmektedirendiği için, Batılı olmayan evreni ve onun ivedi sorunlarını tanıma yönünde çok düĢük birdüzeyin ötesine geçmemiĢtir. Bu sorunlara temel sorunlar değil de ivedi sorunlar diyorsak,bunun nedeni o evrende temel sorun, ilke sorunu gibi kavramların var olmayıĢında aranmalıdır.Batılı olmayan toplumların maddi durumuna olduğu kadar manevi ve kültürel durumuna gösterilenilgi bakımından da, Batı evreni sosyalist evrene oranla çok geridedir. Bize öyle geliyor ki -A.Tonybeenin kullandığı terminoloji ile söyleyelim- bu, tarihin Batı uygarlığının karĢısına çıkardığıyeni bir meydan okuyuĢtur; Batı uygarlığı da, yok olmak istemiyorsa, bu meydan okuyuĢa karĢıkoymak zorundadır. Ancak bugün, Batılı olmayan ulusların eğitim ve kültür alanı gibi insanlığıngeleceği için gerçekten yaĢamsal bir önem taĢıyan bir alanda, Batılıların tarihin bu meydanwww.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.
  13. 13. www.kuyruksuz.comokuyuĢuna cevap vermeye azır olduklarını gösteren belirtiler kanımızca henüz pek zayıftır. Oysa,Batı düĢüncesi kendi -Avrupalı ya da Amerikalı- çevresine sıkıca kapanmaktan vazgeçerse,kuramsal etkinliğini Batılı olmayan evrenin sorunları üzerinde toplamaya yanaĢırsa, tabaĢlangıçtan beri, belirli uygarlık aĢamalarında birikinti su gibi yatan kitleleri -insanlığın büyükçoğunluğunu oluĢturan toplulukları- harekete geçirmeyi, büyük bir ırmak gibi akan evrim sürecininakıntısına onların da katılmalarını kesinlikle sağlayabilir: aynı zamanda, kendi özü hakkında yeni veçok yanlı bir bilince eriĢme olanağını bulur.Gerçekten, ruhumuzdan ve zihinsel alıĢkanlıklarımızdan ayrı bir ruhun ve zihniyetin ifadesi olanmaddi ve manevi bir evren üzerine bir değer yargısına varmamız gerekiyorsa, ilkelerimizi yenidenve özenle gözden geçirmek, değerlendirmelerimizi ve yargılarımızı yeni bir incelemeyedayandırmak, hatta düĢünsel ve ahlaksal değerler sistemimizin tümünü yeniden gözdengeçirmemiz gerekir; çünkü biz bu değerleri incelemeden, çok kez de -üyesi olduğumuz toplumunmanevi varlığının birer parçası olmaları dolayısıyla- farkında olmadan bilinçsizce benimsemiĢizdir.BaĢka bir deyiĢle, bizim geleneksel değerlerimizle ilgisi olmayan maddi ve manevi bir veri üzerinebir değer yargısı verilecekse, önce insanın yaratılıĢı ve amaçları nedir sorusuna cevap vermekgerekir; çünkü ancak bu soruyu cevaplandırmakla yargılarımız için bütün toplumların kabuledecekleri ortak bir temel bulabilir, yeryüzünde var olmuĢ olan ve var olan uygarlıklar arasında birsıra kurma olanağını veren evrensel bir ölçüt ortaya koyabiliriz.Bunun dıĢında mutlak bir ölçüt kurmanın; çeĢitli uygarlıklara bağlı çevrelerin değerlendirilmesindebizi tek yanlı, tek yanlı olduğu için de öznel görüĢlerden korumaya yeterli bir ölçüt saptamanınbaĢka yolu yoktur. Bu durumda bile, yargının nesnelliği, insanın yaratılıĢı ve amaçlarının ne olduğusorusuna verilecek cevabın nesnelliğine bağlıdır, çünkü, örneğin, mistik bir ruhla maddeci birruhun bu temel sorunu birbirinden çok farklı bir biçimde çözecekleri açıktır.Böyle olmakla birlikte, daha sonra görüleceği gibi, bu temel sorunun çözülmesi için sağlam birnesnellik ölçütü vardır.ġimdilik Ģunu belirtmekle yetinelim: Batı düĢüncesi bu temel sorunu ortaya atmak Ģöyle dursun,kendinden memnun olmanın verdiği bir doygunluk ve huzur duygusu içinde tükenip gitmektedir.Her halde bu düĢünce kendini daha derin bir biçimde inceleyecek, bir tüm olarak ele alınaninsanlığın evrensel düzeyi üzerinde kendi değerini doğru olarak biçecek bir araĢtırmayagiriĢebilecek olgunluğa henüz eriĢmiĢ görünmemektedir; tersine, çağımızın tarihsel koĢulları gözönüne getirilirse, Batı düĢüncesinin kendisine düĢen görevi üzerine alacak güçte olmadığı kabuledilecektir.KuĢkusuz, Batıda gerçekten aydın ruhlu insanların sayısı az değildir; bunlar Batı evrenininkarĢısına çıkan ve çözüm bekleyen kültür sorunlarının ne olduğunu görmektedirler. Üstelik,pragmatik düzeyde ileri sürülen birçok çözüm biçimlerinin, insanlığın nereye varacağını çok iyigören bir seziĢten esinlendiğini de kabul etmek gereklidir. Ancak Ģu da var ki, ne bu aydın kiĢiler,ne de gerçeklerin karĢı konmaz dürtüsü Batılı toplumların genç kuĢaklarına yeni bir ideal verecekyeterlikte değildirler; bunun nedeni ise, bu fikirlerin ve bu olayların bilinçli düĢünce tarafındanhenüz değerlendirilmemiĢ, kuramsal bir sistem içinde sağlam bir biçimde doğrulanmamıĢolmasıdır.BaĢka bir deyiĢle, Batı düĢüncesi eriĢtiği hakikatlerin evrenselliğini duyurmak istiyorsa (vegerçekten, ileride görüleceği gibi, böyle bir sava hakkı da vardır) -bu tür sorunların incelenmesi veçözülmesi söz konusu oldu mu- kuramsal çalıĢmalarının temeli ve amacı olarak yalnız Batılıtoplumları, yüzyıllar süren bir evrim sonunda oluĢan Batılı insan ruhunu değil, tüm insan soyundabeliren insan yaratılıĢını ele almak zorundadır. ĠĢte o zaman, yalnızca Ġ.Ö. 5. yüzyıl Atinalılarını gözönünde tutmakla, Sokratesin ne kadar yanıldığı çok daha iyi anlaĢılacaktır. Kritik derUrteilskraftında(5) Kant estetik yargıların, varlığını önceden kabul ettiği tek ve ortak bir sağduyusayesinde olanaklı olduğunu ileri sürmekle aynı yanılgıya düĢmüĢtür. Kant sağduyunun insanınevrensel yaratılıĢından ileri gelmeyip, belli bir forma mentisin pratik ifadesi olabileceğini, bu formamentisin de toplumun, mensuplarına bilinçli ve bilinçsiz yollardan verdiği belli bir eğitimlemeydana gelebileceğini düĢünmemiĢtir. Oysa gerçek durum budur; sağduyu tek değildir;uygarlıkların sayısı kadar sağduyular vardır. Ġmdi, baĢvurulması istenen bu tek ölçütün evrensel vekendiliğinden var olan bir etken olmadığı; tersine etkilediği ve etkisinde kaldığı estetik duygu ileaynı kaynaktan gelen ve aynı nitelikte olan bir etken olduğu sonucuna varılmalıdır. Sağduyunun,denek taĢı görevini göreceği o quidin bir bakıma ürünü olduğu savunulabilir.www.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.
  14. 14. www.kuyruksuz.comSonuçta, belli bir insan topluluğunda oluĢmuĢ olan ve ortaya çıkan bir duyguya dayandığı için,estetik yargı yalnız o toplum içinde bir anlam, bir değer taĢır, fakat bambaĢka bir eğitimin veuygarlığın egemen olduğu bir evrende o yargının hiçbir anlamı yoktur.Batı düĢüncesinin kendi içine inatla kapanıĢının örneklerini manevi alanların tümüne yaymak,böylece örneklerin sayısını sonu gelmeyecek biçimde çoğaltmak olanaklıdır. Burada zorunlusonucu çıkarmakla, yani bu koĢullar altında Batı evreni ile Batılı olmayan evren arasında herhangibir diyalog kurmaya olanak olmadığını söylemekle yetinelim. Batı düĢüncesi, yeni bir çabagöstererek, kuramsal etkinlik alanını, tüm insanlığı kavrayacak biçimde geniĢletmedikçe, budiyaloğu kurmaya olanak sağlanamayacaktır.Gerçekten, Batı düĢüncesi insan soyunu bir tüm olarak ele alırsa, kendi gerçek özünün neolduğunu anlamakta güçlük çekmeyecektir; çünkü onun gerçek özü, -içinde uzun bir evrimlegeliĢtiği, hayran olunacak, ama gene de sınırlı dünya bölümünde beliren özü değil- insanoğlununevrensel yaratılıĢı karĢısında ortaya çıkacak olan özdür.Bu yolu tutmakla, Batı düĢüncesi, bir yandan Batılı toplumların öncülük ettiği manevi evrimin tüminsan soyu için geçerli olan birtakım değerlerin saptanmasına götürdüğünü, böyle olunca da, budeğerlerin bütün insanlar tarafından benimsenebilir olduğunu ortaya koyabilir; bir yandan dabilinenden -yani bizzat kendisinden- yayılan ıĢığın yardımı ile bilinmeyeni, Batının dıĢında kalanbilinmeyen evreni açıklamak, böylece sorunlarını kavramak ve ona karĢı davranıĢını eriĢtiği buyeni anlayıĢa göre ayarlamak olanağını bulabilir.Batılı olmayan evreni sistemli bir biçimde incelemek isteyen araĢtırıcının göstermek zorundakalacağı çifte çaba böylece belirmiĢ oluyor. AraĢtırıcı her Ģeyden önce, Batı uygarlığı karĢısında(bu sözlerimizden belli bir tutumu benimsediğimiz anlaĢılacaktır) bir çok ortak özellikler gösterenBatı dıĢı uygarlıkların ruhuna, bugüne kadar nüfuz edildiğinden daha derin bir biçimde nüfuzetmek zorundadır. Bundan baĢka, Batı uygarlığının özünü araĢtırmak ve mutlak değerini, yanibugün var olan ve geçmiĢte var olmuĢ olan uygarlıklara oranla taĢıdığı değeri ortaya koymak daona düĢmektedir. Çünkü bizzat olayların somut gerçekliği, bilgini Batı uygarlıkları ile öbüruygarlıkları -hatta, A. Toynbeenin yaptığı gibi, Batı uygarlıklarına bir prima inter pares değeriverilse bile- (6) aynı düzey üzerinde incelemekten alıkoymakta; onda Batı uygarlığının kendineözgü ve özünde bulunan bir üstünlük sayesinde öbür uygarlıklardan ayrıldığına iliĢkin bir duyguuyandırmaktadır.BaĢka nedenler olmasa bile, bilim ve teknik alanlarında, Batı uygarlığının öbür uygarlıklara oranlaçok ileri bir evrim noktasında bulunması ve bu gerçeği yadsımanın olanaksız olması bütüntoplumların bu üstünlüğü de facto teslim etmelerine neden olmaktadır. Ayrıca, Batı uygarlığınınkendisine tükenmez bir yaĢam gücü bağıĢlayan bir iç güçle hareket eder görünmesine karĢılık,öbür uygarlıkları, tam tersine, ortadan kalkmamak için ve gururlarından özveride bulunmaksuretiyle kısmen bilinçli kısmen bilinçsiz -fakat kökeni bilinçli iradeden çok kendini korumaiçgüdüsünde aranılması gereken- bir BatılılaĢma çabasına düĢmüĢ oldukları sezisi de bu üstünlüksavını doğrulamaktadır (7).2- Batılı olmayan evrendeki bunalımÖnce söylendiği gibi, bugüne kadar yapılagelenlerden çok daha ciddi ve çok daha sistemli birincelemeye giriĢse de, bilgin, araĢtırmalarının tümüyle düĢsel bir görüĢle sonuçlanmasınıistemiyorsa, ilintilik gerçeklerin somut yüzeyinde kalmak ve o gerçekleri tarih yönündenyargılamaktan da, ideal değerlerini soyutlamaktan da vazgeçmek zorundadır; çünkü buna önceiĢaret edilen iki çeĢit neden -tanıma konusunun böyle araĢtırmalara karĢı koyan niteliği ve tanıyanöznenin yetersizliği- engel olmaktadır. Tersine, bilgin Batılı olmayan evrenin baĢlıca aksaklıklarınıgünlük yaĢam düzeyinde, yaĢanan gerçeklerde arayıp bulmak için çaba göstermelidir. iĢte ozaman, Batılı olmayan uygarlıkların, Batı uygarlığının etkisi altında, derin bir bunalım dönemigeçirmekte olduğunu ve bu bunalımın nedenlerinin gene iki çeĢit olduğunu görmektegecikmeyecektir.BaĢta bu uygarlıkların doğasına özgü nedenler gelir: bunların en önemlisi, bu toplumun kendi zihinyapısını, toplumun maddi ve manevi görünümünü oluĢturan dogmalara uygun bir biçimdeoluĢturmasıdır. Böyle olunca bu zihin, her Ģeyi kendi son derece sınırlı açısından görür, yargılar vebenimser. Bu nedenle o toplumda özgür bir zihin evreninin, insan onuru duygusunun oluĢmasıbeklenemeyeceği gibi, toplumsal ve siyasal özgürlüklerin de hiçbiri veya hemen hemen hiçbiri varwww.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.
  15. 15. www.kuyruksuz.comolamaz. Toplumsal, siyasal, ahlaksal ve ekonomik düzende, önce söz konusu edilen bilinçligüçlerin bulunmayıĢı bu durumun bir sonucudur; bu yokluk sonucunda da, bir yandan, insantarafından denetim altına alınmayan ve serbestçe boĢanmak olanağını bulan doğa güçleri, biryandan da, keyfi davranıĢların ve kiĢisel çıkarların dinginsiz oyununa olduğu kadar, olayların doğalakıĢına da hemen hemen tamamıyla terk edilmiĢ olan toplumun kendisi öyle koĢullar yaratırlar ki,insan azla yetinmeye, tevekkül göstermeye ve her türlü savaĢım ruhundan yoksun olduğu için,gerçekte kendisinin bizzat yarattığı o karĢı konulmaz yazgıya boyun eğmeye kendiliğinden razıolur. ġu halde o aynı uygarlığın iç enerji kaynaklarına baĢvurmakla bir evrim yolunun açılmasıhiçbir zaman beklenemez.Gerçekten de -herkeçe bilinen bir benzetme ile- (8) tepesi keçiler tarafından kemirilen ağaçlara,enine büyümeyi sürdüren fakat boyları bir daha hiç uzamayacak olan bodur ağaçlara benzeyenuygarlıklar Batılı olmayan uygarlıklardır. Bu uygarlıklar güç doğumlarının belli anında belli biristikrara kavuĢmuĢ ve -birbirlerinden farklı olmalarını sağlayan- belli bir düzeni oluĢturmuĢoldukları halde, bütün çabalarını, yeni atılımlara değil, status quonun korunmasınayöneltmiĢlerdir. Aralarındaki ortak karakteri oluĢturan da aslında budur. Daha aĢağı sınıflaramensup soydaĢlarını sömürmek fırsatını veren bir düzenden yararlandıkları için, toplumun güçlüsınıfları status quonun baĢlıca koruyucusudur. Böyle bir çevrede düĢünce dokunulmaz dogmalarbiçiminde kristalleĢir. AĢamadığı sınırlar içinde zorla tutulan ruh da, yaratıcılık gücünükaybetmediği için, toplumun fikirsel fetihlerini iĢleye iĢleye süse boğar, karmakarıĢık arabesklerledonatır, fakat yeni fetihlere atılmaya cüret edemez; böyle bir etkinlik sonucunda ruhun son dereceinceldiği ve o kristalleĢmiĢ düĢünceye en kusursuz biçimini, en olgun ifadesini vermeyi baĢardığıgörülür.Birbirini izleyen kuĢaklar sanki on bölü üç cinsinden bir aritmetik probleminin sonucun hep dahadoğru, daha yetkin bir hale getirme çabasındadırlar; daha baĢlangıçta elde edilen üç virgül üçedaha bir çok üçler eklemekten sanki usanmamaktadırlar; fakat bu insanlar sonucu 10/3 biçimindegösterip problemi kesin olarak çözmek, dolayısıyla yeni problemlere geçmek, bakıĢlarını yeniufuklara çevirmek gücünden yoksundurlar.Hep daha ileri bir incelik ve yetkinlik düzeyine çıkmak için gösterilen bu sürekli ve kısır çabanınsonu gelmeyecek gibi görünür; fakat en sonunda bezginlik ve yorgunluk belirtileri gösteren ruh,ĢiĢip bünyesinde kanserli hücrelerin türemesine yol açar; bol sayıda üreyen bu hücrelerbarındıkları vücudu tümüyle kaplar ve onu öldürecek hale gelirler. Ruhun ağır bir çarpıklığauğradığını gösteren kesin belirtiler artık ortadadır. Bu durumda -kadın-erkek eĢitliği davasınıumursamayıp, kendisini erkeğe tutsak eden geleneğe dört elle sarılan kadının örneğinde olduğugibi- insanların kendi köleliklerini canla baĢla savundukları görülür. Ya da sevdiğinin sağlığakavuĢmasını kurĢun dökmekle sağlamaya çabalayan bir insanın sergilediği görünüme dehĢetletanık olunur ve -gerektiğinde, kediyi kusturucu otları yemeye iten içgüdü gibi- içgüdülerin bile bubiçimde iĢleyen bir insan muhakemesinden çok üstün olduğu kanısına varılır.Ġradesiz, durgun, tembel ve kaygısız bir toplumun sergilediği dıĢ görünüĢ bu hastalığın tablosunutamamlar. Böyle bir toplumun iç yaĢamı (buna manevi yaĢam diyebilmek güçtür) bir kaç dogmayamekanik bir biçimde saygı göstermekten ileri gitmez; hatta bunlara dogma demek bile doğruolmaz, çünkü o toplum dogmanın da, özgür düĢüncenin de ne olduğu bilincine eriĢmiĢ değildir;bunlar daha çok geçmiĢ kuĢakların bir mirasıdır: toplum onları bilmeden benimser ve zihinalıĢkanlıkları haline getirir. Bunun sonucu, hiçbir gücün koparıp atmaya yetmeyeceği bir kısırdöngüdür; bu kısır döngü, pratik alanda, olsun, kuramsal alanda olsun, insanı iğrenç bir hayvanolmasa, domuza domuz demezlerdi (9) biçiminde muhakeme etmeye götürür. Bu çeĢit birmuhakemeye dayanan yargıları ise mantık yolu ile çürütmek olanaksızdır.Manevi yaĢamın var olmayıĢının pratik yaĢamda karĢılığı, en aza indirilmiĢ, en aza indirildiği için dekitleleri sonsuz bir sefalet içinde yaĢamaya, doğa güçlerine ve egemen olanların iradesine boyuneğmeye zorlayan bir etkinliktir (10).Sonuç olarak bu ülkelerde insanın yaĢamı gerçekten -oralarda büyük R ile yazılan ve böyleyazılmasında isabet olduğu yadsınamayan- Raslantının elindedir. Böylece, doğa, felaketler,hastalıklar, yoksulluk ve hatta kendinden daha güçlü olan soydaĢları karĢısında çaresiz kalaninsan, bu keder verici ve düĢman çevrenin baskısı ile alınyazısına razı olarak ruhununderinliklerine çekilmeye, kendi içine kapanmaya zorlanmıĢ olur.GörünüĢe göre, gerçek bir manevi yaĢama sahip olmayan, tarih görüĢü ve fikir yaĢamıbulunmayan böylesine toplumlarda gözlem ruhu bile dağılıp gitmektedir (11), çünkü kiĢi, etkisinewww.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.
  16. 16. www.kuyruksuz.comkarĢı koymadan katlandığı dıĢ evrene karĢı hiçbir ilgi duymaz olur. Dünyanın zevklerindenvazgeçilip, bunlar, istense bile, artık elde edilir olmaktan çıktı mı, insanlara yalnızca bir bitkiyaĢamı kalır; böyle bir durumda tek manevi ıĢık, öbür dünya düĢüncesi ve bu düĢüncenin verdiğiumuttur.Tek değilse de, baĢlıca kaygısı meditatio mortis (ahret düĢüncesi) olan böylesine toplumlarda, ilkbakıĢta, günlük yaĢam gereksinmelerinin en aza indirilmiĢ olacağı sanılabilirse de, tersine, buçevrelerde doğal yaĢam gereksinmelerinin son derece kaba ve zorba bir biçimde belirdiğine veküçük bireysel çıkarların vahĢice düĢmanlıklara yol açtığına tanık olunur; bu savaĢım bütün Ģiddetiile patlak vermiyor, toplum yaĢamının yüzeyindeki kaygısız uyuĢukluğu bozmuyorsa, nedeninikiĢilerin seçtiği silahta, asıl amaçlarını gizlemeyi ve iki yüzlülükle davranmayı yeğ tutmalarındaaramalıdır. Böylece savaĢım olabildiğince gürültüsüz ve patırtısız, ama gene de amansızcayürütülmektedir.Tanrının ya da insanların açık buyruğu ile, insancıl ve toplumsal idealler beslenmesine izinverilmeyen yerlerde, insanların, daha yüksek çıkarların var olduğundan habersiz oldukları için,davranıĢlarını ve yargılarını yalnızca kendi bireysel ve günlük çıkarlarına göre ayarladıklarıgözlenmektedir. Bunun sonucunda böyle bir çevrede kiĢinin bireysel ve günlük küçük çıkarıyaĢam normu düzeyine yükselmekte; güzel ve iyi olana karĢı saygı duygusunun, ahlakça yükselmeisteğinin ve her çeĢit yaĢam felsefesinin yerini almaktadır.Gerçekten, Batılı olmayan evrendeki toplum yaĢamı, insanca ideallerle yönlendirilmediği, insan-ötesi ideallerce de dikkate alınmadığı için, doğal oluĢuna terk edilmiĢ olarak, istikrarını vedengesini kiĢilerin küçük çıkarlarının çatıĢmasında bulur; bu çıkarlar genellikle bitkisel veduygusal yaĢamın en kaba gereksinmelerini doyurmaya yöneliktir.Toplum içindeki, hatta aile içindeki iliĢkilerin tümüne -yerine göre, bazen üstü kapalı, bazen açıkbiçimde beliren, fakat daima acımasız olan- bir do ut des zihniyeti egemendir. Bu do ut des hiçbirahlaksal değere saygı göstermeyen, hatta Tanrı ile olan iliĢkilere bile el atan bir hoyratlıklauygulanmaktadır.Batılı olmayan toplumları doğal bir ölüme itmiĢ ya da itmekte olan bu yapısal nedenlerin yanındadaha baĢka nedenler de vardır. Bunlar, Batılı olmayan evrenin bunalımını daha da ağırlaĢtırıpyoğun hale getiren ve Batı uygarlığı ile iliĢki kurulmuĢ olmasından kaynaklanan dıĢ nedenlerdir.Batılı olmayan toplumların kendilerini koruma içgüdüsünü harekete getiren etken Batının siyasal,ekonomik ve kültürel alanlarda yaptığı baskı ve gösterdiği yayılma eğilimidir. Geleceklerinisaptayıcı bilinçli bir görüĢle değil, daha çok (önce de dendiği gibi) kendilerini koruma içgüdüsü ilehareket eden ve davranıĢlarına ona göre yön veren bu toplumlar, BatılılaĢmak için çabalarken,sınırlı düĢüncelerinin karĢılarına diktiği aĢılmaz engelleri yıkacak ve yeni bir yaĢamın doğmasınafırsat verecek olan Ģu, tanınması gerçekten güç ve Batı uygarlığına özgün gücün ne olduğunuaraĢtıracak yerde, kendilerini ölüme mahkûm eden tümörü koparıp atacak bisturiyi elde etmek veböylece, yüzyıllardan beri içinde yaĢadıkları hareketsiz ortamda bitkisel yaĢamlarını eskisi gibisürdürmek amacını güdüyorlar. Onun için bu toplumlarda Batı uygarlığının ruhuna, onunkültürüne, kurumlarına, hatta, bir ölçüde, tekniğine bile bilinçli bir yaklaĢma çabasının sarf edildiğigöze çarpmıyor.Bu ülkelerin, bilinçle ortaya konmuĢ olmayıp, iki karĢıt gücün -Batıya uymak zorunluluğu ile heryenilik denemesine karĢı koyan passiv direncin- çatıĢmasından doğal olarak oluĢan ve gitgide ağırbasan sorunu; Batıdan yalnızca mutlaka alınması gerekeni alabilmek, bunu yaparken de denetimielden kaçabilecek bir BatılılaĢma hareketine kapılmamak sorunudur. BatılılaĢma sorununu buaçıdan gören ve bu yoldan çözmeye çalıĢan düĢünürlerin en özgünü Gandhidir. Sorunu enineboyuna incelemiĢ ve geniĢ bir ilgi toplamıĢ olmasına rağmen, Hintli düĢünür, gerçeklerin gücünügereğince ölçemediği için tam anlamı ile olumsuz bir sonuca varmaktan kurtulamamıĢtır: Gandhiekonomi alanında BatılılaĢmaya engel olmayı tasarlamıĢ, bununla Hindistanın gelenekseluygarlığını kurtaracağını ummuĢtur. Kendisi öldükten sonra, arkadaĢlarının tuttuğu bambaĢka yol,onun düĢündüğü çözümün ne denli ütopik olduğunu yeteri kadar kanıtlamıĢtır (12).Olanak bulsalar, Batılı olmayan toplumlar yalnızca silahlı kuvvetlerini Batılı biçimde yenidenörgütlendirmeyi yeterli görecek, onunla yetineceklerdir (13); ama yalnız silahlı kuvvetlerin modernbiçimde donatımı ile yetinilmek istense bile, gene de tekniğe gerek vardır; teknik ise, verilerinipratik alanda uyguladığı bilimden ayrılamaz. Modern donatım isteyen ülke, kapılarını tekniğe vebilime de açmak zorundadır. Ancak teknikle bilimin bir ülkede tutunup yer edebilmesi için daha birwww.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.
  17. 17. www.kuyruksuz.comçok koĢulların gerçekleĢmesi zorunludur sağlam temellere oturtulmuĢ bir ekonomi, sanayileĢme,yeni bir yönetici örgüt, yeni kurumlar, yeni bir yaĢam ritmi baĢta gelen gereksinimlerdir.Bu da yetmez: Bilim ancak uygun bir biçimde eğitim görmüĢ zihinlerde geliĢir; bilim zihniyeti iseödün vermeyecek bir akılcılık ister, özlü bir hümanist temele dayanır. ĠĢte bu gerçek, bu konudabunca eser yazılmıĢ olmasına rağmen (14), Batıda bile gerektiği kadar yer etmiĢ değildir; Batılıolmayan evren ise, bilimle hümanist zihniyet arasındaki iliĢki Ģöyle dursun, teknikle biliminarasındaki bağlantıyı bile güç kavrar görünmektedir. Nitekim, pragmatik gerçekler alanında yapılangözlemler, Batılı olmayan düĢünürlerde -aslında hiç de yersiz olmayan- bir kuĢkuyu, Batıdan herithal edilen Ģeyin Batılı olmayan yeni kuĢakların zihinsel ve ahlaksal biçimlenimine dolaylı ve etkisiileride görülecek bir darbe olduğu kuĢkusunu uyandırmaktadır (15).Bütün bunlar Batılı olmayan evrenin iç bunalımını daha da ağırlaĢtırmaktadır. Batıdan ithal edilenözgürlükçü kuruluĢlar, aslında sallantıda olan eski ahlaksal düzenin son artıklarını yere sermiĢtir;buna karĢılık, bu toplumlar henüz yeni bir ahlak düzenine gereksinme duyacak zamanıbulamamıĢlardır. Bütün alanlara büyük bir karmaĢa egemendir. Bilinçli düĢüncenin bir ürünü değil,yalnızca bir ithal malı olan siyasal özgürlük bu ülkelerde dizgin tanımayan bir demagojiye yolaçmaktadır; ya da yalnızca adı var, kendi yok bir kavramdır. Son derece ilkel, kapalı birekonomiden ulusal, hatta uluslararası çapta bir ekonomiye birdenbire geçilmesi, ekonomikyaĢamda büyük bir dengesizlik yaratmıĢtır. Toplum yaĢamı, yeni ve modern olanla eski vegeleneksel olan arasında süregiden çatıĢmanın etkisi ile alt üst olmuĢ durumdadır. Tarihselköklerinden koparılarak, baĢka iklimlere götürülüp dikilen Batılı kuruluĢlar sayesinde kurulanözgürlük düzeni, sosyalist rejimin yerleĢmesinden önceki Çinde olduğu gibi, birçok ülkelerdekorkunç bir ahlak bunalımına yol açmıĢtır.Batının siyasal, toplumsal ve ekonomik kavramları, doğup geliĢtikleri tarihsel çevre içindedeğerlendirilmedikleri, dolayısıyla -ideal değerlerini soyutlama olanağını verecek olan- felsefeyönünden incelenmedikleri için, çok kaba bir biçimde anlaĢılmakta ve uygulanmakta, bu yüzdende büyük sapıtmalara neden olmaktadır. Bunun en güzel örneği ulusçuluk kavramının Japonyada,Ġkinci Dünya SavaĢından önce, taĢkın ve amansız bir militarizm biçiminde ortaya çıkmıĢ olmasıdır(16).Fakat gelenekçilikle yenicilik arasındaki karĢıtlığın özellikle eğitim ve kültür alanlarında belirgin vegiderilmez olduğu gözlenmektedir; çünkü yaĢamın somut gerçekliği ve olayların doğal akıĢı,toplumun manevi yaĢamından çok maddi yaĢamını daha çabuk ve daha derinlere inecek biçimdeetkiler; gelenekçi güçler ise kültür alanında daha canlı ve daha inatçı bir direnme olanağınasahiptirler.Gerçekten, düĢmanın askeri ve siyasal baskısından korunmak için, onun silahlarına karĢı aynıölçüde etkili silahlarla çıkmak gerektiği meydanda ise de, Sokratik kavramlarla insan haklarıbildirgesini esinleyen anlayıĢ arasındaki iliĢkiyi, ya da Sophoklesin tragedyalarının incelenmesi ile-çağdaĢ bilimin son zaferi olan- atomun parçalanması arasındaki iliĢkiyi kavramanın çok daha güçolduğu kesindir; çünkü Batılı olmayan evren hiç bilmemekte, Batı evreni ise, bildiği halde, pratiktetümüyle unutur görünmektedir ki, insanlık tarihinde manevi özgürlük düzenini ilk kuranlar klasikçağın büyük kiĢileridir; iĢte bütün ilerlemelerin baĢlıca kaynağını oluĢturan dignitas hominis -insanonuru- kavramı ile, bu ulu kavramla, insan aklına duyulan sarsılmaz güven de bu maneviözgürlükten ileri gelmektedirler.BatılılaĢma zorunluluğu ile geleneklere -her çeĢit eleĢtiri yeteneğinden yoksun olmanınuyandırdığı- körü körüne bağlılık duygusu arasındaki karĢıtlık, eğitim ve kültür alanında dahaĢiddetle ortaya çıkıyorsa, bunun baĢka bir nedeni bu iki karĢıt gücün burada birbirini bilmezliktengelememesidir, birbirinin yanında yer alamamasıdır; çünkü okul, radyo-televizyon, tiyatro ve bunabenzer toplumsal kurumların programlarının saptanmasında, toplumun eğitim ve kültür sorunları,hatta bizzat manevi evreni, sürekli olarak, somutluk kazanmaktadır. Bu nedenle eski ile yeni evrenarasındaki gizli savaĢım, kuramsal incelemelere hiç yeteneği olmayan en kaba kiĢilerin bilegözünden kaçmamaktadır.Böyle olmakla beraber, Batılı olmayan evren bir formülle ("eski gelenekçi zihniyet ve yeni Batıtekniği" formülü ile) bu iki karĢıt güç arasında bir mondus vivendi, ödünlü bir uyuĢma çaresibulmuĢtur. Bu mondus vivendi, her iki tarafın kendi savları lehinde yeni tutamaklar arayıpbulmasını gereksiz kılmakla, bugünkü bunalımın sürüp gitmesine neden olmaktadır (17). Uygarlıklakültürü iki ayrı Ģey gibi gören Alman kökenli bir kurama dayanan bu formülün hiçbir anlamıolmadığı kesindi. Ne var ki bu, o formülün yaygın bir onay görmesini önleyememekte vewww.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.
  18. 18. www.kuyruksuz.comçürütülmesini çetin bir sorun haline getirmektedir. Oysa, insan düĢüncesinin ve toplum etkinliğininürünleri arasında tekniğin ayrı ve bağlantısız bir ürün olmadığı, tam tersine insan sorunlarına ve artarda ortaya çıkıp toplumdan çözüm bekleyen zorunluluklara sımsıkı bir biçimde bağlı olduğukanıtlanmak suretiyle, bu formülün temelsizliği kolayca ortaya konabilir. Bu durumda böylesineanlamsız bir ikiliğin uzun süremeyeceği ve Ģu iki seçenekten birinin gerçekleĢmesinin zorunluolacağı anlaĢılmalıydı: Ya toplumun gelenekçi tutumunun ağır basacağı ve tekniği ve tekniklebirlikte kabul edilmek zorunda kalınan kuruluĢları kendisine benzeteceği, kendine uyduracağı; yada -çok daha zayıf bir olasılıkla- tekniğin zamanla toplumun ruhunu uyuĢukluktan kurtaracağı vebiraz olsun daha bilinçli bir BatılılaĢma dönemine geçilmesini sağlayacağı sonucuna varılmasıgerekirdi.Fakat bir formülü, hakikati ifade ediyor diye değil de, kendi iĢine geliyor diye benimseyen birzihniyetin böyle bir muhakemeyi benimsemesi beklenemez. Bu formül Batılı olmayan toplumlarıniĢine geliyor, çünkü hazır bir formüldür ve Batı kökenlidir -yani sağlamlığı kuĢku götürmez veçürütülmesi güç bir formüldür-; aynı zamanda bu formül, yaratıldığı sanılan, gerçekte ise yalnızcakabul edilip katlanılan bir durumu fikir düzeyinde kusursuz bir biçimde doğrular görünmektedir.Bundan çıkarılacak sonuç Ģudur: EleĢtiri yeteneğinden yoksun ve belli dokunulmaz dogmalarınesiri olan zihniyetlerini atmak olanağını bulmadıkça, Batılı olmayan toplumların bugün içindebulundukları bunalımdan kurtulmaları olası değildir. ġu halde bugünkü bunalımın sona ermesidaha baĢka, çok karmaĢık nitelikte bir sorunun, Batılı olmayan toplumların bugüne kadar hiçdikkate almadıkları bir temel sorunun çözümlenmesine bağlıdır.Ġnsan, yaratılıĢı itibarıyla soyut düĢünceden çok somut gerçeğin etkisine açık olduğundan, Batılıolmayan toplumların yalın, yalın olduğu kadar temel bir sorunun ve bu soruna bağlı bütün öbürsorunların çözümlenmesine zorunlu bir önkoĢul oluĢturan bir hakikati kavramaları belli bir süreisteyecektir. Hakikat Ģudur: Ġnsanın oluĢturduğu ve örgütlediği toplumsal evren, onun iç evreninindıĢ görüntüsünden baĢka bir Ģey değildir; bu nedenle çağdaĢ uygarlığın, insanı kötü raslantılarındarbelerinden, hastalıklarından, doğanın kaba güçlerinden, iliĢki kurmak zorunda olduğusoydaĢlarının keyfi davranıĢlarından korumakta gösterdiği büyük baĢarının nimetlerine bir günkavuĢmak istiyorlarsa, Batılı olmayan insanlar, bu uygarlığı yaratan insanlardaki zihinsel veahlaksal biçimlenimi olduğu gibi benimsemek zorundadırlar.Türk toplumunun bugün karĢılaĢtığı kültürel sorun ayrıntılı bir biçimde incelenirse, ileri sürülensavın doğruluğu ortaya çıkacaktır. Gerçekten Türk toplumu, Batılı olmayan toplumlar arasında,Atatürke borçlu olduğu, dikkate değer bir evrim düzeyine eriĢmiĢtir; çünkü Atatürk devrimi onadüĢüncelerin özgürce ifade edilmesi için gerekli olan temel özgürlükleri sağlamıĢ ve böylece,yalnızca yeti halinde bile olsa, bu ülkede zihin özgürlüğünü kurmayı baĢarmıĢtır.III. TÜRKĠYENĠN KÜLTÜR SORUNU1- Osmanlı çağında yenilik hareketleri- Devrimin eylemci ve yaratıcı dönemi: Atatürkün maneviportresiDevrim dönemine ait belgelerin, anlaĢma metinlerinin ve baĢlıca yasaların incelenmesi ileyetinildikçe, Türk devriminin meydana getirdiği büyük eseri doğru dürüst değerlendirmeye olanakgörülemeyeceği; bunun yanında, genel karargâhlarını kurmak için Ankaraya ilk kez geldiklerizaman, Türk ihtilalcilerini eyleme iten kahramanlık ruhuna nüfuz etmenin gerekli olduğu haklıolarak gözlenmiĢtir (1). Öte yandan, Ankaradaki Türk ulusçularının ve baĢlarında bulunan KemalAtatürkün fikirlerinin ne denli ileri ve cüretli olduğunu anlayabilmek için, Osmanlı çağında ülkeyeegemen olan siyasal, toplumsal ve kültürel düzeni olduğu kadar, imparatorluğun son bir ikiyüzyılında giriĢilen yenilik hareketlerini de iyi bilmek gerekir. Türk toplumunu Ortaçağınkaranlıklarından çağdaĢ uygarlığın ıĢığına çıkarmak amacını gütmüĢ olan Kemal Atatürkün fikiralanında gösterdiği yüksek yaratıcı çabayı tam olarak değerlendirmenin baĢka yolu yoktur.Bizansın Osmanlılar üzerindeki etkisinin niteliği ve niceliği sorunu çetin bir sorundur: çünküĠstanbulun alınmasından sonra baĢ gösteren dolaysız etkilerle, Osmanlıların daha önce,Anadoluda ve Anadolunun dıĢında, Bizans kuruluĢlarının etkisinde kalmıĢ birtakım devletlerleiliĢki kurmaları nedeni ile aldıkları dolaylı etkilerin birbirinden ayırt edilmesi gerekir. Üstelikwww.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.
  19. 19. www.kuyruksuz.comgerçekten Bizanslı olan öğelerle , bizzat Bizansın Ortadoğu uygarlıklarından, özellikle Sâsâniuygarlığından, devraldığı öğeleri ayırmak gereği vardır (2).Bu sorunun çözümü yolunda bugün varılan sonuçlar ne olursa olsun, Romalılarla Osmanlılararasında bir benzerliğin var olduğu meydandadır: Romalılar, Yunanistanın fethine giriĢtiklerizaman, gerek Etrüsk uygarlığının aracılığı ile, gerek Ġtalyadaki Yunan yerleĢmeleri ile aralarındakurulan iliĢkiler yolu ile, Yunan kültürünün ana öğelerini esasen benimsemiĢ bulunuyorlardı. Aynıbiçimde, Osmanlılar da Ġstanbulu fethederken Bizansın zihin yapısına çok benzeyen, demirçember içine alınmıĢ dar bir zihin yapısının içine girmeye önceden hazırlıklı idiler. Çünkü onlar çokönceden çeĢitli vesilelerle Bizanslılarla ve daha geniĢ ve derin bir biçimde, -binlerce yıldan beriyakın ve Ortadoğuyu egemenliği altında tutan ve ilk olarak Herodotos tarafından kesinlikle teĢhisedilip Yunan ruhunun karĢısına çıkarılan (3) Doğu ruhu ile karĢılaĢmıĢ ve bunlardanetkilenmiĢlerdi.Bizansın zaptından sonra, Osmanlılar Bizans kuruluĢlarını bir ölçüde benimsemiĢ olsalar da, kendikuruluĢlarını Bizansta buldukları benzer ve daha geliĢmiĢ kuruluĢlar örneğince yenidenörgütlemiĢ olsalar da olmasalar da, Ģu bir olgudur ki, Yunanistanın Roma üzerine yaptığı etkidenfarklı olarak, Bizansın kendini fethedenler üzerindeki etkisi olumsuz ve yıkıcı olmuĢtur. Yunan veRoma uygarlıklarının mirasçısı olmasına rağmen, Bizans Osmanlılara eski pagan kültürünün hiç birtemel öğesini verememiĢ, hatta Anadolunun güneyindeki Hellenizm çağı devletlerinin Araplaraaktardıkları kültür öğelerinin en küçük bir parçasını bile aktaramamıĢtır. Sonuç olarak, Bizansındoğulu ruhu, doğmakta olan Osmanlı kültürünü Denetim altına almıĢ ve Ġslam uygarlığının klasikçağında Arapları Renaissanceın eĢiğine kadar götürmüĢ olan fikir ve kültür hareketlerininOsmanlıların becerisi ile yeniden canlanması ve ileri atılımlar yapması olanağını ortadankaldırmıĢtır. ġurası kesindir ki Selçuklu ruhu, Osmanlı ruhuna oranla, çok daha az Bizanslı, çokdaha az Sâsânidir; Selçuklular, bugün genellikle anlaĢılan anlamı ile, Osmanlılardan çok daha azDoğuludurlar. Osmanlı sanatı ile karĢılaĢtırıldığı zaman, Selçuk sanatı bunu en kesin bir biçimdekanıtlamaktadır.Osmanlı uygarlığının, hemen Bizansın fethi ile değilse de, fethinden pek az zaman sonraduraklamasının ve uzun yüzyıllar sürecek olan bir gerileme dönemine girmesinin baĢlıca nedenibudur. Ġslam skolastiği ile yeni bir güç ve dinamiklik kazanan birkaç bin yıllık Doğu ruhu, Osmanlıtoplumunun henüz pek genç ve yaĢam dolu vücudunu yıpratan bir zehir etkisi yapmıĢtır.Hükümdarın aslında cömert ve babaerkil yaĢayıĢın gereği olarak, demokrat ve özgürlükçü ruhu,Ġslam evreninin dünyasal ve ruhsal önderi olmanın verdiği güçle, kulları üzerinde ölüm-dirimhakkına sahip, mutlak bir efendinin zorba gururuna dönüĢmüĢtür. Din bilginleri hükümetidesteklemiĢ, hükümet de din bilginlerine dayanmıĢtır. Din bilimi tanınan tek bilim olduğu için,ulema toplumun biricik bilgin sınıfını oluĢturmaktaydı. Bu sınıf toplum yaĢamını Kuran adına, dahadoğrusu Kuranı kendi yorumlayıĢına göre, yüzyıllarca denetim altında tutmuĢtur. Ulemanınyorumu felsefe anlayıĢına aykırı, Ortodoks, kelimelerin anlamına bağlı, yalnızca seziden esinlenenbir din anlayıĢına uygun düĢen; dogma haline gelmiĢ birtakım inançların dıĢına çıkamayan, belkifilolojiden ve tarihsel bilgilerden yararlanan, ancak asla filolojik ve tarihsel bir yorum olma amacınıgütmeyen bir yorumdu. Böyle bir yorumla toplumu yönetmiĢler, daha doğrusu mutlak birhareketsizliğe mahkûm etmiĢlerdir. Çiftçilikle hayvancılık hariç, her türlü dünyasal etkinlikyasaklanmıĢ, toplumun heyecan ve hayal kaynakları kurutulmak pahasına betimleme sanatlarınaizin verilmemiĢti ve tıpkı Avrupa Ortaçağında olduğu gibi, mimarlıktan da sadece ad gloriam deiyararlanma yolu tutulmuĢtu.Çıkarını kurulu düzenin korunmasında gören her iktidar gibi, bu egemen sınıfta her çeĢit yeniliğinbaĢ düĢmanı kesilmiĢ ve birçok olumsuz davranıĢları arasında, matbaanın Müslümanlarcakullanılmasına 1729 yılına kadar engel olmuĢ ve böylece kültür alanında 289 yıllık bir gecikmeyeneden olmuĢtur.Genellikle tarihçiler bu yılı, imparatorluk kurumlarının yenilenmesi uğrunda giriĢilen hareketinbaĢlangıcı olarak kabul ederler: 1729u izleyen yıllarda birçok giriĢimlerde bulunulmuĢsa da, hepsikanlı bir biçimde bastırılmıĢtır. Bununla beraber, Osmanlı kuruluĢlarını yenileme isteği, devletinvarlığı söz konusu olduğu her dönemde eylemci bir güç olmasını bilmiĢtir. BaĢlangıçta,uyruklarının dile getiremedikleri istekleri karĢılamayı arzulayan aydın bir hükümdarın ödünündençok, koĢulların kabul ettirdiği birtakım yenilikler söz konusu olmuĢtur. Gerçekten Osmanlı toplumuBatının, ne anlamını ne de amaçlarını kavramasına olanak bulunmayan manevi ve maddi evriminekarĢı hiçbir hayranlık ya da yakınlık duymuyordu. O yalnızca maddi yaĢamını tehdit edenwww.kuyruksuz.com sitesinin sunucularında barındırılmıştır.

×