Trash kulture
Upcoming SlideShare
Loading in...5
×
 

Trash kulture

on

  • 439 views

 

Statistics

Views

Total Views
439
Views on SlideShare
439
Embed Views
0

Actions

Likes
0
Downloads
0
Comments
0

0 Embeds 0

No embeds

Accessibility

Categories

Upload Details

Uploaded via as Adobe PDF

Usage Rights

© All Rights Reserved

Report content

Flagged as inappropriate Flag as inappropriate
Flag as inappropriate

Select your reason for flagging this presentation as inappropriate.

Cancel
  • Full Name Full Name Comment goes here.
    Are you sure you want to
    Your message goes here
    Processing…
Post Comment
Edit your comment

Trash kulture Trash kulture Document Transcript

  • “Trash Kulture” Şenol Erdoğan
  • “Copy/Paste” e-kitap serisi, yazarları tarafından çeşitli zamanlarda, çeşitli mecralarda yayınlanmış yazıların bir araya getirilerek, meraklısına derli toplu bir kaynak oluşturmak adına gerçekleştirilen bir projedir. Elbette bu yazıların kitaplaştırılma niyetiyle ortaya çıkıldığında zamana göre yeniden ele alınmaları, güncellemelerinin yapılması gibi gerekliliklerin farkındayız. “Copy-Paste”, yazarının kaleminden çıkmış ve hedef kitlesiyle zaten buluşmuş yazıların, yeniden ambalajlanarak ticarileştirilmesi “ahlakına” karşı bir “ahlakın” ürünü. Bu nedenle Copypaste serisinde yer alan yazılar, yeni okuyucusuna yayınlandığı gün her nasılsa o halleriyle ulaşacaklar. Daha açık anlatımla, bu “Copy-Paste” için tek bir amaç söz konusu: o da benzer konuda yapılan ve ağ içerisinde dağılmış yazıların bir araya getirilerek kullanıma sunulması. Bu metinleri istediğiniz gibi kopyalayabilir, çoğaltabilirsiniz. Kaynak göstermek sizin ahlaki değerlerinize kalmış olup, göstermediğiniz takdirde, serinin doğası gereği “ağ” sizi affetmeyecektir. “Copy-Paste” “üretilmiş her şey, hepimiz içindir” anlayışıyla oluşturduğumuz, tamamen ücretsiz bir yayın ağı. Yazarının iznini almak koşuluyla, çevrenizdeki kişilerin yazılarını veya kendi yazılarınızı “Copy/Paste” logosu altında aynı formatta yayınlamamız için bize gönderebilirsiniz. İyi okumalar dileriz…
  • “Trash Kulture”da yer alan yazılar, Şenol Erdoğan’ın kendi bloğunda ve çeşitli dergilerde yayınlanan yazılarından derlenmiştir.
  • İçindekiler; yeni şehir yeni sanat ve şiir / 1 “kaybeden” “tutunamayan” – “looser” çevirisizliği ve 90 kültürü / 1.bab “DISCONNECT” iken bile “CONNECT” olmak: İşte “ERECTUS” un problemi / 8 palimpsest olarak kent/ 16 DEVLET KORKUSU MU ALLAH KORKUSU MU? YA DA DIVINE RIGHT OF KINGS (kral yetkisini tanrıdan alır) / 19 Beden Pornosu / 26 2.BdN eksik.hız ve…HaStA / 30 auschwitz’den güneydoğu anadolu’ya / 33 hay ‘yer’inizin ‘altı’nı / 38 Kişisel Bir Hipster Manifestosu / 43 YOKEDİCİ – WILLIAM S. BURROUGHS BÖCEK İLAÇLAYICISI ŞAİR / 49
  • yeni şehir yeni sanat ve şiir
  • 1874 yıllarıydı; her zaman diliminde olduğu gibi o zamanda da “akademi”den pek hazzetmeyen üreten insanların “aykırı” “başkaldıran” vs. üretkilerinin varlığı söz konusuydu. Alexandre Cabanel, William-Adolphe Bouguereau gibi ressamların karşısına Degas, Renoir, Monet gibileri dikildiği vakit “akademi”-k resim tarihinde bir kez daha sarsılmıştı. Empresyonist, akademik ressamların tüm bilinen kurallarından uzak, çerçevenin dışında olmayı bocalamadan becerebilmişti. Bu yan anlamda fosilleşmiş bir takım Rönesans kaidelerinin de ayaklar altına alınmasıydı da. Sanat –dalları- zamanın akışında bir virüsün bedeni zapt etmesi gibi etkenlerce çevrelenirler ve bir rutinin içresinde dönenirler. Sonrasında ise kendisi, ‘40larda nasıl ki ‘20lerde Fransa’da can bulan avant-garde sinema anlayışı New York’a taşınıp kanını tazeledi ve yönünü-yolunu buldu ve ileride Transgression’dan Schizoid’e birçok “underground” türün üremesine sebep olduysa ‘874de tuvalleri atelyelerin esaretinden kurtaranlar ve ışığın gerçeğiyle yüz yüze gelenler de empresyonistlerdi. Empresyonizm kendi kabına kapatılmamalıdır, zaten konu edilen kendisi değil ortaya koyduğu değişim ve güçtür ki kendileri optiğe bakış klişelerini de ortadan kaldırmak gibi anımsanması gereken bir hareket yapmışlardı. “Teknik gelişmenin hızına yetişmeye çalışmak ya da yetişmek gözün önemini nereye doğru götürmüştür” sorusuna artı ya da eksi çok yerden yaklaşılabilir. Vertov’un göze atfettiği anti-ontolojik zayıflık ve vizörün diyalektik kutsanışı kendi içindeki sözde devrimini nereye vardırmıştır tartışılır. Videonun devingen sanat üretilerine kazandırdığı “sanatsal ve ekonomik” katkıları düşünürken bir yandan da fotografa photoshop markasınca yapılan –legal- kapitalist tecavüzün de tartışılması gerekir, kadının inandığı kendi çirkinliğini kozmetik şirketlerinin renkli saç boyaları ile gidermeleri ve sanal ego pornografisinin web merkezlerinde aynı egosal çirkinlik inancını kendi bedensel suretinin sanal imajıyla oynayarak güçlendirmesi de sanatın sosyo-psikolojik sahası olarak incelenmelidir de. Pekiyi bunların empresyonizm ile ne ilgisi vardır, yoktur, ilgi kurma çabası da yoktur zaten. Aslolan, içi boşaltılmış yüceltiler çağında sözde değerlerin gerçeğine yönelik kıvılcımlar üretmek ve zamansal çizgide “geçmiş”te kalan özlü sanat üretkilerinin içine bugün çok farklı bir donanımla bakıp onu kendimiz için kendi cümlelerimizle ŞİMDİ ile yeniden ortaya koymaktır. Varolanı olduğu gibi kabul etmek pasifliğinde bulunmamak sadece sanatı başka yerlere götüren ve yeniliklerin doğmasına sebep olan bir gerçek değildir, antropolojik bir açıyla kucaklanması gereken bu gerçek yaşamın içinde bir anlamda da sorgucu yapısıyla dolaşıp durmada ve gerçek yerine “gerçek”i ortaya koymaktadır. Bugünün sokak sanatçılarının kaçı bunun farkında olarak kendilerine zorla sunulan gözde gerçeği kendi görmek istedikleri gerçekle değiştirdiğinin farkındadır- bu tartışılır. 2
  • Yeniliklerden ya da yenilikçi tavırlardan bahsetmek ve yeni bir yol aramak artık anlamını –bir anlamda- yitirmiştir. Bir sanat nesnesi üretme aracı olarak politik bir gücü de elinde tutan FOTOKOPİ MAKİNA sının açılımını yapamamak insanların düşüklüğüdür. An her an yeniliklerin doğum ağzıdır. Fotokopi makinesi ya da web page’ler tüm bunlar artık aşkın bir biçimde yazılması gereken yeni yeniliklerin zamansızlık gerçeğidir. Varolan tümün birbiriyle olan zincirsel ilişkisi görmezden gelindiğinde şimdi ile bir anlam kopması yaşanacağı düşüncesinin yadsınamazlığı doğal olarak usumda beni duvarı kendince yeniden yaratan sokak ressamını alıp Gauguin ve de Van Gogh’un yanına götürür, götürmez ise ve bu “yeni çocuklar” gitmez ise işte o zaman gerçek bir sorun vardır. Bu bir körlüktür de. Entelektüel bir zavallılık. Gauguin nasıl ki rengin ve çizginin başkalaşımsallaştığı noktada bir yaratıcı ise fovizm’den kübizm’e artık ilinti noktaları aşkınlaştırılmalıdır. Web, punk, pop, porno, politik, anarşi, art.. –vd- yeni bir sunumun yeniden biçimlendirilmişlikleri olarak eski ile olan özünü de yitirmeden ortaya konulmalıdır. Hakim Bey’in tradisyonellerden heterodokslara, Japon dikey kaligrafiden Arap yatay kaligrafiye, politik ve sanatın yeniden kişisel bir izlenimcilikle üretilip sunulduğu dünyasına bakmak dahi entelektüel açlığın ve düşüklüğün ibresini ve yeni yönelimlerin bir nevi şablonunu gözler önüne serecektir. Neden sanatından önce kendisinin sanatını yaratabilen güce sahip bir Gauguin’e başka bir gözle bakılmaz ki, benim çizdiğim: her şeyden önce bir gezgin, içinin bir yerlerinde şimdiki zaman hobosunun taşıdığı o modern sonrasından varolmanın entelektüel acısı var, topraktan ayrı tutulan birinin acısı ya da göçebenin bir toplu konuda yerleştirilmesi denli bir acı bu hissettiğim -onda.. Rumi’den İbn Arabi’ye dek uhrevi sanatın soyut temsilcileri “gitmek” ile can bulmak, “durmak” ile kokmak arasında ortaya dikey bağlantılar da sunmuşlardı. Tıpkı öğrencinin sınıfa, sanatçının atelyeye tıkılmasının hapishane yapısının yıkılıp başka bir özgür ışığın tuvale yansıdığı noktanın doğması ve ruhun, bedenle yürüyüp gitmesi noktasında aynı zamanda kadim düşman modernizmde yatmaktadır. Sanatın ve kollarının doğum noktalarında yatan ve görmezden gelinen gerçeklerdir bunlar, bir tuvale bakarken bir şehrin sosyolojisini ya da kişinin geliştirdiği psikocografik açılımını okuyamamaktır. Gauguin’i Panama’da görürüz, Tahiti’de (Maya Deren’in kaçıp gittiği yerde) ya da Markiz adalarında… ‘Medeniyet’i siktir ediş –ya da kibarca yok sayış- post-endüstriyel çocukların cyber-punk evreninde şehirde de mutasyon ve “yeni” olarak varolabiliyor ama, kendi iç kaçışları MADMAX’in sanatını ve direnişini yaratıyor, şehir ütopyaları değil, minimal –realgettolar kuruyorlar kendilerine ve savaşıyorlar. Zira kaçmak denli kalıp savaşmak ve otonomlar yaratmak da sanatın göbeğinde yatanlıklardan biridir elbette. Herkes savaş baltalarının biçimini kendisi seçebilir. 3
  • Ve “sanatın yeni çocukları” bir şeyi fark etti, ne dışarısının izlenimi ne de için dışa vurumu, onla için duvarlar var, nesnel olarak yerinde kalması gereken içsel olarak üzerlerine çalışarak soyut yıkıma uğratacakları –ve uğrattıkları- duvarlar. Gözlerim yeni primitiflerin yaratıldığına şahitse dilim de zamanımızın primitif sanatından Cins’in “şehir mutasyonları”ndan bahsetmelidir. Gayrı resmi sanatın resmÎ olmayan tarih defteri bir şekilde tutulmalıdır. Zamana karşı bir tavır mı, evet, ya da kimince dine ve dinsel siyaset pisliğine bir tavır, evet, ve sayılabilecek yüzlerce şey hala bugün modernizm ve takıları halindeki formatlarıyla önümüzde, aslında aynı şeyle savaşılıyor, duyarlı üreticiler aynı şeyin savaşını veriyorlar zamanın içinde. Şehrin “yeni etno-grafik yapısı”nın varlığı görmezden geliniyorsa –ki bu yeni mimarinin başkalaşımsallaşmış kollarının da hakarete uğramasıdırbunun altında sadece siyaset ve sanat siyaseti yatar. Ya da sözde sanat kurumlarınca bu fark ediş nesneye paraya yani galeri ya da “insiyatif”e dönüştürülür. Kurban olarak sanat. Şehrin yeni etnografik kimliği/yapısı –tıpkı müzikal yeni süreçler-i gibi: ki bu noktada müziğini deneysel ile politiğin çiftleştiği bir ‘alanda’ icra eden ve net bir farkı bir başkalaşımı ortaya koyan DDR –Doğu Almanya‘yi örnek alabiliriz – bu yapının cyber-punk çocuklarının sürüngenlerinin artıkçılarının berduşlarının kaybetmişlerinin estetik-cihad ve yeni gerçeğin tüm üretkileriyle de iç içedir. Şehrin içinde nasıl bir okyanus yaratılır sorusunun cevabını farklı bir okumayla T.A.Z’da görmenin mümkünlüğünün yanı sıra zamanımızın somut ve sanal gerçek alternatif gruplaşma ve kişilerine de bakmak gerekir. Nasıl ki primitistler vardığı noktada söz konusu olan nesne-ler sadece cisimleriyle değil üzerlerine yüklenen ritüelsel anlamla da sanatı ve algısını, sözde gerçekliği-ni değiştiriyorlardı, dada nesneleri bundan çok uzak bir yerde durmaz iken başkalaşımsal açının bir ucuna da pop sanatın nesnelerini koyabilir, günümüz sokak enstalasyonunu, nesne poetizmini, şablonları ve nesnelere müdahaleleri bu “ağ”ın bir başka ucuna iliştirebiliriz. Nasıl ki primitist tavır aynı zamanda zenginlerin sanat zihniyetine sokulan bir çomak sayılabilirse, günümüzde gerçek yeraltı sanatçıları; güncel sanat acentesi ve bienal tüccarlarının ve sözde alter-natif sanat ortamlarının çomak sokucularıdır. Tıpkı şimdinin yeni şairlerinin ortaya attığı güçlü ve durdurulamaz ‘sound’un şiir patronlarına verdiği rahatsızlık gibi. Fovizmin kendi içinde varoluşu ve nasıl ki “bir sanat akımı gibi durmayışı” söz konusuysa ve bu söze konu olan şey dahilinde klasik, ve bir anlamda –artık- klişe olanın yarattığı bunaltıcı havayı dağıtıp atıyorsa, sanatın deneyselinin vs’sinin alınıp-satıldığı bu zamanlarda, videonun sözde karşı-sanat’çılarının elinde kapital bir nesne boku olduğu bu zavallı zamanlarda şehrin yeni çocuklarının fovizminden bahsetmek gerek. 4
  • Bir yandan güncel sanat ve holding destekli rantları, diğer taraftan gidişata dur deme hevesinde kraldan da kralcı inisiyatif düşüklüğü, gösteri toplumu diye haykıran “yeni kapitalist” gölge tiyatrocular –ki post sitüasyonizmin adı dahi yok olan bu coğrafyada onun bile ekmeğini yemeyi düşünenler var-, merkez basına küfreden ve de öyle yaparmışı oynayan ama orda olamadığı için içi içini yiyen biçareler, bienallerle karşı olup da karşı olmasının tek nedeni içeri girememeleri olan insancıklar vd. arasında “sanat olmayan sanat”ın, “kimse için çalışmayan çocuklar”ın ortaya koyduğu şey bir şehir sanatı fovizmidir. Ki; kendi dilbilgisi kurallarından, demeçlerinin argoluğuna, umursamayan yaşam tavırlarıyla bezeli yarınsız değil şimdisiz yaşamlarına, sertliklerine ve tekliklerine, yazdıkları şiirlerin yeni ve kendine özgülüğüne ve kendilerine bir sıfat koymayışlarına dek… Sanat tarihinin geçmiş sayfalarına baktığımızda nasıl ki Die Brücke Sanatçılarının “eklektik” varoluşunu –bir araya gelip yeni bir çatı altında toplanmak adına- ortaya koyduğunu görüyorsak, imajlara boğulan ve ucuzlayan sanatın şimdisinde tüm sahteliğinden arınmış üreten insanların bir araya gelmesi ve ister yeraltı ister öteki ister artık bu pirime dönmüş isimlerin ötesinde bir başka takı ile isimsiz, bir şekilde yeni sanatı bir portal dahilinde toplaması gerekir, bu aynı zamanda bu yeni sanatın kendi tarzına uygun biçimde kaydının tutulması, neşredilmesi, işlerinin sergilenmesi, filmlerinin gösterilmesi -vd- demektir. Neden ahşap baskı sanatının kaybolmuşluğundan bahsedelim ki, neden sokakları “duvar baskıları”yla bezeyen ve sosyal-politik yapıya da ciddi ciddi dokunarak şehrin sanatçılarını basit ve sözde önemsemelerin ötesinde el üstünde tutmayalım. Duvarlar boyu şiir yazıyor yeni kentin yeni çocukları ve siz okuma yazma bilmiyorsunuz! Yeninin cahilleri! Nedense –ki nedeni aslında bariz ortadadır- insanlar gidişatın ilerisinde/ötesinde, “başka” şeyleri açığa çıkarmış –ortay koymuş insanları –alan ne olursa olsun- ya görmezden gelmiş/gelmeye çalışmış ya da bir şekilde “ayağını kaydırmış”, kaydırmayı denemiştir. Nasıl ki yukarıda bir başka görme-okuma biçimi olarak Hakim Bey’in adı geçtiyse net olarak Levent Şentürk ve Enis Batur’a da bağlayabilirim.. aynı şekilde, teori üretmeyen ama tüm usunu sanatına, sanatıyla kusan “sahne” ismiyle Cins ve yaptığı-oluşturmaya devam ettiği her türlü çaba ile Rafet Arslan bu ÖNEMLİ listenin içinde üst sıralardadır. Yeni zamanın yeni şehrin yeni sanatçısı varolan sistemin kültür sevici şair yazar sanatçılarının yarattığı asırlık çürümüşlükle ve cehaletle – deleuze’ü yuttuğunu iddia eden insanların bilgi tekelciliği gibi-, odaklı “kültür-faşist” basının küçük satılmışlıklarıyla da kavga ederken sanatını farklı bir koluyla icra etmiş olacak ve şiirini cumhuriyetin en sert anıtı olarak şimdiki zaman kaidesine saplayacaktır. 5
  • Artık bugün, mimariyi videoyla, ontolojik açılımları sanat ve politikle bağlantılayabilen teorik ve pratik zamanlardır ve bu diğer ortam kördür! Artık yeni tanımlamalar ve cümle kurumlar, an be an varolan, gerekirse temsilcisinden hariç bir başına kalan sanat kolları zamanıdır. Hiçbir şey hiçbir kimsenin tekelinde değildir ve her şey herkesçe yapılabilir olandır. Tek gereken pratikte ve teoride içi boş olmayan akademi dışı otodidakt yetkinliktir. Sanat olarak yaftalan şeyin özü kültürün içinde yapılan eklektik yolculukta transandantal varımdır. Sistem diye adlandırılanın üretkisi mekanik sanatçılar –ki onlar zanaat özüne hiç nail olamamışlardır-, yazarlar, şairler ve diğerleri çoktandır ASILMALIDIR! Onların sözde ardınca giden: takipçi okur, öğrenci ise İKİ KERE ASILMALIDIR! Tarih boyunca duyduğumuz gerçek seslenişlere kulak değil anlam vermeliyiz, yeniyi ve yepyeniyi ortaya koymak adına yapılması gereken yegane şey BESLENMEKtir. İçi boş devletin ve okulların ya da BANKA OKULLARının, öğrencilerine verebilecek hiçbir şeyi yoktur. Ailesinin, devletinin ya da hacklenmiş usunun kölesi olan öğrenci ilkin bir gerilla olmalıdır ki sanatın, edebiyatın kutlu yolunda sayılan halkalardan örülü zincirden ilelebet kurtulsun! Sanatçı, önce sistemlerle çarpışan gerilladır, mastürbatör bir bohem bok değil! Kurumsallaşmanın özüne balta vuran geçmişin isimleri bizim geleceğe çok sert dokunabilip onu değiştirebilmemiz için kullanılabilecek potansiyel güçtür. Entelektüel ve politik olarak hür olamayan insanın özgür bir sanattan bahsetmesi mümkün değildir. Nihayet bugün sokaklara inen “sanatsabotaj”dır ve verilen bir kavgadır! Nasıl yorumlanırsa yorumlansın ya da yetkin bir biçimde yorumlanamasın sanat, sabotaj, şiir ve çok şey tabansızda olsa bir “yeni”yi başlattı ve bu dağınıklık yerini yakın gelecekte daha fazlasına bırakacak… Hitler Almanya’da ’37 senesinde ne yaptıysa şimdi kabul görmüş politik doğrular ve onların uzuvlarınca aktif ve pasif olarak yapılan başka bir şey değildir. -ki bu farklı bir şekilde amerikan soyut dışa vurumculuğunun da başına politik olarak getirilmiştir. “ulusçu” bir sanat, “toprakçı”, “ümmetçi” bir sanat olamayacağını dahi söylemek anlamsızdır lakin fosilleşmenin yaşandığı ortam bu soyu tükenmesi gereken zihinlerin çoğunlukta olması entelektüel bir ekolojik felakettir. Nasıl ki sözde en büyük ve kutlu olan Yunan sanatının –heykelin mesel“şaşaasına” çatlak ses çıkabildi, ve 900 başlarında nihayet bir iki sanatçı çıkıp Yunan sanatını sevmediğini bağırdı,kustu yüzyıllarca sürmüş faşist sanat hakimiyetlerine, tekele ve sözde alternatif sanatçı ve destekçilerine şimdi aynı şekilde saldırılmalı. Müzelerin yerini sanat platformlarının aldığı zamanlarda geçmişimizin müze yakan ve yağmalayan bilinciyle iletişim kurmamızın yegane yolu zamanın sözde inisiyatif ve platformlarını form olarak ortadan kaldırmak açık bir terörizm yaratmaktır. Burada molotofun haklı sanatından bahsedilebilir. Molotofun şiirini yazan çocukların seslerini ceplerimizde taşıyoruz biz sapanlarımıza taş diye. Bu nesnelerin soyut değil somut uçuşkanlığıdır ve an dahilinde sanattır! Bu anarşist ve geçici bir mimarinin varkılındığı noktadır. Spontan anti-art mimari. Bombalamak yeni formları açığa çıkaracaktır. 6
  • Mesele yeni bir Cabaret Voltaire yaratamamak değildir elbette, bu ihtiyaçta değildir zaten. Mesele ussuzların ve kültür açlığı çekenlerin, düşüklerin kestiremediği bir köşede habitatında pasif ama güçlü yaşamına devam etmektir, şehrin duvarlarında yatan dada-african primitif sanat nesneleri yeni şehrin içinde apokaliptik bir okyanus yaratmıştır ve salt kimya kokmaktadır. 1915’de sanat, manifestolarıyla sol kanat üzerinde hareketlenip savaşa karşı bir hareket başlatıyorken, şimdinin sanatının ve sanatçısının Ortadoğu ya da başka bir coğrafyada bir duyarsızlık geliştirdiğinden nasıl ki bahsedebilirsek, yeni sanatın üreticilerinin nerede durduğunu da çok net görebiliriz. Duvarlara, adı bilinmedik sanat istasyonlarına yazılan yeni sanatın manifestosu kelimeler değildir belki de! En azında biz şiiri başka dillerin kelimeleriyle yazıyor ve okuyoruz hem de görebilene. Şiir öldü yaşasın yeni şiir! Fırça öldü yaşasın sprey! 7
  • “kaybeden” “tutunamayan” – “looser” çevirisizliği ve 90 kültürü / 1.bab “DISCONNECT” iken bile “CONNECT” olmak: İşte “ERECTUS” un problemi
  • Yanlış okunan tarih yanlış aktarılır, yanlış aktarılan tarih yanlış anlaşılır, yanlış anlaşılma yanlış aktarılır, zira en başında; tarihin yazılamamışlığının getirdiği problem yatmaktadır. Türkçe diline “dışarıdan” giren ya da tam olarak giremeyen ama “içeride” olan birçok kelime, aktarılarda ve tanımlamalarda sorun yaratmış ve yaratmaya devam etmektedir. Yaşayan kültürün kültürsüzlük içinde doğmuşluğunun aczi bununla kardeştir ve yaşadıkları ensestte doğan çocuk içler acısı bir mutasyondur. Evet, 2010 yılına girmek üzere olduğumuz şu vakitlerde dahi: sub(alt), counter(karşı) iki farklı oluşumun neredeyse hep birbiri yerine kullanılması, aralarında 20 sene fark olmasına rağmen hip(ster) kökenli beat oluşumunun hippi(hippy) olarak kullanılması bir “çeviri” problemidir(elbette ki burada kullanılan çeviri kelimesinden kasıt bir metnin dilsel çevirisi değildir!). Kültürünü çeviremediğimiz ülkelerin bu çeviri/m hatasından kaynaklanan problemleri bizim bu ülkede ki yetersizliğimiz ile ilintilidir. Osman Çakmakçı bir yazısında Türkiye ’80 şiirinin tasfiyesi gerektiğini buyurduğunda kendisine verdiğim hakkın ötesine geçerek, şu zaman dilimine dek ortadaki hilkat garibesi mimarinin tamamen yıkılmasından ve ister kurumlarda ister bağımsız platformlarda bu kültürün en baştan dersmişçesine verilmesinden yanayım. Ülkemize bir şeyler geç geldi, geç gelmekte ve hala ulaşamamakta, bu kült bir kitabın ya da mihenk taşı bir yazarın 44 sene sonra yayımlanması ya da bir terimin hala sınırlarımıza ulaşamaması ile de örneklenebilir. Web veri tabanını Türkçe olarak kullanabilen insan ile işine yarar hiçbir şey bulamadığından Türkçe kullanmaya tenezzül dahi etmeyen iki farklı insan tipinin yaşadığı bu topraklarda kültürel bir acı bu ikinci tip güruh için geçerlidir. Zira onun duyduğu acının özünde yaşadığı kültür bütünü içinde var edilmesi gereken ama edilememiş tümün sancısı vardır. Barry Miles 1994 senesinde yazdığı bir makalesinde “dünyaya bir şey oldu, ne ya da neden tam olarak bilemiyorum ama, geçmiş değerlere bir geri dönüş, içten bir geri dönüş söz konusu” derken (Daha çok 1955 San Francisco’sunu kastederek) aynı tarihlerde Türkiye’de yayıncılık yaşamında bir hareketlenme, sokak oluşumlarında vücut bulmalar söz konusuydu, ülke ilk defa ciddi olarak beat edebiyatı ile tanışırken, Space Garden gibi yeraltı -dönemin tabiri ile rock mekanlarında; masaların üzerinde asit dropları ve marihuana tanecikleri legalmişçesine yuvarlanıyor, İstanbul merkezli konuşacak olursak: İTÜ arka bahçesi, Beyoğlu Abdullah Sokak’da gerçekten “okuyan”, “dinleyen”, “sevişen”, “başkaldıran” bir topluluk sessiz sedasız kendi baharını yaşıyordu. Yaşadı da. Bu dönem; kitap yayıncılığından, fanzin kültürüne, radyo programcılığından, punk bandların sahne almasına dek pop tabir ile “patladı”. 1996 senesinde insanlara coşmuş gibi gelse de 94 senesinde başlayan bu kıpırdanma aslında 98 de ilk durağanlaşmasını yaşamaya başlamıştı, ama bir yandan da Küçük İskender, Boris Vian kitaplarını 6.45 standında Küçük Boris olarak imzalıyor-evet insanlarda gelip imzalattı-, adını veremeyeceğim edebiyat duayenlerimiz adını veremeyeceğim yayınevlerinin kitap fuarı stantları altında ot içiyor ve aynı ad veremeyişle mekan tuvaletlerinde “özgür sex” yapılıyordu. Ben çok açık bir şekilde 94-96 arasında bar tuvaletlerinde bu kadar rahat sevişen ve tuvalete dahi gitmeden masa altlarına işeyen (bunun en iyi örnekleri Beyoğlu Hassictear Bar’da gözlenirdi) bir kuşak daha görmediğimi de eklemeliyim. Bu ölçü mü? Evet! Ölçü! Punk nasıl ki bir ölçü ise! 9
  • Ama bir hazımsızlığın varlığı söz konusu; dönemi yaşayan nüfus, içerde olduğundan bir takım jargonların yanlış oluşmaya başladığını ve bir karşıkültür tarihinin yanlışlıklardan dolayı yazılamayacak oluşunu görememekte belki haklıydı, ama asıl mesele: dışarıdan bakan insanların: a-hiç bir şey görememeleri, b-çapraşık bir şekilde nitelendirme de bulunmaları ve hatta kendince kitaplar yazıp olan biteni anlatmaya-yorumlamaya çabalamalarıydı. Tutunamayan kelimesinin bir yazara indirgendiği, “loser” kelimesinin Türkçeleştirme problemi, Kaybedenler Kulübü isimli radyo programlarıyla sadece çok eğlenen ve başka da bir amaçları olmayan insanlara çok fazla anlam yüklenmesi, ve sonra hayal kırıklığına uğranması mastürbasyonu tamamen bir yanlış algı yaşanmışlığıydı, yetersizlikti. Romantizm, prim yapmak, kaybetmek ve kapitalizm, bunlar bu ülkede hep iç içe geçtiler. Yurt dışında profesörlerin üzerine kitaplar yazdığı, araştırmacı gazetecilerin uğraşlar verdiği kavramlar ancak böyle zuhur ederdi bu ülkeye mi –yoksa zuhur da bir problem yoktu, misyon taşıyan insanlar ne yaptıklarını biliyorlardı da “alıcı” konumundaki kitlenin çoğunluğunda mıydı bu en baştan beri bahsettiğim eksik silsilesi, bence şık ikincisi. Verilen yerin darlığında dolayı sanırım daha fazla yazmamam gerek ve belki de bir yazı dizisi ortaya koymak gerek(yoksa: yayıncısıyla, yazarıyla; “yeraltı nedir” sorusundan, 93 senesinin Gitanes punk kültürüne, 80 son çeyreği Sultanahmet-Üsküdar oluşumlarına değin girilecek-anlatılacak çok fazla şey var). Ben “pop” olan ile “gerçek” olan diyorum, burada kastım pop olanın gerçek olmayışı değil elbet, bu ülkede punk’ın ne yazık ki sadece bir müzik türü sanılması ve t-shirt piyasasıyla ilintili olması bir kültürle beslenmek yerine salt onun imajı ile yaşamaya kalkmanın hezeyanı… Nasıl ki Jack Kerouac, Herbert Huncke’nin “man im beat” ifadesindeki “ben *iki tutmuşum” sokak yaşamı gerçeğini, azizlik ile halelendirip ortaya çıkardığı akımla sokaktaki bu gerçek kültürün içindeki uhrevi yönü gördüyse –ki bu yıllar sonra kapitalist devasa yayın evlerince de farklı şekilde görülecek ve emilecekti- artık birilerinin kelime oyunlarından gençlik hazzı almayı bırakıp tutunmayan insanların nasıl sımsıkı yapıştıklarını değerlere, nasıl ürettiklerini, onları tüketen insanların bu noktada onları sıfatlandırma hakkı olmayıp kendilerini aynı çemberin içinde görmemeleri gerektiği de anlaşılabilir. 1. ve 2. imaj (CMUK ve tayfası + Tampon) kaynak sayfası: http://www.turkiyedepunkveyeraltikaynaklarininkesintilitarihi.com/ 10
  • “kaos entropi değildir. kaos daimi yaratımdır. kaos asla ölmedi.” aslolan kapitalizmin çöküşü değil tarihinin yeniden yazılışıdır Toffler’ın entropisinden Hakim Bey’in kaosuna
  • “kaos entropi değildir. kaos daimi yaratımdır. kaos asla ölmedi.” —Hakim Bey Oysaki [kabul etsin etmesin, isyan ya da kabul bilincine varsın ya da var(a)masın] toplum(lar) baskı altındadır. O zaman: A) Devlet var olmaya nasıl devam eder? B) İnsanların dinamiğe geçişleri nasıl sağlanır? Düzensiz olmak isteyen [ve bundan IQ'sal olarak haberi olmayan] bir toplum neden hala toplumdur ve düzene tabidir. Termodinamiğin ikinci yasasıyla avamın kutsalına bağlanmaktan daha ciddi fikirlerimiz olmalıdır! Evren tahayyül edilemez denli bir enerjiye, “başlamak” adına gereksinim duysa da bu enerji kaynağına Allah, Tanrı, tabiat-üstü vb. demek mantıksız bir duruştur. Şayet birisi çıkıp “ilahi” olanın [kuvvet] ortaya koyduğu enerjinin kaos karşıtı bir enerji olduğunu söylerse bu “kutsal” olarak görülenin [Tanrı, Allah vb.] devletleştirilmesi ve doğal olarak da polisleştirilmesidir. Oysa diğer yandan “öz” olan kaos, düzenin ta kendisi olma doğal hakkına sahiptir. Ya da kutlu kitabında yaratısı yeryüzünü beşeri olarak tamamen feshedeceğini izah eden bir yaratıcının sibere varan simülatif kaygıları olan fütüristik değil kapitalist [“sonsuz yaşamı arzulayanlar toplumu” aynı zamanda] kulları olmamalıdır. En sağlıklı, en mantıklı, en dürüst, en demokrat…toplumun yaratılma ihtimali sizi gerçekten ilgilendiriyor mu? Öncelikle, her hangi ortalama insan zekası bir genelleme yapmaya kalkarsa [% çoğunluğuyla] size tarihi 3’e bölecektir. A.B.C. bu Toffler’ın tespit ettiği bir belirleme değildir. Timothy Leary’den etkilendiğini söyleyen bir beynin Huxley’den etkilenmediğini, Capra’nın “the tao of physics” (fiziğin taosu)ini okumadığını, heterodoks dinsel yapılanmaların bilimsel tabanıyla ilgilenmediğini düşünmeden edemezsiniz. Tarihin geçmiş diye adlandırdığımız kısmını yakın gelecek ve şimdinin teknolojileri üzerinden gelecekçilik ifadesini de kurguya katarak yeniden yazmaya kalkarsanız bu polis devleti için çalışan bir gelecekçilik organizması olmasının ötesinde kapitalin yeni tarihini yazma girişimidir. Ki bu aynı zamanda deklare etmek ve manifestolaştırmaktır da. En hassas hava tahminlerinin elde edilebilirliğiyle tarımsal üretkiyi arttırma saçmalığına kimsenin inanacağını düşünmek istemiyorum açıkçası! Bir sav ile geliyorsanız, doğal olarak ortaya koyduğunuz habitatın eksikliklerini gidermek adına geçmişin antropolojisindeki sabitliklere döner, onları alır, beslenir, değiştirir, yeniden yazar, kendi işinize uygun hale getirirsiniz… 1928 doğumlu birisi savaş sonrası buhran kuşağını, karşı-kültür yapılanmaları, ötekileşen edebiyatı, Vietnam’ı ve sonrasını, aktivist kuşağı, ‘68’i ve birçok şeyi net olarak yaşamış kişidir; doğal olarak tezinde oluşturmaya çalışacağı “köy”ü kurarken bu önemli tarihi ve figürlerini başkalaştırarak kendi için sitüasyonist tabirle saptıracaktır. Ve bunları yeni tarih yazınını ortaya koymak adına yapacaktır. Her ne kadar tarım toplumuna geçiş noktasında avcıtoplayıcılığı öldürmek zorunda kalsalar da Hakim Bey’in tavrıyla şunu söylemek gerekir: “bizler iletişim teknolojileri dünyasının avcıtoplayıcılarıyız”, bu net olarak Toffler ve entropi karşıtı bir tutumdur. 12
  • Ve söylenen şudur; sizin manipülasyonlarınızla, müdahalelerinizle ve sermaye gücünüzle oluşturduğunuz üzerinden varmak istediğiniz noktada bizler(kaos ve yandaşları, t.a.z gerillaları) devşirilemez olanız, şayet dönüştürülme olasılığı da yukarıdaki ifade üzerinden ancak yapılabilir! Simülasyon çağında emekçi sınıf kim sorusu üzerine düşünmemiz gerekiyor… Çekirdek-aile, tek tip eğitim sistemi, kitle üretim, kitle tüketim, kitle eğlence ve elbette kitle imha, ve bürokratik egemenlik çağı. İşte avcıtoplayıcılığı şimdinin bilişim çağında ayakta tutmak mümkünlüğü yakın geçmişte bu yukarıda sıfatlanan toplumun (ki bu toprak toplumudur) değerleri ve insanlık dışı siyaseti ile de savaşmamızı olanaklı kıldı. Ve sanayi sonrası toplumlarda(mesela TC değil) bilgi çağı, global köy, teknotronik çağ vs. sözde bireyselleşmeye ve yönelime sebep oldu. Ki burada çok önemli bir hata payı var: 3.dalganın (4.dalgaya aktığı şu vakitler) “bireyselleşmesi” sakın ola ki Hakim ya da benzeşik görülerin bireyselleşmesiyle bir anılmasın. 3.dalganın bireyselleşmesi, yalnızlaşmayla teğet teknotronik devletin şimdiki zaman kapatma ünitelerinden biridir. Yoksa yukarıda da bahsettiğimiz gibi Toffler’ın altkültürler yaratma çabasında geçtiğimiz 50 yıl karşı ve alt kültürünü kendisine şablon edinmesi problemler yaratır. Zira Hakim Bey ve T.A.Z düşünürleri web’i –ağı- şebekeyi sanılan doğrultuda kullanmamakta olup yeni kapitalizmin yeni teknolojiğini çökertmek adına sanal ve somut çalışmaktadırlar. Bu çalışmalar kuramsal olduğu denli bunların pratize edilmesi tabanlıdır da. Toffler’ın bileşim tabanlı bireyselleşmesinde bahsettiği alt-kültürler onunda çok iyi bildiği ama öyle görünmediği gibi daha önceki 2 ana dönemde de zaten mevcut idi. GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURURSAK Nanoteknolojik gelişim, x sektörü bireyin kontrolüne sokarken işçi sınıfı tehlikeye girer. Bu bir sorun mudur, hayır; “değişen teknoloji içerisinde tüm sınıfsal değerler/bireyler değişime uğrayacaktır” varsayımını esas alırsak hayır. Bu ATM bankacılığının gelişiminde banka ofisinin çalışanlarıyla beraber işlevini yitirip ortadan kalkması gibi bir örnekle gösterilebilir aslında. Aynı şekilde Apple(burada marka olarak seçilişinin kişisel tek sebebi mevzu ortamların en çok tercih edilen ve kullanılan markası olmasından başka bir şey değildir) ile elektronik müziğin –tabir caiz ise tekelleşmesi- bireyselleşmesi ve bu bireyselleştirmenin çok fazla önemli permütasyonlaının günlük hayatta var ettiği yoksunluklar devlet tarafından bireyin elinden alınan onlarca yaşamsal hak olduğu gerçeğinin – bir yandan da gözden kaçtığı- üzerine düşünülmesi gerek! Şunu unutmamak gerekir ki tekno-asi yuppie yaklaşımına teğet ilerleyen bir ağ somut kullanıcı kitlesi aynı bireyselleşme tekniklerini geçici otonomlarla; sistemi, şehri ve diğer şebekeleri savaş alanına çevirmek için de kullanmıştır ve de daha da önemlisi asıl şimdiden sonra kullanacaktır. Bileşimden sibere büyüyen sistem yol aldıkça t.a.z’ın hackerları da bunun gerisinde sanal ve dahası somut olarak durmayacaktır. 13
  • GELECEĞİ İNŞAA ETMEK Safsata. Gelecek gelebilenliktir, ettiğiniz müdahale sizin kendi yetersizliğinizi inşanızdır, yoksa söz konusu olan yeni kapitalizmin yeni tarihi ve yeni teknolojisini inşa etmekten başka bir şey değildir. Yoksa edebi olarak Ballard ve mekansal olarak ardılları mimarlar kültürel ve mimari bir geleceğin inşasını muazzam şekilde bizlere sundular ve sunmaya devam edecekler. Kaos ve t.a.z bu anlamda bu alanla kavgacı değildir. Zira ister siber-punk ögelerle olsun ve hatta ister post-apokaliptik ogelerle olsun t.a.z bireyleri zaten –kültürel olarak da- beslenmektedirler. Zira bunlar kaosun ve savaşın görüntüleri ve anlatılarıdır. Şimdi ya da sonra sömüren ve sömürülen arasındaki ayrımı hiçbir zaman ortadan kaldıramayacaklardır. merhaba 4. dalga(siber) karnımı doyuracak mısın, peki senin de polislerin var mı dünyayı yıllar evvel bir ağ ile sarmaya başladılar önce telefon hatlarıyla geldiler ve onları kullandılar bakırın kullanımı yetersizlikle kesişti fiber-optik sarmalama sürecine girildi radyo-mikro dalgalar ağın ilkelini güçle bezedi ve yoluna büyümeye devam etti bilginin serbest dolaşımı dediğimiz, aç ve ailesiz bir çocuğun avuçlarına bırakılan bir şekerden başka hiçbir şey değildi! Ağ, canlı idi. Taklit ve ikna yeteneği kısa süre sonra sonsuz yeteneklerle bezendi, önce sansürsüz ve denetimsiz bir yapının var kılındığına insanlar inandı-inandırıldı, oysa ağ kendi yeni ve ileri teknolojisinin sansürdenetim mekanizmasını kuracaktı. Mülkiyet, genç dünya tarihinde bir kez daha evrim geçirdi: sanal mülkiyet! 1990 Hindi-Çin, 1970 Kamboçya ve Vietnam… 1990’a uzanacaktı elbet, ve doksanlara geldiğimizde görülen tek şey klasik uygarlığın 300 yıllık sanayisi hala krizdeydi ve bu kriz sanılan aksine salt dünya uygarlığının zirvesine ulaşmış –ve kökleri elbette ABD ve SSCB ekonomiğine dayananekonomik bir kriz değildi. Ve şimdi 2010’un başlangıcında yani aradaki 20 senede klasik sanayinin çöküşü ve aslında doruktan zemine doğru hızlı ve çok sancılı inişi gerçekleştiriyor, işte şimdi 3.dalga ya da 4.dalgaya koşmaya hazırlanan bir ara dönem, ne denirse densin ortada ki ekonomik politik durumun adı kriz değildir, bu bir evrim ve onun dışa vuran sancılarıdır, değişimin doğal reaksiyonlarından başka hiçbir şey değil. Tıpkı ülkenizde değişen ve sabitlenen parti-ve hatta rejim- gibi. Şunu bilin ki Irak ve Afganistan’da olagelenler ve benzer coğrafya tümünde meydana gelecek olanlar Orta ve Güney Amerika, bu yeni dalganın ilkel basamakları hepsi bu! 14
  • Tekno üzerinden geleceği bilebilmek birilerince Nostradamus’luk olarak algılanıyorsa bunun çok daha eski ve basit örneklerini kültür geçmişimizde bulabiliriz, en azından ‘68 senesinde “electronics in the world of tomorrow”u çektiğinde sadece bir video yapmıştı Kurrennini, peygamber olduğunu sanmamıştı…“Amour Fou” der, Peter L. Wilson, “amour” demez, zira amour entropi iken “fou” olan kesinlikle anti-entropiktir. Peter L. Wilson’ın bu ayrım noktası çokça önem taşımaktadır. Hakim Bey’in tanrısı Hakim’e kalırsa: inisyatikleri ve tradisyonelleri (Guénon cephesi) “sevmez”, Hakim onları kendilerini bu dünyaya hapsetmekle, bu dünya da bir diğerini yaşamaya kalkışmakla suçlar, bu noktada Hakim amour’u değil fou’yu sever ve devreye sokar, bu t.a.z’ın dinamiğine uygun olandır. T.a.z dinamiğinde entropi yoktur, entropik tanı ve zorlamayla getirilen teolojik-zofik tanılar gayet ortodoksi iken Bey’in net olarak bunun karşısına kaosu ve yani heterodoks olanı koyar! Diğer yandan Hakim’in İslami anarşizmi tam bir kaos yapılanmasının dışa püskürmesi iken bu anlamda entropinin bireyselleşmesi Ortodoks devletçi, polis yanlısı bir tekilleşmeden, sessizleşme/pasifleşmeden ileri değildir. Diğer yandan gene, sözde otonomik yapılar arasındaki fark da aynı şekilde ilintisizdir. 3.ya da yeni 4. bir dalga değildir söz konusu olan, ben bu dalgaların yerine SAPMA koymaktayım. Ve –ilkel- birinci dönemini Hiroşima-Nagazaki semalarından başlatan 1.Sapmanın ardından Milenyum ile birlikte 2.Sapmaya girildiğini söylüyorum. Ve bahsedilen 3.dalga sadece 2.sapmanın alt basamaklarından biridir bunu biliyorum. Hepsi bu. 15
  • palimpsest olarak kent
  • baktığımda şehir üst üste yazılıp durmuş bir parşömene benziyordu.. -şenol erdoğanBaudelaire, “hafıza” için palimpsest der, “yazdıkça-silinen” olarak değerlendirir onu ki “silinen” yerine (söz konusu hafıza olduğunda) “arkaya atılan” (ihtiyaç dahilinde üst bilince çıkarmak adına) demeyi tercih ediyorum ben. Lakin bu giriş metni niteliğindeki yazım “bir palimpsest olarak kent”ten notlar şeklinde kısaca bahsedecek, kentin üst üste yazıla-silinen hafızasından. Bir taraftan eski metni (üzerine yazılanı) okumanın (kimyasal laboratuar çalışmaları aşaması) çağrışımıyla (kenti bir papirüs olarak ele aldığımızda) muhatap noktası –doğal olarak/ve ilk etapta- arkeoloji gibi gözükür. Ama bu çiğ –ve işin küçük –lokal- bir kısmı. Yani var olanı açığa çıkartmak ve onu okumak/değerlendirmek/sınıflandırmak vb. adına arkeoloji, yoksa; entelektüel bakıyla bize yetecek olan olduğundan değil, hele ki kentin hafızası noktasından bahsediyorsak! – Elbette ki bir kayıt cihazı olarak onu hep elimizin altında tutmak zorundayız da. Kentin yazılıp silinen, üst üste yeniden (ve yeniden) kurulabilen belleği için hiç kuşkusuz ana durak gerçek mimaridir. Aslında palimpsest olan tarihtir, lakin özü gereği doğru kaydedilemeyen de olduğundan dolayı ve bu sebepten yanlış aktarılan olduğundan belleğin yanlı destekçisidir ve ulusal ve benzeri çıkarlar doğrultusunda ele alırlar onu sadece. Kentin bir belleği vardır ve burada kastedilen tarih değildir. Taşın sırrı olan bellek tarihçilerin çözümseme metot ve köken erk tavırlarından çok uzaktır. Ve kentin bu belleği palimpsesttir, palimpseste uğrayandır. Ve kent belleğini taşta, yapıda saklar. Kentin hafızası kentin mimari tüm yapılarıdır. Yıkılırken, yeniden yapılırken, restore edilirken, peşkeş çekilirken, tecavüze uğrarken, kaydırılırken artık orada olmasalar da oradadırlar. En basit anlamda üst üste bindirilmiş bir kentte yaşıyoruz; mezarlıkların üzerinde, doldurulmuş denizin üzerinde, yıkılmış gece kondu sahalarında, bir vaktin meyve bahçeleri içerisinde, su yataklarında, salt sözde medeniyet tarafından müdahale edilmişliklerde değil, modern olarak adlandırılanın modern tarafından silinip-yıkılıp yerine yenisini koyduğunda. Burada yıkılan bina, doldurulan deniz değildir sadece, o esnada bir kültür ve sayısız yaşanmışlıktır söz konusu olan, kaybolan, eski kaybolmuşlukların üzerine yeniden kaybolan ve bir daha şekil alan kent ve bir daha üzerine yazılan parşömen gibi belleği yeniden inşa edilen kent. Ama unutanının insanları olduğu, geçmişin izini sürekli olarak bir yerlerinde taşıyan kent, taş, kalıntı, iz… 17
  • Kentsel dönüşüm adı verilen projeler devlet politikasıdır ve şehrin belleğini tarihsel kökenlerinden (buradaki tarihselden kasıt aynı topraklar üzerinde yakın ve de uzak geçmişte yaşamış olan diğer uyruklardır) faşizanca politik silicilikle kopartmak, yıkmaktır. Azınlık olarak adlandırdıkları insanların hafızasını ellerinden almaktır! Mimari yaşarsa, yaşayan evdir yani sokaktır, kültür kentin etrafında oluşur ve bu kültürün temeli de sokaktır, o zaman mimari yıkım olmazsa yani bu insanların sokakları yıkılmazsa onların kültürleri de ortadan kaldırılamayacaktır. Devlet burada dinler ve diller ve de uyruklar arası bir dönüşüm yapmaktadır. Bu da palimpsesttir. Bir metro kazısında rastlanan binlerce yıllık geçmişin palimpsest olup belediyece üzerinin kapatılması gibi. 2010 senesinde dahi varlığı devam eden gece-kondu yıkımları, çadır alanları ellerinden alınan Çingeneler kentin ve kültürel belleğin palimpseste uğramasıdır. Bu doğanın kendi debisi içerisinde akıp giderken meydana getirdiği güzelliklerin ötesinde kentin belleğinin ideolojikpolitik olarak şekillendirilmeye çalışılmasıdır. Diğer yandan doğa yeryüzün belleğine kendi bildiği değerler doğrultusunda şekil vermeye devam etmektedir. Mesela New Orleanas’ın blues ve zenci kültürünü sel baskınlarıyla yeniden şekillendirirken kültürel bir palimpsest vardır, müdahale edilemez olan, lakin devletin sonrasında politik tavrı kenti ve belleğin şekillenmesinde gene ideolojik saçmalıkları beraberinde getirmiştir. Ankara’nın cumhuriyetin ilanı ile Atatürk komutasında (başta Alman mimarlar olmak üzere) modernize edilmesi, aslında inşa edilmesi bir kültürün de inşa edilmesi süreciyken bir kültürün de yok edilmesi sürecidir. Günümüzde Eskişehir’de endüstriyel sit sahası olarak kalması gereken eski fabrika binalarının da alışveriş merkezi yapılması aslında birbirlerinden uzak mevzular değildir. Birey şehrin içinde yaşamaktadır, ama bakmakla görmek arasında bir fark olduğunu dahi bilmeyen bu zavallı doğal olarak kendi belleğini de büyük etki altında bırakan kentin belleğinden ve palimpsestten bir haber olarak ona sunulan yaşamı gayet rahatsızlık duymadan devam ettirecek ve asla yaşadığı koza, içinde yaşam sürdürdüğü şey olan –aslen kendisi de olankent için durup bir an bile düşünmeyecektir. Kentin silinen ve yeniden yazılan belleği kişi(ninki)dir. 18
  • DEVLET KORKUSU MU ALLAH KORKUSU MU? YA DA DIVINE RIGHT OF KINGS (kral yetkisini tanrıdan alır)
  • “…onlar çobanlardı, yıldızların altındaydılar, gökyüzünden mahrum kentliler değil…” “…hayır, tek neden bu değil. Bu durum, sadece onlara yaklaşmayı ve temas kurmayı mümkün kılıyordu. Kadim Yahuda halkının zorba imparatorluklara gösterdiği tavır bizim Ferris Fremont’a karşı tavrımızla aynıydı; onlar güç ve görkem tarafından lekelenmemiş, asimile edilmemiş bir halktılar. Ne olduklarına aldırmadan her zaman imparatorlukla savaştılar; her zaman bağımsızlık, özgürlük ve bireysellik için uğraştılar; Babil, Asur ve en çok da Roma’ya karşı yaptıklarıyla onlar, modern insanın öncüleriydiler. O zamanlar, onlar için Roma ne ise şimdi de biz Roma için öyleyiz.” “…BAĞLILIĞIMIZI İNSAN HÜKÜMDARLARA VERMEMEMİZ GEREKTİĞİNE İNANIYORLAR. BİZE YOL GÖSTEREN EN YÜCE LİDERİN; GÖKTE, YILDIZLARIN DA ARDINDA VAROLDUĞUNA İNANIYORLAR. BAĞLILIĞIMIZ SADECE VE SADECE ONA OLMALI…” Philip K. Dick Muhammed peygamberin ardında bir hilaf bırakmadan dünyevi yaşamının sona ermesi çok doğaldı. İlmi ibre hakken kimin “liderlik” vasfıyla toplum yönetimini peygamberî bir tavırla alması gerektiğini gösterse de kendilerine ölmeden az evvel tanrı şahit tutularak yasak edilen kavimcilik hususunda pek bir hassas olan Araplar peygamberlerini o saniyede siyasi arenada bir beden olarak yapayalnız bırakıp İslam tarihinin en kanlı kardeş savaşlarını İslam politiği adına yapmaya başladılar, bu en basit anlamda bir çıkar savaşıydı da. Kadim zamanlardan beri; devlet ve onu temsil eden lideri, “kralın yetkisini tanrıdan alması” palavrasınca kendi içinde tanrısal güç ile (otoriter kompleks-iktidar arzusu-kaybetme korkusu) eşleşir ve eşleştirilir hale gelmiştir. Vahdet gerçeğinden ötürü yapısında aşkın metafiziksel göndermelerin dışında dualizme yer vermeyen Müslüman yapılanma ne hikmetse söz konusu olan politik iktidar olduğunda Peygamberin, ölümünün sonrası en korktuğu şey olan şirk sınırlarından çıkmamaktadır. Yaratandan ulağına manevi sirayete şüphe yok iken (ki Yaradan’ı kitabında bu hususta “onun sadece bir beşer olduğu” gerçeğini hatırlatmaktadır, bu İsevi bir durum yaratmamak için olsa da, hurafet ile beslenen İslam’ın avam kesimi çoktan bu Mesihleştirme işlemini gerçekleştirmiştir) Peygamberin ölü bedeni yerde yatarken otorite kaygısıyla kavim kargaşasına ve tarihin acı veren “kardeş savaşları”na giren bir zihniyetin manevi yapısındaki sirayet sorgulanamaz derecede nefsin yok edimine uğramıştır. Hele ki malik’ül mülk gerçeğinin tabanda yok sayılması durumu, zaten nerdeyse her şey üzerinde konuşmamayı gerektirmektedir. Halifeliğin arzusu ve siyasi-ekonomik kavim kavgası başladığı anda bugün zaten hiç hatırlanmayan kitabın sözleri unutulmaya da başlanmıştı, oysa Allah, hepsinin bildiği gibi peygamberine buyurmuştu ki, ben insanı yeryüzüne halef olarak yarattım. Ki bu sözlerle bir şeyler oluşturma çabasına hiç gerek yoktur, zira İslam’da yaratanın bu konudaki buyrukları –adı üzerinde- net mi nettir. Sinekten yağ çıkarmaya kalkanın dahi basit ve zavallı çıkarımları dışında varabileceği bir yer yoktur. Vahdet-el vücut dosyasını şüphesiz ki kitabın da başlatmıştır Zat, ve o kitapta her şey açık olarak söylendiği gibi, kulağı, kalbi ve gözü arazlı olanlar da bu açıklıktan bir şey anlamayacaklardır da. Kitabın en ağır sözü net bir cümle ile söylemek gerekirse: harcanmaktadır. 20
  • La ilahe illallah, en basit anlamda Ondan başka bir ilah olmadığına şahadet eden bu cümle net olarak ardından şu soruları barındırmaktadır: Ondan başka ilah yok ise, yaşamlarımızda onlarca ilah var ise, bu cümle Müslüman olabilmek için farz ise kimdir Müslüman, dünden bugüne ve şu an bireysel ve toplumsal içinde bulunduğunuz durumun gerçeğine bir bakarak bu soruya cevap verebilir misiniz? Hayır. Kur’an-i anlamda hayır. Zira ortada olan şeyküfr dür. Sizin Kâbe’niz (ki yaratan kitabından kulunun kalbinde barındığını ifade etmiştir) şayet tapınç nesnelerinden arınmamışsa, kitaben yargılanacaksınız, yargılanıyorsunuz demektir bu. Bugünün halifelerine dek –doğal olarak- sirayet eden bu gizil iktidar arzusu, açık oyun, en baştaki yanlış insan yaratısı hiyerarşi salt politik çıkarcı bir arenadır. Arap yarımadasından Osmanlıya ve bugünün cumhuriyetine varasıya yapılan her türlü haysiyet yoksunu zorbalığın önünde durmaya kalkan tüm hak hareketler kişilerin katli yani kendisinin tanrının kolu olduğuna inanmış -?- olan İKTİDARIN katli ile karşılaşmıştır. Anadolu İslam coğrafyasında katledilen onlarca Şeyhin, dervişin adını herkes hatırlamaktadır elbet! Doğal olarak günümüzde de bu sorunlu coğrafyanın sorunlu insan karakterinde ödleklik ve eziklikle desteklendiğini açıkça gördüğümüz devletin tüm organlarıyla birlikte bu soyuna sırt dönen ama tersini iddia eden yapının aynı güç silsilesini tüm manevi pislik ve dünyevi arzularının kocamanlığına rağmen nasıl zahiri bir oyuncak haline getirerek kullandığını görmek ve halkın bunun sözde farkında olmaması –ki o halk o kitapta ne yazdığını hiç bilmedi- insanın canını acıtmaktadır. Peygamberin sarığı ile polisin üniformasının yer değiştirdiği bir toplum ve iktidar gerçeğini kimse yadsıyamaz. İşte burada halkın gözünde iktidar ve Allah birleşmektedir, bu korku, devletin ve organlarının hissedilen ağır korkusu, ta bu saydığımız yere kadar gitmektedir. Avam için tanrı ne ise devlet o dur, polisi de odur, devlet memuru da odur, bizim insanımızın devlet dairelerindeki anlamsız silikliğinin ve sinikliğinin de alt yapısında yatan bu anlamı varolmayan otorite korkusu, ilahlaştırılmış dinsel kişilere dayanan silsilenin getirdiği ve eninde sonunda Muhammed’e ve tanrıya getirilen dinsel yapının yanlış ve küfürle yönlendirilmiş Allah korkudur. Elimizde şu an “inandığını” iddia eden bir devlet var! Peygamberinin savaşa giden askerlerine: savaşta dahi yeşile dokunmayın diye emir buyurduğu ama Bakanının “yeşillik görmek isteyen manava gitsin” diyerek Allahın yarattığı doğayı katleden siyasi düşünceyi haklı ve karşı çıkanları da haksız düşüren bir inanışa lütfen bir bakın! İnandığı dinin adının içinde BARIŞ kelimesi yatan bir ülkenin topraklarında devletin tüm organlarıyla işlediği insanlık suçlarına, terörist devlet yapısına bir bakın. Ve kendi yapılarının iç dinamiğini gizlemek adına halka sundukları diğer “suç”lara “suçlular”a da bir bakın! Eğitimi -burada elbette ki sistem dayatması devletin köleleştiren okul programlarından bahsetmiyoruz-, kültürel düzeyi –ki, dilim entelektüel demeye varmıyor- bariz ortada olan bir toplum var ve doğal olarak da bu insanların “iktidara güven noktaları” tüyler ürpertici bir tabansızlığa dokunuyor. 21
  • Cumhuriyetin kısa tarihinin iktidar başarısızlıklarına bir göz attığımızda halkın denemediği siyasi bir oluşum olmadığını hatta 3 farklı partinin mutasyonu koalisyon hükümetler gibi mutasyon deneysel siyasi yapılanmalar ve bunların mutlak başarısızlıklarını görmekteyiz. Böyle bir yapı içerisinde parti seçme hakkını sonunu bilerek –tekerrür- kullanan çoğunluk, sözde dinsel bir parti yapılanmasının peşi-sıra hep olduğunca kör bir şekilde ilerlerken bunun tabanın da diğer siyasi oy seçeneklerinin dışında, salt: “bu seferde bunları deneyelim” aptal zihniyeti yatmamaktadır, çocuklarını “Allah çarpar”, düsturu ile eğitenavam, doğal olarak bilinçsiz bir bilinçle kutsal yandaşı bir yapılanmanın peşi-sıra seyredecektir. Zira; Alemlerin Rabbi Allah, sözde kendisi için çalışan siyasi iktidarın yardımcısı olacaktır; böylelikle: ekonomik refah sağlanacak, kontrgerilla ortadan kalkacak, savaşan (devlet için savaşan) çocuklarının şahadeti onaylanacak, karınları doyacak…dır. “Kuran’a göre şehadet sadece “la ilahe illa Allah” tır. Yani tek “o tanrı’dan başka tanrı” olmadığına tanıklık etmektir. Bu ifade, en güzel isimlere yani sıfatlara sahip ve isimlerinden biri hak (gerçek) olan tanrıdan başka hiçbir varlığa, peygambere, veliye, müçtehide, lidere, politikacıya, bilim insanına mutlak itaati veya baş eğmeyi reddeden bir özgürlük manifestosudur.” Politiklerin dinle bağlantısı tarikatsal –aslında tam anlamıyla cemaatseldüzeydedir –zira dinsel her cemaat tarikat değildir-. Bu siyasi-ekonomik bir kazanım arzusunun ve amacının pazarlığıdır. Bu pazarlık politik olanın ta kendisidir. Bu yapının tabanı en basitinden: cemaat oyları ve iktidar –adayı- arasındaki ilişkiye dayanır. Aslında burada iki alt devlet yapısı mevcuttur: birincisi, hükümet olan devlet – kiüst devlet yapılanmasının hâkimiyetinde –yönetiminde- bir işçi yapılanmadır-, diğeri ise kendi içinde farklı bir şekilde devletleşmiş olan ve politik bir dinamiğe sahip, kendi tüzüğünü, ekonomiğini oluşturmuş cemaatin kendi varlığıdır. Her ikisinde de halk aynı yerdedir, tektir: “kullanılmak” noktasında. Tıpkı aşiret yapılarında tebaanın oyunu verecek olan partinin mutlak şekilde bilmesi ve kabul etmesi gerçeği gibi. Nasıl ki dinsel güç, şehit kutlu söylemini saptırıp içini boşaltıyor ve milliyetçi saptırımları da içine katarak otoritesini tehdit altında bırakan diğer arzu güçlerine karşı kullanıyorsa bu gücü yönlendirmek istediği her türlü arenaya sürüklemek-çekmek hakkını da elinde bulundurmaktadır.Devletin bu kullanım tarzı dışındaki hedeflerinden birisi de herkesin bildiği üzere yakın ilişki metoduyla bu dinsel yapılanmaları kontrol altında tutmaya çalışmaktır. Zira yukarda da dediğimiz gibi bu dinsel yapılanmalarda kendi içlerinde değişik politik haz ve iktidar arzularına sahip olduklarından dolayı olası tüm hükümetler için aynı zamanda tehlikelidirler de. Tüm bunlar, devlet-tarikat ilişkisinden öte, devlet üstü yapılanmanın güç dengesi teorileridir. 22
  • Muhammed Peygamberin vefatı sonrası, ümmet varolan metafiziksel yapıya sırt dönmekten de öte gitti ve hatta heterodoks düşünce türleri direk olarak dinsizlik olarak yaftalandı –ki bu hala günümüzde de sürmektedir-. Yüce Yaratıcı, kitabında her ne kadar tüm yolların kendisine vardığını, din türleri arasında doğruyu onaylayacak bir merciinin bulunmadığını ve olsa olsa bunun kendisi olduğunu çok çeşitli şekilde vurgularken, peygamberleri kastederek benim indimde onların arasında bir fark yoktur diye buyururken ve büyük dinleri sayarken üç büyük futbol takımı gibi lanse edilen din adlandırmalarının da dışına çıkarken, suni yapılanmanın tuhaf bir şekilde gösterdiği nefretimsi tavır hiçbir kitapta yer almamaktadır. Anadolu coğrafyasında ve dahi Balkanlarda devlet tekeline alınmış olan dinin arındırılmasına yönelik varolan karşıt ve özgürlükçü hareketler, yapılanmalar, ayaklanmalar Allah’tan başka bir iktidar olamayacağının altını çizmekteydi. Günümüzde de süratle devam eden devleti ve tanımsız insan çıkarı oluşturusu organlarını ilahlaştırma realitesine ontolojik-anarşist bir karşı koyum söz konusudur. Bu teori ve pratikle kavga veren şeyhlerimizin önüne bugünde yapıldığı gibi zorbalıkla: kan ve şiddetle ve öldürmekle geçilmiştir, şimdiki polis devletinin yaptığından bir fark yoktur. Bir insanı doğruluğundan dolayı bir meydan da asmakla, derisini yüzmekle, bir hapishane hücresinde işkence ederek öldürmek arasında varolan tek fark takvimin rakamlarıdır. Allah kitabında ödeyebilen inançlı kişinin vergisini ne şekilde vereceğini çok net olarak ortaya koymuştur, halk devlete vergi ödemez, halk yaratıcısına şayet ödeyebiliyorsa vergi öder. Devlet yapısının tümüyle savaşmak zaten hak-dır. Bu inançlı bir insanın gitmesi gereken yoldur. Bu yolun sözde inançlı fetva verme meraklısı şirk-sever yaban otları; malik’ül mülk gerçeğine sırt çeviren tanımazlardır. Bunlar niteliksiz ve kişiliksiz dinsel politik safsataların üreticisi kapitalistlerdir. Yaratan gücün neferi olmak ile devletin ve ordusunun uşağı olmak arasında mesafe üzerine konuşulamaz. Temellendirilemez bir milli inancın –ki rabbin yarattığı onun yarattığıdır, onların arasında dil, din, renk vs ayrımı yapanlar her şeyin dışında salt Hitler tohumudur- siyasi sapkınlık formunun kapı kulu olmaklıktan başka hiçbir şey değildir. Kul,rabbinden başka kimseden emir almaz ve kul sadece ondan çekinir, ondan af diler. Rab bu yolda öleni şehit sıfatıyla belirler ki diğerleri yani devlet oyunları ve devlet için ölenler sadece kurulu bir ordunun mağdurlarıdır. Burada söz konusu olan teokrasi değildir, zaten dinsel yapıya yakınlık duyan bir hükümet de teokrasiyi topyekûn reddedecektir. Ama sorunda buradadır zaten, Mısır firavunu gibi kendini tanrı ilan etmek gerekmiyor elbet, bu yapılan çok daha pis bir iştir. Sen hem olası bir teokratik yapılanmayı reddet hem Allah’a yandaş olduğun izleniminle politik bir oyunun kendisi ol, İKTİDAR ol ZULMET ve Allah de. Çok nettir ki; piramitlerin inşasında kullanılan kölelerle günümüz modern zaman sonrası işçileri arasında herhangi bir fark yoktur. Olası mutlak bir İslam devletinin olamayacağı gerçeği salt fantastik imgelemlerle yıkılır. Zira politiğin yalana ihtiyacı vardır. Bunun mümkünlüğüne dair uzamı yaratacak olan inandırmaya endeksli halk için bir yalana. Kültürel- eğitimsel açıdan zeval halkın kapısı bu duruma zaten açıktır da. Zaten İslam’ın fantastik korku edebiyatıyla beslenip temelden bununla şekillendirildiklerinden İKİDARIN bu POLİTİK FANTASTİK oyununda aksi yönde oluşması mümkün bir sorun yoktur. 23
  • Saltanat-iktidar, hilafetin yerini hiyerarşik açıdan dolduramaz. Silsilenin sıfatlara dayanan güç skalası. Post-hilafet sendrom ve arzularına sebebiyet veren hilafetin topyekun reddidir. Bu politik histeriler şerdir. Halkın İslam’ın metafiziksel kökenlerine yönelik bir bakışı açısının varolamaması dinin gerçek irfanına varabilecek bir yapısının olmayışı -ve oldurulmayışı elbet- halkın İslam’ın kalbine doğru giden gerçekliğin yolunu kat etmesini mümkünsüz kılar. Bu politikanın en güçlüsüdür. Diğer türlü, yüksek ve arınmış bir bilinçle bakabilen bilecektir ki, la ilahe illallah ise la mevcude illa hu ise zaten varolan salt zahiri boktan bir dünyanın savaşıdır. Bilelim ki bu topraklarda sadece, Nesimi, Mansur, Bedrettin şehit edilmedi, yüzlerce şeyh, derviş Tanrının kutlu yolunda devleti tanımadıkları ve soytarılıklarını orta döktüğü için bedenleri yok edildi. Hallaç bir kelimeden dolayı katledildi falan değil elbet, bu işin masal yönü, Mansur dönem politiğine yönelik saldırılarından dolayı düzmece bir şeriat mahkemesiyle katledildi. Günümüzde uygulanan devletin yok etme politikasıyla ve sindirme usulleriyle bir farklılık da göstermektedir tarih elbet. İnfaz kavramı çoklu kılıklarla varlığını sürdürmektedir. Lakin verilen savaşın fenomen dışı yapısı gereği kaybı mümkün değildir. Allahtan başka iktidar olmadığını bilen ve kendisine iktidar diyen iktidarsızların kazanacakları bir savaş yoktur. Kitabında dediği gibi; onlara, zaten kaybetmiş olan onlara, haklılıklarına daha bir inansınlar diye istedikleri verilecektir ki kötü bir unutuş ile unutulsunlar. Şehitliğin İslam’da yeri ve açıklaması çok nettir. Artık ondan geriye kalan; bu bahsi geçen politik yapı tarafından kullanılan çok güçlü bir silah oluşu gerçeğidir. Türkiye Cumhuriyeti coğrafyasında ordu ve gerilla arasında yaşanan savaşta mağdur olan insan evlatlarının kandırısı artık sona erdirilmek zorundadır. Birilerinin bu ebeveynlere durumu izaha kalkışması gerekmektedir. Ancak bildiğiniz üzere devlet buna izin vermeyecek, tekerleğine çomak sokturmayacaktır. Ordu içinde kendi komutanları tarafından salt yürüyemedikleri-operasyon sırasındaki hedefe tırmanıştan bahsediyorum- için dövülerek öldürülen ve evlerine şehit diye yollanan çocuklardan bahsedilmesi gerek artık. Bu çocukların ne için savaşıp kim için neden katledildiği gerçeği daha fazla gizlenemez. Gizlenmemeli. Güneydoğu Anadolu’da yaşananlar iki halkın savaşı değil “devlet” savaşıdır, o savaş halk savaşı da değildir, kendi içinde bir silah ve politik pazarı olan çıkarımların kurbanı insanlarıer olarak kullanan kimliklerin yapay savaşlarından sadece birisidir bu. Oğullarını döven bir toplumun oğullarının dövülmesi o ana babayı rahatsız etmez elbet, oğullarına küfür eden toplumun oğullarına küfredilmesi de, işte bu size benzeyen yapıyı seviyorsunuz siz, içinizdeki pis gücü seviyorsunuz, o denli seviyorsunuz ki Peygamberin adını dahi ordunun adına sokarak oraya peygamber ocağı demeyi becerip, dini, gene sömürmeyi başarabiliyorsunuz. 24
  • Yaşamdan o denli korktunuz ki artık görünmez olan tanrınızın soyut varlığı ve havaya giden dualar size yetmedi, ONLAR da bu günü bekledi zaten, size somut bir tanrı yaratmak için sıradaydılar hemen ve sizi somut bir güvenceye almak için, devletiniz vardı artık, polisiniz vardı, her şeyiniz vardı, sizi bu yerkürede sağlama alacak her şeyiniz, şimdi sıra sizden yaşamlarınızı, ruhlarınızı, gücünüzü, çocuklarınızı almaya gelmişti zira hiçbir şey karşılıksız değildi, sizlerde kendi kendinizin varlığını kapitalizme satan gönüllü kölelerdiniz işte hepsi bu. Kalbi ve aklı dengede olan bir canlı için: devlet, millet, kavim, dil, din, ırk, renk, sınır, sıfat, bayrak yoktur, inanan içinse o vardır başka bir şey yoktur. 25
  • Beden Pornosu
  • Beyaz perdeye yansıyan görüntüleri izliyorum… Sanırım bu bir Stan Brakhage filmi. Renk patlamaları ve asitle yanmış pelikül kraterleri. Çıplak bir kadının görüntüsünü izliyorum şimdi. Ve kadraja bir diğer beden giriyor. Erkek. O da çıplak. Az sonra bir bebeğin annesinin rahminden iç dünyayı terk edişini izleyeceğim. Bir bedenden bir başka bedenin çıkmasının hokuspokus’unu. Bir ağacın gövdesine bakınıyorum. Etrafında tam bir tur atıp. Ağacın gövdesine bir kalp işareti içinde kazınmış S-G harflerini görüyorum. Sıfır kol bir t-shirt giymiş adamın kalın pazılarındaki kalp ve içindeki S-G harflerini düşünüyorum. Bedenleri düşünüyorum. Bir Cold-Cut videosunu anımsıyorum: Elektro beatler bir motorlu testerenin sesini besliyor. Yağmur Ormanları’nı kesiyor adamlar. Bir bedenin organında uzuvlaşan makine bir ağacın kökleriyle olan yüzyıllık bağlantısını kesiyor. Pazılarına bakıyorum adamın, dikkatlice. Bir Guy Debord film kolajının içerisinde Hitler kareleri görüyorum. Çağrışımlar, halüsinojenik imajinasyonlar ölü bedenlere çarpıyor. Bir rahibin cesedini palalarla parçalayıp doğaya savuruyor müritleri, yüksek bir dağın doruğunda. Ve bir devlet kanalı, Filistinli ölü çocukların bedenlerini gösteriyor dünyaya. Ve renkli kuşe kağıtlara basılıyor ölü beden. Kabe’de yüksek otelin çatısından güneşin altında tavaf yapan insanları izliyorum; beyazlara bürünmüş, tek-bir tüm olmuş binlerce beden… Bir deriyi beziyor adam, ince ve yüksek debili dövme iğnesiyle. Bindiği motorun gövdesinde ki (kendi çizdiği) alevi düşünüyorum. Bedeni boydan boya dövülü metal. Metalden bir beden. Metalin ve adamın bedenini düşünüyorum. Cyberlaşıyor beden… değişiyor. Saç dipleri mum ve boya kalıtı Punk. 1998: Sol kolumun omzuma yakın yerinde 7 cm uzunluğunda derinleşen bir kesik açıyorum bıçağımla. Hızla açılıyor iki deri arasındaki mesafe, tuhaf kansız bir beyaz. Parmağımı sokuyorum ağır ağır içeriye. Bir göt deliğine değil ama ıslak bir vajinaya benziyor -adet gören-, kan süzülüyor, ince bir sızı… Polisin vurduğu insan bedeni. Polisin vurduğu insan bedeni politik bir nesne haline dönüşüyor hızla. Televizyona çıkıyor nesneleşen dövülmüş beden sayısal kodlara ayrılmış olarak, webin içine düşüyor yayımlanışından hemen sonra. Örgütçe öldürülmüş bir beden görüyorum ulus çıkarlarına hizmet eden. Bedensel hizmet evriliyor ölümle. Yönsüz bir manifesto oluyor beden: çıkarlar doğrultusunda bağıra çağıra anlamı yok bir dilde okunan içleri politik yoz irin dolu sağırlaşmış kulaklara. Bayrağa sarılı bir beden görüyorum. Bayrağa sarılı bir beden öldükten sonra çok şey yapamaz. “Yaptırılabilir ama!” diye düşünüyorum. Bir beden iddia ediyor, kendisini sanat eseri olarak sunduğunu. Neyi hiçliyordu rüya görme özürlü, halüsinasyon bağımlısı çiçek çocukları çıplak bedenleri CIA tarafından ele geçirilmişken ve bir hiçken ruhsal akımsal varlıkları. 27
  • Eşcinsel eylemlerde Frisco’da kapitalizmi besliyor aktif-pasif bedenler. Kendini yakan bir beden görüyorum, bedenini boyayan bir kadın görüyorum, tarlada fide eken bir bedenin yanından geçiyor hızla beni taşıyan tren. Düzüşen ve sodyum salgılayan bedenleri dinliyorum. Çıplaklığıyla, birilerinin evreninde günaha ve sapkınlığa giren beden, giyinme zaruriyetiyle kapitalizmi beslemek zorunda olan beden. Bedeni işçilik adı altında köleleştiren diğer beyaz bedenler. O ya da bu, sergilenen beden, kadının yırtmacına sıkışan erkek göz, somutlaşıp salyalaşan şehvet, beyin spermi testosteron. Bacaklarının arasında vajinasını sıkıştırıp kıvranıyor kız. Market et reyonu, fileto, ev, az pişmiş, kanlı… Viyana Aksiyonerleri, asker cesetleri, gerilla kadının sol kolu –bileğiyok. Kayganlaştırıcısız bir anal, çok rahat alıyor içine, boka batıyor penis, “sıçmamı ister misin gidip,” diyor, “ara vermeyelim,” diyor, yaslıyor rektumu sertçe mala, yavaşça geri çekiliyor penis, kasılan ve gevşeyen delikten yeşilimsi kahverengi benekli, sıvımsı dışkı süzülüyor, az sonra beyaz bir blok halinde sperm ve bok salıyor kendini genişlemiş rektumdan dışarıya, kasılıyor sinirler, işaret parmağıyla dışarı çekiyor içeride kalan her şeyi. Dudakları ve yanakları aynı renk. Bedenleri dinliyorum: Osuruyorlar, geğiriyorlar, kusuyorlar, tükürüp, sıçıp kanıyorlar… Aksak, sakat, yarım, çolak, protez… Bir şeyci olarak beden-sahibinden dolayı. Sahibinden satılık beden. Kiralık. Beden salt köle oysa. Esir beden ilkele gittiğinde aşar ritüeli. Geçmişi çok daha ileridir şimdisinden bedenin. Glikoz beden. Salgı. Enzim. İktidar isteyen histerik beden. Tüm halklar eşcinsel. İktidar isteyen halk bedendir. Hiçlik ve zavallılıkla ve yoksunlukla oluşan kapitalin bedeni. Devletlerce yaratılır beden, onunca düzülür. Devletler “tersine homo-seksüel” Dil tabuyu aşmaz ve yalandır aşmışlıklar. Bedensanat gizlenir. Beden sapkındır. Beden sapıklaştırılır. -Cinsel köle olan toplumlar gözünde. Beden, yazılı ve şifai ahlaka sığmaz. Beden ahlaka sığmaz. Bilmez ve tanımaz onu beden. Beden ahlaksızdır. Beden kendine dayatılanı kusar. Yaraları vardır bedenin, açılır. Çiçektir, mevsimi ve toprağı vardır. Ayağını yalatır beden, sırtını kamçılatır. Başka bir Junk formunu düzer, kendi içinde boşalmanın bir yolunu arar. “Sizin” olan anlamı terk eder beden, terk etmek ister. 28
  • Toplumsalı anlayamaz beden. Sizin sözde aykırılıklarınız ona sistemleştirilmiş bir başka aynılık gibi gelir. Bilinçaltı hep farkındadır: Beden, devletler ve organlarınca bir şekilde –hep- düzülen. Sanat bedenin bahçesidir. Ve devletler kendi yanlısı olmayan sanatı sevmez. Sanat, doğası gereği devletlere yanlı olamaz. Devletler bedene düşmandır. Ve devletleri bedenler oluşturur. Bu iki beden birbirine düşmandır. Bir bedenin ölümü, bir bedenin ölümü anlamına gelmez bazen. Bazen bir bedenin ölümü Bir Ermeni’nin ölümüdür. Kürt ölür bazen. Bazen İsrailli ölür. Yahudi bazen. Beden çok şeye bürünebilendir -ölümüyle dahi. Bir tek beden bilmez kim ve nereli olduğunu. Bu bedeni ilgilendirmez, onun ilgi alanına girmez. Zaten beden kendisiyle ilgilenmez, kişidir bedeni-ni- öteleyen, iteleyen… Bazen asılır beden, tecavüze uğrar bazen, elektrikli sandalyede yiter bazen, beden kapatılır, yok olur birden bire bazen. Beden “korkak” kelimesinin tözüdür. Beden doğaya ve genetiğe müdahale eden bir korkak taşır. Güzel olmak ister beden. Beden kozmetik sanayini de ayakta tutandır. Bir beden “fashion”dır. Deniz aşırı kabiledir beden. Metropoldür. Renginden rahatsız olabilir beden, diğer bedenlerin renginden de. Bazıları satar kendilerini Bazı bedenler büyük paradır. Beden, üzerine kişice yapıştırılan her şeyden kurtulamadığı sürece beden olmayandır. Nihayetinde çürür ve çözülür beden. Biter! 29
  • 2.BdN eksik.hız ve…HaStA
  • Savaş pornodur. Yerkürenin her neresinde olursa olsun. Savaş medyadır. Porno medyayı medyası olarak kullanır. Bunlar aynı büyük şirketin alt şirketleridir. Körfez Savaşı görüntüleri ya da Irak ve Afganistan Savaşı görüntülerine benzer görüntülerin bir başka savaşa dair ortada olmayışı o savaşı pornoluktan çıkaracak değildir elbet, sadece medyası değişecektir. Kuzey Irak coğrafyasında vahşetin dozunun yüksek olduğu yıllarda bileşim şu andan çok gerilerde olduğundan tabandaki medya askerler arasında gizliden gizliye dolaşan fotograf makinesiydi elbette. Ve büyük iştahlarla yazılmış doyumsuz mektuplar. Ve elbette iplere dizilen uzuvlar. Hiçbir savaş kendisi için yapılmaz, savaşın varlık sebebi savaş değildir, savaş hep halkın asla göremeyeceği diğer politik hamleler için yapılan stratejik ataklardır. Vietnam savaşının sebebi Vietnam değil Çin’dir. Amerika Vietnam’da hiçbir şey kaybetmemiştir. Binlerce ölü haricinde hiçbir devlet hiçbir örgüt karşısında hiçbir toprakta hiçbir şey kaybetmemiştir. Her şey bir sonraki politik yaptırımların uygulanabilmesi içindir. Hepsi bu. “SAVAŞ, GÖRÜNÜMLERİN ÇOK ÖTESİNDE BİR SÜREÇTİR.” -Jean Baudrillard Hız ve politika iç içe ilişkilidir. Politika ve ordular da hem birbiriyle hem de hızla iç içedir. F16 hızdır, Bixi hızdır, ÇNRA Bataryası hızdır, Sikorsky hızdır. Ölüm hızdır. Çürüme yavaş yavaş gerçekleşir: Hız’ın diğer tüm ünitelerle olan ilişkisi kesilir. Hızın devamı için cesetlerin tasfiyesi ve yeni bedenler gerekmektedir, sistemler bu gerekliliği sağlamak için en başta duygusal-psikolojik birçok durum yaratmıştır: vatan sevgisi, devlet babacılık vs gibi. Aktivizm, anarşizm ve TAZ’lar hızı sekteye uğrattıklarından devletler tarafından düşman ilan edilirler. Devletler polis birimini bu sekmeleri bir şekilde ortadan kaldırmak için görevlendirir. Bu engellerden daha güçlü olanlarında ise ordu, özel ordu, özel polis gücünü kullanır. “Aşkın Hız” güçleri birleştirir, ordu ve gerilla ortaklaşır! Kanserin ya da Aids’in sonu yok değildir. Lakin gerçek metastaz Savaş’ın kendisi de değil, bunu üreten zihinlerdir. Bunlar yerkürenin ve varoluşun kanserli yapılarıdır. Asıl bunlar çaresi bulunamayandır. Aids’in bulaşılabilirliğinden önce dünyanın konuşması gereken şey savaşın durdurulamayışı olmalıydı. “Ordular” içinize yerleşen kötü bir virüs gibidir. Onları ister sevin ister onlardan nefret edin, sizi öldürürler. Ve şunu bilin ki mutlu ya da mutsuz bir ölüm, ölümün ölüm olduğu gerçeğiyle ilgili değildir. Savaş –iç, dış, küresel- kainatın en büyük şirketidir. Savaşın işçisi yoktur. Salt köleleri vardır. Ve kazananı yoktur; salt ölüleri vardır. 31
  • * Tüberküloz nasıl ki fiziksel ağırlığın yitimi anlamına geliyorsa; ters bir tüberküloz durumundayım, saydamlaşma yok, aksine; olduğum yerde ve de yürüdükçe ağırlaşıp kalıplaşıyorum. Vücut hastalıkla birlikte salgı ve safraya dönüşürken (yani sümüğe, tükürük ve kana) karşısında ben kanserli büyük bir mekanizmanın yani ordunun dahilinde hastalıklı bir hücreydim sadece –içindeki yüz binlerce hücrelerden biri dahası sadeceOrdu tüm hastalıklardan beslenebilip onları salt metaforda bırakmaz, ordunun hastalıklar noktasında metaforları aşan gerçek yanı hastalıklar üretmesindedir: fiziksel hastalıklar, zihinsel ve ruhsal hastalıklar ve sinirsel tabanlı fiziksel hastalıklar. Ordu, salt bir hastalık üretim laboratuvarıdır. Nasıl ki kanser ölümle aynı anlama gelmiyorsa paradoksal yapısına rağmen savaş ve de iç savaş da ölümle aynı anlama gelmiyor… Ordu zorunluluğu, kişinin yaşama sevincini kaybetmesinden ve bu kaybetme hissini zavallıca avam bir şekilde bebekliğinden beri aile ve çevre yardımıyla kendisine pompalanan ve bağımlısı olduğu milliyetçilik safsatası duygusuyla gidermeye çabalayacak ve buna sarılacaktır. Büyük hastalıkların neredeyse tümünde olduğunca ve delilikte de gözüktüğünce, ordu tıpkı bu hastalarda olduğunca bir kapatma ünitesidir, bu anlamda ordunun askerleri onun hastalarıdır da. Bu insanlar orada tutukludurlar ve kendi istekleriyle oradan çıkmak gibi bir hakka, ölümü seçmek (ya da yaşam boyu gizlenmeyi) haricinde, sahip değildir. Sontag, tüberküloz ve deliliğin sürgün olduğunu söyler; ordu, savaş ve askerlik gibi hastalıklar da kesinlikle bu sürgün kategorisindedirler. 32
  • auschwitz’den güneydoğu anadolu’ya
  • Okuduğu metnin yazarı, Giorgio Agamben’den hareketle Agamben’in Auschwitz’i ele aldığı kitap çalışmasındaki “muselmann” gerçeğine vararak Kurt Cobain’i bir muselmann olarak ele almayı deniyor. Bu metni okumadan önce ne Agamben’in muselmann üzerine yazdığını ne de Auschwitz’teki muselmann kavramının gerçeğini biliyor. “O halde Kurt Cobain kimdi?” sorusuyla başlıyor metin ve belki de tüm buralara varmasına neden olan cümlelerle devam ediyor: “Kurt Cobain neden bazen kendisine Kürt dediğinden başlayarak çok şey anlatır. O kendini açık bir şekilde Kürtlere, 1980–1988 tarihleri arasındaki İran-Irak Savaşı’nda her bir taraftan saldırıya uğrayan ve terk edilen vatansız insanlara benzetiyordu. Kürtlerin kaderi yirmi yıl sonra bile acil bir mesele olarak kalmıştır (Ben bu satırları yazarken Türk Ordusu Irak’a, bağımsız bir devletin topraklarına girdi ve Kürt militanları ve teröristleri dilediği gibi katlediyor.). Kürtlerin Bosnalılar, Çingeneler, Ermeniler, Filistinliler, Basklar ve Diaspora Yahudileriyle benzer bir şekilde bağdaştırılmasında haklılık payı vardır. Bunların hepsi de, –bir halkı olmayan Kuveyt Devleti dışında- bir insanının kaderinin ancak bir devlet kimliği olabileceğini ve insan kavramının ancak vatandaşlık kavramı dahilinde yeniden bir sisteme bağlandığı takdirde anlam ifade edebileceğini açıklığa kavuşturmak için, herhangi bir ceza alınmaksızın baskı görüp imha edilebilirdi.” “Tanıklık edilmemiş” ve “tanıklık edilemez olan” üzerine düşünüyor uzun zamandır. Agamben’in, Auschwitz’te etiğin muselmann’ın insan ve insanolmayanı birbirinden ayırmayı olanaksız kıldığında başladığını yazması ona “bölge”deki etiği düşündürtüyor. Bölge kelimesini, “Sınırları idari, ekonomik birliğe, toprak, iklim ve bitki özelliklerinin benzerliğine veya üzerinde yaşayan insanların aynı soydan gelmiş olmalarına göre belirlenen toprak parçası, mıntıka” olarak veriyor TDK Sözlüğü. O, bölgeyi, yaşadığı, gördüğü Irak toprakları ve ülkenin a vakitki OHAL sınırları olarak kullanıyor. 1997 tarihli metninde Agamben, “hayat ve ölüm arasında üçüncü bir alan”dan, bir tür “araf”tan bahsediyor. Ve bu onun net olarak “zaten orada yaşam ile ölüm arasında bir dünya-hayat idi yaşanan” cümlesine ulaşmasını sağlıyor. Araf kelimesini TDK sözlüğü ilk anlamda, “Karın güneşsiz havada lodos yeliyle erimesi hali” olarak veriyor. Tekrarlıyor bunu: Karın güneşsiz havada lodos yeliyle erimesi hali. O esnada kar yağıyor ve kentin sisli görüntüsü üzerinde paslı bir güneş kavuniçi tonlarında batıyor –seviyor bunu; cümleyi de kavuniçi tonlarında batan paslı güneşi de. Diğer anlamlarla ilgilenmiyor o an. Filozof, “ölümün ötesinde bir deney” olarak insan-varlık’ın insanolmayan’a dönüşümünü yazıyor. Vicdani retçi bir dostunun verdiği röportajdaki cümleleri ansızın hücum ediyor; “…oradaki Kürt arkadaşlara şunu sormuştu: “askere gitmeye hayır derken aynı zamanda gerillaya katılmayı da reddediyor musunuz, tüm hiyerarşileri ve başkan Apo demeyi de reddediyor musunuz? … (DHKP-C) gibi oluşumlardan tanıdığımız pek çok arkadaşımız var. Onlar askerliği kendi içlerinde reddedip T.C Ordusu’nda askerlik yapmayı reddetseler de partileri onların askeri eğitim alması gerektiğini söylüyor.”… Dağda telsizle konuşma fırsatı yakalayabildiği tek bir an olmuştu, İstanbul Teknik Üniversitesi mezunuydu, Taksim’i sormuştu ona, “Nasıl?” demişti, etrafı sormuştu biraz, sonra karşılıklı “sen ne arıyon orda?” anlamsız soruları gelmişti, “biz sizi görüyoz ha,” demişti sonra, “he,” demişti o da “biz de sizin tam karşımızda odlunuzu biliyoz” – tam 4 gün sonra çıkan çatışmada bir an aklına gelecekti 34
  • O da orda mı diye, bir dostunu görme arzusu gibi kaplayacaktı bu soru içini. Asla cevabını alamayacağı. İşte dağdaki iki farklı adamı düşünüyor şimdi. “Farkları ne”yi ve büyük silah sanayini düşünüyor, ve ideolojileri düşünüyor silah sanayinin olmazsa olmazları olan, -vazgeçilmezleri. “Ahh,” çıkıyor ağzından, kalbinden, beyninden koca bir ahh. Muselmann’ın adını anarken kimsenin gerçek anlamda “canlı varlıklar”dan söz edemeyeceğini bütün tanıklar onaylıyor. Améry ve Bettelheim onları “yürüyen ceset” olarak tanımlıyor. Carpi onları “yaşayan ölü” olarak adlandırıyor. Levi, “insan onlara canlı demeye çekinir” diye yazıyor. Bir Bergen Belsen tanığı şöyle yazıyor: “Sonunda canlıyı ölüyle karıştırırsınız. Aslında fark çok azdır zaten.” Tüm bu örnekleri planetin çok yerlerindeki ana temaları benzer ideolojik dertleri farklı bölgelerde yer alan oluşumlar için kullanabileceğini bilmek, bu argümansal güç onu manevi bir ölü kıldı bile –zaten- çoktan. Oysa ortadaki biyolojik imgenin bir adım ilerisine varabiliyor bir çırpıda, insani-olan ve insani-olmayan arasındaki eşiğin belirtisi olarak adlandırdığı yer var bir de işte Agamben’in. Oysa yaşadığı dönemde doğal afet gören bir “bölge” dahi – mesela büyük deprem alanları- devlet biyo-politikalarına maruz bırakılarak ve tüm sivil çabalar bertaraf edilerek insanın insan olmayana dönüştürülme çabalarının silahlı mücadele dışında siyasi saldırı olarak uygulandığı süreci de bir fiil yaşıyor. Bettelheim “bölge” dahilinde kabul edilebilirdir: Uç durumda [bölgede tüm durumlar uçtur] gerçek özgürlük ve seçme hakkının pratikte var-olmama ve kişinin bir düzene itaat etmeye yönelik iç farkındalık derecesiyle aynı anlama geldiğini kavradığını söylüyor Agamben kulağına. Susturduğu dinginleşmiş gibi gözüken taşlar kıpırdıyor –yeniden, oysa hep bir kıpırtı halindeydi içinde susku olan bağırış. Arendt’in Heidegger’i “imha kampları”ndan bahsediyor, Arendt’ten daha önce O kullanıyor “ceset imalatı” ifadesini. Oysa bunca yıl sonra aklının farklı köşelerindeki bulgularla argümanlaşıyor –yeniden- anımsamaları. Soykırım eyleminin alternatif seçeneklerine, alternatif ve yeraltı ceset imalathanelerine gidiyor aklı. Toplama kampı için ille de dikenli, elektrikli teller gerekmiyor ya. Yaşadığı ülke “OHAL” adı altında çok uzun zaman kendince kendine gerekli alanı çizgi içine almamış mıydı zaten? Heidegger, Bremen ders notlarında, “Kitleler halinde ölüyorlar, tek seferde yüzlercesi,” demişken anımsamalarından çok yıllar evvel, ve anımsamaları dahi eskimişken, daha usunda tazecik duran Uludere varken neden bugün bu sebeplerden dolayı başkalaşımsallaştırılmış bir Auschwitz görüntüsü oluşmuş olmasın ki diye düşünüyor. “Ölüyor mu onlar? Yok oluyorlar. Yok ediliyorlar.” Çıktığı bu ussal geziyi Agamben –sanki- onun için “mascalismos”a dek vardırıyor. Okumak tüylerini ürpertiyor, ağzına sıçıyor –bazan- okumak! Okudukları değil yaşamındaki –geçmişindeki- tekabülleri ve oluşturabileceği onlarca tez ve argüman bunu sağlayan! 35
  • Mascalismos bir ritüel. Öldürülmüş kişinin cesedinin uzuvlarının –ki bu genelde parmaklar, burun ve kulak olur- kesilip ipe dizildiği bir ritüel. Tabi bunun ardında yatan hurafi, Güneydoğu Anadolu’da türkiye ordusu askerinin P.K.K gerillasına uyguladığı bu bokun ardında yatan şey değil! Lakin bu ilkel kabile ruhunun orduya sirayet etmesi ne kadar güçlü ve tuhaf bir vaka! Bu bir büyü: Böylece öldürülen kişi asla öç alamayacak, katiliyle uğraşamayacak ve ebediyen ölü larva olarak kalacak! Büyülerin de beşiği olan Anadolu’da, “Anadolu çocukları”nın zorunlu askerlik serüveninde içinden bir ses uygulayanın kökleri hakkında hiçbir şey bilmediği bu ilkel kabile ritüelinin yaşadığını ve tatbike devam edildiğini söylüyor. Ki zaten bu saçma oyunun en başında, daha elini ve aklını pisliğin içinde yitirmemişken, daha yatakhane kavramından bedenini ayırmamışken bir ipe dizilmiş kara kuru deri-kıkırdak parçalarını getirecekti bir “ağabeyi”; “Bak,” diyecekti, “bu şans getirir!” Auschwitz’in sonrasına yazılmış Adorno’nun meşhur kelamlarını anımsamaması elinde değil, anımsıyor: “Auschwitz’ten sonra insan şiir yazamaz… Zorunlu eleştirisi de dahil olmak üzere bundan sonra tüm kültürler süprüntüdür…” Belki de yaşadığı ülke 1984 senesinden beri akıl almaz avamsal milliyetçilik safsatasının zavallı beyinlerdeki kandırmacasıyla bir TİCARETin anlamsız savaşını 2 taraflı olarak devam ettiriyor! Artık her iki taraf için mümkünlükten bahsetmek anlamsız ve yalan. Sürdürülen politik ticaretin silah pazarı menşeine bu halkın ve dünya halklarının aklın yetmemesinden daha büyük bir yara göremiyor dünyada. Ve tersini bilen azınlığın azınlıklıktan doğan gücünün tüm bu pislikle uğraşmaya yetememesi diğer yandan, salt acı olan! Michel Foucault ölümün değersizleştirilmesini iktidarın modern çağdaki dönüşümüne bağlayan politik bir önermede bulunur: İktidar kendisini esas itibarıyla hayat ve ölüm üzerinde hak sahibi olmakla tanımlar! “On yedinci yüz yıldan ve polis biliminin doğuşundan itibaren öznelerin hayat ve sağlıklarının gözetimi devletlerin mekanizmaları ve hesaplamalarında giderek önemli bir yer tutmaya başladığında, egemen iktidar da Foucault’nun biyo-iktidar olarak adlandırdığı şeye dönüştü,” der Agamben, ve şöyle de devam eder: “Eski öldürme ve yaşatma hakkı yerini, modern biyo-politikayı tanımlayan ve yaşatma veölmesine izin verme formülüyle ifade edilebilecek tersine çevrilmiş bir modele bırakır.” “Ölüm –artık- giderek değerini yitirmiştir. Örtbas edilmesi gereken bir şeye, bir tür özel utanca dönüşmüştür.” Devletler bunu başarmıştır! Dönüp tekrardan ‘76’da, Collége de France’ta Foucault’ya kulak kestiğinde, artık içindeki tahammül sınırları çoktan yitmiş bulunuyor, sayfalara karşı bir kin beslemesine dahi neden oluyor yaşadığı bu şimdiki zaman tıkanması: “İnsan türünün biyolojik sürekliliğinde IRKların karşıtlığı ve HİYERARŞİsi, belli ırkların iyi, diğerlerinin ise bilakis aşağı olarak nitelenmesi, gözetimini iktidarın üstlenmiş olduğu biyolojik alanı parçalama yollarıdır tümüyle, bir topluluğu farklı gruplara ayrıştırma yollarıdır.” 36
  • Nazi biyo-politika sisteminde nasıl ki kampların belirleyici işlevi söz konusuysa, daha önce düşündüğü gibi sınırları dikenli tellerle çevrilmemiş kamp alanları bu ülkenin dahilinde her daim olmuştu. İster somut bir Nazi kampından ister cumhuriyet tabelası altında var olan “kemiksiz” kamplardan bahsedelim, bunlar hiçbir zaman sadece öldürmek ve yok etmek amaçlı var edilmemişlerdi, sosyal-ekonomik tecrit noktaları olarak yaşamlarına devam ediyorlardı. Hele ki şimdiki zamanını yaşadığı politik iktidarın hanedanlık topraklarında! 37
  • hay ‘yer’inizin ‘altı’nı
  • UNDERGROUND: Yeraltı, yeraltı dünyası, yeraltı geçidi, yerin altında, toprak altı, gizli, gizli ulaşım, gizli örgüt, gizli kapaklı, alt tabaka. LITERATURE: Edebiyat, kaynak, yazın, basılmış broşür, genelge vb, “Gross market”, ya da “halk pazarı” ya da buna benzer aynı anlamı karşılayan betimleme kelimeleri: bu tip pazarlarda çaydanlık satılır, patates de satılır, ayakkabı ve de bilgisayar güç kablosu da ve biz bunları sattığından dolayı o satış noktasına “patatesçi”, “kablocu”, “ayakkabıcı” demeyiz ve de diyemeyiz! Onlar sadece büyük marketlerdir. Hepsi bu! Yukarıda “underground” ve “literature” kelimelerinin Türkçe olağan karşılıkları var, her hangi bir sözlük bu anlamları verir size. İlk kelimeyi (yeraltı) ikinci kelimeyle (edebiyat) birleştirmeden önce ilk kelime sağlıklı çalışan bir beyinde şu anlama bürünmekten kaçamaz: “ortalıkta olmayan/gezinmeyen”, evet en kaba ve doğru anlamla bu. İkinci kelime ise zaten en başta bu yazı gereği “edebiyat” olarak ana dilim olan Türkçede karşılık bulmakta. Bu bize şöyle bir cümle sağlar: “ortalıkta gezinmeyen edebiyat”. Doğal olarak bu cümle akla; “mainstream” kelimesini getirmelidir, bu kelimenin Türkçede ki tekabülü: “ana akım, ana görüş” dür. Bu sebepten dolayı bir “ana akım edebiyat” cümlesi kurmak mümkündür, kurulduğunda ise mantık görür ki bu cümle ile az önce yukarda bahsini ettiğimiz cümle karşı karşıya gelmektedir. Bu kimsenin tekeline bu iki ayrı unsuru birbirine düşman etme ya da “karşıt” gösterme hakkını vermez, zira böyle bir hak yoktur. Zira zaman dahilinde “underground” olanın “mainstream”’e dönüşebilme ihtimali ihtimalin de ötesinde olup gayet doğal bir durumdur. Bunu teğet bir düşünceyle; alt-kültürlerin gene zaman dahilinde karşı-kültürün nesnesi ve malzeme sağlayıcısı olması olarak görebilir ve taşları aklımızda daha yerine oturtabiliriz. 1960 sonrası larvalaşmaya başlayan Hippi “kültürü”nün kısa bir süre sonra ana-akıma ve elbette ki kapital endüstrinin en çok marşandiz üreten ve satan alanına dönüşmesi realitesi bu noktada çok iyi bir örnek olup, dileyenler bu konu üzerine çevirmiş olduğumuz sitüasyonist teorisyen Ken Knabb’ın “Hippi Hayatının Sefaleti Üzerine” makalesini okuyabilir.[1] Sanılanın aksine “yeraltı edebiyatı” denilen şeyi diğer edebi tüketim mekanizmalarının karşısına koymak gibi bir ihtimal söz konusu değildir, zira bir edebiyat türü olarak yeraltı edebiyatı yoktur, lakin bir “pazar”“market” olarak mevcuttur! Bu Gross market salt kategorilemek adına bile başta Amerikan edebiyatı olmak üzere dünya edebiyatının birçok türünü kendi stantlarında bulundurur. Gene sanıldığı üzere: sapkın inanç sistemleri ve cinsellik eğilimleriymiş, şiddetmiş, kötülükmüş bu edebiyatın unsurları olmadığı gibi bu olmamaklığı böyle bir edebiyatın zaten olmayışından dolayı değil; sayılan özelliklerin herhangi bir edebiyattan ziyade insanın DNA’sında bulunan temel melekeler olmasından ileri gelir. Bunlar edebiyatın değil insanın öğeleridir. “Egemen olmayan bir tavır” ne demektir denebileceği gibi “egemen tavır” ile “egemen olmayan tavır” yukarıda bahsettiğim gibi zaman içinde birbirine evrilen bir döngüdür. 39
  • Vakti zamanında “post-modern” için yüzlerce cilt kitap yazılmış olması, bir o kadar makale, sempozyum vs. düzenlenmiş olması, şimdi ise postmodern ateşin bir zombi sessizliğinde ihtiyar bir eşcinsel muamelesi görmesi bir üçüncü dünya ülkesi adlandırmasından kurtulması mümkün olmayan ve ahlaki-politik yapı açısından da dönem Amerika’sının McCarthyciliğiyle koklaşan ülke ortamında, bu ortamın özürlü fikir telakkicileri açısından “underground” gereksiz tartışmalarının aynasıdır. Beat, Pulp, Transgressive, Punk ve sayabileceğimiz bir çok “tür” bir market olarak “underground”un dahilinde satışa sunulabilir, ama Beat edebiyatını underground edebiyat olarak zikretme hakkını, ya da “Amerikan Sapığı” romanını underground edebiyat sınıfına sokma hakkını kimseye vermez. Zira bunlar zaten kendi tür ve şekillerine sahiptir. Punk bir altkültür hareketidir, zamanı gelince karşı-kültürün de kapitalizmin de içinde yerini almış-bulmuştur, şimdi punk bir performans, şair, yazar, “underground” olarak sadece pazarlanabilir. Hepsi bu. O sadece punk bir şair ya da neyse odur. Seks-den bahsetmek-, uyuşturucu kullanımı-ndan bahsetmek- edebi bir türün unsurları değildir. Yerin altına ya da üstüne ait değil yaşama ait genel geçer şeylerdir. Yeraltı kendi başına bir kültür olma özelliğiyle de ele alınamaz, artık kapital ünitenin ve “amazon.com” un dışına çıkan bir kültür yoktur, varsa da yerin altındadır!!! İş bu sebepten dolayı ne bazı edebi türler burjuvaya atfedilebilir ne de yerin bilmem neresine çekilebilir. Her ikisi de kültürün satılık unsurları olup birbirlerinden çok farklı kültür ve ekonomik gruplarda sınıflanan insanlarca tüketilebilirler. İkinci dünya savaşının ardında doğal olarak yaşanan zorlu dönemler edebiyatta yeniliklere ve farklılıklara yön açmıştır ve buna benzer cümleler çok fazla kurulur, kurulması gereken cümle bu vasıtayla ülke ekonomisinin ve politik yapısının ve polisin aynı dar boğazdan nasıl kurtulduğudur. Romantik edebiyat romantik edebiyattır, gotik de gotikdir, hiçbir aklı evvel çıkıp sadece fikir üretebilme sevdasından dolayı Poe’yu yerin dibine falan da sokamaz, zira Poe, Poe’dur. Sanıldığı gibi karşı-kültür Amerika birleşik devletlerinde 1950-55 yıllarında meyve vermiş ya da “cort” diye orta çıkmış değildir, bu kültürü ne “beat”ler ve hatta ne de öncülleri de yaratmış değildir. Çok köklü bir anarşist aktivist geleneğe sahip olan Frisco toprakları 1800 yarısından itibaren bu kültürün tohumlarını köklü ağaçlara çevirmiş bir adadır! Keneth Rexroth’un karşı-kültür’ün oluştuğu nokta ile ilgili kızgın ve haklı makalesini okumak bu konuda yeterlidir[2]. Zaten ülkemizde kafa karışıklıkları da zaten yazılmış olanları kendi dilinde okumamak ve okuyamamak noktasında olduğu gibi kendi dillerinde yazılanları da okumamak ya da görmezden gelmek noktasındadır. Bu noktada söylenmesi gereken altı çizili cümlelerim olacak: Underground bir edebiyat adlandırması hatalıdır, mecburiyet dahilinde, anlatmak aşkına ortaya çıkımlar konabilir, ama tarihi yanlış aktarmak ve “çocuklara” yanlış öğretmek noktasında elbet gerekli besleme yapılmalıdır. Underground sadece ve sadece bir tekniktir, teknik derken bir yazım tekniğinden bahsetmiyorum, teknik derken: baskı, matbaa, kopyalama üniteleri, çoğaltma sistemlerinden bahsediyorum. 40
  • Eski Rusya’da, demir perde ülkelerinde, İran İslami rejiminde SAMİZDAT ismi verilen gizli kopyalama süreci (karbon kağıdı, daktilo, el yazması vb) haklı olarak bu tarihin miladına konmaktadır. Aslında Amerika’da yaşanan da bundan farklı bir şey değildi bundan 60 sene evvel. “Small Press” dediğimiz küçük yayınevleri ve küçük yayıncılar ve elbette küçük kitapevleri, “self publishing” dediğimiz kendi kendisinin matbaası ve yayıncısı olması tekniğiyle underground üretimi edebiyat noktasıyla buluşturdular. Bu insanlar evlerinde, bodrum katlarında, iş yerlerinde ailecek teksir makinelerinde kendi dergilerini, kitapçıklarını, broşürlerini basarak bu kelimeyi edebiyat noktasıyla birleştirdiler. Gücünü kaybetmiş olsa da Amerika’da yüzlerce small press gerçek anlamda underground üretim şeklini hala devam ettirmekte olup bununda beraberinde doğal olarak aynı şekilde bir pazarlama satış tekniğini de sürdürmektedirler. Ama burada mesele bu basılan üretilen kağıtlarda ne yazdığı değildir, bahçecilikten de bahsedebilirler bize, ya da bir adam evde sabaha dek kafayı çekip yazdığı şiirlerini teksir makinesinde çoğaltıp ana caddede satabilir de! Siz hiç “Angry Young Man” yazarlarının kendilerine yeraltı yazarı dediğini duydunuz mu, ya da artık ağza sakız olan beat yazarlarının edebi tür ve tekniklerinin birbiriyle hiç ama hiç alakası olamadığını fark edemeyecek kadar mı okumuyorsunuz onları ki bu basit yönelimler dahi bize underground’un bir yazım türü olmadığını, salt bir üretim noktası olduğunu bunun da altında gerçekten ekonomik-politik sebepler yattığını gösterir. Lütfen artık kimse D.H Lawrence’ı ya da Henry Miller’ı “dünyanın en büyük yazarları” kategorisi hariç bir yere koymasın. Bir orospunun hayatı gerçekten yeraltı olabilir, bir yankesicinin, tinercinin, evsizin ve cankinin ki de, ama bunların hayatlarını şiir ya da düzyazıyla anlatmak onların yazarlarını yer altı falan yapacak değildir. Onlar sadece yazardır. Ve çok gerekiyorsa edebiyat bilimciler hak ettikleri ve doğru sekmeye kendilerini oturtacaklardır. Zaten sorun da belki herkesin her şey üzerine fikir üretmesi noktasında baş göstermektedir. Ben okuduğum 3-5 makalede Rus ve dünya edebiyatının devi Dostoyevski’nin bile mevzu yanlış adlandırma içine sokulduğunu gördüm. Mide spazmları geçirmiş bir insan olarak aslında söyleyecek söz de bulamamaktayım. Sonuç olarak: çok evvel ya da şimdi: bazı insanlar “saklanma” haklarını kullandılar, aradan çok zaman geçti ve bazı insanlar bu durumu pazara dahil etmek istiyorlar ve ettiler. Bunda bir mesele yok. Mesele yapılan her ne ise doğru yapılması noktasında olabilir sadece. Bağımsız bir yayıncı ve dağıtımcı olmadığınız sürece yeraltı da yoktur![3] Artık klasik ve modern klasik olmuş edebiyat devlerini bu varlığı çok farklı parantezin içine sokmaya kalkışmayın lütfen! 41
  • [1] http://cyberzenarchy.wordpress.com/2009/10/06/ken-knabb-hippihayatinin-sefaleti-uzerine/ [2] Bkz, Underground Poetix, Sayı 5 [3] Burada bir dip not olarak şunu belirtmek istiyorum: ister yönetmenliğini yürüttüğüm yayınevimiz olsun, ister Underground Poetix’imiz olsun: içerikleri bakımından yönelimleri her ne olursa olsun bu benim ve de yayınevimin “yeraltı yayımcılığı” yaptığını göster-e-mez. Ben, devlete bağlı bir kurum olan “yayımcılar birliği”ne bağlıyım, doğal olarak devlete bağlıyım, ben devletin Kültür Bakanlığının verdiği ISBN numarasıyla kitap basıyorum ve gene onun verdiği sözde kitabın yasal olduğunu –korsan olmadığını- gösteren hologramlı bir bandrol satın alarak yayımcılık yapıyorum. Tıpkı yazarlarını underground yapmadığı gibi mevzu içerikler yayımcısını da burada yazdığım sebepler doğrultusunda yeraltı yap-a-maz.! Ne 1990’dan beri Altıkırkbeş, ne “yeraltı edebiyatı” adı altında dünyanın en pahalı ve popüler yazarlarını basan Ayrıntı Yayınları ne de 1955 Beat geleneği ve 1985 New York alt-kültürüyle beslenen Underground Poetix bu sıfatla anılamaz. ‘Anılır’: “sadece pazarlama tekniği olarak kullanıldığını artık herkes kabul etmelidir” noktasında sorun yoksa anılır! Bu anlamda elimizde sadece ve sadece fanzinler kalıyor inanın! Ki onların birçoğu da özellikle son 2 yıldır “dergicilik” oynama sevdasında. 42
  • Kişisel Bir Hipster Manifestosu
  • Hipster bir vakitler gerçekten yeraltı adamıydı. O vakitler birçok şeyde olduğu gibi “yeraltı yaşamı” kelime grubunda da salt: sadelik ve anlaşılırlık vardı. Kelimelere yüklenen anlam tartışmasız, sade ve sadece yaşanılanı net biçimde anlatmaya yönelik idi. Adını anımsayamadığım bir kaynakta “Dadaistler 1. Dünya Savaşı’nda neydi ise, Hipster 2. Dünya Savaşı sonrası için odur” yazıyordu. Kısmen doğru, diğer kısmı eksik, ama sonuçta doğru. Nihayetinde Dadaistleri kendi vakitlerinin Hipster’leri olarak görmek -de- mümkün /lakin Hipster kronolojisi açısından geriye dönük mümkün değil elbet. Nihayetinde Hipster’in sürek halinde değişiminden ve dönüşümünden de bahsetmek olası fakat “bilgi” olmaktan öte gidemeyecek olan Dada için geçerli değil bu. Şimdiki zamanda bir yığın değer nasıl ki içi boş bir şekilde yaşanıyor ya da tamamen ortadan kalkmışsa Hip insanı içinde aynı şeyi söylemek en azından içinin boşaltılıp zamane saçmalığıyla doldurulduğunu söylemek mümkün gibi görünse de şimdiki zamanın karakteri buysa kelimenin yapabileceği bir şey de yoktur diğer yandan. “Zamanın Hip’i” demek de mümkün. Belki de “porno” kelimesi nasıl ki başka birporno için kullanılabilir olduysa, yaşadığımız ülkede “şehit” kelimesinin anlamı nasıl açılımlara gebe ve buna mecbur ise aynı şekilde kelimenin başkalaştırıldığını ve köklerinden kopartıldığını söylemek mümkündür. Hipster kelimesi kendi kökleri dışında yeni tariflere kelime olmak zorunda kalmıştır. Birçok alt-karşı kültür kelimesinde olduğunca Hipster de kendisini ordusavaş ikilisi ve onun yarattığı habitat ve marşandizlerinden kopartamamıştır, aksine bu şekilde varlık sahibi olmuştur. Zira savaşın alt görevlerinden biri de bitiminden sonra gelecek olan zaman dilimleri ve kuşaklar için kültürler üretmektir, vazife anlamında değil tamamen spontane olarak. Edebiyattan sanata bu böyledir! Norman Mailler gazeteci yazar kimliğinin getirisiyle Hipster’e bir vaka olarak baktı, ve aslında ismini de o verdi zira -Hipster’i anlamak ve kavramak için ciddi bir mesai verdi. Ve bunun neticesinde şu meşhur Beyaz Zenci ortaya çıktı. Şüphesiz ki politik idi Mailler’ın Hipster’i, bu kaçınılmazdı. Günahı ve sevabıyla manifesto olarak görüldü ve görülmeye de devam edilmekte. Savaşı anlayamazsınız, hiçbir türlüsünü. Ne dünya savaşlarını ne gerilla savaşını. Orada olmadıysanız, izlerini taşımıyorsanız, ona ait değilseniz…ancak bunlar mümkünse anlayabilirsiniz savaşı. Onu: felsefecilerin, sosyologların, gazetecilerin anlattıklarıyla ya da saçma sapan web haber videolarıyla, uydu yayınlarıyla, yeşil gece görüş ekranlarıyla, termal görüntüleriyle kavrayamazsınız. Ve doğal olarak geçmiş savaşların getirisi kültür habitatlarında da anlamak ve kavramak noktasında bir araz meydana gelir. Meselem Hipster’in ne ya da kim olduğu değil elbet, hele ki şimdiki zamanda tüm kaynaklar ortada ciddi bir külliyat olarak dururken, üzerine gereken her şey yazılmışken, ben sadece bir doğru –çizgi- çizmek niyetindeyim hepsi bu, “züppe” kültürünün argolaşıp anlamını kaybetmesi gibi Hip kelimesinin hastalıklı ağızlarda dolaşmasına geliştirdiğim bir tepki belki, kendi içimde-n. Değil ya da. Bireysel bir metin denemesi hepsi bu. 44
  • Bilirsiniz, derler hep; “İsa bir zenciydi” diye. Şu “beyaz zenci” saçmalığı! Bir beyaza zenci diyebilecek tek renk siyahtır. Ama birine çıkıp “beyaz zenci” diyemezsiniz. Sıçar bu. Bir insan ya “siyah”tır ya “beyaz”. Beyaz zenci değil ama! Genet zenci miydi? Hayır, elbette değildi. Genet beyazdı. Kara Panter’ler ya da Şatilla onun rengini değiştiremedi. Genet’in hırsızlığı ve ibneliği beyazdı! Birilerinin dediğince: gündüz salt gecenin yokluğunun adıdır kanımca. Belki de “beyazlar” hiç var olmamıştır. Kültür tarihinde “nedir” sorusunun çok sorulduğu kelimeler listesindedir Hip. “Hip nedir”, bu aslında artık: “zen nedir” sorusu gibidir: zen her şeydir, zen havlayan köpektir, odur, budur, şudur… Aklıma gelen ilk Hip’leri sıralamayı denesem hiç düşünmeden, mesela: Monk’un parmakları, Miles, takım elbisesi içinde’67 yılında elleri cebinde genç Ginsberg, drugları anlatan Reed, sevmediğim züppe orospu çocuğu Warhol, kıvamında Waits, Kerouac’ın spontane jazz yazını, kendi zamanı dahilinde Whitman kesinlikle, Kim Gordon yer zaman… bu listeye dönerim gene… Amerika’da doğan çok şeyin köklerinin siyah ırka mal edilmesi doğa olarak doğal olduğundan, çok fazla farklı siyah dil ve lehçeden kelime Amerikan alt-kültürlerinde önemli ve geniş yer tutar. O denli fazla jargon oluşur ki aynı şehirdeki çetelerin kullandığı dil birbirlerince anlaşılmaz. “Hip kelimesinin kökenleri içinde şüphesiz ki siyah dil arayışları var olmuştur” zira 1700’lere dek varabilmekteyizdir! Clarance Major: “Hip kelimesinin kökenlerinin Wolof diline ait olduğunu “hepi” ya da “Hip’i” fiilinde türeyip “görmek”-kişinin gözlerini açması gibi anlamları olduğunu belirtir.” Filolojik açıdan Hip’in “aydınlanma” olarak açılımının mümkün olduğu söylenir. Bilinene göre kelime, “Senegal ile Gambia’nın sahil şeridinde yaşam süren Batı Afrikalı halkların kölelerince taşınmıştır “batı” topraklarına.” Amerika, Beşiktaş forması kadar net iki renge sahiptir! Hip ile karşı karşıya olan bir beyazın varlığı anlamına gelir bu. Savaş zaten vardır. Zulüm zaten! Oraya “getirilmiş” olmalarına rağmen “en baştan beri” oranın/kıtanın sahibi gibi durur Hip, beyaz ise onun karşısında çakma Levi’s gibidir, salt görüntü, köksüz ve değersiz. Mark Twain ve Louis Armstrong’un Afrika ile Avrupa’nın Amerikan köklerinin en önemli üniteleri olduğu söylenir –doğrudur- bu iki insan birbirleriyle her anlamda kıyaslandıklarında siyah ve beyazdırlar, durdukları yer açısından Hip listesinin önem noktasına konunun bilirkişilerince yerleştirilmişlerdir. Zaten kültürde birleştikleri nokta da Hip’tir. Hip aslında ırkçılığın bertaraf edilebildiği ender noktadır. Aslında züppeliğin ötesinde transandantal yapısı onu insanüstüleştirir politik anlamda, aşkındır Hip, ayrımdan, eşitsizlikten tiksinir. Ama bunların üzerine konuşmaz Hip! Cool’luğunu bozmaz. Buradan hareketle de kendi içinde ahlaklıdır. Bu diğer yandan Hip’in yıkıcı gücünün ispatıdır. Hip, yıkım merkezli hareket edebilme gücüne-doğasına sahiptir. 45
  • Hip ile gündelik yaşam vasıtasıyla “normal insan” uzak düşse de Hip; dil, edebiyat, müzik, moda vasıtasıyla hayatın içine sızar. Aktif politikadan gazete manşetlerine, TV programlarına varasıya yaygındır bu sızış. Ama bu sızmalar “beyaz olmamakla siyah olmak arasında farklar vardır” sözünü anımsatır bize. Bu da bir diğer Hip atasözünü akla getirir: “herkesin Hip olması mümkün olmamasına rağmen herkes Hip olabilir.” Zira Hip’in anlamı; jazz kulüplerinin züppelerinden pasaj kapısındaki piçe, Lennon’dan Buckley’e farklı anlamlara gelmektedir. 70’li yılların büyük alt-karşı kültür adacıklarının büyük ekonomiler yarattığı ve sözde kapitalizm karşıtçılığı oyunuyla nasıl çanak tutulduğu bilinmekteyse –bu konuda Ken Knabb’ın çiçek çocukları üzerine ekonomik çözümlemeleri ve de Marcus’un punkların ekonomiye katkı payları meseline bakmak mümkündür- Hip de para-ekonomi ile ilgilidir. Hip bir yönüyle sürekli ihtiyaçlar doğururken diğer tarafıyla bunlar için gereken pazarı yaratır. Hip’in 2000’li yıllarda ebeveyn banka ek-kartı destekli trendy yaşamları ise akla zarar bir sürecin ekonomisi için standart bir örnektir, aynı ekonomik destek-güç ile bu adult zümre Hip iş adamlığına iş kadınlığına da soyunacak, ama ilgisi geçen hafta aldığı kıyafetlerine olduğu kadar olacaktır. Ama bu başarısızlık değildir yavru Hipçik için, aksine kartvizit ve brovedir. Zira entelektüel düşüklüğü ve egosal dikeyliği bunu gerektirir. Bu aklıma “Hip de “sınır” ya da “yasak” yoktur “paramız yetmez” geçerlidir sözünü getirdi kaçınılmaz olarak. Standart olarak istesek istemesek de varacağımız yer alt-kültürün dönüp dolaşıp egemen tarafından main-stream hale getirilmesi sıkıcı hikayesidir. Kaçınılmazdır. Ve uzun ya da kısa ama bir zaman sonra sular durulur ve kültürün gerçek insanları arasında o şey her ne ise yaşanmaya devam eder. Diğerleri yeni şeylere çoktan yelken açmıştır zira. “Hip olunur” sanısı Hip ol-a-mayanların yanılgısıdır da. Zira öyle giyinebilir olmak ya da gözükmek ruhunuzun taşıdığı gerçeklikle örtüşmeyebilir! Rus olunur ya da şişman olunur gibi değildir yani mesele. İhtiyaçlar söz konusudur. Hip’in seyircisi olmalıdır! Hip bir barda bir kapıda bir kulüpte “oynar”, seyircisiz olması bu anlamda düşünülemez. Mekan sahipleri ve işletmecileri gözünde de bir yeri vardır Hip’in, her Hip’in mi, hayır. Hip’in de kendi dahilinde starı, starları, büyük çocukları vardır. Tanınmışlık, saygınlık, ya da hepsi, ya da bir benzeri. Hip olan arzu edilebilir olandır da, saygı görendir de, özenilen ve nefret edilendir de. Hip tabiatına uygun hareket eden bir Hip olarak ele alındığında doğal olarak etkileşimle ortaya çıkandır. Aslen: gerçeği görmeyen hiçbir şey ve kişi Hip değildir olamaz! Bu belki de endüstrileşmiş ve “marjinalleşmiş” Hip’in yapamadığı ondan sebep de olamadığıdır. Amazon gibi satış sitelerinin kitap sekmelerinde görebilirsiniz: “Hipster el kitabı” cinsinden ticari zırvalar vardır, Hipster aygıt değildir, kullanım kılavuzu vs.si yoktur. Muhammed Ali ya da Bob Dylan ya da “punk zencidir” diyen Richard Hell’in kılavuzu yoktur! 46
  • Hip’in onu yaşayanları olduğunca, yönetenleri –yön verenleri, sessizleri, üretenleri ve elbet tüketenleri de olur. Bu onun farklı ekonomik kültürel sahalarından kaynak bulur. Her Hip kendine düşence Hip’tir. Kerouac başka, Whitman başka Gillespie başka… Hip kendi üzerinden politika yaptırmaz değildir lakin Hip’in üzerinden politika yapmak “sağlıklı” değildir. Ki bu onun politik olamayacağı anlamına elbette ki gelmez. Hip iyi ile kötünün arasında durduğundandır bu. Hip geri durmasını bilir, anlık politika üzerine susar. Hip Vietnam için konuşmadı, Afganistan üzerine konuşmadı ve İran üzerine konuşmuyor. Jean Genet siyaha sarıldı ama Şatilla da Hip olamayacağını gösterdi. Genet kişisel bir kalkan peşindeydi, annesini arıyordu, çapa atıyordu köksüzlüğü için. Para saçıyordu ama Genet “o” değildi. Hip “siktir et” demeyi layığıyla becerebilendir. Tupac Shakur ya da ve de Kurt Cobain gibi kişisel-yıkım yandaşı Hip’ler ve ardılları var elbette, Hip’in karakterinin uzak bir kıyısının varlığı söz konusudur onların varlıklarında, yaşamı hesapsızca harcamak tarafı vardır zira Hip’in–biyolojik açıdan da servet açısından da. 2pac ve Cobain de olduğu gibi. Hip aile ile ilgili değildir. Hip iyi eş olmakla ilgili değildir. Hip toplumsal sözde doğrularla ilgili değildir. Hip hayatları sikilmişler için iyi bir mazerettir bu anlamda! Her ne olursa –hal alırsa- olsun –alsın-, Hip’in değişmeyenleri, sabitleri söz konusudur. Leland’ın söylediğince: Hip, Frank Miller’ın Dark Knight’ıyla geleneksel Batman serisi arasındaki far gibidir. Jarmusch izlememiş bir Hip bilir ki izlediği Hip’tir. İfade ediliş Hip’tir. İfade edenin Hip olması gereklilik değildir. Hip ifade ediş olabilir. Hip hem altı hem üstü kucaklama kapasitesidir. Yabancıyı sever. Hip, olmadığında parası varmış gibi davranabilir. Bu anlamda Hip’in karmaşık olduğunu değil de karmaşa olduğunu vurgulayabiliriz. Hip’in hızlı ve sahipsiz bir evrimi vardır. Kimsenin değildir, ancak şimdi neden bu halde olduğunu anlayıp “eh n’apalım, dönüşür” diyebiliriz. Demeye de biliriz. “Afrikalı Amerikalının Amerikalı beyaz Amerikalı tarafından taklit edilmesiyle başlar her şey. Bu beyaz Amerikalı Fransız varoluşçuları evirir, bu beyaz entelektüeller de siyah Hipsterce evriltilir, onlarda Yahudi raperlar tarafından kopyalanır, bu Yahudi raperlar Brezilyalı sokak çocuklarınca taklit edilir,” varacağımız yer İstiklal Caddesi’nde bir pasajda giysi satan bir dükkan, ya da x bir kulüp olacaktır. Bu burada da durmaz ve kuyruğunu kovalar. Kadıköy’ün Barlar Sokağı, Taksim’in Cihangir’i “tek derdi birlikte bir parti” olan dönüşmüş “Hip”lerle doludur. Bu anlamda köksüz Hip rastgele şekilde rastgele bir yerde oluşabilir olandır da. 47
  • Bu anlamda onlarca yan anlamla da anılır: cool, beat, dope, down vs. Ama önemli olan şudur: herkes ve her şey gider geriye Hip (Hip’e) kalır. Kalan nedir, öz? Afrikalılar Amerika’ya getirilmezden evvel batı Afrika’da köleydiler. Değişen kıta olmuştu, bu birinci açıdan yabancı bir dünyayla karşılaşmalarıydı -sadece. Hayatta kalmak bu insanlar için “saygı” ve “otonom” bağıyla mümkündü. Bu sebeple Hip içinde var olabileceği ve kendisine ait olan kendisinin anlayacağı bir dile sahip oldu. Onla var oldu. Ve bu dil, yeni kıtanın koşulları çerçevesinde evrildi. Bu dil Amerika’nın tüm arka sokaklarına, yeraltlarına, kenar mahallelerine, suç mahallerine, ve bunlara ait olan müziğe, şiire edebiyata sızdı, hakim oldu -dan öte o ördü bunları. Şiirin arkasındaki yasa tanımaz mikrop olarak tanımlayacaktır Walt Whitman argoyu! Onu böyle anlar ve kutsar! Beat şairlerinin büyük öncüsü olması da boşuna değildir elbet. Leland, Hip’in 6 dönüm noktasından şöyle söz eder: İlk Hip dalgası 19.yy’dır: siyah ve beyaz ırk “ortak”lığının ilk yansımaları. Emerson, Thoreau, Whitman, Melville Hip’in resmi zemininin temsilcileridirler. Şimdinin Hip’i ise bu ihtiyarların tekelindedir! İkinci dalga Hip: 1915’lerde kırsaldan kente göçle başlar. Siyahlar kuzeye gider, Yahudiler Avrupa’dan göçer, bohemler Paris’e gider, radyo ve ritim işin içine girer. Harlem ve Kayıp Kuşak arasında Hip yükselmektedir. 3. dalga Hip: İkinci Büyük Savaş’ın ardınca entelektüellerin reddiyelerinde doğar. Be-bop ve Beat’tir bu. Ki tartışmasız Hip’in karakterli altın çağıdır bu! Karşı-kültürün tarihi de bu vakitlerde yazılabilir olacaktır. Ve 70’lerde: East Village, South Bronx hareketlenir. Hip-hop, break, skate kelimeleri gündelik yaşamın içindedir. Small Press devrimi başlar. Doğal olarak sonrasında 5. dalga WEB ile gelir. William Gibson’ın Neuromancer’ı taban ve İncil’dir! Şu an içinde bulunduğumuz 6. dalga henüz geçilememiş olan son evredir. Şimdinin yandan yemiş Hip’inin başı polisle dertte değil! Hip’in değil, Hip olduğunu iddia edenlerin! Tatlı su hayvanları! Şu net ki: şehrin içinde çok iyi tanıdığım çocuklar var! 50’ler ekolünü sürdürenler! Biz inanıyoruz ki Hipster demek: jazz ve uyuşturucu tabanıyla olan direk bağlantı demek –hala! Kabadayı, holigan, ibne, bela, zenci düşkünü, sapkın, ucube, fahişe olan! İşte tatlı su balıklarını ürkütüp aynı zamanda uzak tutan nokta! Dert bir vakitlerin azılı ve yasaklı –Miles gibi WSB gibi- Hip’lerinin şimdi rant olması değil. Kızgınlığımızı büyütmesini öğrendik. Gerçeğimiz: itina ve inatla yaşamayı sürdürdüğümüz hayat. Gerçek rock n roll elbet özünü Hip’ten aldı. Şansı yok! Bizim için önemli olan WSB raflarda duran değil, fotokopilerle çoğalttığımız “Elektronik Devrim”, “İzcinin Gözden Geçirilmiş El Kitabı”nı –vd.-yazan WSB! Dostların çatı katlarında devlete ve düzene nefret ve tiksintiyle dergimiz için çeviri yapan ve gerçek fanzinini hazırlayan Hip! Eskiden kot pantolonun farklı şekillerde giyilmesinin anlamları vardı ve Levi’s’in tasarımcıları bunu Hip’in elinden aldı ve geri Hip’e sattı. Tıpkı Hindistan’a Amerika’daki okullardan geri dönen Hinduizm gibi! Ama neyi ne zaman giyeceğini bilen, uzun pardösüsünün kemerindeki iç cepte kelebeğinin kromunu gecenin sokak lambası altında parlatan, viskili bir gecenin şafağında tinerli üstüpüyü de koklayabilen, ayakkabıları cilalı çocuklar geziniyor etrafta! 48
  • YOKEDİCİ – WILLIAM S. BURROUGHS BÖCEK İLAÇLAYICISI ŞAİR
  • “Rüzgar ölüyor. Sen ölüyorsun. Biz ölüyoruz” diyor şair William S. Burroughs Bir dergi, bir gazete, bir site –her ne ise işte, bir yazı istiyor mesela, diyor ki –atıyorum- “3500 kelime olsun”, ama gelgelelim senin yazın senin için 4700 kelime olmalı, ya da sadece 300 kelime. Karikatür dünyamızın güzide ağabeylerinden birinin de dedirttiği gibi “hastasıyım ortamların”. Kathy Acker’i konu edindiğimiz bir radyo programında aşağı yukarı şunları söylemiştim: “…bu arada atlanmaması gereken iki nokta ise şair Charles Olson –Black Mountain- ve Gertrude Stein’ın Acker üzerinde varolan etkisiydi. Acker’in hep düzyazısından bahsedildi. Ama bu yazarı da şaşırtıyordu. Benim nesirdeki “gizli şiir” dediğim şeydi bu. Olson’a borcu vardı ve Stein’a olan ilgisi büyüktü. Şiirle yazı arasında kabul edilmeyenlerin noktası bu.” Şair Allen Ginsberg’in Jack Kerouac’a, tuhaf şekilde Kerouac’ın da William S. Burroughs’a söylediği idi bu, “şair oldukları”. Metinlerin arasındaki “başka, başkalaşmış, diğer” şiir! Direk şiir yazdığında ortada olmayan, etkisi bambaşka, liriğinin tadı değişken olan! Hervey Perr bizlere Jim Morrison’un Walt Whitman geleneğinin bir takipçisi olduğunu söylediğinde bu anlamda çok önemli ve açıklayıcı bir bahis ortaya atmış oluyor. 2.Dünya Savaşı sonrası yapılanan yeni Amerikan şiirinin Blake’ci yazınının olay adamı Ginsberg yaşamı boyunca yeni yazını ve Amerika’yı yapılandırmak aşkıyla birçok şairi ve yazarı taçlandırmak için çalışıp “bob yazını” ile çığır açan dostu Kerouac’ın tüm eserlerini uzun soluklu ve mükemmel şiirler olarak nitelendirirken konumuza başlık olan ve bu yazının yazılma sebebi William Burroughs tüm bu şaşaa ve tantanadan çok uzakta başka bir kıtada idi. (Her anlamda). Ve Burroughs’un şiirini fark edebilen ilk kişi alkolün derinliklerinde kaybolup giden ve çoktan tüm bu popüler oyundan vazgeçmiş olan bir gösteri toplumu karşıtı münzevi Kerouac olur. William S. Burroughs’un “şiir”iyle ilgili ilk farkındalığımı Çıplak Şölen kitabının o dönemki yeni edisyonunu hazırlarken yaşamış ve daha sonra yazdığım bir makalede bunu “junk poetik – junk poetry” olarak isimlendirmiştim. Ki aynı dönemde üzerinde durduğumuz “porno politik” ismini verdiğimiz sitüasyonist enternasyonal bazlı kavram ile bu tanımım arasında ilgi kurmuş ve çalışmalar yapmıştık. Lakin o dönem şimdi yazdığım metni yazmak nasip olmamıştı, şimdi ise “Yokedici” buna net olarak sebep oldu. WSB’un düzyazıya gömülmüş olan şiiri tıpkı Junky romanında mükemmel şekilde detaylandırdığı, junk ve onun organizmada organlaşması gibidir, junk şiir beden ise metindir. Gel ve otuzbir çek… 1929 küçük çocuk yaptı bunu. çatı katı odalarının kokusu küf kokan bir karanlık merdivenlerden aşağı kara bir köpek iniyor bir an için Kanada ordusu görülüyor kar fırtınası uğulduyor gökkuşağı ölüm maskesi kıç… duşlar… ranzalar boştu. satılık arsalar… serin akşam gökyüzü uçaktayken ne olduğunu anladım bir kurukafa onun adı 50
  • bir şey söylüyor dudakları çatlamış pencerenin önünde duruyor… unutma beni çiçekleri soğuk kahvenin musallat olduğu bir oda… yaz insanları küçük kartpostal kasabası hayaletimsi genç yüz iskelede çırpınan sarı levrek yosunların üzerinde sidik kokusu ve karşınızda Karlı Joe yüzü seğiriyor onun Kar’a ihtiyacı var kirli arka merdivenlerde sessiz kar gizli kar pansiyon kapılarının altından eserek içeri giriyor arka bahçelerin ve kül çukurlarının üstünü kaplıyor Gel ve otuzbir çek… 1929 Ağır bir yaz kokusu uzakta küçük çocuk çok az şey yaptı çatlamış dudaklar yosunların üzerinde sarı sidik nefesinde karamelli kek kokusu duvarlarında gemi manzaraları olan oda boş odada tozlanmış bir deniz kabuğu Cambridge’de bir veranda Doktor Benway sarhoşlukla on santimlik kesiğe beş santimlik bir kesik daha ekliyor neşteriyle tek bir hamlede ve Limon Çocuk gibi duruyor orada. (Yokedici William S. Burroughs – Ayrıntı Yayınları, 2012 İstanbul Çeviri: Ahmet Ergenç) Yokedici’deki lirik bloklarını yazarın çok az kitabında ve ender olarak görürsünüz, buradan benim WSB’un ana 3 şiir şekli var dediğim yere varabiliriz, yukarıda örneğini de gördüğünüz blok lirikler, -ki bunlar net olarak aralarında anlam tümlüğü olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayrılır- bütünden kopuk gövdesi olmayan tümceler ya da kelime tümceler –ki bunlarda anlam tümlüğü taşıyan ve taşımayanlar olarak 2 mevcuttur-, diğeri ise cut-up ve türevleri liriklerin çoğulsamaları. Lirikdüzyazıya çok yatkındır Burroughs, karmakarışık ve takip edilmesi güç metin kurgusu içinde ansızın size: “pencerenin kenarına yürüdü ve babasının onun ardından duyduğu üzüntüyü hissederek dışarı baktı aralarındaki uzamın soğuk boşluğu aralarındaki o infilak etmiş yıldız” … “dışarıda öğleden sonra güneşinin vurduğu bahçe” … diyerek seslenebilir de ya da üşendiğimden buraya yazamayacağım ki belki almayanlara vesile olur da kitabı alırlar Yokedici’nin 41 sayfasındaki o müthiş lirik düzyazı bütünü –ki neredeyse sayfanın tamamı-. Peki ya hiç kimsenin dikkatini çekti mi – bilmiyorum-, yazımın başında iki portreden oluşan bir fotoğraf mevcut, evet onlardan biri bu metnin göbeği olan W.S.B, diğeri ise büyük şair J. G Ballard. Pekiyi ne işi var Balllard’ın burada, aslında çok işi var, üzerine tez dahi yazılabilir bu “çok iş”in. Ballard’ın Burroughs’a Burroughs’un da Ballard’a önsöz yazmasını düşünsenize?“Tanrının rüzgarları ölüyordu. Bugün yabancıların kaldığı bölgeler terk edilmiş durumda. Yüzme havuzları pis yağmur suyuyla dolu…Sivrisinekler, bataklık kokuları, dev tüylü tarantulalar ve zehirli yılanlar geri döndü…” “Hava kararıyor ve ben pencerenin kenarında durmuş New York ışıklarına bakıyorum. Bu şehir de ölecek…” William Burroughs tüm deneyci ve karşı edebiyatının yanında 51
  • Türkiye’deki beat safsatasını ve yapıcılarını çöpe attığınızı farz ediyorum artık- büyük bir bilim kurgu yazarı elbette ki, ve kendi adıma onun bilimkurgu anlayışıyla Ballard’ın bilim kurguya getirdiği edebi mükemmellik aynı paralellikte kesinlikle. Bu bir yandan Ballard’ın metinlerinin lirik yapısını diğer yandan da Burroughs’un metinlerine sıkıştırdığı ya da açık açık yazdığı bilim kurgu temasını birbirine bağlıyor –doğal olarak. Ballard, uzun zaman önce popüler kültüre absorbe edilen genel bilincin/farkındalığın bir parçası olarak SF’yi ortaya koyduğu için Borroughs’a hayrandır. Kitapları, tabulardan ve kaosun gerçekçi sunumlarından korkmayan çağdaş insan beynini yansıtan geç 20.yy kurgusuna örnek olarak verilir. Ballard’ın sesi/tarzı/tonu öğreticidir/didaktiktir, okuyucularını çok otoriter bir tarzda eğitir… Hatta onun daha önceki daha büyük sihri/cazibesi sürrealizmdir, görsel sanat fakat aynı zamanda şiir. Okuyucularına bu estetiği/güzellik ilmini SF’ye katmalarını şiddetle tavsiye eder. “Sürrealizmin görüntüleri iç dünyanın ikonografisidir”. Ünlü erken dönem yazısı “Bilinçaltının Gelişi”ni bu cümle ile açar. En içteki ve bilinçaltı duygularımızın ilgisini çekme yeteneğinden dolayı sürrealizme hayran olarak ve onun “ruhun manzarası/tabiatı, yabancı ve tanıdığın kolajı ve şiddetli etkinin tüm tekniklerini savunarak/koruyarak, dolaylı yoldan edebiyatın ne gibi olması gerektiğini önerir. Böcek ilaçlayıcı şairimiz kitabını elbette enfes bir şiirler sonlandırır, “Soğuk Kayıp Misketler” şiiriyle, kitabı alır okursanız 167.sayfadaki bu kitap finalini de zaten okuyacaksınızdır, okudunuz ya da. Kolaj şiire müthiş açık olan Burrougsh metni yukarıda da söylediğim gibi daha ağır ve junk’a dayalı poetik yapısıyla ilk ilgimi çektiğinde kendi kurgum fakat yazarın kelimeleriyle şunu söylemiştim: “şafak denli sessiz eroin”.Kainatta sadece bazılarımızın içselleştirebileceği bir şiir vardır belki de. Şairin çeşitli tekniklerle yazmış olduğu ve şiir kitabında er alan şiirlerini de içeren tüm şiirlerine buradan ulaşabilirsiniz: Cut-Up Poems from Minutes to Go (1960) Dead Whistle Stop Already End (Floating Bear 24, 1962) Spain & 42 St. (Floating Bear 24, 1962) Where Flesh Circulates (Floating Bear 24, 1962) Cold Lost Marbles (1972) Fear and the Monkey (Pearl 6, 1978) Pistol Poem 2 (A William Burroughs Birthday Book, 1994) Pistol Poem 3 (A William Burroughs Birthday Book, 1994) 52
  • Gelecek Sayı; “İnternet ve Sosyal Medya Karalamaları” Ulvi Yaman 52