Vahdi Boydaş, Mensur Boydaş, Accounting Principles

712 views
426 views

Published on

Vahdi Boydaş, Mensur Boydaş,

Published in: Education
0 Comments
0 Likes
Statistics
Notes
  • Be the first to comment

  • Be the first to like this

No Downloads
Views
Total views
712
On SlideShare
0
From Embeds
0
Number of Embeds
1
Actions
Shares
0
Downloads
3
Comments
0
Likes
0
Embeds 0
No embeds

No notes for slide

Vahdi Boydaş, Mensur Boydaş, Accounting Principles

  1. 1. SOSYAL POLİTİKA Sosyal politika kapsamındaki sosyal problemler üç kategoridetoplanabilir. Birinci kategoride yoksulluk problemi yer almaktadır. İkincikategoride, gelişmiş veya gelişmemiş tüm toplumlarda görülen kaza, hastalık,malûllük ve yaşlılık yer almaktadır. Üçüncü kategori ise, daha ziyadeendüstriyel büyümeyle alakalı olarak ortaya çıkan problemlerdir. Örneğin,iş kazaları, istihdam düzensizlikleri, kalabalıklaşma ve çevre kirliliği, artanyaşlı bağımlılığı ve geleneksel toplum yapısındaki bozulma gibi. 1. Toplumsal Cinsiyet nedir? Sınıfsal ve kültürel boyutları nelerdir? Sosyal politika açısından bu alanda neler yapılabilir? Toplumsal Cinsiyet (Gender): Farklı kültürde, tarihin farklı anlarında ve farklı coğrafyalarda kadınlara ve erkeklere toplumsal olarak yüklenen roller ve sorumlulukları ifade eder. Toplumsal cinsiyet kısaca, sosyal yönden kadın ve erkeğe verilen roller, sorumluluklar olarak tanımlanır. Hepimiz dünyaya kız ya da oğlan olarak geliriz. Bu bizim seçtiğimiz bir şey değildir. Hangi kültürde, çağda yaşarsak yaşayalım, kız ya da erkek olarak doğmak, tıpkı ölümlü olmak gibi, biyolojik varlığımızın bir niteliğidir. Ancak daha doğum öncesinde kız bebeklerin eşyaları için pembe, erkek bebeklerin eşyaları için mavi rengin tercih edilmesiyle başlayan süreç, erkeklerin ve kadınların yapabileceği işler konusunda da yapay ayrımlar üretir. Bu çerçevede erkek cinsiyeti ile kadın cinsiyeti arasında toplumsal yaşama katılma düzeyi açısından farklılıklar oluşur. Sayısal bakımdan eşit olmakla beraber iki cinsin toplumsal alanda temsiliyetleri farklılaşır. Kadın cinsiyeti daha çok ev gibi özel alandan kalırken, erkek cinsiyeti dışarıda her türlü kamusal alanda kendini ifade eder. Çalışma yaşamından siyasete, sivil toplum örgütlenmesinden eğitime kadar her türlü kamusal alanda iki cins temelindeki bu görünüm toplumsal cinsiyet eşitsizliğini oluşturur. Toplumsal Cinsiyette Eşitlik (Gender Equalıty):Fırsatları kullanma, kaynakların ayrılması ve kullanımında, hizmetlere ulaşmada bireyin cinsiyeti nedeni ile ayrımcılığa maruz kalmaması/ayrımcılık yapılmamasıdır Toplumsal sorumlulukların Cinsiyette ve Hakkaniyet gelirin (Gender dağılımında Equıty) adalet ve Kadın ve erkek hakkaniyet arasında olmasıdır. Bu kavramda kadın ve erkeğin farklı gereksinimlerinin ve gücünün olduğu kabul edilmektedir. Bu farklılığın belirlenerek, iki cinsiyet arasındaki dengeyi düzeltecek şekilde, gerekenlerin yapılması benimsenmektedir. Kadın ve erkeğin farklı özellikleri ve gereksinmeleri vardır. Sorumluluk, görev ve rollerin dağılımında adalet ve hakkaniyet olması gerekmektedir. Toplumun kadın ve erkeğe biçtiği
  2. 2. “toplumsal cinsiyet rolü” pek çok mekanizma aracılığıyla her iki biyolojik cinsiyetin de sağlığını olumsuz etkilemektedir. Kadın ve Erkeğe toplum tarafından biçilen roller, oluşturulan kalıplar mevcuttur;Türkiye’de kadın ve erkek geleneksel olarak daha doğmadan başlayıp ölümüne dek farklı bir sosyal kalıba konulmaktadır. Toplumun kadın ve erkekten farklı beklentileri ve bununla ilgili inançları, bireylerin de bu yönde, yani cinsiyetlerine uygun davranışlar geliştirmesine yol açmaktadır. Kadın ve Toplumsal cinsiyet eşitliği 1. Kadınlara yüklenen en önemli toplumsal rol, analıktır. Kadınlar, toplumsal olarak desteklenmediklerinde ve güçsüz kaldıklarında, annelik rollerini de gereği gibi yerine getiremezler. 2. Kadınlar, anneliğin yanı sıra, evin idaresinden de sorumludurlar. Ev işleri, yapıldığı sürece farkına varılmayan, ancak yapılmadığında görülebilen, bu nedenle de “görünmez” denen işlerdir. Ev işlerinin bir özelliği de maddi bir karşılığının olmaması, “çalışma” tanımına girmemesidir. Ev kadını, çocuk sayısına ve yaşına da bağlı olarak günde ortalama on-on iki saat çalışır. Ancak herhangi bir sosyal güvencesi olmadığı gibi, geçinmek için de kocasına bağımlıdır. 3. Kadınların çoğu çalışma hayatına yeterince katılamamaktalar.Kadınlar, toplumsal olarak “ev kadınlığı” ve “analık”ın uzantısı olan işlevleri yerine getirirler. Kadınlar ücretli çalışmaya katıldıklarında da, asıl sorumluluklarının ailelerine karşı olduğu düşünülür, bu nedenle de çalışma hayatında erkeklerle eşit kabul edilmeleri zordur. Aile sorumluluklarının ve anneliğin bir uzantısı gibi sayılan işler yaparlar: hemşirelik, hastabakıcılık, öğretmenlik, sekreterlik gibi. 4. Kadınlar, ailenin namusu olarak görülürler.Kadınların hareket alanları erkeklerden çok daha dardır. Çünkü yakın akrabalar ve komşular dışındaki ilişkilerin onların namusuna zarar verebileceği düşünülür. Bu nedenle de eğitime ve çalışmaya katılmaları, toplumsal faaliyetlerde bulunmaları engellenir, engellenmediğinde de çok sıkı bir denetim altında tutulurlar. Kadınların Toplumsal Cinsiyet eşitliğini sağlamada önemli mesajlar Kızların okutulmasını sağlamak. Yapılan araştırmalar ve istatistikler göstermektedir ki, kadınlar, eğitim olanaklarından erkeklere göre eşit biçimde yararlanamamaktadırlar. Okumaz yazmazlık oranı kadınlarda %20, erkeklerde ise %8 civarındadır. Töre ve namus gibi gerekçelerle okuyamayan kız çocuklarının okula gönderilmesini sağlamak. Eğitimsiz bir kız çocuğu, büyüdüğünde eğitimsiz bir kadın olacaktır. Bu da onun bağımsız ve eşit bir yurttaş olarak toplumsal yaşama katılımını sınırlayacak, şiddete uğrama ihtimalini artıracaktır. Kız kardeşleri, anneleri ve eşleri okuma-yazmaya yönlendirmek. Yaşam boyu eğitim yaklaşımıyla yürütülen pek çok eğitim programında görülmüştür ki, kısa dönemli bile olsa bu
  3. 3. eğitimlere katılan kadınların aileleriyle, çocuklarıyla ve yakın çevreleriyle ilişkilerinde olumlu değişimler yaşanmakta, kadınların öz güven ve öz saygısı yükselmekte, sorun çözme becerileri artmaktadır. Resmi nikah yapmak. Resmi nikah yapılmadığında evlilik yasal olarak geçerli olmayacağından hem kadın hem de çocukların durumu güvencesiz olur. Kadınların ev dışında da çalışmalarını desteklemek. Çalışmak, kadının dünyaya bakışını genişletecektir. Böylece, aile ve toplumdaki statüsü yükselecek, erkeğin arkasında değil, yanı başında, onunla eşit bir eş olarak yerini alacaktır. Çocukların sorumluluklarını annelerle birlikte paylaşmak Ailedeki kız ve erkek çocuklara eşit davranmak Aile içinde kararları birlikte almak Şiddet uygulamamak Kadınların toplumda görevler almasını desteklemek Çocuk sahibi olma kararını ortak almak Kadının hamilelik öncesi, hamilelik ve sonrasında sağlık hizmetlerinden yararlanması için destek olmak Erkeklerin Cinsiyet Eşitliğinin Sağlanmasındaki Rolü Erkekler, her şeyden önce, ailenin geçiminden sorumlu kabul edilirler. Erkeklerin böylesine güç bir rolü üstlenmeleri, onların hayatın güçlükleri karşısında endişeye kapılsalar bile bunu başkalarıyla paylaşamamalarına yol açar. Çünkü ailenin geçindirilmesi, bir erkeğin cinsiyet rolünün bir parçasıdır ve bu rolü üstlenmeyle ilgili sorunlar, onun cinsiyet rolünü gereği gibi yerine getirememesi anlamına gelebilir. Erkekler, hem aile düzeyinde hem de toplumsal düzeyde, karar verici olarak görülmektedir. Ailenin geleceğini etkileyecek türde kararların verilmesi, son derece güç ve ağır bir sorumluluktur. Bu sorumluluğun ailedeki tüm bireylerle, özellikle de eşle paylaşımı, hem daha doğru kararların alınabilmesini hem de erkeğin yükünün hafifletilmesini sağlayacaktır. Ayrıca aile içi iletişimi de artıracağından, anne-baba- çocuklar arasındaki ilişkilerde olumlu değişmeler beklenebilir.
  4. 4. 2-) Refah devletinin krizini Avrupa'daki 3 farklı rejim itibarıyla ve Avrupa'daki refah devleti krizini Türkiye ile karşılaştırınız. Modern refah devletini ortaya çıkaran gelişmelere bakıldığında, kabaca dört dönemden bahsetmek mümkündür: Birinci dönem (1880 öncesi), paternalist bir anlayışın hakim olduğu bir dönemdir. Bu dönemde, sorunların giderilmesinde ailelerin, gönüllü kuruluşların, hayırseverlik duygularıyla hareket eden kurumların, bireysel olarak sorumluluk duyan işverenlerin ve devlet gelir transferlerinin var olduğu görülmektedir. îkinci dönem (1880-1945), sosyal sigorta dönemidir. Çalışanlar, finansmanınazorunlu olarak katıldıkları sosyal sigorta kurumlarının koruması altındadır. Üçüncü dönem (1945-1975), refah dönemidir. Bu dönemde, sosyal sigortalara ek olarak, refah devleti fonksiyon ve kurumlarının genişlediği, gelirin devamlılığını sağlama ve yaşam standartlarını yükseltmenin amaç haline geldiği görülmektedir. Son dönem (1975 sonrası) ise, sosyal refah devleti anlayışının krize girdiği veyeniden yapılandırma arayışlarının başladığı bir dönemdir. Refah Devleti Öncesi: Sanayi Devrimi'ne Kadar Olan Dönem (1880 Öncesi) Geleneksel sosyal politika döneminde. Batı toplumlarında, sosyal problemlerle başa çıkmada, ülkelerin çoğunda kilisenin merkezi bir rol oynadığı anlaşılmaktadır. Özellikle Orta Çağ'da, kiliseler tarafından oluşturulan hayırsever kuruluşlar (hasta evleri, aşevleri, manastırlar vb.), toplumda en temel yardım kuruluşları olmuşlardır.
  5. 5. 4.1.2. Refah Devletînin Doğuşu: Sanayi Devrimi-II. Dünya Savaşı Arası Dönem (1880-1945) Gerçek anlamda refah devleti ise, II. Dünya Savaşı sonrasında etkisini ve etkinliğini artırmaya ve genişlemeye başladığından, 60 yaşına henüz ulaşmıştır. Bu devlet tipinin, 1870'li yıllardan itibaren şekillenmeye başladığı görülmektedir. İlk defa Almanya'da, 1880'lerin başında Bismark tarafından getirilen sosyal güvenlikle ilgili düzenlemeyle, refah devletinin temelleri atılmıştır. Bu gelişme, daha sonra halka halka civardaki ülkelere doğru yayılmaya başlamıştır. Böyle bir sistem 1891 yılında Danimarka'da, 1898 yılında Yeni Zelanda'da kurulmuştur. Hepsinden önemlisi, İngiltere'de 1908 yılnda hastalık ve işsizliğe sosyal güvence olarak başlayan sistem, daha sonra "Beveridge Raporu"nun hazırlanması ve bunun 1946-1948 yılları arasındaki geniş kapsamlı uygulanması ile hem bu ülkede, hem de diğer refah devletlerinde yepyeni bir sosyal güvenlik sisteminin başlamasına yol açmıştır. Amerikan sosyal refah programları da, 1930'lardaki Büyük Depresyon esnasında gelişmeye başlamıştır. Bu tarihten önce, Amerika'daki insanların büyük kısmı, çiftliklerde yaşamış ve çalışmış, ekonomik güvence geniş aile tarafından sağlanmıştır. Reformlar, Avrupa'da artan gerilimler ve 1939'da II. Dünya Savaşı'nm başlaması üzerine durdurulmuştur. II. Dünya Savaşı ve savaştan sonraki belirsizlik ortamı dolayısıyla, yapılan hazırlıkları ancak 1. Dünya Savaşı sonrasında uygulayabilme fırsatı doğmuştur. Bu dönemde, refah devletleri hızlı bir şekilde genişlemiştir. Refah devleti anlayışının güçlenmesinin ve yaygınlaşmasının temelinde yatan bir diğer neden, II. Dünya Savaşı sonrası iki kutuplu hale gelen dünyada, "komünizm tehdidi" ve merkezi planlı rejimlerin sağladığı başarılar karşısında Amerika'nın başını çektiği kapitalist dünyanın farklı sistem arayışı içine girmesidir. Hem, Batı bloğuna dahil ülkelerde yaşayan bireyleri, hem de yeni bağımsızlıklarına kavuşmuş ülkeleri Batı kampında tutabilmek önemli hale gelmiş, bu nedenlerle, kapitalizmin vazgeçilmez ilkesi olan serbest piyasa-sınırsız sermaye hareketleri denetim altına alınmış, refah devleti anlayışına geçilmiştir.
  6. 6. Sanayii Devrimi ve Değişen Bir Çağ "Rönesans"la başlayan, 'Fransız Devrimi" ve ardından "Sanayi Devrimi"yle devam eden gelişim dalgası, özellikle makinelerin üretim sürecine girmesi, kitlevi üretimin başlaması ve ürünlerin çeşitlenmesine yol açan Sanayi Devrimi'nin, 18. yüzyıla damgasını vurmasıyla sonuçlanmış ve bu yüzyıl o güne kadar insanlık tarihinde "en çok değişen" ve "en çok şeyi değiştiren" yüzyıl olarak nitelendirilmeye başlanmıştır. Sanayileşme ile birlikte, ortaya yepyeni sosyal sınıflar çıkmıştır (işçi ve işveren sınıfları). Hukuk devleti, Burjuva Devrimi'nin bir sonucu iken, sosyal refah devleti de Sanayi Devrimi'nin bir ürünü olmuştur. Sanayi Devrimi ve beraberinde getirdiği kentleşme süreci, geleneksel sosyalkoruma kurumlarını ortadan kaldırmış veya etkinliklerini zayıflatmış; küçülenaile yapısıyla birlikte, aile bağları ve ailenin koruyucu görevi zayıflamış,sanayi toplumlarında bu görev devletin üzerine kalmıştır. Refah Devleti'nin Gelişim Süreci Aslında, refah devletinin ortaya çıkışı, kapitalizm ile sosyalizm arasında bir üçüncü yol arayışı olarak da değerlendirilebilir. Ancak, bu arayış, esas itibariyle kapitalizme son vermeyi değil, demokrasiyi kullanarak kapitalizmi sınırlama, düzenleme ve denetlemeyi ve refahı sosyalleştirmeyi öngörmektedir. Kapitalizm, kendisini yeniden üretebilmek ve sürdürebilir hale getirmek için bir takviyeye gereksinim duymuş, bunu da refah devleti olgusunu benimseyerek gerçekleştirmiştir. Diğer yandan ifade edilmektedir ki, refah devletinin ortaya çıkması, liberalizme karşı bir güvensizliğin doğması sonucunda gerçekleşmiştir. Çeşitli zamanlarda ortaya çıkan ekonomik bunalımlar ve en son olarak da 1929 Dünya Buhranı ve yaşanan II. Dünya Savaşı, liberal düşünceye karşı ileri sürülen eleştirilerin ciddiye alınmasına ve gözden geçirilmesine yol açmıştır. Savaşların ve ekonomik krizlerin, özellikle sosyal tabakalar üzerinde yol açtığı tahribatları giderebilmek amacıyla, devlet eliyle sosyal refah programlarının düzenlenmesi bir zorunluluk halini almıştır. Bu konuda, hem devlet ve hem de diğer sosyal taraflar arasında ortaya çıkan
  7. 7. uzlaşma (refah devleti sözleşmesi), refah devletinin oluşumunda çok önemli bir rol oynamıştır. Bunlara ek olarak belirtilmesi gereken bir diğer neden de, gittikçe bağlıları artmaya başlayan sosyalizmin bir tehlike olarak algılanmaya başlanmasıdır. Sosyal Refah Anlayışının Gelişiminde Öncü Ülkeler ve Kişiler Bismark ve Almanya'nın Sosyal Refah Önlemlerinin Alınmasındaki Öncülüğü 19. yüzyılın uzun iş süreleri, çok ağır çalışmakoşulları, kitlesel yoksulluğu ve çok düşük ücretleri, Rusya hükümetiningençlerin çalışma koşullarına ilişkin bir düzenleme getirmesine yol açmıştır.Güçlü bir sanayi toplumuna dönüşmeye başlayan Almanya'da, yoksulluğunartması sosyalist hareketleri güçlendirmiştir. 1872 yılında, hem sosyalizmi,hem de liberalizmi eleştiren, sosyal reformlar talep eden "Sosyal PolitikaBirliği" kurulmuş, bu birliğin görüşlerinin Kilise ve bürokratlar tarafından dadesteklendiği görülmüştür. Keynes ve Refah Devleti'nin Zirveye Çıkışı Kendisi sosyalist olmayan, ancak sosyal reformizmin öncüleri arasında sayılan John Maynard Keynes, önerdiği politikalarla, kapitalizmin sosyal reformunu sağlamış, tarihe kapitalizmi kurtaran kişi olarak geçmiş, refah devletinin doğuşuna öncülük etmiştir. 1945-1975 yılları arasını kapsayan ve refah devletinin zirve yaptığı çeyrek yüzyıllık sürede, devlet, "Keynezyen Refah Devleti" olarak anılmaktadır. Bunun nedeni, devletin müdahalecilik noktasında çok üst sınırlara ulaşmasıdır. Piyasa ekonomisinin aksaklıklarını bertaraf etmek üzere son derece gelişmiş bir refah devleti sözkonusudur. Ancak, ileride, refah devletinin krizi ile ilgili bölümde geniş bir şekildedeğinileceği gibi, Keynezyen politikaların izlenmesi, 1970'lerden itibarenülkeleri krize sokmuştur. Yüksek toplam talep ve istihdam politikaları,yüksek vergi oranları, cömert sosyal refah devleti harcamaları ve artandevlet müdahaleleri, krizin nedenleri olarak görülmüştür. Busebeplerdendolayı, ekonomide devletin rolünün
  8. 8. küçültülmesi görüşleri dile getirilmeyebaşlanmış, toplumsal uzlaşmanın temelleri sarsılmış ve Keynezyen refahdevletinin tasfiyesinin başladığı görülmüştür. Dolayısıyla, 1970' lere gelince Keynes' in dünya sosyal gelişimindeki ve küresel piyasalar üzerindeki etkisi zayıflamıştır. Monetaristler ve muhafazakar politik güçler yükselişe geçmiştir. Yaklaşık 30 senedir işbaşında olan serbest piyasa taraftarları, Keynes'in fikirlerini bertaraf etmiş yerine kendi görüşlerini yerleştirmiştir. Büyüme (Refah) Dönemi: Refah Devletinin "Altın Çağı" (1945-1975) 1929 tarihli Büyük Buhran'm ardından yaşanan yaygın korumacılık ve II. Dünya Savaşı'nda dünya piyasalarının tamamen yıkılışı sonrasında, birçok ülkede ulusal paranın serbest bir şekilde konvertibilitesi yok olmuş, sermaye transferleri sıkı kontrole tabi tutulmuş ve iç finans piyasaları katı bir şekilde düzenlenmiştir. Birçok ekonomik faaliyet, uluslararası rekabete karşı koruma altına alınmıştır. Yine birçok ülkede, hizmetler sektörü ve tarım koruma altına almmıştır Bütün bunlara bakarak, II. Dünya Savaşı sonrası yıllarda ekonomilerin kapalı özelliğe sahip olduğu, ulus-devletlerin kendi ekonomik sınırlarını ve ulus-ötesi ekonomik ilişkilerini kontrol altında tutabildikleri görülmektedir. Polanyani'nin 1957'de yazdığı, gelişmiş sanayi toplumlarının "Büyük Dönüşümü" başlamış bulunmaktadır. Bu dönemde, sınırlar üzerindeki kontrol gücü, ulusal çapta kurallar koyma gücüyle birleşmiştir. Vergiler artan oranlı hale getirilmiş, bu yolla kamu hizmetleri ve transferleri (gelirin yeniden dağıtımı) mümkün kılınmıştır. Ulusal sağlık sistemleri, herkese ücretsiz tıbbi bakım sağlar hale getirilmiş; ulusal sosyal yardım, işsizlik ödeneği, özürlülere yardım ve emeklilik sistemleri, ücret-dışı cömert gelirler sağlamaya başlamıştır. Bütün kapitalist demokrasiler tam istihdam, sosyal güvenlik ve egaliteryen (eşitlikçi) amaçlara yönelik politik eylemler içerisine girmişlerdir. Bu dönem boyunca, tüm gelişmiş ülkeler, refah amaçlarını yerine getirirken, kapitalist ulusal ekonomilerinin yaşamsallığım da tehlikeye atmamışlardır. Refah devletinin bu döneminde, sosyo-ekonomik yapı 40-50 yıl öncesine göre tamamen değişmiştir. Bu dönemde ailenin yapısı değişmiş, kadın istihdamı artmış, genel olarak istihdam artmış, istihdamla birlikte işsizlik de yükselmiş, işgücü giderek daha yaşlı hale gelmiş, vergiler yükselmiş, kamu harcamaları artmış, mali açıklar sürekli hale gelmiştir'.
  9. 9. Yine, bu dönemde refah devletinin gelir ve harcamaları arttıkça, eğitim, sağlık, konut, sosyal güvenlik, tam istihdam, gelir dağıhmı gibi sosyal politika ve sosyal refah hizmetleri geliştikçe, refah devletinin kurumsallaşan bu hizmetleri, vatandaşlar tarafından "bir refah hakkı" olarak görülmeye başlanmış, vatandaşların devletten beklentileri sürekli artmıştır. Refah Devleti Harcamalarının (Sosyal Bütçenin) Büyümesi Geçtiğimiz yüzyıldan itibaren, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında, birçok ülkede milli gelir arttıkça^^ hem devletin genel harcamalarının artış gösterdiği, hem de sosyal refah devletinin hacminin genişlediği, sosyal refah hizmetlerine ayrılan payın arttığı bilinen bir olgudur. Milli gelir içinde refah devleti harcamalarına yani sosyal refah harcamalarına ayrılan payın büyüklüğü, büyük oranda o ülkenin gelişmişlik derecesi ve vatandaşlarının refahı ile sosyal refah devleti anlayışına verdiği öneme bağlıdır. Gerçekte, sosyal alana pay ayırmak demek, başka alanlara yapılacak yatırımlardan vazgeçmek demektir. Neredeyse her ülkede, yaşlılık, malûllük, ölüm, hastalık, analık ve iş kazalarımeslek hastalıkları sigortaları kurulmuştur. Daha zengin ülkelerde ise, bunlara ek olarak, işsizlik sigortası ile aile yardımları da yer almıştır. Eğitim ve sağlık harcamaları artmış, sosyal hizmetler hem kapsam, hem de kalite olarak çok gelişmiştir. Son 50 yılı aşkın bir süredir, özellikle gelişmiş dünyada kapitalizmin adaletsiz yönlerini törpülemek üzere kamu harcamalarının sürekli artırılmasının nedenleri arasında, geçmişte ortaya çıkan işçi hareketleri ve Sovyetler tehlikesi, yaşanan büyük ekonomik bunalımlar, iki büyük dünya savaşının ortaya çıkarttığı yıkımın doğurduğu sefalet gibi nedenler vardır. Bu yüzden, 20. yüzyılın başlarına kadar devam eden "ekonomide çok küçük bir devlet" anlayışı, yerini 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren "ekonomide giderek büyüyen bir devlet" anlayışına bırakmış, müdahaleci ve dengeleyici devlete duyulan gereksinim artmıştır.
  10. 10. KÜRESELLEŞME VE REFAH DEVLETININ BUNALıMı 1975 Sonrası: Yeni Sağcın Doğuşu ve Keynezyen Refah Devletinden Neo-Liberal Refah Anlayışına Geçiş 1929'da ortaya çıkan ekonomik bunalımın ardından, bu son döneme kadar, devletin müdahaleci bir anlayışı benimseyerek ekonomik ve sosyalyaşama müdahalelerde bulunduğu ve bu müdahalelerin gittikçe genişlediğigörülmektedir. Diğer yandan, 1973 ve 1979 yıllarındaki petrol fiyatlarıartışından kaynaklanan diğer bir bunalım ise^, tam tersi bir şekilde, devletmüdahalelerinin azaltılması, devletin ekonomik ve sosyal yaşama daha azkarışacak şekilde küçültülmesi taleplerini doğurmuştur. Bu bunalım, baştagelişmiş Avrupa ülkeleri olmak üzere bütün OECD ülkelerini etkilemiş,ortaya ekonomik büyümenin yavaşladığı, enflasyonun arttığı, yüksekoranlarda yapısal işsizliğin doğduğu, kronik bütçe açıklarının yaşandığı,kamu harcamalarının yükseldiği ekonomik bir ortam çıkmıştır. Yeni dönemde izlenen politik ve ekonomik felsefe, "Yeni Sağ" (New Right) olarak adlandırılan neo-liberal politikalardır ve bu politikalar Keynezyen politikalara alternatif olarak ortaya çıkan klasik liberal düşüncenin çağdaş bir yorumudur^. Bir yandan makro ekonomik krizlerin yaşandığı, bir yandan da uluslararası sermaye ve ürün piyasalarında yoğunlaşan rekabetin başladığı 1970'li ve 1980'li yıllar, refah devletleri için güzel günlerin bittiği, sorunların başladığı yıllardır. Polanyani'nin "Büyük Dönüşümü^" artık bitmek üzeredir. BrettonWoods sisteminin çöküşü ve 1970'li yılların başında petrol krizinin ortaya çıkmasıyla, sanayi ülkelerinin savaş sonrası dönemde yaşadığı Altm Çağ sona ermiştir. Dolayısıyla, Batılı ülkelerde, Altm Çağ boyunca yaşama standartları durmadan artarken ve yoksulluk düşerken, 1970'lerin sonlarından itibaren bu trend durmaya başlamıştır. Bretton-Woods'un çöküşü, kur oranlarına dalgalı bir yapı kazandırmış ve merkez bankalarının kontrolünde olmayan "off-shore" sermaye piyasalarının
  11. 11. büyümesine yol açmıştır. Petrol krizi ise, petrole bağımlı sanayi ülkelerini stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) ile karşıkarşıya bırakmıştır. Fiyatı birkaç ayda 12 kat artan ham petrol, maliyet enflasyonu, talep eksikliğinden kaynaklanan işsizlik vb.'ne neden olmuştur. Bu koşullarda, Keynezyen talep yönetimi uygulayan hükümetler bir ikilem ile karşıkarşıya kalmışlardır. Eğer, para ve mali talep reflasyonu^ ile işsizliğe karşı savaşımı seçerlerse, enflasyon oranları tırmanacak; diğer yandan sınırlayıcı mali ve para politikalarıyla enflasyona karşı savaş başlatırlarsa, bu sefer de sonuç kitlevi işsizlik olacaktır. 1980'lerin ortalarından sonra ise, uluslararası makroekonomik krizlerin etkisi azalmış, petrol fiyatları düşmüş ve yüksek faiz oranları en yüksek olduğu 1984 yılı seviyesinden aşağıya doğru inmeye başlamıştır. Çoğu ülkede istihdam tekrar artmaya başlamıştır. Bu gelişmelerle birlikte, I. Dünya Savaşı öncesinde mevcut olan mal, hizmet ve semiaye piyasalarmm uluslamrasılaşması düzeyine (yani uluslammsı ekonomik bütünleşmeye) ulaşılmış, daha sonra ise bu düzey aşılmıştır. Ulusal finans piyasaları üzerindeki kontrol 1990Tı yılların başında kaldırılmış, başta AT olmak üzere birçok ülke finans piyasalarını deregüle etmiştir. GATT ve WTO toplantıları sonrasında varılan anlaşmalar, ulusal mal, hizmet ve yatırım piyasalarını komyucu ihracat vergilerini ve maddi kısıtlamaları yavaş yavaş azaltmıştır. Avrupa'da da. Tek Pazar programı (Single Europe) ile, ürün piyasalarının tam bütünleşmesini sınırlayan engeller ortadan kaldırılmış ve geniş bir alan uluslararası rekabete açılmıştır^. AB bununla da kalmamış, ardından bir Parasal Birlik (European Monetary UnionEMU) gerçekleştirerek, para ve kur oranı politikalarını ulusal hükümetlerin kontrolünden almış, bu şekilde gerçek sermaye mobilitesinin önündeki son ve çok önemli bir engeli de kaldırmıştır. Bu yeni gelişmeyle birlikte, firmalar artık Parasal Birlik alanı içinde istediği düşük maliyetli yerlere yatırım yapabilmekte, bunu yaparken kur dalgalanmalarını ya da tarife dışı engelleri düşünmek zomnda kalmamaktadır. Öte yandan, yeni yapı sosyal ilişkileri de değiştirmiştir. IL Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan refah devletinin temel taşları erimiş, yok olmuştur. Bunda, özellikle insanlar arasındaki dayanışma duygusunun zayıflaması büyük bir rol oynamaktadır. Son nesiller, büyük ölçekli depresyon veya savaşın getirdiği sıkıntılarla başetmek zomnda kalmamış, daha farklı ekonomik ve sosyal
  12. 12. yapılar içinde yaşamaya ve çalışmaya başlamıştır. Bu tür ortak tecrübenin kaybolması, sosyal dayanışma ve vatandaş olmaktan kaynaklanan sosyal haklar düşüncesinin cazibesini yitirmesine yol açmış, sosyal dayanışmaya olan desteği azaltmıştır. Birinci tespite göre; uzun dönemde refah devleti, sağlıklı bir piyasa ekonomisi ile bağdaşamaz. II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan istisnai ekonomik büyüme koşulları, refah devletinin genişlemesine izin vermiştir. Ancak, politik sağ açısından, değişen uluslararası ekonomik koşullar altında ekonomik büyümeyi sürdürebilmek, refah devletinin, ciddi anlamda ekonomiden elini çekmesiyle mümkün olabilecektir. îkinci tespit, refah devletinin geçmişte yaşanan geUşmesini, modem kapitalisttoplumların evriminin bir ayrılmaz parçası olarak görmekte ve refah devletinin artık ulaşacağı en son sınıra kadar büyüdüğünü ileri sürmektedir. Dolayısıyla, refah devleti daha fazla büyümeyecek, aksine gittikçe küçülecektir. Lakin, büyük çapta bir küçülme de görülmeyecektir. Üçüncü tespite göre ise; uluslararası ekonomi politikte meydana gelen değişimler, uzun zaman boyunca ulusal refah devletleri lehine kamuoyundaoluşan desteğe zarar vermektedir. Ulus-devletlerin, ulusal işgücü hareketlerinin ve yerel sermayenin gücü, daha fazla uluslararasılaşma ve modem dünya ekonomisinin deregülasyonu ile birlikte kaybolmaktadır. Keynezyen Refah Devleti, bu yeni uluslarası ekonomi politik ile bağdaşmamaktadır. Beşinci tespit ise; refah devletinin, belirli bir sosyal ve ekonomik gelişim düzeyinde, belirli refah hizmetlerinin sağlanmasında uygun bir araç olarakgörev yaptığına, ancak yeni ekonomik koşulların, bu tür refah önlemlerinigiderek gereksiz kıldığına işaret etmektedir. Dikkat çekici bir şekilde. Batısanayi ekonomilerinde genişleyen tüketici tercihi, devletin sunduğu refaha karşı bir memnuniyetsizlik, piyasa tarafından sağlanan refah hizmetlerinde iseartış doğurmuştur. Devlet de, yeni dönemde piyasa, kâr gütmeyen kuruluşlarve sivil toplum ile birlikte hareket etmeyi yeğlemektedir
  13. 13. Bunalımı Doğuran Faktörler 1 . Keynezyen Ekonomik Politikaların Başarısızlığı ve Ekonomik Anlayışın Değişimi 2 . Finansal Krizin Başgöstermesi 3. Refah Hizmetlerine Olan Talebin Artması 4. İş Piyasalarının Yapısal Değişimi 5. Sosyal Yapının Değişmesinden Böylece, 20.yüzyılın son çeyreğiyle birlikte, 20. yüzyılın politik, ekonomik ve teknik gelişmelerinin bir ürünü olan refah devletinin, yeni dünyanın gereklerini yerine getirmekten uzak olduğu ve uluslararası rekabet ortamında ülkelerin gelişmesine engel olduğu, onlara ayakbağı olduğu görüşünü dile getiren kimi yazarlar, refah devletinin sonunun geldiğini ifade etmeye başlamışlardır. 1945'ten itibaren, özellikle gelişmiş ülkelerde devletlerin en temel hedefi, vatandaşlarma tam bir refah sağlama, bu amaçla her türlü sosyal refah önlemlerini alma iken, 1975'ten sonra bu hedefin değiştiği, ekonominin önplana geçtiği ve insana yönelik harcamalann ekonomik yarışta engel olduğu anlayışmm benimsendiği görülmektedir. Çünkü, sanayi döneminin üretim yapısına uygun eski refah sisteminin, yeni toplumsal yapının doğurduğu gereksinimlere cevap veremediğine, bu nedenle başta finansal olmak üzere birtakım krizlerin oluşmasına yol açtığına ve sonuç olarak 1970'H yılların sonlarına gelindiğinde birçok refah devletinin kriz içerisine girdiğine inanılmaktadır. Birçok refah devletinin kriz içerisine girmesinin hiç şüphesiz birçok nedeni vardır. Petrol krizleri, Keynesci ekonominin yetersizliği, sosyal refah kurumlarının kamu üzerinde artan mali yükleri ve iş piyasası üzerindeki olumsuz etkileri bunlar arasında sayılabilir. Herşeyden önce, 1950'li yıllardan itibaren giderek artan genel kamu harcamaları, özellikle de kamu sosyal harcamaları, devletleri finansal bunalıma sokmuş, küreselleşen ekonomilerin rekabetgüçlerinin önünde büyük bir engel olarak görülmeye başlanmıştır. Nitekim, bir yandan harcamalar,
  14. 14. kamu açıkları ve ulusal borçlar artarken, diğer yandan da vergilerin düştüğü ve devlet gelirlerinin azaldığı gözlenmiştir. Öte yandan, refah devletlerinin demografik yapılarında yaşanan değişimler de, refah devleti krizinin bir diğer ayağını oluşturmuştur. Öncelikle, refah düzeyi yüksek gelişmiş refah toplumlarında, ortalama ömür artmış, yaşlıların genel nüfusa oranlan yükselmiş, dolayısıyla nüfusun yaşlanma sorunu ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda, bu toplumlarda aile yapısında da bozulmalar başgöstermiş, boşanmalar, tek ebeveynli ailelerin sayısında artış vb. gözlenmiş, bütün bunlar sosyal refah harcamalarının yükselmesine katkıda bulunmuştur. Bu nedenlerle, refah devletinin bunalımına yönelik çözüm arayışları olarak, bir Yandankamuharcamalannm azaltılmasına vemevcutsosyaIrefah kurumlarının reformuna, bir yandan da devletin üzerindeki sosyal sorumluluklarm diğer bazı kesimlere aktarılarak hafifletilmesine yönelinmiştir. Özellikle, sosyal yaşamın birçok yönünde olduğu gibi, refah devletlerinin en önemli ve en geniş hacimli fonksiyonu olan sosyal güvenlik alanında köklü değişim talep eden yeni sistem arayışları ortaya çıkmıştır. Reform gereği, gelişmiş olsun, geUşmemiş olsun hemen hemen bütün ülkelerde eş zamanlı olarak gündeme gelmiştir. Bu dönemde, II. Dünya Savaşı sonrası refah kapitalizminin "refah" ya da "sosyal" temelleri gerilediğinden, İngiltere, Amerika ve Yeni Zelanda gibi liberal felsefenin hakim olduğu ülkelerde dikkati çekecek bir şekilde, bir kez daha laissez-faire kapitalizminin yükselişe geçtiği görülmeye başlanmıştır. Yani, sosyal boyuta önem verenlerin değerlendirmesine göre, artan eşitsizlik ve kutuplaşma, büyüyen güvensizlik, yoksulluk ve sosyal gerileme tekrar yaşanmaya başlamıştır. Günümüzde refah devleti politikalarını değiştirmek, sosyal refah kurumlarını yeniden yapılandırmak, neredeyse bütün politikacıların gündeminin en üst sırasında yer almaktadır. Bir zamanlar sosyal demokratlar için bir amaç olan refah devleti, şimdi büyük bir değişim yaşayan dünyada sağ politikaların hedefi olmuştur. Yapılan araştırmaların birçoğunun ortaya koyduğu sonuç, az ya da çok, küreselleşmenin refah devleti uygulamalarını ve politikalarını olumsuz bir
  15. 15. şekilde etkilediği yönündedir. Özellikle, II. Dünya Savaşı'ndan beri izlenmekte olan keynezyen politikalar terkedilmiş, onun yerini liberal politikalar almayabaşlamıştır. 3-) UNDP ve ILO'nun Türkiye'deki önceliklerini konu başlıkları itibarıyla yazınız. UNDP: Yoksulluğun Azaltılması Türk hükümetinin yoksulluğun azaltılmasına yönelik geliştirdiği hedefleri destekliyor. Nihai amaç, Türkiye’de bölgeler arası yaşanan eşitsizliğin azaltılması için güçlü politikalar oluşturmak. UNDP 2008 yılında başlatılan Güney-Güney İşbirliği girişimi ile hükümetin yükselen donör ülke olma çalışmalarına destek veriyor. Bu girişim ile, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı’nın (TİKA) kapasitesini Paris Deklarasyonu’nu tam anlamıyla uygulayacak şekilde geliştiriliyor ve aynı zamanda Türkiye’nin deneyimlerini (toplumsal cinsiyet eşitliği, bölgesel rekabet gibi konularda) Avrupa ve Bağımsız Devletler Topluluğu bölgesi ve diğer bölgelerle paylaşılıyor. Demokratik Yönetişim Türkiye’de, son yıllarda Avrupa Birliği (AB) ile ilgili hedefleriyle uyumlu olarak ülkenin kalkınma ve reform gündemindeki değişen öncelikleriyle şekillenen yapısal reformlarla birlikte yönetişim yapılarında değişimler olmaktadır.İddialı kalkınma gündeminin bir parçası olarak, Türkiye yerelleşme, kamu yönetimi reformu ve sivil katılımla ilgili reformları hayata geçirmeye odaklanmıştır. Ulusal paydaşlardan gelen talepler doğrultusunda UNDP, ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerdeki temel kurumların kurumsal kapasitelerinin güçlendirilmesiyle demokratik yönetişim hedeflerini desteklemektedir.Hesap verebilirliğin ve ihtiyaçlara yanıt verebilen kurumların güçlendirilmesi, insani kalkınma için demokratik yönetişimin önemli bir unsurudur. UNDP, oluşturulan istişare platformları ve mekanizmalarıyla yasa yapmada, hizmet sunumunda ve karar verme süreçlerinde sivil katılımın ve gözetiminin güçlendirilmesi konusunda teknik destek vermektedir.Bu çabalar, UNDP’nin yerel yönetim reform programını destekleme, yerelleşme, eyönetişim ile ulusal insan hakları sistemlerinin güçlendirilmesi alanındaki işbirliklerini destekler niteliktedir.Kurumsal yönetim yapısına yönelik politika önerileri ve ceza hukuku alanında uzlaştırma
  16. 16. kurumunun geliştirilmesiyle yargı sistemlerinin etkinliğinin artırılması ve böylece adalete erişimin güçlendirilmesi de UNDP’nin hükümet ile yaptığı işbirliği içinde öncelikli alanlardandır. UNDP ayrıca kırılgan gruplara yönelik politika geliştirme konusunda da hükümete destek vermektedir; örneğin, yerinden olmuş kişilere kalıcı çözümler bulunması gibi.Benzer şekilde, kadınların güçlendirilmesi UNDP girişimlerinin odağındadır.Toplumsal cinsiyet bakış açısının tüm kalkınma programlarına ve uygulamalarına yaygınlaştırılması demokratik yönetişim alanındaki teknik yardım için önceliktir.Ortak payda niteliğindeki bu çabanın yanı sıra, kadın adayların ve aktivistlerin yerel siyaset ve karar verme süreçlerine katılımına yönelik çalışmalar hem UNDP hem de diğer BM kuruluşları tarafından kadının güçlendirilmesi alanında yürütülen girişimleri desteklemede önemli bir faaliyet alanıdır. Demokratik YönetiĢim Programı çalıĢma alanları: 1. Adalete Erişim ve Hukukun Üstünlüğü 2.İnsan Hakları ve Güvenlik Sektörü Yönetişimi 3. Yerel Yönetim ve Sivil Katılım 4. Kamu Yönetimi Reformu ve Yolsuzlukla Mücadele 5.Kadının Güçlendirilmesi ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği 6. Güney-Güney İşbirliği Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Ulusal Öncelik ve Hedef: Çevreyi korumak ve sürdürülebilir kalkınma için rekabet edebilirliğin artırılması. Beklenen Sonuç: Çevrenin ve kültürel mirasın sürdürülebilir kalkınma ilkeleri ile paralellik içinde, iklim değişikliği ve afet yönetimi de dikkate alarak korunması için uygulama kapasitelerinin ve politika oluşturmanın güçlendirilmesi. Çıktılar: Sürdürülebilir kalkınmanın güçlendirilmesi için ulusal ve yerel düzeyde iklime dayanıklı, yoksulları dikkate alan ve toplumsal cinsiyet eşitliğine dikkat eden politikaların, kurumların ve programların geliştirilmiş olması, politikalara dâhil edilmesi ve uygulanmasının sağlanması. Çevresel verimliliğin sağlanması ve izlenmesi için ulusal kapasitenin geliştirilmiş veri toplama ve bilgi sistemleri aracılığıyla güçlendirilmesi. i) Biyolojik çeşitlilik ve ekosistem hizmetleri, ii) iklim değişikliğine uyum ve azatlım, iii) sürdürülebilir orman ve arazi yönetimi, iv) kimyasalların güvenli yönetimi, v) sürdürülebilir kentler ve vi) biyokütle başlıklarını içeren stratejik çevre koruma alanlarının desteklenmesi için çevre fonlarına erişimin sağlanması ve buna yönelik pazar geliştirilmesi için ulusal kapasitenin geliştirilmesi. Ulusal İklim Değişikliği Uyum Stratejisi ve İklim Değişikliği Eylem Planı’nın geliştirilmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliliğine yönelik farklılaştırılmış etkileri de dikkate alarak uygulanması. Afet risk azaltım stratejilerinin ulusal kalkınma planlarına entegre edilmesi.
  17. 17. ÇalıĢma Odak Alanları: • İklim değişikliği • Enerji (yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği) • Biyolojik çeşitlilik • Arazi bozulması • Su yönetişimi • Sürdürülebilir kalkınma • Kimyasallar (Kalıcı Organik Kirleticiler) • Afet risk yönetimi ve erken uyarı sistemleri Finansal Destek Sağlayan KuruluĢlar: 1. Küresel Çevre Fonu 1991’de kurulan Küresel Çevre Fonu (The Global Environment Facility-GEF); uluslararası sözleşmelerle kararlaştırılan küresel çevre hedeflerine ulaşılması için alınması gereken tedbirlerin getirdiği artan maliyetlerin karşılanması amacıyla yeni ve ek hibenin yanı sıra ve ayrıcalıklı fon sağlayan finansal bir mekanizmadır. GEF; uluslararası sözleşmelerle kararlaştırılan küresel çevre hedeflerinin yanı sıra kendi belirlemiş olduğu şu öncelikli alanları desteklemektedir: (a) biyolojik çeşitlilik; (b) iklim değişikliği; (c) uluslararası sular; (d) arazi bozulması, öncelikli olarak çölleşme ve ormansızlaşma; (e) ozon tabakasını incelten maddeler ve (f) kalıcı organik kirleticiler. GEF tarafından fon sağlanan program ve projeler, sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek amacıyla ülkelere uygun ve ulusal önceliklere göre tasarlanmaktadır. Bu programları ve projeleri uygulamadan sorumlu üç kuruluş bulunmaktadır: Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), (Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) ve Dünya Bankası. Yürütmeden sorumlu ise yedi kuruluş bulunmaktadır. Bunlar; Bölgesel Kalkınma Bankaları (Asya-ADB, Afrika-AFDB, Avrupa-EBRD, Amerika Ülkeleri Kalkınma Bankası-IADB), Birleşmiş Milletler Tarım ve Gıda Örgütü (FAO), Birleşmiş Milletler Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD) ve Birleşmiş Milletler Sınaî Kalkınma Teşkilatı (UNIDO). UNDP Türkiye’nin mevcut GEF destekli projeleri • Enerji o o o Elektrikli Aletlerde Enerji Verimliliği ile Pazarın Dönüştürülmesi (Ekim 2010-Aralık 2014) Sanayide Enerji Verimliliğinin Artırılması (Nisan 2010-Mart 2015) Binalarda Enerji Verimliliğinin Teşvik Edilmesi (Ocak 2011-Aralık 2015) • Biyolojik Çeşitlilik o Türkiye’nin Korunan Alanlar Sisteminin Güçlendirilmesi: Deniz ve Kıyı Koruma Alanlarının Sürdürülebilirliğinin Kolaylaştırılması Projesi (Haziran 2009-Ekim 2013) 2. Türkiye Hükümeti 3. Özel Sektör
  18. 18. 4. Sivil Toplum Kuruluşları ILO Genç İstihdamı Sosyal Güvenlik İş Sağlığı ve Güvenliği 4-) Poverty mapping neden yapılır? Nasıl etkin şekilde uygulanabilir? Türkiye uygulaması nasıldır? Yoksulluk Haritası Nedir? Yerel hizmetlerden herkesin faydalanması ve hizmetlerin kalitesinin arttırılması amacıyla sivil toplumun geliştirilip güçlendirilmesini hedefleyen “İyi Yönetişim- Kaliteli Yaşam” projesi, bu hedef doğrultusunda;  Mevcut durumda halkın hangi kesimlerinin yerel hizmetlere yeterince ulaşamadığının belirlenmesi;  Yeterli kamu hizmeti alamayan yoksul bölgelerde yaşam kaltesini yükseltmek için sivil i toplumun yerel otoritelerle ortak çalışmasının sağlanması;  Yerel planlama ve bütçe yapılırken yoksul bölgelerin ve ihtiyaçlarının dikkate alınarak katılımın sağlanmasını amaçlamaktadır. Bu amaçların gerçekleştirilmesi için yoksul bölgelerin ve bu bölgelerin ihtiyaçlarının belirlenmesi esastır. Bu kapsamda proje kapsamında yer alan illerde il içerisinde, ilçe köy ve mahallelerde yoksulluğun hangi bölgelerde yaygın olduğunu saptamak için ilin yoksulluk gelişmişlik haritasının çıkartılması hedeflenmiştir. Yoksulluk/Gelişmişlik haritası, il çapında toplanmış olan verilerin bilgisayar ortamında dijital harita üzerinde gösterilmesi olarak tanımlanabilir. Amacı Nedir? Proje kapsamında hazırlanacak olan yoksulluk/gelişmişlik haritasının amacı;  Yoksullukla mücadele etmek;  İlin genel sosyo -ekonomik durum ve dağılımı hakkında fikir sahibi olmak;  İl içersinde yoksul bölgelerin tespitini yapmak;  Yerel hizmet açısından öncelik verilmesi gereken bölgeleri ve konuları tespit etmektir.
  19. 19. 5-) Sosyal politika analizinde impact assessment vs. needs assessment nedir? Açıklayınız. 6- Türkiye de sosyal politikanın gelişimi Konunun Özeti Bir ülkede sosyal politikanın gelişiminden bahsederken o ülkenin sosyo–ekonomik koşullarına ve sosyal politikaların içinde geliştiği ortama değinmemek gerçekçi olmaz. Bu nedenle Türkiye’de sosyal politikanın gelişimi birbirinden çok farklı koşullara sahip olan iki dönem içerisinde; Osmanlı döneminden başlayıp Cumhuriyet dönemiyle devam edilerek değerlendirilmelidir. Osmanlı İmparatorluğu dönemi sosyal politika anlayışına bakacak olursak, devletin sadece içte ve dışarıda can ve mal güvenliğinden sorumlu olması, sosyal politikaların ağırlıklı olarak vakıflar tarafından yürütülmesi sonucunu doğurmuştur. 19. Yüzyıl ortalarına dek, ekonomik ve mesleki yaşamda esnaf örgütlerinin etkili olduğu görülmektedir. Tanzimat döneminde sanayileşmeye başlamış olan Osmanlı İmparatorluğunda ulusal sanayi Cumhuriyet dönemine dek önemli bir gelişme gösterememiştir. Diğer yandan İmparatorluğun öncelikle Ereğli maden ocaklarında çalışan işçilerin mesleki yönden korunmasını öngören politikalara pozitif hukuk kuralları ile işlerlik kazandırdığı görülmektedir. Ayrıca sosyal güvenliğe yönelik ihtiyaçları karşılamak amacıyla, 19. Yüzyıl sonlarında çeşitli nizamnamelerle kurulan biriktirme ve yardım sandıklarından yararlanılmıştır. Cumhuriyet dönemi ile birlikte sosyal nitelikli politikaların geliştiği görülmektedir. Devlet öncelikle Zonguldak ve Ereğli maden ocaklarında çalışan işçilerin korunmasını öngören politikalara hukuk kuralları ile işlerlik kazandırmıştır. 1929 Ekonomik bunalımı, ilk defa devlet müdahalesinin gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Bunalımdan sonra Batı toplumlarınca benimsenen planlı, karma ekonomi modeli ve dayandığı sosyal devlet anlayışı, Türkiye için bir örnek oluşturmuş, bazı hukuki düzenlemeler böyle bir ortam içinde işlerlik kazanmıştır. Türkiye’de sosyal nitelikli politikaların, sosyal refah devletinin gelişimine paralel şekilde 2. Dünya Savaşı’nın ardından, kapsam ve içerik yönünden hızla gelişmeye başladığı görülmektedir. Türkiye’de sosyal politikaların gelişimi özellikle 1960lı yıllarda hız kazanmıştır. Bu süreçte 1961 Anayasasının getirmiş olduğu demokratik ve özgürlükçe ortamın varlığı sosyal politika üzerinde oldukça önemli bir etki oluşturmuştur. 1970li yıllarda yaşanan siyasi ve ekonomik sorunlar, sosyal politikalar açısından pek çok olumsuzluğa da neden olmuştur. Hemen ardından 1980li yıllarla birlikte gelen Askeri Darbe, 1982 Anayasası ve küreselleşmenin etkisi sosyal haklarda erime ve sosyal politikalarda gerilemeye neden olmuştur. Küreselleşmenin ekonomi politikasını oluşturan neo liberal düşünce devletin küçülmesini ve sosyal görevlerini sınırlandırması yaklaşımı ile hareket etmektedir. Diğer yandan Türkiye’de ekonomik sorunların çoğalarak kronik hale gelmesi, sosyal politikaların
  20. 20. gereken önemi bulamaması ve gelişememesi sonucunu doğurmaktadır. Oysaki ekonomi politikalarının başarısı, sosyal politikalarla eş zamanlı olarak yürütülmesi ile mümkün olabilecektir. 4- Sosyal Politikanın Tarafları - Devlet Devlet felsefesi kuramları, devletin varlığını “koruyucu bir kurum” olmasında bulmuşlardır. Bu kuramların ortak tanımına göre “devlet”, “dışarıya karşı sınırları korumakla, içeride ise hukuk düzenini koruyup sürdürmekle görevli bir kurumdur.” Modern ulus–devlet öncesine ilişkin devlet ve birey anlayışı, bugünkünden farklı olup, önemli olan birey–üstü ve kutsal olan devletin bekasının sağlanmasıydı. Bireyler devlet için vardır, görüşü hakimdi. Ancak, devlet olgusunun evrimsel bir gelişim içinde bugün geldiği nokta, devletin birey için var olduğudur ve devlet sosyal refahın sağlanmasında temel bir göreve sahiptir. Devletin sosyal refah hizmetleri; genel sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, konut gibi insan kaynaklarının korunması ve geliştirilmesine yönelik hizmetler yanında, daha uzun bir şekilde sıralanabilecek hizmet türlerinden oluşmaktadır. Devlet, zaman içerisinde giderek artan bir şekilde, başta ekonomik ve sosyal alan olmak üzere, her tür toplumsal alana ilgisini ve müdahalesini artırmaya başlamıştır. “Seyirci devlet” anlayışından “müdahaleci devlet” anlayışına yönelen devlet, ilk önce düzenleyici görevler üstlenmiş, daha sonra bizzat üretici olarak ekonomik faaliyet içinde yer almış ve tabii bu esnada işveren fonksiyonuna da sahip olmuş ve giderek artan oranda sosyal görevler üstlenmeye, birtakım sosyal önlemler almaya başlamıştır. Devletin, sosyal düzenlemeler ve kurumlar aracılığıyla artan hizmetleri, toplumda devlete olan güveni artırmakta ve politik gerginlikleri azaltmaktadır. Dolayısıyla, toplumdan gelen talep ve baskılar, devlet yöneticilerini daha müdahaleci olmaya itmiştir. Devlet, başlangıçta liberal felsefeye tam bir sadakatle, kendisini sadece ülkeyi ve vatandaşları koruma, yani iç ve dış güvenlik ile sınırlamış, daha sonra fonksiyonlarını giderek genişletmeye başlamıştır. Artık, fiyat ve ücretlerin tespitinden iş piyasalarının düzenlenmesine, imar ve bayındırlık işlerine, ekonomide gereksinim duyulan bazı malların üretilmesine, sosyal güvenlik sağlamaya, kısaca her şeye el uzatmıştır. Günümüze kadar uzanan bir zaman dilimi içerisinde ise, devletin sosyal yaşama yoğun müdahaleleri olmaksızın, toplum yaşamının düzgün, huzurlu ve sancısız işlemesine olanak bulunmadığı düşünülmüştür. Böylece, “seyirci devlet”, “gece bekçisi devlet”, “jandarma devlet” tipinden, politik, ekonomik, hukuki ve toplumsal açılardan çok etkin bir “oyuncu devlet” ya da “baba devlet (Paternalist devlet)” tipine dönüşüm yaşanmıştır. Müdahaleci devlet anlayışı, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında ileri Batılı ülkeler tarafından benimsenmiş bir anlayıştır. Savaş sonrası dönemde devlet müdahaleci bir karaktere
  21. 21. sahiptir ve tam istihdama, makro–ekonomik talep yönetimine ve sosyal yardım ve sosyal refah hizmetlerinin geliştirilmesine odaklanmıştır. “Refah devleti’nin krizi”nin baş göstermesi ile müdahalecilik anlayışının sorgulanmaya ve giderek zayıflamaya başladığı görülmektedir. Bazı araştırmacılar, 1970’lerden sonra ekonomik düzende yaşanan bunalımı, aynı zamanda müdahaleci devletin bunalımı olarak da görürler ve yeni dönemde yaşanan küresel ekonomik düzene geçiş sürecinin, devletin yapısında bir değişimi de beraberinde getirdiğini, bunun da ekonomi üzerindeki devlet müdahalesini azalttığını, hiç değilse müdahalenin niteliğini oldukça değiştirdiğini savunurlar. Öyle ki, ücretler düzeyini artırarak, ekonomideki genel mal ve hizmet talebini artırmayı ve bu yolla tam istihdamı sağlamayı amaçlayan Keynesçi politikalardan, ücret düzeyleri üzerinden uluslararası rekabet gücü kazanmayı amaçlayan politikalara geçiş yaşanmıştır. Dolayısıyla, II. Dünya Savaşı sonrası yaşanan 25 yıllık dönem ile daha sonraki dönem arasında, müdahalecilik bakımından koyu bir çizgi vardır. 1970’lerden sonra benimsenen yeni anlayış ve izlenmeye başlanan yeni politikalar sonucunda, yarım yüzyıldan fazla bir süredir sosyal politika alanında tek başına olan devletin bu niteliğinin değişmeye başladığı, sosyal refahı sağlamada karma bir yapının ortaya çıktığı gözlenmektedir. “Refah karması” (welfare mix) olarak ifade edilen bu durum, sivil sektör, gönüllü sektör ve özel sektörün, kamu sektörüne sosyal refah sağlamada yardımcı olmaya başlamasını ifade etmektedir. Her ne kadar, bunların refah sağlamadaki katkıları henüz çok küçük boyutta olsa da, artık sosyal refah alanında bir çoğulculuk dönemi başlamış bulunmaktadır. 1970’lerin önce ve sonrası olarak devletin sosyal politikalardaki yeri özetle şu şekilde ifade edilebilir: Devlet (refah devleti), 20. yüzyıl boyunca, sosyal refah hizmetlerini en etkin ve en rantabl şekilde sunmuştur. Ancak, uzun zaman boyunca tek başına sosyal refah sağlayan devletin bu işlevi, küreselleşmenin gerçekleşmesi ve liberal felsefenin önem kazanmasıyla birlikte zayıflama sürecine girmiş ve “refah karması” olarak adlandırılan diğer bazı kurumlar (sivil sektör, gönüllü sektör, özel sektör ve dini kurumlar) sosyal refah sağlamada devlete yardımcı olmaya başlamıştır. Yeni ekonomik ve politik felsefe, sosyal alan dahil olmak üzere, devletin tüm alanlardan elini çekmesini öngörmektedir. Bu bağlamda, son çeyrek yüzyılda devlet dışındaki diğer sosyal refah kurumlarının teşvik edildiği, bunlardan yararlanılmak istendiği görülmektedir. Aslında, bu dönemde de devlet, sosyal refah sağlamada temel aktör olmayı sürdürmektedir. Ancak, devletin görevinin niteliği değişmiştir. Devlet, kendisi hizmet üretmek yerine, bu hizmetlerin gerçekleştirilmesinde bu kesimlere finansal destek sağlamayı ve hizmetlerin düzenlenmesinden sorumlu olmayı yöntem olarak benimsemektedir. - Sendikalar
  22. 22. Sosyal politikalar ve sendikalar arasındaki ilişkiyi anlamak için “Sanayi Devrimi”nin yaşandığı yıllar ve “İşçi Sınıfı”nın doğuşuna kadar gitmek gerekmektedir. Sanayi devriminin yaşandığı yıllarda geçerli klasik liberal ekonomi felsefesi ile hukuki eşitlik ve sözleşme serbestisine dayalı hukuk sistemi önce çalışma, daha sonra da yaşam koşullarının giderek ağırlaşmasına yol açmıştır. Yaşanan olumsuzluklar toplumların başka kesimlerine de yansıyarak büyük çalkantıların oluşmasına sebep olmuştur. Böylece sanayileşen ülkelerde, işçi kesiminin iş ilişkileri ve yaşamını korunması amacıyla kararlar almaya ve bu kararları yürürlüğe konulan hukuk kuralları aracılığıyla uygulamaya yönelmişlerdir. Bu yönde başlatılan uygulamalar sosyal politika olarak adlandırılacak sosyal bir bilim dalının doğmasına yol açmıştır. Sosyal politikanın önceki dönemlerde geçerli anlayışını yansıtan ve günümüzde dar olarak nitelenen tanımından da bu durum anlaşılabilmektedir. Dar anlamda sosyal politika; devletin işçi statüsü altında çalışanları, iş ilişkileri ve yaşamında kötü niyetli olabileceği varsayılan fabrika sahipleri ile olumsuz çalışma koşullarına karşı koruyabilmek amacı doğrultusunda benimsemiş olduğu ilkeler, bu çerçevede almış olduğu kararlar ve sürdürdüğü uygulamalardır (Altan, 20; 2007). Buradan hareketle sosyal politikalar ile sendika kavramları ve bu kavramların birbirleri ile olan ilişkileri incelenirken, sendika kavramı işçi sendikaları ve işveren sendikalarını kapsamasına rağmen, özellikle işçi sendikaları üzerinde durulacağı ve durulması gerektiği anlaşılmaktadır. Bugünkü anlamını 1839 yılında kazanan sendika kavramı ilk defa İngiltere’de bir bölge veya şehirde işçilerin genel çıkarlarını korumak amacıyla kalfalar arasında kurulup geliştirilen dostluk örgütlerinin ortak eylemlerini anlatmak için kullanılmıştır. Sidney ve Beatrice Webb’ler “Sendikacılık Tarihi” adlı eserlerinde işçi sendikasını, istihdam koşullarını korumak veya geliştirmek amacıyla işçilerin kurdukları sürekli bir birlik olarak tanımlamıştır (Uçkan ve Kağnıcıoğlu, 2011; 92-93). Bununla birlikte, “sendika, toplu eylem aracılığıyla üyelerin çıkarlarını korumak ve geliştirmek amacıyla işçiler tarafından oluşturulan bağımsız bir örgütlenmedir. Kapsam bakımından sendika, sadece üyesi olan işçilere karşı sorumlu olup herhangi bir kurum tarafından yönlendirilemez. Sendikanın amaçları, uygulamaları ve politikaları demokratik bir örgütlenme aracılığıyla üyeleri tarafından belirlenir” (Benli, 1997, 8) İşçi sendikalarının işlevlerini incelemek ve daha sonra sosyal politikaların amaçları ile karşılaştırmak, sendikaların, ne şekilde sosyal politikaların taraflarından ve devamın da kaynaklarından birisi haline geldiğini anlamak açısından önemlidir. İşçi sendikalarının işlevlerini şu şekilde sıralamak mümkündür;
  23. 23. Güç: işçi sendikaları işçiler açısından gücün en önemli aracıdır. Çünkü kendilerini tensil eden bir örgüt olmadan işçilerin bireysel olarak gücü, işverenler karşısında oldukça zayıftır. Ekonomik Düzenleme: Sendikaların benimsedikleri ideolojiler ne olursa olsun, amaçlarının başında üyelerinin ekonomik çıkarlarını korumak gelmektedir. Bu amaçlarını ise özellikle toplu pazarlık ve siyasi lobi faaliyetleri ile gerçekleştirmeye çalışırlar (Koray, 2000; 74). İş Düzenlemesi: Sendikalar temsilcisi oldukları işçilerin çalışma koşullarının belirlenmesinde işverenin tek taraflı düzenleme yetkisini kendileri ile paylaşılmasını istemektedirler (Koray, 2000; 73). Sosyal Değişim: sendikalar, üyelerinin taleplerinin ve siyasi ideolojilerinin bir temsilcisi olarak toplumu, üyelerinin beklentileri ve görüşleri doğrultusunda değiştirmeye çalışırlar (Uçkan ve Kağnıcıoğlu, 2011; 98). Üyelik Hizmetleri: sosyal refah devleti kavramı gelişmeden önce sendikaların, üyelerine karşılıklılık esasına dayanan çeşitli yardımlarda bulunmaları, en önemli işlevlerinden birini oluşturmaktadır. Bu yardımlar sadece greve katılan üyelerinin ücret kayıplarını karşılamak değil, aynı zamanda üyelerine işsizlik, hastalık, sakatlık ve ölüm halinde de yardım sağlamaktadır. 1950’li ve 1960’lı yıllarda sosyal refah devleti anlayışının gelişmesiyle birlikte sendikaların bu geleneksel işlevi önemini kaybetmeye başlamıştır (Uçkan ve Kağnıcıoğlu, 2011; 99). Bunun sebebi olarak refah devletlerinin yükselişi ve devletlerin “jandarma devlet” statüsünün değişerek “baba devlet” statüsüne doğru değişmeleri, sosyal politikaların uygulanması ve finansmanını büyük ölçüde üstlenmeleri gösterilebilir. Fakat özellikle 1970’li yıllardan sonra iş piyasasında yaşanan hızlı değişime paralel olarak sendikalar üye hizmetlerinde de değişime yönelmeye başlamışlardır. Günümüzde sendikalar mevut üyelerini koruyabilmek ve yeni üyeler kazanabilmek amacıyla geleneksel işlevlerinin yanı sıra modern ve işçilerin bireysel bir takım beklentilerine yönelik de yeni hizmetlerde sunmaya başlamışlardır. Bu hizmetler arasında düşük faizli banka kredileri, ucuz sigorta hizmetleri, seyahat indirimleri vb. sayılabilir (Uçkan ve Kağnıcıoğlu, 2011; 99). Kişisel Tatmin: Üyeler, sendika yönetiminde veya toplu pazarlık sürecinde yer alarak, karar alma süreçlerinde söz sahibi olmakta ve böylece kişisel tatmin düzeylerini arttırabilmektedirler (Uçkan ve Kağnıcıoğlu, 2011; 99). Sendikaların işlevleri ile sosyal politikaların ilgi alanları karşılaştırıldığı zaman, sendikaların sosyal politikanın bir aktörü olarak önemi ortaya çıkmaktadır. Altan (2007) sosyal politika isimli kitabında sosyal politika bilimi ile ilgili konu başlıklarını sıralarken şunlara yer
  24. 24. vermiştir; “İstihdam Politikaları”, İş ve Dinlenme Süreleri”, Ücret Politikalarının Dayanakları ve Çerçevesi”, Ücret Politikaları”, “Sakatların ve eski Hükümlülerin Çalışma Yaşamın Korunması”, “Kadınların, Çocukların ve Gençlerin Çalışma Yaşamında Korunması” (Altan, 2007; 4-5). Konu başlıkları incelendiğinde sosyal politikaların çok önemli bir kısmının iş yaşamı ve iş yaşamı içinde yer alan bireylerle ilgili olduğu görülmektedir. İş yaşamı ile bu kadar içli dışlı olan bir bilim dalının aktörlerinden bir tanesinin de “Sendikalar” olması kaçınılmaz bir sonuçtur. - Sivil Toplum Kuruluşları 18. yüzyılın mülk devletinden 20. Yüzyılın refah devletine dönüşümün sonucunda sivil özgürlüklerin (genel oy hakkı gibi) toplumun tüm üyelerine yaygınlaştırılması ve ulus-devlet sürecinin bir sonucu olarak yurttaşlık düşüncesinin gelişimi, modern sivil toplumun olmazsa olmaz koşulu sayılmaktadır (Tosun, 2001; 50). Bu açıklamadan yola çıkarak sosyal politika ile STK arasındaki ilişkiyi incelemeden önce STK ve sivil toplum kavramlarının açıklamasını yapmak doğru olacaktır. Sivil Toplum kavramı, devletin ve devlet otoritesinin dışındaki ekonomik ve toplumsal alanı nitelemek için kullanılan, kendi ilke ve kurallarına göre işleyen, otorite alanı dışında, kendi kendini düzenleyen, özerk alanları ifade etmek için de kullanılmaktadır. Diğer bir deyişle, devletin müdahalesi dışında birey ve grupların, kendi alanlarını düzenlemelerini ihtiva etmektedir. Diğer bir açıdan sivil toplum, birey ile devlet, toplum ile devlet arasındaki ilişkide, bireyin mi, yoksa devletin mi önde olduğu sorunu ile ilgilenmektedir (Kaya, 2001; 21). Daha yalın ve sade bir yaklaşımla sivil toplum, bireylerin kendi arzularıyla oluşturdukları ortak yaşam alanını ifade etmektedir (Çaha, 2012; 23). Çaha’nın da (2012; 23) belirttiği gibi kavramın modern dünyada kazandığı anlam itibariyle kullanımı sanayi toplumuna denk gelmektedir. Sivil Toplum Kuruluşu kavramı ise; sivil yönetimi icra eden kurum ya da örgütlere sivil toplum kuruluşları, kısa ve moda söylenişi ile “STK” adı verilmektedir (Talas, 2011; 391). Uğur (2011; 15) ve Keyman (2006; 21) eserlerinde ayrı ayrı belirttiği daha kapsamlı bir tanıma göre ise; Sivil toplum kuruluşu (STK), gönüllü üyeliğe dayalı ve topluma hizmete ve siyaseti etkilemeye yönelik resmi olmayan örgütlenmeler olarak sadeleştirilebilir. Tanımdan da anlaşılabileceği gibi sivil toplum kuruluşları ile sosyal politikaların yakından ilgili olması ve sivil toplum kuruluşlarının Uğur’un (2011; 15) ve Keyman’ın (2006; 21) tanımlarında görülen “topluma hizmet” olgusu çerçevesinde sosyal politikanın taraflarından birisi olması
  25. 25. normal karşılanmalıdır. Sivil toplum kuruluşlarının sosyal politikalardaki yerini incelemek gerekirse bunu sanayi devrimi ile birlikte ele almak gerekir. Sivil toplum hem geçmişte hem de günümüzde önemli fonksiyonu olan sosyal refah kurumlarındandır. Sanayi Devrimi’ne kadar olan çok uzun zaman boyunca, gelişmiş ülkelerde ve diğer ülkelerde sosyal politika uygulamalarının gönüllülük ve karşılıklı yardım esasına dayalı olan hayırsever organizasyonlar tarafından sağlandığı görülmektedir (Özdemir, 2007; 356). Bu durum çok uzun bir süre devam etmiştir. Ancak, Sanayi Devrimi ortaya çıkıp da sosyo– ekonomik yapı büyük oranda değişmeye başlayınca, sosyal politika sağlayan kurumların da değiştiği, sanayileşmeyle birlikte, sosyal refah hizmetlerinin sağlanmasında devletin ön plana geçtiği, uzunca bir süre, devletin sosyal refah sağlama işlevini tek başına üstlendiği gözlenmektedir. Çünkü bu dönemde sosyal yardıma gereksinim duyan toplum kesimleri genişledikçe, gönüllü sektör kendi kaynaklarıyla tek başına bu sorunun üstesinden gelemez olmuş, devletin sosyal yaşama müdahalesi zorunlu hale gelmiştir (Özdemir, 2007; 357). Ancak, 1970’li yıllardan itibaren ortaya çıkan neo–liberal akımın, devleti verimsiz ve etkinsizlikle suçlayarak, diğer birçok alanla birlikte sosyal politikadan da çekilmeye zorlaması sonucunda, sivil toplum kuruluşlarının nitelik ve nicelik olarak yeniden gelişmeye başladığı görülmüştür (Özdemir, 2007; 357). Sivil toplum kuruluşlarının önem kazanmasında, her şeyi değiştiren ve dönüştüren küreselleşmenin, refah devletlerinin küçültülmesi yönündeki baskıları önemlidir. Bu baskılar sonucu, piyasalar ve gönüllü kuruluşlar sosyal refah hizmetlerinin sunumunda önem kazanmaya başlamıştır (Özdemir, 2007; 357). Sivil toplum kuruluşları, 1980’lerden itibaren özellikle gelişmiş Batı ülkelerinde sosyal politikanın sağlanmasında yeni bir yöntem olarak tekrar ilgi görmeye başlamıştır. Merkezi yönetim, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları arasında hizmet paylaşımı ortaya çıkmış, devletin, gönüllü kuruluşlarla ileri düzeyde işbirliği yaptığı gözlenmiştir. Devlet, bazı hizmetleri üretmek yerine bu kurumlardan almayı tercih etmiştir. Özellikle 1970’lerden sonra canlanmaya başlayan bu süreç, çoğu ülkede karma refah hizmetlerinin önemli bir kısmını oluşturmaktadır 5- Sosyal Politikanın Uluslararası Boyutu Sosyal politikanın uluslararası kaynaklarına bakıldığı zaman ön plana çıkan bazı kurumlar “International Labor Organization/Office (ILO) – Uluslararası Çalışma Örgütü (UÇÖ)”, “United Nations (UN) – Birleşmiş Milletler (BM)” ve uluslararası bazı işçi ve işveren
  26. 26. sendikalarıdır. Bunların dışında bir çok kurum ve kuruluş sosyal politikalara taraf olmakla birlikte öncelikle ön plana çıkan kurumlar olarak bunlar gösterilebilir. -ILO A. SOSYAL POLİTİKA VE ULUSLARARASI ÇALIŞMA ÖRGÜTÜ (UÇÖ) Uluslararası Çalışma Örgütü, 1919’da imzalanan Versay Anlaşmasında öngörülen Milletler Cemiyeti ile ortaya çıkmıştır. Amaç, Birinci Dünya Savaşından sonra giderek büyüyen sorunlara yönelik sosyal reform niteliğinde çözümler bulmak ve reformların uluslararası düzeyde uygulanmasını sağlamaktı. İkinci Dünya Savaşından sonra, Philadelphia Bildirgesi ile birlikte, ILO'nun temel amaç ve ilkeleri dinamik bir yeniden oluşum ve genişleme sürecine girmiştir. Bildirge, savaş sonrası ulusal bağımsızlıkla birlikte büyümeyi öngörmüş, gelişmiş dünya ile büyük ölçekte teknik işbirliğinin başlangıcının müjdecisi olmuştur. ILO 1946’da, henüz yeni oluşturulan Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nın ilk uzmanlık kuruluşu olmuştur. ILO 1969’daki 50. kuruluş yıldönümünde Nobel Barış Ödülü’nü kazanmıştır. ILO, Yönetim Kurulu tarafından atanan bir Genel Direktör tarafından yönetilmektedir (http://www.ilo.org/public/turkish/region/eurpro/ankara/about/ilo_tarih.htm). Gülmez ’in de (2011; 77) belirttiği üzere ILO’nun yapısının temel özelliği ve kendisini öteki uluslararası ve bölgesel kuruluşlardan ayıran yanı, üçlü yapı ya da üçlülük ilkesidir. Örgütün omurgası olan üçlülük, yalnızca anayasal organlarda değil, öteki organların oluşumunda da uygulanır. Üçlülük ilkesi; resmi ve sosyal tarafların temsilcilerinin kural üretme ve kuralların uygulanmasını denetleme süreçlerinde bir araya getiren ilkedir. Devlet, işçi ve işverenlerin (örgütlerinin) örgütün kural üretme etkinliğinin tüm aşamalarına katılımı, konferans gündeminin belirlenmesinden kuralların uygulanmasının denetimine değin sağlanmıştır. Her ülke konferansta 2 devleti 1 işçi ve 1 işveren temsilcileri ile temsil edilmektedir1. (Gülmez, 2011; 78-80).İşçi ve işverenleri temsil eden delegeler; ülke genelinde en çok üyeye sahip bulunan en üst mesleki örgütlerle (sendikalarla) anlaşılarak hükümetler tarafından belirlenir (Altan, 2007; 92). Örgütün Anayasal2 organları “Uluslararası Çalışma konferansı”, “Yönetim Konseyi” ve “Uluslararası Çalışma Bürosu” olmak üzere üç tane ana organı vardır (Gülmez, 2011; 90). Altan (2007) dar anlamda sosyal politikanın tanımını “devletin işçi statüsü altında çalışanları, iş ilişkileri ve yaşamında kötü niyetli olabileceği varsayılan fabrika sahipleri ile olumsuz çalışma koşullarına karşı koruyabilmek amacı doğrultusunda benimsemiş olduğu ilkeler, bu çerçevede almış olduğu kararlar ve sürdürdüğü uygulamalardır.” şeklinde yapmıştı. Bu tanımdan hareketle amaç olarak kendisine 1919 yılında kurulduğundan beri sosyal adaletin ve uluslararası insan ve çalışma haklarının iyileştirilmesini (http://www.ilo.org/public/turkish/region/eurpro/ankara/about/ilo_amac.htm) benimsemiş bir kuruluşun sosyal politikanın taraflarından birisi olması gayet doğaldır. Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) Genel merkezi Bürüksel de olan uluslararası Sendika Konfederasyonu (ITUC), 2010 yılı itibariyle 155 ülkeden 175 milyon üyeye sahip, 311 ulusal üst sendikal örgütü bünyesinde toplayan bir uluslararası sendikal örgüttür3 (Uçkan ve Kağnıcıoğlu, 2011; 123).
  27. 27. ITUC’un Bazı öncelikleri şunlardır. * Çalışanların ve yoksulların hak ve çıkarlarına karşı hareket ettiklerinde uluslararası kuruluşlara karşı mücadele etmek. * Sendikal hak ihlalinin olduğu her durumu ortadan kaldırmak için çaba göstermek. * Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) belirlediği sendikal hakları savunan uluslararası standartları desteklemek. * İşyerlerindeki her çeşit ayrımcılığın sona erdirilmesi için kampanyalar yürütmek. -BM Birleşmiş Milletler (BM), büyük bir tahribat yaratmış korkunç bir savaş sonrasında, uluslararası ilişkileri istikrara kavuşturmak ve barışı daha sağlam temeller üzerine oturtmak için 1945 yılında kuruldu. Günümüzde, söz konusu faaliyetlerine ilave olarak çocuk gelişimi ve sağlığı, çevre koruma, insan hakları, yoksullukla mücadele ve ekonomik kalkınma, tarımsal kalkınma, eğitim, kadın hakları, doğal afet yardımı, atom enerjisinin barışçıl amaçlar için kullanılması ve iş ve işçi hakları gibi pek çok alanda çalışmalarını sürdürmektedir. Birleşmiş milletlerin amaçlarına bakıldığı zaman sosyal politikaların amaçlarından çok da farklı olmadığını görmekteyiz. Sosyal politikaların amaçlarını Birleşmiş Milletlerin amaçlarıyla karşılaştırabilmemiz için sıralamamız gerekirse (Altan, 2007; 7); Karşılaşılabilecek ekonomik, mesleki, sosyal nitelikteki her türlü riske karşı güvenceler veren sistemlerin yaratılıp, işletilmesi, Gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesi, Yoksulluk ile olumsuz çevre ve barınma koşulları ile savaşılması, Çocukların ve yaşlıların bakımı, gözetimi, Tüketici olarak aldatılmanın ya da yanıltılmanın engellenmesi, Ayrımcılığın önlenmesi vb. Birleşmiş milletlerin dört ana amacına bakılacak olursa (Birleşmiş milletler Hakkında Her Şey, 2008; 1); Uluslararası barış ve güvenliği korumak, Milletlerarasında dostça ilişkiler geliştirmek, Uluslararası ekonomik, sosyal, kültürel, insani sorunların çözümünde işbirliği yapmak, Temel insan hak ve özgürlüklerine gerekli saygının gösterilmesini teşvik etmektir. 6- İşsizlik ve İşsizlikle Mücadele Politikaları Gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ülkelerin önemlisosyalsorunlarınbaşındaişsizlikolgusugelmektedir.Ülkelerözellikle teknolojikolarakgelişirken,üretimsistemlerideğişmekteveiş gücününbugelişmelereayakuydurmasızorlamakta,nüfusartışınabağlıolarak istihdam imkanları yaratmak 3 uğraştığı artan en işgücüne sorun Türkiye’den ITUC üyesi sendikal örgütler; Türk-İş, DİSK, Hak-İş (İşçi Sendikaları Konfederasyonları) – KESK (Memur Sendikaları Konfederasyonu).
  28. 28. halinegelmektedir.Birekonomikdüzenindüzgünşekildeçalışıpçalışmadığı,geçerli ücretkarşılığıçalışmakisteyenherkeseişteminedilipedilemediğiile ölçülür. Bir ülkede bazı kişilerin çalışmak istedikleri halde işbulamamaları uygulanan ekonomik politikaların kusurudur. İşsizlik modern sanayinin bir sorunudur. İşsizlik sanayiye dayalı ekonomiksistemin yapısından kaynaklanmaktadır, bu nedenle de kişisel değil,sosyalbirsorundur. Küreselleşmeylebirlikte1980’lerdenitibarenuygulananekonomikpolitikalar,özelleştirmeler,sen dikalarıngüçsüzleşmesi,çokulusluşirketlerinucuzişgücüarayışındaolmasıgibietmenleryüzünden tümdünyada işsizlik oldukça önemli bir sorun haline getirmiştir.Türkiye’nin de bu gelişmelerden etkilenmemesi mümkün değildir.1980’lerden başlayarak ülkemizde de işsizliğin giderek ağırlaştığıgörülmektedir. Tarih boyunca ulkelere gore, sosyal ve ekonomik boyutları farklı olmakla birlikte, issizlik tum toplumların en onemli sorunlarının basında gelmistir. Đssizlik asıl olarak sanayi devrimiyle birlikte butun ulkelerde farklı boyutlarda olsa da gorulmeye baslanmıstır. Butun ulkelerde gorulmesine karsın issizlik, 1980’lere kadar asıl olarak gelismekte olan ulkelerin sorunu haline gelmistir. 1980’lerle birlikte neo-liberal politikaların uygulanmaya baslanmasının da etkisiyle, gelismis ulkelerin de sorunları arasına girmistir. İssizlik Turleri İssizlik turlerini oncelikle gizli issizlik ve acık issizlik olmak uzere iki genel gruba ayırmak mumkundur. Gizli İssizlik Herhangi bir uretim alanında isgucunun bir kısmının uretimden cekilmesi durumunda uretimde onemli bir azalma soz konusu olmuyorsa gizli issizlik soz konusudur.7 Gizli issizlikte acık işsizlikten farklı olarak kisinin bir isi vardır ve kisi teknik olarak issiz değildir.8 Gizli issizlik genellikle az gelismis ulkelerde tarımda ve kamu sektorunde yaygın olarak gorulmektedir. Acık İşsizlik Yukarıda yapılmıs olan issizlik tanımlarındaki; yani calısma isteğinde olunmasına rağmen is bulamama anlamındaki issizliktir. Yapısal İssizlik, Teknolojik İssizlik, Konjonkturel İssizlik, Mevsimlik İssizlik ve Gecici İssizlik olarak ortaya cıkar. Yapısal İssizlik Yapısal issizlik, bir ulkenin ekonomik yapısında olusan değişmelerden doğan issizlik turudur. Ulkelerin ekonomik, sosyal ve kültürel yapılarındaki ve alıskanlıklarındaki değismelere bağlı olarak ortaya cıkmaktadır. Teknolojik İssizlik
  29. 29. Bu issizlik turu, uretimde insan gucu yerine makinenin, teknolojinin kullanılması veya yeni uretim tekniklerinin kullanılması sonucu ortaya cıkan issizliktir. Ozellikle, sanayilesmis ulkelerde teknolojinin gelismesi sonucunda olusan makinelesme, kucuk isletmelerde ve zanaatlarda calısan bir kısım zanaatkar ve isciyi issiz bırakır. (Donemsel) İssizlik Konjonkturel issizlik, ekonomik yapıda talep değişmelerinden doğan dalgalanmalar nedeniyle ortaya cıkan issizlik turudur. Belli bir donemdeki toplam talebin azalması sonucunda uretimde ve yatırımlarda meydana gelen gerileme, issizliğe neden olur. Mevsimlik Đssizlik Mevsimlik issizlik mevsim değisiklikleri veya mevsimsel olarak mal ve hizmet taleplerinde ortaya cıkan azalma sonucu olusan işsizlik turudur.18 Mevsimlik issizlik, gelismekte olan ulkelerde tarım kesiminde ortaya cıkmaktadır. Tarım calısanları kısın issiz kalmakta, genel olarak da baska bir alanda calısmamaktadırlar. Gelismis ulkelerde ise sadece tarımda değil, turizm ve gıda gibi muhtelif sektorlerde de mevsimlere bağlı olarak issizlik ortaya cıkmaktadır. İŞSİZLİKLE MUCADELE YONTEMLERİ Literatur issizlikle mucadele yontemlerini pasif ve aktif istihdam politikaları olarak ikiye ayırarak ele almaktadır. Pasif istihdam politikaları, issiz bireylere is bulmak, istihdam yaratmak ve issizlik oranını azaltmak yerine, issizlik sorununun olumsuz sonuclarını ortadan kaldırmayı amaclayan, bunun için issizlere belirli miktarda ekonomik guvence sağlamaya yönelik onlemlerdir. Pasif istihdam politikaları genel olarak issizlik sigortası uygulamaları ve issizlik yardımı olarak ortaya cıkmaktadır.73 Pasif istihdam politikaları daha yoğun olarak gelismis ülkelerde uygulanan, issizlik nedeniyle ortaya cıkan satın alma gucunun dusmesini onleyerek issizliğin neden olabileceği toplam talep yetersizliğinden kaynaklanan issizliği onlemeye yonelik politikalardan olusmaktadır.74 Pasif istihdam politikalarının bir aracı olarak Đssizlik sigortasıyla ilgili yasal duzenleme Turkiye’de, 25.8.1999 tarih ve 4447 sayılı Kanunla hayata gecirilmistir. 4447 sayılı Kanun, issizlik sigortasıyla ilgili uluslararası belgelerde yer alan asgari norm ve teknikleri icermekte; issiz kalan isciye belirli bir sure “gelir guvencesi”, “yeni bir ise yerlestirmeyi” ve issizlik donemi icinde “mesleki eğitim” sağlama gibi unsurları birlikte kapsamaktadır.75 Đssizlik sigortası, kanun kapsamına giren sigortalı isciler icin zorunlu tutulmus ve ulke düzeyinde uygulanmak uzere 1 Haziran 2002’de yururluğe girmistir. Turkiye’de aslında issizlik yardımı (odeneği) kıdem tazminatı adıyla ilk kez 1936 tarihli Đs kanun’da yer almıs, 1960 ve sonrasında hazırlanan Đs Kanunlarında bu duzenlemeye devam edilmistir. 1475 sayılı Đs Kanunu’nda 1974 yılında yapılan değisiklikle kıdem tazminatına hak etmek icin calısılması gereken sure bir yıla indirilmiş ve kıdeme esas ucret tutarı da 15 gunden 30 gune cıkarılmıstır. Hazırlanan kanun gerekcelerinde kıdem tazminatının issizlikte ek bir guvence olduğu vurgulanmıstır. Ayrıca 1475 sayılı Đs Kanunu’nun 13. maddesinde hizmet akdinin feshinde isverenin ihbarda bulunması hukme bağlanmıstır. Đhbar suresi kıdeme gore 2 hafta ile 8 hafta arasında değismektedir. Đsveren bu ihbar suresine uymazsa bu sureyi karsılayacak ihbar tazminatı odemek zorundadır. Ozellestirme uygulamalarının yarattığı issizliğin kişilerde yarattığı ekonomik sonuclarını hafifletmek uzere, 24.11.1994 tarihli 4046 sayılı Kanunla, ĐSKUR tarafından is kaybı tazminatı odenmesi, yeni bir is bulma, meslek gelistirme, edindirme ve yetistirme eğitimi
  30. 30. verilmesi ve issizlik suresince hak sahiplerinin sosyal sigorta primlerinin odenmesi katkıları da duzenlenmistir. Aktif istihdam politikaları ise istihdam yaratmaya yönelik politikalardır.77 Aktif istihdam politikaları isgucu talebini arttırmaya ve issizliği onlemeye yonelik onlemler ile yeniden eğitim, erken emeklilik, isgucu hareketliliğini sağlayıcı olan bir cok onlem ve uygulamayı icermektedir78. Aktif istihdam politikalarının baslıca etkisi, issizlik surelerini kısaltarak bireylerin daha cabuk is bulmasını sağlamak olmaktadır.79 Turkiye’de aktif istihdam politikası uygulamalarından en önemli orneğini mesleki eğitim ve is arama yardımı merkezli politikalar olusturmaktadır. Buna gore mesleki eğitim kursları; Milli Eğitim Bakanlığı, ĐSKUR ve KOSGEB tarafından sağlanmaktadır. Yerel yonetimler de actıkları meslek kursları ile bu kurumlara destek olmaktadırlar80.Ayrıca ĐSKUR ve ozel istihdam buroları aracılığıyla da is bulma faaliyetlerine yardımcı olunmaktadır. Aktif istihdam politikalarına yonelik olarak ayrıca devletin yatırımları ve istihdamı arttırmaya yonelik tesvikler vermesini sağlayan yasal duzenlemeler yapılmaktadır. 21.1.1998 tarihli 4325 sayılı “Olağanustu Hal Bolgesinde ve Kalkınmada Oncelikli Yorelerde Đstihdam Yaratılması ve Yatırımların Tesvik Edilmesiyle Đlgili Kanun” gelir ve kurumlar vergisi vb. gibi istisnalar sağlayarak, yatırımları tesvik etmeye matuf, bu bolgede istihdam sağlamaya yonelik duzenlenen ilk kapsamlı duzenlemeyi olusturmustur. Daha sonra cesitli yasal duzenlemelerle (4747 sayılı Kanun, 5084 sayılı Kanun, 5350 sayılı Kanun)* istihdam tesvik edilmeye calısılmıstır. 7- Gelir Dağılımı ve Yoksulluk Gelir, mal veya hizmet üretimi sonucunda ortaya çıkan ayni ya da nakdi getiri olarak tanımlanabilir. Gelir dağılımı da mal veya hizmet üretimi sonucunda ortaya çıkan gelirin bireyler arasındaki dağılımını ifade etmektedir. Bireylerin üretimden elde edilen gelirden aldıkları pay, yani gelir dağılımı sonucunda kendilerine düflen gelirin düzeyi ise bu bireylerin söz konusu üretim sürecinde sahip oldukları role, öneme ve ağırlığa göre değişlmektedir. Gelir Dağılımı ve Yoksulluk Belirli bir millî gelir düzeyinde, bir ülkenin gelir dağılımının yapısı, o ülkedeki yoksulluk düzeyini doğrudan belirlemektedir. Örneğin, Brezilya’da olduğu gibi, göreceli olarak yüksek bir kişi başı millî gelire sahip olan ülkelerdeki adaletsiz gelir dağılımı bu toplumlarda yoksulluğun önemli boyutlarda olmasına neden olmaktadır. Öte yandan, Kosta Rika, Brezilya ile aynı düzeyde kişi başı millî gelire sahip olmasına rağmen gelir dağılımının daha düzgün olması sebebiyle bu ülkede yoksulluk Brezilya’ya oranla daha azdır. Yine, bir ülkede sağlanan ekonomik büyümenin yoksulluğu azaltma derecesi de ülkedeki gelir dağılımı yapısına bağlıdır. Buna göre, ekonomik büyümedeki 1 puanlık artış, gelir dağılımında adaletsizlik olan Zambiya’da yoksulluk düzeyini sadece %0.21 oranında azaltırken, gelir dağılımı göreceli olarak daha adaletli olan Malezya’daki yoksulluk düzeyini tam %3.4 oranında azaltmaktadır. 8- Sosyal Güvenlik Sosyal güvenlik bireyi tüm yaşamı boyunca yakından ilgilendirmektedir. Sosyal güvenlikle insan arasındaki bağ, birey daha anne karnında iken başlamakta ve çocukluk, gençlik ve yaşlılık dönemlerinde devam etmektedir. Sosyal güvenlik, sosyal riskler için var olmuş bir unsurdur. Bu riskler, herhangi bir tehlikeden farklı olan ve sosyal güvenliğin amacı
  31. 31. bakımından önem taşıyan tehlikelerdir. Sosyal rizikonun, ne zaman gerçekleşeceği bilinmemekle beraber, ileride gerçekleşmesi olası veya kesin olan ve buna uğrayan bireyin mal varlığında eksilmeye yol açan olay şeklinde tanımlanabilir. Sosyal güvenliğin sağlanması için bazı teknik uygulamalara veya yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Sosyal güvenlik hedeflerinin gerçekleştirilmesinde kullanılan finansman yöntemleri; kapitalizasyon ve dağıtım yöntemleridir. Bu çalışmanın amacı sosyal güvenliğin finansman yöntemleri ve sorunları hakkında bilgi sunmaktır. 12- Dezavantajlı Gruplara Yönelik Sosyal Politikalar -Özürlüler BM verilerine göre özürlüler dünya nüfusunun %10’unu oluşturmakta, özürlülerin %80’ini gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadır. Ancak dezavantajlı gruplar içinde en büyük gruplardan biri olan özürlülere yönelik sosyal politikaların oluşturulması oldukça zaman almış, XIX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren özürlülere yönelik sosyal politikalar gelişmiş ülkelerde gündeme gelmeye başlamıştır. Günümüzde ise işgücü niteliği taşıyan özürlülere fırsat eşitliği çerçevesinde çalışma hakkı ve olanağı tanımak, işgücü niteliği taşımayan veya bakıma muhtaç durumda olan özürlüleri sosyal güvenlik veya sosyal bakım hizmetleri kapsamına almak, özürlülere yönelik sosyal politikaların temel amaçlarından biri hâline gelmiştir. Özürlülerin en önemli sorunlarından biri olan istihdam sorununu çözebilmek amacıyla gelişmiş ülkelerde çeşitli sosyal politikalar oluşturulmaktadır. Bu doğrultuda; özürlüleri istihdam edilebilir hâle getirilmek amacıyla özürlülere tıbbi tedavi ve tıbbi ve mesleki rehabilitasyon uygulanmakta, özel eğitim veya temel eğitim verilmektedir. İşverenlerin özürlü istihdamını sağlamak amacıyla da kanunlarla belli sayıda işçi çalıştıran işverenlere, belli sayı veya oranda işçi çalıştırma zorunluluğu getirilmesi (kota sistemi), bazı iş ve mesleklerin ülke çapında sadece özürlülere ayr›lmas› (tahsis yöntemi), baz› ifl ve mesleklerin kanunlarla belirlenen iflyerleri, çal›flma kolu veya mevkileri için özürlülere tahsis edilmesi (s›n›rl› tahsis yöntemi), özürlülere ifle girmekte öncelik ve tercih olana¤› verilmesi ( öncelik ve tercihlerin tahsisi yöntemi), iflverenlerin iflçi talepleri ile bofl ifllerini zorunlu olarak bir kuruma bildirmeleri ve kurumun bu talep ve bofl ifller do¤rultusunda özürlüleri ifle yerlefltirmesi, özürlü iflçi çal›flt›ran iflverenlere tazminat ödenmesi, vergi muafiyeti getirilmesi, evde çal›flma (Alkan Meflhur, 2004) tele çal›flma gibi çal›flma yöntemlerinin teflvik edilmesi söz konusudur. Özürlülerin korunmas› ile ilgili olarak uluslararas› örgütlerin farkl› tarihlerde oluflturduklar› çok say›da belge bulunmaktad›r. BM’nin özürlülerle ilgili önemli belgeleri aras›nda ‹nsan Haklar› Evrensel Bildirgesi’nin 25. maddesi, Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleflmesi’nin 6. ve 12. maddeleri, 20.12. 1971 tarihli Zihinsel Özürlülerin Haklar›na ‹liflkin Bildirge, 09.12.1975 tarihli Özürlü Haklar› Bildirgesi, 03.12.1982 tarihli Özürlüler ‹çin Dünya Eylem Program›, 20.11.1989 tarihli Çocuk Haklar› Sözleflmesi’nin 23.maddesi, 20.12.1993 tarihli Özürlüler ‹çin F›rsat
  32. 32. Eflitli¤i Konusunda Standart Kurallar ve 13.12.2006 tarihli Engelli Kiflilerin Haklar› Sözleflmesi say›labilir. ILO’nun özürlülerle ilgili önemli belgeleri aras›nda 22.06.1955 tarih ve 99 say›l› Özürlülerin Mesleki Rehabilitasyonu Hakk›nda Tavsiye Karar›, 01.06.1983 tarih ve 159 say›l› Özürlülerin Mesleki Rehabilitasyonu ve ‹stihdam› Hakk›nda Sözleflme ve 21.06.1988 tarih ve 168 say›l› Özürlülerin Mesleki Rehabilitasyonu ve ‹stihdam› Hakk›nda Tavsiye Karar› bulunmaktad›r. Avrupa Konseyi belgelerinden Gözden Geçirilmifl Avrupa Sosyal fiart›’n›n 15. maddesinde ve Avrupa Kentsel fiart›’nda özürlülere yönelik düzenlemeler yer almaktad›r. Türkiye’de özürlülere yönelik sosyal politikalar›n kapsam› henüz s›n›rl›d›r. Özürlü çal›flt›r›lma zorunlulu¤u ilk olarak 20.04.1967 tarih ve 854 say›l› Deniz ‹fl Kanunu ile getirilmifl, 12.08.1967 tarih ve 931 say›l› ‹fl Kanunu ile 25.08.1971 tarih ve 1475 say›l› ‹fl Kanunu’nda kota sistemine yer verilmifltir. 2022 say›l› 65 Yafl›n› Doldurmufl Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandafllar›na Ayl›k Ba¤lanmas› Hakk›ndaki Kanun ile iflsiz özürlüler ve 65 yafl üzerindeki yafll›lar belli bir gelire kavuflturulmufltur. 1982 Anayasas›’n›n 10., 50., 61/2 ve 42/7. maddelerinde de özürlülerle ilgili düzenlemelere yer verilmifltir. 4216 say›l› Yetki Kanunu’na dayal› olarak ç›kar›lan 571 say›l› Özürlüler ‹daresi Baflkanl›¤› Teflkilat ve Görevleri Hakk› nda Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 1981 y›l›nda kurulan Sakatlar› Koruma Milli Koordinasyon Kurulu kapat›lm›fl, 1997 y›l›nda Baflbakanl›k Özürlüler ‹daresi Baflkanl›¤› (ÖZ‹DA) oluflturulmufltur. Ayn› yetki kanununa dayan›larak çıkarılan 572 say›l› Baz› Kanunlarda De¤ifliklik Yap›lmas›na ‹liflkin Kanun Hükmünde Kararname ile çok say›da kanunun ilgili maddelerinde özürlülere yönelik düzenleme ve de¤ifliklik yap›lm›flt›r. Özürlülere yönelik en önemli düzenleme 01.07.2005 tarih ve 5378 say›l› Özürlüler ve Baz› Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde De¤ifliklik Yap›lmas› Hakk›nda Kanun ile gerçeklefltirilmifltir. . -Kadınlar Kadınlar tarihin her döneminde çalışma yaşamında sürekli olarak yer almış ancak ücretli işçi olarak çalışma yaşamına Sanayi Devrimi ile birlikte girmişlerdir. Bu dönemde kadınların çalışma yaşamına girmelerinde ekonomik nedenler, gelişen teknoloji, dokuma sektöründe erkeklere göre işveren açısından daha fazla tercih edilmeleri önemli rol oynamıştır. Ancak kadınların düşük ücret, uzun çalışma süreleri ve ağır çalışma koşulları altında çalıştırılmaları toplumsal tepkilere neden olmuş, bu tepkiler üzerine İngiltere’den başlamak üzere diğer Avrupa ülkelerinde kadınların çalışma yaşamında özel olarak korunmaları ile ilgili hukuki düzenlemeler yapılmaya başlanmıştır. Bunları uluslararası alanda yapılan ancak uygulanamayan bazı düzenlemeler izlemiştir. Kadın işgücü kullanımı XIX. yüzyılın sonunda metalürji, araba, kimya gibi ağır sanayilerdeki gelişmelere bağlı olarak geçici bir süre sınırlanmış, buna karşılık I. Dünya Savaş sırasında savaş koşulları nedeniyle kadınlar tüm iş kollarında çalışmak zorunda kalmışlardır. Savaş sonrasında ise yeni iş kollarına ve ticarete girmişlerdir. Ancak bu defa 1929 ekonomik bunalımı kadınların istihdamını olumsuz yönde etkilemiştir. II. Dünya Savaşı ile birlikte kadınlar yeniden erkeklerin yerine istihdam edilmişlerdir. I. ve II. Dünya Savaşları kadınların statüsünü etkilemiş, kadın-erkek eşitliğine yönelik akımlar güç kazanmaya başlamıştır. Geçmişten günümüze tüm dünyada kadınlar çalışma yaşamına katılma ve çalışma yaşamında başarılı olma konusunda çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu sorunlardan bir
  33. 33. bölümü cinsiyet ayrımcılığından bir bölümü iş- aile sorumluluklarının dengelenmesindeki zorluklardan kaynaklanmaktadır. Kadınların çalışma yaşamında karşılaştıkları cinsiyet ayrımcılığı uygulamaları eş ve meslek seçiminde, işe alınma, iş sırasında ve iş ilişkisinin sona ermesi aşamalarında ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de kadın işçileri korumaya yönelik ilk düzenleme ise 24.04.1930 tarih 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile yapılmıştır. Daha sonra 03.06.1936 tarih ve 3008 sayıl› iş Kanunu’ndan itibaren tüm iş kanunlarında kadın işçileri korumaya yönelik düzenlemelere yer verilmiştir. 1961 Anayasası’nda kadınların çalışma koşulları bakımından özel olarak korunacaklar› belirtilmiş, 1982 Anayasa’nın 10. maddesinde eşitlikle ilgili genel düzenleme içinde cinsiyet kavramına da yer verilmiştir. 07.05.2004 tarihinde 5170 sayılı Kanun’la bu maddeye “kadın ve erkek eşit haklara sahiptir. Devlet bu eşitliğin yaşama geçirilmesini sağlamakla yükümlüdür” fıkrası ile 07.05.2010 tarih ve 5982 sayılı Kanun’la “bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı yorumlanamaz” ek cümlesi eklenmiştir. Ayrıca Anayasa’nın 50. maddesinde kadınların çalışma koşulları bakımından özel olarak korunmaları, 70. maddesinde kamu hizmetlerine girme hakkı ve ayrımcılık yasağı ile ilgili düzenlemeler yapılmıştır. -Gençler Günümüzde evrensel olarak kabul edilmiş çocuk ve genç kavramı bulunmamakta, toplumların yapılarına, kültürlerine, inançlarına, ekonomilerine göre farklı tanımlar yapılabilmektedir. Genel olarak çocukluk dönemini gençlik döneminden ayırmak amacıyla yaş faktörü kullanılmakta ancak yaş faktörü de ülkelere, cinsiyete, kır ve kente göre değişebilmektedir. Yaş sınırının belirlenmesi konusunda da uluslararası belgelerde farklılıklar bulunmaktadır. Çalışma yaşamı açısından konu ele alındığında; çocuk işçi ve genç işçi kavramları konusunda da görüş birliği bulunmamakta, uluslararası örgütlerin çocuk ve genç işçi tanımında esas aldıkları yaş sınırı farklılık göstermektedir. Hatta aynı uluslararası örgüt tarafından oluşturulan sözleşmelerde bile çocukların asgari çalıştırılma yaşı ile ilgili olarak farklı zamanlarda farklı yaş sınırı belirlenebilmektedir. ILO 138 sayılı istihdama Kabulde Asgari Yaş Sözleşmesi’nde en az çalıştırılma yaşı 15 olarak kabul edilmiş, ülkelere belli koşulların varlığı halinde en az çalıştırılma yaşını bu yaşın altında belirleyebilmeleri konusunda esneklik tanınmıştır. Gelişmiş ülkelerde genç işçi tanımında alt sınır genellikle zorunlu eğitim yaşının sona erdiği yaş kabul edilmiştir. Üst sınır ise değişebilmektedir. Ancak BM ve Avrupa ülkelerinin büyük bölümünde 15-24 yaş arasında olanlar genç işçi olarak kabul edilmektedir. Çocukların ve gençlerin çalışma yaşamında korunması ulusal ve uluslararası belgelerde geniş bir biçimde düzenlenmektedir. Kanunlarda ve uluslararası belgelerde; en az çalıştırılma yaşının belirlenmesi, çocukların ve gençlerin çalıştırılabilecekleri işler, çalışma, dinlenme süreleri ve sağlık açısından korunmaları, öğrenim hakları, çocukların ve gençlerin işyerinde şiddet, taciz ve sömürüye karşı korunmalarına yönelik çeşitli düzenlemeler yer almaktadır. Çocuklar ve gençlerle ilgili BM belgeleri arasında; insan Hakları Bildirgesi’nin 25/2. ve 26/1. maddeleri, Ekonomik Sosyal Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 10/3. maddesi, 20.11.1959 tarihli Çocuk Haklar› Bildirisi’nin 7. ve 9. maddeleri ile 20.11.1989 tarihli Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde düzenlemeler bulunmaktadır. ILO günümüze kadar çocukların ve gençlerin korunması ile ilgili çok sayıda sözleşme ve tavsiye kabul etmiştir. Sözleşmeler; en az çalıştırma yaşı, çalışma koşulları, sağlık muayeneleri, sağlık ve güvenlik, gece ve yer altı çalışması ile mesleki eğitim konularında çocukları ve gençleri koruyucu düzenlemeler getirmektedir.
  34. 34. Türkiye’de ise çocukların çalışma yaşamında korunması ile ilgili ilk düzenleme 151 sayılı Kanun’la 1921 yılında yapılmıştır. Daha sonra 3308 sayılı iş Kanunu ve diğer kanunlarda çocuklar ve gençlerin çalışma yaşamında korunması ile ilgili çeşitli düzenlemelere yer verilmiştir. 1961 Anayasası’nda çocuklar ve gençlerin çalışma koşulları bakımından özel olarak korunacaklar› belirtilmiş, 1982 Anayasası’nın 10. maddesine 07.05.2010 tarih ve 5982 sayılı Kanun’la eklenen fıkra ile çocuklar için alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılamayacağı hükme bağlanmıştır. Anayasa’nın 50. maddesinde de kimsenin yaşına, cinsiyetine ve gücüne uygun olmayan işlerde çalıştırılamayacağı, küçüklerin çalışma koşulları bakımından özel olarak korunacakları belirtilmiştir. Hâlen Anayasa’nın dışında çok sayıda kanun, tüzük ve yönetmelikte çocukların ve gençlerin çalışma yaşamında korunmaları ile ilgili düzenlemeler bulunmaktadır. Çocuk işçiliğin önlenmesi amacıyla Türkiye 1992 yılında IPEC Projesi’ne katılmış, program kapsamında çeşitli projeleri uygulamaya koymuştur. -Eski Hükümlüler Eski hükümlü, genel olarak ifllemifl oldu¤u herhangi bir suçtan dolay› hakk›nda mahkumiyet karar› kesinleflerek hürriyeti ba¤lay›c› cezaya mahkum olduktan sonra cezas›n› tamamlayarak, cezaevinden ç›kan ve hükümlülük niteli¤i ortadan kalkan kifli olarak tan›mlanabilir (Bedük, 2010: 49). Eski hükümlülerin en önemli sorunlar›n›n bafl›nda iflsizlik gelmektedir. Eski hükümlülerin ifl bulmalar› ço¤unlukla bu kifliler yeterli vasfa sahip olmad›klar› için oldukça güçtür. Bu nedenle eski hükümlülere vas›f kazand›r›lmas› önem kazanmakta, bu amaçla eski hükümlüler genelde infaz kurumlar›ndaki süreleri s›ras›nda temel e¤itim, orta veya yüksek e¤itim ile mesleki e¤itime tabi tutulmaktad›rlar (Koçak ve Altun, 2010: 101-102 ). Eski hükümlülerin çal›flma yaflam›nda baflar›l› olmalar› ve toplumla bütünleflmeleri için ise sosyal rehabilitasyon büyük önem tafl›makta, bu amaçla çeflitli ülkelerde farkl› uygulamalara baflvurulmaktad›r (fiahin, 2002: 12-14). Ancak eski hükümlülerin ifl piyasas› için gerekli vasfa sahip olmalar› hâlinde bile toplumun ve iflverenlerin önyarg›lar› nedeniyle ifl bulmalar› oldukça güçtür. Bu nedenle özürlüler gibi eski hükümlüler için de kanunlarla kota sistemi veya iflverenleri eski hükümlü çal›flt›rmaya özendirici tedbirler getirilmekte, kendi ifllerini kurmalar› için parasal, ayni ve teknik destek sa¤lanmaya çal›fl›lmaktad›r (Altan, 2010: 203). Türkiye’de eski hükümlülere vas›f kazand›rmaya yönelik e¤itim programlar› ile onlar›n çal›flma yaflam›nda korunmalar› ile ilgili düzenlemeler henüz yetersizdir. Hâlen 4857 say›l› ‹fl Kanunu’nun 30. maddesinde sadece kamu sektörü için %2 oran›nda eski hükümlü çal›flt›rma zorunlulu¤u (kota) getirilmekte, kamu iflverenlerinin çal›flt›rmakla yükümlü olduklar› iflçileri ‹fiKUR arac›l›¤›yla sa¤lamalar› öngörülmektedir. Bu iflçilerin nitelikleri, hangi ifllerde çal›flt›r›labilecekleri, bunlar›n iflyerlerinde genel hükümler d›fl›nda ba¤l› olacaklar› özel çal›flma ile mesle¤e yöneltilmeleri, mesleki yönden ifle nas›l al›nacaklar› ise hâlen iki ayr› yönetmelik çerçevesinde düzenlenmektedir. -Yaşlılıar Yaşlılık; çocuk ve gençlikten sonra yaşamın kaçınılmaz son evresidir. Çocuk ve genç kavramı gibi genel kabul gören bir yaşlılık tanımı bulunmamaktadır. Yaşlılık kavramı toplumlara, kişilere ve zamana göre değişebilmekte, iklim, çevre, beslenme, yapılan işin niteliği, yaşam şekli, cinsiyet, kalıtım, kültürel özellikler genel bir yaşlılık tanımının yapılmasını
  35. 35. engellemektedir. Çalışma ekonomisi alanında 65 yaş yaşlılığın başlangıcı olarak genel kabul görmektedir. Yaşlıların korunması ile ilgili uluslararası belgeler diğer dezavantajlı gruplara göre sınırıdır. Yaşlılarla ilgili önemli uluslararası belgeler arasında BM insan Hakları Bildirgesi’nin 25. maddesi, Yaşlılık ilkeleri, Avrupa Konseyi’nin Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nın 23. maddesi ve Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nın 25. maddesi sayılabilir. Dünyada yaşlılara yönelik sosyal politikaların kapsamı ülkelerin ekonomik, sosyokültürel yapılarına ve zamana göre farklılık göstermektedir. Günümüzde gelişmiş ülkelerde yaşlılara yönelik sosyal politikaların temel amacı; yaşlıların ve ailelerinin yaşam kalitelerinin arttırılması, kişilerin sağlıklı ve başarılı yaşlanarak toplumsal yaşama daha aktif şekilde katılmalarının sağlanmasıdır. Dünyada yaşlılara yönelik sosyal politikalar arasında; yaşlılık sigortası, sosyal güvenlik garantisi olmayan veya gelir yetersizliği nedeniyle yoksul duruma düşen belli bir yaşın üzerindeki yaşlılara bu durumları devam ettiği sürece sürekli gelir veya aylık bağlanması, yaşlılara temel gereksinimlerini karşılamak üzere sürekli olmayan parasal yardım veya ayni yardımlar yapılması, muhtaç durumda olan yaşlılara başta sağlık hizmeti olmak üzere sosyal hizmetler sunulması sayılabilir. Yaşlılara sunulan sosyal hizmetler arasında kurumsal bakım hizmetleri büyük önem taşımaktadır. Kurumsal bakım hizmetleri; huzurevi, yaşlı bakımevi, sokak yaşlıları yardım evi, yaşlı apartmanları, yaşlı köyleri gibi kurumlar aracılığıyla verilmektedir. Bu kurumlar hukuki düzenlemeler çerçevesinde merkezî veya yerel yönetimler, özel kişiler, vakıflar, dernekler tarafından kurulabilmektedir. Türkiye’de yaşlılara yönelik sosyal politikaların kapsamı henüz sınırlıdır. Yaşlılara yönelik politikalar arasında yaşlılık sigortası önem taşımakta, buna ek olarak sayıları 170’i aşan kurum ve kuruluş tamamlayıcı sosyal güvenlik kurumu olarak üyelerine ek garanti sağlamaktadırlar. 28.03.2001 tarih ve 4632 sayılı Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanunu ile de Bireysel Emeklilik şirketleri oluşturulmuştur. Ayrıca 01.07.1976 tarih ve 2022 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkındaki Kanun ile 65 yaşını doldurmuş, hiçbir gelire sahip olmayan, muhtaçlığını kanıtlayan, Türk vatandaşlarına hayatta kaldıkları süre içinde aylık bağlanmaktadır. 29.05.1986 tarih ve 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu’nun belirlediği özelliklere sahip olan yaşlılar da herhangi bir yaş sınırı olmadan kanunun öngördüğü yardımlardan yararlanabilmektedirler. 18.06.1992 tarih ve 3816 sayılı Tedavi Giderlerinin Yeşil Kart Verilerek Devlet Tarafından Karşılanması Hakkındaki Kanun ile kanunun öngördüğü özelliklere sahip olan muhtaç yaşlı Türk vatandaşlarına yeşil kart uygulaması ile karşılıksız sağlık hizmeti sunulmaktadır. -Göçmenler Uluslararas› göçün geçmifli insanl›k tarihi kadar eskidir. Tarihin her döneminde insanlar ekonomik, siyasi, demografik veya co¤rafik nedenlerle bir ülkeden di¤erine göç etmek zorunda kalm›fllard›r (Kartal, 2008: 24-25) . Günümüzde bu göç dalgas› bütün h›z› ile devam etmektedir. 2050 y›l›nda göçmen say›s›n›n 230 milyona ç›kaca¤›, dünya nüfusunun %2,6’s›n›n göçmenlerden oluflaca¤› tahmin edilmektedir (Gökbayrak, 2006: 8). Uluslararas› göç; göç alan ve veren ülkeler aç›s›ndan ekonomik, siyasi, sosyokültürel sonuçlar do¤urmaktad›r. Bu nedenle ülkeler; uluslararas› göç politikalar›n› göç konusundaki temel öncelikleri ile ülkenin ekonomik, sosyal, istihdam, ticaret, sa¤l›k, kültür ve güvenlik politikalar› çerçevesinde belirlemektedirler. Genel olarak ülkelerin uluslararas› göç politikalar› göç alma ve ülkedeki göçmenlerle ilgili düzenlemelerle, göç verme ve göç verilen ülkelerdeki vatandafllarla ilgili düzenlemeleri
  36. 36. kapsamaktad›r. Göç alma politikalar›; göç kontrolü politikalar› ve göçmen politikalar›ndan oluflmaktad›r. Göç verme politikas› ise ülke vatandafllar›n›n di¤er bir ülkeye gönderilmesi ile ilgili kurallar›n belirlenmesi ile göçün ekonomik ve sosyal maliyetlerinin azalt›lmas›n› öngören düzenlemeleri içermektedir (Somuncu, 2006: 20-28). Göçmen iflçilerin göç ettikleri ülkede çal›flma yaflam›ndaki konumlar› ve karfl›laflt›klar› sorunlar onlar›n göç ettikleri ülkeye gelifl flekillerine ve sahip olduklar› vas› f düzeyine göre de¤iflmektedir. Göç ettikleri ülkenin mevzuat›na uygun olarak oturma ve çal›flma iznine sahip olan veya vatandafll›k hakk› kazanan, nitelikli göçmen iflçilerin çal 

×