SÖMÜRÜ AJANI NG L Z M SYONERLERİ İ İ İ İ
"Biz ngilizlerin müreffeh ve saadet içinde ya amamız için, müslümanların arasınaİ...
BEYAN YAYINLARI
Ankara Cad. No:49/3 34410 Ca alo lu- stanbul Tel:ğ ğ İ 0212 512 76 97 526 50 10
ÖNSÖZ
ngiliz misyonerleri ...
do rudan Müslümanlara yardım etmemesine kar ı, bütün Hıristiyan devletleri,ğ ş
Lübnan Hıristiyanlarına yardım etmektedir.
...
Bu turist misyonerler, öyle bir kanaat uyandırmı lardır ki, her Batılı'ya doktorş
gözüyle bakılmı tırş (4)
. Claudie Fayei...
Arap ülkelerine biti ik olup, Allah göstermesin yabancılar onlara tasallut edecekş
olurlar ise, türlü fenalıklar zuhur ede...
önce Saint Nicolas'ın Noel'le ilgisi olmadı ını belirtti imiz gibi, Demre'de bunlarğ ğ
adına yortular, festivaller düzenle...
yapılmı tır. Hâlbuki o kiliseyi ziyarete gidenlerden alınan paralar oraya yerle miş ş ş
olan papazlara verilmektedir. O yö...
Misyonerler Nasıl Yeti tiriliyor?ş
Günümüze kadar, slâm ülkelerinin çe itli yörelerinde faaliyet gösterenİ ş
misyonerlerde...
dedi. Kavvas Ali A a da kolumdan tutarak beni hanesine götürdü ve zevcesi Gülsümğ
Hanıma teslim ederek: “ te sana evlât ge...
Fransızca, Türkçe ve Arapça okur-yazar oldu umdan Bab-ı Alî'ye devamağ
ba ladım. Hariciye Nezâreti tercüme kalemine me'mûr...
biraraya gelmesiyle husule gelmi cemiyete Misyon cemiyeti denir. Bu cemiyetinş
zahiri vazifesi Protestanlı ı ne r ve ta'mi...
Doik Port ve Playmouth'a devama ba layıp, Protestanlı a te vik etmek üzere,ş ğ ş
rast-geldiklerini ve gözlerine kestirdikl...
zamanının haricinde buna tekellüme medar olacak cümleler okutup yadırdıktan
sonra, bunlarda görmü oldukları zekâ ve iktida...
gönderiliyor. Hocasını ziyarete giden Misyoner tahsin ona öyle söyler:ş
“Efendim, iktidarım Londra'ya kadar aksetmi ve Hin...
kütüphane ku at etmi ler ve bir hayli zaman burada icray-ı mel'anet ve bir çokş ş
kimseleri protestanlı a aldıktan ve cemi...
Türklerin mutlaka Hıristi-yanla tırılmasını sa lamak için gösterdikleri gayrettir. Mr.ş ğ
Nebit adındaki miyoner, yılba ın...
etti. Bundada “Türk biraderlerimiz” yollu irad eyledi i kelimeler anla ılıyordu.ğ ş
bu dua ayinleri hitam bulduktan sonra,...
Dört tarafa sıralanmı olan dolapların herbiri ise dünya yüzünde ne kadar kavim veş
kabail ile edyân varsa, cümlesinin kita...
Gözlerinin gayet parlak ve hareketli olması, zekâsına bir alamettir. O havalinin
siyasi, co rafî ve bibliyografyası hakkın...
Mr. Wayt bu konudaki macerasını da öyle anlatıyor:ş
“Bir gün sefir hazretleri sefarethanede olan misyonerleri ve bize memu...
Tiyatroda olan kalabalık tahminimin fevkinde olup bu kadar halkın içinde,
gürültü ve amataya müteallik hiçbir harekette bu...
birincileri bunlardan ibarettir. imdi zatınıza vermi oldukları, alamet, ikinciŞ ş
klasın yetmi üçüncü numarasını gösteriyo...
Ali'yi Bolu taraflarına gönderme e karar verip nâmlarımıza, yani taba'ayı Devlet-iğ
Aliy-yeden olmak üzere ngiliz emektarl...
hânedân-ı ehl-i beyt ile gizliyorlar. Benim lm-i Fıkıh'ta olan faziletimi dahiİ
kendilerine göstermi oldu umdan, beni Baba...
ellerinden gelmez.” diyerek ol kadar beli bir nutuk irad eylediki, ha-zırûn hayranğ
oldular. Ba'dehu bendenize müteveccihe...
zulmünden, mazlumların himayesin için 3. ve 2. klasa aday fedaileri dahi te kil edip,ş
cemiyet bu süratle ikmâl olup imdik...
yazılır. Fakat bu raporlarla inceleme neticeleri Protestanlık dairesine arz olunur
ve orada nasıl hareket edilece i tayin ...
evvel bir ngiliz ne idiyse bugün dahi o ngiliz'in torunları kendisinin tıpkısıdır.İ İ
Bugün bir ngiliz Britanya'da nasıl y...
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
Upcoming SlideShare
Loading in …5
×

SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ

4,203 views

Published on

Londra Misyoner teşkilatı başkanı şöyle konuştu:
"Biz İngilizlerin müreffeh ve saadet içinde yaşamamız için, müslümanların arasına nifak tohumlarını ekmemiz lazımdır. Onların içinde ihtilaf kıvılcımlarını tutuşturmalıyız. Biz Osmanlı Devleti`nin her tarafına fitne sokarak, onu yıkacağız. Böyle yapamazsak, İngilizler gibi küçük bir millet, nasıl müreffeh olur? İşte Hempler, bunun içindir ki, İslam dünyasını nifak ve fesat ateşine vermeden onları tefrikaya sokmadan geri gelme!"...

0 Comments
6 Likes
Statistics
Notes
  • Be the first to comment

No Downloads
Views
Total views
4,203
On SlideShare
0
From Embeds
0
Number of Embeds
5
Actions
Shares
0
Downloads
80
Comments
0
Likes
6
Embeds 0
No embeds

No notes for slide

SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ

  1. 1. SÖMÜRÜ AJANI NG L Z M SYONERLERİ İ İ İ İ "Biz ngilizlerin müreffeh ve saadet içinde ya amamız için, müslümanların arasınaİ ş nifak tohumlarını ekmemiz lazımdır. Onların içinde ihtilaf kıvılcımlarını tutu turmalıyız. Biz Osmanlı Devleti`nin her tarafına fitne sokarak, onu yıkaca ız.ş ğ Böyle yapamazsak, ngilizler gibi küçük bir millet, nasıl müreffeh olur? te Hempler,İ İş bunun içindir ki, slam dünyasını nifak ve fesat ate ine vermeden onları tefrikayaİ ş sokmadan geri gelme!"... hsan Süreyya Sırmaİ Tarihçi, yazar. 1944 yılında Pervari'de do du. Ortaö renimini Siirt Lisesi'nde yaptı.ğ ğ 1966'da Ankara lahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1967'de doktora için gitti iİ ğ Fransa'dan, 1969'da Tunus'a geçti. Tekrar Fransa'ya ve 1973'te de slâm Tarihi dalındaİ doktor olarak Türkiye'ye döndü. Erzurum Yüksek slâm Enstitüsünde slâm Tarihi Ö retmenli i yaptı, (1973-74). Aynı yıl,İ İ ğ ğ slâmî limler Fakültesi'ne asistan olarak girdi; 1980'de Doçent, 1989'da Profesör oldu.İ İ Çe itli gazete ve dergilerde makaleleri yayınlanan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.ş Bugüne kadar yayınlanan eserleri: Osmanlı Devleti'nin Yıkılı ında Yemen syanları, Birkaç Sahife Tarih, Tarih uuru, Tunusş İ Ş Hatıraları, Peygamber Ordusu'nün Tarihi (tercüme), slâm Müesseselerine Giriİ ş (tercüme), lk slâm Devleti -Makaleler- (tercüme), slâm Öncesi Mekke Dönemi ve Hz.İ İ İ Mııhammed, slâmî Tebli in Mekke Dönemi ve i kence, slâmî Tebli in Medine Dönemi veİ ğ ş İ ğ Cihad, slâmî Tebli in Örnek Halifeler Dönemi, Emeviler Dönemi, Abbasiler Dönemi,İ ğ Sömürü Ajanı ngiliz Misyonerleri, Hz. Peygamber Devrinde Yahudi Meselesi, II.İ Abdülhamid'in slâm Birli i Siyaseti, Tanzimat'ın Götürdükleri, slâmiyet ve Hıristiyanlıkİ ğ İ (terc.), slâm ve Tarih, Neler Sordular, Pakia Mektupları, Bir Garip Tarih, Nasılİ Sömürüldük, Nehirlerin Dili, Türkiye'de Yanlı Din Anlayı ı, Alaturka Demokrasi Alaturkaş ş Laiklik, Medine Vesikası I ı ında Yahudi Meselesi, Belgelerle II. Abdülhamid Dönemi,ş ğ Yalan Dünyayı Adımlarken. Ç NDEK LERİ İ İ Önsöz, 7 Giri ,ş 11 Turizm ve misyonerler, 15 Misyonerler nasıl yeti tiriliyor,ş 21 Misyoner mason ili kileri,ş 42 Londra Protestan misyoner cemiyeti merkezi, 57 Misyonerlerin çalı ma metodu,ş 67 Londra'daki misyoner okulu, 93 Misyoner olmanın artları,ş 93 Misyoner gelir ve irketleri,ş 94 Misyoner sınıfları, 95 Yemen'de faaliyet gösteren bazı ngiliz misyonerleri,İ 96 De erlendirme,ğ 99
  2. 2. BEYAN YAYINLARI Ankara Cad. No:49/3 34410 Ca alo lu- stanbul Tel:ğ ğ İ 0212 512 76 97 526 50 10 ÖNSÖZ ngiliz misyonerleri ile ilgili, de erli okuyucularına sundu um bu kitap, aslındaİ ğ ğ kitap olarak hazırlanmadı. Bu konuyu, 20-25 eylül 1982 tarihinde stanbul'daİ yapılan IV. Milletlerarası Türkoloji Kongresine tebli olarak sunduk. Fakatğ tebli in biraz uzaması ve de bir kaç arkada ımızın ısrarı üzerine kitap halineğ ş getirdik. Haçlı seferlerinden bu yana slâm'ı yıkma a çalı an Hıristiyan dünyasının sadeceİ ğ ş silâha, fantom veya mirage'lara ba vurmadı ı bir gerçektir. Hattı zatında onlarınş ğ görünmeyen, pasif silâhları, insanlı ı yok etme e matuf bombalarından dahağ ğ tehlikelidirler. Bu tehlikeli silâh, misyoner-casusu faaliyetleridir. Lübnan faciasıyla bütün dünyayı kan kokutan hadise, haçlı seferinden ba ka birş ey de il!.. steyenler buna ra men ba larını kuma sokup deve ku u olmayaş ğ İ ğ ş ş devam edebilirler; tâki bu haçlı bombalarından biriside onların kum altındaki kafalarına dü sün!...ş Biz bu kitapta, bütün dünyayı sarmı olan bu zehirli ahtapotun sadece birş kolundan söz edebildik. Unutulmamalıdır ki, bu zehirli akım, sadece ve sadece müslümanlara müteveccihtir. imdilik müslümanları ekonomik ve kültürel yönden sömürmekleŞ yetinen Hıristiyan-Haçlı dünyasının esas gayesi Orta-Do u'yu kana bulayıp,ğ müslümanları bu kanda bo maktır; tâ ki di er müslümanlara sıra gelsin...ğ ğ Lübnan gitti, sırada Mısır var. Gazetelerden okudu umuza göre bütün Mısırğ okullarında Hıristiyanlık ö retilmeye ba lanmı bile. O Mısır ki, hergün yüzlerceğ ş ş müslüman ehid ediliyor veya tutuklanıyor.ş Bu korkunç tehlikeden kurtulmak için onları tanımamız lâzımdır. te bu küçükİş eser belki bu konuda size yardımcı olabilecektir. Biz, biz olmazsak; ba kası bizi kendisi yapmaya çalı acaktır.ş ş Biz, biz olalım; Hz. Muhammed (s.a.v.)'in izinde... Katolik Kilisesinde, bizzat Papanın yönetti i bu emperyalizm aleti dini siyasiğ örgüt Çonregatio de Propaganda Filde te kilatının faaliyetlerindendir. Haçlış seferleri hangi merkezlerden idare edildiyse, misyoner faaliyetleri de aynı merkezlerden idare edilmektedir. E er bugün Amerika veya Fransa Beyrut'u top ate ine veriyorlarsa, bunuğ ş hazırlayıcıları misyonerlerdir. Artık gerçekler kabul edilmelidir! Sosyal krizleri had safhaya ula an Polonya'ya Rusya saldıramadı. Çünkü Katolikş dünyasından çekindi. Ama Afganistan'da durum öyle de il! Rusya, hiç birğ Hıristiyanın Afgan müslümanının imdadına ko mayaca ını biliyor. Biliyor ve onunş ğ için ya dırıyor napalm bombalarını mücahidlerin üstüne...ğ Lübnan'daki Müslüman-Hıristiyan mücadelesinde, hiç bir Müslüman devletin
  3. 3. do rudan Müslümanlara yardım etmemesine kar ı, bütün Hıristiyan devletleri,ğ ş Lübnan Hıristiyanlarına yardım etmektedir. Lübnan'ı kana bulayan Laik (!) Fransa’nın Ermeni katillerine kar ı takındı ış ğ ho görü, basit bir hadise de ildir ve öyle nitelendirilip, geçi tirilemez. Biz kabulş ğ ş etmezsek bile, Fransa’nın bu tutumu, Haçlı zihniyetinin, ça ımızda misyonerğ faaliyetlerine ve onların gizli eylemli faaliyetlerine dönü tü ü bir akımın meyvesidir.ş ğ Sözü uzatmadan unu tekrar etmek isteriz ki, esas gayeleri Hz. sa'nın iste i dı ındaş İ ğ ş da olan bu emperyalist misyonerleri iyi tanıyalım. Ta ki Allah'ın emir büyüdü ü gibiğ onları kendimize rehber edinmeyelim! “Ey imân edenler, Yahudileri de, Hıristiyanları da kendinize yâr (ve üstünüze hâkim) edinmeyin. Onlar (ancak) birbirinin yâranlarıdırlar. çinizden kim onları dost (veİ hâkim) edinirse o da onlardandır. üphesiz Allah o zâlimler güruhuna muvaffakiyetŞ vermez” (Maide sûresi, 51). .İ S. Sırma G Rİ İŞ Meseleye istedi imiz kadar insanî ve ilmî olarak yakla maya çalı sak bile, Hıristiyan-ğ ş ş Batı dünyasını, öteden beri Orta-Do u slâm dünyası üzerindeki emperyalist emelleriğ İ inkâr edilemez.. Her ne kadar bu emperyalist emeller, 19. ve 20. yüz yılda sadece ekonomik bir sömürgecilik olarak görülüyor ise de, bunların kökeninde Hıristiyan dünyasının, kendisi için kutsal saydı ı Kudüs ve çevresine egemen olan slâm varlı ını ortadanğ İ ğ kaldırma dü üncesi yatmaktadır. Nitekim bu dü ünce XI. yüzyılda ba latılan ve hâlâş ş ş devam edegelen Haçlı Sava larıyla uygulama alanınaş konmu tur (1).ş Bilhassa XVIII. yüzyıldan itibaren, Hıristiyan Batı dünyasının, slâm dünyasınaİ yöneltti i sayısız sava lar yanında yeni bir metodu uygulamaya, daha do rusuğ ş ğ önceden de uygulanan bu metodu hızlandırmaya ba ladı ını görüyoruz ki, buş ğ metod, Hıristiyan misyoner faaliyetleridir. (1) C. Brockelmann, Histoire dcs Peuplos et des Etats Islamiqu-es, Paris, 1949, s. 190; Gaston Wiet, Grandeur de I'Islam, Paris, 1961, s. 178; Alfred Dugan, The Story of the Crusades, London, 1969; Eric Mac-ro, Yemen and the Western World, since 1571, London 1968, s. XI. üphesiz böyle küçük bir çalı mada, bütün misyoner faaliyetlerinden, söz etmemizŞ ş imkânsızdır. Bunun için, sadece konuya açıklık getirmesi bakımından, çok kısa ve genel olarak bu faaliyetlerden, ve daha sonra bu faaliyetlerin ngiliz misyonerleriİ tarafından Yemen'de tatbikat alanına nasıl kondu undan söz edece iz.ğ ğ slâm dünyasının her tarafında oldu u gibi, Yemen'de de misyonerler, bilimİ ğ adamı, kâ if, doktor kılı ına girerek faaliyetlerini sürdürüyorlardış ğ (2) . 19. yüzyıl sonlarında Yemen'e giden Fransız E.P. Botta adındaki misyoner, eyhŞ Yasin'in bölgesine girmek için kendini doktor olarak tanıtmı tır. eyh Yasin, onun buş Ş hilesine kanmı ve onu doktor olarak kabul ederek kendisine yardımdaş bulunmu tur. E.P. Botta bu konuda unlan yazmaktadır: “Zira bu, ara tırmalarım içinş ş ş öne sürme e mecbur kaldı ım bir bahane idi... Üstelik, asıl ve uydurma amaç için buğ ğ yörelere ilk gelenin ben olmadı ımı ö rendim (3). Botta'nın bu ifadesindenğ ğ anla ılıyor ki, kendisinden öce gelenler de, asıl amaç ve kimliklerini gizlemi lerdir.ş ş
  4. 4. Bu turist misyonerler, öyle bir kanaat uyandırmı lardır ki, her Batılı'ya doktorş gözüyle bakılmı tırş (4) . Claudie Fayein, Paris'te verdi i bir konferansta, Yemenlileriğ kandırdı ını açıkça itiraf etmi tirğ ş (5) . Fransız misyoner te kilatları adına Yemen'eş giden Fayein, bu amaçla oralara kitap ve bro ürler götürüp, Batı Hıristiyan kültürünüş a ılamaya çalı mı tır. Fayein telkin etti i Batı kültürüne ba lanmayanların daha ziş ş ş ğ ğ yade Kur'an e itiminden geçmi olanlar arasından çıktı ını söylemek teğ ş ğ (6) ve öyleş devam etmektedir: “Yemen'de memleketimin (yani Fransa'nın) kültür elçisi gibiydim... Kadın olmam, bana daha fazla avantajlar tanıyordu. Bir Fransız atasözünün dedi i gibi, bir eyi sunu biçimi verilen eyden daha önemlidir... Buğ ş ş ş ekilde kadın ve çocukları muayene için kolayca haremlere girip ara tırma yapıyor,ş ş müslüman erkekleri muayene ederek de onların Avrupalı kadını yakından tanımalarını sa lıyordum”ğ (7) . Üstelik C. Fayein doktor de ildi!ğ Bu misyonerler, devamlı olarak, Osmanlı Devleti'ni sömürücü, kendilerini de bu sömürüden kurtarıcı (libe-rateur) olarak gösteriyorlardı (8) . A. Bardey, bir da lığ Yemenlinin kendisine öyle dedi ini iddia etmekte, veya -dememi se bile- demi gibiş ğ ş ş göstermektedir: “Que le na-srani (chretiens) vienent done, nous le aiderons âş ş chasser les Turcs” (9) . (Artık u Hıristiyanlar gelsin; biz Türkleri kovmak için onlaraş yardım edece iz).ğ Misyonerlerin, devamlı olarak i ledikleri konulardan birisi de, Osmanlı Devletini'ninş slâm medeniyetini geriletti i iddiasıydı.İ ğ Batılılar, Araplara öyle diyorlar dı:ş “Önceleri slâm, güzel ve mükemmel bir medeniyet olup; ilim, iir, sanat veİ ş icadlar barına ı iken, Osmanlı'yla beraber O'na gerileme, cehalet ve kısırlıkğ girmi tir”ş (10) . Avrupalılar, devamlı olarak Araplara, Türkleri kötülemi ler tıpkı Türlere, Araplarış kötüledikleri gibi,- ve bu iki slâm unsurunu birbirinden uzakla tırmayaİ ş çalı mı lardır, Osmanlı Devletiyle anla ma yapmaya hazırlanan Yemenli eyh Hasan,ş ş ş Ş o sırada misafiri bulunan Fransız misyoner Botta'ya bu barı hakkındaki kanaatiniş sordu u zaman, Botta öyle cevap verir:”... ben Türklerin samimiyyetineğ ş inanmıyorum. Onlar sizi aldatacak ve her zamanki gibi davranacaklardır” (11) . Botta, “Bu konudaki dü üncelerini korumaları için Araplara verdi im ö ütlerin gere i gibiş ğ ğ ğ etkili olmadı ına her zaman üzülece im” demektedir.ğ ğ (12) Misyoner taktiklerinden birisi de, tebdil-i kıyafetti, Arabistan'a bu ekilde girmi olan bir miyoner unları yazmaktadır: “ am'a vanrş ş ş Ş varmaz, sırtımdaki redingotu attım ve bir Arap gibi giyindim. Arap gibi ya ıyor, onlarş gibi yiyip içiyorum. Arabın nasıl dü ündü ünü biliyor, ona göre hareket ediyorum.ş ğ Bedevi dostum olmu tu.ş te seyahat edilmesi, ara tıma yapılması son derece zorİş ş olan bu ülkelerde batılı olmanın sırrı budur.” (13) . Bu misyoner turistlerin amaçları, Osmanlı Devletince de bilindi i haldeğ (14) ciddi bir tedbir alınmamı tır. Bu konuda hükümete sunulan, Fazıl Alevi imzalı bir arizadaş unları okuyoruz: “Bazı ecnebilerin Ceziretu'l-Arab'da bir takım eyhi kandırarakş ş kendi taraflarına çalı malarını sa lamak için, bir kaç seneden beri sarf etmekteş ğ oldukları çalı malar neticesi, bir kaç sene sonra oralarını dahi benzeri hilelerle kendiş memleketlerine katmak fikrini alenen siyaset sahnesine çıkaraca ından üpheğ ş olmadı ından ve Ceziretu'1-Arab ise slâmiyet'in merkezi olan Hicaz kıtasiyle di erğ İ ğ
  5. 5. Arap ülkelerine biti ik olup, Allah göstermesin yabancılar onlara tasallut edecekş olurlar ise, türlü fenalıklar zuhur edece i ve bu halin düzeltilmesinin çok zor olaca ığ ğ açık bulundu undan i bu önemli i in imdiden dikkate alınması ve itina gösterilmesiğ ş ş ş arzolunur (15). TUR ZM VE M SYONERLERİ İ üphesiz turizm, hiç bir devletin bigane kalamayaca ı bir vakıadır. Turizm, dünyanınŞ ğ çe itli yörelerinde ya ayan insan topluluklarının birbirlerini tanımaları için, adetaş ş zorunlu olarak uymaları gereken bir sosyal harekettir. slâm Dini, Allah yolundaİ seyahat edenlere yardımı bile te vik eder.ş Ne varki, turizm denen bu akımın zararlı olmaması gerekir. Aksi takdirde turizm, o safiyane mânasını kaybedip, siyasi bir örgüt halini alır. te ülkemize gelen bir takım turizst kafilelerine -özellikle Hristiyan ayin veİş festivallerine katılmak için gelenlere- kar ı müteyakkız olmamız gerekir. Aksiş takdirde, bugün ayin veya festival düzenledikleri yerlere yarın sahip çıkmaya kalkı ırlar. Tıpkı Efes, Demre'de ki Noel ve Van gölündeki Akdamar kilisesi gibi...ş Yeri gelmi ken, her sene ülkemizde Demre'de (Antalya'da) kutlanan Noel Babaş enliklerinden sözetmekş istiyorum. Bilindi i gibi Noel, Hıristiyanlarca kutlanan bir bayramdır. Dolayısıyla, buğ bayramla ilgili bilgileri ncil'de aramamız gerekir. Oysa ki, incil'de Noel diye birİ kelime geçmemektedir. Yâni Noel, Hz. sa zamanında kullanılmı birkelimeİ ş de ildir. Hatta Hz. sa'dan iki üç asır sonra dahi kullanılmamı tır. Hıristiyanğ İ ş kaynaklarına, ansiklopedilerine, kitaplarına göre, Noel bayramı, putperestlik dinlerinde Hıristianlı a geçmi bir adettir. Bu inanca göre, Mısır dinlerinde,ğ ş yunan dinlerinde, hatta ran dinlerinde, güne tanrısına bir bayram, bir hediye,İ ş bir ikramda bulunmak için 25 aralık günü bir tören yapılırdı ki, bu noel'dir. Koyu Hıristiyanlar, Noel bayramını kabul etmeyip, kutlamazlar; bunun putperest dinlerinden kalma bira-det oldu unu kabul ederler. Ancak , ilk defa Almanya'dağ iki yüz yıl önce kutlanmaya ba lanan bu adet, bütün Hıristiyanlarca kabulş edilmi tir. te, çam a acı kesme adeti o zaman ba lamı tır. Her sene 25 aralıktaş İş ğ ş ş kutlanan (ermeni kilisesi 6 ocakta kutluyor) bu putperest adet Hıristiyanların dı ına da ta mı tır.ş ş ş Hıristiyanlar, bu putperest adetini daha sonraları Hz. sa'nın do um günü olarakİ ğ te'vil etmi lerdi ki, gerçekle bir ili kisi yoktur. Çünkü bu konudaki Hıristiyanş ş kaynaklarının herbiri ba ka bir tarih vermektedir. Fakat znik konsilinde 25 aralıkş İ olarak karar alınmı tır.ş Peki bu kadar karma ık olan Noel'in Demre ile ne alakası var?ş Eski adı Myra olan Demre, Romalılar devrinde önemli bir ehir hüviyetine sahipti.ş Hristiyan rivayetlerine göre milâdi IV. yüzyılda adı Saint Nicolas olan bir Hıristiyan azizi Demre'ye gelir. Saint Nicolas, tarihi karanlık efsanevi bir ahsiyettir. Demre'de heykeli yapılan bu ne oldu u belli olmayan ahıs, Noel'leş ğ ş karı tırılmı tır. Çünkü, milâdi IV. yüzyıla ait olan Saint Nicolas, Hz.ş ş sa'nınİ do umu, Noel baba adeti ili tesadüf ettirilmek istenmektedir ki, tarihen bu mümkünğ de ildir. Demek istedi im o ki, Demre'nin Noel ile hiç bir ilgisi yoktur. Dolayısiyleğ ğ Demre'de yapılan fesitvale de, “Noel baba festivali” demek hatalı bir eydir. Birazş
  6. 6. önce Saint Nicolas'ın Noel'le ilgisi olmadı ını belirtti imiz gibi, Demre'de bunlarğ ğ adına yortular, festivaller düzenlemek, tarih uydurmak gibi bir ey olur. Fakat bunaş ra men, Demre 'de yapılan “1. Uluslararası Noel Baba enli i” (Aralık 1981)'ne katılanğ ş ğ Papa temsilcisi, yâni onun stanbul temsilcisi Katolik Ba piskoposu Pierre Dubois,İ ş orada yaptı ı konu mada “Saint Nicolas'yı anmak üzere burada toplandık” demi ,ğ ş ş bunun bir Hıristiyan ayini oldu unu belirtmi tir.ğ ş Gerçi Turiz Bakanlı ı bunun, turist celbetmek üzere tertipendi ini söylemi tir. Fakatğ ğ ş biraz önce belirtti im gibi, Papa temsilcisi, bunun ayin oldu unu belirtmi ; hatta buğ ğ ş giri iminden dolayı Turizm Bakanlı ımıza te ekkür etmi tir (Hürriyet gazetesi, 7. 12.ş ğ ş ş 1981). Fakat bu gibi tavizler, döviz yerine tehlike getirir. Yarın, Saint Nicolas ASALA örgütü veya Hıristiyan Demre'yi kurtarma örgütü diye örgütler ortaya çıkar; ortalı ı teröreğ bo arlarsa sorumlu olmayacak mıyız?ğ Demre'de Noel baba enlikleri yapılmakla kalınmamı tı; Saint Nicolas adlı hıristiyanş ş azizinin iki metre boyundaki heykeli yapılmı . Heykelin etrafı adeta tescil edilmi tir.ş ş nsan kendi kendine u soruyu yöneltiyor:İ ş “Acaba bu hıristiyan azizinin heykel parası nereden çıktı?”. in vahametini o günkü gazete haberlerinden ö reniyoruz: Bu hıristiyan azizininnİş ğ heykeli, Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulundan bir ö retim üyesine yaptırılmı tır.ğ ş Acaba kaç senenin döviz geliri, bu heykelin masrafını çıkarır? imdilik Demre'de hıristiyan yoktur. Ama biz onlarŞ için böyle dini ayinler (di er adığ enlik veya festival) hazırlarsak, orada kendili inden bir Hıristiyan cemaatış ğ olu ur. Tıpkı Meryem Ana diye uydurulan da gibi... Biz saint Nicolas kilisesiniş ğ ihya edersek, Hıristiyanlar oraya papaz da gönderirler, rahibe de! Bir grup da te ekkül ettirdikten sonra, hak istemeye kalkı ırlar; huzurumuzu kaçırırlar!ş ş Belirtmek istedi im di er bir husus da udur: Bu noel baba enlikleri sırasında,ğ ğ ş ş Demre'de temsili bir noel baba yapılmı , bu Noel baba denizden karaya çıkıncaş öyle hitabetmi : “Size dostluk ve barı getirdim”. imdiye kadar hangi Hıristiyanş ş ş Ş bize dostluk ve barı getirdi?ş Ermeni katillerini besleyen Fransız hıristiyanları mı bize dostluk ve barış ö retecekler? Ermenilerin Van gölündeki Akdamar kilisesini biz ihya edelim;ğ onlar da bizi öldürsün! Ne kadar güzel dostluk ve barı !...ş Di er bir hususu ilâve etmek istiyorum: Saint, aziz demektir. Yani biz onlarınğ azizlerine heykel dikiyoruz! Hıristiyanlı a hizmet! Bütün Avrupa'yı gezdim, hiçğ bir yerde bir Müslüman heykeli göremezsiniz. Fatih'e, Alparslan'a; Selahaddin-i Eyyubi'ye, Hz, Ömer'e heykel mi yaparlar? Tabii ki, yapılsın demiyoruz ve yapmalarına da kar ıyız. Ama biz de onların azizlerine heykel dikmeyelim!ş Di er bir konu da, Selçuk'taki Meryem Ana efsanesi ile Efes'tir.ğ Güya Hz. Meryem, Selçuk'taki yüksek bir da ın tepesindeki kilisenin yanındağ medfundur? Fakat tarihen, Hz. Meryem'in oraya gömülmedi i sabittir.ğ Hıristiyanlar, Meryem Ana denen yeri, bir rüyayla tesbit etmi ler. Do rusu çokş ğ güzel!. Rüyalarına Efes girdi, aldılar. Yarın rüyalarında stanbul, Erzurum'uİ görmiyeceklerini nasıl garantileriz? Hıristiyanlar, rüya görmekle kalmıyor, rüyasını gördükleri yerleri, parayla dahi olsa alıp, kendilerine mal ediyorlar. Bülbül da ındaki bu uydurma kiliseye çok güzel bir yol -milyonlar harcanarak-ğ
  7. 7. yapılmı tır. Hâlbuki o kiliseyi ziyarete gidenlerden alınan paralar oraya yerle miş ş ş olan papazlara verilmektedir. O yörenin Hıristiyan mülkü yapılı ını, yani satınş alınarak tapu edili ini, Samiha Ayverdiş (Misyonerlik Kar ısında Türkiye,ş stanbul,İ 1969, s. XXIV, dip not 1.) tapu sicillerine dayanarak öyle naklediyor:ş “Bugün, Ku adası Tapu Tescil Memurlu u kayıtlarına göre hududları: arken, dereş ğ Ş yolundan Ceneviz harabeleri ve Ceneviz mezarı ve Karakayalı ve Çalıklı tepeden; imalen, Ceneviz kalesinin tepesi ve Kapuluya giden yol; Garben, Arvalya'ya gidenŞ yolun hizasındaki ka-raça lık tepesi, dere ve yol; Cenuben, Kapulu deresi veğ Arvalya'ya giden yol ve kilise yıkıntısı olarak kayıtlı, eski kayda göre 1000 dönüm 29. 4.1955 senesindeki yeni kayda göre (919) dönüm tutarındaki ve 55.000 kuruş de erindeki arsa, yani bugün Meryem Ana Evi denilen yerin bulundu u Bülbül Da ı,ğ ğ ğ tapu kayıtlarının yüzlerce dönüm fazlasını i gal etmek suretiyle, asıl adı “ Panaya ka-ş pusundaki Kilisenin Restorasyonu ve Ya ama Derne i” iken 26. 8.1967 tarihindeş ğ “Hazreti Meryem Ana Evi Derne i” adını alan bir dernek adına Ku adası Tapu Tescilğ ş memurlu unun 1326 Te rinievvel (1909 Ekim tarih ve 14. Sıra,) 19. numaralığ ş kaydıyla Fransız tabiiyetli Lazarist külliyesi mütevvellisi ve Ba rahibi Mösyö Josesf B.ş Gabriel ismine tescil edilmi tir.ş Ayni tapu kaydı daha de i ik ekilde aynı Tapu Memurlu unun 29. 4.1955 tarih veğ ş ş ğ Cilt: 63, Sayfa: 49, No: 30 Yevmiye No: 424 sayılı tescilerinde ve daha önceki sa- hifelerde de mevcuttur. Bunların dı ında, Bülbül da ı eteklerinde ve bu yukarıda kaydetti imiz arsanınş ğ ğ civarında talyanlar ve di er Hıristiyanlar tarafından bir hayli arazi satın alınmı iseİ ğ ş de, tapu kayıtlarını teker teker zikretmek ve miktarlarını yazmak maalesef mümkün olamadı. te bu ekilde memleketin topraklarım alıp tapula tırıyor, sonra da, “buralarİş ş ş bizim” diyerek, anar i ve terör çıkarıyorlar. Yani memlekette anar i ve terörş ş varsa, bunun sebebi Batı'da ve Batı'dan gelen fikirlerde aranmalıdır! Yine turizm adına, memleketin nasıl hıristiyanla -tırılmak istendi ine dairş ğ gazetelerden (16) u haberi okuyoruz:ş “Fatih Çar amba'da bir mahalle muhtarı, etrafını çevirerek avlu yaptı ı camiş ğ arsasına “Meryem Ana” heykelîni dikti. Yaptı mız ara tırmaya göre, Fatih, Beyce iz Mahallesinde, eskiden Zincirliğ ş ğ Mescidi diye adlandırılan, ancak bakımsızlık yüzünden yıkılıp harabe haline gelen caminin arsası, mahalle muhtarı Mustafa Sezgin tarafından, cami harabesinin son kalıntıları da temizlenerek etrafı çevrili avlu durumuna getirildi. Mübarek Ramazanın ilk gecesinde buraya bir “Meryem Ana” heykeli dikildi. Bu garip ve tüyler ürpertici olay kar ısında çevredeki Müslüman halk a kınaş ş ş dönerken, Muhtar Mustafa Sezgin, gayet so ukkanlı olarak, sözkonusu yerinğ tarihi bir harabe oldu unu, evinin biti i inde olan bu vakıf yerini para harcayarakğ ş ğ düzeltti ini daha da güzelle timesi için bu heykeli buraya dikti ini itiraf etti.ğ ş ğ Cami yeri olan bu vakıf arsasına heykel dikmenin hiç bir sakıncası olmadı ınığ zaten Müslüman mezar ta larında da sarıklı kafalar bulundu unu, bu heykelin deş ğ aynı ekilde de erlendirilmesi gerekti ini söyleyerek “Ben aynı zamanda tarihiş ğ ğ e yalar alıp satıyorum. Elime geçen bu tarih hazinelerini mahalleme hizmet içinş harcıyorum. Aslında bunun gibi bir tane daha vardı; “Eros Heykeli”. Onu geceleyin gelip kırdılar.
  8. 8. Misyonerler Nasıl Yeti tiriliyor?ş Günümüze kadar, slâm ülkelerinin çe itli yörelerinde faaliyet gösterenİ ş misyonerlerden sadece ngiliz (protestan) olanları üzerinde durdu umuz için, buİ ğ çalı mamızda yalnız bunların yeti tirilmesi üzerinde duraca ız. ngilizş ş ğ İ misyonerlerinin hepsi, Londra'daki Protestan Misyoner Merkezi tarafından yönetiliyordu. Bu misyonerlerin nasıl yeti tirildiklerini ve nasıl faaliyet gösterdiklerini anlamakş için, imdi sözü, Sultan Abdülmecid zamanında Bahriye kaymakamlarından olanş kaptan Mustafa Bey'le, misyoner Mr. John'a bırakalım (17). Mr. John öyle söze ba lar:ş ş “Azizim Mustafa Efendi, Protestan Mezhebi dünyanın en do ru ve sahih mezhebiğ diyemem, çünkü herkes dinini do ru addeder de imân eyler, fakat mevcudğ dinlerin en kayıtsızı, serbesti ve sâdesi ve en ziyâde medeniyete sevk edeni Protestan dinidir. Protestanlı ın her türlü noksanlarıyla beraber dahil oldu u birğ ğ kıt'ada intizâm, mükemmeliyet ve güzel idare görülür. Bu mezhebin sa-likleri azimperver ve fedakârdırlar. Hıristiyanlı ı sadele tiren ve bir takım bo itikadlarığ ş ş kaldıran Protestanlı ın inti arı için ne tasavvur olunursa kâffesini yapmakta zerreğ ş kadar teehhür ve terâhi (tembellik) göstermezler. Geni bir te kilâtlarış ş yapılmı tır; hatta ngiltere'de gayet kuvvetli ve zengin ve son derece faal birş İ milyon cemiyeti vardır. Bu cemiyet tasavvurunuzun fevkinde i ler görmektedir.ş Buna emin olunuz ki ngiltere millet ve Hükümeti bu cemiyete te ekkülİ ş borçludur. Zira dört yüz milyon halkı ngiltere'ye ba layan ve onlara tanıttıranİ ğ miyon cemiyetidir; bununla beraber ticaret ve servet toplanmasında ngiltere'yi hakimİ kılan bir kuvvettir. Misyonerler Halid b. Bermeki'nin (18) o lu Fazl'a ait olan ve ciddenğ kelâm-ı kibar addedilen “akıllı olan, elindekini muhafaza edip, bugünün i ini yarınaş bırakmayandır” nasihatına göre hareket etmeye mecburdurlar. Ellerindekini güzel muhafaza etmekle beraber bugünkü i lerini yarına bırakmak gafletinde bulunmazlar.ş Misyonerler çocuk iken hizmete alınırlar, ifâ edecekleri vazifeye göre ilmen, ahlaken ve fikren yeti tiriliyorlar; öyle ki: ngiliz Misyon Cemiyeti her sene bütün rü tiye mektepleriş ş İ ş çocuklarının zekilerinden- tabii babalarının rızasiyle- ihtiyaca göre otuz kırk talebe ayırarak himayesine alır, onları kabiliyetlerine göre üçere, be ere ayırarak dünyaş ülkelerinin kendilerince lüzum hissedilen mıntıkalarına sevk ederler. Meselâ ikisini Türkiye'ye, üçünü Nubî'ye (19), dördünü Hindistan'a, üçünü Tibet'e, be ini Rusya'ya v.s.ş yerlere serpi tirirler. Bu çocuklar o memleketlerdeki sefaret veya konsolosluklara tevdiş edilirler. Bilumum ngiliz sefaret ve konsolosluklarında misyon cemiyetinin mükemmel talimatıİ vardır. te bu talimata göre çocuklar büyütülür, okutulur, ö retilir ve yeti tirilirler. 'Benİş ğ ş ve arkada ım Herbert on ya ında iken Misyon cemiyeti tarafından stanbula' gönderilmiş ş İ ş idik. Do ruca sefarethanemize gittik. Sefir beni sefaretğ kavvası, Cihangir'de sakin Ali A aya teslim etti ve u tenbi-hatta bulundu: “Ali A a, bu çocu un ismi brahim'dir veğ ş ğ ğ İ senin o lundur. Herkese öyle söyleyeceksin. Aylık olarak sana on lira (20) verece iz. Buğ ğ para ile çocu u mağ hallenizin mektebinde okutacaksın. Ve tıpkı kendi soyundan olmu çocu un gibi yedirecek, içirecek ve giydireceksin, adetiniz nasılsa öyle terbiyeş ğ eyliyeceksin. Ayda bir kerre geceleyin sefarethaneye getirip bana göstereceksin!”
  9. 9. dedi. Kavvas Ali A a da kolumdan tutarak beni hanesine götürdü ve zevcesi Gülsümğ Hanıma teslim ederek: “ te sana evlât getirdim, bunu büyüteceksin” dedi. Don,İş gömlek ve entari yaptılar ve giydirdiler ve güzelce yapılmı iki takunya alarakş aya ıma geçirdiler ve bir gün elime on paralık kâ ıt helvası sıkı tararak mahalleğ ğ ş çocukları arasına salıverdiler. Bir kaç ay kadar sıkıntı çektim; Türkçe bilmedi im içinğ kimse bana ehemmiyet vermiyor ve dilsiz diyorlardı. Beni mezeliyorlardı(?); evde daima Türkçe görü üldü ü gibi, devam etti im dille konu an olmadı ından yavaş ğ ğ ş ğ ş yava kulak dolgunlu uy-la Türkçeyi ö renmeye ba ladım. Ak am üzeri evimizinş ğ ğ ş ş önüne toplanan çocuklarla top oynamaya ba ladım. Bir sene sonra çocuklarınş eleba ısı olmu tum. Mektepte de Hoca Efendi teveccüh göstermeye ba ladı. Sesimş ş ş iyi ve gür oldu undan Amme cüzünü güzelce okuyordum, hatta ezberledim.ğ Derslerimde ileri gittim. Yalnız bir parça yaramazca idim. Akranıma nisbeten param fazla oldu undan kuru yemi ve kırmızı eker alıp cebime koyardım, tamğ ş ş arkada larımdan birisi Kur'an okumaya ba ladı mı, bir meyve veya eker a zıma atarş ş ş ğ ve apur upur yerdim. Kur'an okuyan çocuk da yutkunmaktan okuyamazdı. Bunuş ş gören Hoca Efendi de elindeki sırı ı ba ıma indirmek isterdi; o esnada yanlarımdanğ ş birine süratle yatar ve sırık darbesini biti i imdeki oturan arkada ıma pe keş ğ ş ş ş çekerdim. Hoca Efendi güzel sözlü bir zat idi Hiç hatırımdan çıkmaz bir kere u beytiş okuyarak beni sırık daya ına çekti.ğ O kadar yer, o kadar yer, o kadar yer ki yemi Bo ulur Kur'an okurken bu bizimş ğ hayvan ibi Hocamdan arasıra iltifat da görür idim; hatta defaş atla hakkımda talebeye kar ı “Ulan tembeller, içinizde u san yılan kadar çalı anınız yoktur” gibiş ş ş taltifkârâne sözler kullanırdı. El-hâsıl, bu ekilde ibtidai ve Rü di dersleriniş ş gördükten sonra Beyazıt Camii erifindeş Müderris Palabıyık Ali Efendi'nin ders halkasına dahil oldum. Cübbem, pabuçlarım, sarı ım pek ho ve muntazam veğ ş temiz idi. Yolda tesadüf edenlerin hiç biri bir ker-re olsun bana yobaz demedi. Daima çelebi çocuk derlerdi. Te bihim elimde, kitabını koltu umda, evdenş ğ medreseye ve camii erifeş ve dershaneden eve gider ve gelir; geceleri derslerime çalı ır idim. Küçücük ve sarı sakalımı taramak için im ir tara ım veş ş ş ğ pak di lerim için küçük misva ım cebimden ve divitim belimden eksik de ildi.ş ğ ğ Validem Gülsüm Hanım beni yatırıncaya kadar uyumaz ve daima zihin açıklı ığ için dua eder idi. Ali A a'nın çocu u olmadı ından ben Gülsüm Hanım'ın özğ ğ ğ evlâdı daha do rusu gözünün nuru idim.ğ Sarf, Nahiv,'Avâmil, Kâfiye, Mantık, Tasavvurât, Tasdikât, Kelâm, Fıkıh, Tefsir ve ilâ ahire gibi bir çok kitapları sırasiyle okudum ve ö rendim.ğ Arkada larımdan okuyanlar pek çok idi, fakatş ö renenler bir kaç ki iden ibaret idi.ğ ş Fransızca ö renme hevesine dü tüm. Birğ ş müddet aradıktan sonra Dellâl o lu Dikrân Efendi isminde bir Ermeni buldum. Buğ zat iyi Türkçe ve Fransızca biliyordu. Bu zatın, evine gitmeye ve ders alma a ba ladım. Ders veri i o kadar mükemmelğ ş ş idi ki az bir zaman zarfında Fransızca konu ma a da muvaffak oldum. Arapçaş ğ dersinde arkada ların içinde birinci idim. Hocam'a öyle suâller yöneltiyordum kiş bazen kendisini bile dü ündürüyordum. Sonunda ismime bir de Zeki'lik ilâvesiyleş çalı malarım takdir edildi. Ve bu isim ile ödüllendirildim. Câmi'dersini ikmâlş ederek icazet aldım yâni Sünnî bir müderris oldum. Ya ım da otuzu bulduş Dersaadet'e (yâni stanbul'a) geli imden icazet alıncaya kadar her ay bir kerreİ ş geceleyin sefarethaneye gider ve sefirin iltifatına mazhar olurdum. ngilizce,İ
  10. 10. Fransızca, Türkçe ve Arapça okur-yazar oldu umdan Bab-ı Alî'ye devamağ ba ladım. Hariciye Nezâreti tercüme kalemine me'mûr edildim; maa ım 500ş ş kuru oldu. Bir gün ngiltere Sefiri Sadrazam Re id Pa a'yı ziyarete gelir. Sözş İ ş ş arasında, “sefaret kavvası Ali A a'nın mahdumu brahim Zeki Efen-di'nin 5000ğ İ kuru maa la Bâb-ı Ali'ye cirâ buyuruldu- unu teb ir ettiler memnun oldum,ş ş ğ ğ ş te ekkür ederim” der. Sadrazam Pa a da, “tercüme odasına bir kaç kâtip almı larş ş ş hangisi oldu unu bilemiyorum, ça ıralım da bir kerre görelim” buyurur. Beniğ ğ huzurlarına çıkardılar. Re id Pa a iltifat etti ve o günden itibaren siyâsi ve hariciş ş lerde beni çalı tırdı. ngiltere sefarethaneye ben gönderilir idim. Az zamanş ş İ zarfında maa ım 2000 kuru oldu ve Hariciye'de tercüme odası ba halifesiş ş ş oldum. Misyon Cemiyetinden gelen bir emir üzerine Londra'ya dönü üm lâzımş geldi inden, sakal ve bıyıklarımı tra ettirdikten ve o güne kadar giydi imğ ş ğ elbiselerimi çıkararak bir Avru-palı kıyafetine girip ba ıma bir silindir apkaş ş geçirdikten sonra de erli arkada larıma veda ederek ngiltere'ye döndüm. Yeniğ ş İ eklim tabii beni tanıyanları hayrete dü ürdü.ş ş Misyon Cemiyetinden Herbert'e tevdi edilen vazife Bekta î tarikatını ö renmekş ğ oldu undan benim gibi yeti tirildikten, yani Sünnili i, Dört Mezhebe ait bilgileriğ ş ğ ö rendikten sonra Konya'ya gönderildi. Herbert, ngiliz-li e taban tabana zıdğ İ ğ olarak güzel sözlü, en ve kurnaz idi. Rind me rebli i sever ak amcılı a bayılır,ş ş ğ ş ğ dünyalı a ehemmiyet vermez, kimse aleyhinde a zını açmaz, her eyi “Eyvallah”ğ ğ ş diyerek ho görür bir adam oldu undan tab'an Bekta i idi. iire meraklı olanş ğ ş Ş Herbert, Türkçe, Arapça ve Farsça bir çok kasideler mersiyeler, medhiye-ler ezberine almı idi. Sırası dü tükçe onlardan birini okurdu.ş ş Mr. Herbert'in Müslümanca ismi Muhammed Ali idi. Muhammed Ali her ak amş kahvahâne ve bozahâne-lere devam etti. Orada rastladı ı adamlarla dost oldu.ğ Çünkü Türkiye'deki meyhanelerden bir iki kadeh rakı yuvarladıktan sonra insan önüne gelenle dost olur. Her-bert hemen her gece dostarına ikramda bulundu ve bu yolda bir çok paralar sarf etti. Ba lar bir miktar döndükten sonra Herbertş bütün maharet ve dirayetini ortaya koyarak hâzırûnun “corde vibrante”larına, can alacak noktalarına temas eden sözleri sarfına ba lar ve akabinde bir iki mersiyeş okurdu. Herbert'in her hali dostlarının sevgisini çeker ve kalplerini kazanırdı. Erenlerden biri “Adına kurban olayım Muhammed Ali, imânım, sen tab'an canlardansın ham ervahlar arasında yerin yoktur noksanın nasîb almamaklı ındırğ haydi Pîr evine gidelim, o merasimi de yapalım, “olsun bitsin” dedi; oradakiler bu teklifi alkı ladı. Herbert, yâni Muhammed Ali de “hay hay gidelim canımaş minnettir ehl-i beyte, âl-i 'abâ'ya canım feda” dedi. ki üç gün zarfında usûldenİ olan nevaleler düzüldü ve hediyeler hazırlandı. Mangırlar istif edilerek Pîr evine gidildi. Ayinler icra olundu. Herbert yahud Muhamed Ali Tarikât-ı Bekta iye'ye in-ş tisâb etti. Sonralan tarikatta Halife derecesine kadar çıktı. Herbert burada idi; hatta geminiz Fulmos'a geldi i zaman sizi ziyarete beraberce gelmi idik. Birğ ş hafta önce icabetti i için Londra'ya gitti. Onun ile in allah Londra'da görü ürüz.ğ ş ş te böylece misyoner yeti tirilir. Hindistan'da, Çin'de, Belucistan'da hatta o çetinİş ş Afganistan'da, Afrika, Amerika, Avustralya'da ve bu kıt'aların en ücra kö elerindeş adalarda, hülasa dünyanın her noktasında bulunmu bizim gibi yeti tirilmi veş ş ş oralardaki mezhepleri, örf ve adetin, akaidin âlimi ve ahidi olmu bir çok zatınş ş
  11. 11. biraraya gelmesiyle husule gelmi cemiyete Misyon cemiyeti denir. Bu cemiyetinş zahiri vazifesi Protestanlı ı ne r ve ta'mim etmek gizli görevleri ise ngilizğ ş İ siyaset ve menfaatini tem'min için ke fiyatta ve te vikâtta bulunmaktır.ş ş Mustafa Efendi iyi bilki ne bir insan, ne de bir hükümet hâl ve anını tanımadı ı birş ğ arazide, ahlâk ve 'adâtı-nı bilmedi i bir halk ve kabile arasında uzun müddetğ kalamaz. Çünkü tarihen sabittir ki, körü körüne istilâ edilen yerlerde çok durulmaz. ngiltere elindeki yerleri pek güzel bildi i gibi istilâ eyliyece i kıt'alan evvelceİ ğ ğ tedkikle ö renir. Ondan sonra siyasi vasıtalarla i ini hazırlar; bir gün de ansızın orayığ ş istilâ eyler ve o kıt'aya girdi i zaman bir ecnebi evine de il kendi hanesine giriyorğ ğ gibi girer. Sizin bilmeniz lâzım gelir ki Hz. Muhammed (s.a.v.) de civar kabâil ve hükümetleri ara tırmadan katiyyen geri kalmamı tır. Misâl olarak derim ki: ke if içinş ş ş gerek Hudeybiye müzâkeresinin (21) devam etti i on gün zarfında Mekke'ye veğ gerekse Bedir vakasından (22) evvel am'a adamlar göndermi tir. Fakat ngilizlerŞ ş İ faydalı eyleri asla unutup ihmâl etmezler ve ayırım yapmaksızın gelip geçen büyükş adamların tavsiyelerine uyarlar. ngilizler so uk kanlıdırlar, hareketleri de yava tır.İ ğ ş Kendilerinden gayrisini be enmezler; fakat her i te evvelce uzun uzadıyağ ş dü ünülmü bir program dahilindeş ş hareket ederler amma muvaffak olurlar veya olamazlar ona bir ey diyemem. Emin ol ki yüz sene sonra yapılacak bir i inş ş tertibatı bugünden dü ünülmü hazırlanmı tır. Bu gibi hizmetlerde Misyonş ş ş Cemiyetinin pek çok gayreti mesbûk olur. (23) dedi. Mustafa Efendi macerasını anlatmaya öyle devam ediyor: “Bu hikâyeyi dinlerkenş içimden ngilizlere o kadar bahriyeli küfürleri atıyorudum ki ekserisinin yakasıİ açılmamı tı. Biz uykuda iken ngilizler bezlerini dokuyorlar, biz ise uyandı ınızş İ ğ zaman o bezlerin pazara çıkarıldı ını görüyoruz. Günün birinde bütün masraflarğ Mr. John'a ait olmak üzere Londra'ya gittik ve gayet mutantan bir otele nazil olduk. Mr. John'un o lu Ernest de beraber idi. Bu zeki çocuk yanımdan ayrılmazğ ikide birde, “Mustafa Efendi, babam sizi çok seviyor ne olur Protestan olsan da Allah'ın lütfuna, mükâfatına mazhar olsan, dünyada Protestanlık kadar kolay bir din yoktur” der idi. Ben de Protestanlı ın ne oldu unu ö renmeden nasıl dinğ ğ ğ de i tiririm bir kerre tahkik edeyim, ö reneyim do rulu una aklım ererse olurumğ ş ğ ğ ğ derdim. Mr. John misyoner dairesine gitti ve ba kanlarıyla görü tü Otele geriş ş dündü, ak am üzeri Misyoner Cemiyeti Reisi ve evvelce ismini zikr etti imizş ğ Herbert ve di er bir zat ziyaretimize geldiler. Üçüncü zat Misyon Cemiyetininğ Farmason ubesinin müdürü imi . Bunlar bizi ertesi gün için Misyon Cemiyetininş ş resmi dairesine davet ettiler. Daireyi ziyaretten sonra ak am üzeri Misyonş Reisinin hanesine gidece imizi ve ak am eme ini orada yiyece imizi anladım.ğ ş ğ ğ Reisle Farmason ubesi müdürü gittiler. Herbert ve Mr. John yanımda kaldılarş (24). ngiltere'ye giden müslümanlar hemen eldeİ edilmeye çalı ılıyor.ş Müslümanların ngiltere'de nasıl kandırılmaya çalı ıldı ı hakkında yeniİ ş ğ buldu umuz bir yazmada (25) da unları okuyoruz:ğ ş “ bu misyonerlerden Mister Nebit ile lakve, yâni Let Hause (26) nâmında iki zatİş
  12. 12. Doik Port ve Playmouth'a devama ba layıp, Protestanlı a te vik etmek üzere,ş ğ ş rast-geldiklerini ve gözlerine kestirdikleri subay ve erleri arkada lı a ve adış ğ geçen yerde ihtiyaçları için satın alacakları e yayı göstermek ve pazarlı ınış ğ kolayla tırmak için vasıta olma a ve güzel gazinolara götürüp ikram etmeyeş ğ ba ladılar. Artık asker, kendi aralarında, bunların kendileri hakkında olanş ikramlarım ve yardımlarını ve fasih Türkçe bildiklerini birbirlerine uzun uzadıya anlatmaya ba ladılar. Ve âdeta askere bir hâl geldi ki, çar ıya çıktıklarındaş ş ihtiyaçlarını elde etmek için bunları kö e-bu-cak behemehal aramaya koyuldular”ş (27). Misyonerler bu ekilde arkada lık temin ettikten sonra, kazanmak istedikleriniş ş seçip yeme e davet ederler. Mustafa Bey bu konuda da unları yazıyor:ğ ş “...bizi en evvel Mr. Nebit kar ıladı. Bir hayli iltifat ve musahabetten sonra, i imiş ş bitirip yanımda olan askerleri gemiye gönderinceye kadar yanımdan ayrılmadı ve bendenize kemâl derecede izhârı memnuniyet ederek “dinner” yâni ak amş yeme ine evlerinde yememi teklif ederek ve o sırada Lakve dahi yeti ip kemâl-ığ ş nezâketle kabul etmemi teklif ve rica eylediklerinden, muvafakat-la evlerine azimet eyledim” (28). Misyonerler önce esas gayelerini gizliyor, akada lı- ı daha samimi bir hâle getirmekş ğ için, elde etmeye çalı tıkları kimseler ve milletlerine kar ı olan ngiliz hayranlı ını (!)ş ş İ ğ a ılıyorlar. Sergüze tte unları okuyoruz:ş ş ş “...yemek için evlerine gittimse de, Protestanlı a dair hiç bir konu ma cereyanğ ş etmeyip, o gün yalnız yemek ve ikram ile ngilizlerin hakkımızda olan teveccühleriniİ ve Türkleri pek çok sevmekte olduklarından bahsedildi. Yemekten sonra bir kaç saat istirahattan sonra, geceki tiyatroya davet ederek birinci mevkiye muhsus bir adet dahi bilet de takdim edilmi ise de, geceleri dı arıya çıkmak için subaylara müsaadeş ş olunmadı ı için mezkûr bileti iade eyledim. Bu hususa son derece taac-cub ederek,ğ “bizim, de il subaylar, askerlerimiz dahi nöbetçi olmayanlardan her kim izin talebğ ederse müsaade olunur. Zira bizim memleketimizde e lencelerin cümlesi gecelereğ hasrolunmu tur. Hususiyle imdi kı mevsimidir” deyince, “artık bu hususta beniş ş ş mazur tutunuz. n allah gündüzleri görü ürüz” cevabıyla vedalı ıp çıktım” (29).İ ş ş ş Misyonerler gayelerini tahakkuk ettirmek için, Türk Sefaretine dahi tesir yapabiliyorlar. Bu konuda da unları okuyoruz:ş “... buna ne dersiniz? ki gün geçmeden süvarimize sefaretten bir telgraf gelip, “askerİ ve subaylardan, nöbetçi olmayanlara gece niçin dı arıda gezmeye müsaadeş etmiyorsunuz? Bunlar, nâmus-ı askerî dairesinde cambaz oyunlarına gitsinler”. Bu telgraf nâme üzerine artık her gece arzu edenlere müsaade olunmaya ba ladı; ve biş zim Mr. Nebit hazretleri artık her gece kendince arzu eyledi i kimseleri iskeleğ caddesinde kar ılayıp istedi i mahalle götürmeye ba ladı” (30).ş ğ ş Misyonerler, daha küçük ya larda iken, slâm dünyasına gönderilir, ve Müslüman dinş İ ve adetleri ö retilerek, müslümanların nasıl sömürülecekleri; veya en azından nasılğ Hıristiyanla tırılacakları ö retilir. Mustafa Bey, bu konuyu da hatıratında öyle dileş ğ ş getiriyor: “... bu Mr. Nebit ile bir ak am evine gidip musaha-bet üzere iken, bunun slâmîİş ş İ ilimlere olan vukufiyeti ve lisanındaki fesahati ile konu ması merakımı mucip olarak,ş bu kadar kemâle seyahat ile mi, yoksa tahsil ile mi muvaffak olduklarını sual eyledim. fâdesini de öyle beyân eyledi: Kendisi Londra'nın Misyoner cemiyetininİ ş ark dilleri Profesörü Mösyö Harlet'ın mahdumu olup, kendi akâid-i diniyyeleri tedrisŞ
  13. 13. zamanının haricinde buna tekellüme medar olacak cümleler okutup yadırdıktan sonra, bunlarda görmü oldukları zekâ ve iktidarı cemiyetlerince takdir ederek, bunuş on üç ya ında çocuk oldu u halde, 1834 milâdî yılında stanbul ngiltereş ğ İ İ Sefarethanesine gönderdiler. Burada, Sefarethaneye devam eden Türk kâtiplerinin mazereti altında okumak ve Türkçe konu mayı ilerletmek için ismini Tahsin tesmiyeş edip Sefarethane kavvaslarından Hüseyin A a'ya evlad-ı mânevi suretiyle teslimğ edilerek ve bir hayli talimat verilerek evine gönderdiler. Bu minval üzere Tahsin nâmındaki küçük misyoner, Hüseyin A a'nın Tophane'de Karaba mahallesindekiğ ş evine, iki sene kadar gündüzleri Sefarethaneye ve geceleride Hüseyin A anın evineğ devam eder. Ve mahalle çocuklarıyla beraber oyun ve arkada lık ile sair çocuklanndaş fark olunmaz denecek lisanını temizledikten ve okuyup yazmayı tahsil ettikten sonra Hüseyin a a vasıtasiyle Fatih Dersiamlarından Hopa'lı Ömer efendiye çömezlik etmekğ ve kendisi gelip almadıktan sonra eve dahi müsaade olunmaması için tenbihât-ı ekîde ile teslim olunup, bunun yeme vs. si için dahi aylık be lira verilece ini adış ğ geçen Efendi'ye söyledi i anda, Hocanın etekleri tutu up, de il çömezlik, hocağ ş ğ çocu a çömezlik edercesine dört sene ihtimam eder” (31).ğ Türkçe ve arapçadan sonra da misyonerlere Farsça ö retiliyor. Bu konuda dağ Mustafa Bey'in Hatıralarından u satırları okuyoruz.ş “...Adı geçen Tahsin Efendi, okudu u derslerde o derecede malumat sahibi olmu tuğ ş ki, ders halkalarında-ki talebe arkada ları bunun sualine aciz kaldıkları gibi, Hocasış Ömer Efendi dahi, bunun kemâline ve tahsilatında olan maharetine hayran olurdu. Mumaileyh Tahsin Efendi, câmi derine geldikte, derin gayrı zamanında bir miktar Mesnevi görmek üzere, Sultan Selim civarında vâki Mesnevihâneye devam eylemesi için hocasından müsaade istihsâl ederek, kabulü için dahi aracılı ını niyaz edip, oğ dahi bunu götürüp Mesnevihânedeki Zeki Efendi'ye kabul ettirip, derse devam ile, de il Mesnevi, Farisinin her bir künhünü ve bazı ran ulemâsı, mumaileyh Zekiğ İ Efendi'ye gelir, Tahsin Efendiyle muhasebeye tutu up Arapçada olan kuvveti ve dinîş meselelere olan vukufu hasebiyle bunları pabuçsuz kaçırırmı ...” (32),ş Misyoner Tahsin o derecede yeti iyon ki, eyhül slâmlık bile ona layık görülüyor.ş Ş İ Nitekim medreseyi bitirdikten sonra ngiliz Sefaretinde çalı mak isteyince, hocasıİ ş Ömer Efendi ona öyle diyor:ş ...”Ulemamız meyânında sen mümtazsın. Niçin gidip gavura hizmet edeceksin, ve Daire-i Me ihatça ( eyhülislâmlık Makamı) dahi ismin malumdur. De il on be liraş Ş ğ ş yakında ya Kadıasker veya Fetva Emini olmaklı ınız kuvvetle me'mûldur. Bu i tenğ ş vazgeçmenizi sizden temenni ederem.” (33).Hocalar, ngiliz Sefaretine götürülüp,İ oradan eyhül slâm'a te'sir ediliyor. Bu konuda da yazarımız unları diyor:Ş İ ş “... hocalarını ikna ve razı ederek stanbul'da buİ lundukça hocalarını unutmayaca ını ve sefir hazretleriğ ne dahi tavsiye eyledi ini beyân ederek, götürüpğ sefir hazretleriyle görü türdükte, sefir, hoca efendiye kemâl derecede hürmet edipş ell ngiliz lirası dahi atiyye verİ dikten sonra!” Te ekkür ederim hoca efendi, sefarethş - anemiz bendegânından Hüseyin Kavvas'ın mahdumu Tahsin Efendinin tahsiline büyük himmet eylediniz. Yarın in allah eyhülislâm Efendi hazretleriyle görü üp,ş Ş ş zatınızı hem tavsiye ve hem de ne yolda taltif eylemeleri lâzım ise ifâ buyursunlar” diyerek muazzezen Hoca Ömer Efendi ile veda eder Filvaki ertesi günü eyŞ hülislâm Efendi huzuruna celb ile ve bir hayli iltifattan sonra, hem rüûs ile hem de fetva emini muavinli i ile talğ tif eder” (34). Yeti en misyonerler, faaliyetlerde bulunmak üzeş re, slâm ülkerlerineİ
  14. 14. gönderiliyor. Hocasını ziyarete giden Misyoner tahsin ona öyle söyler:ş “Efendim, iktidarım Londra'ya kadar aksetmi ve Hindistan'da olan slamş İ ahalisinin kesreti hasebiyle oranın vali divan efendili ine elli lira maa la tayin olunğ ş - dum; ve gelecek hafta Trabzon tarikiyle azimet edece im. Artık orada muhabereğ ederiz” diyerek veda edip ferdası hafta Hindistan'a azimet eyledi” (35). Yazarımız Mustafa Bey, misyoner Let Hause, yâni Hayri Bey hakkında da unlarış yazıyor. “...Bu dahi, milâdî 1843 yılında ngiliz Sefarethaneİ si Türkçe kâtiplerinden Ferhad Efendiye evlad-ı manevi suretiyle teslim olunup, ismini Hayri tesmiye eylemi ler. Buş defa on üç, on dört ya larında oldu u halde, Aksaş ğ ray'daki hanesine götürüp,uzun zaman ora mahalle çocuklarıyla dü e kalka ve mahdumuyla mektebe devamş ederek, on be ay bu minval üzere devamdan sonra, lisanında ecnebi oldu una dair aslaş ğ eser kalmayıp, slâm çocuklarından ayırt edilmez derecede fesahat-ı lisaniyyeyeİ kemâliyle vukufiyet peyda ve istihsâl-ı ma'lûmat eyledikten sonra, Cerrahpa aş Medresesinde on-onbe talebeye ders vermekle me gul Amasyalı Hafız Kadriş ş Efen-di'den geceleri “ zhâr” dan bir ders alma a müba eret ederek bir hayliİ ğ ş dersini ilerlettikten sonra, münferiden Ayasofya dersiamlarından Hacı Zihni Efendi'nin kü âd etmi oldu u derse devam etmeye ba lamı tır.” (36).ş ş ğ ş ş Sadrazam Mustafa Re it Pa a yardımcı oluyorş ş Ba ka misyonerlere de oldu u gibi, ngilizlere olan yakınl ı hasebiyle Mustafaş ğ İ ğ Re it pa a misyoner Hay-ri'ye de iltifat etmi , ve onu 1200 kuru maa laş ş ş ş ş Sadaretin (Ba bakanlı ın) en kilit noktalarından biri olan tercüme kalemine tayinş ğ ettirmi tir (37). Üç sene sonra da, maa ı 4700 kuru a çıkarılmı tır.ş ş ş ş Misyoner Hayri Bey, bu konuda o kadar mesafe ka-teder ki, daha sonra el kitabı haline gelecek olan Lügât-ı Osmanî'yi bile kaleme alıp, bastırır ve yüzbinlerce nüsha satar (38). Mustafa Re it Pa a'nın vefatından sonra, stanbul'da fazla kalamayan Hayri Beyş ş İ (Lethause), nihayet ngiliz tebaasında oldu unu ilan ederek, Londra'ya döner. Neİ ğ gariptir ki, casus olarak Osmanlı Sadareti'nde Çalı mı olan bu ngiliz'e, Osmanlış ş İ makamlarınca herhangi bir müeyyide uygulanmamı tır. Uygulanamazdı da...ş Çünkü onu oraya tayin ettiren, Devletin ba ı olan Sadrazam Mustafa Re it Pa aş ş ş idi. Kütüphane nâmı altında stanbul'da misyonerİ faaliyet merkezleri kuruluyor. Misyonerlerin bu faaliyetlerine dair de Mustafa Bey'den unları okuyoruz:ş “ bu Misyoner Cemiyeti, dünyanın her bir beldesinde birer kütüphane tesis ve kü adİş ş eyledikleri gibi, stanbul'da dahi bir kütüphane kü adına kıyam edip, ngilizİ ş İ Devletini, Devletimiz ile halisane, yâni suret-i zahirde lehinde bulundu u zamanlarğ ki, tarihimizin 265 ve milâdın 1845-46 senelerinde ve Kati'nin sefirli i ve Re it Pa ağ ş ş merhumun sadareti sırasında, Tahtakale civarında Balatacı Hanı biti i inde büyük birş ğ
  15. 15. kütüphane ku at etmi ler ve bir hayli zaman burada icray-ı mel'anet ve bir çokş ş kimseleri protestanlı a aldıktan ve cemiyetlerini ço alttıktan sonra, i bu binağ ğ ş bunlara küçük gelip, terk ile, Fincancı Yoku unda gayet geni ve derununda bir deş ş büyük kilise te'sis ile büyük birde kütüphane kü ad eylemi lerdir ki, stanbul'da olanş ş İ misyonerler ve protestan-lar bu mahalde toplanırlar. u kadar söyleyebilirim ki,Ş meraklı olan bir adam bir pazar sabahı i bu binanın kapısının etrafında ak amaş ş kadar dola sın; baksın ki buraya nasıl adamlar devam ediyor. Ol vakit i tamamiyleş ş anla ılır (39).ş Arkada lık ilerledikten sonra, dinî tekinaâtş ba lıyorş Mustafa Bey'in arkada ı misyoner Mr. Nebit sohbetlerinin bir bölümünde, kendisineş öyle diyor: “Seni çok seviyorum ve ailem halkı seni pek ziyade seviyor. Bu husustaş verecek oldu um reyimi kabul edip, Cenâb-ı Ru-hü'1-Kudüs'ün kanıyla seniğ temizleme i aretini aldık. Bizim dinimizde pek muhterem bir zat olaca ınız...” gibiş ğ buna benzer papaz a zı bir çok hezeyan ettikten sonra, “senin gönlünü dahi Hz.ğ Ruhû'l-Kudüs'ün ruhani eliyle sıvadı. Ve gönlüne ilham bıraktı. Bu da ra'nâ ve malumunuzdur” deyince ziyadesiyle canım sıkıldı. Fakat red cevabı olarak “Benim gönlümde senin beyan etti in eylerden hiç bir eser yok. Hiç bir ey değ ş ş hissetmedim” dedi imde, “öyleyse yarın erkence te rif buyurunuz ki, size gösterecekğ ş hikmet pek çoktur” deyip, konu mamıza son vererek, vedâ ettim.”ş Ertesi günü mecburen, Mr. Nebit'in evine gittim, (burada benim müracaatım beyhude kıyas olunmasın. Çünkü bunların hal ve niyetlerini ve bu yolda sarfetmek-te oldukları efkârlarına vakıf olmaklı ıma ziyadesiyle merak eylemekte oldu umdan bunlarığ ğ böylelikle bi'l-i fâl slâm hakkında emel ve efkârlarını ke fe muvaffak oldum). öyleğ İ ş Ş ki: Yukarıya çıktı ımda ne göreyim? On kadar papaz üç kadın benim geli imiğ ş bekliyorlar. “Good Morning” a inalı ı ile geçip bir sandalye üzerine oturdum. Arapş ğ lisanı profesörü dahi burada mevcut oldu undan, bir-iki kelâm, yalan-yanlığ ş a inalıktan sonra Mr. Nebit: “ te Mustafa Efendi, zatınızı bu zatlar ziyarete geldiler.ş İş Senin için imdi Cenâb-ı Hakk'a ve Hz. Ruhû'l-Kudüs'e münacaat edece iz. Zatenş ğ zatınızda görmekte oldu umuz kemâle göre bu kadar külfete hacet yok ise de beisğ yok. imiz daha kuvvetli olmu olur”, der demez bunların cümlesi kıyam ile dizİş ş çöküp sandalyaların hasırları üzerine yüzlerini kapayıp,tamam yarım saatte ziyade murakebe eyledikten sonra kıyam edip oturdular, ve bana hitaben: “Nasıl Mustafa Efendi, Cenâb-ı Ruhû'l-Kudüs mübarek eliyle gönlünü sıvadı mı?” “Bi'1-bedahe, “hayır, hiç bir ey hissetmedim, ne olacaktı ki?” der demez, amanş efendim, Lady Nebit etaretle bunlara o kadar güldü ki, tarif edemem”. (40).ş Yine Mustafa Bey'in hatıratında (41), Protestan yapılmak istenen kimselerin Londra'daki Misyoner Merkezine götürüldüklerini ve orada kendilerine nasıl dav- ranıldı ına dair teferruatlı bilgiler okuyoruz.ğ Türkleri mutlaka Hıristiyanla tırma gayreti.ş in esas ilginç taraflarından bir tanesi de Türklere özel ehemmiyet verilerek,İş
  16. 16. Türklerin mutlaka Hıristi-yanla tırılmasını sa lamak için gösterdikleri gayrettir. Mr.ş ğ Nebit adındaki miyoner, yılba ına tesadüf eden görü melerinde, Mustafa Bey'eş ş unları söylüyor:ş “...Mustafa Efendi, öyle beyân ederimki, yarın sabah, yâni pazar günü bizimş yılba ıdır. Bu senenin birinci günü pazara tesadüf eyledi inden bayramımızda buş ğ günü pek mukaddes ittihaz eyledik. Onun için Türklerin ngilizler hakkındaİ göstermekte oldukları muhabbet ve ngilizlerin slâmlar dan görmekte olduklarıİ İ hürmet ve riayete mukabil, bütün ngiliz kavmi, büyük bir ittihad ile ve kemâl-ı hulûsİ ile bu sabah bütün dünya yüzünde ne kadar Protestan kilisesi varsa, cümlesinde Türklerin hi-dayet-i ilâhi için ve kudsiyet-i Hz. Mesih'e nailiyetle Protestan olmaları için büyük bir dua etmekli imizi, dünya yüzünde ne kadar Protestan kilisesi varsa,ğ cümlesine iki ay evvel, umumiyetle birer emirname gönderildi. Yann sabah erkence James gelip seni otelden alarak, cemiyetimiz dairesinde olan kiliseye götürecektir. Kabul buyurup te rif ediniz ki, orada cümlemiz zatınızış bekliyece iz.” dedi. (Gördünüz mü herifin yedi i haltı.) Burada bir hayli dü ündüm.ğ ğ ş Reddetmek i ime elvermedi. Bunların vaki olacak hareketlerini görmeye lüzumş görerek kabul edip veda ederek otele avdet ettim. Daha afak vakti olmadan otelci ve bizim James oda kapısından isbat-ı vucud eyleyipş beni uyandırdılar. James: “-Aman Mustafa Efendi, çabuk elbisenizi giyiniz, zira vakit geçiyor.” deyince ben, “-bir kahve ve sigara içmeden hareket edemem. “ der-demez, otelci hemen fırlayıp bir anda elinde bir tepsi oldu u halde içeri girdi ve mükemmelğ surette süt, kahve ve peksimet getirip ortaya koydu. Cümlemiz birlikte içtik. Otelci dahi beraber olarak hareket eyledik. Kiliseye geldik; içeriye girerken Hûda hakkı için yüre im çarpma a ba ladı. Hem gönlüm içeriğ ğ ş girmeyi asla istemedi. Fakat nâçâr olarak içeriye girdim O esnada James: “-Aman Mustafa Efendi, fesini çıkar.” deyû teklifte bulununca, pederin Mr. Nebit: “-Hayır Mustafa Efendi, sen onun lakırdısına bakma, buyurunuz. “ deyip beni mihrabın önüne götürüp özel bir mevki gösterdi. Bir hayli kimseler, kimi ngilizce, kimiİ Türkçe, kimi Arapça a inalık eylediler.ş Kilise gayetle büyük ve gayetle müzeyyen olup, i bu binanın asar-ı atikadan oldu uş ğ yek nazarda görünüyordu. Ortadoks veya Katolik kiliseleri gibi etraf ve eknafın-da hiç resme müteallik bir ey olmayıp, yalnız mihrabtan ortaya do ru gayet müzeyyenş ğ ve musanna' bir salib (haç) ve Hz. sa'nın maslûb (çarmıha gerilmi ) ve mücessemİ ş ekliyle mü ekkel bir salib vaz'olunmu . Bundan ba ka dinlerine müteallik hiç resimş ş ş ş yoktur. badetleri kamilen armonika ile mevzun kasaid te annisi ile, sonradan cümlesiİ ğ murakabeye kapanıp mihrapta ayakta dini nasihatlerde bulunan papazı dinlemek etmek ve bazen dahi orta yere konmu sahibi kutsamaktan ibarettir. stavrozş İ çıkarmak hiç adetleri de ildir.ğ Ba'dehu Türklerin Protestan olmaları hakkında okunacak duanın matbu' bir nüsha risaleleri tevzi olunup yine armonika ba layarak i bu duayı ses ile mevzun suretteş ş okumaya ba ladılar. Yalnız bazı beyitlerin nihayetlerinde gelen My God (Tanrım) veş Hristos ve Türk ke ilmelerini ve bazılarını anlayabiliyorum. bu dua hitam bulduktan sonra, yine murakabeye kapanıp sonradan malumumİş oldu u üzere, cemiyet reisi olup sakal ve bıyı ı metru gayet büyük i kembeli,ğ ğ ş ş tahminen yetmi ya larında bir adam, mihrabda bir kelime irad edip bir veyaş ş birbuçuk dakika sükût edercesine yarım saatten ziyade iradı arasıra nutka devam
  17. 17. etti. Bundada “Türk biraderlerimiz” yollu irad eyledi i kelimeler anla ılıyordu.ğ ş bu dua ayinleri hitam bulduktan sonra, kiliseden dı ın çıktık ki, tamam saatİş ş alafranga onbire gelmi ” (42).ş Mustafa Efendi Misyoner dairesine götürülüyor. “Bir hayli gittikten sonra daireyi mezkureye vasıl olduk. Yukarıya çıktık. Tabi Mr. Nebit bizi önce kendi dairesine götürdü. çeriye girdik; evvela bizi Mr. Hauz yaniİ Lakve kar ıladı. Burası büyük bir salon. Orada mevcut bulunan talebelerin hepsiş aya a kalktı. Mr. Nebit makama oturdu, beni dahi yanıba ında olan sandalyeye aldı.ğ ş Oturduk. Me er Lakve talebeyeğ “Molla Cami”den ders veriyormu . Bizim James dahiş halkaya dahil olup, bizim slâm usulü üzere diz çöküp oturdular. Tahminen buİ talebeler kırkı mütecaviz idi. Bunlann tahsilleri hem Türkçe'yi hemde Arapça'yı tahsil etmek oldu undan, bunlara Lakve Türkçe takrir edip ngilizce tarif eder.ğ İ Her talebenin yanıba ında kendisine mahsus birer “dictionary” (lügat) oldu undanş ğ talebe aldıkları takriri kaydederlerdi. Mr. Nebit dahi bunlara dersin ahkâmından Arapça bir hayli ibare okuyup Türkçe tarif ve bazı yerlerde ngilizce tarifat ileİ yollarını beyan eyledi. Artık bendeki korkunun derecesini sorunuz. Ya kalkıpta bana bir mesele sual edilse, orada halim ne olacaktı. Bereket versin ki, meseleye dair benden bir eyş sormadılar. Nihayet ders hitâm buldu. Talebe müzâkere odalanna girdiler. Mr. Nebit beni kolumdan tutup kendine mahsus olan odasına götürdü. Lakve dahi birlikte oldu u halde odaya girdik. O anda Mr. Hauz dahi geldi. bu odanınğ İş derunu camlı dolab ile çevrili olup içerisini tekmilen slâm akâid-i diniyyesine deİ rive ekserisi yazma ve cildlerinin üzeri slâm mücellitlerince cildlenmi , gayetİ ş mâhirâne yapılmı ve som yaldız ile tezyin olunmu . Bunların cümlesini banaş ş gösterip, devr-i Abbasî'den bu ana kadar Asya Kıtası ile Buhara ve Acem ve Hind ve Endülüs Kıtalarında zuhura gelen ulemay-ı uzamımız efendilerimiz hazerâtımn telif eylemi oldukları asâr-ı mukaddeseden olup bunların herş birerlerini isimleriyle beyân eylediler. Fakat bunlann isimlerini hatırda tutmak mümkün olur mu? Hususiyle ömrüm içinde isimlerini hiç i itmedi im veş ğ görmedi im kitablar. Lakin heriflerde bunları cümlesini okuyup manasınığ anlamaya iktidar var. Hem de nasıl mükemmel surette iktidar var? Mütahayyir kaldım. Burada bir suale lüzum görüldü. “-Bu kadar kütüb-ü âtikanın cem'ine nasıl muvaffak oldunuz?” cevaben: “-Yukarı çıkalım da asıl cemiyetimiz kütüphanesine gidelim Orasını görünüzde sonra da bunların cümlesinin icmâlen tarifatını size beyân edeyim.” Cümlemiz kıyam ile yukarı çıktık. Kütübhaneye girdik. bu kütüphanenin üzeri uzun ekilde bir kubbe olup, içi uzun ve geniİş ş ş bir mahal olup, bütün duvarları camlı dolaplar ve içerileri istif ile kitap dolu. Kapısından salonun sonuna uzanlamasına geni bir trebaza uzatılmı ve üzerineş ş bükme ve örselenmeye gelmez terse ve ceylan derisi üzerine yazılmı bir hayliş kitap eski el-yazması eserler istif olunmu . Bunlarla beraber Hz sa'dan sonraş İ havariler ile bunlann halifeleri olan Hiristiyan alimlerinin Hz. Mesih'i salib üzerine ne suretle salbeylemi ler ve nasıl itlaf eylemi olduklarını gösterir büyüklü-küçüklüş ş ve üzerleri cam fanus ile örtülü 100'ü a kın salib vardı.ş
  18. 18. Dört tarafa sıralanmı olan dolapların herbiri ise dünya yüzünde ne kadar kavim veş kabail ile edyân varsa, cümlesinin kitapları ile dolu ve ayn ayrı tertib edilmi veş kütüphanenin mihrab cihetinde, kütüb-ü slâmiyyeye mahsus olan dolabı açıp içindeİ küçüklü büyüklü 2000 kadar kitap mevcut. Bunlar arasında Hz. Osman (RA.) Efendimiz Hazretlerinin yazmı oldukları Kelam-ı Kadimlerden bir kıt'asış mevcut. Çıkarıp ziyaret eyledim. Bunlara kar ı yüzüme gözüme sürüp, kemâl-iş ihtiramla muayene eyledim. bu Mushaf m uzunlu u iki karı ve geni li i birİş ğ ş ş ğ karı tan ziyadece olup ka ıtları soluk, kına renginde ve yazısı ke îdeli sülüs veş ğ ş harekeden asla eser yok ise de pek açık okunuyor. irazesi ibri im ile kuvvetliŞ ş bendedilmi ve cildi geyik derisi üzerine ipek Buhara kuma ı yaptırılmı , sâde,ş ş ş güzel. Ba'dehu, Hz. Ali Kerremallahu vecheh (R.A.) Efendimiz Hazretlerinin kûfî hat ile yazmı oldukları Kelam-ı kadimlerden oldu unu bi'1-beyân çıkarıp elime verdi. Onuş ğ dahi kemâl-i ihtiramla ziyaret eyledim. Yazısını asla okuyamadım. Fakat kendisi alıp pek güzel okudu. bu Mushaf-ı erif, gayet eskimi olup Taha sûresinin beİş Ş ş ş satırından a a ı birbuçuk cüz kadarı noksan imi . bu Kur'an'm muhafazasına gayetş ğ ş İş itinâ gösterildi inden, Mushaf-ı erifin ölçüsüne göre yapılmı gayet imtizaçlığ Ş ş çekmece içerisinde muhafaza olunmaktadır. Ba'dehu di er bir kitab daha çıkarıp; i bu kitabın hacmi oldukça büyük arabiyyü'lğ ş ibare, bütün Ashâb-ı Kiram Efendilerimizin esmâ-ı eriflerini cami' olup her birilerininş evsaf ve dereceleri açıklanmı . Bunu bırakıp di er bir kitap daha çıkardı. bu kitapş ğ İş oldukça büyük, bu dahi Arapça yazılı olup Sahib-ü Saadet (SAV) Efendimiz Hazretlerinin, Hz. Ebu Bekr (RA) ile Mekke-i Mükerre me'den Medine-i Münevvere'ye hicretlerini ve Medine'de geçen vekayii ve Mekke-i Mükerreme'nin Fethini ve Hz. Ebu Bekr (RA) Efendimizin hilâfetinin nihayetine kadar olan vekayii mübeyyin olup, Hz. Talha (RA) Efendimiz tarafından tertib ve tenzim olunmu oldu unuş ğ açıklayan, cildinin üzerine yapı tırılmı olan yaftada Arapça olarak yazılmış ş ş oldu u görülmü tür. Kendilerinin rivayetleri dahi bu yolda olup sıhhatine itimâdğ ş ediyorlar. bu dolabın içinde, yalnız Kelam-ı Kadîm (Kur an) olarak otuzdan ziyade Mushaf-İş ı erif, di erleri tefsir-i erif ve kütüb-ü diniyyeye dairdir. Bunların içerisinde tir eŞ ğ ş ş ve ceylan derisi üzerine yazılmı hiç bir eser göremedim. Sordum,”-Yok.”ş cevabını verdi. Burada imtidat edin iki saatlik müddetle bu kadar mü ahadatım vuku bulup,ş havadahi karama a ba lamı oldu undan gitmeye karar verip dı arıya çıktık”ğ ş ş ğ ş (43). Misyoner Mason li kileriİ ş Misyonerlerin bir kısmı Farmason idiler (44). Hatta yukarıda geçti i gibi,ğ Londra'daki Protestan Misyoner cemiyetinin Farmason ubesi bile vardı. Yukarıdaş sözü edilen Kaptan Mustafa Bey, bu ubenin o zaman ki müdürü Mr. Vovilsteedş ile de görü mü ve bu konuda unları yazmı tır:ş ş ş ş “Mr. Vovilsteed ise, Tûr-ı Sina yarım adasıyla Arabistan'ı ve Nobi cihetlerini dola mı ve Uman ile Hadra-mavt'da hayli i ler görmü idi. Arapça ve Nobice'yiş ş ş ş güzel konu ur. Vovilsteed o kadar ketum bir adam ki, size ismim bile söylemez.ş
  19. 19. Gözlerinin gayet parlak ve hareketli olması, zekâsına bir alamettir. O havalinin siyasi, co rafî ve bibliyografyası hakkında yazdı ı eserler, ngiltere'de Fevkaladeğ ğ İ mazhar ve ra bet olmu tur. Vovisteedğ ş aynı zamanda güzel bir ressamdır” (45). Yukarıda sözünü etti imiz el yazma kitapta da bir ba ka misyoner olan James'in,ğ ş arkada ı misyoner Mr. Wayt'ın mason oldu unu söyledi ini tesbit ediyoruz. Sözş ğ ğ konusu yazmada, Hıristiyanla tırılmak istenen Mustafa Efendi adındaki Osmanlış subayı unları yazmaktadır:ş “Sabah olur olmaz bizim gayur James geldi. Odaya girip sobayı yaktı. Sonra da beni uyandırdı. Kalktım; oturduk. Mr. Wayt üzerine bir hayli sohbet ettik. Free-Mition (Farmason) Cemiyetini te kil ve kanunlarını tesbit eden bu zat oldu unu veş ğ parlamentoda meclisin aza-i daimisinden bulundu unu tefhim ve beyan eyledi.” (46).ğ Mason-Misyoner Wayt, stanbul'dakiİ faaliyetlerini anlatıyor. Adıgeçen Mustafa Efendi, Bu konuda da unları yazmaktadır:ş “Burada ö lene kadar oturduk; sohbet ettik. Çünkü hava pek sert ve gayet so ukğ ğ oldu undan daireye ö leden sonra gitmeye karar verdik. Vakit geldi; kalktık daireyeğ ğ gittik. Mr. Wayt bizi iki kere aratmı . Odasına girdik; çay geldi içtik. Musahabetiş sergüze te intikal ettirip, bidayetten ba layıp öylece beyan eyledi ki:” -1817ş ş ş tarihinde onaltı ya ımda idim ki, Türkiye Müslümanla-rmı adat ve ahlâk-ış milliyeleriyle, ulûm-u diniyyelerini tahsil için zekâvette birincili i haiz olmak üzereğ onbe kadar efendiye cemiyetimizce lüzum görünerek devam etmekte oldu umş ğ Oxford Üniversitesinden seçilerek onüç kadar talebe misyoner dairesine geldik. Bir sene kadar burada papazlık ilmi ile ibare okuyacak kadar Türk çe ve Arapça tahsilden sonra iki profesörün nezareti altında be talebe bir profesör ileş skenderiye'ye, sekiz talebe dahi di er profesör ile Deralîye'ye ( stanbul'a)İ ğ İ buradan azimet eyledik. 01 vakit yeniçeri alemi. Sefarethaneden bir yere ayrılmak mümkün mü. Sefirimiz (Sir Willi-am Adolf) bizim için sefarethanenin haricinde bir daire tertip edip ve Türk çocukları gibi bize elbise giydirip ve sûret-i mahsusada bizim için bir Arabi, bir farisî, ve bir yazı hocası tedarik ederek hiç ngiliz lisanını konu mamak ve Türk lisanını tamamiyle konu mak içinİ ş ş sefarethaneye müdavim Türk kâtibleri ve kavaslar ile dü üp kalkma a ba ladık.ş ğ ş Yazın dahi kavaslarla birlikte seyir mahallerine, oyun mahallerine devam ederek Türk çocuklarıyla ihtilat edip gezerdik. Arabi'den Nahve'e, Farisiden Gülistan'a kadar ders gördük. Hele Kur'an-ı belki yirmi kere hatmeyledim Artık biz ba ladık hocalarımızla birlikte Fatih, Süleyma-ş niye, Ayasofya, Beyazıt Camiilerinde okunan derslere devam etmeye ve ekseri camilerde abdest alıp cemaatle namaz kılmaya ve ras geldikçe vaazların takririni dinlemeye ve bir takım az ders görmü mollaların galatlarını ve yanlı takrirleriniş ş anlamaya ba ladık. Hele abdest ve namaz artlarını o kadar güzel ö rendik ki,ş ş ğ görü mekte oldu umuz ufak-tefek mollaları matederdik.” (47).ş ğ Mason-Misyoner Wayt Bekta i oluyor.ş
  20. 20. Mr. Wayt bu konudaki macerasını da öyle anlatıyor:ş “Bir gün sefir hazretleri sefarethanede olan misyonerleri ve bize memur olan profesörleri bir yerde toplayarak talebeleri dahi ça ırdılar. Sefir hazretleri bizeğ hitaben, “-Efendiler, Türkiye Müslümanlarında daha vâkıf olamadı ımız birçokğ dervi lik cemiyetleri vardı ki, bun lannda sülük eylemekte oldukalan hâl ileş hareketlerinde olan esrarlarının bilinmesine cemiyetimizce lüzum görüldü. Meselâ bir hayli tekkeleri gezdiniz. Zikirleriyle hareketlerini gördünüz. Fakat bunların içerisinde bir de Târık-i Nazenin nâmında Bekta ilik cemiyeti vardır ki,ş bunlar ayinlerini hiç kimseye göstermeyerek zaviyelerinde pek gizli içtima ederek icra ederler. imdi sizin her birerlerinizi birer tarikat dervi li ine sülükŞ ş ğ ettirece iz. Fakat bunda bir kaç sene tahammülün fevkinde mü kilâta tesadüfğ ş edeceksiniz. Velakin gayret-i milliye-niz icâbında tahammül edip vücuda getireceksiniz. Bu tarikatlara tayininiz için birer kur'a ka ıdı yaptık. te u kâseğ İş ş içinde duruyor. Talihiniz mucibince her birerleriniz bu kur'a kâ ıtlarından birerğ adet alınız. Ve kur'a ka ıtları içerisinde ne isimle yadolunacak isen onu dahağ derceylemi ler. Aldık; kimi Kadiri, kimi Rufaî, kimi Mevlevi, kimi Sa'di, kimiş Nak ı. Benim ile refikim olan Albert'e; benim ismim Veli, Albert'in ismi Ali olmakş üzere Bekta îlik zuhur eyledi. Kabul etmemek kabil mi. simlerimizi kur'amızş İ mucibince kaydettiler. Di er altı arkada ımızı evvel be evvel birer medreseyeğ ş yerle tirip büyük derslerde bulunmak için hocaya talebe verdiler. Bu meyândaş kendiliklerinden birer eyhe intisâb eylemelerini tenbih eylediler. Onlar gitti benş Albert ile sefarethanede kaldım.”. Mustafa Efendi'yi masonla tırmak için mason elbisesi giydiriliyor, para veriliyor.ş Mustafa Efendinin sergüze tinde unları okuyoruz. (Mr. Wayt, Mustafa Efendi ileş ş konu uyor):ş “Musahabetimizin halavetine dikkat ediniz ki, ak am olmu haberimiz yok... “-ş ş Aman Mustafa Efendi o lum, ak am daire kapanacak. Kalk gidelim. Bu geceğ ş seninle tiyatro alemi icra edelim. Zatınız ile görü mekli imş ğ gönlüme taze hayat vermi tir. Zira Türkiye'den ayrılalı, bir Müslümana tesadüf edip gönlümde olan meylş ve muhabbet mucibince arkada lıktan mahrum kalmı tım. Te ekkür ederim. Burayaş ş ş te rif ettiniz de görü tük.” A a ıya inerek mükemmel surette hazırlanmı olanş ş ş ğ ş landona binerek eve geldik. Mr. Wayt'ın damatları centilmenler de gelmi ler;ş oturduk. Dün geceki ahkâm gibi mükemmel eheng ile iki saat kadar e lendik. Sonrağ yemek yiyip salona çıktık, kanapenin üzerinde bir hayli çama ır ve bir takım elbiseş mevcut. Mr. Wayt bana hitaben: “- Mustafa Efendi, elbise ve çama ırlarınız geldi.ş Vakit de geliyor. Çoraplarınıza varıncaya kadar de i eceksiniz.” Hikmetini sualğ ş eyledim. “-Yanımda bu elbiseden gayrı elbise ile bulunmanız olamaz” cevabını verip acele etti inden mecburen elbiseleri giymeye ba ladım Ne göreyim;ğ ş masonlara mahsus gönye, pergel ve çekiç alâmet-i farikaları elbiselerin her bir parçasının yaka ve kol içerilerine renkli ipek ile i lenmi . Hele fanile, çama ır veş ş ş freng gömlekleriyle çorap takımı, boyun ba ına kadar kamilen düzine ile büyükğ bir bavul lebaleb dolu. Her ne ise, lâzım olanı giydik; a a ıya indik. Landonaş ğ cümlemiz binerek tiyatroya geldik. Tiyatro müdürü bizi kar ılayarak yukarıyaş çıkarıp, ayrılmı olan locaya girdik. Birkaç zat gelip Mr. Wayt'a ifay-ı ho âmedîş ş eyledikleri esnada bize de kemâli hürmetle iltifatta bulundular.
  21. 21. Tiyatroda olan kalabalık tahminimin fevkinde olup bu kadar halkın içinde, gürültü ve amataya müteallik hiçbir harekette bulunmaması dahi ba kacaş ş ayan-ı hayrettir. Perde aralarında birkaç kere çocuklar ile büfeye azimetimizdeş birkaç kemalli mösyölerle görü tük; ikramda bulundular. Elbisemde olan alametiş farika mucu-bince bunlar her ifâdeme “yes” kelâmıyla mukabelede bulunmaları hayretimi mucib oldu undan , hikmetini çocuklardan sordum. “-Sizde görmekteğ oldukları alamet, derecenizin yüksekli ini gösteriyor onun için,” diye vaki olanğ ifadelerine vukufsuzlu umu gizlemek için sükût ile mukabele eyledim.ğ Dördüncü perde istirahate biraz müsaadeli oldu undan bu kere büfeye Mr. Waytğ ile azimet eyledik. Büfede Mr. Wayt'ın hem akrabasından ve hem de Londra'da tahsil için birlikte hareket eylemi olup, skenderiyye'ye beraber gönderilmi olanş İ ş rüfekasından Prof. Mr. Dewey ile mülâki olduk. Hâl-hatır sormadan ve iltifat hususunda, konu tu u Arabçaya hayran olmamak mümkün de il. Mükemmelş ğ ğ surette konu maya ba ladık. Bendenize pek ziyade hürmette bulunup, konu maş ş ş esnasında aka yollu: “-Yâ Mustafa Efendi, Mr. Wayt Bekta iyyun, yu'refuş ş hazâl'mel'ûn'u kâfir?” (Mr. Wayt Bekta î olup, kâfir olarak bilinir) Mr. Wayt,ş Türkçe: “-Mel'un-u kâfir sensin kerata, onbe sene Mısır ve Sudan Müslümanlarış içerisinde seyahat eyledin. Hâlâ kâfirlikten vazgeçmedin” yollu bir hayli akala ıpş ş gülü tüler.ş ... Tiyatrodan çıktık. Beni otele bırakıp kendisi hanesine azimet eyledi. Gerek tiyatroda ve gerek arabada. Mr. Wayt ile musahabetimiz farmasonluk usullerinin ta-rifatı ile nihayet bulup, asıl emelim olan Bekta ilik hukukuna dair hiçbir eyş ş konu amadım. Her ne hal ise, yukarı odaya çıktım; lambayı yaktım. Birden neş göreyim? Mr. Wayt, bir bavul içinde olan fanila ve sair e yanın la-tafeti ba kacaş ş takdire seza. Bunun beraber bir para çantası içerisinde yirmibe adet ngilizş İ Lirası ile bir de kabulünü havi istirhâmname ve atiyye eyledi i e ya ile elbiseninğ ş kıymeti kırk lirayı mütecaviz. Bu kadar ikrama mütehayyir kaldım. (48) Masonluk dereceleri ve temeli masonlu ağ dayanan anar istlik.ş Bu konudaki bilgileri de, Mustafa Efendi öyle naklediyor:ş “Cumartesi idi. Sabah olur olmaz James geldi. Kalktım ve oturduk. Mr. Wayt'in göndermi oldu u e ya gözüne ili ip, “-Bunlar nereden geldi?” deyu vaki olan suliş ğ ş ş üzerine, Mr. Wayt'in göndedi ini beyan eyledim. E yayı kamilen gözden geçirip,ğ ş üzerlerinde olan alametleri görür görmez: “-Bunlar kamilen farmasonlara mahsus elbise olup, zatınıza cemiyetlerince büyük mertebe takdir etmi ler”ş “-Nasıl mertebe?” deyu vaki olan sualime, “-Farmasonlara mahsus cemiyetin usulü olan, cemiyetlerine kefaletle kabul eyledikleri adamı cemiyetlerinin dördüncü kılasına (sınıfına) idhal edip orada gösterilecek olan esrarlarını tefhim ve kabul ettirdikten sonra üçüncü locaya terfian, idlâl ederler. Burada dahi tefhimi lâzım gelen esrarlarını ö renip kabul ettikten sonra ikinci kılasa idhâlğ ederler ki, burada artık iyiden iyiye ıslâh olunmu hükmüne girer. Sonra da,ş buradan lüzum göründükçe birinci kılas azah ana geçer. te farmasonlarınğ İş
  22. 22. birincileri bunlardan ibarettir. imdi zatınıza vermi oldukları, alamet, ikinciŞ ş klasın yetmi üçüncü numarasını gösteriyor ki, farmasonluk cemiyeti dahilindeş olan dereceniz bu mertebeyi gösteriyor.” deyip bir hayli tafsilatta bulundu. Fesubhanallah, Protestanlık errinden kaçarken imdi ba ıma bir de farmasonlukş ş ş gailesi mi zuhur etti diyerek burada bir hayli dü ündüm. Bunların ellerindenş halâs olmak, buradan uzakla mamla müyesser olur. Fakat esrarlarına vakıfş olmak için mutlak, efkârlarına muvafık hareketten ba ka çare bulamadım. Buş babta ta-hayyürümü James'e hissettirmeyerek, imdi bu elbiselerin hangisiniş giyece imi sordum. Çocuk burada fakire pek hayırlı bir yol gösterdi: “-E er bizimğ ğ vermi oldu umuz elbiseyi giyecek olursanız, yarınki pazar günü kilisede isbât-ış ğ vücûd eylemeniz lazım gelir. Bu ise senin için pek mü kil bir i tir. Fakat buş ş elbiseleri giyerseniz bu be laların cümlesinden halâs olmu olursunuz. Çünküş farmasonlukta din ve mezhep üzerine asla müdâhale yoktur. Bu cemiyete dahil olan adam, hangi mezhepte bulunursa bulunsun mani de ildir. Yalnız bunların emelleriğ münhasıran kendi usullerini ve esrarlarının muhafazasından ibarettir. Onun için Londra'da bulundu unuz müddetçe bu elbiseleri giyerseniz, pek rahat eder ve herğ gitti iniz yerde hürmet ve riayet bulursunuz.” deyu vermi oldu u i bu malumattanğ ş ğ ş pek memnun oldum. (Mr. Wayt'ın hakkında pek hayırhane yararlıkta bulundu unuğ takdir ederek Cenab-ı Hakk'a ba kaca te ekkür eyledim. Ve hemen Mr. Wayt'inş ş vermi oldu u elbiseleri giyip James ile birlikte eve geldik. Aman efendim. Mr. Ne-bitş ğ ve madamasının bir hayret-i fevkalâde ile: “-Vay Mustafa Efendi, seni Mr. Wayt'a kaptırdı ımıza pek esef eyledik.” yollu bir hayli teessür ve teessüften sonra “Keskiğ onunla seni görü türme eydik” diye birçok telâ ve teessüfte bulundular. Bununlaş ş ş beraber pek memnun dahi oldular. Sebebini sual eyledim. “- ngiliz kavmi için umu-İ muyetle farmasonlu a mensub olmak daha elzem telakki olunur. Çünkü buğ cemiyetten istifâdeniz daha çok olacaktır. Zira bu cemiyette vazolunan vezaifın hasâisi büyüktür. “ deyince, vazifelerin nelerden ibaret oldu unun beyanğ buyurulmasını rica ettim. “-Anar istlik... Bu ne demektir, Onu da Mr. Wayt beyanş buyursun.” cevabıyla sükût eyledi. Biraz müsahabetten sonra kahvaltı edip daireye geldik. Mr. Nebıt kendi dairesine,bendeniz dahi Mr. Wayt'in dairesine girdim. Oturduk; hediye ve ikram mebla ı hakkında te ekkürümü arz ve paraya hacet olmadı ını beyan eyledimse de,ğ ş ğ “-Beis yok o lum. imdi zatınız garibü'd-diyardasınız. Belki ihtiyacınız vuku bulur veğ Ş halinizi de kimseye arzedemezsiniz. Onun için imdiden bir mü kilâta tesadüfş ş eylememeniz mülahazasıyla bu kadarcık bir hediye takdiminde bulundum. Bu mü lahazaya mebni beni mazur görünüz.” yollu o kadar garib vakalar tarif eyledi ki mest oldum. Badehu çay ısmarladı içtik.” (49). Mason Mr. Wayt Bekta ili i anlatıyorş ğ Bu konuda, Mustafa Efendi ile Mr. Wayt arasında u konu maya ahit oluyoruz:ş ş ş “-Vakit kaybetmeye lüzum yok, sergüze tinizden bir miktar beyân eylemeniziş temenni ederim.” deyince, “-Bizim, Bekta ilik aleminde geçen günlerim tarif ileş anla ılır bir keyfiyet de il ise de zatınıza icmâlen bir miktar beyân edebilirim. öyleş ğ Ş ki: Albert ile bana Bekta ilik isabet eyledi ini evvelce söylemi tim. Tekrarına hacetş ğ ş yok. Bendenizi “Pir Evi”ne yakın olmak üzere Konya'ya, Al-bert'i dahi, yani Derviş
  23. 23. Ali'yi Bolu taraflarına gönderme e karar verip nâmlarımıza, yani taba'ayı Devlet-iğ Aliy-yeden olmak üzere ngiliz emektarları evlâdı olmak hasebiyle, Dersaadet Sefiriİ tarafından Konya Konsoloshanesinin münhal olan kavaslı ına tayin olundu umuğ ğ hâvi, canibi saderetten evvelce celbetmi oldukları buyu-rultuyu elimize vererek,ş hemen ferdası günü Bursa tankıyla Konya'ya ve rafikımı dahi zmit'e sevkeylediler.İ Konya'ya vusulümde, do ruca konsoloshaneye azimet ve konsolos ile mülakat ederğ etmez: “- imdi seninle valiye gidelim. Seni, buyrultu ile valiye takdim edeyim. SonraŞ i kolaydır” diyerek kalktık ve vali pa anın huzuruna birlikte dahil olarak hâmilş ş oldu um buyultuyu takdim eyledik. Divân efendisini celb ile buyrultuyu kıraat, sonrağ da kayıt muamelesini ifâ eyledikten sonra, yine bize iade eylediler. Konsoloshaneye geldik. Kavas elbisesini giyip odamıza geçtik oturduk. Birkaç ay kadar ehrin herş tarafını nazar-ı tefti ten geçirip, tesadüf eyledi im bekta ilerle ünsiyet peyda etmeyeş ğ ş ba ladım.ş Bekta iler nerede bulunur? Meyhanelerde, artık ak amları ba ladım meyhanelereş ş ş devam ile heriflerin mükemmel mezelerle,demlerinin masraflarını tesviye eyledikçe, her ak am dört gözle yolumu gözetmeye ba ladılar. Bu minval üzere bunlar ile birş ş sene kadar geçen zaman içerisinde babalarından ali an Baba ile dahi görü üp, ciddiş ş surette haklarında göstermi oldu um muhabbet ve sadakat üzerine bizi muhibş ğ derecesine kabul edip, usullerini-ve erkânlarını mucibince icrası lâzım gelen hareketlerimizin ıslâhı ile beraber niyaz usulünü, yani: Bir “baba” ile mülakat vuku'bulaca ı sırada, iki yerde secde, üçüncüde babanın sa ve sol dizleri üzerineğ ğ sonrada zekeri üzerine secde etmek. Usullerini iyiden iyiye tahsil edip biz dahi bu canlardan olduk. Hele saz çal-mak.gazel ve divan ve ko ma semai okumakş hususlarında pek güzel meleke hasıl ederek, artık her gece Ali an Baba ile bir kereş koca koca sazlarla ko ma, divân okuyarak dem alemi icra etmeye ba ladık.ş ş Artık benden gizlenecek hiçbir sırlan kalmadı. Hal ve hareketlerine bu derece vukufıyet hasıl eyledikten sonra, ba ladılar, artık “Veli Baba” ikrar olmaya. “-Salahiyetş kesbeyledi, bunun nasibini verelim.” diyerek muhabbet esnasında “-Veli o lum, seniğ pir evine götürüp Mahmud Baba ile görü türüp,ondan nasib almanı arzu ediyorum.ş Birkaç gün kadar izin alabilirmisin?” “- ndimde kavaslı ın ne ehemmiyeti var kerata. Heriflere hizmet eylemekten zatenİ ğ bezginlik geldi. Her ne vakit emrederseniz hazırım.” dedim. “-Öyle, yol masrafı biraz mangıra lüzum var.” “-Onun için esef etmeyiniz. Muhafazamda biraz dünyalık bulunur.” “-Öyleyse bu ak am bacı ile i i kararla tıralım.” diyerek eve vardık. Bacı ile i iş ş ş ş kararla tırıp ferdası günü yol tedariki görmeye ba ladık. Evvelce pir evi için hediyeş ş olmak üzere bir varil rakı, iki varil arab, biraz kahve veş eker ve iki hayvan mekariş tutup mezkûr e yaları teli-men evvelce bunları yola çıkardık. Biz dahi bir günş sonra yola çıktık. Me er hakkımda Mahmud Babaya ve pir evine birkaç defa malumat vermi ler.ğ ş Çünkü heriflerin asul ve erkânları Tabiiyyûn usûlüne muvafık Hey'et ve Fele- kiyyât'tan ve Harekât-ı Ecrâm-ı Semaviyyeden Hikmet ve Kimya Madeniyât ilimlerinden vakıf gibi bahsediyorlarsa da nakıs. Esası dahi üzerine de il. Benimğ bu ilimlere vukuf-u tâmmım olması hasebiyle, vaki olan hatalarını ıslâh eyledikçe hakkımda ne yolda hürmet edeceklerini, birde mesleklerinde Ulum-u slâmiyye'yeİ dahi lüzum var. Çünkü uydurma hukuklarını usul-u slâmiyye ile ve muhabbet-iİ
  24. 24. hânedân-ı ehl-i beyt ile gizliyorlar. Benim lm-i Fıkıh'ta olan faziletimi dahiİ kendilerine göstermi oldu umdan, beni Baba'lı a layık görmeye ba ladılar.ş ğ ğ ş Her ne ise, yolda u radı ımız köy ve kasabalarda Ali ân Babanın gelmekteğ ğ ş oldu unu i itenler, bizi kasaba haricinde istikbâl edip bir mahalde içtima ederekğ ş sabahlara kadar sav ve sözle bizim i ret ve tânk'ın kavani-ninden olan usullerdenş bahsederek, bazı yerde iki gün kadar aram ederek bu minval üzere pir evine vardık. Do ruca Mahmud Baba'nın zaviyesine indik. Birinci kendi, ikinciğ bendeniz, Mahmud Babaya a k-ı niyaz erkânını icradan sonra ali an Baba oturdu.ş ş Ben de bunlara kar ı elpençe divân emirlerine bel ba ladım. imdilik bu kadarlaş ğ Ş iktifa edelim.” (50) Bekta ilik-Masonluk (Mustafa Efendi Masonş locasına götürülüyor.) Mustafa Efendi'nin bu konudaki macerası öyle: (Mr. Wayt'la konu uyor.)ş ş “Ak am da oluyor. Hava so uk, seninle beraberş ğ punc içelim. Ba'dehu bu “gece zatınızla birisi tarafından davetliyiz. Onun ziyaretine gidelim.” “-Bu zatın kim oldu unu ö renebilirmiyiz?”ğ ğ “-Evet, fermeysın (farmason) cemiyetine reis tayin eyledi imiz Prof. Alfredğ Hazretleri'nin evine gidece iz.”ğ “-Pekâla, fakat bu zat ile hiç tanı ıklı ım yok. nasıl görü ece iz?”ş ğ ş ğ “Niçin, dün gece tiyatroda locaya gelip hatır sorduktan sonra zatınıza dahi iltifat eylemedi mi? Ne çabuk unuttunuz efendim.” “-Bu zatın tavsifinde bulunmadınız da onun için suale cesaret edemedim.” “-Her ne hâl ise, bu gece onun evine gidece iz.” deyip punclarımızı içtik. Hazırlananğ arabaya rakiben yola revân olduk. Araba içerisinde muttasıl, farmasonlarla görü ülece i zaman verilecek i aretlerin veş ğ ş icra edece imiz hareketin usullerini tekmilen tarif edip bizi umulanın fevkindeğ mükemmel farmason makamına geçirdi. Her ne hâl ise, mahall-i maksûda vardık. Malum ya, Mr.Wayt Bekta ilik aleminden almı oldu u usûle tatbiken, farmasonlukş ş ğ kanunlarını tertib edip farmasonluk cemiyetin te kilinde mevcut oldu u cihetle, Mr.ş ğ Alfred bizi hanenin avlusunda istikbâl edip, kemâl-i ihtiram ve edeb ile odaya girdi. çerde bulunan di er farmasonlar dahi kemâl-ı ihtiram ile bizi kar ılayıp cümlemizİ ğ ş mahall-i mahsusu-muz olan yerlere geçtik; oturduk. Gerek sahib-i hane Alfred ve gerek di er ziyaretçilerin hiçbiri Türkçe bilmedikleri için bunlar ile bildi im kadarğ ğ ngilizce hatır sorma ve musahabette bulundum. Bu mösyölerin içiri inden biri, yaniİ ş William John isminde bir herif, bendenize kar ı kızgın ve hı ımlı bir çehreyleş ş muamelede bulunmasını Mr. Alfred hissederek bu zata müteveccih olup, çünkü ngi-İ lizlerde kaide, hiç görü ülmedik bir adam ile musahabet etmek adetleri olmadı içinş ğ Mr. Wayt tarafından prezan-te (takdim etmek) etmek icab ederken gafil bulunmasından ileri gelmi . “-Efendim, dün zatınıza tavsiye etmi oldu um Mr.ş ş ğ Mustafa bu zattır.” der demez, herif yerinden hareket edip: “-Afedersiniz, beni ba ı layın” diyerek bir hayli mazeret beyan edip gönlümü almak hususunda vakiğ ş olan muamelesine kar ı, Mr. Wayt, benden evvel mukabele ederek “-Misafire hürmetş hususunda slâ-mlarda olan meziyete hiçbir kavim takliden olsun rekabet edemez.İ Hele bizim ngiliz kavmi, menfaatları dı ında hasbî olarak hürmet inaslık etmekİ ş ş
  25. 25. ellerinden gelmez.” diyerek ol kadar beli bir nutuk irad eylediki, ha-zırûn hayranğ oldular. Ba'dehu bendenize müteveccihen: “-Mustafa Efendi, bu hususta üzülmeye lüzum yoktur. Bu herifin çehresinde olan kızgın manzara yaratılı ıdır. Hususîş de ildir.” yollu ba kaca gönlümü alarak musa-habeti muhabbete tahvil ederekğ ş farmasonluk alemine mahsus musahabete devam olundu. Ba'dehu taam hazır oldu unu haber verdiler. Kalktık, sofra ba ına indik. Mr. Williamğ ş hemen yanımdaki sandalyeye oturup ikram ve iltifat hususunda vaki olan harekete kar ı minnettarlık gösterdim ise de heriften ruhum asla ho lanmadı. Dünyadaş ş pekçok i renç yüzlü adamlar gördüm ama bunun gibisine rast gelmedim. Bu sıradağ Mr. Wayt bize hitaben: “-Mustafa Efendi, Mr. Wil-liam ile artık barı tınız. Pek güzelş muhabbet eder oldu unuzu görüyorum. Bunun zatınıza kar ı göstermekte oldu uğ ş ğ güzel muamelesi gibi, imdiye kadar hiçbirimize göstermemi tir. Bu hususta zatınızış ş tebrik ederim.” demesi üzerine, “ eytanlar görsün kerata herifin yüzünü, ruhum aslaŞ kendisinden ho lanmadı.” der demez, herif atiklik edip hemen Mr. Wayt'eş müteveccih olup: “What he say?” (ne diyor) diyerek suale kıyam edince, “- ltifat veİ ikramınızdan müte ekkir olup minnettar kaldı ını beyân ediyor.” deyince; “-Thankş ğ you my friend Mr. Mus tafa.” (te ekkür ederim, arkada ım Mustafa) diyerek ol kadarş ş muvafık hal musahabette bulundu ki tarif edemem. Taam hitâm bulup yukarıya çıktık. Bade't-taam uyku zamanına kadar bir-iki saat istirahat lazım de il mi? Hayır, herifler bu kadarcık zamanı da istirahate terket-ğ miyorlar. Farmasonlu a mahsus tertib etmekte oldukları kanunların müsveddeleriniğ çıkarıp tashih ıslahına ba -ladılar.Bu sırada Mr. Wayt'ın yanına oturup istifademeş müteallik musahabete ba ladım. bu cemiyete Farmasonluk adı verilmesininş İş sebeblerini ve farmasonlu un manası nedir, diye vaki olan sualime: “-Evet, hakikatenğ bunları size tarif etmemi idim. Bilmenize lüzum vardı. Farmasonluk cemiyetineş zahiri reis tayin etti imiz i bu Mr. Alfred, Londra birinci in aat mühendislerindendir.ğ ş ş Misyonerlerimiz cemiyetçe vuku bulunan telifat için in aat üzerine mütaeallikş hususların kâffesini bu zat idare eder. Bununla beraber, devletçe ne kadar büyük in aat yapılırsa, cümlesinin formenli inde bu zat istihdam olunur. Bunun nâmı:ş ğ “Formen Alfred” dir. bu farmasonluk cemaati için tertib etmi oldu umuz usul veİş ş ğ kanunlara pek mükemmel vukûfiyet hasıl etmi ve cemiyet için-lüzumlu olan cemaatış elde etmeye bunlar gibi sahib-i öhret bir kâmile lüzum oldu u için, bunu ya ladıkş ğ ğ balladık ortaya attık. Bu ba ladı, ba ında bulunan amellerin ileri geleneklerine, ilkş ş gireceklere mahsus usul-ü erkân va'z-u nasihat etmeye. (Yani bu kelimelerin herbiri bir bendi amil dir.) Cümle e yanın evveli de ahiri de türâb. Her e ya haktır ve herş ş ş e yada hak mevcuttur. nsan kâffe-i mahlukatın e refi ve ekmelidir ve her bir kemâlaş İ ş istidat-ı kamilesi vardır. Hak söyle, hak i it. Asla yalan söylememek ve nev-i benîş be eri cins-i vahid kıyasıyla yek di erinize karde nazarıyla bakmak ve her e yayaş ğ ş ş hikmet nazarıyla bakmak. Bu mesle i kabul edip dehalet edenler, hangi din veğ mezhebten olursa olsun, bilâtef rik manen karde oldu undan yek di erininş ğ ğ ihtiyacını fedakârane ru'yet ve tesviyeye kendisini borçlu bilmek, siyasî ve politik i lere asla zihin yormamak ve herkesi, mensubu oldu u din ve mezhebin kavanininiş ğ muhafazaya gayret etmek ve bu gibi yollan kâmilane gözetmek insanlı ınğ anındandır.” yollu ifadelerle, iki sene, kadar gizlice devam edip bu yola rabt-ı kalbş eden adamları deftere yazarak ba ına o kadar adam topre atarak anar istlikş ş riyasetini alenen ilanladı ki, yekûn kabul etmez. bu iki sene içerisinde zalimlerinİş
  26. 26. zulmünden, mazlumların himayesin için 3. ve 2. klasa aday fedaileri dahi te kil edip,ş cemiyet bu süratle ikmâl olup imdiki daire dahi elde edilmi oldu undan, birş ş ğ fabrika dahilinde üzerinde bulunan i elbisesini çıkarıp herkesin gözü önünde yereş atarak anar istlik riyasetini alenen ilan eyledi i için, ba ında bulunan cemaatınş ğ ş namına “farmason” nâmı verildi. Yani, “formen Cemaatı” demektir. Musahabetimiz burada hitap bulup saat dahi 1.30'a gelmi bulundu undanş ğ esnemeye ba ladım.Bunlar dahi i ten el çekip sigaralarını tellendirip çay dahiş ş ısmarlamı olduklarından çay ve me rûbt-ı saireleri nû eyledikten sonra herkesş ş ş birer birer hareket etmeye ba ladılar. Biz dahi bi'1-veda, arabamıza rakiben hareketş eyledik. Yolda, musahabetimiz kamilen ferdası pazar günü ferımey ın cemiyetine mahsusş olan daireye girece imizi ve dairede ne yolda hareket etmek lazım gelece iniğ ğ beyanıyla hitam bulup eve dahi geldik. Beni otele götürecek iken yukarıya çıktık. “- Mr. Mustafa, seninle alaturka birer kahve içelim. Ba'dehu vahdethanelerimize girelim.” deyu kahveyi ısmarladı. Geldi içtik. Ba'dehu kalktık; odalarımıza çekildik, yattık. Oda mükemmel surette ısıtılmı müdîre bir ihtiyar hatun beni güzelce yata aş ğ yatırıp gitti. Sabah olur olmaz Mr. Wayt gelmi , sobayı yakmı . Ba ucuma gelmi : “-ş ş ş ş Mr. Mustafa, kalk çay ısmarla dım geliyor; içelim.” ( unu beyan etmek isterim ki, sabah olmu , afak a arıyor.. Vakit ne vakitŞ ş ş ğ bilirmisiniz? Saat: 5.31. Güne tül'una daha birbuçuk saat var.. Ta ına topra ınaş ş ğ kurban olayım Mülk-ü slâmiyye” (51).İ Londra Protestan Misyoner Cemiyet Merkezi Yurakıda gördü ümüz gibi Londra'da bir Protestan Misyoner Cemiyeti vardır.ğ Buradan dünyanın her tarafına da ılmı olan misyonerler idare edilir. Bu merkezinğ ş çalı maları hakkında, orayı bizzat görmü olan Kaptan Mustafa Bey'e sözü bırakalım:ş ş “Ertesi günü sabahleyin Mr. John ve Mr. Herbert ve Ernest ile beraber Misyoner Cemiyetinin büyük binasına gittik. Potinkers'in odasına girerek mumaileyhe mülâki olduk. Bu muhte em bina bir çok dairelere ayrılmı tır. Her daire bir din'e mahsustur.ş ş slâm dairesi müteaddit ubelere ayrılmı tır. Sünnî kısmının dört ubesi, Alevi yâniİ ş ş ş i'i kısmının yirmi be masası vardır. Her tarikata mahsus misyonerler mevcuttur.Ş ş Her dairenin bir kütüphanesi ve toplantı salonu vardır. imdiye de in ne kadar ilmîŞ ğ eser çıkmı ise hepsi kütüphanede mevcuttur. Hatta el yazması yüzlerce Arapça dinîş eser mahfuzdur. Ceylan derisi üzerine yazılmı birçok Mushaf-ı erifi gözümleş Ş gördüm. Bir parçasını alıp yüzüme ve gözüme sürdüm. Do rusu bu gibi kirli ellereğ dü tü ünden dolayı a ladım. Hatta Mr. John: “Vah Mustafa Efendi sen bu dereceş ğ ğ mütaassıb mısın? Öyleyse seni bir türlü yola getiremi yece iz” dedi. Di er daireleriğ ğ de gezdik. simlerini o vakte kadar i itmedi im bir takım mezhepler var imi . Birİ ş ğ ş tanesi hatırımda kaldı ki o da Zerdü t adındaki bir adamın meydana getirdi i birş ğ mezheb imi . smineş İ Mazdeizm diyorlar” (52). Bu konuda Misyoner Herbert de Kaptan Mustafa Bey'e unları anlatmı tır:ş ş “... El-hâsıl dünyanın her tarafına da ılmı olan misyonerler üç ayda bir kerreğ ş Misyon Cemiyetine bir rapor gönderirler. Bu raporlar; münâsebeti olan dairelere havale olunur. Orada incelenir. Sonra rapor sahiplerine talimatı hâvi cevaplar
  27. 27. yazılır. Fakat bu raporlarla inceleme neticeleri Protestanlık dairesine arz olunur ve orada nasıl hareket edilece i tayin kılınır. Protestan Dairesi Reisi, Misyonğ Cemiyetinin reisidir. Katoliklik ve Ortodoksluk, Hıristiyan dinine mensub iseler de ngilizler Hıristiyanlı ı Protestanlık ile temsil etmek istiyorlar. Halbukiİ ğ Protestanlı ın da bir çok mezhepleri vardır. (53).ğ Misyoner Cemiyeti Reisi Potinkers ile Kaptan Mustafa Bey'in konu malarış Bu konu ma, Potinkers'in evinde.Kaptan Mustafa Bey onuruna verilen yemekteş olmu tur. Mustafa Bey öyle yazıyor:ş ş “... Söz konusu günün ak amı, Misyon Cemiyeti Reisi Mr. Potinkers'in evine ak amş ş yeme ine davetli oldu umuzdan, Mr. John ve Ernest ile oraya gittik Vovisteed ile Herğ ğ bert'i bulduk, biraz görü tükten sonra mükellef bir sofraya oturduk. Yemek yerken,ş Mr. Potinkers u sözleri söyledi:ş “Mustafa Efendi biraderimizin hanemizi ziyaretinden çok memnun oldum. Kendisi, genç bir asker oldu u halde bir Misyon Reisi'nin hanesine kabul edili ine hayretğ ş etmesin, misyonerler rütbe ve makam, gençlik-ihti-yarlık, fakirlik-zenginlik, güzellik ve çirkinlik a ı ı de ildirler. Onlar insanın ahsiyetine ve zihniyetine meftundurlar.ş ğ ğ ş Mustafa Efendi kendisini aynı halkada bulunan adamlar arasında bulunduruyor, çünkü bütün yaratıklar, Hakk'ın aynasıdır. Hangi milletten ve dinden olurlarsa olsunlar bütün insanlar karde tirler.ş Yoktur bu vücudun i'tibârı, Hakk âyinedir cihan ubâri.ğ Mustafa Efendi ile küçük bir farkımız vardı ki o da etüdlerimizin ve görgümüzün (!) ziyadeli idir. Gerçi meslekleri nedeniyle uhrevî i lerle pek de münâsebetleri yok iseğ ş de uhrevî addetti imiz dinlerin ahlâk ve dünya hayatı üzerinde ne derece müessirğ olduklarını kabulde tereddüt etmezler. Biz ngilizler umumiyetle Türklere veİ bilumum Müslümanlara o kadar fena nazarla bakmayız (!). bazı a ırı giden ngilizlerş İ bu güzel(!) nazarı ortadan kaldırmaya çalı ıyorlarsa da efkâr-ı umumiyyede yer tutanş bu ananevi hissi tamamiyle ibtal edemiyorlar. Sizde de bazı mutaassıblar vardır; ben kendi kula ımla i ittim: “ u, eytanlar ve hile yuvası olan Biritanya adası, bütünüyleğ ş Ş ş dipsiz denize batmayınca dünya rahat edemi-yecektir” diyorlar. Ancak Türk ırkının do u ve geli imine dair tarihin bize verdi i noksan malumatla bile ırkın, gayretleriniğ ş ş ğ takdir ediyor isek de, bugünkü gerilemesine âhid oldu umuzdan bununş ğ sebeblerine dair bir kaç söz söylemekten kendimi alamıyorum. Her millet, ya adı ış ğ muhit, iklim ve ecdâdından intikal eden bazı seciyyeler, yani, huy, tabiat, meleke ve me reb dolayısiyle bir takım adat ve ahâka mâliktir. Bu seciyyeler muhafazaş edildikçe o millet ilerler, beka bulur. E er seciyyeler metîn ise ve hiç bir te'sir altındağ bozulmaz ise o milletin bekasından üphe edilmemelidir. Çünkü o seciyyelerin herş biri bir fazilettir. Fazilet ise sosyal bünyenin kuvvetlenmesine, varlı ın devamınağ sebeb olur. Bu sözüme Çinlilerin karı ık idareler altında olan mevcudiyetleriniş muhafaza etmeleri güzel bir misaldir. ranlılar da hâlâ duruyorlar. Hangi bir milletİ ecnebi unsurlarla kar ı koymaksızın birle ir ve karı ır ve tedkik etmeden onlarınş ş ş adat ve ananelerini alırsa o ırk zevale yüztutar. Biz ngilizler cihan kıtalarının herİ tarafına yayılmı bir milletiz; çe itli kavimlerle temastayız. Fakat hiç bir vakit onlarlaş ş karı mayız ve hiç bir te'sirle seciyyemizi bozmayız. Bundan be bin, on bin seneş ş
  28. 28. evvel bir ngiliz ne idiyse bugün dahi o ngiliz'in torunları kendisinin tıpkısıdır.İ İ Bugün bir ngiliz Britanya'da nasıl ya ıyor ise Orta Afrika'da Buse arazisinde o ngilizİ ş İ yine öyle ya ar. Biritanya adasındaki bir ngiliz ne gibi adetlere mâlik ise, ne türlüş İ ananeye tabi ve ne gibi eylere inanıyorsa Hindistanda, Yeni Zellanda 'da,ş Amerika'da ve sâirlerdeki ngilizler bütün dünyaya da ılmı oldukları haldeİ ğ ş milliyetlerini muhafaza etti-ler.bir Hıristiyan ngiliz katiyyen kendine mahsus ma-İ bedden gayrisine gitmez. Bir ngiliz kendi tüccarlarından gayri bir tüccardan hiç birİ ey almaz. “ ngilizler kendileri içindir, ba kaları için olamazlar ve herkesi ngilizlerş İ ş İ için hazırlama a çalı ırlar.” Halbuki bu hal Türklerde yoktur. Ziyâde taklidçisiniz.ğ ş “Türkler herkes içindir, çünkü kendileri için olamıyorlar” diyebiliriz. te bundanİş dolayı kaybediyorsunuz, eski seciyyeleri-nizden acaba kaçı kaldı? Eski Türklükten bir eseriniz var mıdır? Macar ovaları ile Bizans surlarının, Balkan yaylarlarının, Kafkas da larının size takdim eyledi i o sırma saçlı, âhû ve ela gözlü güzel kızlarla eklinizğ ğ ş ıslâh olundu amma, bu karı ımdan tabii olarak bazı adetler edindiniz, bunu inkârş etmeyiniz. Allah için söyleyiniz, validelerinizden hisseniz yok mudur? ranlıların onİ be inci asırda yedikleri darbenin intikamını almak üzere memleketinize soktuklarış bazı pek mübala alı i'tikâd-ât, nazar-ı dikkateğ alınacak kadar kötü te'sirler yaptı. Celâliler, Ahiler, dervi ler i'iyyeti temsil ediyorlar.ş Ş Ve bu akide yayılıyor. Avrupalıların hulûl-i mas-lahânelerine ön ayak, Cemiyetimiz oldu unuğ söylerken do rusu kızarıyorumğ (54) Potinkers sözlerine devamla öyle diyor:ş “Siyâset dolabım istenildi i gibi çevirmek için iki yol vardır.:ğ Birincisi Misyonerlik, kincisiİ Farmasonluktur. Dervi li i de hesaba katmalıdır. Siz Türkler Avrupa'yı yeni görme e ve tanıma aş ğ ğ ğ ba ladınız (55). Avrupa-nın iki penceresi vardır: Birincisi, pek büyü ü, sefahat,ş ğ sefalet ve israf penceresidir; zinhar Avrupa'ya buradan bakmayınız, pi man, nadimş ve mahvolursunuz. Di er pencere ise ilim ticaret, ziraat ve sanayi penceresidir. Fakatğ bu pencere pek küçüktür, bulmak için iyice aramalıdır. Onu bulmaya ve oradan Avrupa'ya bakmaya çalı ınız ve Avrupaş zihniyetini biliniz. Ondan sonra mes'ûd olursunuz. Avrupa'nın huylarını adetlerini bilâ tedkik kabul ederseniz yanarsınız, çünkü sizi ahlâksız eder (56). Ahlâkı bozulmu bir millet ile payidarş olamaz. Avrupa adetlerinin iyi cihetlerini, size faydalı kısımlarını, âdât ve ırkınıza halel getirmemek artıyla kopya ediniz ki, Avrupalılarla uyu asınız. dâre-i dâhiliyeş ş İ ve sûret-i hareketinize gelince: ftihar etti iniz tarihiniz sizin ne ekilde yolsuzİ ğ ş hareketlere cüret etti iniz, karanlık yollara saptı ınızı gösteriyor.ğ ğ 1734 senesinden bu yana gerileme alametleri yüz göstermeye ba ladı. Asıl Türklerş pek nâmuskâr bir millettirler. Bahusus ziraat ve sanatla me gul olanları pekş vakar sahibi ve haysiyyetlidirler. Örnek bir itaat ve sa-mimiyyet ve yararlıklar göstererek di er unsurlardan ayrılırlar. Fakat sizler yani Kayi, Hayi ve Selçukğ Türklerinin bakiyyesiyle Rumdan dönme yeniçerilerin birle mesinden hasıl olanş karı ık Türkler, Türklükle hâs her türlü ahlâk faziletlerini ta'biaten terkle,ş -kimseye bühtan etmeyiniz- bana, siz, kendi kendinizi yok etmeye niy-yet etmi siniz gibi geliyor. Dâima “itidâr gâlib olanındır” düstûruna tabisiniz. Hakkış aramazsınız. Bahusus her- eye esâs olan lisanınızı bile bir türlü düzeltemediniz.ş Do ru bir imlânız yoktur... Gerçi bizim lisanımızda da bazı uygunsuzluklarğ

×