Successfully reported this slideshow.
We use your LinkedIn profile and activity data to personalize ads and to show you more relevant ads. You can change your ad preferences anytime.

Avrupa ile asya arasindaki adam

1,012 views

Published on

Published in: Education
  • Be the first to comment

Avrupa ile asya arasindaki adam

  1. 1. www.kuyruksuz.comAVRUPA ĠLE ASYA ARASINDAKĠ ADAMGAZĠ MUSTAFA KEMALINurer UĞURLU baĢkanlığında bir kurul tarafından hazırlanmıĢtır.Dizgi - Yayımlayan:Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.ġ.Baskı: ÇağdaĢ Matbaacılık ve Yayıncılık Ltd. ġti.Mart 2000DAGOBERT VON MĠKUSCHAVRUPA ĠLE ASYA ARASINDAKĠ ADAMGAZĠ MUSTAFA KEMALITürkçesi: Esat Nermi ErendorCGAZETESĠNĠNOKURLARINA ARMAĞANIDIR.Barındırıldı: www.kuyruksuz.comKĠTAP ÜZERĠNE BĠRKAÇ SÖZBu kitap sadece bir Atatürk biyografisi değildir. Atatürkün yaĢantısı ele alınırken, hem onun içindeyaĢadığı Osmanlı Ġmparatorluğu, hem de bu imparatorlukla iliĢkileri olan diğer ülkeler, sosyal,siyasal ve ekonomik açılardan inceleme konusu yapılmakta, böylece ortaya karĢılaĢtırmalı bir tarihtablosu çıkmaktadır. Bu arada Atatürkle ilgili çeĢitli olaylar anlatılırken, bunlarla Avrupatarihindeki benzerleri arasında karĢılaĢtırmalara yer verilmektedir. Burada yazarın, inceden inceyeyapılmıĢ gözlemlere dayanarak, özgün değerlendirmelere yönelen bilim adamı kiĢiliğiylekarĢılaĢıyoruz.Bu değerlendirmelerde göze çarpan bir özellik, yazarın Atatürkün kiĢiliğine ve eylemlerineduyduğu derin ve içten hayranlıktır. Ne var ki bu hayranlık, Doğu edebiyatlarında örneklerine pekçok rastlanan bir övgü, bir kaside biçiminde dile getirilmiyor. Olağanüstü nitelikte bir kiĢiliğin,çağdaĢlarından nasıl farklılaĢtığı, gerçekçi ve akılcı tutumuyla kendisini olayların akıntısınakaptırmayıp, aksine onların üstüne çıkmayı nasıl baĢardığı, her zaman nasıl hep haklı çıktığıvurgulanıyor. Kitap, Türk okuyucusu için değil, Avrupalı okuyucu için yazılmıĢtır. Yazar buokuyucuya özellikle bir noktayı belirtmeye ayrıca özen gösteriyor. Bu da, Atatürkün niceuğraĢlarla dolu hayatında, özellikle de KurtuluĢ SavaĢında içinde bulunduğu elveriĢsiz koĢullardır.Ġlk bakıĢta Avrupalının yadırgayacağı böylesi bir ortamda, Atatürkün baĢarılamaz denilenibaĢarmasının, kazanılmaz denilen savaĢları kazanmasının, yapılamaz denilen devrimleriyapabilmesinin, asıl hayranlık duyulması gereken eylemler olduğunu belirtiyor. Ayrıca, uzağıgörebilen, çok geniĢ kapsamlı düĢünebilen bir büyük adamla, ancak önündekini görebilen,alıĢılmıĢın dıĢında düĢünemeyen bir yığın küçük adamın yazgılarını birleĢtirmelerinden doğanbunalımlar üstünde durulup, bunca olumsuz koĢula rağmen, Atatürkün bu bunalımlardansıyrılıĢlarında gösterdiği beceriye özellikle değiniliyor. O zaman, çağını aĢan bir önderin, kendiinsanlarını çağının düzeyine getirebilmek uğrunda verdiği zorlu savaĢ bir destan niteliğinebürünüyor. Böylece Atatürk de, mutlu sonla biten bir trajedinin kahramanı olarak destanlaĢıyor.Yazarın Ona duyduğu hayranlık, bu destanın dile getiriliĢindeki içten heyecanda kendisinibulmaktadır. Burada da yazarın sanatçı kiĢiliğiyle karĢılaĢıyoruz.Kitap, yer yer bir romanın sürükleyici havasına girmekte, baĢarılı betimlemelerle bütün bir çağ,insanlarıyla, törelerile, olumlu-olumsuz yanlarıyla gözümüzün önüne serilmektedir. Çoktan tarihinmalı olmuĢ kiĢiler, geçmiĢin karanlıklarından çıkıp satırların arasında dolaĢıyor. Her millettenpolitikacılar, askerler, hükümdarlar, serüven adamlardır bunlar. Kimine iyi diyoruz, kimine kötü;kiminin davranıĢını olumlu buluyoruz, kimininkini olumsuz; kiminden hoĢlanıyoruz, kimineöfkeleniyoruz; tıpkı bir romanda olduğu gibi. Bu kitapta tarih romanlaĢıyor. Burada da yazarınromancı kiĢiliğiyle karĢılaĢıyoruz.Ele aldığı konuyu derinlemesine ve iyi niyetli bir tutumla inceleyen: tarihe yön vermiĢ bir büyükadama duyulan hayranlığa, bir destanın coĢkusu içinde okuyucuyu da ortak edebilmeyi baĢaran;yakın tarihi hem Türklerin, hem diğer ülkelerin açısından ele alarak, olayların geliĢmesindekiheyecanı bize verebilen bu kitabın, Türk okuyucusunun da büyük ilgisini çekeceğine inanıyoruz.www.kuyruksuz.com
  2. 2. www.kuyruksuz.comKitap ilkin 1929da yayınlanmıĢ, daha sonra bir son bölüm eklenerek defalarca basılmıĢtır.Ġngiltere, Fransa, Ġtalya ve Amerikada yayınlanan bu eser, toplam yedi yabancı dile çevrilmiĢtir.Esat Nermi ErendorBĠRĠNCĠ BÖLÜM1. TÖRENÇocukluğumdan silinmez bir berraklıkla hatırladığım tek yaĢantı okula baĢlamamam sorunuylailgiliydi. Daha sonra reformlar gerçekleĢtirecek olan büyük devrimci böyle anlatıyor. Bu konudaannemle babam farklı görüĢteydiler. Annem eski törelere, eski göreneklere göre yetiĢmiĢti vebütün varlığıyla sakin, yumuĢak, hiçbir Ģeyin sarsamadığı bir dindarlığa bağlıydı. Bundan dolayı dabenim sarıklı bir hocanın, katı Ġslam geleneğine göre dinsel öğretim yaptığı mahalle okulunagitmemi istiyordu. Bunu istemesinin bir nedeni de, böyle bir okula baĢlanırken gelenek gereğidinsel bir törenin yapılmasıydı. Böylesi bir törenle o günü unutulmaz bir gün kılmak, bu Ģekilde deçocuğa ailesiyle olan bağının ötesinde, artık ciddi yükümlülükler öngören büyük Müslümantopluluğuna katıldığının bilincini aĢılamak amaçlanıyordu.Buna karĢılık babam ileri görüĢlü bir adamdı, sarıklı takımından hoĢlanmazdı ve Batıdan gelmedüĢüncelerin ateĢli bir yandaĢıydı. Bundan dolayı da arzusu beni, Kuranı değil de, yeni bilimleriöğretimini temeli yapmıĢ laik bir okula vermekti.GörüĢlerdeki bu çatıĢmadan küçük manevrayla sonunda galip çıkan babam oldu. GörünüĢteannemin isteğine uyarına, benim alıĢılmıĢ dinsel törenle Fatma Molla Kadın din okulunagönderilmeme razı oldu.Okula baĢlayacağım günün sabahı annem bana beyaz bir giysi giydirdi, baĢıma sırma iĢlemelibezden bir sarık sardı, elimde de yaldızlı bir dal tutuyordum. Az sonra hoca bütün öğrencileriylebirlikte, yeĢile boyanmıĢ olan kapımızın önünde göründü; bir dua okundu, parmak uçlarımıgöğsüme ve alnıma götürerek annemin, babamın, hocanın önünde eğildim, hepsinin ellerini ayrıayrı öptüm. Yeni arkadaĢlarımın yaĢa diye bağrıĢmaları arasında, neĢeli bir alay Ģeklinde kentinsokaklarından geçerek caminin yanında bulunan okula gittik. Buraya varılınca tekrar hep birağızdan bir dua okundu; hoca beni elimden tutup duvarları çıplak, kubbeli bir salona götürdü,burada bana Kuranın kutsal dünyasının kapıları açılacaktı.Kısa bir süre sonra -tam olarak hatırlayamıyorum- babam beni pek fazla bir zorlukla karĢılaĢmadanFatma Molla Kadın okulundan çıkarıp, Avrupa modeline göre özel bir ilkokulu yöneten yaĢlı ġemsiEfendiye götürdü. Annem memnundu, arzusu ne de olsa yerine gelmiĢti ve inancına saygıgösterilmiĢti. Çünkü gönlünün isteği olan tören yapılmıĢ bulunuyordu.Bu çocukluk yaĢantısının o zamanlar -1880de doğduğuna göre- yedi yaĢında bulunan Mustafayıunutulmaz derecede etkilemiĢ olmasına ĢaĢmamalı. Kendi evinde yüz yüze gelip de babasınınzekice davranıĢıyla büyümesini önlediği bu zıtlık, daha sonra hep karĢısına çıkacak bir ana sorunolacaktı. Eskinin yeniyle çatıĢması, böylesi bir ikiliğin oluĢtuğu dönemde doğmuĢ bulunanlarıngözleri önünde hep somutlaĢmıĢ, sonra da kiĢiliklerinin oluĢumunda belirleyici bir etken olmuĢtur.O günlerde Osmanlı Ġmparatorluğu kuĢkusuz henüz sarsılmıĢ durumda değildi. Büyük halkyığınları, Mustafanın annesi gibi; Allahın takdir ettiği bu düzeni derin bir saygıyla benimsemiĢdurumdaydı; padiĢahlarını da Allahın yeryüzündeki kutsal temsilcisi olarak görmekteydi. Din vehayat kesin bir birlik içindeydi; Tanrısal buyruklarla insanların koyduğu yasalar arasında hiçbirçeliĢki yoktu; dünya nimetlerinden yoksun oluĢa ise sakin bir sabırla katlanılıyordu, çünkü buyoksulluk ilerde cennette her Ģeye sahip olunarak giderilecekti.Aslında peygamberin yeĢil bayrağı altında, genellikle hiç de kötü yaĢanılmıyordu. Türk efendiydi,ya da hiç değilse öyle olduğunu sanıyor ve savaĢların yükünü omuzluyordu. Askerlik hizmetinealınmayan yerli Hristiyanlarla Yahudilerin iĢleri tıkırındaydı. Vergiler gerçi hem ağır, hem degeliĢigüzeldi, ama vergi kaçırmanın da bin türlü yolu vardı. Yabancılar ise bir ayrıcalıklar ağınınkoruması altında hemen bütün ticareti ellerinde tutuyorlar, gerektiğinde devlet kasasının eksiğinibile tamamlıyorlardı. Bunlar ülkeye yalnızca Batının mallarını ve kültür araçlarını getirmeklekalmamıĢlar, onun huzursuzluğunu da taĢımıĢlardı.***www.kuyruksuz.com
  3. 3. www.kuyruksuz.comYıl 1887, halifelik tahtında oturan Sultan Abdülhamittir; Osmanlı hanedanının uzun hükümdarlarlistesinde herhalde ehliyetsiz denilecek olanlardan biri değil. Çok sevilen bir padiĢah olanAbdülmecitin ikinci oğluydu; kader onu hiç umulmadık bir anda, biraz da ürkütücü biçimde enyüksek iktidar makamına çıkarmıĢtı. Kendisinden önceki iki padiĢah, halk iradesinin sözcüsüsayılan ulemanın desteğiyle giriĢilen darbelerle tahtlarından indirilmiĢlerdi.Ġlkin amcası Abdülazizi indirmiĢlerdi (*); bu padiĢahın olağandıĢı hayallere dalan ruhu giderekölçüyü kaçırmıĢ, sonunda Tanrıya benzemek kuruntusu içinde dengesini yitirmiĢti. Tahttanindirildikten sonraki günün sabahında, kendisini bilek damarları kesilmiĢ olarak yatağında ölübuldular. Hekimler kurulu bunu intihar olarak açıkladı. Kamuoyu ise baĢka kanıdaydı.Ondan sonra tahta çıkan V. Muratın durumu daha iyi olmadı. Aslında devleti yönetenler nazırlardı.Bunlardan Abdülazize karĢı darbeye katılmıĢ olanlardan ikisi, nazırlar kurulu toplantısındayken, öçalmak isteyen biri tarafından öldürüldü (*). Avrupa yakasındaki illerde ayaklanmalar sürüpgidiyordu; Hristiyanlarla Müslümanlar birbirlerini boğazlamaktaydı; büyük devletlerin -o zamankiadıyla düveli muazzamanın- filoları gözdağı vermek için hemen koĢup gelmiĢlerdi. Ġmparatorlukparçalanmak üzereydi. V. Murat zayıf bünyeliydi, birkaç ay sonra iyileĢmeyecek derecede ruhsalhastalığı bulunduğu gerekçesiyle, devleti yönetecek yetenekten yoksun olduğu ilân edilerektahttan indirildi. Bu önemli hastalığına iliĢkin rapor ise daha sonra alelacele düzenlettirildi. KüçükkardeĢi Abdülhamit o zamanlar 34 yaĢındaydı; uzun boyu, vakur bakıĢlı iri gözleri, kudret belirtisikartal burnuyla gösteriĢli bir Ģehzadeydi; çok iyi ata biniyor, çok ustaca kılıç kullanıyordu; SultanOsmanın kılıcını kuĢandığında bütün baĢkent onu Türk devletinin yenilikçi hükümdarı diyealkıĢlayarak selâmladı.Her iki padiĢahın da tahttan indirilmesinde, asıl yönlendirici kafa olan sadrazam Mithat PaĢa, tahtaçıkarken Abdülhamiti ünlü 1876 MeĢrutiyetini ilân etmekle yükümlü kılmıĢtı. Zeki, enerjik biradam olan Mithat PaĢa son derecede baĢına buyruk ve haĢin mizaçlıydı; Türkiyenin hızlamodernleĢtirilmesiyle Avrupada iyi izlenimler uyandırılacağı, böylece de Bosforun HastaAdamına yöneltilebilecek müdahaleler için her türlü bahanenin bertaraf edileceğini düĢünüyordu.Ne var ki bu konuda çok acı hayal kırıklıklarına uğrayacaktı.Tam iki yıl sonra Ruslar, Plevnede Türklerin Ģanlı bir savunmayı gerçekleĢtirmelerine rağmenĠstanbul kapılarına dayandılar. Ġlgili büyük devletlerin birbirlerini çekememeleri sayesindedir ki,Osmanlı Ġmparatorluğu kolunun, bacağının kesilmesiyle besbelli ölümüne neden olacak birameliyattan kurtuldu; böylesi kurtuluĢu ilk kez oluyor değildi, son kez de olmayacaktı. 1878 BerlinKongresinde, Bismarckın çabasıyla, çıkmak üzere olan bir dünya savaĢı önlendi; Türkiye gerçiTuna boylarında birkaç ilini vermek zorunda kaldı, ama yine de her iki kıtadaki sınırları içindeegemenlik durumunu zedelenmeden korudu.Abdülhamit ilk saltanat yıllarının bu kötü deneyimlerinden kendi hesabına yararlanmayı bildi.Mithat PaĢa, bir çeĢit saray nazırı gibi, hükümeti kendi bildiğince yönetmeyi düĢünürken, sürgünegitmek zorunda kaldı. Daha soluk almaya vakit bulamadan da, Sultan Abdülazizi öldürtmeklesuçlanarak hapse atıldı, çok kısa bir süre sonra da orda, tam anlamıyla açıklanamamıĢ bir Ģekildeöldü.PadiĢah hiç de küçümsenmeyecek bir adam olduğunu kısa zamanda gösterdi; ülke için negerekiyorsa hepsini kendisinin daha iyi yapacağı kanısındaydı, bundan dolayı da bütün yönetimitek baĢına eline aldı. Kendi anlayıĢına göre doğru bildiği Ģeyler vardı, ancak bunlarda hep yanıldı;daha doğrusu kaderini belirleyen kendisini aĢıp geçen tarihin akıĢı oldu. Fakat yine deimparatorluğu zar zor da olsa otuz üç yıl daha ayakta tutmayı baĢardı.Aslında o da reformlar istiyordu; devletin varlığını sürdürebilme kavgasında, değiĢen koĢullaraayak uydurulması zorunluluğunu o da biliyordu. Fakat bu süreç ateĢli yenilikçilerin istediği gibideğil, daha akıllıca, daha ılımlı bir tarzda ceryan etmeliydi. Yenilikçilerin zorlaması elbette gözönünde tutulacaktı, fakat onlar bu tutumlarıyla ne yazık ki dıĢ tehlikeler karĢısında haklı kaygılarayol açıyorlardı.Hele meĢrutiyet... Müslüman halk yığınları için esrarengiz bir kelimeden, içeriği bulunmayan soyutbir kavramdan baĢka Ģey değildi. Sorumlulukların bilincinde olarak kendi kendisini yönetme, yüzdedoksanı okuma yazma bilmeyen bir halka bir çırpıda benimsetilebilir miydi? Nitekim bir süre sonraJön Türklerin demokrasilerini ne kılığa soktukları ya da sokmak zorunda kaldıkları görülecektir.Hayır, eski dayanakları fırlatıp atmazdan önce, yeni destek direklerinin konması gerekirdi. Reformönce zihinlerde yapılmalıydı, sonra da bedenlerde. Eski Ġslami devlet yapısında birmodernleĢtirmeye, bu zorunlu, fakat son derece rizikolu giriĢime kalkıĢmazdan önce, Avrupalılarınwww.kuyruksuz.com
  4. 4. www.kuyruksuz.comyanında çıraklık yapılmalı, becerileri inceden inceye öğrenilmeli, neyin gerekli olup neyin olmadığıiyice anlaĢılmalıydı.1876 Anayasası sessizce bir kenara kondu, parlamento toplantıya çağrılmadı. AbdülhamitingörüĢüne göre buna daha zaman vardı, Ģimdilik sırası değildi. Fakat bir yandan da gençliğe BatılıdüĢüncelerin kapılarını açan da o oldu, hiç değilse saltanatının ilk döneminde kafalarınyenilenmesi konusunda ileri görüĢlü davrandı. Laik okullar açıldı, buralarda Ġslâmî düĢünceyapısına göze çarpacak derecede ters düĢen yeni bilimler öğretiliyordu. Batı üniversitelerinegençler gönderildi, çok sayıda subay Avrupa ordularında eğitim gördü, yurtdıĢından öğretmenlerve uzmanlar getirildi. Galatasarayda, Türkiyenin Oxfordu olan bu okulda, seçkin bir aydınzümresi modern bilginin bütün olanaklarıyla yetiĢtirilmekteydi.Ancak yurtiçindeki bu dönüĢüm ürünlerini verinceye kadar, komĢuların giderek artan baskısının dagözden uzak tutulmaması gerekiyordu. Her an için daha güçlü olanların saldırısına uğranabilirdi.Buna karĢılık yapılabilecek olan yalnızca sakıngan davranmak, kurnazca oyalamak, sözdegarantiler vermek, aldatma ve kandırma yollarına sapmaktı, yani güçsüz olanın savaĢ araçlarıydı.Böylece Abdülhamit diplomatlık sanatının bir büyük ustası oldu. Tehlike bulutları toplanmayabaĢlanır gibi olunca, her seferinde hasımlardan birini diğerine karĢı kıĢkırtmayı, sonra da herikisinin arasından bir tilki kurnazlığıyla sıyrılmayı baĢardı.Ġmparatorluğun görkemli baĢkenti Ġstanbulda, peygamber vekili sert, fakat giderek daha da kaygıverici olan bir inatla -bu arada belli belirsiz vehimlere de kapılmıĢtı- atalarının büyük mirasını elindetutmak için çabalarken, ülkenin bir köĢesinde, üstelik dini bütün kimselerin arasında bir erkekçocuk doğmuĢtu; bu çocuk bin yıllık halifelik tahtını devirmek ve son sultanı ülkeden kovmakgörevini üstlenecekti.Küçük Mustafanın ailesi Selanikin Türk mahallesinde ahĢap, dar bir evde oturmaktaydı; eskiliğingri pasıyla kaplı, her yanda görülen cinsten bir evdi bu. Pencereler sık kafeslerin arkasındasaklıdır, kapılar her zaman sımsıkı kapalı durur. DıĢardan kapının pirinç tokmağı çalınınca, gelenkimseye ne istediğini sormak üzere, ilkin kapının yan tarafındaki dört köĢe gözetleme deliğiaçılırdı; gelen bir erkekse evdeki kadınlara gözden kaybolmaları için vakit bırakılırdı. Daracık yollarve sokakcıklar düzensiz karmakarıĢıklıkları içinde, bir iĢe yaramaktan çok, bir tabloda yer almayadaha elveriĢliydiler; bu yollarda gürültülü trafik yoktur, bağırıp çağırmalar yoktur, ses yoktur. Ordaburda belki oyun oynayan bir grup çocuğa rastlarsınız; bu ülkede gençliğin özelliği olan sessiz,ağır baĢlı davranıĢlarıyla oyunlarına dalıp gitmiĢlerdir. Kimi sarıklı, kimi fesli adamlar ağır, ölçülüadımlarla gelip geçerler; yapılacak her telaĢlı hareket âdeta onların vakarını zedeleyecek gibidir.Kadınlar, karalara bürünmüĢ kadınlar, hepsini birbirine benzer kılan yaĢmaklar içinde, rahibelergibi giyinmiĢ olarak, çoğu kez ikiĢer ikiĢer, ürkek, hemen hiç ses çıkarmayan bir yürüyüĢle evlerinönünden kayıp giderler. Her Ģey huzur dolu, âdeta mutlu ve biraz da uykulu bir sessizliklekaplanmıĢ gibidir; arada sırada çeĢit çeĢit sebzeler, meyveler ya da çiçekler satan bir satıcının,Ģarkı söylercesine makamla uzun uzun haykırıĢı bu sessizliği yırtar. Bu adamlar sokak satıcılığıiĢini, Ģiirimsi bir kılığa sokmasını, örneğin Ģeftalileri ev kadınlarının hoĢuna giden beyitlerokuyarak satmasını bilirler.Mustafa, kendi içine kapanık, geleneklerine bağlı, böylesi dinginlikte bir dünyada büyüdü vebaĢlangıçta hiçbir Ģey üstüne titrenilen bu güven ortamını bozmayacakmıĢ gibi görünüyordu.Çağın huzursuzluklarından ancak pek azı, evlerinin sakin hayatını etkileyebilmekteydi. Burda evinekseni anneydi; her Ģeye canlılığı, sıcaklığı, iyiliği ve yumuĢaklığıyla yön veren oydu. O zamanlarınTürk kadını, gelenek ve görenek gereği ailenin çerçevesi içinde yaĢardı. Evin dıĢındaki heyecanlar,eğlenceler, hele erkeklerle bir araya gelmek ona yasaktı. Kocasının yakınlarına bile kendisinigösteremezdi ve güneĢin batmasıyla birlikte sokaklarda, meydanlarda tek bir Müslüman kadınarastlanamazdı.Böylesi esrarlı bir tabuyla çevrili halde kadının yaĢayıĢı çok dar sınırlar içinde yoğunlaĢmıĢtı.Kadın küçük, fakat tümüyle kendisine ait bir dünyada benliğini arıyor, bütün varlığını onunladolduruyordu. Ama bu sınırlı dünyanın içinde egemen olan da kendisiydi; ona hele anne olmuĢsa,törensel bir huĢuyla derin saygı gösterilir, el sürülmez bir çeĢit kutsal hale etrafını kuĢatır ve onudıĢ dünyanın kaba gerçekleriyle yakın temasa geçmesinden korurdu. Dini inançla kutsallaĢtırılmıĢevlilik bağı ise bir bakıma özgürlük demekti. Böylesi bir bağ insanı bunaltmaz, aksine onuyüceltirdi. Bu Ģekilde bir kenarda kalmak, gündelik hayatın dağdağasından uzakta durmak, kiĢininiç dünyasını geliĢtirmeye yarıyordu.www.kuyruksuz.com
  5. 5. www.kuyruksuz.comMustafanın annesi Zübeyde Hanım uzun süre Ġslâmiyetin katı çevresi içinde yaĢadı, dünyanınsorunlarından pek az haberi oldu ve Avrupada adına eğitim denilen Ģeyden de uzak kaldı ne var kibu yüzden ne insanlığındaki yüksek hasletlerin zenginliğinde bir azalma olmuĢtu, ne de değerli vegeçerli olan Ģeyleri ayırt etmede kafası daha az çalıĢmaktaydı. Onun kiĢiliğinden çevresine süreklisakin bir ıĢın yansıtmaktaydı. Kendi isteğiyle ilk bakıĢta çapraĢık görünen yollara sapmıĢ oğlunahiçbir zaman engel olmamıĢ, kiĢisel arzularını dıĢa vurmamıĢ, kiĢiliğini geliĢtirmesinde oğlunuserbest bırakmıĢ, çoğu kez de onu anlamaya gücü yetmemiĢti. Çok geçmeden de oğlu, anne içintümüyle yabancı bir dünyanın içine dalmıĢtı. Anne ise kaygılarını ve tasalarını içine gömerekkenarda kalmıĢtı. Bütün hayatı fedakârlık, feragat ve baĢkaları için yaĢamaktan ibaretti, ama belkide özellikle bundan dolayı farkında olmadan oğlunu derinlemesine etkilemiĢ, ona tüm bilgilerden,tüm becerilerden çok daha önemli olan tertemiz insani değerleri aĢılamıĢtı.Daha sonraları en olmayacakmıĢ gibi görülen atılımlara kalkıĢmayı göze alabilen bir büyük ruhsalenerjinin tükenmek bilmez kaynağı haline gelecek bu adamdaki kendine güven duygusu, özelliklede benliğin bağlarından kurtulabilmesi, baĢkalarına yönelik özgeci tutumu, herhalde annesindenona geçmiĢ bir miras olsa gerektir.Galiba oğul da bunu, annesine neler borçlu olduğunu biliyor ya da sezinliyordu. Çünkü annesiyaĢadığı sürece ona, Türkiye gibi analara aĢırı değer vermenin gelenek olduğu bir ülkede bile herzaman görülmeyecek derecede derin bir saygı ve sevgiyle bağlı kalmıĢtır. Bu da onun baĢkacaduygulara, genellikle duygusallığa pek yer vermeyen karakterinin insancıl açıdan en sempatiközelliklerinden biriydi.Benliğindeki gerçekçi, uyanık, ileriye yönelik ve inançsız yanları da herhalde babasından almıĢolmalıdır. Ailenin kökeni hakkında pek az Ģey biliniyor. Mustafanın soyunun Küçükasyanın içkesimlerinden Anadolulu köylüler olduğu ve pek uzak sayılmayan bir zamanda oradan Selanikegöç ettiği söyleniyor. Bu söylenti doğru olabilir. Daha sonraları devlete yön verecek bir adamdabulunan aĢağılanmaya katlanmayan dikbaĢlılık, akıllıca kurnazlık, inatçı sebatkârlık gibi özelliklergenellikle Anadolu insanına özgü karakter belirtileridir. YaratılıĢtan basit insanın doğrusözlülüğüne sahipti. Onun sarıĢın ve mavi gözlü olması da Anadolu kökenli oluĢuna karĢı ilerisürülecek bir görüĢü destekleyecek nitelikte değildir. Siyah saçlı insanların yoğun olduğu Akdenizkıyılarından, Küçükasyanın içerlerine, doğuya doru ne kadar çok gidilirse, sarıĢın tiplere de okadar sık rastlanır. Burada Güneydoğu Avrupanın özellikle de Yakındoğunun, yani asıl Türkiyebölgesinin çok karmaĢık ırk sorununu ayrıntılı Ģekilde araĢtırmak gerekiyor; ne var ki bu bölgeyeçağlar boyu, o kadar çok halk üst üste gelmiĢ, birbirlerini öylesine etkilemiĢlerdir ki, ırk konusundadoyurucu bir açıklama yapılması olanaksızlaĢmıĢtır.Babası, Ali Rıza, bir subayın oğlu, önceleri gümrük memuru olarak çalıĢmıĢ, sonra da keresteticaretiyle uğraĢmaya baĢlamıĢ. Özgürlükçü düĢüncelerle aydınlanmıĢ olanlardan biri; Ġslâmîdevlet yapısının çürüklüğünü anlamıĢtı, imparatorlukta tepeden tırnağa köklü reformların yapılmasıgerektiği kanısına varmıĢ olanlardandı. Ne var ki bu görüĢte olanlar Ģimdi, 70li yılların geriyedönüĢ ve hayal kırıklığı ortamında, ülkede sesleri çıkmayan bir zümre halindeydiler. Tevekküliçinde umutlarını geleceğe bağlamıĢlar, böylesi bir görev için daha iyi hazırlanmıĢ, daha sonrakinesillerin bu umutlarını gerçekleĢtirmesini beklemekteydiler. Yoksa babası ne diye biricik oğluna -Mustafanın bir erkek kardeĢi çok küçükken ölmüĢ, sadece bir kız kardeĢi kalmıĢtı- yumuĢak birkararlılıkla esaslı, fakat yeniçağa özgü bir temel eğitimin yolunu açsın?Bu ilk çocukluk yılları, küçük Mustafa için kısa süren bir mutluluk dönemi olmuĢ olmalıdır.Güvenceyle dolu bir yuva, sevgiyle bağlanılmıĢ, bir tane ve her Ģey olduğu kolayca hissedilen biranne, kendisiyle oyunlar oynanabilecek küçük bir kız kardeĢ, okula gitmeyi eğlenceli kılan yaĢlı,dost bir öğretmen. Sonra da baba, derin saygı beslenen ve akĢam eve geldiğinde, selâm niyetinetöre gereği eli öpülen bir baba. Onun yanında oturulmaz, onun yanında lafa karıĢılmaz. Eski görgükuralları katıydılar, ama bunların yavaĢ yavaĢ terk edilmesine yol açan yumuĢak bir hava da vardı.Fakat baba ansızın öldü. Aile geçim bakımından zor durumda kalıverdi. Anne Selanikteki evikapatarak, her iki çocuğuyla birlikte köye, kardeĢinin yanına taĢındı; kardeĢinin Selanikten atyürüyüĢüyle iki saat uzaklıkta Langaza köyünde küçük bir çiftliği vardı. Küçük Mustafa buradadayısının iĢine yarayabilirdi, öyle ya yeterince güçlü görünüyordu; kaygılanmaya hiç gerek yok,dayısı Mustafayı iyi bir çiftçi yapardı, bu da bir adamı geçindiren bir meslekti.Yani koyunları gütmek, ahırları temizlemek ve buna benzer basit, fakat sağlığa yararlı iĢler demektibu. Çocuğun hoĢuna gitmiĢti doğrusu. Okul, hep okul kalır ve burada açık havada yaĢamak,daracık kentte yaĢamaktan çok daha güzeldir. BaĢlangıçta iĢler Mustafaya hiç de kolay gelmedi,www.kuyruksuz.com
  6. 6. www.kuyruksuz.comama bu çeĢit çalıĢma adaleleri geliĢtiriyor, vücudu da çelikleĢtiriyordu. Çiftçi olacaktı, hem niyeolmasındı? Çiftçilik insanı kendi kendisinin efendisi yapar ve kimseye de boyun eğdirmezdi.Küçük Mustafanın en hoĢlandığı uğraĢ, açık havada tarlaların ortasında oturup sürüyle gelenkargaları ekinlerden uzak tutmaktı. BaĢlıca iĢi de buydu. Arada sırada küçük kız kardeĢinin deyanına geldiği oluyordu, ama çoğu kez yalnız baĢına kalıyordu, saatlerce yalnız. O zaman insandüĢünebilir, hayaller de kurabilir. Neyi düĢünürdü, nelerin hayalini kurardı? Ġnsanın kendisi debilmez bunu. Masmavi gökyüzüne bakarak, boz atmacaların daireler çize çize uçuĢunu seyre dalar,düĢünceler de birbirini izler durur.Ne var ki bu sırada anne, oğlu için sessizce baĢka bir gelecek kararlaĢtırmıĢtı.2. ASKERĠ ÖĞRENCĠKöyde geçen bu iki yıllık çıraklık devresinden sonra, günün birinde Mustafa tarladaki bekçiliknöbetinden eve çağrıldı. Annesi ona yeniden Selanikde okula gidebileceğini söyledi; teyzelerindenbiri Mustafayı yanına alacağını bildirmiĢti. Okul ve üst baĢ için gerekli parayı ise anne biriktirmiĢbulunuyordu.O günlerde çoğu kez üzgün görünen annenin Ģimdi dıĢa vuran neĢesi, hülyaları ve serbestliğiyleavare saatlerin bitiĢini gidermek ister gibiydi. Kaldı ki Mustafanın kendisi de zaman zaman gizli birhuzursuzluk, belli belirsiz sıkıntılar da duymamıĢ değildi; içindeki körleĢtirilmiĢ güçlerkıpırdanmaktaydılar.Köyde bu zoraki kalıĢ on bir yaĢındaki çocuğa sağlık bakımından iyi gelmiĢti. Temiz hava veadalelerin sürekli iĢletilmesi vücudunu geliĢtirmiĢ ve direncini artırmıĢtı. Bu da ona tükenmekbilmez enerjisini ve sinirlerinin çelik gibi sakinliğini sağlayacak bir zindelik sermayesioluĢturmuĢtu. Daha sonraki yıllarda baĢaracağı olağanüstü iĢler için, sahip bulunması zorunlu ilkönkoĢullardı bunlar. Öte yandan nice zaman yalnız baĢına kalıĢı ona, belirli bir konuda uzunuzadıya düĢünmek, kılı kırk yararcasına kafa yorabilmek gibi alıĢkanlıklar aĢılamıĢ, çevredensoyutlanmak ve yalnız baĢına kalabilmek yatkınlığını güçlendirmiĢti.ġimdi gittiği ortaokulda -burası da özelbir kuruluĢtu, o zamanlar Türkiyede okula devamzorunluluğu yoktu- çarçabuk kendini toparlamıĢtı. Öğrenmek ona güç gelmiyordu. Fakat fazlagayretli bir öğrenci de değildi. Özsaygısına fazla duyarlı biçimde düĢkün oluĢu, kolayca parlayan,içine kapanık mizacı öğretmenlerin her zaman sevgisini kazanmasını engelliyordu. Bu hali tam biryıl sora onu acıklı bir olayın içine sürükledi.Aslında olayın nedeninde pek trajik bir taraf yoktu. Bir okul arkadaĢıyla kavgaya tutuĢmuĢ, bundanda çocukların iki taraf olması sonucu tam bir meydan dövüĢü doğmuĢtu. Ne yazık ki o sıradaKaymak Hafız dedikleri Arapça öğretmenleri koĢup gelmiĢti. Kabahatlı olduğu kanısına vardığıMustafayı yakalamıĢ, ona bütün sınıfın önünde bir ibret dersi vermiĢ ve bu ders Mustafanınvücudunda kimi mor, kimi kahverengi değnek izleri bırakmıĢtı.Mustafa kendi görüĢüne göre, haksız yere çarptırıldığı bu cezayı sessizce sineye çekmiĢti. Amasonra eve gelince, bir daha okula dönmeyeceğini bildirmiĢ ve bu kararından da dönmemiĢti.Pekala, pek güzel, ama Ģimdi ne olacaktı? Mustafanın gittiği okula benzer, ikinci bir okulSelanikde yoktu; kalkıp baĢka bir kente gitmek için ise parasal durumları elveriĢli değildi. Yoksatekrar dayının Langazadaki çiftliğine mi gidecekti? Hayır, Ģimdi bambaĢka plânları vardıMustafanın.Bundan sonrasını kendisi Ģöyle anlatıyor: KomĢumuz bir BinbaĢı Kadri Bey vardı, oğlu Ahmetaskeri okula gidiyordu. Bu okulun öğrencileri güzel üniformalar giyiyorlardı ve ne zaman Ahmeterastlasam kendisine gıpta ediyordum. Ayrıca sokaklarda da sık sık, süslü üniformaları içindisubaylara da rastlıyordum, böylesine pırıl pırıl bir üniforma giyebilmek için subay olmam gerektiğikanısına vardım.Zaman zaman bu arzusundan annesine de bahsetmek istedi. Fakat anne bunun sözünü bileettirmiyordu. Renkli kılığı olan her Ģeyden ürkmekteydi. Asker olmak, günün birinde belki desavaĢa gitmek demekti, oysa tek bir oğlu vardı onun. BaĢka her Ģey olabilirdi oğlu, ama asker asla.Ne var ki öfkeli Kaymak Hafız, istemediği halde yazgısını belirlemiĢti onun. Çünkü Ģimdi Mustafaiçin iyi bir Ģeyler yapmaktan baĢka çıkar yol kalmamıĢtı. Ġnsan bir Ģeyi kafasına koymaya görsün,eninde sonunda gerçekleĢtirir bunu.Annesine ya da yakınlarından baĢka bir kimseye hiçbir Ģey sezdirmeden on iki yaĢındaki çocuk,babasının bir arkadaĢına baĢvurup, aklına koyduğu iĢi yapması için onunu yardımını rica etti. Eskiwww.kuyruksuz.com
  7. 7. www.kuyruksuz.combir asker olan bu adam, askerce istekleri anlayıĢla karĢıladı. Selanikdeki askeri okulunyöneticileriyle görüĢüp, Mustafanın sınavlara sokulmasını sağladı; o da sınavı baĢarıp okula kabuledildi.Askeri okulların giderleri padiĢah tarafından karĢılanırdı. Böylece burdaki öğrencilerinöğretimlerini sürdürmelerini adeta padiĢahın kendisi üstlenmiĢ gibi oluyordu; dolayısıyla da iĢinĢakaya gelir yanı yoktu. SerkeĢlik yapan ya da yeterince baĢarı gösteremeyen, nefer olarak orduyagönderilir, orda yıllarca askerlik yapmak zorunda kalır, boğaz tokluğuna eğitim gördükten sonra,belki astsubaylığa yükselebilirdi. BaĢının üstünde böylesi bir Demoklesin kılıcı asılı durunca,insan boyun eğmeyi, her zaman doğru ve adaletli olmasa da kurallara uymayı öğreniverir; nefsineegemen olmaya alıĢır, ancak sık sık içinden isyanetmek arzusuna da kapılır.Genç Mustafanın en hoĢlandığı ders matematikti, nitekim çok geçmeden bu dersin parlak biröğrencisi oldu. Matematiğin hayaladen arınmıĢ, nesnel, apaçık oluĢu, onun gerçeklere yönelikruhuna uygun geliyordu. Burda sadece verilmiĢ nicelikler vardı, gerçekte var olan nicelikler; burdakesin kararlar verilmesi gerekiyordu; olabilir ya da aĢağı yukarı sözlerine yer yoktu. Matematikproblemleri üzerinde ileri geri laf edilemezdi, onları çözümlemek gerekiyordu; küçük çapta birstrateji iĢte. Özellikle de zorlukları çekiciydi. Ġlk bakıĢta durum muamma gibi görünüyorsa da,çözümü de yine onun içinde saklıydı, yapılacak olan iĢ sadece bu çözümü bulup ortaya çıkarmaktı.Bir ödevin üstüne ısrarla düĢmek, onun can alıcı noktasını bulmadan rahat etmemek, doğuĢtan kılıkırk yarıcının mizacına göre Ģeylerdi biraz da.Bu sağın bilim dalında bütün arkadaĢlarından daha ilerdeydi. Çok geçmeden matematiköğretmeniyle aralarında dostça bir yakınlık kuruldu. Dünyanın kendisini tanıyacağı adı da buöğretmenden alacaktı. Öğretmenin de adı Mustafaydı, bu yüzden Böyle olmayacak bu dedi,aramızda bir fark olmalı, Onun için bundan böyle senin adın Kemal olsun! Bu adı siciline dekaydettiler. Kemal yetkin demekti. Öğretmen ona bir çeĢit belleticilik görevi de verdi;arkadaĢlarının ödevlerini denetleyecek, gerekirse konuyu bir defa daha açıklayacaktı. Böylesi birayrıcalıklı yere geçmesi, ondaki kendine güven duygusunu daha da pekiĢtirmiĢti; bu Ģekilde önplâna çıkması, dürüst bir özeleĢtiri eğiliminden kaynaklanan aĢırı çekingen alçak gönüllülüğündensıyrılmasına yaramıĢtı.Bu sırada Kemal gönül heyecanlarından da uzak kalmadı. On dört yaĢının coĢkusuyla komĢularıolan bir genç kıza sevdalandı. KuĢkusuz kızla konuĢabilmiĢ değildi, onu sadece uzaktanseyrediyor ve çevresinde pervane oluyordu. AkĢam üzerleri okuldan eve döner dönmez,pantalonunu çarçabuk ütülettiriyor, sonra da arkadaĢlarıyla oynamak bahanesiyle hemen sokağafırlıyordu. Ancak oyun oynamak yerine, sevdiği kızın evi önünde bir aĢağı bir yukarı geziniyor, budolaĢması mizacındaki inatçı sebatkârlık nedeniyle saatlerce sürüyordu. Belki de o taze güzellik,kafeslerin ardından kendisini ona gösteriyor ve pantalonu bıçak gibi ütülü, vefalı Ģövalyesine karagözlerinin okĢayıcı bakıĢlarıyla teĢekkür ediyordu.Ne var ki böyle küçük, gerçekten sevimli oyalanmalar, yeni adından övünç duyan delikanlınınbasamak basamak yükselmesine engel olmadı. Burdaki alt sınıfları tamamlayanlar, ülkede pek azbulunan demiryollarından biriyle Selanikten birkaç saatte gidilen, Makedonyanın iç kesimindekiManastıra, askeri liseye giderlerdi. O zamanlar Osmanlı Ġmparatorluğu geniĢ bir Ģerit halinde,Adriyatik Denizine kadar bütün Balkan yarımadasını kaplamaktaydı.Mustafa Kemalin Manastıra geldiği yıl, kent silâh Ģakırtıları ve savaĢ gürültüleriyle doluptaĢıyordu; bunlar daha sonra kendisine hayatının uzun bir dönemi boyunca hep eĢlik edecek birmelodinin henüz uzaklardan yankılanan ilk sesleriydi. Top arabalarının tok takırtılarının eĢlik ettiğiuzun asker dizileri caddelerden geçiyor, bu sırada padiĢahın sadık savaĢçıları Anadoludakiyurtlarının yanık havalarını söylüyorlardı. Türkler yine komĢularından birine karĢı cepheyegitmekteydiler. Bu sefer kavga Girit Adası yüzünden çıkmıĢtı; Avrupadaki dengenin koruyucularıiçin baĢ ağrıtıcı sorunlardan biri olmuĢtu bu Girit. Yunanlılar bu adada milli ve hayati önemdehakları olduğu kanısındaydılar, Türkiye de kendisine ait olan Ģeyi haklı olarak kendiliğindenvermek istemiyordu. Yeryüzünün kodamanları ise -sık sık görüldüğü üzere- kesin bir çözümĢeklinde görüĢ birliğine varamamıĢ ve iĢi oluruna bırakmıĢlardı.Askeri fidanlıkta yetiĢmekte olan, geleceğin mareĢalları yanı baĢlarında ceryan eden savaĢıkuĢkusuz büyük bir merakla izlemiĢler ve henüz yetersiz de olsa, uzmanlık dallarında kazanılmıĢbilgileriyle yaĢlı generallerin yürüttükleri harekât üzerinde ateĢli tartıĢmalar yapmıĢlardır.Yurt sevgisiyle çarpan kalpleri hayal kırıklığına uğramayacaktı. 1897de yapılan bu Teselya seferi,uzun bir süre için son kez savaĢ Ģansının gülmesiyle, Türkiye için zaferle sonuçlanmıĢtı. Yunanlılarwww.kuyruksuz.com
  8. 8. www.kuyruksuz.comsürekli geri çekilip, bir zamanlar tanrılarının oturduğu Olemp dağının karĢısında toplaĢmakzorunda kalmıĢlar, çok geçmeden de solukları büsbütün tıkanmıĢtı. Ordularının komutasıYunanistanın genç veliahdı Konstandindeydi; o sırada az ötede, Manastırda askeri öğrenci olanbiriyle, yirmi beĢ yıl sonra bu sefer kral olarak, kuĢkusuz en zorlu ve en son savaĢında boyölçüĢecekti. Manastırdaki öğrenci ise Ģimdi ikinci ya da birinci sınıftaydı. Bu dönemde herkesineğilimleri ve yetenekleri açıkça ortaya çıkmaktaydı; karakterler daha göze çarpar biçimdebirbirinden farklılaĢıyor, daha sonraki yılların erkeğinde kiĢiliğinin ilk çizgileri belirginleĢiyordu.O zamanlar on sekiz yaĢlarında olan Mustafa Kemalin nasıl bir izlenim uyandırdığını, en iyi Ģekildebir okul arkadaĢının ağzından öğreniyoruz: Her zaman bir kenarda kalırdı diye anlatıyor buarkadaĢı, kendi içine kapalı, sessiz durur ve kimseyle yakın arkadaĢlık kurmazdı. Fakat bu halinerağmen asla nobran ya da aksi biri değildi, tersine güleryüzlüydü, yapmacıktan uzak birsıcakkanlılığı vardı. ĠĢin en garip yanı da Ģuydu: Kendisi hiç ortaya çıkmadığı halde, bizi hep oyönetir, fakat bunu sezdirmezdi. Çok okurdu; okuduğu bir kitap üzerinde düĢünmesi ise, üç katıdaha fazla zamanını alırdı. Bir defasında ona Bizimle oynamıyorsun, her zaman uzaktaduruyorsun, ne düĢündüğünü de hiçbir zaman söylemiyorsun,nedir amacını senin? diye sorduk.Ben öyle sizler gibi olmak istimiyorum, ben bir Ģey olmak istiyorum cevabını vererek yürüyüpgitti.Daha sonraları onu efsaneleĢtiren yazılar, portresini de abartlı biçimde çizmektedir. Kesinliklebilinen ise yeterince basittir: ArkadaĢları üzerinde etkili olan ve onların güvenini kazanan, yeteneklibir öğrencidir; bir de kendi bildiği yolda gitmek niyetindedir.Her zaman dostça davranan görünüĢünün ardında, kesin kararlılığını ve inatçı irade gücünüsaklayan, bu hemen anlaĢılmaz insanı arkadaĢları biraz yadırgamıĢ olmalıdırlar. Kendisini elbetteki olduğundan büsbütün farklı biçimde değerlendirecek değillerdi. Zaten onun yüzünde, her zamangörülen tiplerin birbirine rahatça karıĢan, temiz çizgileri, yumuĢak düpedüzlüğü yoktu. Benliği deDoğulu insanlara özgü, yorgun melankoliden hiçbir belirti yansıtmıyordu; Ġslâmiyetin getirdiğiyiğitçe, insanca büyük, fakat yine de savaĢmadan, tevekkülle yazgıya boyun eğmek demek olan,huzuru Tanrıda aramak doğrultusunda da onda hiçbir eğilim yoktu. Onun karakteri daha çok eskigöçebe Türkleri hatırlatıyordu; gücünü yitirmeyen canlılığı, pervasız atılganlığı, sertliği vehaĢinliğiyle dünyaya nam salmıĢ bu ırkın özellikleriydi.Yılda bir defa tatillerde eve gidiliyordu. Fakat annesiyle arasına geçici bir soğukluk girmiĢti. ÇünküZübeyde Hanım Moralı Ragıp adında biriyle yeniden evlenmiĢti; kocası bütün servetini kaybetmiĢMoralı tanınmıĢ bir bey olan Abbasın oğullarındandı. Annesinin ikinci kez evlenmesini oğul birtürlü hazmedememiĢti. Daha sonra bundan Ben anneme âĢıktım, annem de bana diye bahseder.Üvey babasıyla asla konuĢmadı, onun için böyle biri mevcut değildi. Ne var ki annesi birkaç yılsonra yeniden dul kaldı.Mustafa Kemal Selanikde geçirdiği tatilde, frerler okulundaki bir Fransız rahibinden gizliceFransızca dersi aldı. Çünkü Fransızca öğretmeni, en çok matematikle ilgilenen bu öğrenciyi, kendidersinde daha az baĢarılı olduğundan azarlıyordu, bu azarlamalar da onun pek gücünegitmekteydi. Fransızca iyi bildiği tek yabancı dil olarak kaldı.Bu dönemi anlatırken Manastırda öğrenciler arasında genellikle canlı bir çabalama havasıyaygındı, herkes en baĢarılı kiĢi olmak istiyordu der. Bu da bilimin kaynakları uzun sürekendilerine kapalı kalmıĢ bir gençliğin öğrenme açlığı, Batının ileri atılımına bir an önce yetiĢmekisteyen bir halkın ateĢli çabasıydı.Böylece merdivenin basamakları birbiri ardından tırmanıldı. Sınavlar engelinin aĢılmasından sonraMustafa Kemal de, kendisine daha yüksek askeri bilgilerin kapısını açacak imzalı mühürlüdiplomayı aldı. Böylece ülkenin baĢkentinde bulunan savaĢ sanatı akademisine, Harbiyeye geçti.***Yüzyılın sonlarında Ġstanbulu eski Ģanlı geçmiĢini akĢam güneĢi aydınlatmaktaydı. Kent hâlâPierre Lotinin tasvir ettiği gibiydi: Ġnsanın gönlünü ferahlatan bu kent renkli, albenili, aynızamanda mistik bir büyüyle kaplıydı; karanlık sırlar, göze çarpan zıtlıklar, çeliĢkiler ve hızlıdeğiĢimlerle doluydu. Görkem ve çöküntü burda yanyanadır: Yıkıntıların hemen yanı baĢındapırıltılı mermerleriyle saraylar yükselir; gerçek güzelliğin huzur dolu ritmine, yalancı taĢlarıncafcaflı parlaklığının akordu bozuk sesleri karıĢır.Ortaçağla Yeniçağ birbirleriyle inatla karĢı dururlar. Önü açık, küçük dükkanında zanaatkâroturmuĢ, çömlekçi çarkını döndürmekte ya da eski Bizansdaki gibi bir bakır kaba çekiçsallamaktadır, aynı anda onun biraz ötesinde en modern yolcu vapurlarından biri Altınboynuzunwww.kuyruksuz.com
  9. 9. www.kuyruksuz.comönündeki limanda demir atmaktadır. Tramvaylar sabahın erken saatlerinde, geceden kurulmuĢ vesuçlu gömleği içinde bir biçarenin sallanıp durduğu bir darağacının önünden geçebilir.Çok farklı görünümleri ve özellikleriyle her biri kendine özgü kentler olan semtler, yaĢama biçimlerive töreleriyle de birbirlerinden ayrılırlar: Ġki tarafını denizin kucakladığı yerde eski ĠstanbulkurulmuĢtur, burası Türk bölgesidir: Bir tahta evler, labirentine camileri harikulade yapılarıngölgesi vurur; eğri büğrü, çarpık çurpuk bir yoldan Babıali çıkılır, bu caddenin en tepenoktasında Harbiye Nezaretinin dört köĢeli Serasker Kulesi, asker bir milletin alabildiğinebelirgin bir simgesi halinde yükselir; bu sırada bakıĢlarınız bir burnu yeĢil taraslar halinde,maviliklerle çevrili kıyılara indiği, Sarayburnu doğrultusundaki ahenkli silüete takılır; bir zamanlarsultanların oturduğu, içinde nice sırlar saklayan köĢkler buradadır, halifeliğin alameti peygamberinkaftanı da burda muhafaza edilmektedir. Ötede, karĢı kıyıda, dolambaçlı yollarıyla eski Galata biryamaç üzerinde yükselir ve doğruca Yeniçağ kenti, Hıristiyanların ve yabancı elçiklerin kenti Peraile birleĢir. Doğu ve Batı, o zamanların bu iki ayrı dünyası burda Altınboynuzda, onarımı bir türlübitmek bilmeyen Galata köprüsüyle, ünlü yaya köprüsüyle birbirine bağlanmıĢtır. O günlerde buköprüde renkli bir kalabalık itiĢip kakıĢır; Türkler, Araplar, Ermeniler, Rumlar, Arnavutlar,Makedonyalılar, Kürtler, Suriyeliler, Çerkezler, Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Yezidîler,Dürzîler, Maronîler, hilalin evrensel imparatorluğunu dolduran halklar, dinler ve ırklar mozaiğinincanlı bir tablosunu meydana getirirlerdi.Doğunun bu kozmopolit kentine Dersaadet diyorlardı, yani mutluluk kapısı; doğa bu beldeyegüzelliğin ve bereketin her türlüsünü bahĢetmiĢ, o da varlığını zenginlik ve bolluk içindesürdürmüĢtü, Ģimdi de kendisine sunulan nimetleri telaĢla toplayıp, bunların tadını daha hırslıbiçimde çıkarıyordu. Burda yükselmek için güvenli yollar; ille de çıkılması gereken, öncedensaptanmıĢ basamaklar yoktu. Herkese bütün olanaklar açıktı; açıkgöz olan, gözüpek olan, dahaçabuk saldıran kazanıyordu; sokakta avare dolaĢanın kucağına bir rastlanının, içi dolu bir kesefırlatması da olmayacak iĢlerden değildi. Hayat sürüp giden bir serüvendi; talih de kör talih deçoğu kez; bir gün ve bir geceden daha kısa zaman içinde tersine dönebiliyordu. Bugün yoksulköĢesinde pinekleyen, yarın lütuflar güneĢinin parlak ıĢıklarıyla aydınlanabiliyordu. Önü sıra atlılargiden gala arabası içinde, debdebeyle sokaklardan geçen, yıldızlı makam sahipleri birkaç saatsonra kendilerini zindanda bulabiliyor, ya da Arabistanın bilmem hangi uzak köĢesine doğrusürgün yolunu tutuyordu.Avrupa kurnazlık Doğunun zevkleriyle birleĢmiĢti: Afyon, esrar, bunaltıcı mehtaplı gecelerdehülyalara daldırtan uyuklamalar ve çeĢit çeĢit, farklı farklı kadınlar. Ancak burada baĢı örtülüMüslüman kadınından elden geldiğince uzak durmak gerekiyordu, en azından gayrımüslim kimseiçin bir zorunluluktu bu. Böyle bir gönül oyununun tehlikesi, gerçi onu daha da çekici kılabilir, amabu çekicilik insanın sırtına kolayca bir bıçak yemesiyle de sona erebilir, öte yandan kutsal yasayıçiğnemiĢ sayılan kadın da bir daha çıkmamacasına Boğazın sularında kaybolup gidecektir.Mustafa Kemal, yirmi yaĢında subay adayıdır; bir taĢra yatılı okulunun kısır çevresinden bir büyükkentin hareketli hayatına geçtiğini anlatmıĢtı. Kitaplar bir süre için kenara itildi, hayatında ilk kezdünya nimetlerine dilediğince el atmanın tadını çıkaracaktı. Bir zamanlar pek gıpta etmiĢ olduğu ogösteriĢli üniforması içinde, endamı yerinde bir delikanlıydı Ģimdi; pek uzun boylu değildi, fakatgeniĢ omuzlu, ince belli bir dar kalçalıydı; erkekçe terlemiĢ bıyıklarının uyarılarını hiçbir Ģekildeengellemiyordu artık. Sofra kurulmuĢtu, iĢ sadece lokmaları atıĢtırmaya kalmıĢtı.O da bunu yaptı, hem de her iĢinde her zaman görüldüğü tarzda, kusursuz, esaslı, etkili biçimdeyaptı. Kadın denilen varlığın esrarını keĢfetmeye uğraĢtı; böylece delikanlılık yıllarında acı çektiren,rahat kaçırtan, kafasını kurcalayan sır ortadan kayboldu. Bu sırrı anlama hevesi ne var ki daha çoknesnel, hatta yüzeysel plânda kaldı; çarçabuk giderilen kaçamak arzular, neĢeyle taçlanan saatler,ayak bağı olmayan tadı çıkarılıp sonra da unutulan iliĢkilerdi bunlar.Hepsi de dengesinde bir sarsıntı meydana getirmeden cereyan etmiĢti. Hiçbirinde insanı hayatıngerçeklerinden uzaklaĢtıran romantik tasarımlar yoktu; giderek daha çok isteklerde bulunmayasürükleyen arzu galeyanları yoktu; acabalarla, fakatlarla tökezleyen tutuklular, duraksamalaryoktu. Ġç dünyası sağlıklı, güçlü bir bünyenin, acılardan arınarak erkek olmak üzere derideğiĢtirmesi süreciydi bu.***Gündelik hayat alanında bilgisini, görgüsünü böyle geliĢtirirken, kendisini daha ciddi, daha sürekliuğraĢtıracak bazı Ģeyler de gözüne çarpmıĢtı. Ġnceden inceye akıl yürütme yetisine sahip bu çaptabir insanın, ülkedeki durumun gittikçe kötüye gittiğini, imparatorluk binasında her köĢe bucağınwww.kuyruksuz.com
  10. 10. www.kuyruksuz.comçatırdadığını farketmemesi olanaksızdı. Bosforun Hasta Adamı deyimi her bakımdan geçerli birslogandı artık; gerçekliği söz götürmez bu durum Avrupa hükümetlerince bir oldu bitti sayılıyordu.Hastanın öleceği kesindi, fakat bunun daha ne kadar sürüncemede kalacağı yalnızca bir zamansorunuydu.Bu arada harbiye öğrencisi -ilk zamanlar derslerinde gösterdiği ihmali, sömestr sonunda çarçabuktelafi ederek- iki yılını geride bırakmıĢ ve kurmay sınıfı için seçilenler arasına girmiĢ bulunuyordu.Böylece daha önce kıta hizmeti görmeden, doğrudan doğruya yüzbaĢı rütbesiyle orduya girmeyeaday olmuĢtu.Harbiyenin üçüncü sınıfındayken, yurda iliĢkin konularla ilgilenmeye baĢladı. Çağının bunalımlarıonu kendiliğinden fırtınalarla çalkalanan bu alana itmiĢti. Uzun zamandan beri bir genç ĢairlerkuĢağı yeni bir ideali yücelmiĢ bulunuyordu. Kendi milliyetini düĢünmek, Ġslamiyetinskolastiğinden sıyrılmak, kendi ırkına aykırı düĢen Arap ve Fars klâsisizmini aĢmak, kısacasıAvrupadan son dalga olarak Doğuya ulaĢmıĢ bulunan milli bireyleĢtirmeyi benimsemekti bu ideal.Siyasal açıdan ifadesini Jön Türkler hareketinin reform isteklerinde bulmaktaydı. Jön Türklerhareketi ise XIX. yüzyılın 80li yıllarında doğmuĢ, sonra XX. yüzyıla geçilirken durdurulamayan bircoĢku durumuna gelmiĢ, özellikle de Türkiyenin aydın kesimini sarmıĢtı. Jön Türklerin istekleriçağa uymayan mutlakiyet yönetiminin kaldırılması ve Batı demokrasileri modelinde bir anayasanınkabul edilmesi konusunda yoğunlaĢıyordu. Yazılarla, konuĢmalarla düĢüncelerine yaygınlıkkazandırmaya çalıĢıyorlardı.Özellikle Türklerde milli bilinci uyandırmak isteyen bu nitelikte yenilikçi yazılar, hükümetçe tehlikelisayılarak yasaklanmıĢtı; bu da onlarla daha da enine boyuna ilgilenilmesine neden oluyordu.Ortalıkta bu kitaplar bulunmazdı, fakat çeĢitli yüksek okullarda elden ele dolaĢırdı; bunlarıpaltonun altına saklayıp içeri sokmak hiç de zor değildi. Geeleri yatakhanelerde kendi baĢlarınakaldıkları zaman öğrenciler büyük bir Ģevkle bu kitaplara sarılıyorlardı.Gençlik bunlarda kendilerine yeniden umut veren, iyimserlik kazandıran, karamsarlığın bozguncutelkinlerini ve içlerine sinmiĢ umutsuzluğunu, insanı yücelten, coĢturan bir inanca dönüĢtüren birĢeyler buluyordu. AteĢli mısraların Ģairi bunu sağlayanlardan biriydi. Tam anlamıyla milli Türkeğilimini ilk yansıtan Ģairdi ve sürgündeyken vakitsiz ölmüĢtü.Onun özgürlük Ģarkısı devriminmarĢı olmuĢtu.Daha sonraları Mustafa Kemal Anlayamıyorduk bir türlü diye anlatır, böyle vatansevercekitapları okumamıza neden izin verilmediğini anlayamıyorduk. Anladığımız Ģey devlette bir Ģeylerinaksadığıydı.O halde bir değiĢiklik gerekliydi, bunu sağlamak için de eyleme geçilmeliydi, kaskatı kesilmiĢ olan,harekete getirmeli, Ģimdiki düzen yıkılmalıydı. Duygulardaki coĢkunluk tek baĢına eskinindayandığı direkleri sarsamazdı. Ortalığı bir örgütlenme sözü kaplamıĢtı; baĢkaldırma ruhu hertarafta noktacıklar halinde billurlaĢmaktaydı. Bu çalkantıya yetiĢmekte olan kurmaylar da katıldılar,var olan düzenin yıkılmasına çalıĢacak, vatan ve özgürlük için savaĢacak gizli bir dernek kurdular.Derneğin bir de yürütme kurulu vardı, Mustafa Kemal de bu eylem kurulundaydı. Daha öncedendevrimci terminolojiyi çok iyi öğrenmiĢlerdir ve en önemli Ģeyin öncelikle propaganda olduğunu dabilmektedirler. Bundan dolayı baĢlıca uğraĢları bir gazete çıkarmak oldu, sayfaları teker teker elleyazılıp gizlice dağıtılan bir gazetedir bu. Böylesi bir uğraĢ arkadaĢlarınca takdir edilmelerinin yanısıra hoĢlandıkları bir çalıĢma da oluyordu. Bu Ģekilde politika sanatında gerekli Ģeylere alıĢıklıkkazanıyorlar, henüz biraz karmaĢık olan düĢüncelerini açık ve kesin biçimler halinde ifade etmeyiöğreniyorlardı. En çok çalıĢanlardan biri de Kemaldi; zaman zaman Namık Kemal tarzında bir Ģiirlekatkıda bulunduğu da oluyordu.ġiirle ilk tanıĢıklığını, daha önceleri Manastırdayken yapmıĢtı. Bunu Son sınıftayken, daha sonraĢair olan Ömer Naci bizim okula geldi diye anlatır. Bu Ömer Naci askerliğe uyum göstermediğiiçin Bursa Askeri Lisesinden uzaklaĢtırılmıĢtı. Benden okumak üzere kitaplar istedi. Kitaplarımınhepsini kendisine getirdim, bular çoğunlukla içeriği tarih olan eserlerdi. Ne var ki Ömer Naci, bukitapların hiçbir değeri olmadığını söyledi, okumak zahmetine bile katlanmadı, küçümseyen biredayla hepsini bir kenara itti. Bu olay beni derinlemesine etkilemiĢti; ilk defadır ki Ģiir sanatı veedebiyatı gibi bir Ģeyler olduğunu görüyordum, bu konuyla yakından uğraĢmaya karar verdim.Fakat öğretmenlerimden biri, Ģiire merak sarmam konusunda beni uyardı, Ģiir seni askerlikmesleğinden uzaklaĢtırır dedi. Bunu ben de farketmiĢtim. Ondan sonra gerçek merakım güzelkonuĢma ve yazmaya olmuĢtur.www.kuyruksuz.com
  11. 11. www.kuyruksuz.comGüzel kavramının kapsamına giren konularla iliĢkisi her zaman pratik amaçlı olarak kalmıĢtır:Topluluğa hitap etme sanatı, ifadede akıcılık ve çekicilik sağlama, yani günün birindekullanılabileceği sezilen Ģeyler. ġiiri de belirli amaçlar için kullandılar, politikanı hizmetindeduyguları coĢturan bir propaganda aracı oldu. Hitabet alanında kendilerini daha da iyiyetiĢtirebilmek için, öğleden sonraki teneffüslerde güzel konuĢma egzersizleri yapıyorlardı.Ellerine bir saat alıp, herhangi bir konu hakkında konuĢuyorlardı; saptanan süre içinde baĢlıcanoktaların ayrıntılı ve etkili biçimde dile getirilmesi zorunluydu.Fakat bu gizli dernek, çevreye açılma çabaları nedeniyle elbette ki sürekli gözden uzak kalamazdı.Okul arkadaĢları arasında da böyle komploları, askerlik sadakatıyla bağdaĢtıramayan kimselervardı. Böyle konularda, her zaman insanın genellikle önemli kazançlar elde ettiği, aĢağılıkispiyonculuğun ille de bulunması gerekmez. Haber vermeyi hiçbir çıkar düĢünmeden yapacakinsanlar da bulunur. Her ne Ģekilde olursa olsun, üst makamların kulağına bir Ģeyler çalınmıĢtı;hem de haberdar olan, duymasını hiç istemedikleri, kendisinden çok korkulan bir adamdı, askeriokulların genel müfettiĢi Ġsmail PaĢaydı. Katı bir dindar ve -her zaman temiz olmasa dahi, gayretbelirtisi her hizmeti en zengin ihsanlarla ödüllendiren- padiĢahın sadık bendesi olan Ġsmali PaĢa,harbiyenin komutanı Rıza PaĢayı çağırtıp, kendisini öğrendikleri hakkında sorguya çekti. Rıza PaĢagizli bri komplodan hiç haberi olmadığını ve buna benzer herhangi bir Ģeyi de farketmediğinisöyledi. Bunun üzerine genel müfettiĢ pek de haksız olmayarak Eğer gözlerinin önünde cereyaneden Ģeyi görmüyorsan okulu yönetmeye de ehil değilsin diye karĢılık verdi. Bundan sonra dahadikkatli ol!Rıza PaĢa gerçekten hiçbir Ģey görmemiĢ olabilir, zira kendisi de içinden gençlerden yanaolduğundan, iki gözünü kapalı tutmaktaydı. Fakat hiç değilse bir sefer herhangi bir Ģeyfarketmemezlik yapmaması gerekiyordu.Bir gün dernek üyeleri, günlük programda öngörülen derslerini yapacakları yerde, gazeteleri içinharıl harıl makalaler hazırlamak uğraĢı içindeydiler. Sınıfın kapısını kapatmıĢlar, dıĢarıya bir degözcü koymuĢlardı. Aksilik bu yana birden koridordu Rıza PaĢa görünüverdi, gözcünün tehlikeiĢaretini vermesine vakit bırakmadan içeri girdi ve bütün ekibi suçüstü yakaladı. Ancak PaĢa etrafayayılmıĢ yazıları görmemiĢ gibi davranarak, sadece birkaç ders sırasında baĢka ĢeylerleuğraĢıyorlardı. Rıza PaĢanın koruyuu kanadı sayesinde, bu son yıl bir kazaya uğranmadantamamlandı. Ve Mustafa Kemal büyük bitirme sınavını baĢararak, 23 yaĢında yüzbaĢılık beratınıcebine koydu.Orduyu katılıncaya kadar, genellikle birkaç hafta beklenirdi. Subaylar bu süreden, gizli dernekçalıĢmalarını bir kat daha gayretle sürdürmek amacıyla, yararlanmak istediler. ArkadaĢlarındanbirinin adına küçük bir konut tuttular, kirasını ortaklaĢa ödeyeceklerdi, burayı örgütün merkezi veyürütme kurulunun toplama yeri yaptılar. Aynı zamanda Ģimdi daha da büyüttükleri gazete burdahazırlanacak ve burası gizli buluĢmalar için de kullanılacaktı.Ne var ki Ġsmali PaĢa gençlerini tanıyordu. Onların komplo hazırlamaktan vazgeçmeyeceklerini debiliyordu; sadece sağlam kanıtlar elde etmek için fırsat kollamaktaydı, fakat çok sıkı gözetlettirdiğihalde bu fırsatı bir türlü yakalayamıyordu.Aradan bir süre geçmiĢti ki, Fethi Bey adında eski bir okul arkadaĢları yanlarına geldi; gençleronun ordudan atılmıĢ biri olduğunu biliyorlardı. Bu Fethi Bey çok zor durumda bulunduğunu,parasız, evsiz ve bir lokma ekmeğe muhtaç kaldığını anlattı; gizli derneğe katılmak ve birlikteçalıĢmak istediğini söyledi. KarĢılığında bütün istediği, kendisine barınacak bir yerin verilmesi, birde karnının doyurulmasıydı. Dernekteki gençler, aralarına bir kiĢinin daha katılamsına sevindiler;kiraladıkları yer nasıl olsa boĢ duruyordu, zor durumdaki arkadaĢları pekala orada kalabilirdi, hembirinin evde sürekli kalması daha az göze batardı.Örgüte yeni alınan Fethi Bey çalıĢmalara Ģevkle katıldı ve hayli de yararlı olmaya baĢladı. çokgeçmeden de bir yandaĢ daha bulduğunu bildirdi. Gençler asıl merkezlerinin yerini baĢlanıgçtabelli etmemek için, göze batmayan bir yerde, Galata köprüsünün yakınlarında, sapa bir kahvedetoplanılmasını kararlaĢtırdılar. Fethi Bey yeni arkadaĢı oraya getirecek, dernek üyeleri de onuuzaktan inceleyeceklerdi.Üyeler kararlaĢtırılan yerde bir araya geldiler. Az sonra da Fethi Bey yanında, sözde yeni yandaĢolduğu halde göründü. Ne yazık ki bu gelen yeni yandaĢ, Ġsmail PaĢanın yaverinden baĢkasıdeğildi, yanında bir sürü de jandarma getirmiĢ ve onları giriĢ kapısının önüne sessizceyerleĢtirmiĢti. Kendi ayaklarıyla güzelce bir araya gelmiĢ bulunan bütün dernek üyeleriwww.kuyruksuz.com
  12. 12. www.kuyruksuz.comhapishaneye götürüldü ve ayrı ayrı hücrelere kapatıldı, orada her biri baĢına gelecekleri rahat rahatdüĢünebilirdi.3. SÜRGÜNBaĢkentin hemen yanı baĢında, Boğazın Avrupa yakasının yemyeĢil bayırlar halinde ıssız tepeleredoğru yükseldiği ve bir yandan yakınlardaki Perayı, daha ötelerde alabildiğine yayılmıĢ Ġstanbulu,Asya yakasında da selvilerle kuĢalı Üsküdarı gören bir yere, Sultan Abdülhamit hükümdarlıkmerkezini kurdurmuĢtu.Burası Yıldız Sarayıdır, baĢlı baĢına bir evrendir. Binaları, köĢkleri, küçük saraylarıyla koca birkent, üç ayrı sur çemberiyle kuĢalı, yüksek ağaçlarla kaplı bir park içine saklanmıĢ taĢ vemermerden bir ordugâhtır. Sarayın bütün memurları, subayları ve hizmetkârları aileleriyle birlikte,burada dıĢ dünyayla iliĢkilerini kesmiĢ olarak oturmakta, ancak padiĢahın özel izniyle saraybölgesinden dıĢarı çıkabilmektedir. Mağazalar, tamirhaneler, mandıralar, bostanlar, silâhhaneler, -Abdülhamit hayvanlara düĢkün olduğundan- yüzlerce cins atı barındıran ahırlar, manej alanları,hazinelerle dolu mahzenler, bir müze, bir rasathane bu esrarlı surların arkasında saklıydı. Yalnızsekiz yüz aĢçı saray halkı için iĢbaĢındaydı.Ve o da, Allahın yeryüzündeki bölgesi de gönüllü bir mahpus gibi, bu altın kafesin içindeoturmaktaydı; neredeyse otuz yıl olacak bir hükümdarlık döneminden sonra, Ģimdi erkenihtiyarlamıĢ bir adamdı. Uzun boylu levent vücudu eğrilmiĢ, yorgunluktan çökmüĢtü.Resmi kabullerde beyaz güderi eldivenler geçirdiği dikkati çekecek derecede küçük elleriyle SultanOsmanın kılıcına dayanıyor, o zaman da kılıcın kabzası çenesinin altına kadar geliyordu. Soylulukbelirtisi kartal burnu Ģimdi bir akbaba gagası gibi, kupkuru yüzünden dıĢarı fırlak hale gelmiĢti;kınalanmıĢ çember sakalının çevrelediği kafası olduğundan daha büyük, daha heybetligörünüyordu. Gençlik yıllarının ciddi bakıĢlı, iri gözleri Ģimdi çukurlarına gömülmüĢtü; bakıĢları birĢeyler kolluyormuĢçasına huzursuz, kuĢkulu olmuĢtu; geniĢ ağzındaki donuk sevimli gülümseyiĢ,artık görünüĢünün sıkıntılı kasvetini ıĢıklandıramıyordu.Hâlâ Avrupanın en Ģeytan diplomatlarıyla boy ölçüĢebilmekteydi; hasımını pes ettirmek ve kuklagibi oynatmak konusunda bütün hileleri, bütün dolapları biliyordu, ama bütün bunlar alt tarafısadece birer oyalamadan, adım adım geri çekilmek zorunda kalınan sonu gelmez bir savunmanınyıpratma oyunlarından baĢka Ģey değildiler. Avrupa illerinin bir kısmını, ayrıca Mısırı ve TunusukaybetmiĢti; Fransızlar Fasa yerleĢmeye baĢlamıĢlardı; Avusturya, Balkanlarda ilerliyordu; Rusdevi Panslavizmin tüm ağırlığıyla habire bastırmaktaydı. Muzaffer Hristiyanlık Müslümandünyasının mülkünü elinden alıyordu.Zamana karĢı cephe alan, onu durdurmaya kalkıĢanın elinde iyilik kötülüğe dönüĢür, en temiz niyetfelâketle sonuçlanır. Abdülhamit elbette ki ülkesini kurtarmak istedi, fakat özellikle de bu yüzdentürlü tehlikeleri baĢına sardı. -Daha sonraları anlaĢılacağı üzere- doğru bir teĢhisle, ancak katı birotokratik yönetimin Osmanlı Ġmparatorluğunu daha fazla parçalanmaktan koruyacağı kanısındaydı.Fakat bilgece monarĢi yönetimi, koĢulların baskısıyla zorbaca bir despotluğa; belki de zorunlu olandiktatörlük, dayanılmaz bir zalimliğe; iyi niyetle baĢlayan her Ģeyi göz altında bulundurma çabası,her özgür, her kendiliğinden kıpırdanıĢı önleyen, her giriĢimi kötürümleĢtiren bir basınç halindeülkenin üzerine çöken bir vesayet düzenine dönüĢmüĢtü.Her Ģeyi tek merkezden yönetme sistemi, en aĢırı bir kararlılıkla uygulanmıĢtı. Ġmparatorlukyönetiminin bütün iplerinin ucu Yıldız köĢkünde toplanmıĢtı; memurlar onun iradesini uygulayanorganlar olmuĢlardı. Bu da elçinin raporunda yazdığı gibi PadiĢahın iradesi olmaksızın kocaimparatorluğun içinde bir taĢ bile yere düĢemez demekti.Batıdan gelen milliyetçilik düĢüncesi, çeĢitli halkları birleĢtiren bir devlet bağı için zehirdi. BudüĢünce ilkin imparatorluğun temellerini saracak, sonra büyüyüp bağlama yerlerini kaplayacak,arkasından da -ilerde görüleceği üzere- bütün yapıyı çökertecektir. Bu da Abdülhamitin tam birbağnazlıkla niçin milliyetçiliğe karĢı çıktığını, vatan etiketi taĢıyan her Ģeyi niçin zihinlerden silmekistediğini ve niçin vatan sözünün ağıza alınmasını bile yasakladığını açıklar. Jön TürkleredüĢmanlığı, onların eğilimini acımasızca kovuĢturması da bu yüzdendir. Avrupa kökenli milliyetkavramına karĢı Abdülhamit, Ġslâmiyetin kaynaĢtırıcı-birleĢtirici düĢüncesini çıkarıyordu. Buwww.kuyruksuz.com
  13. 13. www.kuyruksuz.comdüĢünceye yeniden canlılık kazandırmak, artık iyice hızı kesilmiĢ bu harekete yeni bir atılım ruhuvermek yollarını arıyordu. Büyük Hicaz demiryolu giriĢimi yalnızca bu amaca yönelikti. Daha kolaybağlantı, daha iyi taĢıma olanağı, Müslüman dünyasının dört bir yanından hacı kafilelerini kutsalkentlere -Mekke ile Medineye- götürecek, böylece insan yığınlarının oraya rahatça akması, onlarınhepsini birleĢmiĢ bir Ġslâmiyetin gücü konusunda bilinçlendirecekti.Bu savunmada, bu artık elde tutulamaz hale gelmiĢ olanın korunması için bütün güçlerin birnoktada yoğunlaĢtırılması gereken durumda, yapılması zorunlu Ģeyler yapılmadan kaldı. Artıkgeciktirilmemesi gereken reformlar, içinde bulunulan zamanın isterlerine, ılımlı nitelikte uygundüĢeceği düĢünülmüĢ reformlar tümüyle durdu. Bu alanda da aslında iyi olan Ģey tersine birduruma dönüĢmüĢtü. Yeni bilimleri öğreten okullar açılmıĢ, Ģimdi ise bu okulların yarattığı yeni ruhtehlikeli olmuĢ ve onu baskı altına almak zorunda kalınmıĢtı. Ordunun yeni baĢtan düzenlenmesinebaĢlanmıĢ, fakat ülkeye çağrılan eğitim uzmanları hiçbir iĢ yapamaz hale sokulmuĢ, bunlarınçalıĢmaları -pek az istisnayla- çıkmaz yollara saptırılmıĢtı. Eğitim amacıyla yabancı ordularagönderilmiĢ subayların öğrendiklerini değerlendirmelerine izin verilmiyor ve dönüĢlerinden sonrada hepsi imparatorluğun ücra bölgelerine sürgün ediliyordu. Bir donanma meydana getirilmiĢ,sonra bu donanma limanlarda paslanmaya terk edilmiĢti; gemilerin denize açılması, Avrupaylayakın temasa geçilmesine yol açabilirdi. Oysa Batılı düĢüncelerin ülkeye girebileceği bütün kapılarsımsıkı kapatılmalı, bütün delikler tıkanmalıydı.Herhalde padiĢah da yüreğinin derinliklerinde bütün bu çabaların boĢuna olduğunu, düĢüncelerekarĢı savaĢta her zaman güçsüz kalacağını sezmiĢ olmalıdır. Bu güçsüzlük duygusunun giderekbüyümesi, mizacındaki kuĢkulanma eğilimini yıllar geçtikçe patalojik bir evham haline sokmuĢtu.Bunalan ruhunda bir patlama olmasından kaygılanması, peĢini bir türlü bırakmayan bir korkuyadönüĢmüĢ, yüreğini karartmıĢ, kendisinde bulunan üstün zekâ, beceriklilik ve yorulmak bilmezçalıĢma gücü gibi yüksek yetilerini sekteye uğratmıĢtı.Ġki padiĢahtan sonra tahta çıkıĢı sırasındaki koĢullar, içinde silinmez izler bırakmıĢtı. GözdendüĢen ya da kamuoyuyla çatıĢan hükümdarı bertaraf etmek, Osmanlı Ġmparatorluğunda ötedenberi yapılagelen bir iĢti. Niye ona da benzeri bir yazgı hazırlanmasındı? Nitekim bazı sabahlar YıldızKöĢkünün duvarlarına geceden Jön Türklerin yapıĢtırdığı yaftalar bulunuyordu, bunlardaAbdülhamitin tahttan indirilmesi isteniyor, eğer kısa zamanda bu yapılmazsa, kendisininöldürüleceği bildiriliyordu. Bu kadar iyi korunan sarayının ulaĢılmaz inzivası içinde dahi, onunböyle rahat yüzü görmemesine ĢaĢmamak gerekir. Her gece yatak odasını değiĢtiriyordu, yatağı dahiçbir zaman aynı yerde durmuyordu; ancak birkaç yakını sarayın karmaĢık labirenti içindepadiĢahın nerede bulunduğunu bilirdi. Yemekler kendisine mutlaka kapalı ve mühürlü kaplar içindegetirilirdi; yemeklere de ilkin yanındakilere tattırdıktan sonra el sürerdi. Ondaki bir suikastauğramak korkusu bazen gülünç durumlara da yol açıyordu. Bir defasında, biraz deliĢmen ve JönTürk yanlısı tanınan Fuat PaĢa huzura çıkmıĢtı. Töre gereği üç defa eğilerek padiĢaha yaklaĢırken,ayağı kılıcına takılıp öne doğru tökezlemiĢ; bunu bir saldırı sanan padiĢah, yanından hiç eksiketmediği tabancasını çektiği gibi ateĢ etmiĢ, bereket versin paĢa ciddi Ģekilde yaralanmamıĢtı.Münzevi hükümdar her Ģeyden ve herkesten kuĢkulanıyordu, bunda da pek haksız değildi, çünkühasımları kollarını en yüksek mevkilere kadar uzatmıĢ bulunuyorlardı. Ne var ki hiçbir tehdit, -bircuma selamlığı töreninde atılan gibi- hiçbir bombalı suikast giriĢimi ve kendi hayatı hakkındaduyduğu sürekli kaygılar onu yolundan döndüremiyor, aksine aynı doğrultuda daha inatla, dahasebatla, daha ısrarla yürümesine neden oluyordu.Her alanda gözetim, denetim ve zihinleri dıĢarıya karĢı kapalı tutma sistemi, bir örgütünkurulmasını da zorunlu kılmıĢtı; bu örgüt yıllar geçtikçe büyüyecek dev bir kuruluĢ halinegelecektir. ĠĢkilli padiĢah, halkın arasında neler olup bittiğini bilmek istediği gibi, tek tek herkesinkalbinden neler geçirdiğini de anlamak istiyordu. Bunun için gözlere, evlerin duvarlarını delipiçerisine bakabilecek gözlere ihtiyacı vardı. Böylece yavaĢ yavaĢ bir hafiyeler, casuslar, ispiyonlarordusu doğdu. Bunlar her yerde, her zaman hazır ve nazırdılar. Sokakta dilenci olup dikilirler,rıhtımlarda gözlerini denize attıkları oltadan ayırmayan balıkçılar olurlar, en kibar evlerde süslügiysiler içinde uĢaklık ederlerdi. Ġnsan bir Ģeyler anlattığı en yakın dostundan bile emin olamazdı.Kimse kimseye güvenemiyor, herkesin kafasında bir acaba sorusu çörekleniveriyordu. Türkkahvehanelerinden birine tanımadıkları bir adam girmeye görsün, herkes zaten yavaĢ sesleyürüttüğü sohbeti kesip susardı; konuĢmaların yeniden baĢlayabilmesi için, öncelikle bu yenigelenin, sarayın hafiyelerinden biri olup olmadığının anlaĢılması zorunluydu.www.kuyruksuz.com
  14. 14. www.kuyruksuz.comHer gün adını curnal denilen raporlardan bir sepet dolusu Yıldız KöĢkünden içeri girerdi.Raporuna yazacak Ģey bulamayanlar, uygun bir Ģey uydurmaktaydılar. Her habere karĢılık çok iyipara ödeniyordu. Bu konuda padiĢah Ġsterlerse benden çalsınlar, yeter ki sadece hizmet etsinlerdiyordu.Nitekim onun hizmetinde bulunanlar bir servet sahibi olabiliyordu. Sultan parayla ve zenginarmağanlarla yandaĢlarının sadakatını garanti altına almak istiyordu. Her despotlukta olduğu gibi,onun da çevresinde bir saray kliği, her dediğini onaylayan kuklalardan bir grup meydana gelmiĢti.Bunların hepsi gizli polisin baĢı Fehim PaĢa tipinde vicdansız, dayanılır ölçülerin çok ötesinde açgözlü, herkesin nefret ettiği, berbat kiĢiler değildi. Ġstanbulun bu korkunç adamdan kurtulmasınısağladığı için, Alman Büyükelçisi MareĢal von Bieberstein, o güne kadar kamuoyunun kendisindenesirgediği sevgiyi kazanmıĢtı. Fehim PaĢa bir Alman tüccara karĢı yasadıĢı iĢlemlere kalkıĢınca,MareĢal bütün ağırlığını ortaya koyarak paĢanın cezalandırılmasını istemiĢ ve padiĢahın bugözdesi bütün haremiyle birlikte Bursaya sürgüne gitmek zorunda kalmıĢtı. PadiĢahın yakınçevresinde üstün yetenekte kafalar da vardı; Suriyeli kurnaz tilki Ġzzet PaĢa ile gerçekten karaktersahibi olan, sarayın geniĢ yetkili genel sekreteri Tahsin PaĢa bu nitelikte kiĢilerdi. Abdülhamitelbette ki çevresine sadece değeri sıfır kimseleri toplayacak kadar alık değildi. Her dilekçenin, eldeedilmek istenen her ayrıcalık isteminin en yüksek kiĢiye ulaĢan yolu bulabilmesi için, yüklücebahĢiĢlerle yağlanması eskiden beri kökleĢmiĢ bir gelenekti. O zamanlar Avrupa ülkesi Rusyadada durum bundan pek farklı değildi.Gizli yardımcı güçlerin binlercesine yapılan ödemeler, verilen ödüller ve sadıkane hizmetlerekarĢılık gösterilen cömertlikler, elbette ki tutarı yüksek rakamlara varan bir paraya mal oluyordu.Buna eldeki parayı hovardaca harcayıp hesaplı kullanamamak gibi Türklere özgü özelliğinAbdülhamitte çok belirgin Ģekilde bulunuĢu da ekleniyordu. Maliye periĢandı, kasalar boĢ kalmıĢtı.Yabancı sermayenin gelmesi zorunluluğu doğmuĢtu. Gelgelelim Paris ve Londranın bankerleriOsmanlı devletine güvenemiyorlardı. Bunlar tatlı paracıklarını ancak devletin maliyesini de kontrolaltına alırlar, vergilere ve gümrük gelirlerine peĢin haciz koyarlarsa verebileceklerdi. Böylecedette publique Düyunu Umumiye kuruldu. Yabancı ülkelerin Türkiyede gerçekleĢtirdikleriborçlar yönetimiydi bu, Türkler için haysiyet kırıcı bir durumdu; bir yardımdan çok, iĢleri daha dakarmaĢıklaĢtırmak için bir bahaneydi.Postaneler çok sıkı gözteleniyordu. (Gizli haberleĢmeler için bereket versin, yabancı postanelerinkapitülasyonlar gereği dokunulmazlıkları vardı ve bu ayrıcalıklarını da titizlikle koruyorlardı).Telefon kurulmasına izin verilmeyen bir haberleĢme aracı sayıldığından Ġstanbulda yasaktı. Basınaçok katı bir sansür uygulanıyordu. Bu da kimi zaman umulmadık sonuçlar doğurmaktaydı. BazıĢeyler basında yer alamazdı, örneğin bir hükümdarın suikast sonucu öldüğü haberi aslaverilemezdi; bunun yerine sadece öldüğü yazılırdı. Nitekim Lucchenis cinayeti dolayısıyla da haberĠmparatoriçe Elisabeth Cenevrede öldü diye verilmiĢti. Yalnız burda bir sonraki cümle sansürüngözünden kaçmıĢ ve yukarıdaki habere bağlı olarak herkes Ģu cümleyi de okumuĢtu: Olay bütünAvrupada genel bir infial uyandırmıĢtır.***Fakat bunca hesaba gelmez giderlere mal olan, bu kocaman haberalma aygıtını iĢletmek aslındabir iĢe yaramıyordu. Görüldüğü üzere komplolar, baskı rejiminin örtüsü altında pıtrak gibiçiçeklenmekteydi.Suçlu genç subaylar demir parmaklıklar ardına konalı birkaç hafta geçmiĢti. Tek tek kapatıldıklarıhücrelerinden Yıldız KöĢkünün sağır duvarlarını seyredebiliyorlardı. Böylesine bir durumda insanıgerçekten ürküten bir manzaraydı bu. Durumları hiç de iç açıcı değildi. Gizli eylemleri konusundayığınla kanıt eldeydi; kaçamak yollara saparak kem küm etmenin artık yararı olamazdı.Bekleyebilecekleri en hafif ceza ordudan kovulmalarıydı, kaç yıl süreceği kestirilemez bir zamaniçin ortadan kaybedilmeleri de olasıydı.Genel müfettiĢ Büyük Ġsmail PaĢa soruĢturmayı bizzat yönetiyordu. Ona göre olay çok vahimdi.Orduya artık güvenilmezse, isyan ruhu ordunun içine bile girmiĢse, devletin hiçbir dayanağıkalmamıĢ demekti, bu da sonun baĢlangıcı olurdu, bu açıdan paĢa hiç de haksız değildi. Bu yoldanpadiĢahı etkilemeye uğraĢıyor ve suçluların baĢkalarına ibret olacak Ģekilde cezalandırılmasınıistiyordu, bir yandan da Harp Okulu Komutanı Rıza PaĢanın daha önceden gerekli gözetimiyapmadığını da ima etmeye çalıĢıyordu. Eski hasmının nüfuzunu kırma fırsatını öteden beri heparayıp durmuĢtu zaten.www.kuyruksuz.com
  15. 15. www.kuyruksuz.comBöylece aylar geçti. Mustafa Kemalin annesi Zübeyde Hanım Ġstanbula koĢup gelmiĢti. Fakat onaoğlunu göstermediler, türlü korkuların ağırlığı altında ne olacağını beklemek, hep beklemekzorundaydı. ĠĢte o zaman diye anlatır Mustafa Kemal, çok ağlamaktan gözlerinin görme gücüazalmaya baĢladı.Bu sırada Yıldız KöĢkünde sessiz bir savaĢ cereyan etmekteydi. Rıza PaĢa nasıl bir tehlikeninkendisini beklediğini biliyordu. Özenle saklamaya çalıĢtığı liberal görüĢlerine rağmen, efendisininsevgisini kazanmıĢ bulunuyordu. Abdülhamitin ona ihtiyacı vardı, hem de yine Ġsmail PaĢanıngözetimi için ihtiyacı vardı; insanları böyle karĢılıklı birbirlerine kollattırmak, vehimlerle dolu buhükümdarın öteden beri baĢvurduğu bir yöntemdi. Rıza PaĢa eski öğrencilerini savundu ve onlarınsadece gençliğin verdiği düĢüncesizlikle böyle bir çılgınca budalalığa saptıklarını ileri sürdü. Orduböyle çok iyi yetiĢmiĢ subaylarından yoksun bırakılamazdı; zaten bu olay yüksek rütbe ve yetkisahibi bazı kimselerin, ordu içinde kendilerine yandaĢlar kazanmak için çalıĢtıkları izlenimivermekteydi.Abdülhamit birbirine çelme takmaya uğraĢan bu karĢılıklı çabalara içinden sevinmiĢ olabilir.Ordunun üst düzey komutanlarının birbirleriyle böyle çatıĢması onu memnun ediyordu; bugeçimsizlik onların tahtı tehdit edecek Ģekilde birleĢmelerini engelliyordu; çünkü amcası Abdülazizböylesi bir birleĢmeyle düĢürülmüĢtü.Her iki generali de incitmeden, ama birini diğerine tercih ettiği izlenimini de vermeksizin,majesteleri oldukça bağıĢlayıcı ortalama bir çıkar yol buldu. Kısa bir süre sonra padiĢahın iradesiyayınlandı; bunda suçluların geri dönmelerini olanaksız kılacak Ģekilde uzak yerlere sürgünedildikleri bildiriliyordu.Yirmi dört saat sonra da Mustafa Kemal, muhafaza altında, kendisini atandığı yere götürecek olanvapura bindirildi. Biraz uzaktan, yüzünü örtmüĢ olarak annesi onu izlemekteydi. OğluylavedalaĢmasına izin verilmemiĢti. Uzun zaman kıyıda durup kaldı, bu sırada vapur, bütün yolcularıntanıdığı ve bugün oğlunun bronz bir heykelinin bir zamanlar sultanların bahçesi olan yerde,yeĢillikler arasında yükseldiği Sarayburnunu dönüp gözden kaybolmuĢtu.Sekiz gün süren bir yolculuktan sonra vapur Beyruta vardı ve genç kurmay yüzbaĢı atandığıgarnizona gitmek üzere ġam yolunu tuttu. Suriyenin eskiden beri ünlü bu baĢkenti düz bir çukurvadide uzanır; çepeçevre dört bir yanı cenneti andırır bahçelerden bir çelenkle kuĢalıdır; bugüleryüzlü yeĢilliğin ortasında camilerin renk renk çinileri ıĢıldar; bütün bunların üzerinde ıĢıltılarsaçan masmavi bir gök kubbe vardır. Bir zamanlar Arapların dünya imparatorluğunun ilk parlakçağında, Emeviler görkemli saraylarını burada kurmuĢlar, kenti bir yandan silâh Ģakırtılarıdoldururken öte yandan burayı bir bilim merkezi, güzel sanatların çok geliĢtiği bir yer yapmıĢlardı.Halifelerin daha sonraki baĢkenti, Harun ül-ReĢidin ünlü Bağdatı önemini yitirip yoksulluğunkucağına düĢerken, ġam kenti yüzyıllar boyu hep geliĢmiĢti. Bir zamanların kudret ve görkeminintanıkları hâlâ sapasağlam ayaktaydı; geçmiĢinden gurur duyan bir halkın emelleri burada örülüyor,umutları burada boy atıyordu.Suriyeli zengin iĢadamlarının konaklarında dillerde dolaĢan yeniden canlandırılacak büyük ArapĠmparatorluğu düĢüncesiydi. Burada eski büyük bir kültürün doruklarından aĢağıya, Türk fatihlereküçümsercesine bakılıyor, ancak bir yandan da onlara yaltaklık edilmesi de unutulmuyordu. BütünMüslümanlar birleĢmeliydi, elbette; fakat bu birleĢme, eskiden olduğu gibi Arapların önderliği vebir Arap halifenin bayrağı altında olmalıydı; buna layık olan da, uygarlaĢmaları bile bir ölçüdeĠslâmiyet sayesinde gerçekleĢmiĢ bulunan Asyalı istilacılar değil, Araplardı. Çöllerdeki bedeviler,bu ebedi kentin görüntüsünü, kalplerinde geleceği müjdeleyen bir hayal olarak korumaktaydılar.Bu bedeviler arada sırada bir patırtı, bir gürültü ayaklanırlar, o zaman Türk ordusunun bezdirici,fakat gevĢek baskısını sarsmak için cesurca, hatta umutsuzca saldırılara kalkıĢtıkları bile olurdu.Ancak böyle bir iĢe de ister istemez kendilerine verilmiĢ ve kıskançlıkla koruduklarıözgürlüklerinden, atalarının töresine uyarak oymaklar arası sonu gelmez vuruĢmalarda bitkindüĢmek için yararlanmadıkları zamanlar giriĢirlerdi.Güneyin bu çok hareketli merkezi, gerçekten rahat bir sürgün yeri sayılabilirdi; aslında burasıkurnazca bir amaçla seçilmiĢti. Mustafa Kemal ve arkadaĢları gibi siyasal bakımdan kabınasığamayan gençler, burda giriĢim enerjilerini devlete daha çok hizmet edecek bir tarzdaharcayabileceklerdi. Arap illerinde hiçbir zaman tümüyle sona ermeyen, fakat son günlerde dehayli sıklaĢmıĢ bulunan ayaklanmalardan biri yine baĢlamıĢtı.Bu sefer sıra Havran Dürzîlerindeydi; bunlar kökenleri tam bilinmeyen bir halktı, sırlarla dolu birdinleri vardı, Müslümanlığın Hristiyan eğilimli bir çeĢidiydi bu. Feodal beyleri, oymak Ģeyhleri dahawww.kuyruksuz.com
  16. 16. www.kuyruksuz.comüstün bir otoriteye boyun eğmekten hoĢlanmıyordu ve krallar gibi yürütmek istedikleri baĢınabuyrukluklarıyla ket vurmaya kalkıĢılınca, her seferinde hemen ayaklanıyorlardı.Mustafa Kemal bir süvari alayına verildi; asilere karĢı düzenlenen cezalandırma seferine katıldı.Böyle seferlerde yapılan küçük savaĢlar çok yorucu oluyor, üstelik pek az ün kazandırıyordu, fakataskerlik sanatının türlü uygulmaları öğreniliyor ve insanı kurĢunların vızıldamasına alıĢtırıyordu.Birkaç ay boyunca Suriye ve Filistinde, Halepten aĢağılarda Kudüse kadar, oradan orayadolaĢıldı, çünkü baĢka bedevi oymakları da Dürzîler gibi kavranmak eğilimi göstermiĢlerdi.Ülkedeki düzene karĢı bir kimse için, bu ilk savaĢ deneyimlerinden daha da önemlisi, ordan orayadolaĢıldığı sırada Abdülhamit memurlarının yönetim tarzına iliĢkin edinilen izlenimlerdi.Ġllerde tam yetkili efendi valiydi; imparatorluğun bu padiĢah vekilleri bir hükümdar gibiyaĢamaktaydılar. Haremleri için güzel Çerkez kızları, ahırları için saf kan Arap atları ve hükümetbinaları içni de kıymetli Acem halıları satın alıyorlardı.Güzel vakit geçiriliyordu. GüneĢin batmasına yakın bir saatte, yardımcıları ve dostları valininkonağında, bir bakır sininin etrafında ülkenin geleneksel aperatifi rakıyı içmek içintoplanıyorlardı; sininin üstü ayrıca çeĢit çeĢit bol baharatlı mezelerle donatılmıĢ oluyordu. Ġçiliyor,mezelerden biraz alınıyor, sigaralar tüttürülüp Ģundan bundan sohbet ediliyordu. Daha sonra da,zamanı gelince, ekselans vali ellerini çırpınca, uĢaklar asıl yemekleri getiriyorlardı: Oh, oniki çeĢityemeğin arkasından bol Ģerbetli tatlılar veriliyordu. Sonra da kahveler içiliyor, sohbete devamedilirken yine bir hayli sigara tüttürülüyor, derken hareme geçilebilecek kıvama geliniyordu.Gündüzleri geç saatlere kadar uyunuyordu, öğleden sonra iki, üç saatli bir zaman hükümetiĢlerinin bitirilmesine yetmekteydi. GüneĢ ufka doğru kaymaya baĢlar baĢlamaz, vefalı dostlar yinebir araya geliyordu. Daha alt derecede bölge yöneticileri olan mutasarrıflar ve kaymakamlar da,büyüklerin örneğine uyarak, kendi olanakları ölçüsünde aynı Ģeyi yapmaktaydılar.Böyle olmakla birlikte yönetimin yürütülmesinde herhangi bir beceriksizlik ya da akılsızlık yoktu.vali paĢa insanlara nasıl davranılacağını çok iyi biliyor ve halkın özelliklerine saygı gösteriyordu.Kendisine kafa tutulmadığı sürece güleryüzlü, iyi kalpli bir beyefendiydi; herkesi nezaketle kabuleder; ortaya çıkan anlaĢmazlıkları gülümsemeyerek tatlı diliyle çözümlemesini bilir ve Ģikâyetleridostça bir sabırla dinlerdi. Yeter ki kusurların düzeltilmesi için ısrar edilmesin.Bu arada yollar çökmüĢ, köprüler yıkılmıĢ, ormanlar kaybolmuĢ, limanlar kumla dolmuĢ, ülkeıssızlaĢmıĢtır. Böylesi kaygı verici durumlar vali paĢa hazretlerine arzedilince, bunların kendisiniilgelendirmediğini söylemekle yetinecektir; onun görevi sadece düzeni korumak ve vergitoplamaktır. Hem olağanın dıĢındaki haller için elde hiçbir padiĢah iradesi de yoktur.Küçük savaĢlar sona erince genç kurmay yüzbaĢı, Abdülhamite karĢı gizli savaĢını daha derin birinançla yeniden yürütmeye koyuldu.Yafa, Kudüs, Beyrut ve ġam komutanlık karargâhlarında kendisiyle aynı görüĢte yeterince arkadaĢvardır. Bunlar Kemalin inandırıcı telkinleriyle iĢbirliği yaptılar. Plânları Filistin ve Suriyenin heryanında devrimci hücreler oluĢturmaktı. Fakat bu plân yerinde saydı, gizli dernek ön-ayakolanlardan ibaret kaldı. Arap halkının milliyetçi bir Türk hareketinden yana olmadığı çok geçmedenaçıkça anlaĢıldı. Daha sonra devleti yönetecek olan genç subay bu olgudan gerçekçi sonuçlarçıkarmıĢtır.Makedonyaya dönmek arzusu gittikçe ağırlık kazanmaktaydı. Orda bulunan 3. Orduda -yapılangözetime ve alınan bunca önleme rağmen- ordunun bütün ilerici elemanları yavaĢ yavaĢ bir arayagelmekteydi. Selânik siyasal açıdan dindaĢların Mekkesi olmuĢtu.Fakat bu mayalanma merkezine, sürgün kararına rağmen atanmak isteyen, öncelikle yüksek rütbelibir kayırıcı bulmak zorundaydı. Selânikde topçu generali ġükrü PaĢa vardı, hem padiĢahın gözünegirmiĢti, hem de ateĢli bir yurtseverdi. YüzbaĢı Kemal ona bir mektup yazdı, görüĢmelerini açıkçabelirtip arzu ettiği nakil iĢinde yardımını rica etti.Haftalar geçiyor, hiçbir cevap gelmiyordu. Sonunda bir öğle vakti, garnizonunda görevli bulunduğuYafada kıĢladan çıkarken tanımadığı biri eline bir pusula tutuĢturdu, kâğıtta Ģunlar yazılıydı:Selânike gelmeye çalıĢ, orda destek bulacaksın.Bu lakonik ve belirginlikten yoksun haber, nice zamandır bekleyen isteğe çarçabuk kesin bir biçimverilmesine yetti. Bir, iki gün içinde gerekli hazırlıklar tamamlandı; arkadaĢları paraca yardımdabulundular; Yafa Komutanı BinbaĢı Ahmet Bey, sürgünün garnizonda bulunmadığı farkedilecekolursa, tam zamanında haber vereceğini vaat etti. Böylece Mustafa Kemal Avrupalı turist kılığınagirerek Mısır-Yunanistan üzerinden gizlice Selanike gitti.Daha kente vardığı günün akĢamı, geç vakit ġükrü PaĢayı ziyaret etti.www.kuyruksuz.com
  17. 17. www.kuyruksuz.comPaĢa, sürgün subayı karĢısında görünce biraz ĢaĢırdı; yollamıĢ olduğu kehanete benzer direktifiyleusulüne uygun bir atamayı kasetmiĢti. Garnizondan bu Ģekilde hodbehot uzaklaĢmak kendisininuygun göreceği bir davranıĢ olamazdı; üstelik bazı nedenlerle hiç istemediği bazı soruĢturmalarada yol açabilirdi. Bu bakımdan genç subay için yapabileceği hiçbir Ģey yoktu. Bu sırada yenitanıdığı genç subayı iyice gözden geçirmiĢti; ondaki gözüpeklik ve düĢüncelerini en belirgin, enapaçık tarzda dile getiriĢi hoĢuna gitmiĢ olmalıdır. Bununla birlikte kendisine derhal geridönmesini öğütlemeyi de unutmadı.Selanike büyük umutlarla gelmiĢ olan genç subay hayal kırıklığına uğramıĢtı, çok daha etkin birdestek göreceğini sanmıĢtı. Ancak yine de geçici bir süre için Selanikte kaldı; kendi baĢınaSuriyedeki gibi bir dernek kurmayı düĢünüyordu; bu amaçla yandaĢ kazanma çabalarına giriĢti.Fakat sanki görünmeyen bir güç kendisine engel oluyor gibiydi. GörüĢtüğü kimseler çekingendarvanıyor, kaçamaklı cevaplar veriyor, gerçek rengini belli etmekten kaçınıyordu. Bu aradaMustafa Kemal gizlice gözetlendiğini de hissetmiĢti, türlü sorularla kendisini yoklayıp sınıyorlardı.Sonunda muammanın çözümünü buldu. Yakınlık kurduğu eski bir okul arkadaĢı, günün birindeona sırrı açıkladı, örgüt kendisini üyeliğe kabulünü uygun görmüĢtü. Genç devrimci daha sonraün kazanacak olan Ġttihat ve Terakki komitesinni varlığını ilk kez böyle iĢitti.Gizli Jön Türk birliklerinin en güçlüsü olan bu örgüt Pariste kurulmuĢtu ve merkezi de ordaydı.Kendiliklerinden ya da darda kalarak sürgün hayatına itilmiĢ Türkler, Fransız baĢkentinde kuvvetlibir grup oluĢturmuĢlardı; bunlar çoğunlukla yazarlar, gazeteciler, eski öğretmenler ve üniversiteöğrencileriydi, yani devlet iĢlerinin yürütülmesinde hiçbir uygulama deneyimi bulunmayankimselerdi, ancak görüĢlerinde ve eğilimlerinde çok aĢırıydılar. Manevi donanımları FransızdüĢünürü Auguste Comteun rasyonel pozitivizminden kaynaklanıyordu. Kendilerine tutarlımerkeziyetçiliğiyle Fransız demokrasisini model almıĢlardı; siyasal silâhlarını büyük Fransızdevriminin tarihinden çıkarmaktaydılar; inançları o günlerde Avrupada henüz sarsılmamıĢ geliĢimdüĢüncesinden besleniyordu. Bu düĢünceye göre, her Ģeye gücü yeten akıl, insanlığın sürekliilerlemesini sağlamaktaydı.Grubun önderi Ahmet Rıza Beydi; vakur, kibar görünüĢlü bir adamdı; hem zeki, hem de çok geniĢkültürlüydü, fakat yurdundan uzun süre uzak kalıĢı yüzünden halkının karakter özelliklerini doğrudeğerlendirmek yetisini yitirmiĢ bulunuyordu; Batı modelini tıpatıp ülkesine aktarmak istiyordu;çok bilgili olmak duygusu içinde fazla kibirliydi ve çarçabuk nobranlaĢan bir hoĢgörüsüzlüğüvardı.Kesin görüĢleri, radikal programı, hızlı propaganda çalıĢmaları sayesinde Paris komitesi yavaĢyavaĢ üstünlük kazanmıĢ ve Jön Türk hareketinin manevi baĢı olmuĢtu. Grubun organı MeĢveretgazetesi çok sayıda basılıp yabancı postaneler kanalıyla Ġstanbula sokuluyor, ordan da bütünülkeye gizlice dağıtılıyordu. Propaganda bildirileri ve program yazıları da aynı yoldan ülkeye girmeolanağı buluyordu.Daha küçük, ikinci bir grup da Abdülhamitin yeğenlerinden biri olan Prens Sabahattininönderliğinde Berlinde üstlenmiĢti. Bunlar ılımlılarda; Jön Türklerin sağ kanadıydı; çoğunluğunueski nazırlar ve yüksek dereceli memurlar oluĢturuyordu, yani siyasal deneyimleri vardı, fakatapaçık bir programdan yoksundular. BaĢlıca düĢünceleri Almanya modeline uyularak, yönetimdegerçekleĢtirilecek geniĢ bir çok merkezciliğin - ademi merkeziyetçiliğin Türkiyeye uygulanmasıydı.Osmanlı Ġmparatorluğundaki çeĢitli halkların ve ırkların, Alman federal devleti tarzında bir uzlaĢmaortamı içinde birleĢtirilmesini amaçlıyordu. Paris komitesinin karĢısında Berlin grubu hiçbir etkinrol oynayamamaktaydı. Siyasal alanda gerekli olan etkileme gücünden yoksundular; üstelikbelirsiz görüĢleri de yurttaĢlarına tüm yabancı gelmekteydi. Nesiller boyunca Fransız düĢüncesinibenimsemiĢ aydınların çoğu, siyasal inanç öğretileri bakımından Batı Avrupanın tutarlıdemokrasisinin çekim alanı içinde bulunuyordu. Prens Sabahattin grubu ancak daha sonraları,muhalefete itilip liberal partinin çekirdeğini oluĢturdukları zaman önem kazanacaktır.Fakat asıl devrimci potansiyle ve itici güç yine ülkede, çeĢitli kentlerdeki yerel komitelerdeydi.Bunların içinde en çok da Selânik komitesi etkili olmaktaydı. Bir kısım din adamlarıyla bazımemurlar da bu örgütteydiler; kendi gayretiyle posta dağıtıcılığından telgraf memurluğunayükselip, daha sonra da sadrazam olan Talat PaĢa bunlardan biriydi. Ama asıl ağırlık aydınsubaylardaydı; bunlar sayesinde ordu, dolayısıyla en güçlü iktidar aracı ele geçirildiğinden, kararve sonuç üzerinde etkili olacak kesimi oluĢturuyorlardı. Bu subayların büyük kısmı, pek saygın birkimse olan General von der Goltz gibi Alman eğiticilerin yönlendirdiği askeri okullardan yetiĢmiĢ,hatta birkaç yıl Almanyada da hizmet görmüĢlerdi. Enerjileri, inatçı kararlılıkları, metot sahibiwww.kuyruksuz.com
  18. 18. www.kuyruksuz.comoluĢları ve örgütleyici ruha sahip bulunuĢları kuĢkusuz bundan ileri geliyordu. Ancak devletteorileri ve siyasal savaĢın düĢünsel donatımı bakımından tümüyle Fransız zihniyetine göreyönlenmiĢ Paris komitesine bağlıydılar. Böylece birbirinden farklı iki kaynaktan beslenerek, JönTürklerde baĢlangıçtan itibaren, belli bir ikilik meydana geldi; bu ikilik daha sonraları iktidarageçtikleri zaman askerlerle hükümet yöneten siviller arasında kesin bir zıtlıkla ifadesinibulacaktır.Bu yerel komiteler propaganda eyleminin asıl yükünün üstlenmiĢlerdi: iĢlerini de olağanüstü birdikkate yürümet zorundaydılar, çünkü padiĢahın her yanda gözü, kulağı vardı ve bol kesedenarmağan edilen altınların parıltısı da son derecede baĢtan çıkarıcıydı. Gizli çalıĢmak konusundaMason locaları, özellikle de Selânikde bulunan Ġtalyan Büyük Doğu Locası çok elveriĢli birparavana oldu. Liberal Mason localarında moral destek buldular; toplantılarını onların casusgözlerine kapalı odalarında yaptılar; birçok yandaĢları zaten masondu; yenilerini de bu yoldankazandılar; örgüte alınacak adayın seçiminde sınava yöntemi kullanılıyor ve masonların gizliyürütülen haberleĢme kanalları sayesinde Ġstanbulla, hatta padiĢahın sarayının içindekilerlesürekli bağlantı sağlanıyordu.Örgütlenmede mason locaları model alınmıĢtı. Örgüte kabul edilme uzun uzadıya sınamalar ve birhayli süre gözetlenmeden sonra olabiliyordu. Yeni birini örgüte sokan kimse, onun güvenilir kiĢioluĢuna kendi hayatını ortaya koyarak kefil olmak zorundaydı. Yüksek düzeydeki yöneticilerkaranlıkta kalmaktaydılar. Komitece verilecek direktiflere kayıtsız Ģartsız uyulması gerekiyordu.Üyeler Kurana el basarak ant içmek suretiyle örgüte bağlanmıĢlardı, ihanet edenler gizli mahkemeönüne çıkarılırdı.Mustafa Kemalin bu örgütte yüksekçe mevkilere çıkmıĢ olması ihtimali pek Ģüpheli görünüyor,kendisi de bu konuda bir Ģey söylemekten kaçınmıĢtır. Fakat Ģurası kesindir ki, o günden itibarenkendi baĢına bir Ģeyler yapmaktan kaçınmıĢ ve bu büyük örgüt içinde yardımcı olmaya çalıĢmıĢtır.Ancak tüm çalıĢmalarında geri plânda kalmaya dikkat ediyordu; ortalıkta fazla görünmemeliydi;giriĢtiği kötü siyasal eylem henüz hatırlardaydı; komiteden kendisi için bir Ģeyler yapmasınıumuyor ve bekliyordui. Sonunda Ġstanbul, gelmesi yasak edildiği halde Selânikte bulunduğunuhaber aldı ve derhal tutuklanmasını emretti. Komutanlık emir subayı, daha sonra içiĢleri bakanıolacak olan Cemil Bey tutuklama iĢinin en fazla iki gün daha ertelenebileceğini ona bildirdi. Budurumda bir an önce yola çıkmak, uzun fakat güvenli yoldan Yafa garnizonuna dönmekgerekiyordu.Ne var ki tutuklanma emri Yafaya da gelmiĢti. BinbaĢı Ahmet Bey onu gemide karĢıladı, üniformave diğer donatım için gerekli Ģeyleri yanında getirmiĢti; hiç durak yapmadan yolculuk devam etti.Hafiyelerden sıyrılabilmek için tek bir çıkar yol vardı: Bir süreden beri Türkiye ile Mısır-Ġngilizhükümeti arasında bir sınır anlaĢmazlığı sürüp gitmekteydi. Uzağı görne Ġngilizler, korumalarıaltındaki ülke adına bütün Sina yarımadasından baĢka, Kızıldenizin kuzeydoğu ucundaki Akabelimanı ve kenti üzerinde de hak iddia ediliyorlardı. Burası Arap dünyasının orta kesimi için bir giriĢyeriydi. Türkiye ise stratejik açıdan Akabayı elinde tutmak istiyordu. Ansızın yapılabilecek birsaldırıyı önlemek amacıyla da oraya birlikler sevketmiĢti. Kemal doğruca burdaki birliğinkarargâhına gitti ve ülküdaĢı olan arkadaĢı Lütfi Beyin emrinde bir birliğin komutasını üstlendi.Bu sırada Yafa komutanı da Ġstanbula YüzbaĢı Mustafa Kemalin izinsiz görevinden ayrıldığıyolundaki söylentinin bir yanılgıdan kaynaklanmıĢ olması gerektiğini, kendisinin birkaç aydan beriSina cephesinde Bir-Sebada bulunduğunu bildirdi. Doğrudan doğruya Bir-Sebadaki komutana,yani Lütfi Beye durum sorulunca, o da Yafa komutanının bildirdiklerini doğruladı.***Akaba anlaĢmazlığı Türklerin lehine çözümlendi, kent ve liman onlarda kaldı. Mustafa Kemal de -geleneğe göre Hazreti Yakubun oğlunu ziyaret için Mısıra gitmek üzere yola çıktığı yer olan- Bir-Sebadan ġama döndü. Bundan sonraki günlerde de daha kurnazca hareket etti, hiçbir eylemekalkıĢmadığı gibi, adını nahoĢ biçimde hatırlatabilecek her Ģeyden kaçındı. Kendisi hakkında izinverilmemiĢ Ģeylerle uğraĢtığı kanısını uyandırabilecek hiçbir davranıĢta bulunmadı, mevcutdüzenden hoĢnutsuzluğunu gösteren bir Ģey söylediğini de kimse iĢitmedi. Komutanları gençsubayın büyük bir feragatla kendisini yalnızca askeri görevlerine adadığını ve gelecek için çokĢeyler vaat eden bu kurmayın, artık gerçekten dikkati çekecek derecede ortaya çıkmıĢ olanyeteneklerini göstermesinde hiçbir sakınca bulunmadığını bildirdiler. Yıldızdaki büyük efendi,verilen sürgün cezasının umulan iyileĢtirici etkisini yaptığı kanısına varmıĢtı. Böylesine olumluĢekilde tezkiye edilen subay da kolağası rütbesine terfi ettirildi.www.kuyruksuz.com

×