• Like
KURTULUŞ PARTİLİ KAMU EMEKÇİLERİ POGRAMI
Upcoming SlideShare
Loading in...5
×

KURTULUŞ PARTİLİ KAMU EMEKÇİLERİ POGRAMI

  • 819 views
Uploaded on

Yeni Sevre Karşı Yaşasın İkinci Kurtuluş Savaşı! …

Yeni Sevre Karşı Yaşasın İkinci Kurtuluş Savaşı!
Şeriat Ortaçağdır!
Kahrolsun ABD-AB Emperyalizmi!
Yaşasın Halkların Kardeşliği! Yaşasın Sosyalizm!
Yaşasın Devrimci Sendikal Mücadelemiz!
Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!

More in: News & Politics
  • Full Name Full Name Comment goes here.
    Are you sure you want to
    Your message goes here
    Be the first to comment
No Downloads

Views

Total Views
819
On Slideshare
0
From Embeds
0
Number of Embeds
0

Actions

Shares
Downloads
0
Comments
0
Likes
1

Embeds 0

No embeds

Report content

Flagged as inappropriate Flag as inappropriate
Flag as inappropriate

Select your reason for flagging this presentation as inappropriate.

Cancel
    No notes for slide

Transcript

  • 1. KURTULUŞ PARTİLİKAMU EMEKÇİLERİ POGRAMI
  • 2. GİRİŞ Antiemperyalizm, Antifeodalizm, Antişovenizm, *KESK, bu üç temel ilkeye sıkı sıkı sarılan; *Yasak savıcı değil, küçük-büyük ama mutlaka az veya çok ka-zanımlarla sonuçlanacak hedeflere ulaşmak için ısrarlı ve militan birmücadele hattı izleyen; *Demokratik merkeziyetçi bir yığın örgütü olmayı hedeflemeli. *Bütün çalışmalarında bu üç temel ilkeden, militan mücadele hat-tından, demokratik merkeziyetçilikten bir milim bile sapmamaya aza-mi özeni göstermelidir. Antiemperyalizm! Antifeodalizm! Antişovenizm! Bu üç temel ilkenin günümüzde nasıl algılanması, altının nasıl doldu-rulması gerektiğine cevap verebilmek için öncelikle emperyalizmden, feo-dalizmden, şovenizmden ne anladığımızın ve emperyalizmin, feodalizmin,şovenizmin günümüzde büründüğü kılıfların, taktığı maskelerin, saldırıbiçimlerinin iyi anlaşılması gerekir. Yani: 3
  • 3. I- NASIL BİR DÜNYADA ve NASIL BİR TÜRKİYE’DE YAŞIYORUZ? AB-D (ABD + AB) Emperyalizminin Ilımlı İslam (Şeriat) maşasıyla başlattığı Yeni Sevrci bir sal- dırısı karşısındayız Ülkemiz, 1919 yılında başlayan ve 4 yıl süren bir Ulusal Kurtuluş Sava-şı sonucunda bağımsızlığına kavuşmuştur. O zamanın deyimiyle “7 Düve-le” (yani başta, bugün Avrupa Birliğini oluşturan emperyalist devletlergelmek üzere bütün emperyalistlere) karşı sürdürülen bu Antiem-peryalist savaşa halkımız Kuvayimilliye Savaşı demiştir. Bu savaştaTürkiye’nin tek dostu, tek müttefiki Devrimler Kartalı Lenin Usta veO’nun önderliğinde kurulan genç Sosyalist Sovyetler Cumhuriyeti’dir.Kuvayimilliye mücadelesinin zaferle sonuçlanmasında, dünyanın builk Sosyalist Cumhuriyeti’nin ve Lenin Usta’nın destekleri belirleyicibir rol oynamıştır. Kuvayimilliye’nin (Kurtuluş Savaşı’nın) vurucu gücünü her nekadar Osmanlı’dan gelen “Devlet Sınıfları”ndan “İlmiye” (Aydın-lar, özellikle de Aydın Gençlik) ve “Seyfiye” (Ordu, özellikle de OrduGençliği), kitlesini ise Kürdüyle, Türküyle emekçi halklar oluşturmuş-sa da, öncüsü Anadolu Burjuvazisidir. Kuvayimilliye hareketi aynı zamanda bir Demokratik DevrimHareketidir de. Yani Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı DemokratikDevrimle iç içe geçmiş, Anadolu burjuvazisi bu savaşla birlikte kendiDemokratik Devrimini de başarmıştır. Bu tamamlanmamış bir MilliDemokratik Devrimdir. Lenin Usta, Antiemperyalist nitelikte olduğuve bir Demokratik Devrim getireceği için, burjuva önderlik altındasürdürüldüğünü bildiği halde, bu savaşa Genç Sovyetler’in olanakla-rını seferber ederek olanca desteğini sunmuştur. Lenin Usta, Aralov’u Türkiye’ye gönderirken bu gerçeği şöyle ifa-de ediyordu: “(...) Kendimiz fakir olduğumuz halde Türkiye’ye maddi yardım- da bulunabiliriz. Bunu yapmamız gereklidir. Moral yardımı, yakınlık, dostluk, üç kat değeri olan bir yardımdır. Böylece, Türk Halkı yalnız olmadığını hissetmiş olacaktır.” (S. I. Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları, Birey ve Toplum Yayınları, 1985, s. 28-29) 5
  • 4. Sovyetler, güç durumdaki Kurtuluş Savaşı devrimcilerine büyük silah vepara yardımında bulundu Kurtuluş Savaşı komutanlarından Kazım Özalp,Anıları’nda Sovyetlerin Türkiye’ye 01.09.1920 – 01.06.1922 tarihleri ara-sında toplam 37.812 tüfek, 44.587 sandık fişek, 324 adet makineli tüfek, 66adet top, 200.573 adet mermi bağışladığını yazmıştır. (Kazım Özalp, MilliMücadele 1919-1922 cilt I, Türk Tarih Kurumu, 1988, s. 219) Bu, Sovyet yardımının bir bölümüdür. Tamamı da değildir. Ne yazık ki,halkımız sosyalizme sempati besler kaygısıyla bu yardımların üzeri örtül-mekte, gerçekler gizlenmektedir. Sovyet yazar Bagidov, bunlara ek olarak, sadece 1921 yılında 20.000gaz maskesi, 1.500 kılıç ve çok miktarda “başka askeri malzeme” verildi-ğinden söz etmektedir. Ayrıca, Bagidov’un belgelerle açıkladığına göre,Türkiye’ye 30 Ekim 1921’de Jivoy ve Rutkiy adlı iki savaş gemisi bağış-lanmıştır. Bunlara ek olarak, Türkiye’ye 8 adet yük gemisi verilmiştir. Buyük gemileri, Bagidov’un verdiği bilgiye göre 4.5 milyon altın lira değe-rindedir. Silah ve mühimmatın yanı sıra, Ekim Devrimi Türkiye’ye yüklü mik-tarda para yardımı da yapmıştır. Bunların dökümü resmi olarak ulaşılabilirdeğildir. Gene Bagidov’un aktardığına göre, 1921 yılında Türkiye’ye 6.5milyon Ruble değerinde altın bağışlanmıştır. Frunze ise gelirken berabe-rinde 1 milyon 100 bin Ruble altın bağış getirmiştir. Mayıs 1922’de 3.5milyon altın daha bağış yapılmıştır. Bagidov, bu yardımların daha sonrada devam ettiğini belirtir. (M. V. Frunze, Türkiye Anıları, Aktaran: Y. A.Bagidov, Kurtuluş Savaşı Yıllarında Azerbaycan-Türkiye İlişkileri II, YeniGün 2000, s. 61-63) Savaş boyunca Türkiye’nin yakıt ihtiyacının da SovyetAzerbaycanı’ndankarşılandığını belirtelim. İşte Sovyetler Birliği’nin maddi-manevi desteğini alan Kuvayimilliye-ciler, dünya ölçeğinde biri ilk, biri de son olan, iki şeyi başarmışlardır: Mustafa Kemal önderliğindeki bu mücadele, dünyanın zaferle so-nuçlanmış ilk Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı olup, emperyalizminzulmü altında inleyen mazlum milletlere örnek olmuştur. Emperyalizm aşamasına vardıktan sonra devrimci barutunu yiti-ren Burjuvazi, Demokratik Devrimlerden de elini eteğini çekmiştir.Bu nedenle özünde bir burjuva devrimi olan demokratik devrimlerede bundan böyle proletarya öncülük etmektedir. Türkiye’de Antiem-peryalist Kurtuluş Savaşı’yla birlikte kotarılan Demokratik Devrimise dünya ölçeğinde burjuva önderlikli Demokratik Devrimlerin so-nuncusu olmuştur.6
  • 5. Yalnız, önderliğin burjuva karakteri gereği (çağın artık emperyalizmçağı olması ve Anadolu burjuvazisinin son derece cılız olması da eklenin-ce) Devrim sonuna dek götürülememiş, güdük kalmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nde kapitalizm, Batı’dakinden farklı bir gelişimgöstermiştir. Serbest Rekabetçi dönemi yaşayan Batı kapitalizmi, Antikasömürücü sınıf olan Tefeci-Bezirgânlığın kökünü kazıyarak kapitalizm ön-cesi üretim ilişkilerini tasfiye etmiştir. Batı’daki bu dönemi yaşayamayanTürkiye kapitalizmi daha doğarken Tekelci Sermaye olarak doğmuş ve An-tika Tefeci-Bezirgân Sermayeyi yok etmek yerine, onunla ittifak kurduğuiçin kapitalizm öncesi üretim ilişkilerini tasfiye edememiştir. Bunun nedenlerini bir kez daha tekrarlarsak: 1-Türkiye’ye kapitalizmin Tekelci aşamada gelmesi, 2- Türkiye Burjuvazisinin güçsüz, cılız olmasıdır. Demokratik devrimi tamamlanamayan Türkiye’de Kuvayimilliye’nin“Bağımsızlık” ilkesinden de kerte kerte uzaklaşılmış ve 1950’li yıllardaDemokrat Parti’nin iktidarıyla birlikte emperyalizme bağımlılık tamamenperçinlenmiş, NATO’ya girilmiştir. Emperyalizme bağımlılık her gün arta-rak Kurtuluş Savaşı’yla parçalanan SEVR, “Sosyalist Kamp”ın çökmesiy-le günümüzde tekrar dayatılmaya başlanmıştır. Türkiye’yi artık Batılı Emperyalistlerin (uluslararası sermayenin/çokuluslu şirketlerin) kurdurdukları ULUSLARARASI PARA FONU (IMF)- DÜNYA BANKASI - DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ gibi ekonomik veCIA gibi casusluk örgütleri yönetmektedir. Türkiye, zaten Demokrat Parti iktidarından bu yana, emperyalistlerinyönettiği bir ülke durumuna düşürülmüştü. 1950’lerden bu yana Türkiye’dekimin Başbakan olacağına ABD karar vermektedir. Dahası, değiştirilecekBakanlar ve yerlerine atanacak olanlar bile Ankara’daki ABD Büyükelçi-sinin onay ve görüşleri alınarak gerçekleştirilmektedir. Ekonomimiz, emperyalizmin para gücü IMF’nin belirlediği prog-ramlara göre, yılda birkaç kez yerinde incelemeler, denetimler, kontrolleryapılarak yönetilmektedir. Harfi harfine uygulanan bu programlar, yerliyabancı Parababalarının (Finans-Kapitalin) daha fazla kâr etmesi uğrunahalkımızın her geçen gün biraz daha artan İşsizlik-Pahalılık cehennemateşinde kavrulmasını getirmektedir. Programın hayata geçirilmesi zorolacak ise emperyalistlerin casus gücü CIA eliyle emperyalizmin ordugücü NATO’nun “Bizim oğlanlar”ına, üç bin masum insanın canı pa-hasına 12 Mart, beş bin insanın canı pahasına 12 Eylül Faşist Darbeleritezgâhlattırılmaktadır. 7
  • 6. “Sosyalist Kamp”ın, İşçi Sınıfının Kurtuluş Bilimi olan Marksist-Leninist ideolojinin en temel prensiplerine uymadığı için 1991’de yıkılma-sından sonra, başını ABD’nin çektiği emperyalist haydutlar, sömürüleriniarttırmak için dünyanın mazlum halklarına yeni saldırılar başlattılar. Dün-ya ölçeğinde serbest dolaşımının önündeki engelleri tümden kaldırmak vetüm dünyayı tek bir pazar ve kâr alanı haline getirmek için bir dizi ekono-mik ve askercil kararlar aldılar. İnsanlığın açlıktan kırılması pahasına, o daolmadı mı Afganistan, Irak, Filistin’de olduğu gibi en son donanımlı mo-dern silahlarıyla yaşlı, kadın, çocuk demeden masum insanları acımasızcakatlederek bu kararları bir bir uygulamaya başlamışlardır. Günümüzde emperyalistler, tüm dünyada İşçi Sınıfına, Ulusallığa veHalklara dair ne varsa savaş açmaktadırlar. Sömürünün önünde hiçbir en-gel tanımamakta, hiçbir engel görmek istememektedirler. Kendi anavatan-larında dahi İşçi Sınıfının kazanımlarını geri alma savaşını başlatmışlardır.İşsizlik sigortasını kaldırmaya çalışmaktadırlar. Birinci ve İkinci Emper-yalist Paylaşım Savaşlarının getirdiği yıkımlar, acılar, dünya halklarınınbilincinde, böylesi acıların yaşanmayacağı biricik insancıl düzen olanSosyalizme sempati doğurmaya başlamıştır. Kitlelerin Sosyalizme sem-pati duymalarının önünü kesmek, kendi Halklarının Sosyalizme kaymatehlikesini sekteye uğratmak için emperyalistler ‘sosyal devlet’ aldatma-casına başvurmuşlardır. Ama ne yazık ki “Sosyalist Kamp”ın çöküşündensonra, Halkların Devrim ve Sosyalizme yönelişlerinin önünü kesmek için,“sosyalist devletin kitlelere verdiği hak ve özgürlükleri, kapitalizm de ve-rebilir” palavrasıyla icat ettikleri (icat etmek zorunda kaldıkları) “SosyalDevlet” yönündeki uygulamaları da ortadan kaldırmaktadırlar günbegün.Karşılaştıkları ciddi dirençlere rağmen bu planlarına ulaşmak için inatçı birçaba içindedirler. “Sosyalist Kamp”ın çöküşünden sonra AB-D (Avrupa Birliği ve ABD)Emperyalistleri, bizim gibi kapitalizme geç geçmiş ve geri kalmış ülkelereyeni yeni kölelik anlaşmaları dayatmaya başladılar. Bunların en bilineniMAI dedikleri “Çok Yönlü Yatırım Anlaşması”dır. Bunun anlamı şudur:Uluslararası sermaye bir ülkeye girdiğinde, o ülkenin yasalarına tabi olma-yacaktır. Bir anlaşmazlık durumunda “Uluslararası Tahkim Kurulu”nunkararları geçerli olacaktır. 1988’de bu anlaşmaya imza atan Türkiye, 1995yılında kurulan “Dünya Ticaret Örgütü”ne de üye oldu. Dünya TicaretÖrgütü (DTÖ) hiç zaman yitirmeden malların ve hizmetlerin dünya çapın-daki dolaşımına ilişkin tüm ülkeler için geçerli olacak bütünsel bir düzen-leme yaptı ve uluslararası ticarete serbest piyasa normlarını geçerli kılmayıamaçladığını ilan etti. GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) yukarı-da değinilen sürecin ürünü olan ilk çok taraflı anlaşmadır.8
  • 7. Gerek Uluslararası Anlaşmalarla gerekse de en son Irak, Filistin veLübnan Halkının başına gelenlerle-getirilenlerle emperyalizm, şu gerçeğiuluslara ve halklara dayatmaktadır: “Ya güzellikle-kulca bizim emperyalist çıkarlarımız önündeki tüm en-gelleri kendi ellerinizle ortadan kaldırırsınız ya da biz teknolojinin sonsözü, en son, en akıllı bombalarımızla meseleyi hallederiz!” Ölümlerden ölüm beğenmek bu olsa gerek… AB-D Emperyalistleri, daha fazla kâr için, insanlığın ve doğal çevreninyok olması pahasına başlattıkları, insanlık için daha fazla kan, daha fazlaaçlık, daha fazla sefalet ve gözyaşından başka bir şey getirmeyecek olanbu topyekûn saldırılarıyla, kurmayı hedefledikleri dizginsiz sömürü siste-mini “Yeni Dünya Düzeni” gibi cilalı laflarla yutturmaya çalışmaktadırlarbizlere. AB-D Emperyalistlerinin 1000 devletli bir dünya hedefleyen “YeniDünya Düzen”lerinin ülkemizin de içinde olduğu bölge için özel bir proje-leri de vardır: Büyük Ortadoğu Projesi (BOP). BOP, zaten tek ulus olmasına rağmen 20’yi aşkın parçaya bölünmüşArap Ulusunun daha da parçalanarak lime lime edilmesi, bölgedeki di-ğer devletlerin de üçe-beşe bölünmesi “projesi”dir. Projenin Irak ayağındaIrak’ı üçe bölerek hedeflerine ulaşan emperyalistler, şimdi Afganistan’ıparçalamaya çalışıyorlar. Yakın sırada İran, arkasından gelecek Türkiye deısınma odasında parçalanmaya kerte kerte hazırlanıyor. Ülkemizde Antika Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfıyla domuz topu ol-muş Finans-Kapital hükümetleri de, Uluslararası Finans-Kapitalin, “YeniDünya Düzeni” için BOP gereği yolladığı tüm emirlerine secde edercesineboyun eğmekte, dayatılanları hemen uygulamaya sokmaktadır. Zaten Tay-yip de BOP’un eşbaşkanı değil midir? Yerli Parababaları, 24 Ocak (1980) Kararları’ndan başlayarak ken-di devlet yapısını uluslararası Finans-Kapitalin buyurduğu gibi yenidendüzenlemiş ve İşçi Sınıfımız bileğinin hakkına her neye sahipse, emekçihalkımız her neyi kazanmışsa hepsini yok etmek için elinden gelen tümçabayı göstermiştir. Tayyipgiller, AB-D Emperyalizmine vatanımızı ve halkımızın yarattığıtüm değerleri satarak, ülkemizi yarısömürgeden de öte tamamen dışa ba-ğımlı açık bir sömürge haline getirmeye çalışmaktadırlar. AB-D Emperyalistleri, çalışanlarımızı, yeraltı-yerüstü değerlerimi-zi her gün, her an oradan buradan kurt gibi daladıkları yetmezmiş gibi,şimdi de ulusal bağımsızlığımıza, ulusal onurumuza göz diktiler. Kur-tuluş Savaşı’yla tarihin çöplüğüne attığımız, ülkemizi parçalara bölerekkendi sömürge valilerinin yönettiği eyaletler durumuna getirme planı olanSEVR’i 80 yıl sonra yeniden önümüze sürmeye başladılar. 9
  • 8. AB-D Emperyalistleri, bu Sevrci kuşatmaları karşısında en cid-di direnç noktası olarak Birinci Kurtuluş Savaşı’mızın Başkomuta-nı Mustafa Kemal’in Antiemperyalist, Antifeodal, Laiklik ilkelerinibenimsemiş olan Devrimci Gelenekli “Seyfiye Sınıfını” (özellikle deOrdu Gençliği’ni) ve “İlmiye Sınıfını” (özellikle de yargı mensubu veöğretim üyesi aydınları) görmektedir. İşte bu nedenle dünyada ilk başarıya ulaşmış Antiemperyalist UlusalKurtuluş Savaşı’nı zafere ulaştıran Ordu’nun subay ve askerlerinin başınaçuval geçirerek, kaba davranışlar ve hakaretlerde bulunarak NATO postal-larıyla onurlarını (onların nezdinde tüm Türkiye Halkının onurunu) ezdi-ler. Ardından da faşist dönemlerinin mahkemelerini-yargılamalarını bilearatan Ergenekon 1, Ergenekon 2, … Ergenekon 12, Balyoz vb. gibi sonugelmeyen operasyonlarla Sevrci kuşatmaya karşı çıkan Antiemperyalist-Antifeodal ve Fettullahçı Tayyipgiller’in “Ilımlı İslam” maskeli Şeriatçıtırmanışına karşı koyan emekli-muvazzaf paşaları, subayları, gazeteci, yar-gı mensubu ve öğretim üyesi aydınları birer birer, onar onar içeri tıkmayabaşladılar. Bir Amerikan oyunu, bir CIA tezgâhı olduğunu en sıradan insanımızınbile anladığı bu operasyonları, kendilerine Solcu diyen bizimse artık SevrciSolcu dediklerimiz göremiyor. CIA’nın sesi “Taraf” Gazetesinin zehirleri,Emperyalizmin “Project Democracy”sinin Euro ve Dolarlarıyla beslenenbu gruplar, “darbeciler hesap verecek” naralarıyla alkışlıyorlar bu aşağılık,vatan ve halk düşmanı CIA operasyonunu… Asıl Ergenekon’un, asıl Kontrgerilla’nın, asıl Süper NATO’nun, asılGladio’nun yargılananlar değil yargılayanlar/yargılatanlar olduğunu göre-miyorlar. Kenan Evren gibi CIA’nın “Bizim oğlanlar” dediği faşist darbe-cilerin, Mehmet Ağar gibi bin operasyonun komutanı Amerikancı kontra-ların hiç birinin yargılanmaması da bu Sevrci Solcuları ayıktırmıyor. Cezayir’de, Afrika’nın ve Latin Amerika’nın tümünde yerli halklarauyguladıkları soykırımları tüm insanlığın bilincinde nefretle hatırlanırken,İsviçre ve Fransa’dan sonra şimdi de parlamentolarında 1915’te yaşanan-ların bir “Ermeni Soykırımı” olduğunun kabulünü geçiren ABD’de veİsveç’te sözde Ermeni Soykırımını reddetmeyi suç sayan bir yasa çıkart-mak üzereler hiç utanmadan. Avrupa’nın demokrat geçinen diğer emper-yalist “medeni” ülkeleri de bu aşağılık yalana karşı çıkmayı suç sayan aynıfaşist yasayı çıkaracaklardır bir bir. Şimdilik sıralarını beklemektedirler.Her iki halk (hatta üç: Türk, Kürt ve Ermeni) açısından da acılarla doluolan bir yarayı kaşıyarak, emperyalizmin oyuncağı olmaktan ve mazlumhalkları birbirine kırdırmaktan öte hiçbir işlevi olmayacak olan ErmeniMilliyetçiliğini canlandırmaya çalışıyorlar. Balkanlar’da, Ortadoğu’da ve10
  • 9. Kafkaslar’da daha düne kadar Sosyalizm Bayrağı altında kardeşçe yaşayanhalkları bugün nasıl birbirine boğazlattırıyorlarsa, bin bir tezgâhla, pro-vokasyonla geçmişte birbirine kırdırdıkları bu mazlum iki halkı da bugünyine birbirine kırdırmaya çalışıyorlar. AB-D Emperyalizmi, dünyanın en mazlum halklarından biri ve 30 mil-yon civarındaki nüfusuna rağmen hâlâ siyasi bağımsızlığına kavuşamamışdünyadaki en büyük halk olan dört parçaya bölünmüş, sömürge, kardeşKürt Halkı üzerinde de benzer oyunlar oynamaktadırlar. Hain (caş) Bar-zani ve Talabani’yi Irak’taki kanlı işgallerine ortak ederek, Kürt ve ArapHalkları arasında yok edilmesi oldukça zor düşmanlık tohumları ektiler.Şimdi aynı oyunu Türk ve Kürt Halkı arasında tezgâhlamaya çalışıyorlar. Ne acıdır ki, kendine devrimciyim, ilericiyim, demokratım, yurtseverimhatta sosyalistim diyen bazı siyasetler ve kişiler Ermeni Milliyetçiliğini,Kürt Sorunu’nun emperyalist çözümünü desteklemektedirler. Ve gene neacıdır ki, KESK’in yönetimlerini de bu anlayıştaki siyasetler oluşturmakta-dır. Bu demektir ki AB-D Emperyalistleri bu provokasyonlarında bir hayliyol almış durumdadırlar. Pentagon buyuruyor ki: “dünya 1000 devlete bölünmelidir”.Reagan’ın başkanlığında oluşturulan “Project Democracy” tespit ve ilanetmiştir ki: emperyalizme karşı “ulusal devleti ve ulusal bağımsızlığısavunmak komünizmdir; ulusal bağımsızlık için mücadele verenlerteröristtir.” Bunlara karşı insan hakları, çevre, kadın, eşcinsel, hayvan,çocuk, azınlık, dini cemaat hakları söylemli, devletten bağımsız ama ABDDışişleri Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan “sivil örümcek” NGO (Non-Governmental Organization, Türkçesiyle “Devlet/Hükümet Dışı Örgütler”,bizim Sahte Solcuların deyimiyle “sivil toplum örgütleri”) ağları marife-tiyle “turuncu devrimler” hazırlandı ve yapıldı. Sosyalist Kamp’ın çökü-şünde de CIA tarafından yönlendirilen bu sivil örümceklerin çok önemlirolü olmuştur. ABD Dışişleri Bakanlığı’na (yani aynı zamanda CIA’ya da) bağlı çalı-şan bir birimin kontrolünde “sivil örümceklerin” parasal kaynağını sağla-yacak bir fon oluşturuldu. ABD Emperyalistlerinin çeşitli paravan vakıfla-rı, şirketleri, dernekleri, partileri bu fona para sağladılar. Bu fon kaynaklarıkullanılarak bizim gibi ülkelerde dernek, vakıf adı altında devletten bağım-sız ama ABD’ye bağlı “sivil örümcekler” kuruldu veya kurulu olanlarınbazıları satın alındı. Bu sivil örümceklere (kurum veya kişi) yaptıkları-yapacakları “proje”leri (ama ABD’deki ilgili birim tarafından onaylanma-sı kaydıyla) destekleme adına bu fondan sağlanan yüklü miktarda çil çilDolar yardımlar akıtıldı. Böylece bu örümcekler ideolojice de, midece detamamen ABD Emperyalistlerine, CIA’ya tabileştirilerek ajanlaştırıldılar. 11
  • 10. Tabiî AB Emperyalistleri de, aynı yöntemleri uyguladılar, uyguluyor-lar. Bunların içyüzünü, Türkiye’de ortaöğrenim görmüş her namuslu in-sanımızın kolayca anlayabileceği açıklıkta ortaya koyarak kitaplaştıranaraştırmacı-yazar Mustafa Yıldırım’dan, gelinen vahameti gösteren biralıntı yapalım: “Emekli CIA görevlisi, bir dönem ABD’nin Kıbrıs Arabulucusu, şimdilerde NDI Avrasya sorumlusu Charles Nelson Ledsky, Cumhu- riyet Gazetesine tam sayfa konuk olduğunda, birçok derin açıklama- larının yanı sıra, Türkiye işlerinden söz ederken yerli ‘sivil’ örgütlerle ilişkisini açıkça belirtiyordu: “Farklı zamanlarda farklı projelerle ilgili çeşitli kuruluşlarla ça- lışıyoruz. İstanbul’da TESEV, TÜSES, TÜSİAD, Ankara’da Ka-Der, Türk Parlamenterler Birliği, TESAV, Türk Demokrasi Vakfı (….) Bazı Meclis Komisyonlarıyla faaliyetlerimiz oldu. (...) İlki Muğla’da MU- MİKOM adıyla başlayan Parlamento İzleme Komiteleri’yle çalıştık.” (Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında, s. 48-49) Ledsky ağa takılanlardan en bilinen bir kaçını saymaktadır sadece. Birde her şeyi açık etmek istememektedir. Ledsky’nin sözünü ettiği “Sivil Örümcek Ağı”nı ören hemen akla geli-veren bazı örgütler şunlardır: ABD Merkezi Hükümetine bağlı ve onun denetiminde olan NED (Na-tional Endowment For Democracy-Ulusal Demokrasi Fonu), AID (UlusalKalkınma Ajansı), NDI (Uluslararası İşler İçin Ulusal Demokrasi Enstitü-sü) vb. vb… İsmi ilk akla geliveren ABD’li milyarder (Finans-Kapitalist) Soros gibi,Ford Vakfı, Rockefeller Vakfı gibi AB-D içinde aynı işlevi gören birçokkişi ve kurum NED’le paralel faaliyet yürütmektedir. Ve bu sivil örüm-cek faaliyetleri artık o kadar alenileşmiştir ki, bunların faaliyetleri basında“Turuncu Devrim”, “Soros Devrimi” gibi yakıştırmalarla, halkların biricikumutları “Devrime” olan sempatilerini istismar ederek, yaptıkları karşı-devrimler şirin gösterilmeye çalışılmaktadır. Soros’un bizzat kendisi, sayfasayfa yapılan röportajlarda insan hakları, demokrasi şakımalarıyla konuş-masını süslemeyi ihmal etmeyerek “solcu” milyarder pozlarıyla yaptıklarıajanlaştırma faaliyetlerini, bu uğurda akıttıkları paraları ballandıra ballan-dıra anlatmaktadır utanmadan. AB-D Emperyalizminin bu kurumlarının fonlarından beslenip onlarındesteği ile AB-D Emperyalizminin ekonomik ve siyasi çıkarlarına uyguntoplantılar düzenleyenlerle, faaliyet yürütenlerle İşçi Sınıfının örgütleri-nin, KESK ve benzeri Halk Örgütlerinin, kendine devrimciyim diyen hiç-12
  • 11. bir kurum ve kişinin işi olamaz, olmamalı. Çünkü NED, AID, NDI, IRIvb. örgütlenmeler; ABD merkezi hükümetine bağlı, uluslararası Finans-Kapitalistler ve CIA tarafından finansmanı sağlanan örgütlenmelerdir. Ama ne yazık ki bugün birçok sol görünen kurum ve kişi para teminetmek için “proje” bağlantısıyla bu örgütlerle ilişki kurmaktadır. Bu sivil örümcekler için “Tam Bağımsızlık” artık demode olmuştur.Azınlıkların hakları uğruna Sevr’e karşı çıkılmamalıdır. “Ulusal ve azınlıkhakları” uğruna Türkiye parçalansa kötü mü olur? Anadolu’da Türk kim-liği zaten suni bir kimliktir, bu toprakların sahibi Ermeniler, Rumlar veKürtlerdir… vb. gibi görünüşte enternasyonalist sol söylemlerle kafalarkarıştırılarak AB-D Emperyalistlerine hizmetkârlık yapılmaktadır. Emperyalistlerin dayattığı bu parçalanmalar, halklar arasına ektiği düş-manlıklar, ulusal boğazlaşmalar uluslara özgürlük mü getirmekte, yoksatoptan ve kökten tam bağımlı sömürge eyaletleri mi doğurmakta (KuzeyIrak’ta, daha doğrusu Güney Kürdistan’da olduğu gibi)? Bu enternasyo-nalizm mi yoksa emperyalizmin oyuncağı/maşası olmuş zavallı şovenizmmidir? Tıpkı Balkanlarda ve Kafkaslarda olduğu gibi… Bu ajanlaşmış sivil örümceklere göre “Ortaçağcı Şeriatçılığa karşı çı-karak laikliği savunmak” din özgürlüğüne uymaz. “Din Özgürlüğü”nüsavunmak için bu Ortaçağcılarla her platformda bir araya gelinmelidir.Halkın Kurtuluşu Partisi ve bir iki siyaset dışında hemen tüm siyasetler,zaten her eyleme bunları da çağırmaktadırlar. Hatta bizim itirazlarımı-zı önemsemeden onları bize tercih edecek denli şeriatçılarla yakın ilişkiiçindedirler. Sanki insanların, halkların samimi, temiz dini inanç ve ibadetözgürlüğü, siyasi dinden (ılımlı-ılımsız Siyasi İslam’dan, yani OrtaçağcıŞeriatçılıktan) ayrı değilmiş, laiklik, tam da samimi dindarlığı siyasi dinbezirgânlığından kurtarmak için demokrasinin olmazsa olmaz koşulların-dan değilmiş, Şeriatçılık demokrasi gereği kökünün kazınması gerekenAntika Tefeci-Bezirgân Sermayenin ideolojisi değilmiş gibi… Sanki “Ye-şil Kuşak” adını verdiği provokasyonuyla Sovyetler Birliği’ni güneydenkuşatmak için Müslüman Ülkelerde şeriatçı hareketler kurarak, besleye-rek, Siyasi İslamı geliştiren bizzat ABD Emperyalizminin kendisi değilmişgibi. 1960’lı yıllarda ülkemizde gelişen Devrimci Hareketin önünü kesmekiçin ABD Emperyalizminin casus örgütü CIA eliyle, faşist komando teş-kilatlarından önce kurulan, Kanlı Pazar’da devrimci kanı içen “Komü-nizmle Mücadele Dernekleri”, “İlim Yayma Cemiyetleri” ve “YenidenMilli Mücadele Dernekleri” Ortaçağcı Şeriatçı örgütler değilmiş gibi…Geçmişte hiçbir devrimcinin bu Ortaçağcılarla ilişki ve ittifaklar kurarakböylesine utanç verici bir alçalma içine düştüğünü hatırlamıyoruz. Ne de-ğişti?.. 13
  • 12. “Tam Bağımsızlık” (Antiemperyalizm) ve “Gerçekten Demokrasi”(Antifeodalizm) ilkelerinden ne kadar uzaklaştığımızın acı gerçekleridirbunlar. Bugün artık ülkemizi emperyalistlere satmakla görevliyim diyenHâkim Sınıfların temsilcisi Tayyip’le tam bir uyum içinde olan; AB’ı,YENİ SEVR’i, Emperyalist Yeşil Kuşakçılığı (Siyasi İslamı/OrtaçağcıŞeriatçılığı) savunan gafiller veya hainler ne acıdır ki Devrimci GüçlerCephesinin içine kadar sızmış durumdadır. Bu hayâsızca gidişin en önemlinedeni Dağınıklığımız, yani Örgütsüzlüğümüzdür. Bu gidişe dur demekiçin önümüzde duran en acil görev İşçi Sınıfı Partisini yeniden örgütlemekve Halk Kurtuluş Cephesi’ni yaşama geçirmektir. Ancak o zaman AB-DEmperyalistlerinin ve onların yerli ortaklarının ülkemizdeki sömürü vesoygun düzenine son verilebilecektir. Gün, Tam Bağımsız, Gerçekten Laik, Demokratik Türkiye için,bize Yeni Sevr’i dayatan, bizi Ortaçağın karanlığına götürmek iste-yen AB-D Emperyalizmine karşı İKİNCİ KUVAYIMİLLİYE ru-huyla İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞI sancağı altında DERLENME-BİRLEŞME-SAVAŞMA günüdür!14
  • 13. II. KESK’TE İDEOLOJİK SAPMALAR Türkiye sosyalist hareketi içerisinde yer alan burjuva ve küçükburjuvasosyalistleri, Türkiye’deki sınıf ilişki ve çelişkilerini doğru kavrayamadık-larından dolayı, kamu emekçileriyle ilgili tahlillerde ve örgütlenme yön-temlerinde de sapmalara düşmüşlerdir. Bu sapmaların meydana gelmesin-de dünyada ve Türkiye’de meydana gelen üç olay belirleyici olmuştur: Bunlardan birincisi, uluslararası emperyalizmin 1970’lerde başlayanekonomik krizidir. Emperyalizm, bu krizi aşmak için ilk olarak tüm dün-ya ülkelerinde sosyal devlet anlayışının kırıntılarını dahi ortadan kaldırmasaldırılarını başlatmıştır (özelleştirme saldırıları vb. gibi). Çünkü sosyaldevlet anlayışı kapitalistlere pahalıya mal olmaktadır. Bundan olabildiğin-ce çabuk kurtulmak gerekmektedir. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte hiz-met sektörü ve bu işlerde çalışan insan sayısı da olabildiğince genişlemişve artmıştır. Bu gelişmelerden hareketle kapitalistler, günümüz dünyasındaİşçi Sınıfının niteliğinin ve bileşenlerinin (mavi yakalılar ve beyaz ya-kalılar olarak) değiştiği görüşünü son derece akıllı politikalarla yerleştir-meye ve yaygınlaştırmaya başlamışlardır. Özellikle 1983 sonrası sendikalalanda yapılan toplu iş sözleşmelerine bakılacak olursa, sendikacıların altı-na imza koydukları toplusözleşme maddelerinde bu durumun somutlandığıgörülecektir. Burada göze batırılması gereken önemli nokta, Parababalarının bu söy-lemi son derece bilinçli bir biçimde ortaya koyduklarıdır. Burjuvazi, İşçiSınıfının niteliği değişmiştir derken, bir taşla iki kuş vurmak istemektedir. Vurulacak birinci kuş, İşçi Sınıfının bu güne gelinceye dek elde ettiğikazanımlardır. Parababaları, teknolojik gelişmeyle birlikte artık İşçi Sı-nıfına olan gereksinimin azaldığını; makinelerin (bilgisayarlar, robotlarvb.) devreye girmesiyle birlikte eskiden işçilerin yaptığı birçok işi bu mo-dern araçların üstlendiğini dile getirerek, toplugörüşmelerde işçilerin aley-hine maddeleri ‘çağdaş’ sendikacılara pek güzel yutturmaktadırlar. Hattasendikacılar (tabiî ki sınıf uzlaşmacı sendikacılar) bu konuda çok iyi iknaolup, bu görüşleri işçilere benimsetmek için kendilerini paralamaktadırlar. Vurulan ikinci kuş ise sanayi proletaryasının sınıf içindeki belir-leyici rolünün ortadan kalktığı görüşünü benimsettirmektir. Dolayısıy-la Parababaları son derece bilinçli olarak, sınıf örgütlenmelerinin doğruörgütlenme perspektiflerini yanıltmaya ve saptırmaya çalışmaktadırlar.Bunda da başarısız oldukları söylenemez. Nitekim 1980 sonrası burjuva-küçükburjuva devrimcileri arasında, sınıf hareketi açısından beyaz yaka-lıların artık sanayi proletaryasından daha önemli rol üstlendiği görüşünüsavunanlar yaygınlık kazanmıştır. Bugün KESK’in tepesine çöreklenen 15
  • 14. burjuva-küçükburjuva sosyalistleri de bu anlayıştadır. Yani Finans-Kapitalaydını, sendika aristokrasisini, tencere kapağını bulmuştur… Sosyalist Hareketimizin yanlışlara düşmesine neden olan olaylarınikincisi 12 Eylül yenilgisi, Üçüncüsü ise Sosyalist Kamp’ın 1990 yılında başlayan dağılışıdır. Bu çifte yenilgi, bir yandan emperyalistlerin hayâsız saldırganlığını te-tiklerken (özelleştirme, taşeronlaştırma ve sendikasızlaştırmanın artması,emperyalizmin önündeki tüm ulusal pazar engellerinin kaldırılması, yeniegemenlik biçim ve alanlarının olabildiğince genişletilmesi gibi); diğeryandan da, bu olguları (biri ulusal diğeri evrensel olan çifte yenilgiyi) yan-lış tahlil eden sosyalist grupların sağ ve sol sapıtmalarını iyice azıtmaları-na, ideolojik ve örgütsel dağılışlarına yol açmıştır. Hangi birini sayalım?.. Yenilginin Marksist-Leninist ideolojinin kaçınılmaz sonucu oldu-ğu, Martov, Plehanof, Kautsky, Gramşi, Altuzer, Trostçki, Bakuninvb. sosyalizmlerinin, Menşevizm’in daha doğru olduğunu savunarakmürtet kocakarıları hortlatmaya çalışanları mı? AB’nin (EmperyalistAvrupa Birliği’nin) demokrat olduğunu, AB (yani emperyalizm) saye-sinde ülkeye demokrasi geleceğini hayal edenleri mi? AB-D kaynaklıresmi-gayri resmi - Governmental, Non Governmental Organization,kısası NGO (entel dantel deyimle “encio”) - vakıf, dernek gibi “sivil”örümceklerden ”proje” kılıflı alınan çil-çil Euro’lar, Dolar’ların bedeliolarak Yeni Sevr’i savunma hıyaneti içine düşenleri mi? UluslararasıFinans-Kapitalist ABD’li Soros’un “Turuncu Devrim” denilen kar-şıdevrimlerini alkışlayanları mı? Kürt Sorunu’nun çözümünü AB-DEmperyalistlerine ısmarlayanları mı? Ortaçağın karanlığına dönmekiçin çalışan Şeriatçı Tefeci-Bezirgân örgütlerle “kanka” olanları mı?Hangi birini?.. Maalesef bugün KESK’i bu anlayışlara sahip olanlar yönetmekte-dir. İşte bu ideolojik/teorik ve pratik savrulmaların sendikal mücadele ala-nındaki yansımaları da şunlardır: 1. Emek-sermaye çelişkisi yani sınıflar savaşı kalkmıştır veya yumu-şamıştır. 2. Devrim şart değildir, düzen içi kazanımlarla da bu iş çözülebilir. Bunedenlerle sınıf partisine, gerçek Marksist-Leninist partiye gereksinimyoktur. Çünkü burjuva demokrasisinde her türlü siyasal örgütlenme açıkve yasal şekliyle serbesttir. Hatta İşçi Sınıfı Demokrasisine (ProletaryaDiktatörlüğüne) de gerek yoktur. Bunların sloganları “Yaşasın demokra-16
  • 15. si!” (Tabiî ki burjuva -yani Finans Kapital- demokrasisi)… “Yaşasın eko-nomizm! Yaşasın sendikalizm! Yaşasın çağdaş sendikacılık!” şeklindedirartık. 3. İşçi Sınıfının niteliğinin ve bileşenlerinin değiştiğini söyleyen başkaakımlar da türedi. Bunlar yukarıda değindiklerimizden farklı olarak Ka-pitalist üretim yordamı içinde dolaylıca yer alsalar da kır yoksulları,kent yoksulları, işsizler, memurlar, ev kadınları vb. tabaka ve zümrelerinde artık, kapitalist üretim yordamında dolaysızca yer alan İşçi Sınıfıiçerisine sokulmaları gerektiğini savunmaktadırlar. Dolayısıyla özgücün-öncünün tanımı yeniden yapılmalıdır. Sloganları da: “Yaşasın anarkosendikalizm!”dir. Yukarıda değindiğimiz bakış açıları KESK’te ve bağlı sendikalarda sağya da sol sapıtmaları üretmektedir. Sağ sapmayı temsil eden ve çoğun-lukla KESK’te yönetimlerde olan anlayışlar (Devrimci Sendikal Dayanış-ma, Sendikal Birlik, EMEP) “emek”-sermaye çelişkisinin yumuşadığını,toplumsal dönüşümler (reformlar) yoluyla ekonomik-demokratik-siyasalhakların elde edilebileceğini ve geliştirilebileceğini ileri sürmektedirler(Bakınız: DSD Broşürleri, Sendikal Birlik Broşürleri, EMEP Broşürleri).Bunların bir kısmı sınıf, sınıf sendikacılığı kavramlarını söylemlerinde ha-len kullanıyor olsalar da pratikte bu söylemin tamamen karşıtı davranışlarsergilemektedirler. Dolayısıyla bu anlayışlar, çağdaş sendikacılığı (sınıfla-rüstü - siyasetlerüstü sendikacılığı) önermektedirler. Aynı anlayışlar son derece pragmatik bir yaklaşımla, kendi siyasi par-tilerinin üstlenmesi gereken görevleri KESK üzerinden yürütmeye çalış-makta, sendikayla partinin işlevlerini birbirine karıştırarak örgüt karmaşasıyaratmaktadırlar. Bu sağ sapmanın varacağı kaçınılmaz sonuç sarı-gangster sendikacılık-tır. Onlar için en doğru slogan “Yaşasın ekonomizm!”dir. Söylem olarak sınıf sendikacılığı diyen, ancak gündeme getirdikleri“yeni tip” sendikal anlayışlarıyla bir sürü saçmalıklar zırvalayanlar daayrı bir kategori oluşturuyorlar. Bunlar İşçi Sınıfının bileşenlerinin değiş-tiğini ileri sürerek, memurları, işsizleri, kır-kent yoksullarını hatta çevreci-leri İşçi Sınıfının bir parçası ve hatta toplumsal mücadelenin özgücü olarakgören ütopik küçükburjuva ve burjuva sosyalist grupları olup, ToplumsalHareket Sendikacılığı, Birleşik Sendikal Hareket vb. adlarla ortaya çık-maktadırlar. (Birleşik Sendikal Hareket –BSH-, 2003, Sınıf HareketindeYÖN 2003.) Onlar, günümüzde emperyalist kapitalizme karşı verilecek savaşta öz-güç olarak yalnızca “klasik İşçi Sınıfının” gücünün yetmeyeceğini, yedekgüçlerin de özgüçle harman edilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Onlara 17
  • 16. göre günümüzde özgücün niteliği, bileşenleri, sayısı da değişmiştir zaten(!)Kısacası: İşçileri, memurları, kır-kent yoksullarını, işsizleri, ev kadınlarınıtek sendikal merkezde örgütle; işte sana parti-cephe… yaşasın toplumsalmücadele… yaşasın devrim!.. Hele, hele bir de bunu dünya ölçeğinde ör-gütleyebilirsek yaşasın ‘dünya devrimi’!.. demektedirler… Böylesi bir bakış açısıyla İşçi Sınıfı-özgüç, devrimci sınıf sendikacılığı,parti, halk cephesi, ittifaklar, müttefikler, stratejiler, taktikler nedir, neredebaşlar ve biter belli değil. Hepsi karmakarışık bir şekilde birbirinin içinegeçmiş durumda. Böylesi bir durumun Marksist-Leninist literatürdeki kar-şılığı anarko-sendikalizmdir, ütopizmdir. 1967 yılında Hikmet Kıvılcımlı Usta’nın meseleyi nasıl koyduğunabakalım: “Modern İşçi Sınıfı ekonomik savaşını Sendikacılık ile mi yürütü- yor? Antika sınıflar, hemen daha öngörüşlü atılışlarla sendikacılığı Al- lahlaştırdılar. Sosyalizm de ne imiş? İşçi Sınıfının devrimciliğine başka bütün öteki sosyal sınıf, tabaka ve zümrelerin hoşnutsuz devrimcile- rini de katmak ve toplum ölçüsünde milletin bütününü kaplayan bir kurtuluş hareketi yaratmaktır. “Antika sınıf artıkları, biraz da Kapitalist Sınıfının kışkırtması ile, sosyalizmi doğrudan doğruya sendikalar eliyle kurduracaklardır. La- net olsun şu siyasi partilere. Yaşasın sendikalizm! “İşçi Sınıfı, sen: sosyalizm mi dedin? Ben, küçükburjuva: öyle bir Anarşizm yaparım ki, feleğin şaşsın. İşçi Sınıfı sen: siyasi parti mi de- din? Ben, küçükburjuva: bir sendikalizm tuttururum ki, senin partin o yığın örgütleri yanında halt etmiş. İşçi Sınıfı, sen: Grev mi dedin? Dur ben küçükburjuva: sana bir genel grev icat edeyim ki, yer yerin- den oynasın.. Vb… vb...” (Hikmet Kıvılcımlı, Ekonomik Mücadele Üze- rine, s. 178-179) Sonuç olarak, böylesi sapmalar içerisinde bulunan ve Bilimsel Sosya-lizm ışığında Türkiye orijinalitesini görmekten uzak olan bu anlayışlarındoğru sendikal mücadele yöntemleri ortaya koyamayacağı açıktır. Nite-kim de öyle olmuştur. KESK’in geldiği içler acısı durum bunun en somutgöstergesidir. Biz Kamu Emekçileri bir yandan bu sapmalara karşı mücadele yürü-türken bir yandan da yerli-yabancı Parababalarının (emperyalistlerin)tezgâhladığı, çalışma koşullarımızda çok büyük hak gaspları getirenyeni yasal “düzenlemelere” ve Faşizan, Şeriatçı uygulamalara karşıen geniş birlikteliği sağlamalı, tüm gücümüzü mücadeleye seferber et-meliyiz.18
  • 17. III- SENDİKAL ANLAYIŞIMIZ “Türkiye gibi medeniyete geç gelmiş bir ülkenin geç kalmış olma- ması için, milli plan ve kalkınma ihtiyacı bütün çalışan halk tabaka- larını sendikalaştırmakla giderilebilir. İster zihin ister beden işgücünü sınırlı süre için başkasına satan işçiler gibi, işgüçlerini maaşlı tüzel ki- şilere satan kamu hizmetlileri de, zihin ve beden iş güçlerinden başka bir geçim yolları bulunmayan üretmen köylü, esnaf, serbest meslek adamı aydınlar da sendika kurabilirler ve kurmalıdırlar (...) Modern insanların (büyük fabrika işçisi olsun, dağınık ziraat amelesi olsun, mağaza, banka veya devlet memuru olsun; üretmen köylü, esnaf aydın olsun) bir tek iktisadi, sosyal ve kültürel teşkilatları olabilir: SENDİ- KA” (Hikmet Kıvılcımlı, Ekonomik Mücadele Üzerine, s. 36-37) Üyelerinin ekonomik, demokratik, kültürel haklarını korumak ve ge-liştirme mücadelesini yürütmekle yükümlü olan sendikalar; din, dil, ırk,mezhep, cinsiyet, siyasi düşünce ayrımı gözetmeksizin bu işlevlerini ye-rine getiren sınıf örgütleridir. Sendikanın görevi salt ekonomik mücadeleile sınırlanamaz. Sınırlamak, kapitalistin istediği bir durum olur. Ufkunuekonomik mücadele ile sınırlayan sendika, bu görevini de başarı ile sonuç-landıramaz. “Sendikal örgütler sadece iktisadi mücadelenin gelişmesi ve pekiş- mesi için son derece yararlı olmakla kalmazlar, aynı zamanda siyasal ajitasyonun ve devrimci örgütlenmenin çok önemli bir yardımcısı ola- bilirler.” (V. Lenin, Ne Yapmalı?, s. 145) Devrimci mücadele tarihi bize göstermiştir ki; birçok sendika, sınıf ide-olojisinden uzak önderliklerin ekonomist politikalarıyla sınıf uzlaşmacı-lığı batağına sapmış, giderek sendikacılığı meslek edinen (arpalık kapısıolarak gören) bürokratik unsurların ihanetine uğramıştır. Kimi sendikalardoğrudan devlet eliyle kurulmuş, ya da bizzat patronlar kurdurmuş, kimisendikalar da gerici güçler tarafından kurularak bu güçlerin İşçi Sınıfınanüfuz etmelerinin bir aracı olmuştur. Bu saydığımız sendikaların ya da ön-derliklerin bilinçli ya da bilinçsiz kendi sınıfı yerine, burjuvaziye hizmetettiği açıktır. Unutulmamalıdır ki kıran kırana bir sınıflar savaşı yaşıyoruz.Bu savaşta sendikalar, halkın kurtuluş mücadelesini yürüten siyasi kur-maya (Proletarya Partisine) yardımcı olması gereken örgütlerdir. Sendikalörgütlerin kendilerini devam ettirmesi ve yeni kazanımlar sağlayabilmesiörgütlenme gücüne ve mücadelesine bağlıdır. Üyeleri ile sağlam ve güve-nilir bağlar kuramamış örgütler sayıca büyük olsa da ne siyasi hareketene de sendikal harekete yeterince katkıda bulunamazlar. Örgütlenmesiniüyelerinin taleplerine ve sınıf mücadelesi perspektifine (İşçi Sınıfı Bilimiolan Marksizm-Leninizme) göre belirleyemeyen sendikalar hızla erimekteve sendikal bürokrasinin de etkisiyle güçlerini yitirmektedirler. 19
  • 18. Türkiye’de İşçi Sınıfı açısından yıllardan beri nasıl bir “sendikalarfaciası” yaşanıyorsa, bugün Kamu Emekçileri Cephesinde de bir “sen-dikalar faciası” yaşanmaktadır adeta. Bu durumun ana sebeplerindenbiri, sendikaların, sürece müdahale edici, geniş, kapsamlı, somut, militan,doğru taktikler geliştirebilen; üyeleri tarafından netçe anlaşılmış ve içsel-leştirilmiş açık, net, sürekliliği olan ve mutlaka sonuç alıcı örgütlenmelerve mücadele stratejilerinin dolayısıyla da politikalarının olmayışıdır. Buözellikler kimi tüzük ve programlarda yer almış olsalar da kâğıt üzerin-den yaşama geçip ete kemiğe bürünememişlerdir. Etkin sendikal stratejilerancak içinde yaşanılan toplumun sınıf ilişki ve çelişkilerini doğru tahlilederek uygulanabilirler. Ayakları yere basmayan, diğer ülkelerden ithalprogram, ithal strateji ve politikalarla bu iş yürümez. Kısacası üretileceksendikal stratejiler kendi ülke orijinalitemizi yansıtmalıdır. 15 yıldır KESK yönetimlerinde bulunan ÖDP + Yurtseverler (EMEPve benzeri ibrikçileriyle beraber) ittifakının kısa sürede ekonomizm, sen-dikalizm batağına saplanıp, bürokrat/sarı sendikacılığa sapmaları, bir za-manlar ‘sahte sendika, devlet güdümlü sendika, kontra-sendika’ dediklerisendikaların “güçlenmesine” zemin hazırlamıştır. Bu devlet güdümlü sağcısendikaların “güçlenmeleri” (KESK’ten daha fazla üyeye sahip olmaları),onlarla ortak işler yapmayı getirmiş ve birlikte EMEK PLATFORM’larıoluşturarak onların meşrulaşmasını sağlamıştır. Bu son derece yanlış uz-laşmaları, o sendikaların tabanına gerçek sendikal mücadeleyi göstermekve böylece o sendikalardan üye kazanmak şeklinde gerekçelendirmişlerdi.Ama yapılan ittifaklar tabana inmeyip tepedeki kontralarla sınırlı kaldı-ğı için, üye kazanma yerine üye kaybedilerek bugün içinde bulunulan acıduruma gelinmiştir. Sendikal örgütlenmede ve pratik mücadele alanındadoğru strateji ve taktikler üretip uygulayamadıkları için bu yönetimler sontahlilde burjuvaziye hizmet etmişlerdir. Bilindiği gibi strateji sözcüğü bir askercil savaş terimidir. Ama zamanlainsanoğlunun her alanındaki davranışlarında, özellikle de sınıflar savaşıalanında kullanılagelmiştir. Klasik anlamıyla strateji denince akla özgücünbaşlıca vuruşunun yönünü belirlemek ve dolayısıyla da bir aşama sırasındavurucu güçlere yerlerini aldırışı düzenlemek gelir. Daha da netleştirirsekstrateji belirli bir hedefe veya amaca ulaşmada en etkin ve başarılı olan yada olacak yolların ana hatlarıyla ortaya konması ve içinin doğru ve etkinçeşitli taktik, parola ve yöntemlerle doldurulmasıdır. Doğal olarak doğrustrateji, doğru politikaların, pratik mücadele yol ve yöntemlerinin oluştu-rulmasını kolaylaştıracaktır. Bu yüzden de madde ve manaca İşçi Sınıfınayakın olan Kamu Çalışanları (memurlar) sendikalarında doğru sendikalpolitikalarla donanarak sendikal örgütlenme ve militan bir sendikal müca-20
  • 19. dele yürütmelidir. Bunun yolu da Devrimci Sınıf Sendikacılığı anlayışınısendikalarda etkin kılmaktan geçer. Bu anlayışı benimseyen Devrimci Kamu Çalışanları, teorik ve pratikolarak sendikal hareket içerisindeki her türden burjuva görüşle çatışacaktır.Bu çatışmayı bilinçli ve ısrarlı bir biçimde sürdürmek sınıf mücadelesin-de kazanımlar elde etmenin zorunlu koşuludur. Amacı sendikalarımızdakigerici-bürokrat eğilimlerin egemenliğine son vermek olan Devrimci Sı-nıf Sendikacılığı gerçek sendikal örgütlenmede de bize yol gösterecektir.Devrimci Sınıf Sendikacılığı, sınıf karşıtlığı ve ezen-ezilen çelişkisi devamettiği sürece, sınıflar savaşının bütün olgularda temel belirleyici olduğuve çağımız kapitalizminin (emperyalizmin, AB dâhil her türden emperya-lizmin) İşçi Sınıfının ve tüm dünya halklarının amansız düşmanı olduğugerçeğini temel alarak mücadele eden sendikal anlayıştır. Bu sendikal an-layışın temel belirleyicileri şunlardır: 1. Sınıf sendikacılığı: İşçi Sınıfının işverenlerle olan çatışmasını yal-nızca işyeri sınırları içinde tutmakla kalmaz. Mücadelenin toplum yaşamı-nın tüm kesimlerine yansıdığını kabul eder. Mücadeleyi diğer işkollarıyla,diğer emekçilerle, genel ülke ve dünya sorunlarıyla, politik-ideolojik mü-cadeleyle bütünleştirir. Sınıf sendikacılığı sınıf mücadelesi temeline daya-nır. İşgücü-sermaye işbirliğini savunan sarı sendikacılıkla mücadele eder. 2. Kitle sendikacılığı: Siyasi, dini, felsefi görüş ve ulusu ne olursa ol-sun tüm emekçileri kapitalist sömürüye karşı örgütler, yönlendirir ve mü-cadeleye sokar. 3. Devrimci sendikacılık: Sendikal hareketin sınıf mücadelesi teme-line oturup oturmadığına bakar. Devrimci sendikacılığın amacı, İşçi Sını-fının kapitalist sömürüden temelli olarak kurtulmasıdır. Bu ise İşçi Sınıfı-nın Uyanış-Derleniş-Birleşi Yoluna girerek oluşturacağı Proletarya PartisiKurmaylığında vereceği siyasi mücadelesiyle gerçekleşir. İşçi Sınıfımızınkapitalist sömürüden kurtulması, ancak bu yola girerek sınıf temelinde ör-gütlenmesiyle ve vereceği iktidar mücadelesiyle gerçekleşebilir. Bu yüz-den İşçi Sınıfı yalnızca sendikal mücadele ile yetinemez. Gerçek kurtuluşuiçin, sınıfsız, sömürüsüz toplum için siyasi mücadele de vermek zorundadır.Bu konuda emekçi kitlelere önderlik etmek, onları birleştirmek görevi dedevrimci sendikacılığın vazgeçilemez, ertelenemez görevidir. İktidar mü-cadelesi elbette İşçi Sınıfı partisiyle verilecek bir mücadeledir. Bu nedenledevrimci sendikacılık siyasi mücadeleyle sendikal mücadeleyi karıştırmakdeğil, sendikaların İşçi Sınıfı partisiyle ve onun siyasi mücadelesiyle bağ-larını sürekli güçlendirme görevini ihmal etmemektir. Bugün Kamu Emekçileri cephesinde de yaşanan ‘sendikalar faciası’nınbiricik ilacı “Devrimci Sınıf Sendikacılığı”dır. 21
  • 20. Devrimci Sınıf Sendikacılığının uğruna mücadele edeceği en temel ta-lepleri ve ilkeleri de şunlardır: 1. Başta İşçi Sınıfımız olmak üzere Kamu Emekçileri dâhil tüm halkı-mızın örgütlenmesinin önündeki her türlü engelin kaldırılmasını hedefle-mek, 2. Fiili ve meşru mücadele anlayışını savunmak ve kendisini antide-mokratik yasalarla sınırlamamak, 3. Ülkemizin ekonomik-toplumsal-kültürel-yeraltı-yerüstü tüm zengin-liklerinin emperyalist talanına ve sömürüsüne karşı mücadele etmek, 4. Ezilen ve sömürülen tüm halkların, ülkemizde Kürt Halkının sorun-larının çözümü için “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” evrenselilkesinin yaşam bulması mücadelesinde sorumluluklarını yerine getirmek, 5. İşçi Sınıfıyla, diğer emekçilerle ve gençliğimizle dayanışmaya gir-mek, 6. Başta halkımızı taa can evinden vuran kanser illetinden beter İşsizlik-Pahalılık olmak üzere geniş halk yığınlarını ve gençliğimizi ilgilendirentüm sorunlara karşı mücadele etmek, 7. Bilimsel düşünce ve davranış kurallarını, sendikal mücadelede enetkin bir araç olarak kullanmaya çalışmak, 8. İşçi Sınıfının devrimci mirasına sahip çıkarak, sınıf dayanışmasınıgüçlendirmek için ulusal ve uluslararası birlikler/platformlar oluşturmakve ortak eylemler gerçekleştirmek, 9. İşçi Sınıfının kanı, canı pahasına yaratılan ve kazanılan günlerin kut-lanmasına ve bu uğurda kaybettiğimiz devrim şehitlerinin, halk kahraman-larının anmalarına aktif olarak katılmak, 10. Emperyalizme, Feodalizme, Şovenizme karşı savaşımı demok-rasi güçlerinin manifestosu olarak görmek. Emperyalizme karşı mücadelede, ülkemiz açısından günümüzdeABD ve AB Emperyalizmine ve onların dayattığı YENİ SEVR’E KARŞIMÜCADELE öne çıkmakta; Feodalizme karşı mücadele, Tefeci-Bezirgân Sermayeyi kazımayı veonun ideolojisi ORTAÇAĞCI ŞERİATÇILIĞA KARŞI MÜCADELE-Yİ DE İÇERMEKTE; Şovenizme karşı mücadele de, KÜRT SORUNU’NUN EMPER-YALİST ÇÖZÜMÜNE KARŞI ÇIKARAK “Ulusların KaderleriniTayin Hakkı” ilkesinin ışığında Kürt Halkının en temel demokratik-toplumsal ve insani hakları uğruna sürdürdükleri mücadelede onlarınyanında olmak, Halkların Kardeşliğini sözden gerçekliğe dönüştürmekiçin mücadele etmeyi içermektedir.22
  • 21. 11. Yardımlaşma sandıkları kurmak, paranın enflasyon-devalüasyongibi oynaklarında işgücünün değerini gözeten denetimi sağlamak, 12. Her türlü ırk, din, dil ve cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele et-mek, 13. İşsizlik sigortasını daha işlevsel kılmak ve benzeri sigortaların ku-rulması için mücadele etmek. Yukarıda saydığımız, bir anlamda sendikal örgütlenme politikamızında temellerini oluşturan Devrimci Sınıf Sendikacılığın ilke ve taleplerineörgütlenme prensiplerini de eklemeliyiz: * Sendikaların örgütlenme alanları işyerleridir. * Sendikal örgütlenmeler işyeri komiteleri esas alınarak yürütülmeli-dir. * Her şubede birer örgütlenme komitesi oluşturulmalıdır. Bu komitelerişyeri örgütlenmelerinde, şube örgütlenme sekreterliği ve genel merkez ör-gütlenme dairesine bağlı olarak çalışmalıdır. * Şube örgütlenme komitesi aylık çalışma raporunu, şube yönetim ku-ruluna ve şube temsilciler kuruluna sunmalıdır. * Sendikaların gücü örgütlenme kapasiteleri ve üyeleriyle arasındakibağın sağlamlığıyla ölçülür. Bu yüzden kitlenin günlük sorunlarıyla ya-kından ilgilenilip en küçük talepler önemsenmelidir. Sendikal politikalarıoluştururken kitlenin somut talepleri üzerinden hareket edilmelidir. * Örgütlenme, sürekli olması gereken bir süreçtir. Sadece yetki zaman-ları yaklaştığında örgütlenme faaliyetleri yoğunlaşmamalıdır. * Genel bir üye, üye olmayanlar ve potansiyel üyeler profili çıkarılıpişyerlerinde bu veriler ışığında çalışmalar yürütülmelidir. * Gerekiyorsa bu konuda profesyonel örgütlenme uzmanları eğitilipistihdam edilebilir. Ama bu kişilerin hedefi örgütü nitelikçe ve nicelikçebüyütmek olmalı ve maaşları da o işkolundaki çalışanların maaşlarınınortalamasından yüksek olmamalıdır. * Sendika üye aidatlarının elden toplanması yöntemine geri dönül-melidir. Aidatların kaynaktan kesilmesi yöntemi, uygulama sonuçları dagöstermiştir ki bu yöntem üye ile sendika arasındaki ilişkiyi zaafa uğrat-maktadır. 23
  • 22. III. 1- Sendikal Mücadele ve Çalışma Anlayışımız a) Mücadele Anlayışımız: Bugün, daha doğrusu ilk kuruluş yıllarında hâkim olan militan müca-dele anlayışının terk edildiği uzun bir dönemden beri KESK ve bağlısendikaları kahredici atalet ruhu, felç edici bir eylemsizlik kabuğusarmıştır. İdeolojik olarak sağa savrulma pratikte de kaçınılmaz sonucunu berabe-rinde getirmiş, maaştan kesilen aidatların getirdiği “huzur”la eylem alanla-rından sendika binalarına, topluca/bireysel alkollü gecelere, lüks otellerdebasın açıklamalarına ricat edilmiştir. Yılda bir iki kez yapılan sonuçsuz ve motorize Ankara yürüyüşleri-ne, her olayda düşmanı korkutan değil göbeğini çatlatırca güldüren“Genel Grev” çığırtkanlıklarına kimse aldanmasın. Bu “eylemler”iniçinde bulunulan eylemsizliği örtbas etmeye ve adam kandırmaya yö-nelik olduğu, “eyleme” ilişkin kararın alınışından, “eylemin” örgütle-nişinden, hayata geçiriliş tarzından o kadar açık sırıtıyor ki… Daha baştan yasak savma amacı taşıyan ama koca koca laflarla süsle-nen ve erişemeyeceklerini adları gibi bildikler uzak hedefler konulanbu “eylemler”, uzak hedeften geçtik küçük/yakın hiçbir sonuç getir-mediği için kaçınılmazca içinde bulunulan moralsizliği arttırmakta,kitleyi boşu boşuna yorarak sonraki eylemlere katılımı düşürmekte-dir. Bu nedenle de KESK’in “ulu” yöneticileri artık birçok eyleme katılımıdaha baştan yöneticilerle sınırlı tutarak düştükleri madara durumu akıllarısıra gizlemiş olmaktadırlar. Ama ne dostu ne düşmanı, kendilerinden başkahiç kimseyi kandıramamaktadırlar. KESK’i kıskıvrak sararak inmeli bir yaşlı yapan eylemsizlik kabu-ğu acilen kırılmalı! Düşmanı güldürmekten, dostu yormaktan başka sonuç doğurma-yan “Büyük Hedef”lere bir türlü ulaşamayan minik eylemlerden der-hal vazgeçilmeli! Yasak savıcı bir eylemcik değil, küçük-büyük hedefler uğruna amamutlaka sonuç alıcı, bir eylemler zinciri gerçekleştirilmeli. Kitle se-ferberliği sağlanarak yaratıcı eylem programları hayata geçirilmeli.Küçük de olsa mevziler, zaferler kazanılarak bozulan moraller düzel-tilmeli. Bu potansiyel var. Doğru önderlik, doğru hedefler ve sonuçalmaya kitlenen militan bir mücadele bu potansiyeli hemen açığa çı-kartacaktır.24
  • 23. b) Sendikal Çalışma Yöntemlerimiz: 1. İşyerlerinden genel merkeze, üyelerden genel başkana kadar tüm aşa-malardaki sendikal işleyişlerde biricik kural en geniş demokrasi olmalıdır.Bütün sendikal organlar üyeler arasından ve üyeler tarafından seçilmelidir.Her aşamada tabanın söz ve karar sahibi olma ilkesi laftan hayata geçiril-melidir. 2. Demokratik sendikacılığın temel ilkesi Demokratik Merkeziyetçi-liktir. En geniş Tam Demokrasi, Merkeziyetçilik ilkesi ile bütünleştirilme-lidir. Kararların alınmasında tartışma, eleştiri-özeleştiri ve ikna yöntemlerien demokratik biçimde yaşama geçirilmeli, bu karşılıklı aydınlatma veikna yöntemi yaşandıktan sonra alınan kararlar mutlak uyulması gerekenkanun olmalı, alt organ üst organın kararına uymalıdır. 3. Eleştiri, özeleştirinin amacı kişicil horoz dövüşleri, siyasi polemikkirpileşmeleri değil mücadeleyi daha iyiye ve daha doğruya götürmek ol-malıdır. 4. Sendikal görevlerde gönüllülük esas alınmalıdır. Üyeler, çıkarlarınahizmet etmediğini düşündükleri yöneticileri yine üyelerinin çoğunluğununkararıyla kolayca değiştirebilmelidir. III. 2- Toplu Sözleşme Anlayışımız 1. Öncelikle her işyerinde bir Toplu İş Sözleşmesi (TİS) Komitesi ku-rulmalıdır. Bu komiteler adına katılan birer üye ile şube yöneticilerininde içinde bulunduğu bir Şube TİS Komitesi oluşturulmalıdır. Şube TİSkomitesinden bir kişi ve genel merkez yöneticilerinden en az birinin içindebulunduğu Genel Merkez TİS Komitesi oluşturulmalıdır. 2. Bu komite, Toplusözleşme Dairesine bağlı olarak sözleşmelerin ko-tarılmasına katkıda bulunmalıdır. 3. Sözleşme görüşmelerinin her aşamasında, mutlaka işyeri temsilcileribulunmalı ve gelişmelerden çalışanlar anında haberdar edilmelidir. Top-lusözleşmeyi imzalama ve grev kararları mutlaka çalışanların onayı ilealınmalıdır. 4. Toplusözleşmenin süresi bir yıl olmalıdır. 5. Ücret zamları seyyanen (eşitçe) olmalıdır. Çalışanları birbirine dü-şürmeyi amaçlayan gruplama (memur-şef-müdür) sistemlerine şiddetlekarşı çıkılmalıdır. 25
  • 24. III.3- Eğitim Anlayışımız 1. Üyeler, bilimsel düşünce ve davranış kuralları çerçevesinde süreklive yaygın eğitimden geçirilmelidir. Bu eğitimler kısa ve uzun süreli olarakverilmelidir. Kısa süreli eğitimler genel sendikal işleyişlere yönelik olmalı,uzun süreli eğitimlerde ise İşçi Sınıfı Biliminin öğrenilmesi esas alınaraksınıf sendikacılığı ilkelerinin verilmesi ve kamu çalışanlarının sendikal ör-gütlenmesinin başarılması yollarının anlatılmasına yönelik olmalıdır. 2. Her şubede, yöneticilerin de dahil olduğu bir eğitim komitesi oluştu-rulmalı, bu komite, 1’inci maddede belirttiğimiz eğitim anlayışını yaşamageçirmeli ve genel merkez eğitim sekreterliğine bağlı olarak çalışmalıdır. 3. Bölgelerde üyelerin kendi kendilerini eğitmelerine yönelik amatöreğitim komiteleri oluşturulmalıdır. III.4- Sendikalardaki Harcamalara Bakışımız 1. Öncelikle bütün sendikal harcamalarda tutumluluk esas alınmalıdır. 2. Merkez ve şubeler yaptıkları harcamalar konusunda işyeri temsilci-lerine ve üyelere bilgi vermeli, harcamaları onların denetimine açık tutma-lıdırlar. 3. Sendika bütçesinin % 10’u eğitim harcamalarına ayrılmalıdır. 4. Sendikalarda görev alacak yönetici ve personelin maaşları, işkolun-daki ortalama memur maaşı kadar olmalıdır.26
  • 25. IV. KADIN SORUNUNA BAKIŞIMIZ IV. 1. Ortaçağcı Gericiliğin-Şeriatçılığın Kadını Sömürüşü Türkiye’de olanlar, Dünyanın hiçbir yerinde demeyelim isterseniz amapek az yerinde görülür. Halkı sömürüp ezen gerici sınıflar, ezip soyduklarıalt sınıfları her yerde aldatarak güderler. Ama hiçbir yerde bu aldatış, biz-deki kadar hep en utanmazca ve hayvanca gerekçelerle Kadın öne sürüle-rek yapılamaz. Daha ilkokula bile gitmeden Kur’an Kurslarıyla başlayan, ilkokul, or-taokul ve İmam Hatip Liseleriyle devam eden ve Üniversitede İlahiyat eği-timiyle tamamlanan süreçte; kızlarımızın -ve tabiî erkek çocuklarımızında- beynini yıkayan, onları kafadan silahsızlandıran bir eğitim sunuyorçocuklarımıza ve gençliğimize, Antika ve Modern Parababaları. Tabiî dineğitimi vermekle görevli olmayan diğer okullarımızda da durum bundanpek farklı değildir. Bu da yetmiyor. Türkiye’nin dört bir yanına dal budak salmış tarikat-ları, şıhları, mürşitleri, müçtehitleri vb. vb. ile genç kızlarımızı afyonlaya-rak, Onları; Ortaçağ geriliğine, köleliğine, cariyeliğine, dört duvar arasınamahkûmiyete (hareme) gönüllü girmeyi arzular hale getiriyor. Bu kızla-rımızın sırtından siyaset yürütmekte hiçbir onursuzluk görmüyor Tefeci-Bezirgânlar ve onların yardakçıları. İşte böylesine alçakça oynanan bu oyunda Türkiye gericileri; genç kız-larımızı mızrak ucu yaparak, Türbanı bayraklaştırarak, onların sırtındansiyaset, siyasi iktidar kavgası yürütüyorlar. Değişik zamanlarda “Türbaneylemleri” düzenliyorlar. Gericiliğin ezeli soyut silahı: “din elden gidi-yor!” naraları atıyorlar. Bunun somut ifadesi de: “namus elden gidiyor,kadınlarımız-kızlarımız başlarını açmaya zorlanıyorlar” biçiminde slogan-laştırılıyor. Namus=kadın ezeli denklemiyle örgütsüz ve bilinçsiz halkı-mızı gerici saflara çekmeye çalışıyorlar. Bu yüzyıllardır denenmiş ve sonuçalınmış silahı kullanıyorlar. Ve kimi “devrimcilerimiz” de “demokrasici-lik” adına, “insan hakları” adına, onların kuyruğuna takılıyor, gericiliğegönüllü figüran olmayı kolayca üstlenebiliyorlar. Sosyalizme karşı “Ye-şil Kuşak” oluşturmak için ABD Emperyalizmi tarafından örgütlendiri-lip devrimcilerin üzerine salınan, uşaklıktan başka marifeti bulunmayanTürkiye gericiliğini, “Antiemperyalist İslamcı güçler” olarak alkışlamagafletine düşebiliyorlar. 27
  • 26. IV. 2- Feminizm Bir Burjuva Akımıdır Feminizm, kapitalist düzen sınırları içinde kadın haklarının bütünüyleelde edileceğini savunan bir akımdır. Feminizm, sosyal düzenden şikâyetçiolmaz, onun değiştirilmesini önermez. Sorunu bir siyasi düzen sorunu ola-rak görmez. Tersine feminizm, her düzende kadınların haksızlığa uğradığı-nı, yaşanılan toplumsal sistemin kapitalizm ya da sosyalizm olmasının birfarklılık oluşturmadığını ileri sürer. Feminizmi bu biçimde açık açık sa-vunanlar emperyalist metropollerin feminist örgütleri veya hareketleridir.Örneğin Amerikan feminist hareketi, sosyalizme karşıdır. Kadın haklarınınkapitalist düzen sınırları içinde “kazanılabileceğini” ileri sürerler. Bu gö-rüşlerini hiç gizleme gereği duymazlar. O nedenden de tekelci burjuvazi-nin saygısını ve hoşgörüsünü kazanırlar. Çünkü Parababaları kendi sömürüdüzenlerini hedef almayan hareketlere hoşgörülerini esirgemezler. Bizdeki feminist hareketler ise, feminizmi bu saf biçimiyle savunma-ya cesaret edemezler. Çünkü bizim gibi geri ülkelerde halk, yerli-yabancıFinans-Kapitalistler çetesinin insafsız vurgun ve sömürüsü altında inle-mektedir. Bir lokma ekmek ve bir parça iş bulabilmek için çırpınmaktadır.Bu durumdaki insanların, saf ya da karışık biçimiyle savunulan feminizmeilgi duymayacağı besbellidir. O nedenle bizdeki feministler, kendilerini“Marksist feminist” veya “sosyalist feminist” gibi adlarla nitelemek zo-runda kalmışlardır. Feminizm bir burjuva akımı olduğu için sosyalizm ile Marksizm ileyan yana gelmez, getirilemez. Getirilirse “sosyalist kapitalist” gibi bir şeysöylenmiş olur, bu da ne dediğini bilmemektir. Feminizm bizde bir de “gizli feministlik” şeklinde yapılmaktadır. Bizfeministiz demeden en kaba feminizm yapılabilmektedir. Konfederas-yonumuz KESK’te de görülmektedir bu yaklaşım. 1910 yılında ClaraZetkin’lerin öncülüğünde “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü “ ola-rak adı konulan ve yaklaşık 100 yıldır böyle anılagelen gün, yukarıda açık-ladığımız emperyalist politikalar sonucunda bizde de “Dünya KadınlarGünü”ne dönüştürülmüştür bazı kendini bilmezler tarafından. Son üç beş yıldır 8 Mart’larda yapılan etkinliklerde öyle uçlara savrul-maktadır ki bu sapkın akımlar; bir tane bile erkek alınmamaktadır eylem-lere. Yani açıktan erkek düşmanlığı yapmaktadırlar. Bu sapkınların yaptıkları, bu düzenin sahipleri zalim, emekçi düşmanı,halk düşmanı Parababalarını zevkten dört köşe etmektedir. Çünkü femi-nistler, daha baştan, toplumun yarısı olan kadını erkek emekçilerle omuzomuza mücadele etmekten, sınıf mücadelesinden koparmaktadırlar. Yine burjuva kadınlar ve burjuvalara uşaklık eden kadınlar aklanmak-tadır bu anlayıştakiler tarafından. Binlerce işçi kadını, küçücük kız çocuk-28
  • 27. larını fabrikalarında insanlık dışı koşullarda ücretli köle olarak sömürenkadın Sabancılar, Koçlar, Boynerler saf, masum, fedakâr, yiğit işçi ka-dınlarla aynı statüye konularak aklanmaktadır. İngiliz, İşçi Sınıfının düşmanı, işçilere karşı “Demir Leydi MargaretTeacher” Türkiye emekçilerinin ve Kürt halkının düşmanı (bin operasyonyaptıran) Tansu Çiller, binlerce Lübnanlı, Filistinli Arap kadının evlerinibaşına yıkan, en gelişmiş silahlarla yüzlerce kadını vurup öldüren askerle-rine bu emirleri veren, Emperyalizmin bekçi köpeği Siyonist İsrail’in kadınDışişleri Bakanı Tzipi Livni ile mazlum, masum, fedakâr, yiğit, yurtsever,insansever kadın aynı safa konularak halk düşmanı, kadın düşmanı, insansevgisinden yoksun varlıklar masumlaştırılmakta ve aklanmaktadır. Bazı akımlar, kadın sorununu “ulusal sorun”a benzetmektedirler. Bu-radan hareketle de, kadın sorununa Marksist hareket ya da proletarya ha-reketi dışında, ona bağlı olunmadan tartışılabileceğini ileri sürmektedirler.Burada önemli bir hata yapılmaktadır. Ulusal Sorun, özü itibariyle demok-ratik bir sorundur. Yani ulusal talep, sosyalist değil demokratik bir taleptir.Çözümü de demokratik devrimin görevleri arasındadır. Sosyalist devrim,ulusal sorunu elbette ki çözer. Ama ulusal sorunun çözümü için sosyalistdevrimi beklemenin zorunluluğu yoktur. Çünkü demokratik devrim de ulu-sal sorunu çözer. Başka türlü söylersek, ulusal sorun burjuva düzenininsınırları içinde çözülebilir. Kadın sorunu ise özü itibariyle sosyalist bir so-rundur. Kesin çözümü sosyalist devrimin görevleri arasındadır. Lenin’inçok açık bir dille belirttiği gibi kapitalizm var olduğu sürece, kadın zevkveren bir araç olarak, çocuk doğuran bir araç olarak ve mutfak işlerinebakan bir hizmetçi olarak para karşılığında mal gibi alınabilecektir ve sa-tılabilecektir. Kapitalist düzende fahişelik de kaçınılmazca var olacaktır.Fahişelik, kadının köleleştirilmesinin en açık ve en acıklı biçimlerindenbiridir. Sonra, kadınla erkek arasındaki birlikteliklerin biricik ahlâki biçimiolan aşka dayanan birliktelikler, kapitalist toplumlarda yok denecek kadaraz görülmektedir. Aşka dayanan birliktelikler tabiî ki aynı zamanda insa-na yakışan, insancıl olan, insanlara layık olan birlikteliklerdir. O nedenleahlâkîdir. İçinde yaşadığımız kapitalist toplumda ise kadın erkek ilişkileri salt çı-kar ilişkilerine indirgenmiştir. Evlilikleri oluşturan harç salt maddi çıkar-lardır. O nedenden de insanlar doyumsuzdur, dolayısıyla da mutsuzdur. Bu sömürü düzeninde, korkunç, dayanılmaz bir yoksulluğa itilmiş mil-yonlarca aile bulunmaktadır. Bu ailelerin kadınları sofralarına bir dilim ek-mek daha fazla koyabilmek için, çocuklarına bir şişe süt içirebilmek içinçok düşük bir ücret karşılığında çalışmaya razı olmaktadırlar. Bu da kadı- 29
  • 28. nın sömürülmesinin, aşağılanmasının önemli biçimlerinden biridir. Ve tümbu sömürü biçimleri kapitalist düzen var olduğu sürece devam edecektir. Bu düzende (insanın insanı sömürmesine dayanan düzenlerde) ekono-miye erkekler egemendir. Bu nedenle de bu düzende, genel olarak kadın-lara düşen rol; yatak odasıyla mutfak arasındaki köleliktir. Ev işleri tekdüzedir, her gün aynı işlerin yeniden yapılması gerekmektedir. Bu tekrartekrar yapılan bıktırıcı işler kadının, kültürel, siyasi gelişimini engeller.Kadını alıklaştırır, otomatlaştırır. Dünyasını küçücük hale getirir. Evin dı-şındaki dünyayla ilgisini yitirmesine yol açar. Yani kadının insancıl gelişi-mini engeller. Kısacası kapitalist düzende kadının kurtulması olası değildir. Bu dü-zenin sınırları içinde kadın haklarının bütünüyle elde edilebileceğini öne-ren feminizm bir boş kuruntudur, aldatmacadır. İşçi Sınıfını olduğu gibi,kadınları da ve tüm insanlığı da kurtaracak olan biricik teori Marksizm-Leninizmdir. Bu konuda Lenin Usta’ya kulak verelim: “(...) erkeğe her şey için serbestlik izni, karısına da kölelik verme- siyle ve iğrenç derecedeki sahte cinsel ahlâk ve ilişkileriyle burjuva evliliğinin bozulmuşluğu, çürümüşlüğü ve pisliği, en iyi ve ruhsal ba- kımdan en aktif insanları azami derecede nefretle doldurur. “Burjuva evliliğinin baskısı ve evlilik hakkındaki burjuva kanu- nu, günahı arttırır ve çelişkileri şiddetlendirir. Bu “kutsal” mülkiyetin baskısıdır. Bu, rüşvetçiliği, adiliği ve alçaklığı kutsallaştırır. “Saygıde- ğer” burjuva toplumunun geleneksel ikiyüzlülüğünü ve diğer özellik- lerini de ekler. İnsanlar, hâkim olan nefrete ve azgınlığa karşı isyan ederler. Güçlü ulusların mahvolduğu, eski güç ilişkilerinin parçalandı- ğı ve bütün sosyal dünyanın sapmaya başladığı bir anda, bireyin duy- guları hızlı bir değişikliğe katlanır. Zevk almanın farklı biçimlerine doğru harekete geçirici aşırı bir arzu, kolaylıkla karşı koyulmaz bir güç kazanır. Burjuva anlamdaki cinsiyet ve evlilik reformları, gerekli çözümleri getirememekte. Artık bu alanda proleter devriminden ayrıl- mayacak bir devrim yaklaşıyor.” (Lenin, Clara Zetkin ile “Kadın Sorunu Üzerine Bir Görüşmesi”nden, Kadınların Kurtuluşu, s. 136) Demek ki “Proleter Devrimi” kadın sorununun çözümünüimkânsızlaştıran tüm engelleri ortadan kaldırarak, sorunun çözümüne gi-den yolları açacaktır.30
  • 29. IV. 3- Kadının Kurtuluşunun Yolu Sosyalizmden GeçerBu konuya da Lenin’in sözleriyle girelim: “(...) Sorunun şu biçimde sorulması gerektiğini söyleriz; demokrasiçeşitli ülkelerde nasıl yerine getirilir? Bütün demokratik cumhuriyet-lerde eşitliğin ilan edildiğini, ama medeni kanunlarda, kadınların aileiçindeki durumlarını ve boşanmayı kapsayan, kadınların hakları üze-rindeki kanunlarda, her adımda kadınlar için haksızlık ve kadınlarınalçaltılmalarını görürüz ve buna, özellikle ezilenler açısından demok-rasinin ihlali deriz. Sovyet iktidarı, demokrasiyi en ileri ülkelerdenbile daha büyük bir ölçüde yerine getirmiştir, çünkü kanunlarındakadınların eşitsizliğinden hiçbir iz bırakmamıştır. Tekrar söylüyorumki hiçbir devlet, hiçbir kanun, kadınlar için Sovyet İktidarının başageçtiği ilk ayda yaptığının yarısını bile yapmamıştır. “Tek başına kanunlar tabiî ki yetmez ve salt kanunlar bizi memnunetmez. Bununla birlikte, kanun yapma alanında, kadınları eşit bir du-ruma getirmek için bizden istenen her şeyi yaptık ve bununla övünmehakkına sahibiz. Sovyet Rusya’daki kadınların durumu, en ileri dev-letlerdeki kadınlara kıyasla şimdi en ideal olanıdır. Bununla birlikte,kendimize tabiî ki bunun sadece başlangıç olduğunu söylüyoruz. “Evdeki işi nedeniyle kadın, hâlâ zor durumdadır. Kadının tamkurtuluşunu gerçekleştirmek ve onu erkekle eşit yapmak için, ev işi-nin sosyalleştirilmesi ve kadının da ortak üretici çalışmadaki yerinialması gereklidir. Ancak bundan sonra kadın, erkekle aynı durumdaolacaktır. “Tabiî ki burada emeğin üretkenliği ve niceliği, işgününün uzun-luğu, iş koşulları vs. söz konusu olduğu sürece kadınları, erkeklereeşit yapmaktan söz etmiyoruz; kadınların ekonomik durumlarındandolayı erkeklerden farklı olarak ezilmemelerini söylemek istiyoruz.Hepiniz biliyorsunuz ki kadınlar bütün haklara sahip olsalar da yinemağdur durumdadırlar, çünkü bütün ev işi onların üstündedir. Çoğudurumlarda ev işi, bir kadının yapabileceği en üretici olmayan, en vah-şi ve en güç iştir. Ev işi, istisnasız olarak önemsizdir ve kadına gelişme-sini ilerletmek için herhangi bir şey katmaz. “Sosyalist fikrin uygulanmasında, sosyalizmin bütün taahhütleriiçin mücadele etmek istiyoruz ve işte burada kadınların önünde genişbir iş sahası açılır. Sosyalizmi kurmak için şimdi temeli temizleme ha-zırlıkları yapıyoruz, ama sosyalizmin kurulması ancak kadınların tameşitliğini başardığımızda ve önemsiz, aptallaştırıcı, üretici olmayan iş-ten kurtulmuş olan kadınlarla, bu yeni çalışmayı birlikte yüklendiği-mizde başlayacaktır. Bu, uzun yıllarımızı alacak bir iştir. “Bu çalışma, hızlı sonuçlar göstermeyeceği gibi parlak etkiler deyapmayacaktır. 31
  • 30. “Kadınları ev işinden kurtaracak örnek kurumlar, yemek salonla- rı ve çocuk yuvaları kuruyoruz. Ve bu kurumları örgütleme çalışma- sı bütünüyle kadınlara düşecek. Bugün Rusya’da kadını ev halkının kölesi durumundan kurtarabilecek çok az sayıda kurum olduğu ka- bul edilmelidir. Bu tür kurumların sayısı çok azdır ve şimdi Sovyet Cumhuriyeti’nde geçerli olan koşullar -yoldaşların size ayrıntılarını verdikleri savaş ve yiyecek durumu- bize bu çalışmada engel oluyor. Ama yine de kadınları ev halkı köleleri durumundan kurtaran bu ku- rumların mümkün olan her yerde ortaya çıktıklarını söylemek gere- kir. “İşçilerin kurtuluşunun, işçilerin kendileri tarafından gerçekleşti- rilmesi gerektiğini ve aynı biçimde işçi kadınların kurtuluşunun da işçi kadınların kendilerinin bir meselesi olduğunu söyleriz. İşçi kadınların kendileri bu tür kurumların geliştirilmesi ve bu faaliyetin eski, kapi- talist toplumdaki durumlarına kıyasla tam bir değişiklik getirmesini temin etmeliler. “Eski kapitalist rejimde politikada aktif olmak için özel bir eği- tim gerekliydi, bu nedenle kadın, en ileri ve özgür kapitalist ülkelerde bile önemsiz bir rol oynamıştır. Görevimiz, politikayı her işçi kadın için yararlı hale getirmektir. Toprakta ve fabrikalarda özel mülkiyet ortadan kaldırıldıktan ve toprak sahipleriyle, kapitalistlerin iktidarı yıkıldığından beri politikanın görevleri, bütün İşçi Sınıfı ve aynı za- manda işçi kadınlar için basit, açık ve yaygın hale gelmiştir. Kapita- list toplumda kadınların durumunu, kadının politikadaki ortaklığının sadece erkeğin ortaklığının önemsiz bir fraksiyonu olması haksızlığı belirler. Emekçi halkın iktidarı, bu durumda bir değişiklik yapılması için gereklidir, çünkü ancak bundan sonra politikanın ana görevleri, emekçi halkın kendisinin kaderini doğrudan etkileyecek kanunlardan oluşacaktır. “Burada da işçi kadınların ortaklığı önemlidir, sadece Parti üyesi ve politik bilinçli kadınlar değil, ayrıca Partisiz ve politik bilinci çok düşük kadınlar da önemlidir. Sovyet İktidarı, işçi kadınlara geniş bir faaliyet alanı açıyor.” (agy, s. 94-97) Kapitalizmde kadınların kurtuluşu olası değildir. Kapitalist sömürü dü-zeni kadını her yönden ezer ve aşağılar. Sosyalist düzenin ise kadınlara na-sıl bir dünya sunduğunu Lenin’in yukarıdaki satırları çok açık bir biçimdeanlatmaktadır. Kadınlar, İşçi Sınıfı iktidara gelip sosyalist ekonomiyi örgütlemeyebaşlayınca, kurtuluşlarına giden yolların açıldığını göreceklerdir. Yaşaya-caklardır. Kadınların eşitliğini engelleyen, dolayısıyla da onları alçaltan ve kö-leliklerini katmerleştiren kanunlar ortadan kaldırılacaktır ilkin. Sonra ka-dınların düşük ücretle çalıştırılarak sömürülmesine son verilecektir. Yani32
  • 31. ücretli köleliklerine son verilecektir. Ücretli kölelik bildiğimiz gibi kadın-ların köleliklerinin bir biçimi idi. Onların köleliğinin bir diğer biçimi ise bildiğimiz gibi, ev kölesi oluş-ları idi. Sosyalizm bu kölelik biçimine de son verecektir. Büyük kreşler,çamaşırhaneler, lokantalar açacak ve bunları ülke çapında yaygınlaştıra-rak, kadınları bıktırıcı ev işlerinin tutsağı olmaktan kurtaracaktır. Ancakbundan sonra kadınların sosyal, kültürel, siyasal gelişmelerinin önündekiengeller kaldırılmış olacaktır. Kadınlar, tıpkı erkekler gibi toplumsal üretim faaliyeti içinde yer alabi-leceklerdir artık. Bu yer alış onların ülke sorunlarıyla dolayısıyla da dünyasorunlarıyla bağlar kurmasını sağlayacaktır. Yani, kadınları politikanın,devlet yönetiminin içine çekecektir. Ve kırda olsun, kentte olsun her kadındevlet yönetme işine ilgi duyacak ve katılacaktır. Yani kadınlar kaderleriniellerine almış olacaklardır. İşte o zaman kurtuluşu gerçekleşmeye başlaya-caktır. IV. 4- Sendikalarımızda Kadının Durumu ve Önerilerimiz: Günümüzde dışarıda çalışan kadınların da sömürüye karşı mücadeleetmelerinin gerekliliğini bilince çıkardığı pek fazla söylenemez. Bunu sen-dikalı kadının konumuna baktığımızda açıkça görebiliriz. Kadınlarımızınsendikal örgütlenme içerisinde gerektiği oranda olmadıkları, yönetimlerdeyeterince yer almadıkları açıktır. KESK mücadelesinde de kadınların sayısına baktığımızda aynı sorunuyaşamakta olduğumuzu görürüz. Kamu çalışanlarının içinde örgütlü ve ak-tif mücadele eden kadın emekçilerin sayısı işçi sendikalarına göre oldukçafazla olmasına rağmen yeterli değildir. Kadın emekçiler sayıca bu kadaryoğun oldukları bir alanla ilgili sendikalarda bile eğer yeterli derecede yeralmıyorlarsa bu sadece kadın sorununun vahametini göstermektedir. Kadın örgütlenmesine ilişkin önerilerimiz: 1- Sendikalar, ilk önce sendika üyesi kadınlardan başlamak üzere, diğerçalışan kadınların sendikal çalışmalara en etkin bir biçimde katılmalarınısağlayacak, kadının kendi sorununa sahip çıkmasının gerekliliğini bilinceçıkarmasına yardımcı olacak politikalar oluşturmalıdır. 2- Kitle bağımız çok kopuk olduğundan; öncelikle işyerlerine yönelikçalışmalar yapılmalıdır. Düzenli aralıklarla işyerlerinde kadınlara yöneliktoplantılar düzenlenmeli, bu toplantılara kadın çalışanların en kalabalıkkatılımları sağlanmalıdır. Toplantılar kadınların kendilerini özgürce ifadeedebilecekleri, sorunlarını tartışabilecekleri, çözüm önerileri üretebilecek-leri bir şekilde düzenlenmelidir. 33
  • 32. 3- Her şube kendi bünyesinde Kadın Komiteleri oluşturmalı, var olankomitelerin de işlerliğini sağlamalıdır. 4- Sendikalar zaman zaman bir araya gelerek kadınlara yönelik ortakçalışmalar yapmalı, ortak oluşturulacak komiteler tarafından işyeri ziyaret-leri düzenlenmeli. Çalışmalar sadece kendini tatmin toplantılarıyla sınırlıkalmamalıdır. 5- Kadın Komiteleri düzenli olarak öncelikle kendi içinde eğitim ça-lışmaları yapmalıdır. Ayrıca üyelerine ve işyerlerine yönelik eğitim çalış-maları da yapmalıdır. Bu eğitim çalışmaları sonucunda kadın emekçilerindiğer taleplerinin yanı sıra, kadın olmaktan kaynaklanan sorunları ile çö-zümlerini bilince çıkarmalarının ve sendikal mücadelede aktif bir biçimdeyer almalarının sağlanması hedeflenmelidir. 6- Kadın emekçilerin sendikalarda gerektiği kadar çalışamamalarınınen önemli nedenlerinden birisi de Kreş sorunudur. Çocuk bakımını tama-men kadının üstlenmesi, sendikal çalışmalara yeterli zaman ayıramamasınayol açmaktadır. Bunun için de sendikalar çözüm önerileri üretebilmelidir.Ayrıca tüm şubelerimiz birer çocuk oyun odası açarak kadın üyelerimizinsendikaya çocukları ile gelmelerini sağlamalıdır. 7- Kadın sorunlarına yönelik belirli aralıklarla bülten, afiş, bildiri vb.hazırlanmalıdır. 8- Sendika yayın organlarında, kadın sorunlarına sürekli ve düzenli ola-rak yer verilmelidir. 9- TİS’lerde kadın üyelerin kadın olmaktan kaynaklı karşılaştıkları so-runların giderilmesi ile ilgili bölümler olmalıdır (fiziki durumlarına uygunişlerde çalıştırılması, annelik görevini yerine getirebilmesi için çocuk em-zirme odası ve kreş açılması vb.) Ayrıca ücretli doğum izinlerinin artırıl-ması için gereken girişimlerin yapılması gerekmektedir. 10- 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün 1 günlük yasal izin günüolması için mücadele verilmelidir.34
  • 33. V. AB SORUNU 1947’de İngiltere’de Federalist Avrupa Birliği oluşturma çabaları oldu.Aynı yıllarda Avrupa Ekonomik İşbirliği Organizasyonu (OEEC) oluştur-ma çalışmaları başladı ve 1948’de kuruldu. 1951’de en stratejik iki ürün-de; kömür ve çelikte, sürtüşmeleri önlemek için Almanya, Fransa, İtalya,Belçika Hollanda ve Lüksemburg tarafından Avrupa Kömür ve Çelik Top-luluğu kuruldu. İşte bu kuruluş bugünkü Avrupa Birliği’nin çekirdeğinioluşturdu. Mart 1957’de yapılan Roma Antlaşması ile Ocak 1958’den ge-çerli olmak üzere aynı ülkeler tarafından Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun(AET) kurulması kararlaştırıldı. 1960’da Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OECD) ve Avrupa SerbestDeğişim Bölgesi (EFTA)’nın kurulması hız kazandı. Daha sonra bu altıülkeye İngiltere, İrlanda, Danimarka, Yunanistan, İspanya ve Portekiz’inkatılmasıyla pazar büyüdü. Bu bütünleşmeden amaçlanan ise, zaten fiilenkalkmış olan sınırların ortak para, ortak parlamento, ortak kültür ve ortaksavunma denilerek tümüyle kaldırılmasıydı. Türkiye 1963 Eylülünde imzalanan Ankara Antlaşması ile AET’ye gir-me yolunda ilk adımı attı. Antlaşmada son hedef AB’ye tam üyelikti. Dahasonra 1973 yılında yapılan Katma Protokol antlaşması ile Türkiye, AB ileaşamalı olarak 22 yıllık bir geçiş sürecinden sonra Gümrük Birliği’ne gir-miştir. O gün bugündür Türkiye AB kapılarında süründürülmektedir. ABEmperyalistleri ancak YENİ SEVR’İ kabul etmemiz şartıyla, 4–5 parçayaböldükten sonra Türkiye’yi üyeliğe kabul edebileceklerini onursuz politi-kacılarımızın suratına pıfkırmaktalar. “Vatanı satmakla mükellef” Tayyip-giller de Kıbrıs’tan başlayarak AB Emperyalistlerinin YENİ SEVR yönün-deki isteklerini parça parça yerine getirmektedir. Avrupa Birliği (AB) Yolu Sevr’e Çıkar! Savunanlar Ya Gafildir, YaHain! ABD’nin İmparatorluk düzeyindeki Süper Emperyalizmi, ister iste-mez bilinçlerimizde bir bulanıklık yaratıyor. ABD dünyayı sömürüyor,savaşları kışkırtıyor, her yere el atıyor, ama AB çok masum ve demokratbir emperyalist birliktelik (hatta emperyalist bile olmayan bir demokrasibirlikteliği) olarak nitelendiriliyor. Bizim satılmış yöneticilerimiz ve sa-tılmış medyamız da sürekli yapmış oldukları demagojilerle AB’yi halkı-mıza demokrasinin bekçisi, halkların kurtarıcısı olarak göstermektedir. Buizlenimi ortadan kaldırmak gerekir. Yani emperyalistlerin demokratı yada demokrat olmayanı yoktur. Dünyadaki paylaşımda ABD aslan payınıgötürüyor, ondan sonrası da AB’nin ve Japonya’nın payına düşüyor. ABiçindeki paylaşımda da aslan payını Almanya almaktadır. AB’nin motor 35
  • 34. gücü Almanya’dır. Ayrıca ABD Emperyalizminin tüm işgal, katliam vesoykırım suçlarına AB Emperyalistleri de ortaktır. 19’uncu Yüzyılda dünyanın en büyük emperyalist devleti İngiltere idi.İngiltere 20’nci Yüzyılda bu egemenliğini ABD’ye kaptırmıştır. Şimdionunla ortak davranmaktadır. İngiltere, Almanya, Fransa ve İspanya sö-mürgeleri olan emperyalist devletlerdir. Bunların yapısında bir değişiklikolmamıştır. Sadece ABD’nin karşısında daha güçlü olabilmek ve sömürü-lerini devam ettirebilmek için birlikte olmaya ihtiyaç duymaktadırlar. Bi-linçlerimizden AB ülkelerinin, özellikle ilk kurucu ülkelerin emperyalistdevletler olduklarını çıkarmazsak AB’den demokrasi de beklemeyiz. Bu ülkelerde kapitalizmin serbest rekabetçi dönemi yaşandığı, burjuvademokratik devrimleri yapıldığı, birçoğunda İşçi Sınıfının iktidarın ka-pısına dayanacak denli sınıf savaşları verildiği için bu ülkelerin halklarıköklü bir kısım ekonomik, demokratik kazanımlara sahiptirler. Fakat ka-pitalizmin tekelci aşamaya yani emperyalizm aşamasına geçmesiyle de-mokrasi yerine siyasi gericiliğin hâkim olduğu bu ülkelerde, kazanılmışhaklar giderek yok edilmeye çalışılmaktadır. Hele Sosyalist Kamp’ın dayıkılmasından sonra emperyalistlerin kendi ülkelerindeki İşçi Sınıfına, de-mokratik haklara saldırısı iyice artmıştır. “Sosyal Devlet”e artık ihtiyaçlarıkalmadığından onu kerte kerte dönüştürmektedirler. Kendi ülkelerindekisosyal hakları yok etmeye çalışan bir birliğin, diğer ülke halklarına demok-ratik ve sosyal haklar getirmesini beklemek ölü gözünden yaş ummaktır.Fransa’nın iş yasasını değiştirmek istemesi, üniversitelerin ve çalışanlarıneylemleriyle bundan geri adım atması hatırlanmalıdır. Emperyalistlerin, ülkemizin tüm yeraltı ve yerüstü zenginliklerini per-vasızca sömürdükleri yetmezmiş gibi Türk Ordusu’nu da kendi emperya-list canavarlıklarında kılıç olarak kullanmak istemektedirler. Bunu Soros şu sözleriyle açıklamaktadır: “Sizin dışarıya pazarla-nacak tek bir markanız var: O da Ordunuz” diyor. Yani Yeni Sevrcikuşatma karşısındaki direncini “Ergenekon” operasyonuyla kırma-ya çalıştıkları Türk Ordusu’nu, işlerine gelince emperyalist amaçlarıiçin kasap satırı olarak kullanmaktan da vazgeçmemektedirler. DünKore’ye, bugün Afganistan ve Lübnan’a asker gönderilmesi emper-yalizme ve siyonizme hizmettir. Bunu söyleyenler “vatan haini” ilanediliyor, utanmadan vatanını satmakla mükellef olduğunu söyleyen,yani asıl kendisinin vatan haini olduğunu itiraf etmiş olan emperyalistuşağı Tayyip tarafından. Daha önce Somali’ye, sonra Batı yanlısı siyasi partilerin seçim gü-venliğini sağlamak için Kongo’ya asker gönderenler, bugün AB-D veİsrail istiyor diye Lübnan’a asker gönderiyorlar. Sözde barışı sağla-36
  • 35. mak için saldırgan İsrail’in sınırına değil Suriye sınırına gönderilmekistendi askerimiz. Mehmetçiği emperyalist çıkarları için savaşa sürü-yorlar. Bu hainler bunu gizlemek için de utanmadan halkımızın kar-şısına çıkıp demeçler verdiler: “Türk askeri Lübnan’a akan gözyaşla-rını dindirmek için gidecek.” “Türk askeri Lübnan’a çatışmaya değilbarışı korumak için gidecek.” Televizyon ekranlarında Lübnan’daağlayan çocukları, anneleri, acılı Lübnan halkını gördüğümüz zamanhep üzüldük. Peki, o çocuklar öldürülürken, katledilirken İngiltere, Fransa, Al-manya ne yapıyor? Kolunu bile kıpırdatmıyor. AB Komisyonu’nun günlük basın top-lantısında “çok sayıda gazetecinin ‘AB’nin İsrail’i niye kınayamadığı-nı’ sorması üzerine basın toplantısında soru sorulmamasını istedi veDış İlişkiler Sözcüsü Udwin, ellerini iki yana açarak yapabileceği birşey olmadığını anlatmaya çalıştı.” (Milliyet, 13.07.2006) Aynı İngiltere, Fransa, Almanya sonra da Filistin-Lübnan için “çoküzüldüğünü” söylemişti!? Ve BM barış gücünü göreve çağırıyorlar. Ne zaman? En son model silahlarla teçhizatlı İsrail ordusu Hizbullah Milis-leri tarafından ağır kayıplara uğratılarak durdurulduktan sonra…Bir kez daha “demokrasi ve insan hakları maskesi” takarak dünyahalklarını aldatmaya çabalayan AB Emperyalizmi ABD’den farklıdavranmaz, davranamaz, çünkü İsrail’e dokunan kendi emperyalistçıkarlarına dokunmuş oluyor. Nasıl ki Kore/Kunuri’de imha edilmekte olan ABD Tugayını kur-tarmak için Türk Askeri “feda” edilmiş ise, bugün de Afganistan’daEmperyalist çıkarı için “feda” edilmek istenmektedir. Türkiye’de AB’ye girme yolunda çabalayan tüm yazarlar ve ay-dınlar, bizim demokrasiyi getiremeyeceğimizi, bunu yapsa yapsaAB’nin yapabileceğini savunmaktadırlar. “Biz Türkiye’nin sorunla-rını çözemeyiz. Avrupa gelsin çözsün, biz de rahatlayalım. Türkiye’yiAvrupa’ya emanet edelim. Bizim kurtuluşumuz emperyalistlerin eliyleolacak” görüşünü savunmaktadırlar. Kısacası satalım demektedirler. Yukarıda da değindiğimiz gibi AB ülkeleri halkları mevcut sosyalhaklarını 17’nci Yüzyıldan itibaren kendi kanları-canları pahasınasürdürdükleri sınıflar savaşı sonucunda elde etmişlerdir. Daha De-mokratik Devrimini bile tamamlamamış, Antika Tefeci-Bezirgân Ser-maye Sınıfını yani feodaliteyi tasfiye edememiş bir Türkiye’nin ParisKomünü’nü yaşamış ve yaşatmış bir Fransa ile aynı birlik içine gir-mekle aynı düzeye gelebileceğini savunmak diyalektik bakış açısınaaykırıdır. 37
  • 36. Türkiye’deki medya da AB yanlısı politikalar gütmektedir.Türkiye’deki bazı olumsuz uygulamalar anlatıldıktan sonra, şu cüm-leyle biter genellikle gazetelerdeki yazılar: “Bu kafayla mı AB’ye gi-receğiz?” AB, demokrasinin, özgürlüğün, hukukun merkeziymiş gibigösterilmektedir bu satılmış medya tarafından… “Sivil örümcekler” hep bir ağızdan koro halinde AB’yi savunuyor-lar. AB politikasını ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Hedef kitle seç-tikleri, geleceğimiz olan gençleri AB saflarına kazanmak için yoğunpropaganda yürütüyorlar. Çünkü medya patronları AB’nin aldatma-ca olduğunun halkın bilincine çıkmaya başladığını görüyorlar ve bu-nun için önlem alıyorlar. AB’nin burs dağıtacağı, öğrencilere öğrenimhakkı tanıyacağı gibi yalanlarla geniş gençlik kitleleri aldatılmak iste-niyor. Ne acıdır ki kendine Devrimciyim diyen birçok kişi ve kurum daKESK yönetimleri gibi AB’cilik yapmaktadırlar. Oysa kamu emekçi-lerine düşen görev, bu olayları teşhir ederek AB Emperyalizmine kar-şı mücadelede yerini almak, kamu çalışanlarını, gençliği ve halkı bumücadeleye kazanmaya çalışmak olmalıdır. Eğitim alanında da AB’cieğitim anlayışının teşhiri için devrimci-demokrat seçeneklerimizi sun-malı ve tartıştırmalı, Parasız, Laik ve Anadilde Eğitimi savunmalı vesavaştırmalıyız. - “Emeğin Avrupası” Aldatmacası Avrupa Birliği’nin emperyalist bir birlik olduğunu görmeyip bize umutvaat eden bir kapı gibi görülmesi biz kamu çalışanlarının kendi öz güçleri-ne, örgütlülüklerine güvenmemesini de beraberinde getirmektedir. Parababaları bizi toptan AB’ye satmak istiyorlar: Hem halkımızı, hemvatanımızı. Ne yazık ki pek çok sendikanın yöneticileri, biz “emeğinAvrupası”na gireceğiz düşüncesiyle Avrupa Birliği’ni desteklemektedirler.AB Anayasa’sında Avrupa Birliği’nin ekonomik sistemi için: “Birlik, tam istihdam ve ilerleme hedefine sahip ve rekabet gücü yüksek bir sosyal piyasa ekonomisi, dengeli ekonomik bü- yümeye dayanan sürdürülebilir şekilde Avrupa’nın kalkınması için çalışır” yazar. Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi AB’nin ekonomik sistemi piyasa eko-nomisidir, yani pazar ekonomisidir. Bunun da bilimsel adı kapitalizmdir. Yine AB Anayasasının 4’ücü maddesi: “kişilerin... Ayrım gözetmeden” başlığı altında: “kişilerin, malların ve hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşım ile yer- leşme ve iş kurma özgürlüğü... Birlik tarafından anayasaya uy- gun olarak garanti edilir” der.38
  • 37. Fakat kişilerin serbest dolaşımını Avrupa’daki işçilerimiz için kısıtlar.Yani kendi Anayasasını bile işine geldiği gibi kullanır. Bu nedenle EmeğinAvrupa’sı diyenlere bunun Finans-Kapitalin (Emperyalist Parababalarının)Avrupa’sı olduğunu hatırlatırız bir kez daha. AB’nin hedeflerinden biri de Türkiye’yi “kırk altı azınlık” çeşidiyleatomlarına kadar parçalamaktır. Fırat’ın sularını bile, uluslararası bir komisyonun eline bırakmayı teklifediyorlar. Bu suların nasıl kullanılacağına bile “uluslararası bir komisyonkarar vermeli” diyorlar. “Ege’deki haklarınızdan vazgeçip Kıbrıs’ı Rumlara terk edeceksiniz”diyorlar. “Fener Rum Patrikhanesini ve Ekümeniklik hakkını tanıyacaksın” di-yerek Patrikhane’nin dünya çapında Ortodoksların dini merkezi haline ge-tirilmesini, Ülke Topraklarımızda Vatikan gibi ayrı bir din devletinin ku-rulmasını dayatıyorlar. Kenya, emperyalistlere karşı savaş verip, bağımsızlığını kazandığında,Kenya lideri Kenu Kenyatu şöyle demişti: “Önce emperyalistler, misyonerler bize geldiğinde ellerinde yalnızca kitapları vardı. Topraklar bizimdi. Gözünüzü yumun Tanrı’ya dua edin dediler bize. Gözlerimizi yumduk Tanrıya dua ettik. Sonra ‘gözünüzü açın’ dediler. Gözümüzü bir açtık ki kitaplar bizim elimizde, topraklar onların elinde.” Gelip topraklarımızı da alacaklar. Başlangıçta belki eskiden olduğu gibiordularla değil, parayla. Gerekirse de en modern silahlarla donatılmış kanemici ordularıyla. Bize de onların emrinde çalışmak düşecek. Ne sanayide,ne de tarımda Avrupa ülkeleriyle rekabet etmemiz mümkün olmayacak. Bunedenle insanlarımızın pek çoğu vatanından, yurdundan uzaklaşıp, onlarınülkesinde onlara hizmet edecek. Zaten bugün kapı açılıverse, belki yarısıgider insanlarımızın. İşte ara sıra istatistikler yapılıyor. Eğitimli gençleri-mizin bile üçte ikisi gitme peşinde. Ve bunların da üçte biri, o üçte ikininüçte biri; “Bir daha geri dönmek istemem” diyor. Parababaları düzeninincehenneme çevirdiği bu cennet vatanda yaşamaktan, artık bezmiş insanla-rımız. AKP Hükümeti vatanımızı ve 75 milyon insanımızı, Batılı Paraba-balarının kayıtsız şartsız emrine vermek, onlara uşaklık etmek için Av-rupa Birliği’ne girmeyi istemektedir. Ucuz işgücünü kullanıp, bizlereAvrupa’daki işçilerimize yaptırdıklarının aynısını, yani onların sevmediğiağır, pis işleri kendi vatanımızda yaptırtacaklar. AB, Türkiye’yi en az üç parçaya bölünmüş olarak AB’ye almak is-tiyor. Çünkü bugünkü Türkiye onların çıkarına uygun değil; böyle bir 39
  • 38. Türkiye’nin insanları, sürgit onlara uşaklık etmez… Böl, parçala, yönetmantığından dolayı en az üç parçaya bölecekler Türkiye’yi, ondansonra AB’ye alacaklar. Geçmişte yapamadıklarını, yani Yeni Sevr’ikabul ettirerek alacaklar. Genişlemeden Sorumlu eski Komiser Alman Günter Verheugen’eyandaşları soruyor: “Türkiye’yi almamız mümkün değil, niye bunu açıkça söyle- miyorsunuz?” Verheugen diyor ki: “Akıllıların anlayabileceği şekilde söyledim. E, daha ne ya- payım?” Tayyipgiller de “Ben, Türkiye’yi ve Kıbrıs’ı pazarlamakla mükelle-fim” diyerek Verheugen’in “akıllı”sı olduklarını kanıtlıyorlar. Yine Jack Straw 3 Ekim’de, Müzakere Çerçeve Belgesi verildiğin-de Batılı yandaşlarına şunu söylemiştir: “Ayıyı öldürmeden yüzmeye-lim.” Türkiye’yi ayı olarak nitelendiriyorlar. Daha canlıyken yüzmeyekalkarsak, halk uyanır, o yüzden, bir şey kazanamayız, önce öldüre-lim, sonra istediğimizi yaparız diyor. Yerli Parababaları (Finans-Kapital+Tefeci-Bezirgânlar çetesi) 75milyon insanla başa çıkamayacaklarını biliyor. Vatanı da, halkı datoptan peşkeş çekelim Batılı efendilerimize, komisyonumuzu alalım,dünyadaki cennetimizde yaşayalım, diyorlar. Biz emekçilerin, AB’nin bize getireceklerini görmemiz için son ya-sal değişikliklere bakmamız yeterli olacaktır aslında. Emeklilik Yasa-sı, İş Yasası, Sağlıkta Dönüşüm adı altında yapılan sağlığı özelleştirmeçalışmaları, Kamu Personel Reformu gibi düzenlemelerin hepsi AB’yeuyum sürecinde IMF ve Dünya Bankası’nın direktifleriyle gerçekleş-mektedir. Biz kamu emekçileri bu kadar saldırı ile karşı karşıya iken,AB’den birileri çıkıp da “bu yasalar kamu emekçilerinin ve diğeremekçi halkın emeklilik hakkı, sendikalaşma hakkı, sağlık hizmetle-rinden yararlanma hakkını elinden alır” dedi mi? “Bu emekçi halklaraçısından bir felakettir” dedi mi? AB’nin bu ülkeye demokrasi ve özgürlükler getirmeyeceğini en iyikamu çalışanlarının görmesi gerekiyor. Zira son değişimler, kamununtasfiyesi çalışmaları, Genel Sağlık Sigortası’yla yapılan değişikliklerbunun en somut göstergelerindendir. Hal böyle iken KESK, Genel Sağlık Sigortası, kamunun tasfiye-si vb. yasalara sözüm ona tepki gösterirken, demokrasi konusundaAB’den medet ummaktadır. Sendika yöneticilerimiz, yukarıda açık-lanan, halkımızın ve kamu çalışanlarının ocağını söndürecek uygu-lamaları dayatanlardan birinin AB olduğunu ya görmüyorlar ya dagörmek işlerine gelmiyor.40
  • 39. KÜRT SORUNU Kürt Sorunu’nun her iki halk için de onurlu biçimde çözümü; DevrimciÇözümdür. Kürt Meselesi’ni de AB-D Emperyalistleri ele almış durumda.Yaklaşık 1000 yıldır beraber, kardeşçe yaşamış iki halkın arası günbegünaçılmaktadır. Çalışan insanlarımız, nasıl Türkiye sınırları içinde hiçbirumut ışığı göremiyorlarsa; Kürt kardeşlerimiz de, kendi sorunlarının çözü-mü için Türkiye devletinden hiçbir umut bekleyemiyorlar. AB-D Emperyalistlerinin Kürt Meselesi’ne el atmaları Kürt dostu ol-duklarından değil. Yeni Sevr’i gerçekleştirmek için bunu yapıyorlar… Bugün Türkiye’de kendisini, kimliğini Kürt diye tanımlayan, asgari 15milyon insan var. Bir halk var… Bu insanlar, ortak yaşama durumundanvazgeçerse, buna kim karşı durabilir. “Öldürürüz, keseriz, kan dökeriz…”Bir yere kadar yaparsın ve o da ters teper. İşte, İsrail cellâdı, alçağı… Ar-kasında ABD ve onun tüm teknolojik silah mekanizması var. Filistinliyeboyun eğdirebiliyor mu? Burada onun kaç katı Kürt insanı var. Bu meseleyi Kürt ve Türk Halkıel ele, kardeşçe, birlikte çözerse, her iki halkın da yararına olumlu, onurlubir biçimde çözer. Emperyalistler çözerse, işte Irak’taki gibi çözer, yanikendi emperyalist çıkarlarına uygun biçimde çözer. Ne diyor Barzani ve Talabani? Aman Amerikan askeri gitmesin! Böyle bir kurtuluşun, Kürt Halkına getireceği bir onur yok. Dünyanınbaş cellâdı, baş haydut ABD gelecek, siyasi devlet kuruverecek, buna dabağımsızlık kazanıldı denilebilir mi? İsrail gibi, Kürt Halkı da hizmetetmekle yükümlü kalır. Bu bakımdan böyle bir çözüm, Kürt insanlarımızabir şey kazandırmaz. Tersine Arap Halkıyla ve tüm bölge halklarıyla düş-manlaşmasını arttırır. Türkiye’nin şu anki en temel siyasi sorununu yani Kürt Sorunu’nu;Hikmet Kıvılcımlı 1933’te çözmüştür, “Yedek Güç: Ulus (Doğu)” adlıeserinde. Bu meseleyi, gerçek demokrasi, yani Eşitlik, Kardeşlik veÖzgürlük temelinde, Türk ve Kürt, iki halktan kardeşler, yan yanaoturup, çözecekler. Ama gerçek anlamda eşit kardeşler olarak… 41
  • 40. ÇEVRE SORUNU Her türlü kötülüğün kaynağı olan G8 adlı emperyalist haydutlar, do-ğayı da günbegün zehirlemekte, canlılar için yaşanılması zor bir ortamhaline getirmektedirler. Bunların en önde gelenlerinden ABD ve Ka-nada, hatırlanacağı gibi, doğacı bir sözleşme olan Kyoto Sözleşmesi’niimzalamayı hâlâ inatla reddetmektedirler. Yine bilindiği gibi, dünya-daki sera gazlarının üçte birini tek başına ABD atmosfere salmaktadır.Bunlar ürettikleri zehirli atıklarla dünyayı zehirlemekle kalmamakta,akciğerlerimiz sayılan oksijen kaynağı ormanları da kurutup yok et-mekten çekinmemektedirler. 1978’den bu yana Amazon Ormanlarınınbeşte birini (520 bin km2’lik bir orman alanını) yok etmiştir, bu emper-yalistler. “Küresel ısınmanın” felaket tablosu daha yeni açıklandı. Bu-zulların hızla eridiği ve “kıyamete 5 kaldığını” söylüyor bilim adamları. İnsanlık düşmanı emperyalizmin kendi çıkarlarını korumak ve sür-dürmek için yaptığı çevre katliamından ülkemiz de nasibini fazlasıylaalıyor. Dilovası’nda havaya ve çevreye zehirli kimyasallar atıldığı içinel ve ayak parmakları olmayan özürlü çocuklar doğuyor. Bu da yetmez-miş gibi, kanser, astım vb. hastalıklarla boğuşan insanlarımızın tedavive ilaç masrafları karşılanmıyor, insanlarımız kaderlerine terk ediliyor. AKP Hükümeti, İşçi Sınıfımızın ve emekçi halkımızın aleyhine peşpeşe yasalar çıkarırken, çevreye ve insan sağlığına zarar verenlere karşıgerekli yasal düzenlemeleri yapmayarak, soluk alıp verdiğimiz çevreninyaşanmaz hale getirilmesine de göz yummakta ve onlara ortak olmaktadır. Kurtuluş Partili Kamu Emekçileri olarak, insan hayatının sürmesi-nin, bitkiler ve hayvanlarla birlikte, doğal dengeyi hiç bozmadan müm-kün olabileceğini çok iyi bilmekteyiz. Doğaya ve diğer canlılara saygılı,onlara zarar vermeyen bir üretimin yapılmasından yanayız. Bunun içinülke içinde gereken önlemleri almaktan çekinmeyecek, insanlık ve doğadüşmanı emperyalist devletlerle mücadeleden de geri durmayacağız. Unutmayalım ki dünyamız, bilim insanlarının öngörülerine göredaha üç milyar yıl biz canlılara ev sahipliği edecektir. Doğanın bu hiz-metini yapabilmesi için bizim de onun kanunlarına saygılı olmamızve onu bir bütün olarak (dağlarıyla, ovalarıyla, ormanlarıyla, nehir,göl ve denizleriyle, bitkileriyle, hayvanlarıyla) canı gönülden sev-memiz gerekir. Bizler, bu bilince sahibiz ve bu sevgiyi taşımaktayız.42
  • 41. Son söz: Kamu Çalışanları olarak kendimizin, İşçi Sınıfının ve gençliğimizin ya-kıcı, acil sorunlarının yanında Yeni Sevrci kuşatma, Şeriatçı tırmanış, KürtSorunu, Kadın ve Çevre sorunu vb. gibi ülkemizin birçok sorununda çokşeyler yapabiliriz. Yapmalıyız da. Ama önce KESK’i muhtacı himmet dede konumundan kurtarmalıyız. Bunun için de önce “yeni” (aslında eskinin de eskisi) sapkın ideolojiler-den hızla arınmalı; sapsağlam, hiç aşınmamış, insanlığın biricik kurtuluşideolojisi olan Devrimci ideolojiye, Marksist-Leninist ideolojiye sımsı-kı sarılmalıyız. AB-D Emperyalizminin Ilımlı İslam (Şeriat) maşasıyla başlattığıYeni Sevrci saldırısına karşı Antiemperyalizm, Antifeodalizm, Antişo-venizm ilkelerinden zerrece ödün vermeden; Dillerde pelesenk olan Devrimci Sınıf Sendikacılığı ve DemokratikMerkeziyetçi yığın örgütü laftan hayata geçirilerek; KESK’i bukağı gibi sımsıkı saran kahredici eylemsizlik kabuğuacilen kırılmalı. Düşmanı güldürmekten, dostu yormaktan başka so-nuç doğurmayan “Büyük Hedef”lere bir türlü ulaşamayan minik ey-lemlerden derhal vazgeçilmeli. Yasak savıcı bir eylemcik değil, küçük-büyük hedefler uğruna amamutlaka sonuç alıcı eylemlerle kitle seferberliği sağlanarak başarma-ya kitlenen militan bir mücadele hattına sıçranmalı an geçirmeden. Yeni Sevre Karşı Yaşasın İkinci Kurtuluş Savaşı! Şeriat Ortaçağdır! Kahrolsun ABD-AB Emperyalizmi! Yaşasın Halkların Kardeşliği! Yaşasın Sosyalizm! Yaşasın Devrimci Sendikal Mücadelemiz! Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz! KURTULUŞ PARTİLİ KAMU EMEKÇİLERİ 43