Seçkiler - Rafet Arslan
Upcoming SlideShare
Loading in...5
×
 

Seçkiler - Rafet Arslan

on

  • 519 views

Seçkiler - Rafet Arslan

Seçkiler - Rafet Arslan

“Sürreal”de yer alan yazılar, Rafet Arslan’ın kendi bloğunda ve çeşitli dergilerde yayınlanan yazılarından derlenmiştir.

Statistics

Views

Total Views
519
Views on SlideShare
519
Embed Views
0

Actions

Likes
0
Downloads
1
Comments
0

0 Embeds 0

No embeds

Accessibility

Categories

Upload Details

Uploaded via as Adobe PDF

Usage Rights

© All Rights Reserved

Report content

Flagged as inappropriate Flag as inappropriate
Flag as inappropriate

Select your reason for flagging this presentation as inappropriate.

Cancel
  • Full Name Full Name Comment goes here.
    Are you sure you want to
    Your message goes here
    Processing…
Post Comment
Edit your comment

Seçkiler - Rafet Arslan Seçkiler - Rafet Arslan Document Transcript

  • RAFET ARSLAN SEÇKİSİ Copy / Paste ©
  • “Copy/Paste” e-kitap serisi, yazarları tarafından çeşitli zamanlarda, çeşitli mecralarda yayınlanmış yazıların bir araya getirilerek, meraklısına derli toplu bir kaynak oluşturmak adına gerçekleştirilen bir projedir. Elbette bu yazıların kitaplaştırılma niyetiyle ortaya çıkıldığında zamana göre yeniden ele alınmaları, güncellemelerinin yapılması gibi gerekliliklerin farkındayız. “Copy/Paste”, yazarının kaleminden çıkmış ve hedef kitlesiyle zaten buluşmuş yazıların, yeniden ambalajlanarak ticarileştirilmesi “ahlakına” karşı bir “ahlakın” ürünü. Bu nedenle Copy-paste serisinde yer alan yazılar, yeni okuyucusuna yayınlandığı gün her nasılsa o halleriyle ulaşacaklar. Daha açık anlatımla, bu “Copy-Paste” için tek bir amaç söz konusu: o da benzer konuda yapılan ve ağ içerisinde dağılmış yazıların bir araya getirilerek kullanıma sunulması. Bu metinleri istediğiniz gibi kopyalayabilir, çoğaltabilirsiniz. Kaynak göstermek sizin ahlaki değerlerinize kalmış olup, göstermediğiniz takdirde, serinin doğası gereği “ağ” sizi affetmeyecektir. “Copy-Paste” “üretilmiş her şey, hepimiz içindir” anlayışıyla oluşturduğumuz, tamamen ücretsiz bir yayın ağı. Yazarının iznini almak koşuluyla, çevrenizdeki kişilerin yazılarını veya kendi yazılarınızı “Copy/Paste” logosu altında aynı formatta yayınlamamız için bize gönderebilirsiniz. İyi okumalar dileriz… “Sürreal”de yer alan yazılar, Rafet Arslan’ın kendi bloğunda ve çeşitli dergilerde yayınlanan yazılarından derlenmiştir.
  • İçindekiler Sürrealist Devrimin Ruhsal Kaynakları ___________________6 Fourier’in Gerçeküstücü Devrimi _______________________12 Postmodern Zamanlarda Gerçeküstücü Devrim ____________16 Üç Yaşam, Üç Kadın, Üç Resim _______________________20 Asger Jörn İçin Prelüd _____________________________26 Remedios Varo’nun İkiz Tablosunun Gizemi ______________30 Görülmeyen Dubuffet Sergisine Dair Notlar ______________34 Bir Düş Haritacısı Olarak Philip K. Dick ve Sürrealizm (ön giriş) __38 Bir Ayrılığın Gizemi ya da Chirico Yapıtı Üzerine Pasajlar _____42 Panik Hareketi/Sürrealizmi _________________________50 Ballard’ın Ardından _______________________________54 Gerçeküstücülüğün Serüven ve Akademik Dogmatizm _______58 Sürrealizmin Hazin Yenilgisi W.Benjamin’e… _____________62 View slide
  • Rafet Arslan seçkisi Copy / Paste Avangard hareketler ve karşıt-kültürler değişime yönelik, radikal ve devrimci bir öz taşırlar. Kapitalist sistemin ideolojik-kültürel yeniden üretim aygıtları sürekli muhalif bilince dair ne varsa sistemin kullanımına açma, onların devrimci enerjisini sömürme uğraşındadır. Bu gün Dada, Situasyonizm, Beat ya da Punk gibi en radikal akımlar sistem tarafından tüketim toplumunun bir parçası haline getirilmeye çalışılmaktadır. Reklâmcılık, tasarım, moda, Hollywood sinemasının sürekli malzeme çaldığı, sisteme devrişirmeye çalıştığı mevzilerin başlıcası hiç kuşkusuz Sürrealizmdir. Bu yüzden 1. Sürrealist Manifesto’nun 84. Yılında, sistemin yaylım ateşi altındaki Sürrealizmi oluşturan tinsel kaynaklara dönmek zorunluluktur. Tinsel Bir Tavır Olarak Sürrealizm Sürrealizm en başta araçsallaşmış akla bilerek ve isteyerek sırt çevirmektir. Gündelik hayatın totaliterliğinin yarattığı uyku halindeki bireyi şoklar vasıtasıyla sarsmak, gerçeklik adlı uykudan kaldırmak gerekmektedir. Kendi gerçeğinin ve tutkularının farkına varacağı yeni bir zihinsel duruma yelken açmasını kışkırtmak için. Sürrealist Devrimin Ruhsal Kaynakları Rimbaud’un şaire kaşif rolü vermesi boşuna değil. Kendini keşfetmek için dünyayı yeni bir bakış açısı ile yeniden keşfetmek, oradan kendine dönmek… Ve böylece ‘bir başkası’ olarak ben’in parçalı yapısını, evrensel uyum ile birleştirmek; kendini tanıyarak bir tamlığa varmak. G.J. Ballard’ın dediği gibi asıl yabancı gezegen kendimizdir. Kendi içuzayımıza seyahatlere çıkmak, kendi psiko-patolojimizin derinlerine dalmak. Otomatik yazı da tam bu noktada içimizdeki ben’lerin ajanı, sözcüsü olur. Kişinin kendi bütünlüğünü tanıma sürecinde ebe rolü üstlenir. Ancak gece rüyalarımızda karşılaştığımız ben’lerin söylemlerini ayaklandırmak otomatik yazının telepatik gücüdür. Kentsoylu aydınlanmanın rasyonelitesine savaş açan Sürrealizmin düş atlası, uzak doğunun sunya anlayışından vahdet-i vücud’a dek uzanır. Susturulmuş Söylemlerin Ayaklandırılması Breton’un ilk Sürrealist manifestosu çocuklar ve deli ilan edilenlerin saflığına övgü ile açılır. Zamanın hükümdarlığından, çalışmanın köleliğinden, toplumun ve dinin kişiyi ezen kurallarından bağımsız çocukluk, yitirdiğimiz özgür geçmişimizdir. Çocuk şaka yapar, eğlenir, her şeyi oyuna çevirir, gerekirse şımarır, yani büyüklerin yaşamının rasyonelliğine gedikler açar. İsterse soyunur, çıplak gezer, ahlakı ve kutsalı hiçe sayar. Sever ve sevgisinde bencildir. Lunaparkların, hayvanat bahçelerinin, çocuk parklarının, kocaman sahillerin taşıdığı devrimci psiko-coğrafyanın sadece çocuklar farkındadır. Bu yüzden Sürrealist yaratıcıların asıl çabalarından biri çocuk ruhunun yaratıcılığına, şenlikli doğasına geri dönebilmektir. 6 7 View slide
  • Rafet Arslan seçkisi Çocuk ruhundaki saflık, geçen yıllarla ailenin ideolojisi oidipus, bir kalıplaştırma aracı olarak okul, askerlik, iş süreci, statü gibi aygıtlarınca bastırılacaktır. Sürrealistlerin amacı herkesi içindeki bu özgür ruhun hayaletini geri çağırtmaya kışkırtmaktır. Aklın ve toplumsal statükonun kurallarına uymayan-uyum sağlayamayan insanlar deli olarak ilan edilirler. Akıl hastaneleri uygarlığın en büyük kapatılma mekanizmalarındandır. Sigmund Freud büyük devrimi psikanalizin açtığı yolu takip eden Sürrealistler kentsoylu toplumun delilik saldırına karşı çıkmışlardır. Akıl merkezli dünyanın kibri, akla hiçe sayanlara bir hapishane hayatı sunarken, Sürrealistler deliliğin özgürlüğünün savunucusu olmuşlardır. Art Brut hareketi ile deli ilan edilenlerin üretimleri topluma açılmış, psikiyatriye karşı anti-psikiyatri hareketi desteklenmiştir. Nerval’den Unica Zürn’e, Sade markisinden Artaud’a Sürrealizm deliliğin dağlarına tırmanmaktan hiç çekinmemiştir. Çılgın Aşkın Savunusu Fransız ozan Nerval hayatı boyunca hiçbir zaman beraber olmadığı ve olamayacağı Jenny Colon’a aşık olarak yaşar. Bu aşk tam anlamıyla hayatının merkezinde, her şeyindedir. 1836 da başlayan bu tek taraflı tutku, 1847 de Jenny’nin evlendiğini haber alınca daha da büyür. Bu olayın olduğu soğuk bir gün için şöyle yazar defterine: sıcak bir kış günüydü. Ardından Jenny’nin genç yaşta hastalıktan öldüğü haberini alan Nerval’in içinde büyüyen kara safra, kendi deyimiyle kara bir güneş olur. Nerval aşklı ile yaşar, aşkın failinin yitimi ardından yaşayamaz; Paris sokaklarındaki her hangi bir gaz lambasının direğine kendisini asar. André Breton’un çılgın aşk adını verdiği şey, bu çırpınışlı varoluş halidir. Platonik aşk, bilinçaltı arzuya denk gelir ve asla tatmin edilemez. Kor alevlerle yaşanan, çırpınan, çıldırtan bir tutku selidir. Çığlın aşk mantık tanımaz, sonsuz bir para-normal birlikteliktir. Bu satırları az önce sürrealist eyleme omzu veren bir dostun dünyadan kendini ayıran eylemini haber almış bir yürek olarak yazıyorum sevgili Nerval. Bu dünyanın en çok yücelttiği şey olan yaşamı kendi elleriyle son vermişlere: Van Gogh, Vache, Zürn, Cravan, Rigaud, Sage ve sen Tutkutut… Ey bana adımı veren sen, sen konuştun ve tüm evren sustu, hiçliğim artık sonsuza dek bir kara ayna, yıkımım ise dünyadan nefretimdir; üstad Nerval… Çılgın aşk sadece platoniktir demek eksik olacaktır. Rastlantının o tuhaf yasaları bazen mutluluğa da izin verir. Rene Magritte 15 yaşında ailesi ile gittiği bir panayırda 13 yaşında bir kız ile tanışır ve ona hemen âşık olur. Yıllar boyu panayırdaki o kızı arar ve 24 yaşında hayatının 8 Copy / Paste aşkı olan Georgette ile evlenir. Breton’un Nadya, Çılgın Aşk gibi birçok romanı hayatındaki bu çığlın aşk rastsal randevularının otobiyografisidir. Bir sürrealistin inanç besleyeceği tek şey rastlantılardır. Her insanın kozmosa dağılmış bir şansı vardır ve Sürrealistlerin nesnel rastlantı olarak formüle ettikleri arayışlar bu altın postu bulma çabasıdır. Dali, evini ziyaret eden Eluard’ın kendisinden 10 yaş büyük karısına âşık olur. Çılgın ressam, evleneceği Gala’ya ömrü boyunca tapacaktır. Ve çılgın aşk Aragon, Eluard, Desnos gibi Sürrealist şairlerin büyük dizeleri ile ölümsüzleşecektir. Bireysel varoşlun anlamsızlığından evrensel uyuma giden yol tefekküre dayalı, yalnızlığın yolu değildir. Aşk; özgürlük ve kolektivizme giden yolun ilk adımlarındandır. Yeniklerin, sanatçıların, devrimcilerin, delilerin çılgın aşkı, yaşadığımız sefil dünyaya karşı ilk başkaldırma girişimidir. Ece babanın deyişiyle aşk örgütlenmektir! Tüm İktidar Düşlere! Aslında her ölümlünün 2 yaşamı vardır. Biri gündüz yaşadığımız gerçekliğin rasyonelitesi, diğeri gecelerimizi dolduran düş evrenleri. Kendimize ait diğer ben’lerin söylemlerini ayaklandıran düş, henüz bilmediğimiz içdenizlerimize sürükler bizi. Orada her şey mümkündür, bir tek yumurta atarsak koca kaleler yıkılıverir, sokakta bir kere görüp aşık olduğumuz kişi düşte bizim yarimizdir, korkunç otorite o evrende bir palyaçoya dönüverir. Düşün bilinci, gündelik hayatın baskısıyla körelmiş yaratıcılığın sesidir. Sürrealistler düşün söylemini ve eylemini tüm hayata hâkim kılmaya çalışırlar. Gündüz düşleri, aşk, şarap ya da başka esrikleşme araçlarından da gerektiğinde yardım alarak. Düşü ile barışık insanlar, kendi özgürlükleri ile barışıktırlar. Bu yüzden Sürrealistlerin bildirileri ‘anneler, babalar, çocuklarınıza düşlerinizi anlatın’ sloganı ile başlar. Bir Saldırı Silahı Olarak Kara Mizah Gündelik gerçeklik karşısında mesafeli uzaklık, dışındalık, yadırgatıcı bir bakış kara mizahın yokla çıkış kılavuzlarındandır. Sistemin yarattığı bir illüzyon olarak büyük insanlığa dair söylemleri tersine çevirmek gerekmektedir. Kara mizah, yeni var oluşların ateş hırsızlarının elinde bir silaha dönüşür: Swift’in keskin mizahı, Fourier’in nükteleri, Sade’ın saldırgan mizahı, Dada’nın kendisi, Jary’nin delişmen Übü’sü, Duchamp’ın hınzırlığı, Dali’nin parayonak-kritik bakışı, Prevert’in neşeli kara alayı, Topor’un şiddeti, Svankmajer’in mutasyonları, Miro’nun kadın, kuş ya da kişileri… Kara mizah uzlaşmayı sevmez, kabullenmek yerine başkaldırıyı seçer. Düz, yapışkan, içeriksiz mizahın boş eğlencesine karşı, kara mizah Gerçek’in karamsarlığını, nihilizmin dövüşken umutsuzluğunu kuşanır. Bu yüzden kara mizah sonuna kadar dövüşkendir ve liberterdir. Her türlü toplumsal önyargıya, ortodoksluğa, kentsoylu 9
  • Rafet Arslan seçkisi sahte ahlak savunularına karşı uzlaşmazdır. Artaud; Max kardeşlerin ilk filmi Animal Crackers’i bir öncü kabul eder. Çılgınlıkla birleşen kara mizahın saldırgan gücü olarak. Ve Sürrealist Devrim bu gücü eni tektonik hareketler ile patlamaya çevirecektir. Olguları sistemin hesaplamadığı yerlere sürüklemek ve oradan çılgınlığa bir selam çakmaktır bu tavır. Nesneleri de kendi kullanımlarından saptırıp, onlara yeni anlamlar-kullanımlar yükleyen gerçeküstücü nesneler kara mizahın en belirgin örneklerindendir. Aynı yöntem şiirde bir birinden bağımsız imgelerin otomatik yan yana gelmesi, dili kırmaya yönelik oyunlar ve anlam saptırmalar ile ortaya çıkar. Ressam Magritte, şair Prevert ve Peret, sinemacı Svankmajer bu simyanın ilk akla gelen ustalarındandır. Copy / Paste kalkan bir devrim hayaleti olarak sahiplenilmiştir. Bu gün dünyanın birçok ülkesinde ve Türkiye de Sürrealist aktivasyon grupları insanları tahrik etmeye devam etmektedir, devletsiz, sömürüsüz, özgür, sadece şiirin ve aşkın krallığında bir dünya için. 2008 İstanbul 2008 Türkiye’sinde sırf kadınlara has plaj açan ve bu plaja 9 yaş üstü erkek çocukları almayı namahrem sayan anlayışların iktidarında, ülkemiz Sürrealistlerinin, sanatçılarının, sokak yaratıcılarının elinde sınırsız bir kara mizah cephaneliği, harekete geçmeyi bekliyor. Özgürlük ya da İsyan Sürrealist Devrim dergisinin kapağından şöyle sesleniliyordu dünyaya: cezaevi kapıları açılsın, ordular terhis edilsin… Akla, tahakküme, sahtekâr ahlaka, boş inanç savunusuna bir başkaldırı hareketi olarak Sürrealizm Fourier, Sade, Marx, Proudhon gibi özgürlük filozoflarının düşüncelerinden yola çıkar. Fransa’nın sömürgeci Cezayir politikasına, savaşlara, ırkçılığa karşı çıkılır. Hatta Breton’un Haiti gezisi dikta rejimi altındaki adada bir ayaklanmayı tetikler. Benjamin Peret; İspanya İç savaşında Franco’ya karşı, İspanya Cumhuriyetinin yanında savaşmaya gider. Aragon cephesindeki Durutti’nin özgür tugaylarına katılır. Magritte, Nazi işgaline karşı direnişin öncüsü Belçika Komünist Partisine katılır. Çeşitli politik hareketlere girseler de Sürrealistlerin temel politik tutumu liberterliktir. Fourier’den gelen tutkuların özgürleşmesi ile başlayacak kişisel devrimi, toplumsal bir devrim ile birleştirmek; öncelikle gündelik yaşamı dönüştürmek, kolektif yaratı ile komünal bir hayatın kapısını aralamak. Bu yüzden Sürrealistler 68 Mayısında -kaldırım taşları altında kumsal var- sloganı ile sokaklardaki isyan karnavalında yerlerini almışlardır. Sürrealist gelenek Cobra, Situasyonist Enternasyonel, Co-Ritus, Panik Hareketi gibi yeni devrimci akımları tetiklemiştir. Geçmişe dair bu örneklemelerden yola çıkıp Sürrealist Devrimi geçmişe dair naif bir nostalji olarak görmek bir hatadır. 1992 Los Angeles zenci ayaklamasını Chicago Sürrealist Grubu ‘yeni dünya düzenini sarsan 3 gün olarak’ selâmlamışlardır. 2005 Paris getto ayaklanması Londra ve Türkiye Sürrealistlerince yıkıntıların altından 10 11
  • Rafet Arslan seçkisi Copy / Paste Burjuva dünyanın aşka bakışı hep iki yüzlülük ile örülmüştür. Genelde ahlak temsilciliğini elden bırakmayan burjuva kültür izleğinin ardında pornografik bakışın hâkimiyetini gizilleştirir. Post-modern dünya ise burjuva kültürün pornografiyi filmlerden ya da kitap-dergi sayfalarından çıkarıp hayatın her anına dağıttığı bir süreci temsil eder. Görüntünün vahşetinin ve pornografisinin gösterinin yeniden üretim mekanizmalar da belirleyici olması gerçeklik terörü dediğimiz yeni baskı aygıtını yaratmıştır. Pornografinin gündeliğin temel parçası haline geldiği yer, erotik olanın yok edildiği bir evrendir. Erotizm sistem için kabul edilmeyen, yok edilmeye çalışılan bir hastalık gibidir. Çünkü erotizm; yaydığı kızıl enerji ile nesneleşen bireyleri tekrardan birer özgür özne olarak yapılandırmaya gününe sahiptir. Bu yüzden de çok tehlikeli, unutturulması gereken 1 büyüdür; erotizm. Dudakları kanatırcasına yinelenen öpücükler, tek bir dokunuş ile titreyen bedenler, aşkın kokusunu içine çeken ruhlar, erotik aşkın sonsuz gerilimleri, platonik aşkın kızıl kefenleri… Aşkın tüm bu hallerinin yarattığı tutkusal çember yabancılaşmayı kaldırmaya soyunan bir devrimci bütünlük oluşturur. Fourier’in Gerçeküstücü Devrimi Cinsellik ve aşkın en özgür halleri tüm iktidar ve güç oyunlarının ötesinde; bedenin ve ruhun çırıl çıplak kalabildiği erotik çekim dünyasında yan yana gelir. Yükümlülüklerden, kurallardan, çıkarlardan, yalanlardan uzak özgürleşmiş aşkın vaat ettiği mutlak aralığı ilk keşfeden Charles Fourier’di. Nefret ettiği burjuva uygarlığın onu yok saymasına şaşmamak gerek. Bir öncü olmanın olası zaaflarını içinde taşısa da Fourier; Marx’tan Freud’a, Reich’tan Benjamin’e, Deleuze’den Lacan’a son iki yüz küsur yılın kavramsal altyapısını dokuyan bir düşünce ve eylem adamıydı. Fourier; ancak özgürleşmiş tutkuların Uyum ile bütünleşen yeni bir dünya kurabileceğini müjdelemişti. Sahip olmanın, fethetmenin, esaretlerin, güç oyunlarının ve tüm bayağılıkların ötesinde mutluluk; özgür tutkuların paylaşım evreni insan ruhundaki devrimci dönüşüm potansiyeli açığa çıkarılabilecekti. İktidar kurmadan, özgüce baştan çıkma-çıkarma oyunlarının icra edilmesi; Marki de Sade’ın orjilerinin nesneleştirme tehlikesini bertaraf eder. ‘Neron kolektif ya da genel geçer zulümden hoşlanıyordu. Votan bu zulmü dinsel bir sistem, Sade ise ahlaksal bir sistem düzeyine çıkarmıştır. Zulme olan bu düşkünlük birikmiş tutkuların sonucundan başka bir şey değildir.’ Kötülüğü bastırmak yerine, onun önünü almak gerekir’ C. Fourier Bir mazoşist ile sadisti Sevgi Bakanlığı aracılığı ile yan yana getiren 12 13
  • Rafet Arslan seçkisi Fourier, Sade’ın insan hakları evrensel beyannamesine eklemek istediği başkasının bedenini kullanma hakkının iktidar retoriğini aşar. İrade dışı şiddete karşı, arzunun serbest seçimlerinin yol çizdiği haz arayışının yolu mutlaka aşkın kendisine çıkacaktır. Özgür aşkın tek vaadi ise, kendi vaatsizliğidir… Fourier’in Uyum dünyası yıkıcı, yok edici, baskıcı alışkanlık ve tutkuları, Denklik(contrepoids) kavramı ile dengeleme yoluna gider. Her tutkuya derin önem atfeder, hiç birini küçümsemez, hor görmez. Fakat başka insanlara ya da kişinin kendisi zarar verecek taşkınlıklara denklik ilkesi ile yaklaşır. Negatif bir tutkuyu yine pozitif olan bir tutku tedavi edebilir, ama bunu yaparken yeni bir baskı sistemi oluşturulmaz. Tutkulara yeni kanallar açmalı, yeni şanslar sunmalıyızdır sadece. Roland Barthes’in deyişiyle ‘çoğulcu, yığınlaşmaya karşı, farklılaşmaya yönelik; kıssaca Fourierci. O zaman ütopya (hep sürdürülen) alabildiğince bölünmüş bir toplum tasarlamak olur; bölünmesi artık toplumsal ve giderek çatışmalı olmayacak bir toplum’. Fourier’in Birlikçi toplum adını verdiği şey ‘birlik değil birliğe doğru gerilim, asla erişilmeyen ufka yönelmedir’. Sonuçta bedensel aşk, ruhsal aşkın tezahürüdür. Diğer bir insanla bütünleşme, tam olma çabası; evren ile bütünleşme 1 olma çabasıdır aynı zamanda. Düşlerin, hayallerin, tutkuların, özgürlüğün krallığını ilan ettiği Uyum’un ve aşkın dünyasıdır, Charles Fourier’in sürrealist evreni. Tavşan deliğinden hiç düşünmeden atlamayı göze alan düş kâşifleri için. 2004-2009 İzmir/İstanbul 14
  • Rafet Arslan seçkisi Copy / Paste Gerçeküstücülüğün bilinen, “resmi” tarihi André Breton ile başlar ve onun ölümü ile biter. Bu ölümün, Paris 68 isyanlarının patlama döneminin hemen öncesine gelmesi, bazı sanat tarihçilerinin işini kolaylaştırır ve modernizmin ölümü ile onun en sivri, ele avuca gelmez, gayrı meşru çocuğu Gerçeküstücülüğün ölüm tarihleri eşitlenir. Fakat Gerçeküstücülüğün henüz tam yazılmamış bir de “gayrı resmi” tarihi vardır ve bu tarihe küre çapında yaşayan gerçeküstücü toplulukların pratikleriyle her gün yeni çentikler atılmaktadır. Bu erken mezar kazıyıcıların kaçırdığı nokta, Gerçeküstücülüğün modernizm ötesinde, Batı uygarlığın temeline karşı toptan bir reddiye olmasıdır. Onu oluşturan elementlerin kökleri Breton’dan çok eskiye, söylencelere, gizli batıni cemaatlere, bilinmeyen dillere, şifrelere, korsan ütopyalarına dayandığı için ölümsüzdür; her “opus magnum” gibi zamanın altını içinde parıldamaya devam eder. Postmodern Zamanlarda Gerçeküstücü Devrim Kaldırım Taşları Altında Gerçeküstücülük Breton’un,1966 Eylül’ündeki ölümü ardından hareketin eskilerinden ve güçlü kanaat önderlerinden Jean Schuster, artık Gerçeküstücülüğün bir hareket olarak sona ermesi gerektiğini savunan bir bildiri yayınlar. Paris Gerçeküstücü Topluluğunun 1968 ayaklanmasına katılımının başını çeken, yeni kuşaktanVincent Bounoure ise bu bildiriye çok sert bir karşı yanıt vererek, hareketin yok edilemezliğini savunur. Prag ve Chicago’daki önemli Gerçeküstücü toplulukların verdiği Bounoure’ya verdiği destek ile 80’li yıllara kadar hakim olacak, merkezi üç Gerçeküstücü topluluğun başını çektiği yeni bir süreç başlar. Yayınlanan « Sürrealist Uygarlık » başlıklı antoloji ve çıkartılan « Sürrealist Bülten » ile Breton ‘un mirasına ve hareketin geleneğine sıkıca bağlı yeni bir enerji merkezi oluşturulmaya çalışılır. Yeni Durumlar Yaratmak 80’li yıllarla birlikte kürenin farklı noktalarında Paris, Prag ve Chicago’daki üç merkezi Gerçeküstücü topluluğun çizgisi dışına taşan, yeni sınır ihlallerine soyunan gruplar çıkar. 1986 yılında kurulan Stockholm Sürrealist Topluluğunun başını çektiği « yeni » gruplar Cobra’dan Situasyonist Enternasyonele hareketin içinden ya da etki alanından çıkmış avangard’ların deneyimlerini Gerçeküstücüğe katan bir çizgi oluştururlar. Bu yeni süreçle psikocoğrafya araştırmalarından deneysel müziğe, performanstan video sanatına uzayan yöntemler, hareket içerisinde yeni kanallar yaratılmasına ve zamanıun ruhuna bağlanmasına katkıda bulunur. Yeni süreçle birlikte Fransa, Çekoslovakya ve Birleşik Devletler’de yeni ve alternatif otonom Gerçeküstücü topluluklar çıkar. Londra ve Japonya(Nagoya)da Stockholm grubuna bağlı seleksiyonlar kurulur. Atina ve Madrid’teki Gerçeküstücü topluluklar politik aktivizmi temel alan bir rotaya kayarlar ve Madrid grubu işi görsel estetik formların artık üretilmemesi savunan bir noktaya çeker. 16 17
  • Rafet Arslan seçkisi Yeni Millenyum, Yeni Enternasyonel Amerika kıtasının keşfinin 500. Yıl dönümünde, geleneksel ve yeni dalga Gerçeküstücü topluluklar sömürgeciliğin ağır mirası ve Batı uygarlığının mahküm edilmesi temelli bir bildiri için yan yana gelirler. Ve böylece Breton’un ölümü ardından Gerçeküstücü hareketin küresel varlığının altını kalınca çizen, yeni bir atılımın startı verilir. Bu uluslararası kollektif deklarasyonlar Irak’a yapılan Amerikan saldırılarından, Sırp hükümetinin tutukladığı Sürrealist/liberter sendikacılara dek uzayan bir listeyle günümüze dek devam eder. Portekiz Gerçektücülüğün öncüsü Mario Cesariny’in anısına Mart 2007’de düzenlenen ‘Cesariny’ye Kartpostal’ adlı sergi 21. Yüzyılın ilk uluslararası ve toplu Gerçeküstücü etkinliğini oluşturur. Dünyanın çeşitli ülkelerinden katılımlarla birlikte, oluşum halindeki Türkiye Sürrealist Hareketi de sergide yer alır. Ardından Londra Sürrealist Eylem Grubu üç adet uluslararası festival düzenler ve bunların ikisine artık S.E.T(Sürrealist Eylem Türkiye) adını almış ülkemizin Gerçeküstücü grubu da katılım sağlamıştır. 2011 yılı Mayıs ayında, Istanbul’da gerçekleşen Destruction/Yıkım 2011 sergi-etkinliklerinde ise altı ülkeden Gerçeküstücü toplulukların çalışmaları da sergilenir. Düzenlenen performans, film gösterimleri yanında ; « Yaşayan Gerçeküstücülük» başlığı altında yapılan forumda, Türkiye, İsveç ve Yunanistan’dan Gerçeküstücüler güncel önerilerini dile getirirler ve deneyimlerini paylaşırlar. 2010 yılı Ocak ayında yayınlanan Hydrolith adlı uluslararası dergiantoloji ile yeni çağın Gerçeküstücülüğü güçlü bir sese sahip oldu. Hydrolith; yaklaşık iki yıl süren bir hazırlık aşaması sonrası, aralarında Türkiye’nin de olduğu 17 ülkeden 85 katılımcının katkısıyla gün yüzüne çıktı. Dört ülkeden altı editörün başında olduğu ilk nüsha sonrası ; şu an hazırlık aşamasında olan ve 2012 yılı içinde yayınlanacak 2. Nüsha için dünyanın bir çok farklı ülkesinden yirmi üç editörün içinde olduğu bir editoryel inisiyatif oluşturuldu. Ki bu da Breton’un ölümü ardından oluşturulan en geniş Gerçeküstücü koalisyon anlamına geliyor. Hydrolith ; California’lı otonomist Gerçeküstücü Eric Bragg’ın yayıncılığındaki Blue Oyster Press bünyesinde basılan bir yayın ve yayınevi « non-profit » bir Gerçeküstücü yayın politikası izlemektedir. Hydrolith ; İngilizce hazırlanan ve internet üzerinden küresel olarak satışa/dolaşıma çıkmış bir yayın olarak, gelişen dünya düzeninin Gerçeküstücü hareket üzerindeki izlerini de yansıtan bir mecra olarakta kabul edilebilinir. Çünkü hala köklü Gerçeküstücü gruplar sadece kendi lisanlarında, ülkelerinde yayın yapan bir hat izliyorlar. Salamander İspanyolca, Analogan Çekçe, S.U.RR ise sadece Fransızca dilinde yayınlanıyor. Bu duruma bir istisna olarak Mayıs 2011 de yayınlanan, Türkçe-İngilizce (bazı metinler de İspanyolca ve Portekizce 3. dil de olan) özel edisyon S.E.T bülten gösterilebilir. 18 Copy / Paste Gerçeküstücü Müzik- kavramı üzerine devam eden tartışma ve üretimler, Hydrolith’in ilk sayısının girişinde, geniş bir dosya halinde sunulacak önemli bir yere sahiptir. Kanada kökenli, deneysel müzikses-gürültü performanslarını merkeze alan Recordism grubu ve deneysel müziği yeni tip Gerçeküstücü performanslarla birleştiren Stockholm Gerçeküstücü Topluluğu 21. Yüzyıl Gerçeküstücülüğünün bu yeni başlığında ilk akla gelen mecralar. Bunun yanında Arjantin ve Montevideo’lu Gerçeküstücüleri bünyesinde toplayan Rio de la Plata Gerçeküstücü topluluğunun çalışmaları, Leeds Gerçeküstücü Grubu üyesi Garret Brown’ın kayıtları ve ülkemizde Duygusal Provokasyon başlığında yapılan performanslar bu önemli başlık içinde yer alır. Köklü bir geleneğe sahip Gerçeküstücü sinema alanında ise Svankmajer, Jodorowsky, Arrabal gibi yaşayan usta isimlerin yanına, İngiltere’den Aniano Henrique, İspanyol Carlos Atanes ve Türkiye’den bağımsız Gerçeküstücü Tan Tolga Demirci gibi yeni kuşak isimler eklenmiştir. S.E.T ve 21. Yüzyılın Gerçeküstücü Dili Sonuçta 21. Yüzyıl Gerçeküstücü Hareketi yeni bir « enternasyonel » kurmak yerine, küresel bir iletişim ve dayanışma ağı kurmayı tercih etmiştir. Yaşanan postmodern durum tek ve yekpare bir Gerçeksütücülüğe mahal vermemektedir ve bunun sonucu olan daha otonomist, liberter ve çok sesli yeni bir Gerçeküstücü hayalet büyümektedir. Türkiye Gerçeküstücü Hareketi S.E.T’te güncel, yaşayan, hayatın içinde bir Gerçeküstücülüğün savunucusudur. Bazı Avrupalı köklü Gerçeküstücü toplulukların aksine içine kapalı değil, tamamen dışarı açık ve gündelik hayata müdahale eden bir pratik hat izler ; sokağa da galeriye de kapalı değildir. Güttüğü niyet geniş çaplı bir karşıt kültür cephesini büyütmek, bağımsız sanat kanalıyla hayat ile köprüler kurmaktır. S.E.T ; geleneğin aksine kendini Troçkist, Komünist ya da Anarşist olarak tanımlamanın ötesinde Sürrealist olarak tanımlar ve bu tanımın ideoloji karşıtı doğasını provakatif bir dille savunur. Amaçlanan ruhsal bir devrimse, politik gruplara anjage olmayı ya da toplum ile uyumu bir zaaf olarak görür. Sonuçta Sürrealist imgenin oluşturduğu engin galaksi ; reklamcılıktan tasarıma tüm gündelik hayata yayılmışken, gösterinin kullandığı silahı tersine çevirme görevi 21. Yüzyıl Gerçeküstücü hareketinindir. 2011 İstanbul 19
  • Rafet Arslan seçkisi Copy / Paste Bir Direniş Pratiği Olarak Sanat ölümü bir sel gibi duyuyorum üzerimde, gücünü bilmeyeceğim; apansız sıçrayan bir yıldırım gibi’ A.Artaud Yaşamak yaralanmak- demişti, Cemil Meriç… Acının yoğurduğu hayatlar travmanın en kasvetli uçurumlarına açılır hep. Üç kadın, üç sanatçı, üç yaralı devrimci: Anna Kavan, Ünica Zürn, Kay Sage… Son dayanma noktasına kadar yalanla, günahla, riyakârlıkla dolu bu dünyaya dayandılar. Ruhları gecenin karanlık mavisine dolana dek direndiler hayata, gerçeklik dediğimiz bu hapishaneye. Suçlu toplumun riyakârca onları ‘deli’ ilan etmesine bile göğüs gerdiler, bildikleri tek direniş yöntemi üretmek, üretmek, üretmekti. Kâğıtlara yazdılar, çizdiler, tuvalleri boyadılar acının renklerine. Yazdıkları, çizdikleri gerçekler sistem için kabul edilemezdi. Bu yüzden bedenleri soyuldu, uygarlık adına, yeni bir otorite ya da din halini alan psikiyatri kurumu adına aşağılanmaya çalışıldılar, sürünün diğer üyeleri gibi ‘normal’ olmaya zorlandılar. Üç Yaşam, Üç Kadın, Üç Resim Evinin kadını olmalıydılar, anne olmalıydılar, arıza kaynağı birer şizofren değil faşizmin kitle anlayışına uygun paranoyak olmalıydılar, toplumu kötülüklerinden dolayı mahkûm etmeye son vermeliydiler. Defalarca psikiyatri dininin papalarının önünde birer suç kanıtı gibi önlerine serilen yapıtlarını savundular. Kafka’nın, bu dünyaya sürgün gelmiş o devrimcinin suç ortağı görüldüler. Helen Woods ismini terk edip, ruh ikizi gördüğü Kafka’ya saygı için Anna Kavan adını alması bile bir suç deliliydi. Çığlıkları boşlukta yankılandı, gecenin sisine karıştı. Karanlık yapıtları, hayatlarının ve yaralanmış psiko-patolojilerinin birer izdüşümüydü. Gerçeküstücülük daha ilk başta A. Breton tanımıyla psikiyatri kurumuna değil de Freud’un büyük psikanaliz devrimiyle tinsel bağını ortaya koymuştu. Ama J. Lacan dışında, Freud dâhil psikanaliz cephesi, sürrealizmin ürünlerine, düşünlerine ön yargıyla baktı. A. Artaud’un sürrealist merkezden psikiyatri kurumuna karşı cesurca saldırılarının bedeli 58 kere elektroşoka maruz kalmak oldu. Deli ilan edilenlere sürrealizmin kapısının ardına kadar açılmasına, onların ilaçlarla, şoklarla, zorla değil sanat aracılıyla hayata bağlama çabasına uzaktan iğrenerek baktılar. Kavan, Zürn, Sage gibi birçok sürrealist sanatçılarla tek ilişkileri ‘deli’ diye yaftalamak, kilit altına almak, trajedi olan hayatlarını daha bir katlanılmaz kılmak oldu. Sanatçı üretimi bir iş olarak görmeliydi, para kazanmalı, sistemle iyi geçinmeli, oy kullanan birer yurttaş olmalıydı. Toplumun kötülük toplumu olduğunu ya da bürokrasinin canavarımsı örgütlenmesini ifşa etmek; açık/kapalı sindirme, baskı aygıtlarına karşı çıkmak bir suçtu. 20 21
  • Rafet Arslan seçkisi Yaşamın Kara Aynası Bazı ressamlar yapıtlarından kendi hayatlarını feragat etme çabasındadır. Monet doğal olana, Magritte düşünceye, Miro ise rüyalara yoğunlaşmıştır. Oysa bazı yaratıcıların yapıtları bire bir kendi trajik yaşamöyküleri ile temelden bağlıdır. Tüm yapıtları hayatlarının izdüşümlerini çok açık barındırır ve onlara dair yapılacak her soruşturmanın anahtarı olma özelliğini taşır. İnsanlığın kısa tarihinde birçok yıkım ve kıyımla anılan 20. yy da yaşamış ve zamanın karanlık ruhunun izlerini yaşamlarında ve otobiyografik yapıtlarında sergilemiş üç ressam-yazar kadının iç uzaylarını paylaşmayı deneyeceğim. Farklı ülkelerde, ortak ve yabancı ortamlarda gelişen, çelişen, çakışan acı dolu hayatlar ve geride miras bırakılmış tamamıyla içsel, deneysel yapıtlar. Sage ressam olarak tanındı, ama Mordicus başlığıyla topladığı şiirleri Sürrealist şiirin önemli örneklerindendir. Zürn resim ve yazın hayatını beraberce götürdü; resimleri yanında otomatik metinler, romanlar ve anagram şiirlere imza attı. Kavan; her ne kadar bir yazar olarak bilinse de, aynı zamanda hayatının Londra yıllarında başarılı sergilere imza atmış bir ressamdı. Her üç kadında Sürrealist sanat geleneğinin içinde yer alan ürünler verdiler. Zürn ve Sage sürrealist grubun içinde yer aldılar; Kavan grubun dışında kalsa da eserlerinde sürrealist tinsellik hep ön plandaydı. Karanlıktan bir Kaçış Aracı Olarak Düş Resmi Unica Zürn’ ün tablo ve kara kalem desenlerini Art Brut akımı içinde değerlendirilen bir çok parlak şizofren üretimle karşılaştırmak yararlı olacaktır. İç içe geçmiş fraktal çizimleri kaotik bir bütünsellik taşır. Böcekimsi uzantılar, akışkan geçişler ve bunlar arasında gizlenmiş cinsel kodlar. Kay Sage düşte beliren alternatif coğrafyalar ve nesneleri başarı ile tuvaline aktarmıştır. Chirico’nun geometrik düş resminin devamı sayılabilecek insansız kentler, boş araziler, devasa köprüler ve disütopik bir geleceğe ait yıkım manzaraları. Anais Nin günlüklerinde ‘Kay’in tablolarının birinde bizi uzaya götüren sarmalı gördüm’ diye yazar. Gerçekten de Sage sürrealistler arasında Bilimkurgu sanatının başta gelecek olmak üzerine temalarına yer vermiş ender isimlerindendir. Tomorrow is Never adlı tablosunda sisler arasında beliren uzun kuleler birer hapishaneyi andırır. Kavan’ın resmi tıpkı yazını gibi siyah ve gri arası tonlarda gezinen, sert dışavurumcu çizgilerin yer yer Sürrealist kâbus dili ile buluştuğu bir güzergâhtadır. Gündüze karşı geceyi, acı ve saçma gerçekliğe karşı düşleri tercih eden Kavan’ın resmi de yazınıyla ortak özelliklere sahiptir. 22 Copy / Paste Yitik Yuva, Kayıp Baba ve Bir Pranga Olarak Evlilik Odamın iki kapısı ve bir penceresi var Bir kapı kırmızı, diğeri gri. Kırmızı kapıyı açamıyorum; Gri kapı ilgimi çekmiyor. Seçeneğim yok, Her ikisini de kilitleyeceğim ve pencereden dışarı bakacağım… Kay Sage Anna Kavan çok sevdiği babasını 14 yaşında kaybedip; nefret ettiği baskıcı annesinin yanında, ekonomik açıdan rahat ama mutsuz bir ilk gençlik yaşar. Yaşadığı iki mutsuz evlilikte boşanma ile sonuçlanacak; Kavan kaybettiği babasının boşluğunu dolduramayacaktır. Belki de sadece yakın dostu ve aynı zamanda psikiyatrı olan Dr. Karl T. Blut’a büyük bir sevgi besleyecektir. Unica da önce Afrika da asker olan, ilerleyen yıllarda da bencil ve geçimsiz annesini bırakıp giden babasına büyük bir aşk ile bağlıydı. Tıpkı Kavan gibi Unica da kayıp, yitik baba figürünün eksikliğini yapıtlarına taşıyacaktır. Oedipal travmatik yarılma yaşayan ruhu ne bir tamlığa varacak ne de huzur bulacaktır. Anneye öfkeden doğan hemcinslerine karşı ön yargı, takıntılı baba arzusunun yerini tutamayan erkekler Unica resminde çocukluğa özlemi işaret eden çizgiler olarak yansır. Ama tüm bu çocuksu çizimlerin derinlerinde travmanın bilinçdışına ittiği sado-mazoşist itkiler belirgindir. Başarısız evliğinin ardından kendisi gibi Alman kökenli olan önemli Sürrealist ressam ve heykeltıraş Hans Bellmer ile beraberliği başlar. Bellmer de sevdiği ilk karısının ölümü ardından yaptığı 2. evlilik hüsran ile sonuçlanmış ve hemen ardından yine sevdiği Nora’nın ölümünü yaşamıştı. 1953 yılında Unica ile tanıştıklarında sevdiklerinin ölümleri ve başarısız evliliklerin acısı çok tazeydi. Bellmer ve Unica iki sanatçı ve kaybeden olarak tam 17 yıl sürecek ve yine ölümle sonuçlanan bir aşk yaşarlar. Bellmer; sürrealist sanatın şiirsel eros kanadından çok, kökeni Marki de Sade’dan gelen kötümser ve kötücül kanada yakındı. Eserlerinde kadın ve cinselliği sık sık şeytani ve iğrenç figürlerle karşımıza çıkar. Bellmer Sürrealist Meme dergisinin 4. sayısının kapağı için Unica’nın çıplak ve zincirlenmiş bir fotoğrafını çekmiştir. Unica ilerleyen yıllarda hala Bellmer ile birlikteyken; Belçika’lı şair Henri Michaux ile tanışır ve onda itik naif baba figürünü bulduğunu sanır. Kay Sage, 24 yaşında bir İtalyan soylusu olan Prens Ranieri di San Faustino ile evleniyor. 10 yıl süren bu aylak zenginlik içinde mutlu olamıyor ve ‘cansız bataklık’ diye adlandırdığı bu yaşama boşanarak 23
  • Rafet Arslan seçkisi veda ediyordu. Tıpkı Zürn gibi evliliğin hemen ardından sanat yaşamı başlar ve 1937 yılında ise hep seveceği sürrealist ressam Yves Tanguy ile evlenir. Başarısız evlilikler, yitik baba figürleri, sancılı aşklar bu üç kadın yaratıcının yapıtlarına yansıyan insanlık ve kadınlık trajedilerinin izdüşümlerindendir. Copy / Paste Çalıyor romanının kahramanı Robert Jordan’ın ya da Bobby Sands’in 66 günlük ölüm yolculuğu gibi; onurluca… En Karanlık Kıta: Delilik Artaud’a göre‘ bir deli, toplumun dinlemek istememiş olduğu ve dayanılmaz gerçekler söylemesini engellemek istemiş olduğu bir insandır’. Ele aldığımız üç kadın yaratıcı da yaşadıkları çağın ve kişisel trajedilerinin, ruhlarını özgürleştirmek adına girdikleri sanatsal faaliyetlerin sonucunda kozmosun boşluğuna çığlıklar atmış ama sesleri kısılmış/kıstırılmış yaratıcılardır.. Toplumun, kapitalist yıkım dünyasının ve bürokrasinin birçok kurbanları gibi yaşadıkları kişilik yarılmaları bir şizofreni ile sonuçlanmıştır. Deleuze’ün şizo-analizinde belirttiği gibi şizofreni varoluş için mücadelenin bir çeşit yoldaşı olup, üreterek dünyayla hesaplaşmalarının yanında olmuştur. Her üç kadının gerek resimlerinde, gerekse de metinlerinde bu tutunma uğraşının birçok izi bulunur. Kavan çok erken yaşlarda psikiyatristlerle tanışır, Zürn ve Sage ise uzun direniş yılları sonunda tamamen çıldırırlar. Her üç kadının pratik çığlığı hiçliğe karışmış; geride ise varoluş tragedyalarına karşı birer isyan çağrısı olan yapıtları kalmıştır. Bir Protesto Olarak İntihar ‘intiharla kendi tasarımı yeniden doğaya uyguluyorum, ilk kez kendi irademle biçimlendiriyorum her şeyi’ A. Artaud Artaud ‘toplumun intihar ettirdiği Van Gogh’ adını koymuştu, gecenin ruhunu taşıyan büyük usta üzerine denemesine. Pisliğe boyanmış hayatların, yıkımların, ölümlerin ortasında sonuna dek direnmiş ve sonunda ölüme yenilmiş bu üç kadının ölümlerinde toplumu ve sistemi sorumlu tutabilir miyiz? Unica tıpkı yıllarca kitaplarında provasını yaptığı gibi pencereden atladı. Sage şiirinde bahsettiği yaşam penceresinden kendini hiçliğe bıraktı. Kavan üç kez intiharı denedi, başarılı olamadı ve eroinle öldürdü bedenini, ruhunu. Öldüğünde dev şırıngasını yanı başında buldular. Bu ölümlerde, onları bir beden olarak ‘fahişe’, bir ruh olarak ‘deli’, birer sanatçı olarak ‘arızalı’ ilan eden toplumu suçsuz ilan edebilir miyiz? Belki de boşlukta patlayan birer çığlık olarak bu üç ölümü bir protesto, bu dünyadan ayrılan son gemiye binerken bile insanın dönüşümüne yönelik nihilistte olsa bir çağrı olarak ele almalıyız. Böylelikle örselenmiş bu üç yaratıcının hatıralarına daha sadık kalırız. Üç ışıltılı düş, birer kuş olup yanımızdan ayrıldılar, Çanlar Kimin için 24 25
  • Rafet Arslan seçkisi Copy / Paste ‘geçmiş, gizli bir zaman dizini taşır; ona kurtulma kapısını açan budur’ W. Benjamin(tarih kavramı üzerine) Zaman geçiyor ve geçen silikleşmiş zaman bazı hayaletlerin ışıltısını da uzayında saklayarak. Işıltılı gösterilere dönmüş uluslararası sanat fuarları, bienaller, küresel müzayedeler, sanat piyasasının dünyasında avangard modernizm enstet evladı, yeni bin yıl kültür endüstrisinin tabusu. Hayatla, hayatı dönüştürecek eylem ile bağı kesilmiş, kültür sahnesi gladyatör arenalarının estetiğine sahiptir. Yeni kapitalizmin kültür endüstrisi Damien Hirst gibi kof süper starlara ihtiyaç duyarpiyasaya sunar. Benjamin’in deyişiyle kültürün barbarlığa dönüştüğü mecradır bu. Ve bizlerin bellek kaybıyla beslenir. Ve hala Duchamp’ın cesedinin üstünden geçiliyor; fütursuzca… Asger Jörn İçin Prelüd 1 mücadele aracı olarak hafıza Avangard sanatsal anlamda yıkıcı yeninin nabzı olması yanında, şimdilerde unutulmuş olsa da politik bir enerji merkezidir. Bakunin’in1878 yayınlamaya başladığı dergiye l’avantgarde adını vermesi tesadüf değildir. Modernizm sonu ile modenist tavrın cenazesini kaldıranlar acele ediyorlar. Hayaletler geri dönecektir, hep gelirler. Global sistem her alanda olduğu gibi kültür cephesinde de Orwell’in öngördüğü kendi tarihini yazma eylemindedir. Bu yeni düşün sistemine karşı, tarihe sıçramalar yapmak, geçmişin loşluğunda gizlenmek istenen parıltıları açığa çıkarmak yeni bin yılın sanateyleminin ödevidir. Yılmak bilmez bir öncü: Jörn Sürrealist Hareket, Devrimci Sürrealistler, Cobra, Deneyci Sanatçılar Enternasyonali, Hayalperest Bauhaus Enternasyonali, İ.S, Sitüasyonist Bauhaus, Co-Ritus, İskandinav Karşılaştırmalı Vandalizm Enstitüsü, Kafka’yı ilk kez Danca’ya çeviren kişi… Jörn 59 senelik bir dünya zamanında 20. yüz yılın ikinci yarısının en önemli avangard hamlelerini sığdırabilmiştir. Koyu Hıristiyan bir ailede ortamında büyümesine rağmen, yaşamı boyunca yeni bir hümanist ruhsallık arayışında oluştur. Felsefe ile patafiziği, modern bilim ile şiiri birleştiren bir kuramcı, sürekli yeninin peşinde bir düşünce adamı olmuştur. Nazi faşizminin işgaline karşı direniş hareketine katılmış ve bu dönem de Komünist Parti’ye yaklaşmıştır. Ama parti ile ile sürekli bir eleştirel mücadele içinde bulunmuştur. Jörn’e göre ‘gerçek realizm, materyalist realizm; formların içeriklerinin anlatımı açısından gerçekçi degildir’. Derinleşen bu polemik sonrası Jörn ‘sosyalist realizmi’ karşı-devrimci ilan ederek partiden uzaklaşacaktır. Jörn’e göre, Marx düşüncesinin ekonomi-politiğe geri çekilmsesi bir tür iktidarsızlıktır. İnsanlığın kendisini doğrudan gerçekleşmesi için 26 27
  • Rafet Arslan seçkisi bir hiperpolitika gereklidir. Jörn için sanat insanlığın kendine değer katarak ilerleyebileceği bir uzamdır. Bunu sağlayan ise sanatın kendi provakatif sürecidir. Yaşadığı tecrübeler Jörn’ü sürekli gündelik hayata müdahale eden, mimariden burjuva kültürüne geniş bir alanda sabotaj stratejisine yöneltir. Jörn’ün bir sanat hareketine dönüşme riski karşısında Sürrealistlerden uzaklaşması ile tamamen bir politik yapıya dönüşme riskleri karşında Sitüasyonist hareketten uzaklaşmış olmasında bir çelişki yoktur. Jörn sürekli sanatla hayatı birleştiren, herkesin içindeki yaratıcıyı açığa çıkartmaya kışkırtan, özgürlüğü arayışını bir ideoloji, sanatı sadece estetik beğeni olarak görmeyen bir radikaldir. bir yaşam zanaatkârı ‘biçimlerin radikalliği insanların bilinende bir sürpriz bulamadıklarında duydukları üzüntüden kaynaklanır‘ Asger Jörn (yaşam için mimari) Kuşkusuz Jörn, bir düşün ve eylem adamı olması yanında, 20 yüz yılın en büyük ressamlarındandır. Hiç bir biçimde takılı kalmayan, denemekten ve yıkmaktan çekinmeyen bir yaratıcıdır. Bauhaus okulunun kuruluşundaki saflığa olan bağlılığı yaşamı boyunca eksilmedi. Etkileyici seramik çalışmaları kuşkusuz bu bağın bir izdüşümüdür. Copy / Paste üçüncü uzam ‘iletişim uzayı’nın varlığına dikkat çekerler. Fluxus ve Yeni Gerçekçililiğin happiningleri bu barikatı yıkamamıştır, sanat tüm şehre yayılmalı; tüm kenti bir oyun alanına çevirmelidir. Burjuva sanat etkinliklerine baskınlar yanında müzik, dans, performans, graffiti ile yürüyen sokak şenlikleri düzenler. Bu aktivasyonlar Dada-Sürrealist geleneğin çıkışındaki şok edici gösterilerin ruhunu canlandırmanın yanında, günümüzün ‘sokakları yeniden geri alalım’ gibi şenlikli muhalefet hareketlerine öncülük eder. 1964 yılında Guggenheim Vakfının ona verdiği büyük uluslararası ödüle yanıt olarak bir telgraf çeker: alın ödülünüzü kıçınızı sokun, piçler… geleceğe dönüş 21. yüzyılın başında kültür endüstrisi küresel panayırlar ve parlayıpsönen sahte yıldızlar yaratmaya devam ediyor. Eğer gösterinin bu tahakkümüne karşı bir çıkış yapılacaksa, Asger Jörn’ün yıkıcı imgesi yeni binyılın sanat-eylemcilerinin cephanesinde mutlaka yerini alacaktır. Şehirlerin açık birer sanat/deneyim/oyun alanı olarak yeniden ele geçirilmesi, bir ütopya değil geçmişin gizli zaman dizinini bugüne (geleceğe) katmak için. Kuşkusuz an bizimdir! 2010 Jörn’ün kolaj çalışmaları, var olan sanat eserlerine ya da buluntu eserlere action paint ve saptırma temelli müdahalelerdir. Ve bu yapıtları adlandırırken ‘eleştirel yağmalama-sabotaj’ terimlerini kullanır. Bu çalışmalar kuşkusuz devrimci bir silah olarak kolajın yeni bir biçimde geliştirilmesidir. ‘situgrafi’ Jörn’ün öklitçi olmayan topoğrafik ve plastik değerler üzerine geliştirdiği bir kavram ve yaratı biçimidir. Jörn tuvallerinde primitif sanatlardan, deli ilan edilenlerin üretimlerine geniş bir alandan beslenir. Fırça darbelerinin yanında akıtma, damlatma, lekeleme ve çeşitli yapı bozum araçlarını birlikte uygulayarak oldukça yetkin bir resim yaratmıştır.. eylem sanatı 60’lı yılların başında farklı ülkelerde benzer graffitilere rast geldiğinde, graffiti sanatı üzerine kafa yormaya-araştırmaya başlar ve bu çalışmalar Co-Ritus eylemleri ile hayata geçecektir. 1962 yılında yayınladıkları kollektif manifesto ile Rönesans ile devam eden bireysel yaratı mitine ve bundan yükselen sanatçı ile izleyici arasında kurulan yüce-banal sanat ayrımına savaş açarlar. Hedef açık sanat alanlarının yaratılmasıdır. Cor-Ritus manifestosu, kültür endüstrisinin ürettiği barikatı yıkmak için yeni ritüeller yaratılması çağrısıdır. Izleyici ve sanatçı arasında bir 28 29
  • Rafet Arslan seçkisi Copy / Paste Remedios Varo en başarılı İspanyol sürrealist ressamlardan biri. Sihirli, alternatif dünyalar yaratmasıyla haklı bir saygıyı kazanmış, cüretkâr bir kadın… Varo’nun ‘dolor’ adını verdiği ekteki ilk tablo da bir erkeği üzerine yağan onlarca ok altında can verirken görüyoruz. Okların yollandığı kaynağın resme özellikle konulmadığını düşünmekteyim. Çünkü bu standart düşüncenin beklediği sıradan bir düşman figürü olurdu. Tablonun acılı gerçekliği darbelerin bir düşmandan değil, sevilen bir kişiden kaynaklandığının altını çizmekte. Lacancı anlamda eksik bırakılan fail de bu varsayımımızı güçlendiriyor… “Asıl olan mutsuzluktur… Başlangıçta mutsuzluk vardı. Hep öyle olacak. Hep cehennem, hep anlamsızlık, hep cezalanma. Ama bu yenilgi adam edecek gene bizi. Yenilginin verdiği haysiyet. Her şeyi bitmiş bir insanın bağımsızlığından daha kutsal, daha insanca ne var? Bütün gecikmelerimiz direnmekten…” Turgut Uyar Remedios Varo’nun İkiz Tablosunun Gizemi Ekteki ikinci tabloya ise Varo ‘dolor 2’ adını vermiş. En az ilk tablo kadar dramatik, melankolik bir yıkım resmedilmiş bu tabloda. Elleri bağlanmış, kadın bir sütuna arkadan hançerlenmiş. Yine ilk tablodaki gibi saldırgan resmedilmemiş ve kadının başındaki şiirsel eğiklik, yüzü örten saçlar darbenin bir düşmandan değil, sevdiği bir insandan geldiği savımızı güçlendirmekte. “Uyumlu hale getir yıpranmalarını ama hemen değil, vaktinden önce değil ve hiçbir zaman kesin olarak değil…” Henri Michaux Tüm bunları yazarken acaba bu iki tablo üzerinden ikincil bir okuma mümkün mü, diye düşünüyorum. Her suçta, kabahatte bir fail aramaktan önce, insan önce kendine mi bakmalı? Yoksa en büyük zanlı, fail hep insanın kendisi midir? Bir insanın ellerini kendisinden iyi kim bağlayabilir? Bir insanı kendisinden iyi kim vurabilir, yok edebilir? İnsana inanmamakta bir cinayet değil midir? küllerinden doğan anka kuşu şöyle yazılmıştı aşk üzerine yangın halinde yasak çıkış kapısı gökyüzüne de şunlar yazılmıştı yanılıyorsunuz buradan gidilmez ve geceye de şunlar yazılmıştı. gecenin üzerine hiçbir şey yazılmamıştı… L. Aragon Bu ikiz tablolardan sonra diyeceksiniz ki; peki nerede başlıkta andığın 30 31
  • Rafet Arslan seçkisi vaat? Çünkü vaat umuttur, hatta ağzı sıkı, köşelerde saklı mutluluktur. Can çekişen iki insanı tabloya döken bir kadın, nasıl bir umut ya da vaat ortaya koyar? Eğer Adorno’nun dediği gibi sanat kırılmış, yarım kalmış bir mutluluğun taşıdığı vaatse; bu 2 tabloda da gizil kılınmış vaatte gerçek sevgidir. Ressam Varo, bir insan, bir kadın olarak yaşadıklarından, yaşamadıklarından, düşlerinden, hatta tesadüflerden dolayı çokça acı çekmiş olmalıdır; her ölümlü gibi. Bu ön bilgi sanatçının “Dolor 2” deki hançerlenmiş kadını yapmasını kolaylıkla rasyonelleştirir. Peki, burada yineleyip durduğumuz gizil umut nedir, vaat nedir? Vaat ressam-insan-kadın yani acı çeken-çektiren Varo’nun aynı zaman da ‘”Dolor 1” dediğimiz tabloyu da yapmasında gizlidir. Kimisi buna o güzel tarifle ‘poetic justice’ der, kimisi de empati dediğimiz belki de en insanca duygu… Çünkü her şeye rağmen insana inanmak gerekir. Varo “Dolor 1” tablosunu da yapmış, başkasının kanını kanına katmış; bir cüretkâr unutmama eylemine girmiştir. Kendi ile hesaplaşmak, dünyaya diğerinin de gözüyle de bakmak, her şeye rağmen deneyim denen büyülü şeye bir devrimci eylem olarak kavramak, insana inanmak ve hepsinden öte anlamak… “Tout comprende, c’est tout pardoner…” Saul Bellow Varo da her gerçek sürrealist gibi sevgiyi paranormal, tinsel bir bağ olarak kavrar. Gerçekliğin acımasızlığını, ‘insan’ denilen varlığın zaaflarını, suçlarını, yıkma becerilerini iyi bilir. Kötümserliğin ve de belki çileciliğin verdiği bir arınma, aydınlanma halidir bu. Başka bir şeye olmasa da insana ve onun düşlerine inanır; en ölümcül tabloda bile yaşamı, belki de eski Ben’leri öldürerek yeniden bir doğumu vaat olarak taşır. İşte tam da bu yüzden aynı anda kendinde, iki kişi olabilecek aydınlanmanın dikenli yollarını, cesurca, futursuzca adım atmaktan, acısıyla yüzleşmekten çekinmez. Varo’nun ikiz tablosu, hala insana inanan herkesin kulağına kırılmış, gizlenmişte olsa bir umudu fısıldıyor… 2006 32
  • Rafet Arslan seçkisi Copy / Paste Art Brut, Raw Art, Outsider Art, ya da dilimizde söylenegeldiği şekliyle Ham Sanat… İstanbul’a uğrayan Dubuffet sergisi vasıtası ile küçük takipçi kitlesi dışında, daha geniş kesimlerce de tartışma şansına kavuşuyor. Amatörlerin, delilerin, çocukların, alaylıların, boşta gezerlerin sanatı olarak Art Brut, kuşkusuz olağanüstü ile telepatik bağları olan bir şans sanatıdır. Ülkemizde kavramsal zemine oturmamış bu sanatı anlayabilmek için, kuşkusuz onun öncü sanat geleneğindeki bağlamına doğru bir kazı yapmak gereklidir. Şans Sanatının Hayaletleri Sanatla hayat arasındaki çizgiyi kaldırmak, yaşamı bir şiir haline getirmek tarihsel avangard’ın amacı olmuştur. Bunun izlerini ‘modernlik, geçişsel olandır, kaçak olandır, rastlantısal olandır’ diye Baudelaire de görmek mümkündür. 19 yy da sanat kavramına karşı ilk şüpheler doğmaya başlarken, köktenci bir başkaldırı için ilk avandgard hareketleri beklemek gerekecektir. Görülmeyen Dubuffet Sergisine Dair Notlar Lautremont ya da Ducesse ‘şiir herkesçe yazılabilmelidir’ dediğinde, daha sonra art brut hareketini de etkileyecek bir sürrealist ilkeyi ortaya koyuyordu. Sanat ateşi seçkinlerin elinden alınmalı, profesyonel etiketleri olmayanlar da sanat üretebilmeliydi… ‘sanat budalalıktır’ diyen Vache ise yetenek kavramına inanmaz. Bu yüzden Vache hiç eser üretmemiştir. Breton önce mektuplaştığı, ardından dost olduğu Vache’nin anti-sanat tavrından etkilenmiş ve daha baştan elitist sanat anlayışına karşı çıkmıştır. William Morris ütopist komünist pratiği yanında zamanda, neredeyse tüm sanatın bütün alanlarında üretmiş bir insandır. Modern dünyada ‘sanatçı’ kavramının yüceltilmesine karşı Morris zanaat’ı savundu. Kurduğu ‘arts anda crafts’ hareketi sanatla hayat arsındaki uçurumu kapatmaya, geniş kitlelerin estetik ürünler yapmasına yönelik bir çağrı idi. Morris’in ütopyasının 20.yüzyıl da Bauhaus okulunun temel felsefesini oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. Aynı dönemde Amerika da Duchamp ‘ready made’ kavramını ortaya atıyor, bazı eşyalara imza atıp sergilere yolluyordu. Duchamp izleyicileri için sanatın bağımlılık yapan bir ilaç halini aldığını düşünüyordu. Ready made ise, standart sanat anlayışının çok ötesinde ‘ tam bir uyuşukluk olgusuyla uygunluk içinde olan görsel bir kayıtsızlık tepkisi üstüne temellenmiştir’. 1915’te üzerine ‘kol kırılmasına karşı’ yazıp imzaladığı kürekten kimsenin pek haberi olmamışsa da, ‘çeşme’ adını taktığı ve R. Mutt imzası attığı pisuarla modern sanat dünyasında yeni bir dönem başlıyordu. Kuşkusuz bu devrimci atılım; akademinin, müzelerin, sanat seçkinlerinin ve onların tüketicisi burjuva beğeniye karşı bir saldırıdır. Ve Kant’tan beri süre gelen Aydınlanmacı ‘sanatsal yüce’ idealini hedef alır. 34 35
  • Rafet Arslan seçkisi Şu an 135 parçalık ordusu ile İstanbul ilini fethe gelmiş Picasso ve Braque 20 yüzyılın başlarında yapıtlarına Adjunnction (eklenti) nesneler ekleyen modernist hareketin ilk kolaj ürünlerini veriyorlardı. Almanya da ise Kurt Switters tamamen Merz adını verdiği kolaj-montaj türüne yoğunlaşmıştı. Kolaj sürrealist sanatın hala en geçerli silahlarından biri ve geniş kitleleri yetenek ya da formasyonla değil rastlantılara, birbirinden bağımsız parçaları yan yana getirerek üretmeye yönelik bir baştan çıkarma duyurusu olmaya devam etmektedir. Dada, tüm yerleşik kurumlar gibi sanatı da yıkmaya çalışmıştır. ‘yeterince kübist ve futurist akademimiz var. Resmi düşüncelerin lâboratuarları. Para kazanmak için mi yoksa kibar burjuvaları mutlu etmek için mi sanat yapıyoruz? Tüm plastik sanatlar ve resim yararsızdır’. Dada, hızlı ve öfkeli varoluşunu kısa sürdürmüş ve hareketin belirleyici isimleri sürrealist devrime güç vermiştir. Sürrealist devrim ise başlangıçta elitist sanat tavrına savaş açıp, Lautreamont’un öğüdünü bayrak edinmiştir. Bu yüzden birinci manifesto çocukların ve deli- diye yaftalananların dünyasına saygı duruşu ile başlar. Breton manifestosunda Vache’nin dersine dönüp ‘bizde yetenek diye bir şey yok ‘demiştir… Artık sanatçı, sanatını konuşturan bir profesyonel değil, bilinçdışının, düşlerin, rastlantıların, olağanüstünün ‘alçak gönüllü kayıt makineleridir’ Böylece gerçeküstücü merkezin kapıları delilere, bilicilere, çocuklara, medyumlara, bedensel özrü bulunanlara, serüvenci amatörlere açık olmuştur. Yazında otomatik yöntem, fotografta solarizasyon,fotografi, resimde frotaj, fümaj, dekalkomani,oyunda cadavre exquis bu yaklaşımın en bilinen ürünleridir. Bu yöntemlerde yetenek bilinçli olarak dışlanır. Aragon bu durumu ‘sanatsal yetenek insanlığın onurunu lekeleyen bir aldatmaca olarak ortaya çıkıyor’ sözleriyle açıkça ortaya koyar. Ham Sanatın Çıplak Gücü Ferdinand Cheval; 33 yıl postacılık yapmış ve bu süre boyunca takıntılı bir heves ile gezdiği yollardan taşlar toplamıştır. Amacı 29 yaşındayken bir gece rüyasında gördüğü ‘ideal saray’ı inşa etmektir. Düş dünyasına bir giriş kapısı olarak düşünebileceğimiz sarayı Art Brut’ün en parlak örneklerindendir. Copy / Paste sanat hareketi olarak Art Brut’u oluşturan heves, bu yaban üretimlere karşı bitmez ilgi ve sevgidir. Serbestliği, düşselliği, gerçeklikten ve akıldan tamamen uzak oluşu; samimiyet evreni. Dubuffet başlangıçta ortak prensiplerde yan yana geldiği Breton ile varlık göstereli bir yıl olmamıştı ki, Dubuffet, kendisinden sonrakileri ham sanatı Sürrealizme eklemlemek istemekle itham etmişti. 1951 yılına dek süren ve topluluğun aktivitelerini kesintiye uğratan bir gerilime sebep olmuştu bu durum. Dubuffet insanlara dünyayı değil, zevklerini değiştirmelerini tavsiye ediyordu. Bunlara rağmen Dubuffet kendisini Breton’un çekim alanından çokta uzak tutamamıştır, Sürrealistler ise Art Brut’ü gerçeküstücülüğün doğal bir parçası sayıp, destek vermeye, iç içe olmaya devam ede gelmişlerdir. Dubuffet, kendi yolunu Breton’dan uzaklaştırması ardından Laing başını çektiği antipsikiyatri hareketine yakınlaştırdığı söylenebilir.. Ama unutulmamalıdır ki, bu ateşin kökleri çok daha eskidedir. Blake, Sade, Nerval, Lautreamont, Cravan, Vache, Artaud, Zürn… Deliliğin dağlarında gezip, zihnini özgürleştirenler sayesinde modenist hareket devrimci özündeki yıkıcılığı büyütmüştür. Milyarlık koleksiyonerlerin, açık arttırmaların, müzelerin, bienallerin, küratörlerin elinde meta haline getirmeye çalışıyorsa modernizm, tarihsel avant garde’ın mirasına daha güçlü sarılmalıyız. Magritte’in De Chirico yapıtı üzerine söylediği gibi, çünkü ‘onlar bizim ruhumuzu dünyanın gizine açarlar’. Bu yüzden modernist hareket çek defterlerine, çokuluslu şirket müzelerine hapsedilemez. Onun gücünü aldığı yer pratik hayatın havasının solunduğu sokaklardır. Greil Marcus, street art ile dada’nın, Adorno ile Sex Pistol’un kesişimlerini sunmuştu. Banksy’nin İsrail güvenlik duvarına, omzuna bir roket atar ekleyerek yerleştirdiği Mona Lisa tarihsel avangard ile sokak sanatının birleşiminin vurucu bir örneğini teşkil eder. 2005-2006 Art Brut; 63 yaşında birden bire resim yapmaya başlayan ‘medyum’ Crépin, hayatı suç, hapishane ve trajediler ile geçen ressam, romancı, müzisyen Adolf Wölflı, 14 yaşında otomatik şiirler yazan Cisele Prassions, ev kadınlığından ressamlığa sıçrayan Seraphıne de Senlıs gibi ‘outsiders’ portreler yaratmıştır. Deliler, çocuklar, amatörler yıllarca üretmişler ama ‘soylu’ burjuva sanat onları yok saymıştır. Dubuffet ve Breton’u yan yana getiren bu gün tüm dünyanın tanıdığı bir 36 37
  • Rafet Arslan seçkisi Copy / Paste Epilog Bu haritaya çıkılacak yolculuğun pusulası, 1944 yılında VVV dergisinin ilk sayısındaki ‘Önsöz’de verilmiştir. 1 Sürrealist imgenin köklerini çok daha eskilere götürmek her ne kadar mümkün olsa da, en azından son 150 yılın düşün, kültür, eylem alanındaki etkinliği tartışılmazdır. Özellikle Sürrealizmin bir hareket olarak 1930’lı yıllarda kazandığı ivme ile birlikte sürrealist imge bir çeşit ‘bigbang’ ile tüm modern kültür içine sızmıştır. Bu noktada Sürrealist hareketin içindeki yaratıcılar haricinde bilinçli ya da bilinçaltı itkilerle Sürrealist ruha ya da tekniklere sahip üretimleri tespit ederek, sürekli genişleyen galaksimizin etki alanını ölçebiliriz. En azından batı kültür ağacı içinde 1920’lerden önce yaşamış zihinsel bir durum ve üretim olarak Sürrealist ruhta olan şairleri, ressamları, yazarları Sürrealist galaksiye almak ise uzun süre önce tamamlanmış basit bir operasyondu( doğu ise hala yaban). Sürrealizm bir hareketfelsefe-imge olarak yaşarken onun dışında kalmış ya da ondan haberi olmamış yaratıcıları aynı galaksiye almak ise gayet sancılı bir ameliyat. Bir Düş Haritacısı Olarak Philip K. Dick ve Sürrealizm (ön giriş) Fakat her ne kadar zor, meşakkatli ve yer yer riskli de olsa bu tip operasyonlara girilmelidir; çünkü ancak bu yolla ameliyat masasının üstüne kendisi bile farkında olmadan yerleşmiş birçok şemsiyenin farkına varılabilir. 2 Chigaco Sürrealist Grup 70’li yıllarda ustaca bir çözümleme ile ‘pulphorror, scifi’yazarı sayılan Lovecraft’ı alternatif bir mit yaratıcısı, düşçü olarak Sürrealist galaksi içine yerleştirmişlerdi. Kuşkusuz Anglosaxon bilimkurgu, fantezi geleneği içinde yer almış ve benzer bir operasyona maruz kalması gereken birçok yazar var. Kendini sadece bir bilimkurgu yazarı olarak görmüş, Sürrealizm ile ilgilenmemiş bir yazarın gerçeküstücü imgesi hakkında yazmak kuşkusuz cüretkâr bir girişim. Fakat Amerikalı bilimkurgu yazarı Philip K. Dick’in belli başlı takıntılı kavramlarına baktığımızda Sürrealist galaksiden çokta uzakta olmayan bir gök adada mesken tuttuğu ortaya çıkar: Zaman kırılmaları, düşler, psikanaliz, gerçeklik, mitler, sahte gerçeklik, druglar, önbilicilik, paranoya, arketipler, polis devleti, Gnostizm, faşizm, 68 ruhu, paralel evrenler, şizofreni, romantik gelenek… Geride 8000 sayfalık Exegesis adı verilen ‘otomatik’ kayıtları bırakmış, delilik ile dâhilik arasındaki ince yolda yürümeyi mesken tutmuş bir yazar. Valis ile tıpkı Lovecraft gibi kendi modern mitini yaratmış bir düş haritacısı. Akla ve gerçekliğe karşı, kendini rüyalara yakın hisseden ve sürekli Gerçeği ve özgürlüğü arayan bir yürek. 38 39
  • Rafet Arslan seçkisi Kuşkusuz PKD’nin birçok romanındaki bu göndermeleri tek tek incelemek uzun belki de akademik bir çabanın ürünü olacaktır. Bu yüzden pusulamızı Ubik adlı romanına çevirerek, Dick’in düş haritalarına bir giriş yapmaya çalışacağız. 3 PKD’nin akla ve gerçekliğe karşı şüphe, öfke ve nefretinin bir ikizi kuşkusuz Antonin Artaud’dur. Gerçeğe ulaşmak için gerçekliğe karşı paranoid bir kuşku ve sürekli ona karşı savaşmak için içten yanan bir ateş. Toplumun dışına çıkış, uyuşturucular ile yapılan deneyler, ilerleyen akıl hastalığı ve bir iktidar tekniği olarak psikiyatri, modernizm ötesindeki halkların inançlarına-kültürlerine-mitlerine karşı bitmez bir ilgi, sürekli ve uslanmaz bir muhalif tavrı… PKD.’ye göre gerçeklik sürekli insanı bir makine/köle haline getiren sonsuz sayıdaki sahte evrenden oluşur. Klasik roman geleneğinde öykü ilerledikçe düğüm çözülürken, PKD öykülerinde kaotik yapı ve entropi tamamen kontrol dışındaki noktalara dek ilerler. Kendi ifadesi ile diğer yazarlar mükemmel dünyalar yaratmaya çalışırken, o iki günde çökebilecek evrenler inşa eder. Mutlu son ile bitmiş gözüken yapıtlarına bile sonunda kesif bir umutsuzluk ve şüphe sızar. Ubik baştan sona karşıtlıklar matematiği üzerine kurulmuştur. Telepatlara karşı durdurucular, Hollis’e karşı Runciter, zamanda kırılma yaratan Pat’e karşı Runciter, gerçekliğe karşı Joe Chip, entropiye karşı ubik, Jory’ye karşı… Ama PKD’nin yarattığı dualizm Decartes’in klasik akıl ve beden ayrımın ötesindedir. Daha eskilere Platoncu düşüncelere göndermeler yapar. Ve öykünün ilerleyişi düalist yapının akıl-beden, ölüm-yaşam gibi klasik karşıtlıklarını da yeni cepheler açarak parçalar. Yaşam ve ölüm arasında bir arabölge olarak yarı-yaşam; akıl ve beden ikiliği arasında, 3. bir uğrak ruhun bedensiz alternatif yaşam uzayı olarak yarı-yaşam… Etin çürümeye, aklın algısal yanılgılara, ruhun belirsizliğe sürgün edildiği bir evren. Gerçekliğin bu kadar değişken ve yıkıma yazgılı olduğu bir hikâye de ne “gerçek zaman” ne de “gerçek dünya” denilen şeylerin gerçekliğine inanç duyabilir. Ubik’in evreni kap karanlık bir kâbus evrenidir. 4 “Hiçbir şey. Tamamen hiçliğin sesiydi. Çok tuhaf bir ses”(syf 135) Copy / Paste Onun asıl öğrenmek istediği yaşadığı kaosun arkasında, mücadele eden iki gücün aslında ne olduğudur. Onları yok eden güç ve onlara yardım eden güç, varlık ya da kişi(ler) kimlerdir, niyetleri nedir? Dick’nin Gnosis kavramına yönelik ilgisinden yola çıkarak Chip’in hissettiği şeyin archon’lar aeon’lar arasında cereyan eden bir mücadele olduğunu düşünebiliriz. Fakat Ubik’teki durum Gnostik düşüncenin temel kavramlarından farklı bir şekilde ontoloji sorununa bağlanır. Entropinin ve her türlü gerçekliğin sahteliliğinin ele geçirdiği bir dünya da, varlığın konumu ‘hiç’ sözcüğünün çok daha ötesindedir. Chip bir noktadan yaşadıkları gerçeklikteki zamanın geri gidişleri, sıçrayışları, eriyişlerine farklı bir gözle bakmaya başlar. Yaşadığı gelecekte artık bulunmayan sığır derisi cüzdana ya da 1939 model araca sıcak bir arzu ile yaklaşır. Bu hissi sadece Benjamin’in koleksiyoncu imgesi ile başlatıp daha sonra Sürrealizm üzerine önemli makalesinde devam ettirdiği eskimiş-gözden düşmüş nesnelerin gizlediği enerji formülünü ve ona bağlı olarak deneyime verdiği önceliği akla getirir(sayfa 164-168). Ki bu tema başta Androidler Elektirkli Koyun Düşler mi olmak üzere PKD’nin birçok romanında ortaya çıkar. Sonuçta Ubik varlık, zaman ve hiç’e dair düşsel ve felsefi bir roman, peki ondaki aklı delen Gerçeküstücü karadelik nedir? Bu sorunun yanıtı romanın her satırına bulaşmış melankoli de, o karanlık romantizmde ortaya çıkar. Nerden geldiğimiz ve nereye gittiğimize dair o belirsizlikte ve düşlerden başka sığınacak bir gerçeğimiz olmamasında… Karanlık ve korku her yere çöktüğünde mücadele eden, umutsuzluğun kapalılığına rağmen gerçekliğe direnen insanın yaşam hevesinde, Gerçeküstücü büyük reddiyenin kara aynasında… Bir de tüm o kabus dolu satırlardan akan, ne olduğunu tarif edemeyeceğimiz ama etkisinden de kurtulamayacağımız bir karamadde var. Aklıma Adorno’nun Sürrealizme Sonradan Bakış metnindeki Sürrealizmin bakışını özetlemek için kullandığı yapıdan fırlayan bir ur olarak evin cumbası metaforu geliyor. Bu açıdan Ubik olağanca ağırlığı ve akıl dışılığı ile dışarıya taşmış dev bir ur olarak büyüyor. Talimatlara uygun kullanıldıkça zararsızdır; taklitlerinden sakının! 2010 İzmir-İstanbul PKD karakterleri Heidegger’in dünyaya atılmış ruhları gibi kendi varlıklarının sürekli kefaretlerini öderler. Ubik’in asıl kahramanı Joe Chip tüm bu kaosun ortasında kalır ve bir yerden sonra ölü, yaşıyor, yarı-yaşamlı olup olmadıklarının belirsizliğini düşünmekten vazgeçer. 40 41
  • Rafet Arslan seçkisi Copy / Paste Ruhum, anıların karanlıklarında ürpermekte, Hepsinde kendini yeniden bulurcasına Dibi gelmez denizlerde ve gecelerde Başı ve sonu olmayan, derin şarkılarda! Trakl Nisan ayı başlarında İzmir’in önemli bir sanat merkezinde başlamış sergiye gidiyorum. Video-art, kısa film, performans, yerleştirme, dijital kolaj gibi farklı tekniklerde yapılan işler arasında tek bir tuval ile karşılaşamamak tuhaf geliyor. 22 genç sanatçı yan yana gelip iş üretiyor, ama aralarında tuval yapma tercihini kullanan yok. Yapılan farklı işlerle küçük bir bienali anımsatan alanı terk ederken, aklıma Magritte, Ernst, Dali, Delvaux ve onların ölümsüz tuvalleri geliyor. Ve 20 yy. öncü sanatının en önemli devrimci merkezini oluşturmuş bir geleneğin çıkış noktası olarak görebileceğimiz Giorgio de Chirico’nun adını anma ihtiyacı duyuyorum. Gece bu düşünceler beynimi işgal ederken, düşümde insansız bir kent coğrafyasının ortasında yer alan ikişer enginar ve yumurta görüyorum. Sabah ilk işim, düşüme giren tablo’nun adını bulmak için kütüphaneme kapanmak oluyor. Aradığım Chirico’nun en yaratıcı dönemine damgasını vurmuş melankolik kent peysajlarından biri. Tabloya ulaşmak uzun sürmüyor, adı: Bir Ayrılığın Gizemi… Bir Ayrılığın Gizemi ya da Chirico Yapıtı Üzerine Pasajlar Hemen tabloyu ve adından taşmış gizemi çözme isteği beni baştan çıkarıyor. Ama bu mütevazı soruşturmamın sonuçlarını sizlerle paylaşmadan önce, 2006 yılında Chrico yapıtının dile gelmeyen önemini anmak istiyorum. Melankolinin Şairi Olarak Chirico Sen, ey melankoli, tatlı hüznü yalnız ruhların, Hep geri dönersin bıraktığın yere. Sonunda kora dönüşür altın bir gün… Trakl Chirico tablosu ile ilk karşılaştığında Max Ernst’in yolculuk esnasında yakından görmek için tranvay’dan atladığı, Magrittte nin ise gözyaşlarına boğulduğu anlatılır. Oysa yeni millenyum’un başında, ‘güncel sanat’ ortamının hararetine kapılmış genç sanatçılarda bırakalım bu heyecanlı ilgiyi; yaptıkları işlerde Chirco yapıtına göndermelere bile rastlanmıyor. Chirico’nun tablolarının (istisnalarını unutmadan) yeni kuşaklarca anlaşılmamasında acaba uzun süredir küresel kitle kültürünün pompaladığı mutlu ol, hayatını yaşa güdülemelerinin eseri yok mudur? ‘gülen adam’ maskeleri kakmış, iç dünyalarındaki karanlıkları tamamen bastırmış, tinselikle köprülerini çoktan atmış, an’ı yaşamaya 42 43
  • Rafet Arslan seçkisi programlanmış, post-modern ironi ve keyif atmosferinde yaşamaktan mutlu olduğunu sanan insanların de Chirico tabloları karşısındaki yabancılaşmalarını anlamak zor olmasa gerek… Açığa vurulan hüznün, yalnızlığın, çektiği acıyı duyurmanın utanılası, yersiz, küçültücü tavırlar sayıldığı günümüz zihinsel iklimde Chirico’nun tablolarının melânkolisini bilişselleştirmek çok daha önemli hale geliyor. Bir Dehanın Düş Kentleri Gel kardeşim, daha sessiz gidelim! Yollar, şimdi hafiften kararmakta, Gerçi bayraklar sallanmakta uzaklarda Ama gel, biz kendimize yalnızlığı dileyelim! Trakl Chirico yapıtının kuşkusuz en önemli dönemi 1911/1919 arasında ortaya çıkan melânkolik ya da diğer bir deyişle metafizik resim zamanıdır. Bu dönemde ressam çocukluk günlerinden beri imgelemleri önemli bir yer tutan Jules Verne romanlarını kaplayan naif teknolojik hayalleri ile yine özel bir ilgi duyduğu eski Yunan ve Roma dönemine ait kalıntılarla birleştirir. Genelde akşamın yeni çöktüğü, gölgelerin uzadığı bir dış fonda, sadece düşleminde var olan melankolik kentler kurar. Açık havada uzanan gölgelerin çoğunun o tabloda olmayıp aynı düş kentinde yer almış ya da alacak başka tablolara ait gölgeler olması, tüm naif peyzaj içinde tekinsize açık davetiye gibidir. Eski Roma ile birlikte şimdiye sızmış, belirsiz, neredeyse insansızlaşmış bir geleceğe ait öğeler iç içedir. Geçmiş, şimdi, geleceğin yan yanalığı ve ona eşlik eden melânkolik ıssız iklim bizlere zamanın durduğu izlenimini verir. Melânkoli gibi istisnaî birkaç tablo da neredeyse gölgeye dönüşmüş bir formda karşımıza çıkan insanları saymazsak, boş sokakların hüznüne devasa kulelerin, büyük kemerli yapılar, fabrika bacaları ve tüm bu yapıların tepesinde boşlukta birer hayalet gibi sallanan bayraklar eşlik eder. Çok eski dönemlerden kalmış dev heykeller ve en beklenmedik anlarda ortaya çıkan büstlerin ardında hep bir tren geçer. Hiçbir tehdit olmasa da tekinsizlik ve acı yüklü bu görüntüler arasında; dış dünyada zamanın hala normal olarak aktığının tek delili geçip giden trenlerdir. Trenler sanki uzakta kalmış naif çocukluk günlerine dair metafordur, ön plandaki şehir ise ‘o güzel günlere’ ait bilinçaltı kalıntılarının toplamını temsil eder. Tekinsizliğin duygusallık, naifliğin şiirsel bir melankoli ile birleştiği bu seri tabloların, aslında Chirico’nun düş evrenin de tamamlanmış tek bir ütopik şehre ait olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Her büyük güzelliğin ve en derin melankolinin temelinde geometrik resmin 44 Copy / Paste olduğunu söyleyen ressam, kent düşlemlerinde geometrik şekil ve açıları yadırgatıcı bir tarz da kullanmıştır. Ve ortaya çıkan yapıt karşısında haklı olarak Andre Breton ‘gerçek bir modern mitoloji oluşmakta şu sıralarda ve anısını hiç kaybolmayacak biçimde saptama görevi de Chirico’ya düşüyor’ demiştir. Paul Eluard ise ‘dünyanın metafizik iç’ini anlatan ressam’ olarak anar Chirico’yu. Yalnız burada metafizik tanımını kullanırken aralarında benzerlikler ve etkilenmeler bulunsa da Carra ve Morandi’nin metafizik resmi ile Chirico’nun sürrealist devrimin resim ayağının temellerini atmış yapıtını bir birine karıştırmamak önemlidir. Çünkü Chirico’nun yapıtında birbirinden farklı ya da zıt imgelerin çok doğalmış gibi bir araya gelişinde; Lautreamont’un bir şemsiye ile dikiş makinesini, bir teşhir masasında yan yana getiren düş ritmini belirleyicidir. Bu yüzden Chirico’nun hayali kentini, Rimbaud’un İllumınatıons’daki düzyazı şiirlerde ortaya çıkan olamayan kent tasarımlarıyla birlikte okumak yol gösterici olacaktır… Ya da Trakl’ın acı yüklü, melankolik şiirleri de bu yapıtın köklerine ışık tutabilir. Chirico’nun Modern Mitolojisinin İzinden Düşleyenler O çürüyen insanlar, Onlar ki, gümüş dilleriyle Cehennemi sustular… Trakl Chirico’nun başlattığı modern mitolojinin devamcısı olarak, kuşkusuz öncelikle Magritte’nin ölümsüz adını anmalı. Onun birçok tablosunda aynı melankolik ruh halini ya da bir birinden farklı, çelişik imgeleri yan yana getirme sanatının izlerine rastlarız. Dali’nin başta ‘paranoyakkritik kentin banliyöleri’ olmak üzere kent dekoru olan yapıtları Chirico yapıtına açık göndermelerle süslüdür. Delvaux’un birçok tablosundaki trenler ve tren yollarının melânkolisinde aynı izlek ya da saygı duruşu öne çıkar. Delvaux sanki bir bilmecenin eksik parçasını tamamlamak için trenleri çok yakınımıza getirir. Kay Sage’nin tablolarında kullandığı geometrik öğeler yanında; insansız, tuhaf bir geleceğe ait hayalet kentler sık sık karşımıza çıkar. Sage’nin yapıtındaki boşluk hali derin bir melânkolik şiirsellik oluşturur. Resim sanatında örneklerini çoğaltabileceğimiz bu geleneğin yanında birçok edebiyat ustası da yapıtlarında Chirico’nun melânkolik dönemine ait unsurlara yer vermiştir. İtalyan yazar Dino Buzzati’nin ‘bir şeyler olmuştu’ öyküsündeki meçhule giden tren, sanki Chirico’nun gizemli yolculuklarına hiç ara vermeyen trenlerin nerden gelip nereye gittiği sorusuna yanıt arar. Öyküdeki tren hiçbir istasyonda durmayıp, tüm insanların tersyöne kaçıp, boşalttığı menziline son hızla gider… Son 40 yılın en önemli yazarları arasında olan J. G. Ballard’ın yazınına 45
  • Rafet Arslan seçkisi Copy / Paste damgasını vurmuş suyu kalmamış yüzme havuzları, terk edilmiş oteller, boş benzin istasyonları gibi imgelerde Chirico etkisini görmek mümkündür. Zaten yazarda bu etkiyi açıkça ifşa eder ve öykülerine yedirir: nedenini bilmeksizin, saatlerce Chirico’nun Turin’inin röprodüksiyonlarını, boşluktaki sütunlarını ve ters perspektiflerini seyrediyordu (yakın geleceğin mitosları- ayrıntı yay. Syf 15)… Chirico’nun çok sevdiği Verne’in devamcısı Ray Bradbury’nin terk edilmiş, ıssız Mars kasabalarında da bu izlek çok belirgindir. Ya da melânkolik şiirselliğin ön plana çıktığı Son Yaya gibi öykülerinde. dış dünyayı ayıran uzun duvar ve duvarın arkasında hareket halindeki tren… Tepede tablonun melânkolik havasını tamamlayan çökmekte olan akşam… Başta kulaklarını dostça çınlatmaya çalıştığım genç sanatçı arkadaşlar yanlış anlamasın. Post-modern çağlarda tuvalle resimleler yapılmalıdır, ama bu kullanılacak tek estetik de yöntem değildir. Plastik sanatla uğraşan herkesin Chirico, Dali, Magritte ya da başka bir usta tarzında tuvaller yapmalarını beklemiyoruz. Çağdaş sanat sadece geçmişin tekrarı ile değil, öncü sanat geleneği ile bu günkü çıldırmış dünyanın imgelerini yaratıcı bir estetik üslup ile birleştirmek çabasıdır, aynı zamanda. Enginarlar Chirico’nun ‘bir öğleden sonra melânkoli’ ve ‘filozofun zaferi’ tablolarında yan yana ve yaprakları dışa açık bir halde görülürler. Ama ‘bir ayrılığın gizeminde’ enginarlar ya da yumurtalar arasına öyle uzaklık vurulmuştur ki, gölgeleri bile birbirine temas etmez. Oysa ‘bir öğleden sonra melankoli’ ve ‘filozofun zaferi’ tablolarında enginarlar bitişik, gölgeleri ise iç içedir. Bu yüzden Ron Mueck’in dev heykellerinden ruhumuza sızan melankoli de, Chirico’nun hayaleti ile karşılaştığımızda şaşırmayız. Bu heykeller tıpkı üstadın tabloları gibi, gerçekçiğin en acımazsız, yıkıcı yüzünü ya da hüznünü aktarmayı başardığı için yeni ve Sürreal bir zihinsel durumunu aktarırlar. İngiliz graffiti sanatçısı Banksy’nin ‘İsrail güvenlik duvarı’ adı verilen utanç duvarına yaptığı tablolar arasında yer alan, iki çocuğun duvara açtıkları düş gediği de Chirico geleneğini selâmlar. Chirico’nun altını çizdiği ‘düş’e ve çocuğun düşünce biçimine yaklaşma çabası’ bu naif protesto da belirgindir. Bir sokak sanatçısının spreyinde parçalanıp, kaldırım taşlarına dönüşen utanç duvarı; bir düş kumsalına açılır. Gizemli Bir Bilmecenin Çözümü Eskiden sevdiğim bir ölünün sesi Konuşmakta: acınasıdır delilerin yüreği! Unut, unut ne varsa ruhunu hüzne boğan! Geleceğindir asıl acıların… Trakl Bir ayrılığın nasıl bir bilmecesi olabilir ki? Bu gizemi çözmek için belki de Chirico’nun benzer tablolarındaki ipuçlarını takip etmemiz gerekiyor. Bir ayrılığın Gizemi tablosuna yayılmış imgeler melânkolik döneme ait eserlerini takip edenler için oldukça tanıdık: Tepelerinde bayraklar sallanan iki büyük kemerli yapının ortasındaki avluda bir dikdörtgen tezgâh... Üzerinde bir biri ile bitişik olamayan ikişer yumurta ve enginar var… Az ötede ‘bir politikacının melânkolisi’ tablosunda açık seçik yer alan heykelin gölgesi, hayaletimsi şehirle 46 Tren artık klâsikleşmiş bir figür ve yaratıcının başta ‘şairin kaygısı’, ‘bir öğleden sonra melankoli’, ‘beyaz kuleli peyzaj’ başta olmak üzere bir çok önemli tablosunda yer aldığı için soruşturmamızda bizi bir yere götüremiyor. Kemerli devasa yapıların oluşturduğu mimarîye dair çok daha fazla örnek vermekte mümkün. Chirico’nun en önemli yapıtları arasında sayılan ‘Aşk Şarkısı’nda ise diğer birçok yapıttaki ikiz formun aksine her objeden tekörnek bulunur. Tablo da bu sefer yakından geçen tren, klasik kemerli yapı ve onun yanındaki bina sırtına yerleştirilmiş objeler vardır. Tek bir roma heykel başı, raptiyelenmiş tek bir eldiven ve hemen altlarında yerde tek bir yeşil top… Bu tekillik, yapıtın ismi ile birleştirildiğinde, Chirico’nun da aşkı tinsel bir aydınlanma yolu gördüğünü fark ederiz. Aşk ruhsal bir tek’leşme halidir, her ne kadar iki insan arasında geçse de… Bu ipucu ile ile düşümüze konuk olan tablonun gizemine dair bir yol kat edebiliriz. Bir ayrılığın gizemi nasıl olabilir ki? Ayrılık insan davranışları arasında en açık, net ve kesin eylemlerden biridir. İki taraftan kimin ya da 2’sinin de ortak eylemi olması önemli değildir. Genelde günümüz dünyasında birlikteliklerin gizemli olması zordur ve bu gizemsiz birlikteliklerin ayrılışları da gizemsiz olur. Post-modern dönem aşkları kısa bir süre dile dolanıp unutulan pop şarkılarına benzer. Birlikteliğe ya da ayrılığa gizem katan tinsel bir atmosfer oluşturmazlar. Yaşananlar amnezi ikliminde çabucak unutulur, bir sonra tüketilecek an’ın kurbanı olurlar. Peki, o zaman, bir ayrılığın bilmecesi nasıl olabilir ki? Burada gizem, aslında yumurtaların ya da enginarların ya da onların imlediği insanların ‘fiziksel’ anlamda ya da pratik dünyada zaten hiç yan yana gelmemiş olmasıdır… Post-modern kitle toplumunun ezberinden uzak neredeyse metafizik, tinsel bir paylaşımdır bu.. Gerçeklik denilen boğucu karanlıktan uzakta, sadece iki insanın kalplerinde yaşanır. Bu yüzden uzaktan yaydıkları devasa tinsel enerjiyi kimse bilmez, fark edemez. Pratik hayatın uzağında sadece bir gizemin içinde varolup/ yok olurlar… 47
  • Rafet Arslan seçkisi Paranormal bir birlikteliğin sonu.. İşte gizem bu ayrılışta gizlidir… Bu ölümsüz tablonun ruhunu kaybetmemiş her insana hatırlattığı son bir soruyu da anmadan geçemeyeceğim: Hiç başlamamış bir şey nasıl sonlanabilir ki? 2006 İzmir 48
  • Rafet Arslan seçkisi Copy / Paste Sürrealizm; sömürge ülkelerinin kurtuluş mücadelelerine ve onların primitif sanatlarına büyük bir ilgi duymuştur. Keza gezegenin tüm mülksüzlerinin mücadelelerine hep destek verme çabasında olmuştur. Fakat sürrealizmin sanatsal tezahürlerinde istisnai örnekleri saymazsak, bu yaşamalara dair Sürrealist imgelerden uzak olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Sürrealist yazının olağanüstüsü, cennete yakın bir arzu aralığıdır ve kesinlikle kentlidir. Baudlaire’in arşınladığı caddelerden, Paris’in Opera pasajından, Montparse’nin kahvelerinden yola çıkar ve olağanüstüyü gündelik hayatın içinde arar. Plastik sanatlarda, enstalâsyonda, fotoğrafta ve sinemada ise düşlere ve ifadeye dökülmeye çalışılan bilinçaltı söylemine iyice yaklaşır ve onun içinde erimeye çalışır sürrealist imge. Her en kadar primitif sanatlara yakınlık-ilgi duysa da kesinlikle moderndir. Görülen düşler kentli adamın düşleri, estetiğidir. R.Varo, V. Brauner, A.Artaud gibi istisnaları saymazsak modernite dışında imgeler-peysajlar pekte kurulmamıştır. Sürrealist resmin mimarisinde belirleyici olan öğe Chirico’nun eski Roma’dan modern dünyaya taşıdığı kentlerdir. Bu öğe Rimbaud’un kentlerinde (F.Jameson’un haklı olarak altını çizdiği gibi) futuristik, Kay Sage’ın pentürlerinde ise düpedüz bilimkurgusaldır. Panik Hareketi/Sürrealizmi Panik İmgesi Panik hareketi ise üstünde sinekler uçuşan çıplak vücutlu cılız çocuklar, ortada gezen sahipsiz hayvanlar, yıkık barakalar, ucubemutantlar insanlar, her yerden boşanan sefalet ve çirkinlik üstünden yeni bir Sürrealist imge kurar. Çıldırmış Artaud’un yarım kalan vahşet tiyatrosu deneyimini, pisliğin ve yoksulluğun tam da orta yerinde; daha da şiddetlendirerek devam ettirmeye çalışarak. Jodorowsky; başta El Topo ve Holy Mountain filmleri olmak üzere ilk döneminde öyle şiddetli ve çılgın bir imge oluşturur ki; akla sadece Bocsh’un cehennem manzaralarını getirir. Modernizmin çöktüğü, daha doğrusu hiç var olmadığı, vahşetin damgasını vurduğu bir yaşamdır nakledilen. Gelişkin sürrealist sanatın temas ettiği, dokunduğu, estetikleştirerek imgeye döktüğü sapkınlıkları Panik Hareketi en açık, en leş haliyle apaçık eder: penis-taşak kesmek, ağza sıçmak, kan ile yıkanmak… Bir çeşit Marki de Sade’ın kaldığı yerden insan türünün sapıklığının otopsisine devam etme girişimi. Ama tüm bunlara rağmen, bir canlı hayvanın kör bıçakla kesilen bedeninden ortaya dökülen Panik imgesi kesinlikle şiirseldir, metafiziktir ve düşlere dairdir. Geleceğe Dönüş 50 51
  • Rafet Arslan seçkisi 2 dünya savaşının, faşizmin, toplama kamplarının acı deneyimlerinin içinde, Miro’nun tuvalinde çocuk düşlerine, Tanguy ile kozmik ölü doğalara, Magritte ile felsefi soruşturmalara daldığı bir sürecin sonucunda Panik Hareketi; Gerçeği en çıplak-pis haliyle sonuna dek götürerek yeni bir sürrealist imge yaratmayı başarmıştır. Ama haksızlık etmeyelim çıkış enerjisini Maldoror şarkıları ve Sade’dan almış bir bütünsel hareketten-tinden bahsediyoruz. Sürrealist Büronun saldırgan bildirilerinde ya da Dali-Bunuel imzalı Endülüs Köpeği ve Altın Çağ adlı 2 öncü sürrealist filmde apaçık ortaya çıkan saldırgan, şiddetli, izleyicisine şok tecrübesine davet eden bir Sürrealizm vardır. Bu ruh başta Hans Bellmer, Matta ve Toyen’in resimlerinde ya da Max Ernst’in kolajlarında sürekli var olmuştur. Gerçeküstücülüğe Sonradan Bakış adlı kısa ama önemli incelemesinde Adorno (başta değindiğimiz) sürrealist imgenin düş ve bilinçdışı ile sürekli bağ kurmaya çalıştığı çözümlemeye karşı çıkar. Eğer Sürrealizm sadece “Jung’a ya da Freud’a ilişkin yazınsal ya da grafik süslemelerin bir toplamından başka bir şey olmasaydı (…) amaçladığı ve yaşamsal öğe olarak aldığı skandala hemen hiç yer vermeyecek denli zararsız bir yapı taşırdı”. Adorno bu etkiye Sürrealizmin şokları adını verir ve 2. Dünya Savaşından sonra bu etkinin güçsüzleştiğinin altını çizer. Eğer Adorno’nun çözümlemesine devam edersek Panik Hareketi’nin kısa ama etkili varoluşunu, Sürrealist ruh, imge ve şok gücünün bir devamcısı ve ileriye taşıyıcısı olarak görmemiz gerekir. Her ne kadar Jodorowsky artık pop kültürün (alt ya da karşıt değil) yaşayan en kült şöhreti haline gelmişse ya da Arrabal istikrarlı bir düzeyi tutturamayan bir yönetmen, ama önemli bir deneysel tiyatro adamı olarak, yaşayan Sürrealizmden uzak kalmış olsa bile... 2010 Yeldeğirmeni 52
  • Rafet Arslan seçkisi Copy / Paste Ölünce kıymete bindirmek geleneksel bir Türk âdeti olsa gerek. Büyük yazar G. J. Ballard’ın kaybı ardından ülkemizdeki çeşitli edebiyat mecralarında yer bulmasına başka yorum getirmek güç. Bu kısmi ilgide, ölümü ardından iki kitabının ard arda yayınlanmasının payından bahsedilebilir. Ayrıntı yayınlarının Ömer Faruk listesinden çevrilmiş yazarın otobiyografisi Hayatın Mucizeleri ve başlı başına bir avangard deneme olan Vahşet Sergisi kuşkusuz önemli metinler. Tek tek kitap tanıtımlarını saymazsak, Ballard ile ilgili hatırladığım nitelikli tek metin Sevin Okyay’ın Virgül dergisinin ilk sayısındaki Bilimkurgu Dosyasında yer alan yazısıydı. Zaten Ballard gibi kendi edebiyatı ve bu edebiyatın kuramını yaratmış bir yazarı, yazınsaldüşünsel bütününden koparıp tek tek kitapları ile ele almak ne derece doğrudur ki? Bense kendi adıma, uzun yıllar yapa yalnız bir Ballard okuru olarak yaşadığımı söyleyebilirim. Aylar hatta yıllar boyu Ayrıntı yeni Ballard ne zaman basacak diye bekleyen ve bu bekleyişi paylaşacak kimse bulamayan biri olarak. İnsanların en sevdiğim yazar soruna Ballard yanıtı verdiğimde, ‘o kim ki, duydum okumadım’ sözlerini içime gömerek. Ve William Gibson’ın deyişiyle yıllarca Ballardvari satırlar yazmaya çalışarak. Ballard’ın Ardından Ballard benim için başarılı bir yazar olmaktan öte bir yalvaçtı, düşünürdü, lirik bir şairdi, düşsel peyzajların ressamıydı, aşılması güç bir öncüydü; ustamdı. Beynine düşünce hastalığı, kalbine yazma uğraşı düşmüş tedirgin ruhlar bilirler, en zor olan örnek aldığın, hayranı olduğun üzerine yazmaktır. İlk Ballard metnimi 2001 yılında yazmıştım, üstüne birkaç metin daha yayınladım yeraltı kanallarında. Bir de bekleyen, metin olarak doğamamış bir sürü not. Yıllardır özlem duyduğum büyük Ballard incelememi hala yazamadım, belki de hiç yazamayacağım. Ama en azından bir Ballard hayranı olarak sizlere anlatmak istediklerim var, anlatılması gerekenler var. Ballard Poetikasına Giriş G.J. Ballard her şeyden önce bir Bilimkurgu yazarı ve kuramcısıdır. 20. yüzyılın ilkyarısında Bilimkurgu, Amerika merkezli teknolojik-bilimsel gelişim yanlısı, pozitivist bir çizelge benimsemişti. Science Fiction teriminin isim babası Hugo Gensbeck’in rotasını çizdiği bu anlayış geleceğe ütopist bakan, ilerlemeci, mucitliği destekleyen, bilimi macera yoluyla işleyen bir Bilimkurgu geleneği oluşturmuştu. Sex, din, politika, felsefe gibi konular Bilimkurgunun merkezi dizgesinden uzaklaştırılmıştı. Öncülüğünü Ballard ve dostlarının(başta Aldiss ve Moorcock) çektiği İngiliz yazarlar, Yeni Dalga adını verdikleri modernist ve muhalif yeni bir Bilimkurgu akımı yarattılar. Ballard Yeni Dalga içinde ortaya attığı 54 55
  • Rafet Arslan seçkisi ‘innerspace’, ‘yakın gelecek kurgu’, ‘şimdiki gelecek’ gibi kavramlarla bu yeni bilimkurgu akımına yeni düşünsel-yazınsal ufuklar açtı, kuramsal katkılarda bulundu. Geliştirilen bu anlayış Ursula le Guin, Harlan Ellison gibi yazarlarca oluşturulan ve 68 kuşağını etkileyen Amerikan Yeni Dalgasının oluşmasını tetikledi. Hatta 80’lerin başında cyperpunk doğumunda etkili oldu. Yazınında ise Ballard; Baudlaire ile başlayanDada, Sürrealizm, Situasyonizm, Fluxus ile devam eden avandgarde sanat geleneğinin bir parçası olmuştur. Başta W.S. Burroughs olmak üzere Beat kuşağı ile ilişki kurmuştur. Pinter tiyatrosundan, Hitckok filmleri, rock müzik ile metinler arası bağlar yarattı. Bu yazınsal macerası içinde Ballard, salt Bilimkurgu sanatını aşan bir edebi mecraya ulaştı. Edebi kanonun Bilimkurguyu dışlayan, klasikçi ya da realist önyargılarını kırıp ana akıma gerilla saldırıları ile sızdı. Sonuna kadar deneysel, lirik ama saldırgan bir imge yarattı. Klasik edebiyatın yazara ahlaki bir seçim misyonu dayatan bakış açısını kırıp, yazarın görevinin laboratuar da deney yapan bilim adamının tarafsızlığıyla, olasılıkları sınamak olduğunun altını çizdi. Yaşamı ele geçiren gösterinin ışıltısını teşhir etti, sürekli insanlara dayatılan sahte gerçeklikleri sorguladı. İyinin ve kötünün ötesinde, kelimenin Fourierci anlamıyla tutkuların özgürleşmesine dayalı liberter bir politik hat izledi. Bütünlüğün ve büyünün bozulduğu bir dünyada, toplumca sapkın görülen mikro toplulukları konu alan öykülerinde, yer yer nihilist bir aşırılığın politikasını üretti. Politik olan ile pornografik olan arasındaki birleşikliği ortaya seren, cüretkâr özgür düşünceye dayalı bir imge hattı yarattı. Kuşkusuz tüm felsefîpolitik düşünsel deneyleri, keskin bir mizah, delişmen bir düş gücü ve şiirsel bir anlatım ile hikâyelerine yedirerek. Ustası ve öncüsü olarak gördüğü Sürrealist ressamların arayışlarının devamı sayılabilecek, düşsel peyzajlar ve şiirsel evrenler yaratan Ballard kuşkusuz 20. yüz yılın en önemli yazarlarındaydı. Son Söz Yerine 2000’lerin başında Albemuth üzerinden bir bilimkurgu hareketi yaratmaya çalışırken ya da Sürrealist Eylem Türkiye’yi oluştururken tüm yapıtı ve manevi varlığı ile Ballard ustayı yanımızda hissetmiştik. Şimdi belki de usta, uzak bir galaksiden bu fani gezegendeki dostlarına bakıyor ve vakurca gülümsüyor. Huzur için de yat Ballard. 2009 Kadıköy 56
  • Rafet Arslan seçkisi Copy / Paste 1 Akademi özgür düşüncenin mezarlığıdır- demişti Ömer Uluç. Doğru ama eksik bir tespit, çünkü bilimsel, disipliner, uzmanlaşmış, depolanmış bilginin iktidarı olarak akademi aynı zamanda katil ve kurbanının mezar kazıcısı olmakta ister; her ne kadar bu suçları hiçbir zaman üstlenmeye gönüllü olmasa da… O uygar dünyanın ve onun grift iktidar ağının ona verdiği oyunu büyük söylemler, evrensel kurallar, bilimsel formüller üreterek, gölgelemeye çalışır. İktidar denen devcileyin mekanizmanın rutinleştirme görevini lâyıkıyla yerine getirir. Fazlasıyla rasyonalist ve pozitivist bir makinedir ve kendi iktidarını diğer büyük iktidar ağlarıyla(bürokrasi, şirketler, ordular vb.) birleştirmekten, yeni ağlar kurmaktan kaçınmaz. Bilginin iktidarı, karşındaki yaban deneyimi önce tanımlar, tarif eder; ardından kavramsallaştırıp tarif ettiklerini tasnif etmeye soyunur. Bunun sonucu mantık dizgeleri oluşturmak, çıkarsamalar yapmak ve buradan genel algı-toplumsal söylem içine sıkıştırılmaya uygun kavramlar çıkartmaktır. Gerçeküstücülüğün Serüven ve Akademik Dogmatizm Sonuçta yaratılan bu kavramların tümü toplumsal konsensüs içinde kolayca eriyebilecek uzlaşım noktalarıdır. Bu söylemsel inşa süreci içinde, merceğe alınan durumun uzmanları türemeye başlar, uzmanlaşma lokasyona ve tabii bütünsel bir zihinsel durumun parçalanarak belirsizleşmesine, illüzyona uğratılmasına neden olur. Geriye bir simülark olarak ürettikleri posayı atmak kalmıştır. Bir fikrin ya da zihinsel durumun sonunu ilan eder(ölüm fermanı), ardından onun ölümünün bilimsel bir sonuç olduğunu araştırmalar ile ispatlar(ölünün gömülmesi), ardından kendi yarattığı sonuca, kurguya kendi de inanır, onu bir çeşit skolastiğe dönüştürür, kütüphanelere kaldırır.(mezar bekçiliği) Baudrillard; “Sarmallaşan Ceset” adlı makalesinde 68 ile beraber bilgi ve iktidar arasındaki suç ortaklığının su yüzüne çıktığını söyler. “Bundan böyle bilimsel içerik ve siyasi yapılanmadan yoksun bir üniversite boşlukta uçmaya mahkumdur ya da onun kendine bir yön verebilmekten aciz, yapay bir hayatta kalma mücadelesi veren tiyatro ve kışlalar gibi bir makine simulakrını yöneten arkaik bir feodal düzene dönüşmüş olduğu söylenebilir.(Simülakrlar ve Simülasyon, Doğu-Batı yay, 2008, syf 202) 2 Avangard hareket bitmez bir karnaval, sonsuza uzanan tinsel bir bayrak yarışıdır ve Gerçeküstücü ise bu koşunun en soluklu eridir. Hep hareket halindedir, yoldadır; önündeki yol sınırsız, menzil ise tahmin edilemezdedir. Baudelaire’in arşınladığı, Blanqui’nin sürekli 58 59
  • Rafet Arslan seçkisi barikat kurduğu sokaklardan, Aragon’un Opera Pasajına, Debord’un sürüklenmelerine değin uzun ve gizemli bir yol. Sonuçta dışardan idrak edilemeyecek, delişmen bir deneyimdir. Sadece kendi içindeki erlerin bildiği gizli dillere, sembollere sahip zihinsel bir durum ve tinsel ayaklanma halidir. Nefes alan bu hayaletin gücünü ölçebilecek sismograflara sahip olmamasına rağmen, akademi sürekli Gerçeküstücülüğe yönelik ilgi halindedir. Akademi önce onu estetik bir tavır ya da sanatsal hareket, daha sonra siyasal bir eylem olarak kalıba dökmek istemiştir. Onu 2 savaş dönemine ve onun bunalımına sıkıştırmak istemiştir. Onu bitmez tükenmez araştırma-av sahalarından biri haline getirmeye uğraşmıştır. Ve ardından 50’li yıllarda ise sürrealizmin kendini gerçekleştirerek ölümünü ilan etmiştir. Oysa ölümsüzlük iksirini içmiş bir hareketi öldürmek imkânsız bir çabadır. Akademi yaşayan sürrealist hareketlerden çok, onun estetik biçimlerini-tarihini-kahramanları kazı alanına almış, ıcığını çıçığını deşmiş, tasnif etmiş, sınıflandırmış, kendince çözümlemiş, akılcılaştırmaya uğraşmıştır. Kuşkusuz yaşayan, eyleyen, geçitlerde gezen Sürrealizmin böyle bir boş zamanı, teknik imkanı, ekipmanı, parası hiçbir zaman olmamıştır. Onlar hep yoldadır, bilinmeyene ait her geçide giren, karanlıklara dalmaya çekinmeyen işaret fişekleri olarak. Akademi sürrealizmi sürekli araştırır-incelerken, sürrealizm ise var olmuş, gündelik hayatı ele geçirmek için düşünsel-imgesel-eylemsel gerilla harekâtları düzenlemeye devam etmiştir. Çıkan sonuçsa ironiktir, ortada sürrealistten çok sürrealizm uzmanı türemiştir. Oysa sürrealizm başından beri akademinin bir iktidar aygıtı olduğunun bilincinde ve eleştirisindedir. Breton 50’li yılların başında sürrealizmin okullarda ders olarak sergilenmesinden dolayı duyduğu öfke ve üzüntüyü açıkça belirtmişti. Aydınlanma düşüncesinin üniversiteye biçtiği akılcılaşma nosyonu devam etmektedir, bu noktada bir iktidar mekanizması olarak üniversitenin sürrealizmi akılcılaştırma hevesinin karşısında durulmalıdır. Çünkü hiçbir düş ya da yaban düşünce ehlileştirilemez, evcilleştirilemez. Tüm bunlara rağmen akademi sürekli yaşayan sürrealizme şöyle seslenir ‘bakın siz teorik, tarihsel, kavramsal boşluklarınızı dolduruyoruz, yoksa sizler sırtlandığınız geleneği kaldıramayacak kadar sarhoş, maceracı ve anarşistsiniz. Yapmaktan çok yıkmaya ayarlı birer düzeneksiniz. Bu yüzden eleştirel salvolarınızı bizden ırak tutunuzda, işimizi yapalım.’ Copy / Paste tarihine bırakılacaksa, vay sürrealizmin haline… Yaşayan Sürrealizmin, bilinmeyenin karanlık yollarında ilerlerken, sürekli ona yardım ettiği iddiasıyla ağaçların arasından çıkan, ormandaki kadın kostümlü kurtlara kanmaması gerekiyor. 3 Her iktidar aygıtında olduğu gibi akademi içinde de istisnai bir çok kötü tohum, mutant doğum ola gelmiştir. Eylemci tavrı, soykütüksel kazıları, Magritte’den Raymond Roussel’e Sürrealizme ilgisi ile Foucault bu alanda verilebilecek ilk örnektir. Yaşayan, güncel Sürrealist hareket içinde aktif olan ama mesleğini akademi içinde icra eden örneklerde vermek mümkündür. Ama ayrıksı otların alanı, tarlanın büyüklüğü karşısında her zaman küçük vahalar olarak kalmıştır. 68 ile ‘üniversitenin ölümü’ gerçekleşmişse bile o bir hayalet olarak değil, bir çeşit yaşayan ölü, bir zombi olarak faaliyetine devam etmektedir. Modern dönemim başından 60’lara kadar düşünsel ufku belirten, kuramsal devrimsel fikirler üreten akademi dışında, hayatın içinde konumlanmış sanatçı-eylemci düşünürlerdir. Bu konuda Marx’tan modernizmin ilk kuramcısı Baudelaire’e uzun bir liste çıkartmak mümkündür. 60’lı yıllardan günümüze artarak ilerleyen süreçte ise kuramsal düzlemin hâkimiyeti akademinin eline geçmiştir. Kuram bir nevi hayattan ve besleyen praxis’ten kopmuş, her durum araçsallaştırılmış, metinselleştirilmiştir. Son 30 yılda küresel kapitalist bir politika olarak eğitimin özelleştirilmesi, dev şirketlerin kendi maaşlı bilim adamlarına, kuramcılarına, uzmanlarına sahip olması ile sonuçlanmıştır. Şenlik çağrılarımızda bizle beraber ateşin etrafında toplanabilecek azınlıktaki kötü tohumları saymazsak, karşımızda dikilen, bize bilgi ve söylem üzerinden iktidar üreten kurum küresel kapitalizmin kendisidir. ps: Bu metin küresel ölçekte akademi-sürrealizm sorunsalı üzerinden üretilmiştir. Yoksa Türkiye’nin özgül koşullarında bırakalım saltık Sürrealizmi, avangard’a ve onu besleyen düşünsel-tinsel-imgesel evrene yönelik ciddi araştırmalardan bahsetmek imkânsızdır. Deneysel kanalda Ece Ayhan, Enis Batur gibi akademi dışı fikir erbapları etkin olmuştur. 2000 yıllar ile bu heves daha tabana inmiş, Sürrealist Eylem Türkiye, gibi genç mecralarca daha aktif, hayatın içinde icra edilmiş, deneyimlenmiştir. 2010 İstanbul Bu çağrı sempatik olsa da içinde bir tehdidi ve de iktidar söylemini taşır. Sürrealizmin tarihi uzmanlara, maaşlı teorisyenlere, sanat 60 61
  • Rafet Arslan seçkisi Copy / Paste Sürrealizmin başat temellerinden biri ben’in yıkılarak, öteki ile bütünleşme çabasıdır. Rimbaud’un ‘ben bir başkasıdır (je est un autre) çağrısıyla gelişmiş ve zaman içinde sürrealist hayatı kavrayışın temel ögelerinden biri halini almıştır. Sürrealizm baştan beri tinsel temeller üzerinden beslenmiştir. Materyalist, bencil, çıkarcı dünyaya karşı ruhsal bir savunma hattı kurarak. Aşk; burada tinsel bir savunma hattının, kişinin özgürlüğüne giden içsel yolculuğunun güneşidir. Ben’in egoya karşı savaşta ilk büyük sıçrama; ben’in naif, duru, kahramanca aşk aracılıyla kendi içinde ötekiyle bütünleşen bir birlik’e açılmasıdır. Ardından; karanlığın, pisliğin, cürümün içinde özgürleşen bireyler, 2,3,4 ve daha çok olacaklardır. Gidilen yol Lautreamont’un ifadesine paralel olarak herkesin şiirin herkesçe yazılabileceği dünya tahayyülüdür. Sürrealizm, 19. yüz yılın başında tutkunun filozofu C. Fourier’in özgür bireyler üzerine geliştirdiği Birlikçi toplum modelini örnek alan bir harekettir ve tarihsel gelişim içinde kötülük toplumu tarafından hor görülmüş, ütopik ilan edilmiştir. Oysa ‘aşk, sevilenin kişiliğinde özgürlük ile zorunluluğu birleştirdiği için mutlak ve biriciktir(Octavia Paz)’... Sürrealizmin Hazin Yenilgisi W.Benjamin’e… Bütünsel insana varmak, özgür kişilerin yan yana gelerek oluşturacağı birlik için düşler kurarak işe başladı Gerçeküstücü devrim. Eros’un kudreti şiirlere, tuvallere, eylemlere döküldü. Ön yargılara, yalanlara, savaşa, ırkçılığa, dinsel ve ahlaki baskı makinelerine karşı ruha sarınıldı; ama ‘ben’ içinde iki kişi olarak... İlk önce iki kişi olarak... Breton’un ifadesiyle ‘ o zaman insanoğlu tarihin dinsel ve akılsal hadımlaştırmasının kendisinden çaldığı şeyle yeniden kavuşacak: suçsuzluk, neşe ve özgürlük’... Bu bakış açısıyla özgürlük; aşkın bize yoldaşlık yaptığı bir arınma ve aydınlanma eylemidir. Zincire Vurulmuş Arzu ‘hayat yaşamıyor’ F. Kürnberger İktidar karşımızda beliren tek bir güç merkezi değildir. Toplumsal kurumlar aracılığıyla kendi ideolojik aygıtlarını da örgütler. Gündelik hayat içinde aile, okul, askerlik, bürokrasi gibi işleyişler içinde, iktidarda sürekli ‘yeniden, yeniden’ üretilir. İngeborg Bachmann’ın faşizm iki kişi arasındaki ilişki de başlar tespiti bu açıdan önemlidir. Ailenin ideolojisi oidipusun üzerinden yapılanan bir kurum olarak evliliğin dışında; aşkın kendisi de iktidarın gölgesi altındadır. Beden üzerindeki tahakküm, ruhun üzerindeki iktidar tehdidini arttırır. 62 63
  • Rafet Arslan seçkisi Tüketim toplumunda Nıetzscheci güç istencinin neo-liberal prizmada mutasyona uğramış biçimlerinde arzu; dışsal olduğu kadar içsel bastırma mekanizmalarının da dişleri arasındadır. Her şeyin rasyonelize edildiği, paranın egemenliğindeki dünyada aşk çoktan satılığa çıkarılmıştır. Her şeyin, etrafımızı kuşatan ‘gerçeklik’ denilen hapishanenin kuralları, jestleri, pragmatizmi ile icra eden robotlaşmış insan türü; günlük yaşamın gizli köşelerinde saklı olağanüstünü keşfetmekten uzaktır. Nesnelliğe teslim olan gündelik içinde rastlantıların baştan çıkarıcılığına yaşam hakkı tanınmaz. Gerçek aşkın yasak olduğu Godard’ın Alphaville filmindeki gibi tamamen rasyonelleştirilmiş bir dünyada özgürlüğün Ya da aşkın var oluş şansı nedir? Kirletilmiş bu dünyada Gerçeküstücülüğün düşsel atlaslarını kaplayan çılgın aşk; Don Kişotvari bir şövalye aşkıdır. Bu yüzden ya çırpınışlı olacaktır ya da hiç olmayacaktır... İnsanlığın robotlaştığı post-modern dünyada Gerçeküstücülüğün hazin yenilgisi; insanın, aşkın ya da devrimin olduğu kadar Gerçek’in de yenilgisidir. Tutkularının esiri olamayan insan, diğer her şeyin kölesidir! 2007 İzmir 64
  • Gelecek Sayı; Özgür Uçkan “Göçebe Bilgi” Copy / Paste Copy / Paste © © www.reportare.com