Your SlideShare is downloading. ×
SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ
Upcoming SlideShare
Loading in...5
×

Thanks for flagging this SlideShare!

Oops! An error has occurred.

×
Saving this for later? Get the SlideShare app to save on your phone or tablet. Read anywhere, anytime – even offline.
Text the download link to your phone
Standard text messaging rates apply

SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ

3,419
views

Published on

Londra Misyoner teşkilatı başkanı şöyle konuştu: …

Londra Misyoner teşkilatı başkanı şöyle konuştu:
"Biz İngilizlerin müreffeh ve saadet içinde yaşamamız için, müslümanların arasına nifak tohumlarını ekmemiz lazımdır. Onların içinde ihtilaf kıvılcımlarını tutuşturmalıyız. Biz Osmanlı Devleti`nin her tarafına fitne sokarak, onu yıkacağız. Böyle yapamazsak, İngilizler gibi küçük bir millet, nasıl müreffeh olur? İşte Hempler, bunun içindir ki, İslam dünyasını nifak ve fesat ateşine vermeden onları tefrikaya sokmadan geri gelme!"...


0 Comments
6 Likes
Statistics
Notes
  • Be the first to comment

No Downloads
Views
Total Views
3,419
On Slideshare
0
From Embeds
0
Number of Embeds
1
Actions
Shares
0
Downloads
69
Comments
0
Likes
6
Embeds 0
No embeds

Report content
Flagged as inappropriate Flag as inappropriate
Flag as inappropriate

Select your reason for flagging this presentation as inappropriate.

Cancel
No notes for slide

Transcript

  • 1. SÖMÜRÜ AJANI NG L Z M SYONERLERİ İ İ İ İ "Biz ngilizlerin müreffeh ve saadet içinde ya amamız için, müslümanların arasınaİ ş nifak tohumlarını ekmemiz lazımdır. Onların içinde ihtilaf kıvılcımlarını tutu turmalıyız. Biz Osmanlı Devleti`nin her tarafına fitne sokarak, onu yıkaca ız.ş ğ Böyle yapamazsak, ngilizler gibi küçük bir millet, nasıl müreffeh olur? te Hempler,İ İş bunun içindir ki, slam dünyasını nifak ve fesat ate ine vermeden onları tefrikayaİ ş sokmadan geri gelme!"... hsan Süreyya Sırmaİ Tarihçi, yazar. 1944 yılında Pervari'de do du. Ortaö renimini Siirt Lisesi'nde yaptı.ğ ğ 1966'da Ankara lahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1967'de doktora için gitti iİ ğ Fransa'dan, 1969'da Tunus'a geçti. Tekrar Fransa'ya ve 1973'te de slâm Tarihi dalındaİ doktor olarak Türkiye'ye döndü. Erzurum Yüksek slâm Enstitüsünde slâm Tarihi Ö retmenli i yaptı, (1973-74). Aynı yıl,İ İ ğ ğ slâmî limler Fakültesi'ne asistan olarak girdi; 1980'de Doçent, 1989'da Profesör oldu.İ İ Çe itli gazete ve dergilerde makaleleri yayınlanan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.ş Bugüne kadar yayınlanan eserleri: Osmanlı Devleti'nin Yıkılı ında Yemen syanları, Birkaç Sahife Tarih, Tarih uuru, Tunusş İ Ş Hatıraları, Peygamber Ordusu'nün Tarihi (tercüme), slâm Müesseselerine Giriİ ş (tercüme), lk slâm Devleti -Makaleler- (tercüme), slâm Öncesi Mekke Dönemi ve Hz.İ İ İ Mııhammed, slâmî Tebli in Mekke Dönemi ve i kence, slâmî Tebli in Medine Dönemi veİ ğ ş İ ğ Cihad, slâmî Tebli in Örnek Halifeler Dönemi, Emeviler Dönemi, Abbasiler Dönemi,İ ğ Sömürü Ajanı ngiliz Misyonerleri, Hz. Peygamber Devrinde Yahudi Meselesi, II.İ Abdülhamid'in slâm Birli i Siyaseti, Tanzimat'ın Götürdükleri, slâmiyet ve Hıristiyanlıkİ ğ İ (terc.), slâm ve Tarih, Neler Sordular, Pakia Mektupları, Bir Garip Tarih, Nasılİ Sömürüldük, Nehirlerin Dili, Türkiye'de Yanlı Din Anlayı ı, Alaturka Demokrasi Alaturkaş ş Laiklik, Medine Vesikası I ı ında Yahudi Meselesi, Belgelerle II. Abdülhamid Dönemi,ş ğ Yalan Dünyayı Adımlarken. Ç NDEK LERİ İ İ Önsöz, 7 Giri ,ş 11 Turizm ve misyonerler, 15 Misyonerler nasıl yeti tiriliyor,ş 21 Misyoner mason ili kileri,ş 42 Londra Protestan misyoner cemiyeti merkezi, 57 Misyonerlerin çalı ma metodu,ş 67 Londra'daki misyoner okulu, 93 Misyoner olmanın artları,ş 93 Misyoner gelir ve irketleri,ş 94 Misyoner sınıfları, 95 Yemen'de faaliyet gösteren bazı ngiliz misyonerleri,İ 96 De erlendirme,ğ 99
  • 2. BEYAN YAYINLARI Ankara Cad. No:49/3 34410 Ca alo lu- stanbul Tel:ğ ğ İ 0212 512 76 97 526 50 10 ÖNSÖZ ngiliz misyonerleri ile ilgili, de erli okuyucularına sundu um bu kitap, aslındaİ ğ ğ kitap olarak hazırlanmadı. Bu konuyu, 20-25 eylül 1982 tarihinde stanbul'daİ yapılan IV. Milletlerarası Türkoloji Kongresine tebli olarak sunduk. Fakatğ tebli in biraz uzaması ve de bir kaç arkada ımızın ısrarı üzerine kitap halineğ ş getirdik. Haçlı seferlerinden bu yana slâm'ı yıkma a çalı an Hıristiyan dünyasının sadeceİ ğ ş silâha, fantom veya mirage'lara ba vurmadı ı bir gerçektir. Hattı zatında onlarınş ğ görünmeyen, pasif silâhları, insanlı ı yok etme e matuf bombalarından dahağ ğ tehlikelidirler. Bu tehlikeli silâh, misyoner-casusu faaliyetleridir. Lübnan faciasıyla bütün dünyayı kan kokutan hadise, haçlı seferinden ba ka birş ey de il!.. steyenler buna ra men ba larını kuma sokup deve ku u olmayaş ğ İ ğ ş ş devam edebilirler; tâki bu haçlı bombalarından biriside onların kum altındaki kafalarına dü sün!...ş Biz bu kitapta, bütün dünyayı sarmı olan bu zehirli ahtapotun sadece birş kolundan söz edebildik. Unutulmamalıdır ki, bu zehirli akım, sadece ve sadece müslümanlara müteveccihtir. imdilik müslümanları ekonomik ve kültürel yönden sömürmekleŞ yetinen Hıristiyan-Haçlı dünyasının esas gayesi Orta-Do u'yu kana bulayıp,ğ müslümanları bu kanda bo maktır; tâ ki di er müslümanlara sıra gelsin...ğ ğ Lübnan gitti, sırada Mısır var. Gazetelerden okudu umuza göre bütün Mısırğ okullarında Hıristiyanlık ö retilmeye ba lanmı bile. O Mısır ki, hergün yüzlerceğ ş ş müslüman ehid ediliyor veya tutuklanıyor.ş Bu korkunç tehlikeden kurtulmak için onları tanımamız lâzımdır. te bu küçükİş eser belki bu konuda size yardımcı olabilecektir. Biz, biz olmazsak; ba kası bizi kendisi yapmaya çalı acaktır.ş ş Biz, biz olalım; Hz. Muhammed (s.a.v.)'in izinde... Katolik Kilisesinde, bizzat Papanın yönetti i bu emperyalizm aleti dini siyasiğ örgüt Çonregatio de Propaganda Filde te kilatının faaliyetlerindendir. Haçlış seferleri hangi merkezlerden idare edildiyse, misyoner faaliyetleri de aynı merkezlerden idare edilmektedir. E er bugün Amerika veya Fransa Beyrut'u top ate ine veriyorlarsa, bunuğ ş hazırlayıcıları misyonerlerdir. Artık gerçekler kabul edilmelidir! Sosyal krizleri had safhaya ula an Polonya'ya Rusya saldıramadı. Çünkü Katolikş dünyasından çekindi. Ama Afganistan'da durum öyle de il! Rusya, hiç birğ Hıristiyanın Afgan müslümanının imdadına ko mayaca ını biliyor. Biliyor ve onunş ğ için ya dırıyor napalm bombalarını mücahidlerin üstüne...ğ Lübnan'daki Müslüman-Hıristiyan mücadelesinde, hiç bir Müslüman devletin
  • 3. do rudan Müslümanlara yardım etmemesine kar ı, bütün Hıristiyan devletleri,ğ ş Lübnan Hıristiyanlarına yardım etmektedir. Lübnan'ı kana bulayan Laik (!) Fransa’nın Ermeni katillerine kar ı takındı ış ğ ho görü, basit bir hadise de ildir ve öyle nitelendirilip, geçi tirilemez. Biz kabulş ğ ş etmezsek bile, Fransa’nın bu tutumu, Haçlı zihniyetinin, ça ımızda misyonerğ faaliyetlerine ve onların gizli eylemli faaliyetlerine dönü tü ü bir akımın meyvesidir.ş ğ Sözü uzatmadan unu tekrar etmek isteriz ki, esas gayeleri Hz. sa'nın iste i dı ındaş İ ğ ş da olan bu emperyalist misyonerleri iyi tanıyalım. Ta ki Allah'ın emir büyüdü ü gibiğ onları kendimize rehber edinmeyelim! “Ey imân edenler, Yahudileri de, Hıristiyanları da kendinize yâr (ve üstünüze hâkim) edinmeyin. Onlar (ancak) birbirinin yâranlarıdırlar. çinizden kim onları dost (veİ hâkim) edinirse o da onlardandır. üphesiz Allah o zâlimler güruhuna muvaffakiyetŞ vermez” (Maide sûresi, 51). .İ S. Sırma G Rİ İŞ Meseleye istedi imiz kadar insanî ve ilmî olarak yakla maya çalı sak bile, Hıristiyan-ğ ş ş Batı dünyasını, öteden beri Orta-Do u slâm dünyası üzerindeki emperyalist emelleriğ İ inkâr edilemez.. Her ne kadar bu emperyalist emeller, 19. ve 20. yüz yılda sadece ekonomik bir sömürgecilik olarak görülüyor ise de, bunların kökeninde Hıristiyan dünyasının, kendisi için kutsal saydı ı Kudüs ve çevresine egemen olan slâm varlı ını ortadanğ İ ğ kaldırma dü üncesi yatmaktadır. Nitekim bu dü ünce XI. yüzyılda ba latılan ve hâlâş ş ş devam edegelen Haçlı Sava larıyla uygulama alanınaş konmu tur (1).ş Bilhassa XVIII. yüzyıldan itibaren, Hıristiyan Batı dünyasının, slâm dünyasınaİ yöneltti i sayısız sava lar yanında yeni bir metodu uygulamaya, daha do rusuğ ş ğ önceden de uygulanan bu metodu hızlandırmaya ba ladı ını görüyoruz ki, buş ğ metod, Hıristiyan misyoner faaliyetleridir. (1) C. Brockelmann, Histoire dcs Peuplos et des Etats Islamiqu-es, Paris, 1949, s. 190; Gaston Wiet, Grandeur de I'Islam, Paris, 1961, s. 178; Alfred Dugan, The Story of the Crusades, London, 1969; Eric Mac-ro, Yemen and the Western World, since 1571, London 1968, s. XI. üphesiz böyle küçük bir çalı mada, bütün misyoner faaliyetlerinden, söz etmemizŞ ş imkânsızdır. Bunun için, sadece konuya açıklık getirmesi bakımından, çok kısa ve genel olarak bu faaliyetlerden, ve daha sonra bu faaliyetlerin ngiliz misyonerleriİ tarafından Yemen'de tatbikat alanına nasıl kondu undan söz edece iz.ğ ğ slâm dünyasının her tarafında oldu u gibi, Yemen'de de misyonerler, bilimİ ğ adamı, kâ if, doktor kılı ına girerek faaliyetlerini sürdürüyorlardış ğ (2) . 19. yüzyıl sonlarında Yemen'e giden Fransız E.P. Botta adındaki misyoner, eyhŞ Yasin'in bölgesine girmek için kendini doktor olarak tanıtmı tır. eyh Yasin, onun buş Ş hilesine kanmı ve onu doktor olarak kabul ederek kendisine yardımdaş bulunmu tur. E.P. Botta bu konuda unlan yazmaktadır: “Zira bu, ara tırmalarım içinş ş ş öne sürme e mecbur kaldı ım bir bahane idi... Üstelik, asıl ve uydurma amaç için buğ ğ yörelere ilk gelenin ben olmadı ımı ö rendim (3). Botta'nın bu ifadesindenğ ğ anla ılıyor ki, kendisinden öce gelenler de, asıl amaç ve kimliklerini gizlemi lerdir.ş ş
  • 4. Bu turist misyonerler, öyle bir kanaat uyandırmı lardır ki, her Batılı'ya doktorş gözüyle bakılmı tırş (4) . Claudie Fayein, Paris'te verdi i bir konferansta, Yemenlileriğ kandırdı ını açıkça itiraf etmi tirğ ş (5) . Fransız misyoner te kilatları adına Yemen'eş giden Fayein, bu amaçla oralara kitap ve bro ürler götürüp, Batı Hıristiyan kültürünüş a ılamaya çalı mı tır. Fayein telkin etti i Batı kültürüne ba lanmayanların daha ziş ş ş ğ ğ yade Kur'an e itiminden geçmi olanlar arasından çıktı ını söylemek teğ ş ğ (6) ve öyleş devam etmektedir: “Yemen'de memleketimin (yani Fransa'nın) kültür elçisi gibiydim... Kadın olmam, bana daha fazla avantajlar tanıyordu. Bir Fransız atasözünün dedi i gibi, bir eyi sunu biçimi verilen eyden daha önemlidir... Buğ ş ş ş ekilde kadın ve çocukları muayene için kolayca haremlere girip ara tırma yapıyor,ş ş müslüman erkekleri muayene ederek de onların Avrupalı kadını yakından tanımalarını sa lıyordum”ğ (7) . Üstelik C. Fayein doktor de ildi!ğ Bu misyonerler, devamlı olarak, Osmanlı Devleti'ni sömürücü, kendilerini de bu sömürüden kurtarıcı (libe-rateur) olarak gösteriyorlardı (8) . A. Bardey, bir da lığ Yemenlinin kendisine öyle dedi ini iddia etmekte, veya -dememi se bile- demi gibiş ğ ş ş göstermektedir: “Que le na-srani (chretiens) vienent done, nous le aiderons âş ş chasser les Turcs” (9) . (Artık u Hıristiyanlar gelsin; biz Türkleri kovmak için onlaraş yardım edece iz).ğ Misyonerlerin, devamlı olarak i ledikleri konulardan birisi de, Osmanlı Devletini'ninş slâm medeniyetini geriletti i iddiasıydı.İ ğ Batılılar, Araplara öyle diyorlar dı:ş “Önceleri slâm, güzel ve mükemmel bir medeniyet olup; ilim, iir, sanat veİ ş icadlar barına ı iken, Osmanlı'yla beraber O'na gerileme, cehalet ve kısırlıkğ girmi tir”ş (10) . Avrupalılar, devamlı olarak Araplara, Türkleri kötülemi ler tıpkı Türlere, Araplarış kötüledikleri gibi,- ve bu iki slâm unsurunu birbirinden uzakla tırmayaİ ş çalı mı lardır, Osmanlı Devletiyle anla ma yapmaya hazırlanan Yemenli eyh Hasan,ş ş ş Ş o sırada misafiri bulunan Fransız misyoner Botta'ya bu barı hakkındaki kanaatiniş sordu u zaman, Botta öyle cevap verir:”... ben Türklerin samimiyyetineğ ş inanmıyorum. Onlar sizi aldatacak ve her zamanki gibi davranacaklardır” (11) . Botta, “Bu konudaki dü üncelerini korumaları için Araplara verdi im ö ütlerin gere i gibiş ğ ğ ğ etkili olmadı ına her zaman üzülece im” demektedir.ğ ğ (12) Misyoner taktiklerinden birisi de, tebdil-i kıyafetti, Arabistan'a bu ekilde girmi olan bir miyoner unları yazmaktadır: “ am'a vanrş ş ş Ş varmaz, sırtımdaki redingotu attım ve bir Arap gibi giyindim. Arap gibi ya ıyor, onlarş gibi yiyip içiyorum. Arabın nasıl dü ündü ünü biliyor, ona göre hareket ediyorum.ş ğ Bedevi dostum olmu tu.ş te seyahat edilmesi, ara tıma yapılması son derece zorİş ş olan bu ülkelerde batılı olmanın sırrı budur.” (13) . Bu misyoner turistlerin amaçları, Osmanlı Devletince de bilindi i haldeğ (14) ciddi bir tedbir alınmamı tır. Bu konuda hükümete sunulan, Fazıl Alevi imzalı bir arizadaş unları okuyoruz: “Bazı ecnebilerin Ceziretu'l-Arab'da bir takım eyhi kandırarakş ş kendi taraflarına çalı malarını sa lamak için, bir kaç seneden beri sarf etmekteş ğ oldukları çalı malar neticesi, bir kaç sene sonra oralarını dahi benzeri hilelerle kendiş memleketlerine katmak fikrini alenen siyaset sahnesine çıkaraca ından üpheğ ş olmadı ından ve Ceziretu'1-Arab ise slâmiyet'in merkezi olan Hicaz kıtasiyle di erğ İ ğ
  • 5. Arap ülkelerine biti ik olup, Allah göstermesin yabancılar onlara tasallut edecekş olurlar ise, türlü fenalıklar zuhur edece i ve bu halin düzeltilmesinin çok zor olaca ığ ğ açık bulundu undan i bu önemli i in imdiden dikkate alınması ve itina gösterilmesiğ ş ş ş arzolunur (15). TUR ZM VE M SYONERLERİ İ üphesiz turizm, hiç bir devletin bigane kalamayaca ı bir vakıadır. Turizm, dünyanınŞ ğ çe itli yörelerinde ya ayan insan topluluklarının birbirlerini tanımaları için, adetaş ş zorunlu olarak uymaları gereken bir sosyal harekettir. slâm Dini, Allah yolundaİ seyahat edenlere yardımı bile te vik eder.ş Ne varki, turizm denen bu akımın zararlı olmaması gerekir. Aksi takdirde turizm, o safiyane mânasını kaybedip, siyasi bir örgüt halini alır. te ülkemize gelen bir takım turizst kafilelerine -özellikle Hristiyan ayin veİş festivallerine katılmak için gelenlere- kar ı müteyakkız olmamız gerekir. Aksiş takdirde, bugün ayin veya festival düzenledikleri yerlere yarın sahip çıkmaya kalkı ırlar. Tıpkı Efes, Demre'de ki Noel ve Van gölündeki Akdamar kilisesi gibi...ş Yeri gelmi ken, her sene ülkemizde Demre'de (Antalya'da) kutlanan Noel Babaş enliklerinden sözetmekş istiyorum. Bilindi i gibi Noel, Hıristiyanlarca kutlanan bir bayramdır. Dolayısıyla, buğ bayramla ilgili bilgileri ncil'de aramamız gerekir. Oysa ki, incil'de Noel diye birİ kelime geçmemektedir. Yâni Noel, Hz. sa zamanında kullanılmı birkelimeİ ş de ildir. Hatta Hz. sa'dan iki üç asır sonra dahi kullanılmamı tır. Hıristiyanğ İ ş kaynaklarına, ansiklopedilerine, kitaplarına göre, Noel bayramı, putperestlik dinlerinde Hıristianlı a geçmi bir adettir. Bu inanca göre, Mısır dinlerinde,ğ ş yunan dinlerinde, hatta ran dinlerinde, güne tanrısına bir bayram, bir hediye,İ ş bir ikramda bulunmak için 25 aralık günü bir tören yapılırdı ki, bu noel'dir. Koyu Hıristiyanlar, Noel bayramını kabul etmeyip, kutlamazlar; bunun putperest dinlerinden kalma bira-det oldu unu kabul ederler. Ancak , ilk defa Almanya'dağ iki yüz yıl önce kutlanmaya ba lanan bu adet, bütün Hıristiyanlarca kabulş edilmi tir. te, çam a acı kesme adeti o zaman ba lamı tır. Her sene 25 aralıktaş İş ğ ş ş kutlanan (ermeni kilisesi 6 ocakta kutluyor) bu putperest adet Hıristiyanların dı ına da ta mı tır.ş ş ş Hıristiyanlar, bu putperest adetini daha sonraları Hz. sa'nın do um günü olarakİ ğ te'vil etmi lerdi ki, gerçekle bir ili kisi yoktur. Çünkü bu konudaki Hıristiyanş ş kaynaklarının herbiri ba ka bir tarih vermektedir. Fakat znik konsilinde 25 aralıkş İ olarak karar alınmı tır.ş Peki bu kadar karma ık olan Noel'in Demre ile ne alakası var?ş Eski adı Myra olan Demre, Romalılar devrinde önemli bir ehir hüviyetine sahipti.ş Hristiyan rivayetlerine göre milâdi IV. yüzyılda adı Saint Nicolas olan bir Hıristiyan azizi Demre'ye gelir. Saint Nicolas, tarihi karanlık efsanevi bir ahsiyettir. Demre'de heykeli yapılan bu ne oldu u belli olmayan ahıs, Noel'leş ğ ş karı tırılmı tır. Çünkü, milâdi IV. yüzyıla ait olan Saint Nicolas, Hz.ş ş sa'nınİ do umu, Noel baba adeti ili tesadüf ettirilmek istenmektedir ki, tarihen bu mümkünğ de ildir. Demek istedi im o ki, Demre'nin Noel ile hiç bir ilgisi yoktur. Dolayısiyleğ ğ Demre'de yapılan fesitvale de, “Noel baba festivali” demek hatalı bir eydir. Birazş
  • 6. önce Saint Nicolas'ın Noel'le ilgisi olmadı ını belirtti imiz gibi, Demre'de bunlarğ ğ adına yortular, festivaller düzenlemek, tarih uydurmak gibi bir ey olur. Fakat bunaş ra men, Demre 'de yapılan “1. Uluslararası Noel Baba enli i” (Aralık 1981)'ne katılanğ ş ğ Papa temsilcisi, yâni onun stanbul temsilcisi Katolik Ba piskoposu Pierre Dubois,İ ş orada yaptı ı konu mada “Saint Nicolas'yı anmak üzere burada toplandık” demi ,ğ ş ş bunun bir Hıristiyan ayini oldu unu belirtmi tir.ğ ş Gerçi Turiz Bakanlı ı bunun, turist celbetmek üzere tertipendi ini söylemi tir. Fakatğ ğ ş biraz önce belirtti im gibi, Papa temsilcisi, bunun ayin oldu unu belirtmi ; hatta buğ ğ ş giri iminden dolayı Turizm Bakanlı ımıza te ekkür etmi tir (Hürriyet gazetesi, 7. 12.ş ğ ş ş 1981). Fakat bu gibi tavizler, döviz yerine tehlike getirir. Yarın, Saint Nicolas ASALA örgütü veya Hıristiyan Demre'yi kurtarma örgütü diye örgütler ortaya çıkar; ortalı ı teröreğ bo arlarsa sorumlu olmayacak mıyız?ğ Demre'de Noel baba enlikleri yapılmakla kalınmamı tı; Saint Nicolas adlı hıristiyanş ş azizinin iki metre boyundaki heykeli yapılmı . Heykelin etrafı adeta tescil edilmi tir.ş ş nsan kendi kendine u soruyu yöneltiyor:İ ş “Acaba bu hıristiyan azizinin heykel parası nereden çıktı?”. in vahametini o günkü gazete haberlerinden ö reniyoruz: Bu hıristiyan azizininnİş ğ heykeli, Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulundan bir ö retim üyesine yaptırılmı tır.ğ ş Acaba kaç senenin döviz geliri, bu heykelin masrafını çıkarır? imdilik Demre'de hıristiyan yoktur. Ama biz onlarŞ için böyle dini ayinler (di er adığ enlik veya festival) hazırlarsak, orada kendili inden bir Hıristiyan cemaatış ğ olu ur. Tıpkı Meryem Ana diye uydurulan da gibi... Biz saint Nicolas kilisesiniş ğ ihya edersek, Hıristiyanlar oraya papaz da gönderirler, rahibe de! Bir grup da te ekkül ettirdikten sonra, hak istemeye kalkı ırlar; huzurumuzu kaçırırlar!ş ş Belirtmek istedi im di er bir husus da udur: Bu noel baba enlikleri sırasında,ğ ğ ş ş Demre'de temsili bir noel baba yapılmı , bu Noel baba denizden karaya çıkıncaş öyle hitabetmi : “Size dostluk ve barı getirdim”. imdiye kadar hangi Hıristiyanş ş ş Ş bize dostluk ve barı getirdi?ş Ermeni katillerini besleyen Fransız hıristiyanları mı bize dostluk ve barış ö retecekler? Ermenilerin Van gölündeki Akdamar kilisesini biz ihya edelim;ğ onlar da bizi öldürsün! Ne kadar güzel dostluk ve barı !...ş Di er bir hususu ilâve etmek istiyorum: Saint, aziz demektir. Yani biz onlarınğ azizlerine heykel dikiyoruz! Hıristiyanlı a hizmet! Bütün Avrupa'yı gezdim, hiçğ bir yerde bir Müslüman heykeli göremezsiniz. Fatih'e, Alparslan'a; Selahaddin-i Eyyubi'ye, Hz, Ömer'e heykel mi yaparlar? Tabii ki, yapılsın demiyoruz ve yapmalarına da kar ıyız. Ama biz de onların azizlerine heykel dikmeyelim!ş Di er bir konu da, Selçuk'taki Meryem Ana efsanesi ile Efes'tir.ğ Güya Hz. Meryem, Selçuk'taki yüksek bir da ın tepesindeki kilisenin yanındağ medfundur? Fakat tarihen, Hz. Meryem'in oraya gömülmedi i sabittir.ğ Hıristiyanlar, Meryem Ana denen yeri, bir rüyayla tesbit etmi ler. Do rusu çokş ğ güzel!. Rüyalarına Efes girdi, aldılar. Yarın rüyalarında stanbul, Erzurum'uİ görmiyeceklerini nasıl garantileriz? Hıristiyanlar, rüya görmekle kalmıyor, rüyasını gördükleri yerleri, parayla dahi olsa alıp, kendilerine mal ediyorlar. Bülbül da ındaki bu uydurma kiliseye çok güzel bir yol -milyonlar harcanarak-ğ
  • 7. yapılmı tır. Hâlbuki o kiliseyi ziyarete gidenlerden alınan paralar oraya yerle miş ş ş olan papazlara verilmektedir. O yörenin Hıristiyan mülkü yapılı ını, yani satınş alınarak tapu edili ini, Samiha Ayverdiş (Misyonerlik Kar ısında Türkiye,ş stanbul,İ 1969, s. XXIV, dip not 1.) tapu sicillerine dayanarak öyle naklediyor:ş “Bugün, Ku adası Tapu Tescil Memurlu u kayıtlarına göre hududları: arken, dereş ğ Ş yolundan Ceneviz harabeleri ve Ceneviz mezarı ve Karakayalı ve Çalıklı tepeden; imalen, Ceneviz kalesinin tepesi ve Kapuluya giden yol; Garben, Arvalya'ya gidenŞ yolun hizasındaki ka-raça lık tepesi, dere ve yol; Cenuben, Kapulu deresi veğ Arvalya'ya giden yol ve kilise yıkıntısı olarak kayıtlı, eski kayda göre 1000 dönüm 29. 4.1955 senesindeki yeni kayda göre (919) dönüm tutarındaki ve 55.000 kuruş de erindeki arsa, yani bugün Meryem Ana Evi denilen yerin bulundu u Bülbül Da ı,ğ ğ ğ tapu kayıtlarının yüzlerce dönüm fazlasını i gal etmek suretiyle, asıl adı “ Panaya ka-ş pusundaki Kilisenin Restorasyonu ve Ya ama Derne i” iken 26. 8.1967 tarihindeş ğ “Hazreti Meryem Ana Evi Derne i” adını alan bir dernek adına Ku adası Tapu Tescilğ ş memurlu unun 1326 Te rinievvel (1909 Ekim tarih ve 14. Sıra,) 19. numaralığ ş kaydıyla Fransız tabiiyetli Lazarist külliyesi mütevvellisi ve Ba rahibi Mösyö Josesf B.ş Gabriel ismine tescil edilmi tir.ş Ayni tapu kaydı daha de i ik ekilde aynı Tapu Memurlu unun 29. 4.1955 tarih veğ ş ş ğ Cilt: 63, Sayfa: 49, No: 30 Yevmiye No: 424 sayılı tescilerinde ve daha önceki sa- hifelerde de mevcuttur. Bunların dı ında, Bülbül da ı eteklerinde ve bu yukarıda kaydetti imiz arsanınş ğ ğ civarında talyanlar ve di er Hıristiyanlar tarafından bir hayli arazi satın alınmı iseİ ğ ş de, tapu kayıtlarını teker teker zikretmek ve miktarlarını yazmak maalesef mümkün olamadı. te bu ekilde memleketin topraklarım alıp tapula tırıyor, sonra da, “buralarİş ş ş bizim” diyerek, anar i ve terör çıkarıyorlar. Yani memlekette anar i ve terörş ş varsa, bunun sebebi Batı'da ve Batı'dan gelen fikirlerde aranmalıdır! Yine turizm adına, memleketin nasıl hıristiyanla -tırılmak istendi ine dairş ğ gazetelerden (16) u haberi okuyoruz:ş “Fatih Çar amba'da bir mahalle muhtarı, etrafını çevirerek avlu yaptı ı camiş ğ arsasına “Meryem Ana” heykelîni dikti. Yaptı mız ara tırmaya göre, Fatih, Beyce iz Mahallesinde, eskiden Zincirliğ ş ğ Mescidi diye adlandırılan, ancak bakımsızlık yüzünden yıkılıp harabe haline gelen caminin arsası, mahalle muhtarı Mustafa Sezgin tarafından, cami harabesinin son kalıntıları da temizlenerek etrafı çevrili avlu durumuna getirildi. Mübarek Ramazanın ilk gecesinde buraya bir “Meryem Ana” heykeli dikildi. Bu garip ve tüyler ürpertici olay kar ısında çevredeki Müslüman halk a kınaş ş ş dönerken, Muhtar Mustafa Sezgin, gayet so ukkanlı olarak, sözkonusu yerinğ tarihi bir harabe oldu unu, evinin biti i inde olan bu vakıf yerini para harcayarakğ ş ğ düzeltti ini daha da güzelle timesi için bu heykeli buraya dikti ini itiraf etti.ğ ş ğ Cami yeri olan bu vakıf arsasına heykel dikmenin hiç bir sakıncası olmadı ınığ zaten Müslüman mezar ta larında da sarıklı kafalar bulundu unu, bu heykelin deş ğ aynı ekilde de erlendirilmesi gerekti ini söyleyerek “Ben aynı zamanda tarihiş ğ ğ e yalar alıp satıyorum. Elime geçen bu tarih hazinelerini mahalleme hizmet içinş harcıyorum. Aslında bunun gibi bir tane daha vardı; “Eros Heykeli”. Onu geceleyin gelip kırdılar.
  • 8. Misyonerler Nasıl Yeti tiriliyor?ş Günümüze kadar, slâm ülkelerinin çe itli yörelerinde faaliyet gösterenİ ş misyonerlerden sadece ngiliz (protestan) olanları üzerinde durdu umuz için, buİ ğ çalı mamızda yalnız bunların yeti tirilmesi üzerinde duraca ız. ngilizş ş ğ İ misyonerlerinin hepsi, Londra'daki Protestan Misyoner Merkezi tarafından yönetiliyordu. Bu misyonerlerin nasıl yeti tirildiklerini ve nasıl faaliyet gösterdiklerini anlamakş için, imdi sözü, Sultan Abdülmecid zamanında Bahriye kaymakamlarından olanş kaptan Mustafa Bey'le, misyoner Mr. John'a bırakalım (17). Mr. John öyle söze ba lar:ş ş “Azizim Mustafa Efendi, Protestan Mezhebi dünyanın en do ru ve sahih mezhebiğ diyemem, çünkü herkes dinini do ru addeder de imân eyler, fakat mevcudğ dinlerin en kayıtsızı, serbesti ve sâdesi ve en ziyâde medeniyete sevk edeni Protestan dinidir. Protestanlı ın her türlü noksanlarıyla beraber dahil oldu u birğ ğ kıt'ada intizâm, mükemmeliyet ve güzel idare görülür. Bu mezhebin sa-likleri azimperver ve fedakârdırlar. Hıristiyanlı ı sadele tiren ve bir takım bo itikadlarığ ş ş kaldıran Protestanlı ın inti arı için ne tasavvur olunursa kâffesini yapmakta zerreğ ş kadar teehhür ve terâhi (tembellik) göstermezler. Geni bir te kilâtlarış ş yapılmı tır; hatta ngiltere'de gayet kuvvetli ve zengin ve son derece faal birş İ milyon cemiyeti vardır. Bu cemiyet tasavvurunuzun fevkinde i ler görmektedir.ş Buna emin olunuz ki ngiltere millet ve Hükümeti bu cemiyete te ekkülİ ş borçludur. Zira dört yüz milyon halkı ngiltere'ye ba layan ve onlara tanıttıranİ ğ miyon cemiyetidir; bununla beraber ticaret ve servet toplanmasında ngiltere'yi hakimİ kılan bir kuvvettir. Misyonerler Halid b. Bermeki'nin (18) o lu Fazl'a ait olan ve ciddenğ kelâm-ı kibar addedilen “akıllı olan, elindekini muhafaza edip, bugünün i ini yarınaş bırakmayandır” nasihatına göre hareket etmeye mecburdurlar. Ellerindekini güzel muhafaza etmekle beraber bugünkü i lerini yarına bırakmak gafletinde bulunmazlar.ş Misyonerler çocuk iken hizmete alınırlar, ifâ edecekleri vazifeye göre ilmen, ahlaken ve fikren yeti tiriliyorlar; öyle ki: ngiliz Misyon Cemiyeti her sene bütün rü tiye mektepleriş ş İ ş çocuklarının zekilerinden- tabii babalarının rızasiyle- ihtiyaca göre otuz kırk talebe ayırarak himayesine alır, onları kabiliyetlerine göre üçere, be ere ayırarak dünyaş ülkelerinin kendilerince lüzum hissedilen mıntıkalarına sevk ederler. Meselâ ikisini Türkiye'ye, üçünü Nubî'ye (19), dördünü Hindistan'a, üçünü Tibet'e, be ini Rusya'ya v.s.ş yerlere serpi tirirler. Bu çocuklar o memleketlerdeki sefaret veya konsolosluklara tevdiş edilirler. Bilumum ngiliz sefaret ve konsolosluklarında misyon cemiyetinin mükemmel talimatıİ vardır. te bu talimata göre çocuklar büyütülür, okutulur, ö retilir ve yeti tirilirler. 'Benİş ğ ş ve arkada ım Herbert on ya ında iken Misyon cemiyeti tarafından stanbula' gönderilmiş ş İ ş idik. Do ruca sefarethanemize gittik. Sefir beni sefaretğ kavvası, Cihangir'de sakin Ali A aya teslim etti ve u tenbi-hatta bulundu: “Ali A a, bu çocu un ismi brahim'dir veğ ş ğ ğ İ senin o lundur. Herkese öyle söyleyeceksin. Aylık olarak sana on lira (20) verece iz. Buğ ğ para ile çocu u mağ hallenizin mektebinde okutacaksın. Ve tıpkı kendi soyundan olmu çocu un gibi yedirecek, içirecek ve giydireceksin, adetiniz nasılsa öyle terbiyeş ğ eyliyeceksin. Ayda bir kerre geceleyin sefarethaneye getirip bana göstereceksin!”
  • 9. dedi. Kavvas Ali A a da kolumdan tutarak beni hanesine götürdü ve zevcesi Gülsümğ Hanıma teslim ederek: “ te sana evlât getirdim, bunu büyüteceksin” dedi. Don,İş gömlek ve entari yaptılar ve giydirdiler ve güzelce yapılmı iki takunya alarakş aya ıma geçirdiler ve bir gün elime on paralık kâ ıt helvası sıkı tararak mahalleğ ğ ş çocukları arasına salıverdiler. Bir kaç ay kadar sıkıntı çektim; Türkçe bilmedi im içinğ kimse bana ehemmiyet vermiyor ve dilsiz diyorlardı. Beni mezeliyorlardı(?); evde daima Türkçe görü üldü ü gibi, devam etti im dille konu an olmadı ından yavaş ğ ğ ş ğ ş yava kulak dolgunlu uy-la Türkçeyi ö renmeye ba ladım. Ak am üzeri evimizinş ğ ğ ş ş önüne toplanan çocuklarla top oynamaya ba ladım. Bir sene sonra çocuklarınş eleba ısı olmu tum. Mektepte de Hoca Efendi teveccüh göstermeye ba ladı. Sesimş ş ş iyi ve gür oldu undan Amme cüzünü güzelce okuyordum, hatta ezberledim.ğ Derslerimde ileri gittim. Yalnız bir parça yaramazca idim. Akranıma nisbeten param fazla oldu undan kuru yemi ve kırmızı eker alıp cebime koyardım, tamğ ş ş arkada larımdan birisi Kur'an okumaya ba ladı mı, bir meyve veya eker a zıma atarş ş ş ğ ve apur upur yerdim. Kur'an okuyan çocuk da yutkunmaktan okuyamazdı. Bunuş ş gören Hoca Efendi de elindeki sırı ı ba ıma indirmek isterdi; o esnada yanlarımdanğ ş birine süratle yatar ve sırık darbesini biti i imdeki oturan arkada ıma pe keş ğ ş ş ş çekerdim. Hoca Efendi güzel sözlü bir zat idi Hiç hatırımdan çıkmaz bir kere u beytiş okuyarak beni sırık daya ına çekti.ğ O kadar yer, o kadar yer, o kadar yer ki yemi Bo ulur Kur'an okurken bu bizimş ğ hayvan ibi Hocamdan arasıra iltifat da görür idim; hatta defaş atla hakkımda talebeye kar ı “Ulan tembeller, içinizde u san yılan kadar çalı anınız yoktur” gibiş ş ş taltifkârâne sözler kullanırdı. El-hâsıl, bu ekilde ibtidai ve Rü di dersleriniş ş gördükten sonra Beyazıt Camii erifindeş Müderris Palabıyık Ali Efendi'nin ders halkasına dahil oldum. Cübbem, pabuçlarım, sarı ım pek ho ve muntazam veğ ş temiz idi. Yolda tesadüf edenlerin hiç biri bir ker-re olsun bana yobaz demedi. Daima çelebi çocuk derlerdi. Te bihim elimde, kitabını koltu umda, evdenş ğ medreseye ve camii erifeş ve dershaneden eve gider ve gelir; geceleri derslerime çalı ır idim. Küçücük ve sarı sakalımı taramak için im ir tara ım veş ş ş ğ pak di lerim için küçük misva ım cebimden ve divitim belimden eksik de ildi.ş ğ ğ Validem Gülsüm Hanım beni yatırıncaya kadar uyumaz ve daima zihin açıklı ığ için dua eder idi. Ali A a'nın çocu u olmadı ından ben Gülsüm Hanım'ın özğ ğ ğ evlâdı daha do rusu gözünün nuru idim.ğ Sarf, Nahiv,'Avâmil, Kâfiye, Mantık, Tasavvurât, Tasdikât, Kelâm, Fıkıh, Tefsir ve ilâ ahire gibi bir çok kitapları sırasiyle okudum ve ö rendim.ğ Arkada larımdan okuyanlar pek çok idi, fakatş ö renenler bir kaç ki iden ibaret idi.ğ ş Fransızca ö renme hevesine dü tüm. Birğ ş müddet aradıktan sonra Dellâl o lu Dikrân Efendi isminde bir Ermeni buldum. Buğ zat iyi Türkçe ve Fransızca biliyordu. Bu zatın, evine gitmeye ve ders alma a ba ladım. Ders veri i o kadar mükemmelğ ş ş idi ki az bir zaman zarfında Fransızca konu ma a da muvaffak oldum. Arapçaş ğ dersinde arkada ların içinde birinci idim. Hocam'a öyle suâller yöneltiyordum kiş bazen kendisini bile dü ündürüyordum. Sonunda ismime bir de Zeki'lik ilâvesiyleş çalı malarım takdir edildi. Ve bu isim ile ödüllendirildim. Câmi'dersini ikmâlş ederek icazet aldım yâni Sünnî bir müderris oldum. Ya ım da otuzu bulduş Dersaadet'e (yâni stanbul'a) geli imden icazet alıncaya kadar her ay bir kerreİ ş geceleyin sefarethaneye gider ve sefirin iltifatına mazhar olurdum. ngilizce,İ
  • 10. Fransızca, Türkçe ve Arapça okur-yazar oldu umdan Bab-ı Alî'ye devamağ ba ladım. Hariciye Nezâreti tercüme kalemine me'mûr edildim; maa ım 500ş ş kuru oldu. Bir gün ngiltere Sefiri Sadrazam Re id Pa a'yı ziyarete gelir. Sözş İ ş ş arasında, “sefaret kavvası Ali A a'nın mahdumu brahim Zeki Efen-di'nin 5000ğ İ kuru maa la Bâb-ı Ali'ye cirâ buyuruldu- unu teb ir ettiler memnun oldum,ş ş ğ ğ ş te ekkür ederim” der. Sadrazam Pa a da, “tercüme odasına bir kaç kâtip almı larş ş ş hangisi oldu unu bilemiyorum, ça ıralım da bir kerre görelim” buyurur. Beniğ ğ huzurlarına çıkardılar. Re id Pa a iltifat etti ve o günden itibaren siyâsi ve hariciş ş lerde beni çalı tırdı. ngiltere sefarethaneye ben gönderilir idim. Az zamanş ş İ zarfında maa ım 2000 kuru oldu ve Hariciye'de tercüme odası ba halifesiş ş ş oldum. Misyon Cemiyetinden gelen bir emir üzerine Londra'ya dönü üm lâzımş geldi inden, sakal ve bıyıklarımı tra ettirdikten ve o güne kadar giydi imğ ş ğ elbiselerimi çıkararak bir Avru-palı kıyafetine girip ba ıma bir silindir apkaş ş geçirdikten sonra de erli arkada larıma veda ederek ngiltere'ye döndüm. Yeniğ ş İ eklim tabii beni tanıyanları hayrete dü ürdü.ş ş Misyon Cemiyetinden Herbert'e tevdi edilen vazife Bekta î tarikatını ö renmekş ğ oldu undan benim gibi yeti tirildikten, yani Sünnili i, Dört Mezhebe ait bilgileriğ ş ğ ö rendikten sonra Konya'ya gönderildi. Herbert, ngiliz-li e taban tabana zıdğ İ ğ olarak güzel sözlü, en ve kurnaz idi. Rind me rebli i sever ak amcılı a bayılır,ş ş ğ ş ğ dünyalı a ehemmiyet vermez, kimse aleyhinde a zını açmaz, her eyi “Eyvallah”ğ ğ ş diyerek ho görür bir adam oldu undan tab'an Bekta i idi. iire meraklı olanş ğ ş Ş Herbert, Türkçe, Arapça ve Farsça bir çok kasideler mersiyeler, medhiye-ler ezberine almı idi. Sırası dü tükçe onlardan birini okurdu.ş ş Mr. Herbert'in Müslümanca ismi Muhammed Ali idi. Muhammed Ali her ak amş kahvahâne ve bozahâne-lere devam etti. Orada rastladı ı adamlarla dost oldu.ğ Çünkü Türkiye'deki meyhanelerden bir iki kadeh rakı yuvarladıktan sonra insan önüne gelenle dost olur. Her-bert hemen her gece dostarına ikramda bulundu ve bu yolda bir çok paralar sarf etti. Ba lar bir miktar döndükten sonra Herbertş bütün maharet ve dirayetini ortaya koyarak hâzırûnun “corde vibrante”larına, can alacak noktalarına temas eden sözleri sarfına ba lar ve akabinde bir iki mersiyeş okurdu. Herbert'in her hali dostlarının sevgisini çeker ve kalplerini kazanırdı. Erenlerden biri “Adına kurban olayım Muhammed Ali, imânım, sen tab'an canlardansın ham ervahlar arasında yerin yoktur noksanın nasîb almamaklı ındırğ haydi Pîr evine gidelim, o merasimi de yapalım, “olsun bitsin” dedi; oradakiler bu teklifi alkı ladı. Herbert, yâni Muhammed Ali de “hay hay gidelim canımaş minnettir ehl-i beyte, âl-i 'abâ'ya canım feda” dedi. ki üç gün zarfında usûldenİ olan nevaleler düzüldü ve hediyeler hazırlandı. Mangırlar istif edilerek Pîr evine gidildi. Ayinler icra olundu. Herbert yahud Muhamed Ali Tarikât-ı Bekta iye'ye in-ş tisâb etti. Sonralan tarikatta Halife derecesine kadar çıktı. Herbert burada idi; hatta geminiz Fulmos'a geldi i zaman sizi ziyarete beraberce gelmi idik. Birğ ş hafta önce icabetti i için Londra'ya gitti. Onun ile in allah Londra'da görü ürüz.ğ ş ş te böylece misyoner yeti tirilir. Hindistan'da, Çin'de, Belucistan'da hatta o çetinİş ş Afganistan'da, Afrika, Amerika, Avustralya'da ve bu kıt'aların en ücra kö elerindeş adalarda, hülasa dünyanın her noktasında bulunmu bizim gibi yeti tirilmi veş ş ş oralardaki mezhepleri, örf ve adetin, akaidin âlimi ve ahidi olmu bir çok zatınş ş
  • 11. biraraya gelmesiyle husule gelmi cemiyete Misyon cemiyeti denir. Bu cemiyetinş zahiri vazifesi Protestanlı ı ne r ve ta'mim etmek gizli görevleri ise ngilizğ ş İ siyaset ve menfaatini tem'min için ke fiyatta ve te vikâtta bulunmaktır.ş ş Mustafa Efendi iyi bilki ne bir insan, ne de bir hükümet hâl ve anını tanımadı ı birş ğ arazide, ahlâk ve 'adâtı-nı bilmedi i bir halk ve kabile arasında uzun müddetğ kalamaz. Çünkü tarihen sabittir ki, körü körüne istilâ edilen yerlerde çok durulmaz. ngiltere elindeki yerleri pek güzel bildi i gibi istilâ eyliyece i kıt'alan evvelceİ ğ ğ tedkikle ö renir. Ondan sonra siyasi vasıtalarla i ini hazırlar; bir gün de ansızın orayığ ş istilâ eyler ve o kıt'aya girdi i zaman bir ecnebi evine de il kendi hanesine giriyorğ ğ gibi girer. Sizin bilmeniz lâzım gelir ki Hz. Muhammed (s.a.v.) de civar kabâil ve hükümetleri ara tırmadan katiyyen geri kalmamı tır. Misâl olarak derim ki: ke if içinş ş ş gerek Hudeybiye müzâkeresinin (21) devam etti i on gün zarfında Mekke'ye veğ gerekse Bedir vakasından (22) evvel am'a adamlar göndermi tir. Fakat ngilizlerŞ ş İ faydalı eyleri asla unutup ihmâl etmezler ve ayırım yapmaksızın gelip geçen büyükş adamların tavsiyelerine uyarlar. ngilizler so uk kanlıdırlar, hareketleri de yava tır.İ ğ ş Kendilerinden gayrisini be enmezler; fakat her i te evvelce uzun uzadıyağ ş dü ünülmü bir program dahilindeş ş hareket ederler amma muvaffak olurlar veya olamazlar ona bir ey diyemem. Emin ol ki yüz sene sonra yapılacak bir i inş ş tertibatı bugünden dü ünülmü hazırlanmı tır. Bu gibi hizmetlerde Misyonş ş ş Cemiyetinin pek çok gayreti mesbûk olur. (23) dedi. Mustafa Efendi macerasını anlatmaya öyle devam ediyor: “Bu hikâyeyi dinlerkenş içimden ngilizlere o kadar bahriyeli küfürleri atıyorudum ki ekserisinin yakasıİ açılmamı tı. Biz uykuda iken ngilizler bezlerini dokuyorlar, biz ise uyandı ınızş İ ğ zaman o bezlerin pazara çıkarıldı ını görüyoruz. Günün birinde bütün masraflarğ Mr. John'a ait olmak üzere Londra'ya gittik ve gayet mutantan bir otele nazil olduk. Mr. John'un o lu Ernest de beraber idi. Bu zeki çocuk yanımdan ayrılmazğ ikide birde, “Mustafa Efendi, babam sizi çok seviyor ne olur Protestan olsan da Allah'ın lütfuna, mükâfatına mazhar olsan, dünyada Protestanlık kadar kolay bir din yoktur” der idi. Ben de Protestanlı ın ne oldu unu ö renmeden nasıl dinğ ğ ğ de i tiririm bir kerre tahkik edeyim, ö reneyim do rulu una aklım ererse olurumğ ş ğ ğ ğ derdim. Mr. John misyoner dairesine gitti ve ba kanlarıyla görü tü Otele geriş ş dündü, ak am üzeri Misyoner Cemiyeti Reisi ve evvelce ismini zikr etti imizş ğ Herbert ve di er bir zat ziyaretimize geldiler. Üçüncü zat Misyon Cemiyetininğ Farmason ubesinin müdürü imi . Bunlar bizi ertesi gün için Misyon Cemiyetininş ş resmi dairesine davet ettiler. Daireyi ziyaretten sonra ak am üzeri Misyonş Reisinin hanesine gidece imizi ve ak am eme ini orada yiyece imizi anladım.ğ ş ğ ğ Reisle Farmason ubesi müdürü gittiler. Herbert ve Mr. John yanımda kaldılarş (24). ngiltere'ye giden müslümanlar hemen eldeİ edilmeye çalı ılıyor.ş Müslümanların ngiltere'de nasıl kandırılmaya çalı ıldı ı hakkında yeniİ ş ğ buldu umuz bir yazmada (25) da unları okuyoruz:ğ ş “ bu misyonerlerden Mister Nebit ile lakve, yâni Let Hause (26) nâmında iki zatİş
  • 12. Doik Port ve Playmouth'a devama ba layıp, Protestanlı a te vik etmek üzere,ş ğ ş rast-geldiklerini ve gözlerine kestirdikleri subay ve erleri arkada lı a ve adış ğ geçen yerde ihtiyaçları için satın alacakları e yayı göstermek ve pazarlı ınış ğ kolayla tırmak için vasıta olma a ve güzel gazinolara götürüp ikram etmeyeş ğ ba ladılar. Artık asker, kendi aralarında, bunların kendileri hakkında olanş ikramlarım ve yardımlarını ve fasih Türkçe bildiklerini birbirlerine uzun uzadıya anlatmaya ba ladılar. Ve âdeta askere bir hâl geldi ki, çar ıya çıktıklarındaş ş ihtiyaçlarını elde etmek için bunları kö e-bu-cak behemehal aramaya koyuldular”ş (27). Misyonerler bu ekilde arkada lık temin ettikten sonra, kazanmak istedikleriniş ş seçip yeme e davet ederler. Mustafa Bey bu konuda da unları yazıyor:ğ ş “...bizi en evvel Mr. Nebit kar ıladı. Bir hayli iltifat ve musahabetten sonra, i imiş ş bitirip yanımda olan askerleri gemiye gönderinceye kadar yanımdan ayrılmadı ve bendenize kemâl derecede izhârı memnuniyet ederek “dinner” yâni ak amş yeme ine evlerinde yememi teklif ederek ve o sırada Lakve dahi yeti ip kemâl-ığ ş nezâketle kabul etmemi teklif ve rica eylediklerinden, muvafakat-la evlerine azimet eyledim” (28). Misyonerler önce esas gayelerini gizliyor, akada lı- ı daha samimi bir hâle getirmekş ğ için, elde etmeye çalı tıkları kimseler ve milletlerine kar ı olan ngiliz hayranlı ını (!)ş ş İ ğ a ılıyorlar. Sergüze tte unları okuyoruz:ş ş ş “...yemek için evlerine gittimse de, Protestanlı a dair hiç bir konu ma cereyanğ ş etmeyip, o gün yalnız yemek ve ikram ile ngilizlerin hakkımızda olan teveccühleriniİ ve Türkleri pek çok sevmekte olduklarından bahsedildi. Yemekten sonra bir kaç saat istirahattan sonra, geceki tiyatroya davet ederek birinci mevkiye muhsus bir adet dahi bilet de takdim edilmi ise de, geceleri dı arıya çıkmak için subaylara müsaadeş ş olunmadı ı için mezkûr bileti iade eyledim. Bu hususa son derece taac-cub ederek,ğ “bizim, de il subaylar, askerlerimiz dahi nöbetçi olmayanlardan her kim izin talebğ ederse müsaade olunur. Zira bizim memleketimizde e lencelerin cümlesi gecelereğ hasrolunmu tur. Hususiyle imdi kı mevsimidir” deyince, “artık bu hususta beniş ş ş mazur tutunuz. n allah gündüzleri görü ürüz” cevabıyla vedalı ıp çıktım” (29).İ ş ş ş Misyonerler gayelerini tahakkuk ettirmek için, Türk Sefaretine dahi tesir yapabiliyorlar. Bu konuda da unları okuyoruz:ş “... buna ne dersiniz? ki gün geçmeden süvarimize sefaretten bir telgraf gelip, “askerİ ve subaylardan, nöbetçi olmayanlara gece niçin dı arıda gezmeye müsaadeş etmiyorsunuz? Bunlar, nâmus-ı askerî dairesinde cambaz oyunlarına gitsinler”. Bu telgraf nâme üzerine artık her gece arzu edenlere müsaade olunmaya ba ladı; ve biş zim Mr. Nebit hazretleri artık her gece kendince arzu eyledi i kimseleri iskeleğ caddesinde kar ılayıp istedi i mahalle götürmeye ba ladı” (30).ş ğ ş Misyonerler, daha küçük ya larda iken, slâm dünyasına gönderilir, ve Müslüman dinş İ ve adetleri ö retilerek, müslümanların nasıl sömürülecekleri; veya en azından nasılğ Hıristiyanla tırılacakları ö retilir. Mustafa Bey, bu konuyu da hatıratında öyle dileş ğ ş getiriyor: “... bu Mr. Nebit ile bir ak am evine gidip musaha-bet üzere iken, bunun slâmîİş ş İ ilimlere olan vukufiyeti ve lisanındaki fesahati ile konu ması merakımı mucip olarak,ş bu kadar kemâle seyahat ile mi, yoksa tahsil ile mi muvaffak olduklarını sual eyledim. fâdesini de öyle beyân eyledi: Kendisi Londra'nın Misyoner cemiyetininİ ş ark dilleri Profesörü Mösyö Harlet'ın mahdumu olup, kendi akâid-i diniyyeleri tedrisŞ
  • 13. zamanının haricinde buna tekellüme medar olacak cümleler okutup yadırdıktan sonra, bunlarda görmü oldukları zekâ ve iktidarı cemiyetlerince takdir ederek, bunuş on üç ya ında çocuk oldu u halde, 1834 milâdî yılında stanbul ngiltereş ğ İ İ Sefarethanesine gönderdiler. Burada, Sefarethaneye devam eden Türk kâtiplerinin mazereti altında okumak ve Türkçe konu mayı ilerletmek için ismini Tahsin tesmiyeş edip Sefarethane kavvaslarından Hüseyin A a'ya evlad-ı mânevi suretiyle teslimğ edilerek ve bir hayli talimat verilerek evine gönderdiler. Bu minval üzere Tahsin nâmındaki küçük misyoner, Hüseyin A a'nın Tophane'de Karaba mahallesindekiğ ş evine, iki sene kadar gündüzleri Sefarethaneye ve geceleride Hüseyin A anın evineğ devam eder. Ve mahalle çocuklarıyla beraber oyun ve arkada lık ile sair çocuklanndaş fark olunmaz denecek lisanını temizledikten ve okuyup yazmayı tahsil ettikten sonra Hüseyin a a vasıtasiyle Fatih Dersiamlarından Hopa'lı Ömer efendiye çömezlik etmekğ ve kendisi gelip almadıktan sonra eve dahi müsaade olunmaması için tenbihât-ı ekîde ile teslim olunup, bunun yeme vs. si için dahi aylık be lira verilece ini adış ğ geçen Efendi'ye söyledi i anda, Hocanın etekleri tutu up, de il çömezlik, hocağ ş ğ çocu a çömezlik edercesine dört sene ihtimam eder” (31).ğ Türkçe ve arapçadan sonra da misyonerlere Farsça ö retiliyor. Bu konuda dağ Mustafa Bey'in Hatıralarından u satırları okuyoruz.ş “...Adı geçen Tahsin Efendi, okudu u derslerde o derecede malumat sahibi olmu tuğ ş ki, ders halkalarında-ki talebe arkada ları bunun sualine aciz kaldıkları gibi, Hocasış Ömer Efendi dahi, bunun kemâline ve tahsilatında olan maharetine hayran olurdu. Mumaileyh Tahsin Efendi, câmi derine geldikte, derin gayrı zamanında bir miktar Mesnevi görmek üzere, Sultan Selim civarında vâki Mesnevihâneye devam eylemesi için hocasından müsaade istihsâl ederek, kabulü için dahi aracılı ını niyaz edip, oğ dahi bunu götürüp Mesnevihânedeki Zeki Efendi'ye kabul ettirip, derse devam ile, de il Mesnevi, Farisinin her bir künhünü ve bazı ran ulemâsı, mumaileyh Zekiğ İ Efendi'ye gelir, Tahsin Efendiyle muhasebeye tutu up Arapçada olan kuvveti ve dinîş meselelere olan vukufu hasebiyle bunları pabuçsuz kaçırırmı ...” (32),ş Misyoner Tahsin o derecede yeti iyon ki, eyhül slâmlık bile ona layık görülüyor.ş Ş İ Nitekim medreseyi bitirdikten sonra ngiliz Sefaretinde çalı mak isteyince, hocasıİ ş Ömer Efendi ona öyle diyor:ş ...”Ulemamız meyânında sen mümtazsın. Niçin gidip gavura hizmet edeceksin, ve Daire-i Me ihatça ( eyhülislâmlık Makamı) dahi ismin malumdur. De il on be liraş Ş ğ ş yakında ya Kadıasker veya Fetva Emini olmaklı ınız kuvvetle me'mûldur. Bu i tenğ ş vazgeçmenizi sizden temenni ederem.” (33).Hocalar, ngiliz Sefaretine götürülüp,İ oradan eyhül slâm'a te'sir ediliyor. Bu konuda da yazarımız unları diyor:Ş İ ş “... hocalarını ikna ve razı ederek stanbul'da buİ lundukça hocalarını unutmayaca ını ve sefir hazretleriğ ne dahi tavsiye eyledi ini beyân ederek, götürüpğ sefir hazretleriyle görü türdükte, sefir, hoca efendiye kemâl derecede hürmet edipş ell ngiliz lirası dahi atiyye verİ dikten sonra!” Te ekkür ederim hoca efendi, sefarethş - anemiz bendegânından Hüseyin Kavvas'ın mahdumu Tahsin Efendinin tahsiline büyük himmet eylediniz. Yarın in allah eyhülislâm Efendi hazretleriyle görü üp,ş Ş ş zatınızı hem tavsiye ve hem de ne yolda taltif eylemeleri lâzım ise ifâ buyursunlar” diyerek muazzezen Hoca Ömer Efendi ile veda eder Filvaki ertesi günü eyŞ hülislâm Efendi huzuruna celb ile ve bir hayli iltifattan sonra, hem rüûs ile hem de fetva emini muavinli i ile talğ tif eder” (34). Yeti en misyonerler, faaliyetlerde bulunmak üzeş re, slâm ülkerlerineİ
  • 14. gönderiliyor. Hocasını ziyarete giden Misyoner tahsin ona öyle söyler:ş “Efendim, iktidarım Londra'ya kadar aksetmi ve Hindistan'da olan slamş İ ahalisinin kesreti hasebiyle oranın vali divan efendili ine elli lira maa la tayin olunğ ş - dum; ve gelecek hafta Trabzon tarikiyle azimet edece im. Artık orada muhabereğ ederiz” diyerek veda edip ferdası hafta Hindistan'a azimet eyledi” (35). Yazarımız Mustafa Bey, misyoner Let Hause, yâni Hayri Bey hakkında da unlarış yazıyor. “...Bu dahi, milâdî 1843 yılında ngiliz Sefarethaneİ si Türkçe kâtiplerinden Ferhad Efendiye evlad-ı manevi suretiyle teslim olunup, ismini Hayri tesmiye eylemi ler. Buş defa on üç, on dört ya larında oldu u halde, Aksaş ğ ray'daki hanesine götürüp,uzun zaman ora mahalle çocuklarıyla dü e kalka ve mahdumuyla mektebe devamş ederek, on be ay bu minval üzere devamdan sonra, lisanında ecnebi oldu una dair aslaş ğ eser kalmayıp, slâm çocuklarından ayırt edilmez derecede fesahat-ı lisaniyyeyeİ kemâliyle vukufiyet peyda ve istihsâl-ı ma'lûmat eyledikten sonra, Cerrahpa aş Medresesinde on-onbe talebeye ders vermekle me gul Amasyalı Hafız Kadriş ş Efen-di'den geceleri “ zhâr” dan bir ders alma a müba eret ederek bir hayliİ ğ ş dersini ilerlettikten sonra, münferiden Ayasofya dersiamlarından Hacı Zihni Efendi'nin kü âd etmi oldu u derse devam etmeye ba lamı tır.” (36).ş ş ğ ş ş Sadrazam Mustafa Re it Pa a yardımcı oluyorş ş Ba ka misyonerlere de oldu u gibi, ngilizlere olan yakınl ı hasebiyle Mustafaş ğ İ ğ Re it pa a misyoner Hay-ri'ye de iltifat etmi , ve onu 1200 kuru maa laş ş ş ş ş Sadaretin (Ba bakanlı ın) en kilit noktalarından biri olan tercüme kalemine tayinş ğ ettirmi tir (37). Üç sene sonra da, maa ı 4700 kuru a çıkarılmı tır.ş ş ş ş Misyoner Hayri Bey, bu konuda o kadar mesafe ka-teder ki, daha sonra el kitabı haline gelecek olan Lügât-ı Osmanî'yi bile kaleme alıp, bastırır ve yüzbinlerce nüsha satar (38). Mustafa Re it Pa a'nın vefatından sonra, stanbul'da fazla kalamayan Hayri Beyş ş İ (Lethause), nihayet ngiliz tebaasında oldu unu ilan ederek, Londra'ya döner. Neİ ğ gariptir ki, casus olarak Osmanlı Sadareti'nde Çalı mı olan bu ngiliz'e, Osmanlış ş İ makamlarınca herhangi bir müeyyide uygulanmamı tır. Uygulanamazdı da...ş Çünkü onu oraya tayin ettiren, Devletin ba ı olan Sadrazam Mustafa Re it Pa aş ş ş idi. Kütüphane nâmı altında stanbul'da misyonerİ faaliyet merkezleri kuruluyor. Misyonerlerin bu faaliyetlerine dair de Mustafa Bey'den unları okuyoruz:ş “ bu Misyoner Cemiyeti, dünyanın her bir beldesinde birer kütüphane tesis ve kü adİş ş eyledikleri gibi, stanbul'da dahi bir kütüphane kü adına kıyam edip, ngilizİ ş İ Devletini, Devletimiz ile halisane, yâni suret-i zahirde lehinde bulundu u zamanlarğ ki, tarihimizin 265 ve milâdın 1845-46 senelerinde ve Kati'nin sefirli i ve Re it Pa ağ ş ş merhumun sadareti sırasında, Tahtakale civarında Balatacı Hanı biti i inde büyük birş ğ
  • 15. kütüphane ku at etmi ler ve bir hayli zaman burada icray-ı mel'anet ve bir çokş ş kimseleri protestanlı a aldıktan ve cemiyetlerini ço alttıktan sonra, i bu binağ ğ ş bunlara küçük gelip, terk ile, Fincancı Yoku unda gayet geni ve derununda bir deş ş büyük kilise te'sis ile büyük birde kütüphane kü ad eylemi lerdir ki, stanbul'da olanş ş İ misyonerler ve protestan-lar bu mahalde toplanırlar. u kadar söyleyebilirim ki,Ş meraklı olan bir adam bir pazar sabahı i bu binanın kapısının etrafında ak amaş ş kadar dola sın; baksın ki buraya nasıl adamlar devam ediyor. Ol vakit i tamamiyleş ş anla ılır (39).ş Arkada lık ilerledikten sonra, dinî tekinaâtş ba lıyorş Mustafa Bey'in arkada ı misyoner Mr. Nebit sohbetlerinin bir bölümünde, kendisineş öyle diyor: “Seni çok seviyorum ve ailem halkı seni pek ziyade seviyor. Bu husustaş verecek oldu um reyimi kabul edip, Cenâb-ı Ru-hü'1-Kudüs'ün kanıyla seniğ temizleme i aretini aldık. Bizim dinimizde pek muhterem bir zat olaca ınız...” gibiş ğ buna benzer papaz a zı bir çok hezeyan ettikten sonra, “senin gönlünü dahi Hz.ğ Ruhû'l-Kudüs'ün ruhani eliyle sıvadı. Ve gönlüne ilham bıraktı. Bu da ra'nâ ve malumunuzdur” deyince ziyadesiyle canım sıkıldı. Fakat red cevabı olarak “Benim gönlümde senin beyan etti in eylerden hiç bir eser yok. Hiç bir ey değ ş ş hissetmedim” dedi imde, “öyleyse yarın erkence te rif buyurunuz ki, size gösterecekğ ş hikmet pek çoktur” deyip, konu mamıza son vererek, vedâ ettim.”ş Ertesi günü mecburen, Mr. Nebit'in evine gittim, (burada benim müracaatım beyhude kıyas olunmasın. Çünkü bunların hal ve niyetlerini ve bu yolda sarfetmek-te oldukları efkârlarına vakıf olmaklı ıma ziyadesiyle merak eylemekte oldu umdan bunlarığ ğ böylelikle bi'l-i fâl slâm hakkında emel ve efkârlarını ke fe muvaffak oldum). öyleğ İ ş Ş ki: Yukarıya çıktı ımda ne göreyim? On kadar papaz üç kadın benim geli imiğ ş bekliyorlar. “Good Morning” a inalı ı ile geçip bir sandalye üzerine oturdum. Arapş ğ lisanı profesörü dahi burada mevcut oldu undan, bir-iki kelâm, yalan-yanlığ ş a inalıktan sonra Mr. Nebit: “ te Mustafa Efendi, zatınızı bu zatlar ziyarete geldiler.ş İş Senin için imdi Cenâb-ı Hakk'a ve Hz. Ruhû'l-Kudüs'e münacaat edece iz. Zatenş ğ zatınızda görmekte oldu umuz kemâle göre bu kadar külfete hacet yok ise de beisğ yok. imiz daha kuvvetli olmu olur”, der demez bunların cümlesi kıyam ile dizİş ş çöküp sandalyaların hasırları üzerine yüzlerini kapayıp,tamam yarım saatte ziyade murakebe eyledikten sonra kıyam edip oturdular, ve bana hitaben: “Nasıl Mustafa Efendi, Cenâb-ı Ruhû'l-Kudüs mübarek eliyle gönlünü sıvadı mı?” “Bi'1-bedahe, “hayır, hiç bir ey hissetmedim, ne olacaktı ki?” der demez, amanş efendim, Lady Nebit etaretle bunlara o kadar güldü ki, tarif edemem”. (40).ş Yine Mustafa Bey'in hatıratında (41), Protestan yapılmak istenen kimselerin Londra'daki Misyoner Merkezine götürüldüklerini ve orada kendilerine nasıl dav- ranıldı ına dair teferruatlı bilgiler okuyoruz.ğ Türkleri mutlaka Hıristiyanla tırma gayreti.ş in esas ilginç taraflarından bir tanesi de Türklere özel ehemmiyet verilerek,İş
  • 16. Türklerin mutlaka Hıristi-yanla tırılmasını sa lamak için gösterdikleri gayrettir. Mr.ş ğ Nebit adındaki miyoner, yılba ına tesadüf eden görü melerinde, Mustafa Bey'eş ş unları söylüyor:ş “...Mustafa Efendi, öyle beyân ederimki, yarın sabah, yâni pazar günü bizimş yılba ıdır. Bu senenin birinci günü pazara tesadüf eyledi inden bayramımızda buş ğ günü pek mukaddes ittihaz eyledik. Onun için Türklerin ngilizler hakkındaİ göstermekte oldukları muhabbet ve ngilizlerin slâmlar dan görmekte olduklarıİ İ hürmet ve riayete mukabil, bütün ngiliz kavmi, büyük bir ittihad ile ve kemâl-ı hulûsİ ile bu sabah bütün dünya yüzünde ne kadar Protestan kilisesi varsa, cümlesinde Türklerin hi-dayet-i ilâhi için ve kudsiyet-i Hz. Mesih'e nailiyetle Protestan olmaları için büyük bir dua etmekli imizi, dünya yüzünde ne kadar Protestan kilisesi varsa,ğ cümlesine iki ay evvel, umumiyetle birer emirname gönderildi. Yann sabah erkence James gelip seni otelden alarak, cemiyetimiz dairesinde olan kiliseye götürecektir. Kabul buyurup te rif ediniz ki, orada cümlemiz zatınızış bekliyece iz.” dedi. (Gördünüz mü herifin yedi i haltı.) Burada bir hayli dü ündüm.ğ ğ ş Reddetmek i ime elvermedi. Bunların vaki olacak hareketlerini görmeye lüzumş görerek kabul edip veda ederek otele avdet ettim. Daha afak vakti olmadan otelci ve bizim James oda kapısından isbat-ı vucud eyleyipş beni uyandırdılar. James: “-Aman Mustafa Efendi, çabuk elbisenizi giyiniz, zira vakit geçiyor.” deyince ben, “-bir kahve ve sigara içmeden hareket edemem. “ der-demez, otelci hemen fırlayıp bir anda elinde bir tepsi oldu u halde içeri girdi ve mükemmelğ surette süt, kahve ve peksimet getirip ortaya koydu. Cümlemiz birlikte içtik. Otelci dahi beraber olarak hareket eyledik. Kiliseye geldik; içeriye girerken Hûda hakkı için yüre im çarpma a ba ladı. Hem gönlüm içeriğ ğ ş girmeyi asla istemedi. Fakat nâçâr olarak içeriye girdim O esnada James: “-Aman Mustafa Efendi, fesini çıkar.” deyû teklifte bulununca, pederin Mr. Nebit: “-Hayır Mustafa Efendi, sen onun lakırdısına bakma, buyurunuz. “ deyip beni mihrabın önüne götürüp özel bir mevki gösterdi. Bir hayli kimseler, kimi ngilizce, kimiİ Türkçe, kimi Arapça a inalık eylediler.ş Kilise gayetle büyük ve gayetle müzeyyen olup, i bu binanın asar-ı atikadan oldu uş ğ yek nazarda görünüyordu. Ortadoks veya Katolik kiliseleri gibi etraf ve eknafın-da hiç resme müteallik bir ey olmayıp, yalnız mihrabtan ortaya do ru gayet müzeyyenş ğ ve musanna' bir salib (haç) ve Hz. sa'nın maslûb (çarmıha gerilmi ) ve mücessemİ ş ekliyle mü ekkel bir salib vaz'olunmu . Bundan ba ka dinlerine müteallik hiç resimş ş ş ş yoktur. badetleri kamilen armonika ile mevzun kasaid te annisi ile, sonradan cümlesiİ ğ murakabeye kapanıp mihrapta ayakta dini nasihatlerde bulunan papazı dinlemek etmek ve bazen dahi orta yere konmu sahibi kutsamaktan ibarettir. stavrozş İ çıkarmak hiç adetleri de ildir.ğ Ba'dehu Türklerin Protestan olmaları hakkında okunacak duanın matbu' bir nüsha risaleleri tevzi olunup yine armonika ba layarak i bu duayı ses ile mevzun suretteş ş okumaya ba ladılar. Yalnız bazı beyitlerin nihayetlerinde gelen My God (Tanrım) veş Hristos ve Türk ke ilmelerini ve bazılarını anlayabiliyorum. bu dua hitam bulduktan sonra, yine murakabeye kapanıp sonradan malumumİş oldu u üzere, cemiyet reisi olup sakal ve bıyı ı metru gayet büyük i kembeli,ğ ğ ş ş tahminen yetmi ya larında bir adam, mihrabda bir kelime irad edip bir veyaş ş birbuçuk dakika sükût edercesine yarım saatten ziyade iradı arasıra nutka devam
  • 17. etti. Bundada “Türk biraderlerimiz” yollu irad eyledi i kelimeler anla ılıyordu.ğ ş bu dua ayinleri hitam bulduktan sonra, kiliseden dı ın çıktık ki, tamam saatİş ş alafranga onbire gelmi ” (42).ş Mustafa Efendi Misyoner dairesine götürülüyor. “Bir hayli gittikten sonra daireyi mezkureye vasıl olduk. Yukarıya çıktık. Tabi Mr. Nebit bizi önce kendi dairesine götürdü. çeriye girdik; evvela bizi Mr. Hauz yaniİ Lakve kar ıladı. Burası büyük bir salon. Orada mevcut bulunan talebelerin hepsiş aya a kalktı. Mr. Nebit makama oturdu, beni dahi yanıba ında olan sandalyeye aldı.ğ ş Oturduk. Me er Lakve talebeyeğ “Molla Cami”den ders veriyormu . Bizim James dahiş halkaya dahil olup, bizim slâm usulü üzere diz çöküp oturdular. Tahminen buİ talebeler kırkı mütecaviz idi. Bunlann tahsilleri hem Türkçe'yi hemde Arapça'yı tahsil etmek oldu undan, bunlara Lakve Türkçe takrir edip ngilizce tarif eder.ğ İ Her talebenin yanıba ında kendisine mahsus birer “dictionary” (lügat) oldu undanş ğ talebe aldıkları takriri kaydederlerdi. Mr. Nebit dahi bunlara dersin ahkâmından Arapça bir hayli ibare okuyup Türkçe tarif ve bazı yerlerde ngilizce tarifat ileİ yollarını beyan eyledi. Artık bendeki korkunun derecesini sorunuz. Ya kalkıpta bana bir mesele sual edilse, orada halim ne olacaktı. Bereket versin ki, meseleye dair benden bir eyş sormadılar. Nihayet ders hitâm buldu. Talebe müzâkere odalanna girdiler. Mr. Nebit beni kolumdan tutup kendine mahsus olan odasına götürdü. Lakve dahi birlikte oldu u halde odaya girdik. O anda Mr. Hauz dahi geldi. bu odanınğ İş derunu camlı dolab ile çevrili olup içerisini tekmilen slâm akâid-i diniyyesine deİ rive ekserisi yazma ve cildlerinin üzeri slâm mücellitlerince cildlenmi , gayetİ ş mâhirâne yapılmı ve som yaldız ile tezyin olunmu . Bunların cümlesini banaş ş gösterip, devr-i Abbasî'den bu ana kadar Asya Kıtası ile Buhara ve Acem ve Hind ve Endülüs Kıtalarında zuhura gelen ulemay-ı uzamımız efendilerimiz hazerâtımn telif eylemi oldukları asâr-ı mukaddeseden olup bunların herş birerlerini isimleriyle beyân eylediler. Fakat bunlann isimlerini hatırda tutmak mümkün olur mu? Hususiyle ömrüm içinde isimlerini hiç i itmedi im veş ğ görmedi im kitablar. Lakin heriflerde bunları cümlesini okuyup manasınığ anlamaya iktidar var. Hem de nasıl mükemmel surette iktidar var? Mütahayyir kaldım. Burada bir suale lüzum görüldü. “-Bu kadar kütüb-ü âtikanın cem'ine nasıl muvaffak oldunuz?” cevaben: “-Yukarı çıkalım da asıl cemiyetimiz kütüphanesine gidelim Orasını görünüzde sonra da bunların cümlesinin icmâlen tarifatını size beyân edeyim.” Cümlemiz kıyam ile yukarı çıktık. Kütübhaneye girdik. bu kütüphanenin üzeri uzun ekilde bir kubbe olup, içi uzun ve geniİş ş ş bir mahal olup, bütün duvarları camlı dolaplar ve içerileri istif ile kitap dolu. Kapısından salonun sonuna uzanlamasına geni bir trebaza uzatılmı ve üzerineş ş bükme ve örselenmeye gelmez terse ve ceylan derisi üzerine yazılmı bir hayliş kitap eski el-yazması eserler istif olunmu . Bunlarla beraber Hz sa'dan sonraş İ havariler ile bunlann halifeleri olan Hiristiyan alimlerinin Hz. Mesih'i salib üzerine ne suretle salbeylemi ler ve nasıl itlaf eylemi olduklarını gösterir büyüklü-küçüklüş ş ve üzerleri cam fanus ile örtülü 100'ü a kın salib vardı.ş
  • 18. Dört tarafa sıralanmı olan dolapların herbiri ise dünya yüzünde ne kadar kavim veş kabail ile edyân varsa, cümlesinin kitapları ile dolu ve ayn ayrı tertib edilmi veş kütüphanenin mihrab cihetinde, kütüb-ü slâmiyyeye mahsus olan dolabı açıp içindeİ küçüklü büyüklü 2000 kadar kitap mevcut. Bunlar arasında Hz. Osman (RA.) Efendimiz Hazretlerinin yazmı oldukları Kelam-ı Kadimlerden bir kıt'asış mevcut. Çıkarıp ziyaret eyledim. Bunlara kar ı yüzüme gözüme sürüp, kemâl-iş ihtiramla muayene eyledim. bu Mushaf m uzunlu u iki karı ve geni li i birİş ğ ş ş ğ karı tan ziyadece olup ka ıtları soluk, kına renginde ve yazısı ke îdeli sülüs veş ğ ş harekeden asla eser yok ise de pek açık okunuyor. irazesi ibri im ile kuvvetliŞ ş bendedilmi ve cildi geyik derisi üzerine ipek Buhara kuma ı yaptırılmı , sâde,ş ş ş güzel. Ba'dehu, Hz. Ali Kerremallahu vecheh (R.A.) Efendimiz Hazretlerinin kûfî hat ile yazmı oldukları Kelam-ı kadimlerden oldu unu bi'1-beyân çıkarıp elime verdi. Onuş ğ dahi kemâl-i ihtiramla ziyaret eyledim. Yazısını asla okuyamadım. Fakat kendisi alıp pek güzel okudu. bu Mushaf-ı erif, gayet eskimi olup Taha sûresinin beİş Ş ş ş satırından a a ı birbuçuk cüz kadarı noksan imi . bu Kur'an'm muhafazasına gayetş ğ ş İş itinâ gösterildi inden, Mushaf-ı erifin ölçüsüne göre yapılmı gayet imtizaçlığ Ş ş çekmece içerisinde muhafaza olunmaktadır. Ba'dehu di er bir kitab daha çıkarıp; i bu kitabın hacmi oldukça büyük arabiyyü'lğ ş ibare, bütün Ashâb-ı Kiram Efendilerimizin esmâ-ı eriflerini cami' olup her birilerininş evsaf ve dereceleri açıklanmı . Bunu bırakıp di er bir kitap daha çıkardı. bu kitapş ğ İş oldukça büyük, bu dahi Arapça yazılı olup Sahib-ü Saadet (SAV) Efendimiz Hazretlerinin, Hz. Ebu Bekr (RA) ile Mekke-i Mükerre me'den Medine-i Münevvere'ye hicretlerini ve Medine'de geçen vekayii ve Mekke-i Mükerreme'nin Fethini ve Hz. Ebu Bekr (RA) Efendimizin hilâfetinin nihayetine kadar olan vekayii mübeyyin olup, Hz. Talha (RA) Efendimiz tarafından tertib ve tenzim olunmu oldu unuş ğ açıklayan, cildinin üzerine yapı tırılmı olan yaftada Arapça olarak yazılmış ş ş oldu u görülmü tür. Kendilerinin rivayetleri dahi bu yolda olup sıhhatine itimâdğ ş ediyorlar. bu dolabın içinde, yalnız Kelam-ı Kadîm (Kur an) olarak otuzdan ziyade Mushaf-İş ı erif, di erleri tefsir-i erif ve kütüb-ü diniyyeye dairdir. Bunların içerisinde tir eŞ ğ ş ş ve ceylan derisi üzerine yazılmı hiç bir eser göremedim. Sordum,”-Yok.”ş cevabını verdi. Burada imtidat edin iki saatlik müddetle bu kadar mü ahadatım vuku bulup,ş havadahi karama a ba lamı oldu undan gitmeye karar verip dı arıya çıktık”ğ ş ş ğ ş (43). Misyoner Mason li kileriİ ş Misyonerlerin bir kısmı Farmason idiler (44). Hatta yukarıda geçti i gibi,ğ Londra'daki Protestan Misyoner cemiyetinin Farmason ubesi bile vardı. Yukarıdaş sözü edilen Kaptan Mustafa Bey, bu ubenin o zaman ki müdürü Mr. Vovilsteedş ile de görü mü ve bu konuda unları yazmı tır:ş ş ş ş “Mr. Vovilsteed ise, Tûr-ı Sina yarım adasıyla Arabistan'ı ve Nobi cihetlerini dola mı ve Uman ile Hadra-mavt'da hayli i ler görmü idi. Arapça ve Nobice'yiş ş ş ş güzel konu ur. Vovilsteed o kadar ketum bir adam ki, size ismim bile söylemez.ş
  • 19. Gözlerinin gayet parlak ve hareketli olması, zekâsına bir alamettir. O havalinin siyasi, co rafî ve bibliyografyası hakkında yazdı ı eserler, ngiltere'de Fevkaladeğ ğ İ mazhar ve ra bet olmu tur. Vovisteedğ ş aynı zamanda güzel bir ressamdır” (45). Yukarıda sözünü etti imiz el yazma kitapta da bir ba ka misyoner olan James'in,ğ ş arkada ı misyoner Mr. Wayt'ın mason oldu unu söyledi ini tesbit ediyoruz. Sözş ğ ğ konusu yazmada, Hıristiyanla tırılmak istenen Mustafa Efendi adındaki Osmanlış subayı unları yazmaktadır:ş “Sabah olur olmaz bizim gayur James geldi. Odaya girip sobayı yaktı. Sonra da beni uyandırdı. Kalktım; oturduk. Mr. Wayt üzerine bir hayli sohbet ettik. Free-Mition (Farmason) Cemiyetini te kil ve kanunlarını tesbit eden bu zat oldu unu veş ğ parlamentoda meclisin aza-i daimisinden bulundu unu tefhim ve beyan eyledi.” (46).ğ Mason-Misyoner Wayt, stanbul'dakiİ faaliyetlerini anlatıyor. Adıgeçen Mustafa Efendi, Bu konuda da unları yazmaktadır:ş “Burada ö lene kadar oturduk; sohbet ettik. Çünkü hava pek sert ve gayet so ukğ ğ oldu undan daireye ö leden sonra gitmeye karar verdik. Vakit geldi; kalktık daireyeğ ğ gittik. Mr. Wayt bizi iki kere aratmı . Odasına girdik; çay geldi içtik. Musahabetiş sergüze te intikal ettirip, bidayetten ba layıp öylece beyan eyledi ki:” -1817ş ş ş tarihinde onaltı ya ımda idim ki, Türkiye Müslümanla-rmı adat ve ahlâk-ış milliyeleriyle, ulûm-u diniyyelerini tahsil için zekâvette birincili i haiz olmak üzereğ onbe kadar efendiye cemiyetimizce lüzum görünerek devam etmekte oldu umş ğ Oxford Üniversitesinden seçilerek onüç kadar talebe misyoner dairesine geldik. Bir sene kadar burada papazlık ilmi ile ibare okuyacak kadar Türk çe ve Arapça tahsilden sonra iki profesörün nezareti altında be talebe bir profesör ileş skenderiye'ye, sekiz talebe dahi di er profesör ile Deralîye'ye ( stanbul'a)İ ğ İ buradan azimet eyledik. 01 vakit yeniçeri alemi. Sefarethaneden bir yere ayrılmak mümkün mü. Sefirimiz (Sir Willi-am Adolf) bizim için sefarethanenin haricinde bir daire tertip edip ve Türk çocukları gibi bize elbise giydirip ve sûret-i mahsusada bizim için bir Arabi, bir farisî, ve bir yazı hocası tedarik ederek hiç ngiliz lisanını konu mamak ve Türk lisanını tamamiyle konu mak içinİ ş ş sefarethaneye müdavim Türk kâtibleri ve kavaslar ile dü üp kalkma a ba ladık.ş ğ ş Yazın dahi kavaslarla birlikte seyir mahallerine, oyun mahallerine devam ederek Türk çocuklarıyla ihtilat edip gezerdik. Arabi'den Nahve'e, Farisiden Gülistan'a kadar ders gördük. Hele Kur'an-ı belki yirmi kere hatmeyledim Artık biz ba ladık hocalarımızla birlikte Fatih, Süleyma-ş niye, Ayasofya, Beyazıt Camiilerinde okunan derslere devam etmeye ve ekseri camilerde abdest alıp cemaatle namaz kılmaya ve ras geldikçe vaazların takririni dinlemeye ve bir takım az ders görmü mollaların galatlarını ve yanlı takrirleriniş ş anlamaya ba ladık. Hele abdest ve namaz artlarını o kadar güzel ö rendik ki,ş ş ğ görü mekte oldu umuz ufak-tefek mollaları matederdik.” (47).ş ğ Mason-Misyoner Wayt Bekta i oluyor.ş
  • 20. Mr. Wayt bu konudaki macerasını da öyle anlatıyor:ş “Bir gün sefir hazretleri sefarethanede olan misyonerleri ve bize memur olan profesörleri bir yerde toplayarak talebeleri dahi ça ırdılar. Sefir hazretleri bizeğ hitaben, “-Efendiler, Türkiye Müslümanlarında daha vâkıf olamadı ımız birçokğ dervi lik cemiyetleri vardı ki, bun lannda sülük eylemekte oldukalan hâl ileş hareketlerinde olan esrarlarının bilinmesine cemiyetimizce lüzum görüldü. Meselâ bir hayli tekkeleri gezdiniz. Zikirleriyle hareketlerini gördünüz. Fakat bunların içerisinde bir de Târık-i Nazenin nâmında Bekta ilik cemiyeti vardır ki,ş bunlar ayinlerini hiç kimseye göstermeyerek zaviyelerinde pek gizli içtima ederek icra ederler. imdi sizin her birerlerinizi birer tarikat dervi li ine sülükŞ ş ğ ettirece iz. Fakat bunda bir kaç sene tahammülün fevkinde mü kilâta tesadüfğ ş edeceksiniz. Velakin gayret-i milliye-niz icâbında tahammül edip vücuda getireceksiniz. Bu tarikatlara tayininiz için birer kur'a ka ıdı yaptık. te u kâseğ İş ş içinde duruyor. Talihiniz mucibince her birerleriniz bu kur'a kâ ıtlarından birerğ adet alınız. Ve kur'a ka ıtları içerisinde ne isimle yadolunacak isen onu dahağ derceylemi ler. Aldık; kimi Kadiri, kimi Rufaî, kimi Mevlevi, kimi Sa'di, kimiş Nak ı. Benim ile refikim olan Albert'e; benim ismim Veli, Albert'in ismi Ali olmakş üzere Bekta îlik zuhur eyledi. Kabul etmemek kabil mi. simlerimizi kur'amızş İ mucibince kaydettiler. Di er altı arkada ımızı evvel be evvel birer medreseyeğ ş yerle tirip büyük derslerde bulunmak için hocaya talebe verdiler. Bu meyândaş kendiliklerinden birer eyhe intisâb eylemelerini tenbih eylediler. Onlar gitti benş Albert ile sefarethanede kaldım.”. Mustafa Efendi'yi masonla tırmak için mason elbisesi giydiriliyor, para veriliyor.ş Mustafa Efendinin sergüze tinde unları okuyoruz. (Mr. Wayt, Mustafa Efendi ileş ş konu uyor):ş “Musahabetimizin halavetine dikkat ediniz ki, ak am olmu haberimiz yok... “-ş ş Aman Mustafa Efendi o lum, ak am daire kapanacak. Kalk gidelim. Bu geceğ ş seninle tiyatro alemi icra edelim. Zatınız ile görü mekli imş ğ gönlüme taze hayat vermi tir. Zira Türkiye'den ayrılalı, bir Müslümana tesadüf edip gönlümde olan meylş ve muhabbet mucibince arkada lıktan mahrum kalmı tım. Te ekkür ederim. Burayaş ş ş te rif ettiniz de görü tük.” A a ıya inerek mükemmel surette hazırlanmı olanş ş ş ğ ş landona binerek eve geldik. Mr. Wayt'ın damatları centilmenler de gelmi ler;ş oturduk. Dün geceki ahkâm gibi mükemmel eheng ile iki saat kadar e lendik. Sonrağ yemek yiyip salona çıktık, kanapenin üzerinde bir hayli çama ır ve bir takım elbiseş mevcut. Mr. Wayt bana hitaben: “- Mustafa Efendi, elbise ve çama ırlarınız geldi.ş Vakit de geliyor. Çoraplarınıza varıncaya kadar de i eceksiniz.” Hikmetini sualğ ş eyledim. “-Yanımda bu elbiseden gayrı elbise ile bulunmanız olamaz” cevabını verip acele etti inden mecburen elbiseleri giymeye ba ladım Ne göreyim;ğ ş masonlara mahsus gönye, pergel ve çekiç alâmet-i farikaları elbiselerin her bir parçasının yaka ve kol içerilerine renkli ipek ile i lenmi . Hele fanile, çama ır veş ş ş freng gömlekleriyle çorap takımı, boyun ba ına kadar kamilen düzine ile büyükğ bir bavul lebaleb dolu. Her ne ise, lâzım olanı giydik; a a ıya indik. Landonaş ğ cümlemiz binerek tiyatroya geldik. Tiyatro müdürü bizi kar ılayarak yukarıyaş çıkarıp, ayrılmı olan locaya girdik. Birkaç zat gelip Mr. Wayt'a ifay-ı ho âmedîş ş eyledikleri esnada bize de kemâli hürmetle iltifatta bulundular.
  • 21. Tiyatroda olan kalabalık tahminimin fevkinde olup bu kadar halkın içinde, gürültü ve amataya müteallik hiçbir harekette bulunmaması dahi ba kacaş ş ayan-ı hayrettir. Perde aralarında birkaç kere çocuklar ile büfeye azimetimizdeş birkaç kemalli mösyölerle görü tük; ikramda bulundular. Elbisemde olan alametiş farika mucu-bince bunlar her ifâdeme “yes” kelâmıyla mukabelede bulunmaları hayretimi mucib oldu undan , hikmetini çocuklardan sordum. “-Sizde görmekteğ oldukları alamet, derecenizin yüksekli ini gösteriyor onun için,” diye vaki olanğ ifadelerine vukufsuzlu umu gizlemek için sükût ile mukabele eyledim.ğ Dördüncü perde istirahate biraz müsaadeli oldu undan bu kere büfeye Mr. Waytğ ile azimet eyledik. Büfede Mr. Wayt'ın hem akrabasından ve hem de Londra'da tahsil için birlikte hareket eylemi olup, skenderiyye'ye beraber gönderilmi olanş İ ş rüfekasından Prof. Mr. Dewey ile mülâki olduk. Hâl-hatır sormadan ve iltifat hususunda, konu tu u Arabçaya hayran olmamak mümkün de il. Mükemmelş ğ ğ surette konu maya ba ladık. Bendenize pek ziyade hürmette bulunup, konu maş ş ş esnasında aka yollu: “-Yâ Mustafa Efendi, Mr. Wayt Bekta iyyun, yu'refuş ş hazâl'mel'ûn'u kâfir?” (Mr. Wayt Bekta î olup, kâfir olarak bilinir) Mr. Wayt,ş Türkçe: “-Mel'un-u kâfir sensin kerata, onbe sene Mısır ve Sudan Müslümanlarış içerisinde seyahat eyledin. Hâlâ kâfirlikten vazgeçmedin” yollu bir hayli akala ıpş ş gülü tüler.ş ... Tiyatrodan çıktık. Beni otele bırakıp kendisi hanesine azimet eyledi. Gerek tiyatroda ve gerek arabada. Mr. Wayt ile musahabetimiz farmasonluk usullerinin ta-rifatı ile nihayet bulup, asıl emelim olan Bekta ilik hukukuna dair hiçbir eyş ş konu amadım. Her ne hal ise, yukarı odaya çıktım; lambayı yaktım. Birden neş göreyim? Mr. Wayt, bir bavul içinde olan fanila ve sair e yanın la-tafeti ba kacaş ş takdire seza. Bunun beraber bir para çantası içerisinde yirmibe adet ngilizş İ Lirası ile bir de kabulünü havi istirhâmname ve atiyye eyledi i e ya ile elbiseninğ ş kıymeti kırk lirayı mütecaviz. Bu kadar ikrama mütehayyir kaldım. (48) Masonluk dereceleri ve temeli masonlu ağ dayanan anar istlik.ş Bu konudaki bilgileri de, Mustafa Efendi öyle naklediyor:ş “Cumartesi idi. Sabah olur olmaz James geldi. Kalktım ve oturduk. Mr. Wayt'in göndermi oldu u e ya gözüne ili ip, “-Bunlar nereden geldi?” deyu vaki olan suliş ğ ş ş üzerine, Mr. Wayt'in göndedi ini beyan eyledim. E yayı kamilen gözden geçirip,ğ ş üzerlerinde olan alametleri görür görmez: “-Bunlar kamilen farmasonlara mahsus elbise olup, zatınıza cemiyetlerince büyük mertebe takdir etmi ler”ş “-Nasıl mertebe?” deyu vaki olan sualime, “-Farmasonlara mahsus cemiyetin usulü olan, cemiyetlerine kefaletle kabul eyledikleri adamı cemiyetlerinin dördüncü kılasına (sınıfına) idhal edip orada gösterilecek olan esrarlarını tefhim ve kabul ettirdikten sonra üçüncü locaya terfian, idlâl ederler. Burada dahi tefhimi lâzım gelen esrarlarını ö renip kabul ettikten sonra ikinci kılasa idhâlğ ederler ki, burada artık iyiden iyiye ıslâh olunmu hükmüne girer. Sonra da,ş buradan lüzum göründükçe birinci kılas azah ana geçer. te farmasonlarınğ İş
  • 22. birincileri bunlardan ibarettir. imdi zatınıza vermi oldukları, alamet, ikinciŞ ş klasın yetmi üçüncü numarasını gösteriyor ki, farmasonluk cemiyeti dahilindeş olan dereceniz bu mertebeyi gösteriyor.” deyip bir hayli tafsilatta bulundu. Fesubhanallah, Protestanlık errinden kaçarken imdi ba ıma bir de farmasonlukş ş ş gailesi mi zuhur etti diyerek burada bir hayli dü ündüm. Bunların ellerindenş halâs olmak, buradan uzakla mamla müyesser olur. Fakat esrarlarına vakıfş olmak için mutlak, efkârlarına muvafık hareketten ba ka çare bulamadım. Buş babta ta-hayyürümü James'e hissettirmeyerek, imdi bu elbiselerin hangisiniş giyece imi sordum. Çocuk burada fakire pek hayırlı bir yol gösterdi: “-E er bizimğ ğ vermi oldu umuz elbiseyi giyecek olursanız, yarınki pazar günü kilisede isbât-ış ğ vücûd eylemeniz lazım gelir. Bu ise senin için pek mü kil bir i tir. Fakat buş ş elbiseleri giyerseniz bu be laların cümlesinden halâs olmu olursunuz. Çünküş farmasonlukta din ve mezhep üzerine asla müdâhale yoktur. Bu cemiyete dahil olan adam, hangi mezhepte bulunursa bulunsun mani de ildir. Yalnız bunların emelleriğ münhasıran kendi usullerini ve esrarlarının muhafazasından ibarettir. Onun için Londra'da bulundu unuz müddetçe bu elbiseleri giyerseniz, pek rahat eder ve herğ gitti iniz yerde hürmet ve riayet bulursunuz.” deyu vermi oldu u i bu malumattanğ ş ğ ş pek memnun oldum. (Mr. Wayt'ın hakkında pek hayırhane yararlıkta bulundu unuğ takdir ederek Cenab-ı Hakk'a ba kaca te ekkür eyledim. Ve hemen Mr. Wayt'inş ş vermi oldu u elbiseleri giyip James ile birlikte eve geldik. Aman efendim. Mr. Ne-bitş ğ ve madamasının bir hayret-i fevkalâde ile: “-Vay Mustafa Efendi, seni Mr. Wayt'a kaptırdı ımıza pek esef eyledik.” yollu bir hayli teessür ve teessüften sonra “Keskiğ onunla seni görü türme eydik” diye birçok telâ ve teessüfte bulundular. Bununlaş ş ş beraber pek memnun dahi oldular. Sebebini sual eyledim. “- ngiliz kavmi için umu-İ muyetle farmasonlu a mensub olmak daha elzem telakki olunur. Çünkü buğ cemiyetten istifâdeniz daha çok olacaktır. Zira bu cemiyette vazolunan vezaifın hasâisi büyüktür. “ deyince, vazifelerin nelerden ibaret oldu unun beyanğ buyurulmasını rica ettim. “-Anar istlik... Bu ne demektir, Onu da Mr. Wayt beyanş buyursun.” cevabıyla sükût eyledi. Biraz müsahabetten sonra kahvaltı edip daireye geldik. Mr. Nebıt kendi dairesine,bendeniz dahi Mr. Wayt'in dairesine girdim. Oturduk; hediye ve ikram mebla ı hakkında te ekkürümü arz ve paraya hacet olmadı ını beyan eyledimse de,ğ ş ğ “-Beis yok o lum. imdi zatınız garibü'd-diyardasınız. Belki ihtiyacınız vuku bulur veğ Ş halinizi de kimseye arzedemezsiniz. Onun için imdiden bir mü kilâta tesadüfş ş eylememeniz mülahazasıyla bu kadarcık bir hediye takdiminde bulundum. Bu mü lahazaya mebni beni mazur görünüz.” yollu o kadar garib vakalar tarif eyledi ki mest oldum. Badehu çay ısmarladı içtik.” (49). Mason Mr. Wayt Bekta ili i anlatıyorş ğ Bu konuda, Mustafa Efendi ile Mr. Wayt arasında u konu maya ahit oluyoruz:ş ş ş “-Vakit kaybetmeye lüzum yok, sergüze tinizden bir miktar beyân eylemeniziş temenni ederim.” deyince, “-Bizim, Bekta ilik aleminde geçen günlerim tarif ileş anla ılır bir keyfiyet de il ise de zatınıza icmâlen bir miktar beyân edebilirim. öyleş ğ Ş ki: Albert ile bana Bekta ilik isabet eyledi ini evvelce söylemi tim. Tekrarına hacetş ğ ş yok. Bendenizi “Pir Evi”ne yakın olmak üzere Konya'ya, Al-bert'i dahi, yani Derviş
  • 23. Ali'yi Bolu taraflarına gönderme e karar verip nâmlarımıza, yani taba'ayı Devlet-iğ Aliy-yeden olmak üzere ngiliz emektarları evlâdı olmak hasebiyle, Dersaadet Sefiriİ tarafından Konya Konsoloshanesinin münhal olan kavaslı ına tayin olundu umuğ ğ hâvi, canibi saderetten evvelce celbetmi oldukları buyu-rultuyu elimize vererek,ş hemen ferdası günü Bursa tankıyla Konya'ya ve rafikımı dahi zmit'e sevkeylediler.İ Konya'ya vusulümde, do ruca konsoloshaneye azimet ve konsolos ile mülakat ederğ etmez: “- imdi seninle valiye gidelim. Seni, buyrultu ile valiye takdim edeyim. SonraŞ i kolaydır” diyerek kalktık ve vali pa anın huzuruna birlikte dahil olarak hâmilş ş oldu um buyultuyu takdim eyledik. Divân efendisini celb ile buyrultuyu kıraat, sonrağ da kayıt muamelesini ifâ eyledikten sonra, yine bize iade eylediler. Konsoloshaneye geldik. Kavas elbisesini giyip odamıza geçtik oturduk. Birkaç ay kadar ehrin herş tarafını nazar-ı tefti ten geçirip, tesadüf eyledi im bekta ilerle ünsiyet peyda etmeyeş ğ ş ba ladım.ş Bekta iler nerede bulunur? Meyhanelerde, artık ak amları ba ladım meyhanelereş ş ş devam ile heriflerin mükemmel mezelerle,demlerinin masraflarını tesviye eyledikçe, her ak am dört gözle yolumu gözetmeye ba ladılar. Bu minval üzere bunlar ile birş ş sene kadar geçen zaman içerisinde babalarından ali an Baba ile dahi görü üp, ciddiş ş surette haklarında göstermi oldu um muhabbet ve sadakat üzerine bizi muhibş ğ derecesine kabul edip, usullerini-ve erkânlarını mucibince icrası lâzım gelen hareketlerimizin ıslâhı ile beraber niyaz usulünü, yani: Bir “baba” ile mülakat vuku'bulaca ı sırada, iki yerde secde, üçüncüde babanın sa ve sol dizleri üzerineğ ğ sonrada zekeri üzerine secde etmek. Usullerini iyiden iyiye tahsil edip biz dahi bu canlardan olduk. Hele saz çal-mak.gazel ve divan ve ko ma semai okumakş hususlarında pek güzel meleke hasıl ederek, artık her gece Ali an Baba ile bir kereş koca koca sazlarla ko ma, divân okuyarak dem alemi icra etmeye ba ladık.ş ş Artık benden gizlenecek hiçbir sırlan kalmadı. Hal ve hareketlerine bu derece vukufıyet hasıl eyledikten sonra, ba ladılar, artık “Veli Baba” ikrar olmaya. “-Salahiyetş kesbeyledi, bunun nasibini verelim.” diyerek muhabbet esnasında “-Veli o lum, seniğ pir evine götürüp Mahmud Baba ile görü türüp,ondan nasib almanı arzu ediyorum.ş Birkaç gün kadar izin alabilirmisin?” “- ndimde kavaslı ın ne ehemmiyeti var kerata. Heriflere hizmet eylemekten zatenİ ğ bezginlik geldi. Her ne vakit emrederseniz hazırım.” dedim. “-Öyle, yol masrafı biraz mangıra lüzum var.” “-Onun için esef etmeyiniz. Muhafazamda biraz dünyalık bulunur.” “-Öyleyse bu ak am bacı ile i i kararla tıralım.” diyerek eve vardık. Bacı ile i iş ş ş ş kararla tırıp ferdası günü yol tedariki görmeye ba ladık. Evvelce pir evi için hediyeş ş olmak üzere bir varil rakı, iki varil arab, biraz kahve veş eker ve iki hayvan mekariş tutup mezkûr e yaları teli-men evvelce bunları yola çıkardık. Biz dahi bir günş sonra yola çıktık. Me er hakkımda Mahmud Babaya ve pir evine birkaç defa malumat vermi ler.ğ ş Çünkü heriflerin asul ve erkânları Tabiiyyûn usûlüne muvafık Hey'et ve Fele- kiyyât'tan ve Harekât-ı Ecrâm-ı Semaviyyeden Hikmet ve Kimya Madeniyât ilimlerinden vakıf gibi bahsediyorlarsa da nakıs. Esası dahi üzerine de il. Benimğ bu ilimlere vukuf-u tâmmım olması hasebiyle, vaki olan hatalarını ıslâh eyledikçe hakkımda ne yolda hürmet edeceklerini, birde mesleklerinde Ulum-u slâmiyye'yeİ dahi lüzum var. Çünkü uydurma hukuklarını usul-u slâmiyye ile ve muhabbet-iİ
  • 24. hânedân-ı ehl-i beyt ile gizliyorlar. Benim lm-i Fıkıh'ta olan faziletimi dahiİ kendilerine göstermi oldu umdan, beni Baba'lı a layık görmeye ba ladılar.ş ğ ğ ş Her ne ise, yolda u radı ımız köy ve kasabalarda Ali ân Babanın gelmekteğ ğ ş oldu unu i itenler, bizi kasaba haricinde istikbâl edip bir mahalde içtima ederekğ ş sabahlara kadar sav ve sözle bizim i ret ve tânk'ın kavani-ninden olan usullerdenş bahsederek, bazı yerde iki gün kadar aram ederek bu minval üzere pir evine vardık. Do ruca Mahmud Baba'nın zaviyesine indik. Birinci kendi, ikinciğ bendeniz, Mahmud Babaya a k-ı niyaz erkânını icradan sonra ali an Baba oturdu.ş ş Ben de bunlara kar ı elpençe divân emirlerine bel ba ladım. imdilik bu kadarlaş ğ Ş iktifa edelim.” (50) Bekta ilik-Masonluk (Mustafa Efendi Masonş locasına götürülüyor.) Mustafa Efendi'nin bu konudaki macerası öyle: (Mr. Wayt'la konu uyor.)ş ş “Ak am da oluyor. Hava so uk, seninle beraberş ğ punc içelim. Ba'dehu bu “gece zatınızla birisi tarafından davetliyiz. Onun ziyaretine gidelim.” “-Bu zatın kim oldu unu ö renebilirmiyiz?”ğ ğ “-Evet, fermeysın (farmason) cemiyetine reis tayin eyledi imiz Prof. Alfredğ Hazretleri'nin evine gidece iz.”ğ “-Pekâla, fakat bu zat ile hiç tanı ıklı ım yok. nasıl görü ece iz?”ş ğ ş ğ “Niçin, dün gece tiyatroda locaya gelip hatır sorduktan sonra zatınıza dahi iltifat eylemedi mi? Ne çabuk unuttunuz efendim.” “-Bu zatın tavsifinde bulunmadınız da onun için suale cesaret edemedim.” “-Her ne hâl ise, bu gece onun evine gidece iz.” deyip punclarımızı içtik. Hazırlananğ arabaya rakiben yola revân olduk. Araba içerisinde muttasıl, farmasonlarla görü ülece i zaman verilecek i aretlerin veş ğ ş icra edece imiz hareketin usullerini tekmilen tarif edip bizi umulanın fevkindeğ mükemmel farmason makamına geçirdi. Her ne hâl ise, mahall-i maksûda vardık. Malum ya, Mr.Wayt Bekta ilik aleminden almı oldu u usûle tatbiken, farmasonlukş ş ğ kanunlarını tertib edip farmasonluk cemiyetin te kilinde mevcut oldu u cihetle, Mr.ş ğ Alfred bizi hanenin avlusunda istikbâl edip, kemâl-i ihtiram ve edeb ile odaya girdi. çerde bulunan di er farmasonlar dahi kemâl-ı ihtiram ile bizi kar ılayıp cümlemizİ ğ ş mahall-i mahsusu-muz olan yerlere geçtik; oturduk. Gerek sahib-i hane Alfred ve gerek di er ziyaretçilerin hiçbiri Türkçe bilmedikleri için bunlar ile bildi im kadarğ ğ ngilizce hatır sorma ve musahabette bulundum. Bu mösyölerin içiri inden biri, yaniİ ş William John isminde bir herif, bendenize kar ı kızgın ve hı ımlı bir çehreyleş ş muamelede bulunmasını Mr. Alfred hissederek bu zata müteveccih olup, çünkü ngi-İ lizlerde kaide, hiç görü ülmedik bir adam ile musahabet etmek adetleri olmadı içinş ğ Mr. Wayt tarafından prezan-te (takdim etmek) etmek icab ederken gafil bulunmasından ileri gelmi . “-Efendim, dün zatınıza tavsiye etmi oldu um Mr.ş ş ğ Mustafa bu zattır.” der demez, herif yerinden hareket edip: “-Afedersiniz, beni ba ı layın” diyerek bir hayli mazeret beyan edip gönlümü almak hususunda vakiğ ş olan muamelesine kar ı, Mr. Wayt, benden evvel mukabele ederek “-Misafire hürmetş hususunda slâ-mlarda olan meziyete hiçbir kavim takliden olsun rekabet edemez.İ Hele bizim ngiliz kavmi, menfaatları dı ında hasbî olarak hürmet inaslık etmekİ ş ş
  • 25. ellerinden gelmez.” diyerek ol kadar beli bir nutuk irad eylediki, ha-zırûn hayranğ oldular. Ba'dehu bendenize müteveccihen: “-Mustafa Efendi, bu hususta üzülmeye lüzum yoktur. Bu herifin çehresinde olan kızgın manzara yaratılı ıdır. Hususîş de ildir.” yollu ba kaca gönlümü alarak musa-habeti muhabbete tahvil ederekğ ş farmasonluk alemine mahsus musahabete devam olundu. Ba'dehu taam hazır oldu unu haber verdiler. Kalktık, sofra ba ına indik. Mr. Williamğ ş hemen yanımdaki sandalyeye oturup ikram ve iltifat hususunda vaki olan harekete kar ı minnettarlık gösterdim ise de heriften ruhum asla ho lanmadı. Dünyadaş ş pekçok i renç yüzlü adamlar gördüm ama bunun gibisine rast gelmedim. Bu sıradağ Mr. Wayt bize hitaben: “-Mustafa Efendi, Mr. Wil-liam ile artık barı tınız. Pek güzelş muhabbet eder oldu unuzu görüyorum. Bunun zatınıza kar ı göstermekte oldu uğ ş ğ güzel muamelesi gibi, imdiye kadar hiçbirimize göstermemi tir. Bu hususta zatınızış ş tebrik ederim.” demesi üzerine, “ eytanlar görsün kerata herifin yüzünü, ruhum aslaŞ kendisinden ho lanmadı.” der demez, herif atiklik edip hemen Mr. Wayt'eş müteveccih olup: “What he say?” (ne diyor) diyerek suale kıyam edince, “- ltifat veİ ikramınızdan müte ekkir olup minnettar kaldı ını beyân ediyor.” deyince; “-Thankş ğ you my friend Mr. Mus tafa.” (te ekkür ederim, arkada ım Mustafa) diyerek ol kadarş ş muvafık hal musahabette bulundu ki tarif edemem. Taam hitâm bulup yukarıya çıktık. Bade't-taam uyku zamanına kadar bir-iki saat istirahat lazım de il mi? Hayır, herifler bu kadarcık zamanı da istirahate terket-ğ miyorlar. Farmasonlu a mahsus tertib etmekte oldukları kanunların müsveddeleriniğ çıkarıp tashih ıslahına ba -ladılar.Bu sırada Mr. Wayt'ın yanına oturup istifademeş müteallik musahabete ba ladım. bu cemiyete Farmasonluk adı verilmesininş İş sebeblerini ve farmasonlu un manası nedir, diye vaki olan sualime: “-Evet, hakikatenğ bunları size tarif etmemi idim. Bilmenize lüzum vardı. Farmasonluk cemiyetineş zahiri reis tayin etti imiz i bu Mr. Alfred, Londra birinci in aat mühendislerindendir.ğ ş ş Misyonerlerimiz cemiyetçe vuku bulunan telifat için in aat üzerine mütaeallikş hususların kâffesini bu zat idare eder. Bununla beraber, devletçe ne kadar büyük in aat yapılırsa, cümlesinin formenli inde bu zat istihdam olunur. Bunun nâmı:ş ğ “Formen Alfred” dir. bu farmasonluk cemaati için tertib etmi oldu umuz usul veİş ş ğ kanunlara pek mükemmel vukûfiyet hasıl etmi ve cemiyet için-lüzumlu olan cemaatış elde etmeye bunlar gibi sahib-i öhret bir kâmile lüzum oldu u için, bunu ya ladıkş ğ ğ balladık ortaya attık. Bu ba ladı, ba ında bulunan amellerin ileri geleneklerine, ilkş ş gireceklere mahsus usul-ü erkân va'z-u nasihat etmeye. (Yani bu kelimelerin herbiri bir bendi amil dir.) Cümle e yanın evveli de ahiri de türâb. Her e ya haktır ve herş ş ş e yada hak mevcuttur. nsan kâffe-i mahlukatın e refi ve ekmelidir ve her bir kemâlaş İ ş istidat-ı kamilesi vardır. Hak söyle, hak i it. Asla yalan söylememek ve nev-i benîş be eri cins-i vahid kıyasıyla yek di erinize karde nazarıyla bakmak ve her e yayaş ğ ş ş hikmet nazarıyla bakmak. Bu mesle i kabul edip dehalet edenler, hangi din veğ mezhebten olursa olsun, bilâtef rik manen karde oldu undan yek di erininş ğ ğ ihtiyacını fedakârane ru'yet ve tesviyeye kendisini borçlu bilmek, siyasî ve politik i lere asla zihin yormamak ve herkesi, mensubu oldu u din ve mezhebin kavanininiş ğ muhafazaya gayret etmek ve bu gibi yollan kâmilane gözetmek insanlı ınğ anındandır.” yollu ifadelerle, iki sene, kadar gizlice devam edip bu yola rabt-ı kalbş eden adamları deftere yazarak ba ına o kadar adam topre atarak anar istlikş ş riyasetini alenen ilanladı ki, yekûn kabul etmez. bu iki sene içerisinde zalimlerinİş
  • 26. zulmünden, mazlumların himayesin için 3. ve 2. klasa aday fedaileri dahi te kil edip,ş cemiyet bu süratle ikmâl olup imdiki daire dahi elde edilmi oldu undan, birş ş ğ fabrika dahilinde üzerinde bulunan i elbisesini çıkarıp herkesin gözü önünde yereş atarak anar istlik riyasetini alenen ilan eyledi i için, ba ında bulunan cemaatınş ğ ş namına “farmason” nâmı verildi. Yani, “formen Cemaatı” demektir. Musahabetimiz burada hitap bulup saat dahi 1.30'a gelmi bulundu undanş ğ esnemeye ba ladım.Bunlar dahi i ten el çekip sigaralarını tellendirip çay dahiş ş ısmarlamı olduklarından çay ve me rûbt-ı saireleri nû eyledikten sonra herkesş ş ş birer birer hareket etmeye ba ladılar. Biz dahi bi'1-veda, arabamıza rakiben hareketş eyledik. Yolda, musahabetimiz kamilen ferdası pazar günü ferımey ın cemiyetine mahsusş olan daireye girece imizi ve dairede ne yolda hareket etmek lazım gelece iniğ ğ beyanıyla hitam bulup eve dahi geldik. Beni otele götürecek iken yukarıya çıktık. “- Mr. Mustafa, seninle alaturka birer kahve içelim. Ba'dehu vahdethanelerimize girelim.” deyu kahveyi ısmarladı. Geldi içtik. Ba'dehu kalktık; odalarımıza çekildik, yattık. Oda mükemmel surette ısıtılmı müdîre bir ihtiyar hatun beni güzelce yata aş ğ yatırıp gitti. Sabah olur olmaz Mr. Wayt gelmi , sobayı yakmı . Ba ucuma gelmi : “-ş ş ş ş Mr. Mustafa, kalk çay ısmarla dım geliyor; içelim.” ( unu beyan etmek isterim ki, sabah olmu , afak a arıyor.. Vakit ne vakitŞ ş ş ğ bilirmisiniz? Saat: 5.31. Güne tül'una daha birbuçuk saat var.. Ta ına topra ınaş ş ğ kurban olayım Mülk-ü slâmiyye” (51).İ Londra Protestan Misyoner Cemiyet Merkezi Yurakıda gördü ümüz gibi Londra'da bir Protestan Misyoner Cemiyeti vardır.ğ Buradan dünyanın her tarafına da ılmı olan misyonerler idare edilir. Bu merkezinğ ş çalı maları hakkında, orayı bizzat görmü olan Kaptan Mustafa Bey'e sözü bırakalım:ş ş “Ertesi günü sabahleyin Mr. John ve Mr. Herbert ve Ernest ile beraber Misyoner Cemiyetinin büyük binasına gittik. Potinkers'in odasına girerek mumaileyhe mülâki olduk. Bu muhte em bina bir çok dairelere ayrılmı tır. Her daire bir din'e mahsustur.ş ş slâm dairesi müteaddit ubelere ayrılmı tır. Sünnî kısmının dört ubesi, Alevi yâniİ ş ş ş i'i kısmının yirmi be masası vardır. Her tarikata mahsus misyonerler mevcuttur.Ş ş Her dairenin bir kütüphanesi ve toplantı salonu vardır. imdiye de in ne kadar ilmîŞ ğ eser çıkmı ise hepsi kütüphanede mevcuttur. Hatta el yazması yüzlerce Arapça dinîş eser mahfuzdur. Ceylan derisi üzerine yazılmı birçok Mushaf-ı erifi gözümleş Ş gördüm. Bir parçasını alıp yüzüme ve gözüme sürdüm. Do rusu bu gibi kirli ellereğ dü tü ünden dolayı a ladım. Hatta Mr. John: “Vah Mustafa Efendi sen bu dereceş ğ ğ mütaassıb mısın? Öyleyse seni bir türlü yola getiremi yece iz” dedi. Di er daireleriğ ğ de gezdik. simlerini o vakte kadar i itmedi im bir takım mezhepler var imi . Birİ ş ğ ş tanesi hatırımda kaldı ki o da Zerdü t adındaki bir adamın meydana getirdi i birş ğ mezheb imi . smineş İ Mazdeizm diyorlar” (52). Bu konuda Misyoner Herbert de Kaptan Mustafa Bey'e unları anlatmı tır:ş ş “... El-hâsıl dünyanın her tarafına da ılmı olan misyonerler üç ayda bir kerreğ ş Misyon Cemiyetine bir rapor gönderirler. Bu raporlar; münâsebeti olan dairelere havale olunur. Orada incelenir. Sonra rapor sahiplerine talimatı hâvi cevaplar
  • 27. yazılır. Fakat bu raporlarla inceleme neticeleri Protestanlık dairesine arz olunur ve orada nasıl hareket edilece i tayin kılınır. Protestan Dairesi Reisi, Misyonğ Cemiyetinin reisidir. Katoliklik ve Ortodoksluk, Hıristiyan dinine mensub iseler de ngilizler Hıristiyanlı ı Protestanlık ile temsil etmek istiyorlar. Halbukiİ ğ Protestanlı ın da bir çok mezhepleri vardır. (53).ğ Misyoner Cemiyeti Reisi Potinkers ile Kaptan Mustafa Bey'in konu malarış Bu konu ma, Potinkers'in evinde.Kaptan Mustafa Bey onuruna verilen yemekteş olmu tur. Mustafa Bey öyle yazıyor:ş ş “... Söz konusu günün ak amı, Misyon Cemiyeti Reisi Mr. Potinkers'in evine ak amş ş yeme ine davetli oldu umuzdan, Mr. John ve Ernest ile oraya gittik Vovisteed ile Herğ ğ bert'i bulduk, biraz görü tükten sonra mükellef bir sofraya oturduk. Yemek yerken,ş Mr. Potinkers u sözleri söyledi:ş “Mustafa Efendi biraderimizin hanemizi ziyaretinden çok memnun oldum. Kendisi, genç bir asker oldu u halde bir Misyon Reisi'nin hanesine kabul edili ine hayretğ ş etmesin, misyonerler rütbe ve makam, gençlik-ihti-yarlık, fakirlik-zenginlik, güzellik ve çirkinlik a ı ı de ildirler. Onlar insanın ahsiyetine ve zihniyetine meftundurlar.ş ğ ğ ş Mustafa Efendi kendisini aynı halkada bulunan adamlar arasında bulunduruyor, çünkü bütün yaratıklar, Hakk'ın aynasıdır. Hangi milletten ve dinden olurlarsa olsunlar bütün insanlar karde tirler.ş Yoktur bu vücudun i'tibârı, Hakk âyinedir cihan ubâri.ğ Mustafa Efendi ile küçük bir farkımız vardı ki o da etüdlerimizin ve görgümüzün (!) ziyadeli idir. Gerçi meslekleri nedeniyle uhrevî i lerle pek de münâsebetleri yok iseğ ş de uhrevî addetti imiz dinlerin ahlâk ve dünya hayatı üzerinde ne derece müessirğ olduklarını kabulde tereddüt etmezler. Biz ngilizler umumiyetle Türklere veİ bilumum Müslümanlara o kadar fena nazarla bakmayız (!). bazı a ırı giden ngilizlerş İ bu güzel(!) nazarı ortadan kaldırmaya çalı ıyorlarsa da efkâr-ı umumiyyede yer tutanş bu ananevi hissi tamamiyle ibtal edemiyorlar. Sizde de bazı mutaassıblar vardır; ben kendi kula ımla i ittim: “ u, eytanlar ve hile yuvası olan Biritanya adası, bütünüyleğ ş Ş ş dipsiz denize batmayınca dünya rahat edemi-yecektir” diyorlar. Ancak Türk ırkının do u ve geli imine dair tarihin bize verdi i noksan malumatla bile ırkın, gayretleriniğ ş ş ğ takdir ediyor isek de, bugünkü gerilemesine âhid oldu umuzdan bununş ğ sebeblerine dair bir kaç söz söylemekten kendimi alamıyorum. Her millet, ya adı ış ğ muhit, iklim ve ecdâdından intikal eden bazı seciyyeler, yani, huy, tabiat, meleke ve me reb dolayısiyle bir takım adat ve ahâka mâliktir. Bu seciyyeler muhafazaş edildikçe o millet ilerler, beka bulur. E er seciyyeler metîn ise ve hiç bir te'sir altındağ bozulmaz ise o milletin bekasından üphe edilmemelidir. Çünkü o seciyyelerin herş biri bir fazilettir. Fazilet ise sosyal bünyenin kuvvetlenmesine, varlı ın devamınağ sebeb olur. Bu sözüme Çinlilerin karı ık idareler altında olan mevcudiyetleriniş muhafaza etmeleri güzel bir misaldir. ranlılar da hâlâ duruyorlar. Hangi bir milletİ ecnebi unsurlarla kar ı koymaksızın birle ir ve karı ır ve tedkik etmeden onlarınş ş ş adat ve ananelerini alırsa o ırk zevale yüztutar. Biz ngilizler cihan kıtalarının herİ tarafına yayılmı bir milletiz; çe itli kavimlerle temastayız. Fakat hiç bir vakit onlarlaş ş karı mayız ve hiç bir te'sirle seciyyemizi bozmayız. Bundan be bin, on bin seneş ş
  • 28. evvel bir ngiliz ne idiyse bugün dahi o ngiliz'in torunları kendisinin tıpkısıdır.İ İ Bugün bir ngiliz Britanya'da nasıl ya ıyor ise Orta Afrika'da Buse arazisinde o ngilizİ ş İ yine öyle ya ar. Biritanya adasındaki bir ngiliz ne gibi adetlere mâlik ise, ne türlüş İ ananeye tabi ve ne gibi eylere inanıyorsa Hindistanda, Yeni Zellanda 'da,ş Amerika'da ve sâirlerdeki ngilizler bütün dünyaya da ılmı oldukları haldeİ ğ ş milliyetlerini muhafaza etti-ler.bir Hıristiyan ngiliz katiyyen kendine mahsus ma-İ bedden gayrisine gitmez. Bir ngiliz kendi tüccarlarından gayri bir tüccardan hiç birİ ey almaz. “ ngilizler kendileri içindir, ba kaları için olamazlar ve herkesi ngilizlerş İ ş İ için hazırlama a çalı ırlar.” Halbuki bu hal Türklerde yoktur. Ziyâde taklidçisiniz.ğ ş “Türkler herkes içindir, çünkü kendileri için olamıyorlar” diyebiliriz. te bundanİş dolayı kaybediyorsunuz, eski seciyyeleri-nizden acaba kaçı kaldı? Eski Türklükten bir eseriniz var mıdır? Macar ovaları ile Bizans surlarının, Balkan yaylarlarının, Kafkas da larının size takdim eyledi i o sırma saçlı, âhû ve ela gözlü güzel kızlarla eklinizğ ğ ş ıslâh olundu amma, bu karı ımdan tabii olarak bazı adetler edindiniz, bunu inkârş etmeyiniz. Allah için söyleyiniz, validelerinizden hisseniz yok mudur? ranlıların onİ be inci asırda yedikleri darbenin intikamını almak üzere memleketinize soktuklarış bazı pek mübala alı i'tikâd-ât, nazar-ı dikkateğ alınacak kadar kötü te'sirler yaptı. Celâliler, Ahiler, dervi ler i'iyyeti temsil ediyorlar.ş Ş Ve bu akide yayılıyor. Avrupalıların hulûl-i mas-lahânelerine ön ayak, Cemiyetimiz oldu unuğ söylerken do rusu kızarıyorumğ (54) Potinkers sözlerine devamla öyle diyor:ş “Siyâset dolabım istenildi i gibi çevirmek için iki yol vardır.:ğ Birincisi Misyonerlik, kincisiİ Farmasonluktur. Dervi li i de hesaba katmalıdır. Siz Türkler Avrupa'yı yeni görme e ve tanıma aş ğ ğ ğ ba ladınız (55). Avrupa-nın iki penceresi vardır: Birincisi, pek büyü ü, sefahat,ş ğ sefalet ve israf penceresidir; zinhar Avrupa'ya buradan bakmayınız, pi man, nadimş ve mahvolursunuz. Di er pencere ise ilim ticaret, ziraat ve sanayi penceresidir. Fakatğ bu pencere pek küçüktür, bulmak için iyice aramalıdır. Onu bulmaya ve oradan Avrupa'ya bakmaya çalı ınız ve Avrupaş zihniyetini biliniz. Ondan sonra mes'ûd olursunuz. Avrupa'nın huylarını adetlerini bilâ tedkik kabul ederseniz yanarsınız, çünkü sizi ahlâksız eder (56). Ahlâkı bozulmu bir millet ile payidarş olamaz. Avrupa adetlerinin iyi cihetlerini, size faydalı kısımlarını, âdât ve ırkınıza halel getirmemek artıyla kopya ediniz ki, Avrupalılarla uyu asınız. dâre-i dâhiliyeş ş İ ve sûret-i hareketinize gelince: ftihar etti iniz tarihiniz sizin ne ekilde yolsuzİ ğ ş hareketlere cüret etti iniz, karanlık yollara saptı ınızı gösteriyor.ğ ğ 1734 senesinden bu yana gerileme alametleri yüz göstermeye ba ladı. Asıl Türklerş pek nâmuskâr bir millettirler. Bahusus ziraat ve sanatla me gul olanları pekş vakar sahibi ve haysiyyetlidirler. Örnek bir itaat ve sa-mimiyyet ve yararlıklar göstererek di er unsurlardan ayrılırlar. Fakat sizler yani Kayi, Hayi ve Selçukğ Türklerinin bakiyyesiyle Rumdan dönme yeniçerilerin birle mesinden hasıl olanş karı ık Türkler, Türklükle hâs her türlü ahlâk faziletlerini ta'biaten terkle,ş -kimseye bühtan etmeyiniz- bana, siz, kendi kendinizi yok etmeye niy-yet etmi siniz gibi geliyor. Dâima “itidâr gâlib olanındır” düstûruna tabisiniz. Hakkış aramazsınız. Bahusus her- eye esâs olan lisanınızı bile bir türlü düzeltemediniz.ş Do ru bir imlânız yoktur... Gerçi bizim lisanımızda da bazı uygunsuzluklarğ
  • 29. vardır. Fakat sizinkine nisbetle azdır. Malumatlılarınızın yazdıkları eserler birer muamma, anlayamazlar. Osmanlı Türkçesinin en belâgatlısı stanbul'da yazmakİ okumak bildi i ve ana lisanı Türkçe'yi pek güzel konu tu u halde yine yazılanğ ş ğ eserleri do ru okuyamayanlar ve manasını anlıyamayanlar pek çoktur.ğ Köylüleriniz ise kara cahillerdir. Di er ırklardan olan tabaanıza Türkçeyi bir türlüğ ö retemiyorsunuz, halbuki milletin ekserisini köylüler te kil ediyorlar. lkokullarağ ş İ katiyyen ehemmiyet vermiyorsunuz. yi biliniz ki ilk feyiz, ilkokullardan alınır.İ Yüksek mektebler ikinci derecede kalırlar. te bu sebepten dolayı Türkiye'deİş ilerleme olmuyor. Türkiye tekâmüle do ru bir adını atamıyor. Hatta do uğ ğ Türkleri: “Osmanlı Türkleri Türkçe bilmezler” diyorlar. Osmanlı Hükümetinin resmi dini slâm ve resmi dili Türkçe oldu undan, bu ikiİ ğ mühim noktanın nazardan hiç bir vakit uzak tutulmaması ve tedrici ve fakat mek-teblerle te kilât-ı tabiiyye-i slâmiyye gibi mevcud ve maa't-teessüf söylerimş İ ki sizce hissedilmeyen vesaitle ba'd'el-islâh ne r ve tamimi icâb eder idi.ş Yapmadınız ve hâlâ da yapmıyorsunuz. Camilerle mescidler ve fari-ze-i Hacc vesilesiyle Mekke ve Medine'de toplanmak ne güzel bir vasıtadır. Takdir etmiyorsunuz. Peygamberinizin gayet zeki birdiplotnat oldu u size tebli eyledi i emirlerindenğ ğ ğ anla ılmaktadır.Ma'a't-teessüf anlamıyorsunuz. Kisvenizi de bir türlü yolunaş koyamadınız. Türkiye bir kaç büyük inkılâb görmelidir. n-kılâblar evvelâ ilmî,İ sonra ahlâki ve dinî, en sonra da idâri olmalıdır. Bu sıra bozulursa intizam ve terakki olamaz. A a ılıktan kurtulamazsmız.Rahat olamazsınız. Rahmetli Sultanş ğ Mahmud (57) bunca arzularına ra men siperli bir ba lı ı kabul ettiremedi. Bu birğ ş ğ cahilane taassuptur. Bütün vücudunuzu Avrupalı eklinde örtüyorsunuz daş ba lı ınızı benzetmekten çekmiyorsunuz.ş ğ Siperli ba lıkları Avrupalılar Araplardanş aldılar ki, ba ve göze pek faydalı dır. Avrupa elbisesi ise zararlıdır.ş Sizin alvarlarınız bizim pantolonlardan daha ziyâde sıhhata muvafıktırş (58). Sıhhata zararlı olanları kabulde tereddüt etmiyorsunuz sıhhata faydalı olanları reddediyorsunuz. Bu ne haldir? Mülkünüz bir harabedir; araziler bombo tur. Ziraatş yok, ticaret yok, hiç bir ey yoktur. ark vilâyetlerinizde ahali köstebek gibi yerş Ş altında ya ıyorlar. Onları bile yeryüzüne çıkartıp insan gibi ya atamadınız. Gidip deş ş oralarda insanların hayvanlarla yer altıda ve bir ahırda beraberce nasıl yattıklarını görmelidir. Her eyden mahrum bu biçare adamlara merhamet etmediniz. Hukuk-ış esasiyye bir kaide söylüyor ki o da “Millette kabiliyet olmazsa Hükümet o milletin önüne dü er ve ona ne yapaca ını ta'lîm eyler” der. Bunu ne vakit yaptınız? Selçukş ğ Türkleri sizden pek çok medenî idiler. Onların bıraktıkları medeniyet eserlerini dibinden yıktınız. Amasya, Sivas ve Konya'da görülen Selçuk medeniyeti harabeleri insanları dilhûn ediyor. Siz Sabutay,Cengiz, Hülâgu ve Timurleng'i taklid ediyorsunuz. Bu haliniz ne zamana kadar devam edecektir? Halbuki halis Türk milleti buna manidir. Misyoner Polinkers sözlerine öyle devam ediyor:ş “Görüyoruz ki ne dininizden ve ne de milletinizden istifade edebiliyorsunuz; binaenaleyh, Mustafa Efendi biz, sizi Protestanlık ile ikâz etmek ve bu yolsuzluklardan kurtarmak istiyoruz. Sizi iktisadla i tigâle sevk etmek arzuş ediyoruz. Kadınlarınızı da faaliyete sokmak hevesindeyiz; bununla beraber
  • 30. kadınlardan hayanın kalkması ahir zamana alâmettir, onun kalkmamasına ehemmiyet vermeliyiz. te küçük tabakadan ba lamek lâzım geldi, bizde onuİş ş yapma a sava ıyoruz.ğ ş Yarın A ustosun birinci günüdür, bütün Protestanğ kiliselerinde, dünya yüzünde ne kadar müslüman var ise cümlesinin Protestan olmaları için dua okunacak ve ayin yapılacaktır. Yarın sizde geliniz, duamıza i tirak ediniz,ş her sene A ustosun birici günü mutlaka buğ ayin yapılır. Fakat “Allah'ın ayetlerini inkâr ile kâfir olanlar, haksız yere peygamberleri öldürenler ve insanların içinden adaleti emredenlerin canına kıyanlar (yok mu?” onları (Habibim) pek acıklı bir azab ile mu tula!” (59).ş ayetiyle elim bir azaba duçar olacaklarına imân eyledi iniz Yahudilere herğ manasıyla dü manız. Yahudiler ahlâk cihetiyle sevilir mahlâklar de ildirler,ş ğ yılana benzerler. Kurtarıcımız Hz. sa'ya yaptıkları zulüm ve hakaret, velev kiİ akidemizce bizim günahlarımızı afv ettirmek için taraf-ı bârî'den mukadder olsa bile tahammül kırıcıdır. Gerçi Hz. sa hakkında bu ekilde muameleİ ş yapılmamı olsaydı, kendisi de,ş Ben-î srail'in enbiyâlarından sayılacak veİ Hıristiyanlık meydana çıkmayacaktı. Fakat yine Yahudiler bu hareketleriyle dünya insanlarının ahım aldılar ve onlann hayatını altüst ettiler. Hiç bir felâket ve musibet yoktur ki içinde Yahudi parma ı bulunmasın. Harbler ancak Yahudiğ bankerlerin yüzünden zuhur eder ve Yahudiler hiç bir harbden müteessir olmazlar. Yahudiler dünyayı birbirine karı tırarak ve kapı tırarak uzaktanş ş seyretmeyi ve o sırada külah kapmayı pek ziyâde arzu ederler. Paraperest ve ahsi menfaati umumi menfaata tercih eden bu kavim nerede faaliyet ve iktidarş eylerse orada büyük bir sefalet ve musibetin yüz gösterece ine hükmetmelidir.ğ Kendi istifadelerini di er hemcinslerininğ felaketinde arayan bu hilekâr kavimle bunca peygamber denilen ezkiyâ ve hukemâ u ra mı lar da bir eyğ ş ş ş yapamamı lardır.ş Faizin, ihtikârın mucidi onlardır. Kuvvete kar ı mazlum, fırsatş bulunca zalim ve elde ettikleri servetle cihanda gizli fırıldak çeviren bu da ınıkğ on milyonluk elâstiki kavmi Allah tarafından yeryüzünden kaldırmadıkça rahat ve sükûn görmek imkânı olamaz (60). Misyoner Potinkers, Yahudiler aleyhinde konu masını öyle sürdürüyor.ş ş “Tuhafı u ki, bu hasis kavim dört yüz milyonluk slâmiyyetin ve be yüzş İ ş milyonluk Hıristiyanlı ın kuvvet ve evketini kaale almayarak, onlara inâdenğ ş Filistin topra ına yerle meyi ve orada bir srail Devletinin te kilini gerçekle ecekğ ş İ ş ş bir ideal alarak kabul etmi lerdir. Bütün dünya parasının üçte birine sahibş oldukları zaman bu emellerine muvaffak olacaklarını beyân ve teb îr edenş birhâinin sözüne inanarak para biriktirmeye çalı ı yorlar. Fakat faydasız birş intizâra kapılıyorlar. Hıristiyanların kâbesi olan Kudüs-ü erif, slâmlarca daş İ mukaddestir, ba ka ele geçmesine üphesiz ki rıza göstermezler (61),ş ş Hıristiyanlar arasında mezhep ihtilâfları dolayısiyle Kudüs'ün dâima slâmİ elinde kalmasına taraftarız. te Mustafa Efendi, görüyorsunuz ki Yahudilerle ananevi bir dü manlı ımızİş ş ğ vardır; fakat slâmlarla dini hiç bir “mâ sebeke”miz yoktur (62). Kur'an bileİ Yahudiler aleyhinde bir çok âyât-ı kerimeyi ve küffar hakkında da iddetliş emirleri muhtevi iken Hıristiyanlar için ic-tihâd farkından ba ka en küçük birş isnâdda bulunmuyor (63). Binâenaleyh, slâmiyet ve slâmlar bizim nezdimiz-deİ İ
  • 31. muhteremdirler.Hatta Hz. Muhammed (s.a.v.), Rahib Bahira indinde çok makbul ve muhterem idi. Yalnız siyâsi vak'alar, aramızda dü manlı a sebeb olabilir.ş ğ Fakat bu hâl Hıristiyanlar arasında dahi zuhur edebiliyor” dedi. Misyonerlerin Çalı ma Metoduş Protestan misyonerler, ba kasını Hıristiyanla tır-mak için, fakat aslında sömürmek veş ş onları kendilerine ba ımlı kılmak gayesiyle çe itli telkinlerde bulunurlar, dinlerğ ş Tarihi, felsefe okumalarını tavsiye ederler. Bir misâl olmak üzere Misyoner Mr. John'un Kaptan Mustafa Bey'e söylediklerine kulak verelim: “Mustafa Efendi, siz daha gençsiniz. Tetebbunuz azdır; dinler tarihi okumamı sınız;ş bir feylosof gibi dü ünemiyorsunuz. Bakınız âlem-i slâm'ın mâyeul-iftiharı olanş İ büyük âlim, büyük fazıl, öhretli feylesof Ebu Bekr Muhyiddin b. 'Arabi ne buyuruyor:ş “Ya Rabb, insanlar ta topra a bile taabbud etseler yine ibadet Sen'den gayrisine aitş ğ de ildir, sırf Sana mahsustur.” Böylece feyleso-fane dü ünülünce dinler arasındağ ş itikadça bir fark yoktur. Yalnız mahiri te rifatta az çok fark vardır ve onun daş ehemmiyeti yoktur. Kolayla tırın, zorla tırmayın” emrine tevfikan dinlerin, en kolayş ş uygulanır olanını size kabul ettirerek iktisad edilecek zamanda sizi sa'iyy ve gayrete sevk ile müstefid etmek istiyoruz. Çalı mak bizden, kabul ve redd sizden dir.ş Misyon heyeti gece gündüz bu gibi i lerle me guldür ve ngiltere Hükûmeti'ninş ş İ ubeler idaresiyle sıkı bir münasebette bulunmaktadır” (64).ş imdi de bu misyoner casusların,kendi gayeleri için göstermi oldukları gayretleriŞ ş madde madde görelim. slâm'ı Yok Etmekİ Bu misyoner- casus faaliyetlerinin ana gayesi slâm'ı yok etmektir. Hatta bu konudaİ ngiliz Misyoner te kilâtı tarafından kitaplar dahi yazdırılmı tır. Bununla ilgili, enİ ş ş câlib-i dikkat olan, ngiliz Sömürge bakanlı ı taİ ğ rafından hazırlananıdır. Misyoner- casus Hampher'in “ slâm'ı nasıl yok edelim?” adlı kitabı oldukça ilginçtir (65)İ Gaye bu ekilde tesbit edildikten sonra, bu gayenin tahakkuku safhaları ba lar.ş ş Yukarıda da bir nebze temas etti imiz gibi bu safhaların birincisi misyonerlerinğ küçük ya lardı, slâm ülkelerine gönderilerek slâm'ın esaslarının ve müslümanş İ İ dillerinin ö retilmesidir. Bu iki esas ö renildikten sonra faaliyete geçilir.ğ ğ Müslümanların zayıf tarafları tesbit ediliyor. Gerek ngiltere'deki misyoner te kilâtlarında çal- an elemanlar ve gerekse slâmİ ş ş İ dünyasında yeti ip hizmet (!) verme seviyesine gelen misyoner-casus adayları,ş her sene Londra'da toplanarak görev taksimatında bulunurlar. Bu görevlerin ba ında, müslümanların zayıf noktalarını tesbit etme hareketi gelir. Bunun herş sene tekrar edilmesinin sebebi de, Müslüman ülkelerinde meydana gelen iktidar
  • 32. de i iklikleri ve dü ünce farklılıklarıdır.ğ ş ş ngiliz Sömürge bakanlı ı, uzun ve yorucu çalı malar neticesinde, genel olarak,İ ğ ş Müslümanların hangi taraflarının zayıf oldu unu tesbit etmi , ve slâmğ ş İ ülkelerinde faaliyet gösterecek misyoner-casusların bu esasları ö renmeleri için,ğ yapılan tesbitler, bir kitap haline getirilmi tir (66). Yeniden tesbit edilen zaaflarş da, kitabın müteakip baskılarına ilâve edilir. ngiliz Sömürge bakanlı ının tesbit edip kitap haline getirdi i bu zayıf noktalarİ ğ ğ unlardır:ş 1. htilaflarİ a. Sünnî- iî ihtilâfı.Ş b. Amir-memur ihtilafları c. Osmanlı- ran ihtilafıİ d. A iret ihtilafları.ş e. Ulema-devlet memurları anla mazlı ı.ş ğ 2. Bütün îslam ülkelerindeki genel cehalet ve slâm hakkındaki bilgisizlik.İ 3. Donmu fikirler ve taassub, yeniliklerden ve dünyadan habersizlik; istek veş gayret azlı ı.ğ 4. Maddî hayata önem vermeyip, cennete ümid ba lama ve tevekkül.ğ 5. Hükümetlerin halka uyguladıkları istibdâd ve diktatorya. 6. Emniyetsizlik, yol ebekelerinin azlı ı.ş ğ 7. Her sene yüzlerce ki iyi ölüme götüren veba, kolera gibi hastalıklara kar ış ş hijyen ve ilâç yoklu u.ğ 8. ehirlerin viraneli i ve su ebekelerinin yoklu u-Ş ğ ş ğ 9. Devlet dairelerindeki hercümerc; milletin, Kur'an ve eriattan çıkarıldı ınaŞ ğ inandı ı kanun ve nizamların olmayı ı; er'î anayasanın terk edilmi olu u.ğ ş Ş ş ş 10. Salim olmayan bir iktisad, geri kalmı lık, umumi fakirlik ve bütün slâmş İ ülkelerindeki i sizlik.ş 11. Düzenli orduların olmayı ı. Silâhsızlık; levazım ve savunma techiatının azlı ı,ş ğ modası geçmi silâhların mevcudiyeti.ş 12. Kadın haklarının çi nenmesi.ğ 13. ehir ve sokakların çevre sa lı ından yoksun olması.Ş ğ ğ Misyoner kitabı, müslümanların zayıf noktalarını böylece sıraladıktan sonra, öyle demektedir: “Aslında slâm Dini, bütün bu yokluklara kar ıdır; buş İ ş yoklukların olmasını istemez. Fakat elimizden geldi ince, Müslümanların,ğ dinlerinin gerçek yönlerini ö renmelerine mani olmalıyız. Onların böyleğ zayıf kalmala-rı için, slâm'ın gerçeklerini bilmemeleri, bu konularda cahilİ kalmaları gerekir”. (67). slâm'ın esasları tesbit ediliyorİ Misyoner cemiyeti müslümanları hangi noktalarda cahil bırakmak ve uyandırmamak gerekti im bilmek için de önce slâm'ın esaslarını tesbitğ İ
  • 33. ediyor. ngiliz sömürge bakanlı ının bu konudaki kitabında, slâm esasları öyleİ ğ İ ş sıralanmaktadır: 1. slâm, müslümanların birlik ve beraberli ini emreder, tefrikadan kaçmalarınıİ ğ hüküm olarak esasa ba lar. (68)ğ 2. slâm'da ö renmenin önemi (69).İ ğ 3. Aksiyon ve yeni bulu lara te vik.ş ş 4. Maddi hayatı da daha iyi ya ama esası (70).ş 5. Müslümanlar arasında isti are ve görü teatisini te vik (71).ş ş ş 6. lerlemeye te vik.İ ş 7. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hadisleri ı ı ında sa lı a ve temizli e verilen de er.ş ğ ğ ğ ğ ğ Müslümanlara göre ilimler dört tanedir. a. Dinin muhafazası için fıkıh, b. Vücutların korunması için tıp, c. Dilin korunması için gramer (nahiv), d. Zamanın bilinmesi için de astronomi (Hadis). 8. Yükselmeyi te vik.ş 9. lerde tertip ve düzen.İş 10. Düzenli bir ekonomi kurmaya te vik.ş 11. En geli mi silahlarla mücehhez bir ordu kurma esası.ş ş 12. Temizli i emir (72).ğ 13. Kadın haklarına riayeti emir. Müslümanların -Kırılması Gereken Kuvvetli Yönleri Tesbit Ediliyor slâm'ı genel esaslarıyla tesbit ettikten sonra, onu yıkmak için, en kuvvetli yönleriİ tesbit ediliyor; ve misyoner casusların, bu kuvvetleri yıkmaları için ne yapmaları gerekti i ö retiliyor. Yıkmayı tasarladıkları Müslümanların kuvvetli yönleriğ ğ unlardır:ş 1. Her türlü ırk, dil, kültür ve milliyetçilik taassubunun slâm'la kaldırılarak,İ bunun yerine slâm'ın konmu olması.İ ş 2. mân akidelerini ö renme nokta nazarından, din alimlerine olan ba lılık veİ ğ ğ saygı. 3. Bütün Müslümanların, mevcut halifeyi, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in me ruş halifesi ve ûlü'l-emr sayarak, ona saygı beslemeleri. 4. Kâfirlere kar ı cihâdın vacip olu u.ş ş 5. i'î mezhebinde olan müslümanların, gayr-ı müslimleri necis amaları.Ş ş 6. slâm'ın di er bütün dinlerden üstün oldu u inancıİ ğ ğ 7. iilerin, müslüman memleketlerinde, Yahudi ve Hıristiyan mabedlerininŞ yapımına müsaade etmemelin. 8. Müslümanlann ekseriyetinin inancına göre, Hıristiyan ve Yahudilerin, Arap yarımadasından çıkarılmalarının vacib olması (73).
  • 34. 9. Müslümanların, büyük bir evk ve i tiyakla naş ş maz, oruç ve hacc farizalarına olan ba lılıkları.ğ 10. îmân ve ihlâs yönünden, îslâm akaidine olan ; kesin ba lılık.ğ 11. Genç ihtiyar; herkesin, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Sünnetini ö renmektekiğ gayreti; aile ba larığ nın kuvvetli olması. 12. Kadınların, fesâd ve gayr-ı me ru ili kilerden uzakla tıran peçeye kesinş ş ş olarak riayet edilmesi. 13. Cemaat namazının tercihe ayan olması ve müslümanların, buş münâsebetle günde birkaç defa bir araya gelmeleri. 14. Hz. Peygamber (s.a.v.), ehl-i beyt, ulemâ ve su-lehâ türbelerine saygı gösterilerek, buraların toplantı yeri haline getirilmesi. 15. Seyyidlere (Hz. Peygamber (s.a.v.)'in evlâd ve torunları) duyulan saygı. 16. i'îlerce, Hz. Hüseyin'in ehâdetinin yâd et-mek için muharrem ve saferŞ ş aylarında yapılan ihtifaller ve konu malar.ş 17. yili i (ma'rûfu) emr, kötülükten (münker-den) sakındırmanın, slâm'daİ ğ İ mühim bir yer i gal etmeş si. 18. Evlili in te viki, çok çocuk sahibi olmanın tavsiye edilmesi ve birdenğ ş fazla kadınla evlenmenin caiz olması. 19. Kâfirlerin ir âd ve hidayetleri için büyük gayş ret sarfedilmesi; bunun Müslümanlar için dünyanın en büyük serveti telakki olunması. 20. Güzel sünnet (adet) koymaya verilen de er (74),ğ 21. Kur'an ve Sünnete kesin ba lılık ve her ikisini de hayatlarına tatbik etmeğ gayreti; bu gayretin onları cennete götürece i inancı (75).ğ Müslümanların Zayıf ve Kuvvetli Yönlerine Kar ış Nasıl Mücadele Edilecek? Müslümanların zayıf ve kuvvetli tarafları misyoner-casuslar vasıtasiyle tesbit edildikten sonra; bu kuvvetli yönlerini nasıl zayıflatacaktan, zayıf taraflarından istifade ederek de, onları nasıl yıkacakları hakkında da uş kararları almı lardır:ş 1. Sünnî ve i'î müslümanlar arasında su,i zan ve üpheler icad ederekŞ ş mezheb ihtilâflarını körüklemek Her; iki tarafı, uydurma ihanet ve töhmetlerle birbiri aleyhine kı kırtmak.ş Çok zaruri olan bu nifakı çıkarmak için, ne kadar çok olursa olsun, hiç bir masraf ve fedâkârlıktan çekinilmeyecek. 2. Mümkün mertebe, Müslümanları cehalet ve uykuda tutmak. Her türlü slâmî e itim merkezlerinin kuİ ğ rulmasına mani olmak. Her ne suretle olursa olsun, basın ve yayını önlemek. Lüzum görüldü ünde, umumi küğ tüphaneleri ate e vererek, Müslümanları bilgi hazineleş rinden uzakla tırmak Köylerdekiş dinî medreselere talebenin gidi ini ve oralarda e itim görmesiniş ğ engellemek.Büyük slâm alimleri aleyhinde sun'î ithamlar uydurmak.İ 3. Tenbelli i te vik ederek, Müslümanları dünya i lerinden uzakla tırmak. Onlarağ ş ş ş cennetin güzelliklerini anlatarak dünyayı unutturmak ve dünyaya ait bütün i lerinden vazgeçerek, oturup ölüm mele ini beklemelerini sa lamak.ş ğ ğ
  • 35. 4. Her tarafta dervi tekkeleri yapımını hızlandırmak. Halk tabakalarına,ş Gazali'nin hyâu'l-ulûm'u, Mevlânâ'nın Mesnevisi ve Muhyiddin ibnu'l' Arabi'ninİ eserleri gibi kitapları okutarak, onların, dünyadan ele-tek çekmelerini sa lamakğ (76). 5. Zalim, diktatör ah ve devlet reislerini mümkün mertebe makamlarındaş tutmak; “Sultan, Allah'ın yeryüzündeki gölgesidir” gibi kaideleri halka duyurarak, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'nin; aynı ekilde Emevi ve Abbasiş halifelerinin zorla ve silahla hilâfete sahip oldukları fikrini i lemek. Netice olarak,ş kılıç onların tek dayana ı idi denecek. Hz. Ömer'in, Hz. Ali taraftarlarının eviniğ ate e verip, Hz. Ali ve hanımı Hz. Fa-tıma'ya zulmetti i haberi uydurularakş ğ yayılacak. Hz. Ebu Bekir'den sonra, Hz. Ömeri'in zorla hilâfete geçti i, ondanğ sonra da Hz. Ali'nin hakkı yenerek, uydurma bir urayla, Hz. Osman'ın hilafeteş oturdu u söylenecek. Osmanlı halifesine varıncaya kadar, bütün halifelerinğ diktatör oldukları fikri her tarafa i lenecek, slâm Devletinin, ancak diktatörlükleş İ iktidarda kalabilece i dü üncesi herkese duyurulacak.ğ ş 6. Her tarafın emniyetsiz bir hale gelmesi sa lanacak. Bunun için ehir ve köyğ ş merkezlerinde karı ıklıklar (anar i) çıkarılacak; bu karı ıklıkları çıkaranlar,ş ş ş kötülük yapanlar, fitneciler, e kiyalar ve yol kesenler, her ve ileyleş ş mükâfatlandırılacak ve bunların silâh ve paraları ngiltere tarafından teminİ edilecektir. 7. Mümkün mertebe Müslümanların, çevre sa lı ı tedbirlerinden veğ ğ hastahanelerden so utmak ve bunlağ rın batıl oldu una inandırmak,ğ hastalandıklarında, ka-tiyyen doktora gitmemeleri, ilaç almamaları ve evlerinde oturup, Allah'tan ifa beklemeleri telkin edilecek. Bu tel-kinât yapılırken de,”Banaş yediren, bana içiren O'dur. hastalandı ım zaman bana ifa veren O'dur. Beniğ ş öldürecek, sonra beni diriltecek olan O'dur” (77) ayetleri okunarak, kaderleriyle ba ba a kalmaları sa lanacak.ş ş ğ 8. slâm dünyasını her zaman fakirlik, kıtlık ve haİ rabeler içinde tutmak ve ıslahına mani olmak. 9. slâm ülkelerinde devamlı olarak karı ıklıkİ ş (anar i)ş çıkartılarak, slâm'ın, birİ ibadet dini oldu u, dünyayla hiç bir alâkası olmadı ı kanaati i lenecek.ğ ğ ş Her Müslümanın kafasına, Hz. Peygamber ve halifelerinin siyaset ve ekonomiyle alakalı olmadıkları, siyasete karı madıkları dü üncesi yerle tirilecek.ş ş ş 10. Yukarıdaki maddelerin yerine getirilmesinden maksad, ekonomik çöküntü, i sizli in artırılması ve faş ğ kirli in genelle tirilmesidir. Fakirlikle yukarıdaki gayeğ ş ler tahakkuk eder. Bu fakirli i temin içinde, çiftçilerin harmanları ate lenecek,ğ ş ticaret kervanları talan edilecek, ticarî ve sina'i merkezlerde büyük yangınlar çıkarılacak, barajlar sökülecek, bina in aatları yıkılacak, içme sularına zehirş katılacak ve böylece her tarafta Müslümanların felâketi, fakirli i, geri kalmı lı ığ ş ğ görülecektir. 11. slâm devletindeki hükümet yetkililerini arap, kumar ve di er fesâd i lerineİ ş ğ ş alı tırarak, bunları, devlet hazinesinde, savunmaları için bir kuru kalmayıncayaş ş kadar, bütün paralan çekip savurmalarını sa lamak.ğ 12. Kadınların esir oldu u fikrini yaymak ve onla rın hakir görülmeleriniğ sa lamak. Bu yapılırken de “Erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler. O sebeple kiğ Allah onlardan kimini (erkekleri) kiminden (kadınlardan) üstün kılmı tır. Bir deş
  • 36. (erkelere onları) mallarından infak etmektedirler. yi kadınlar itaatli olanlarıdır.İ Allah kendi haklarını nasıl koruduysa, onlar da öylece göze görünmeyeni koruyanlardır. erlerinden, serke likleriden yıl-dı ınız kadınlara gelince OnlaraŞ ş ğ (evvelâ) ö üt verin, (vazgeçmezlerse) kendilerini yataklarında yalnız bırakın, (yineğ kâr etmezse) do un. Size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın. Çünküğ Allah çok Yücedir. Çok büyüktür” (78) ayeti okunacaktır. 13. Köylerdeki yoklu u bahane ederek, köylüleri, ehirleri ya maya te vik etmekğ ş ğ ş (79). Osmanlı Devletinin Yıkılmasına Karar Veriliyor. Bütün geriliklere ra men, ngiltere'nin bu casus-misyoner faaliyetini ba lattı ı 18.ğ İ ş ğ yüzyılda, en büyük slâm Devleti Osmanlı Devleti idi. Osmanlı Devleti aynıİ zamanda ehl-i Sünnet'i temsil ediyordu. i'a mezhebini de ran Devleti temsilŞ İ ediyordu. Osmanlı Devleti, ran'a nazaran daha büyük oldu undan, ngiltere ilk hedefİ ğ İ olarak onu seçiyor. ngiliz sömürge bakanlı ında alınan karara göre, Osmanlıİ ğ Devleti, tedrici olarak, yüzyıl içinde yıkılacaktır. Ona göre, Osmanlı Devletini yıkmak, slâm'ı ortadan kaldırmak olacaktı.İ te, büyük paralar sarfedilerek yeti tirilip, casus olarak Osmanlı Devletinin herİş ş kö esine gönderilen misyonerlerin ana gayesi budur: Osmanlı Devletini yıkmak!ş Misyoner-casuslar, mümkün mertebe Devlet reislerine güzel anlar ya atma yollarınış arayacak, bunun temini için ellerinden gelen her fedakârlı ı göstereceklerdir (80).ğ Bu konuda, misyoner-casus Hempher unlar yazmaktadır:ş “Milâdi 1710 senesinde, ngiliz sömürge bakanlı ı, beni, Mısır , Irak, Hicaz ve Hilâfetİ ğ merkezi olan stanbul'da casusluk yapmakla görevlendirdi. Bana verilen görev;İ Müslümanların kuvvetini kırmak ve slâm ülkelerini sömürgele tirmek için gerekenİ ş bilgileri toplamaktı. slâm ülkelerinde hâl-ı hazırda bu görevi yapmakta olan, bendenİ ba ka, bütün bakanların, âmirlerin, yüksek memurların, ulemânın ve kabileş reislerinin isimlerini hâvî, mükemmel bir fihrist de elime verildi” (81). Bu misyoner-casuslar, her vesileden istifade ederek, Osmanlı Devletine kar ış muhalifler yeti tirecek ve bilhassa ihtilâflardan yararlanacaklardır. Hempher'inş hatıralarında unları okuyoruz:ş “Londra Misyoner te kilâtı ba kanı öyle konu tu:ş ş ş ş “Biz ngilizlerin müreffen veİ saadet içinde ya amamız için, Müslümanlar arasına nifak tohumları ekmemizş lâzımdır. Onların içinde ihtilâf kıvılcımlarını tutu turmalıyız. Biz, Osmanlı Devletininş her tarafına fitne sokarak, onu yıkaca ız. Böyle yapamazsak, ngilizler gibi küçük birğ İ millet, nasıl müreffeh olur? te Hempher, bunun içindir ki, slâm dünyasını nifak veİş İ fesâd ate ine vermeden, onları tefrikaya sokmadan geri gelme! “Osmanlı Devleti veş ran, zayıf dönemlerini ya ıyorlar. Onun için, mümkün mertebe halkı, idarecilereİ ş kar ı kı kırt! unu unutma ki tarih, bütün inkılabların, idarece-lerdenş ş Ş memnuniyetsizlik ve halkın ayaklanmasından kaynaklandı ını göstermi tir. Herğ ş yerde nifak ve tefrikadan bahset! Onları birbirine dü ür!” (82).ş Bu ihtilâfların ba ında, Sünnî- i'î ihtilafından yararlanılarak, iki büyük slâm Devletiş Ş İ olan Osmanlı Devleti ile ran vuru turulmak isteniyor. Misyoner-casus te kilâtıİ ş ş
  • 37. ba kanı bu konuda Hempher'e öyle diyor:ş ş “E er sen, slâm ülkelerinde, Sünnî- i'î kavgasını ba latabilirsen, büyük Britanya'yağ İ Ş ş en büyük hizmeti yapmı olacaksın!”(83).ş Sünnî- i'î ihtilâfına ne kadar önem verdiklerine dair, Hempher'in u sözleri de neŞ ş kadar manidardır. Hem-pher öyle diyor:ş “Bir gün bir papazlar toplantısında, “Bu Müslümanlarda zerre kadar akıl olsa, asırlardır geçmi olan bu Sünnî- i'î ihtilâfını kaldırır, onları mazide bırakır ve it-tihadş Ş kurarak birle irler” dedim, ba kan hemen sözümü keserek! “Senin vazifen, bu ihtilâfş ş ate ini körüklemektir; Müslümanların nasıl birle ece ini göstermek de il!” dedi”ş ş ğ ğ (84). Osmanlı Devletini yıkmak için, te vik edilecek ihtilâflar da öyleş ş sıralanmaktadır: 1. Kabile ihtilâfları. 2. Arazi ihtilâfları. 3. Dini ihtilâflar. 4. Milliyetçilik (85). Hıristiyanlık ve ngiliz Çıkarları çin Her eyİ İ Ş Feda Ediliyor Yukarıda da söyledi imiz gibi, bu misyoner-casus lar faaliyetinin temel hedefi,ğ Hıristiyanlık ve ngiliz menfaatlerini dünyaya hakim kılmaktır. Onlara göre, buİ neticeye de bir tek surette ula ılır: slâm'ı yıkmak.ş İ ngiliz, Sömürge bakanlı ında, Bakan'ın ve Londra'nın me hur papazlarının katıldı ıİ ğ ş ğ bir toplantıda, konu macılardan biri kararı öyle açıklar: “Vazifenizde sebat veş ş sabredin! Üç yüz seneden beri Hıristiyanlık derbeder bir durumda bulunuyor. Hz. sa'nın ya adı ı topraklardan kâfirleri (86) dı arı çıkarın! Gayemize ula mak için,İ ş ğ ş ş slâm merkezlerinde, her türlü vasıta ve imkânları kullanarak faaliyet göstermeliyiz.İ Hakimiyet ve zaferimiz için, hiçbir fedakârlıktan çekinmeyiniz. Bundan dolayı mücehhez olmamız gerekmektedir. Belki asırlar sonra neticeye varırız; bunun zararı yok. Babalar, evlâ-dlar için çalı ırlar” (87).ş Sömürü Konferansları Tertipleniyor Aslında, misyonerlik faaliyetleri, dünya Hıristiyan mahfilleri tarafından mü terekenş yürütülüyor. Hepsinin gayesi aynı noktada temerküz ediyor: Son slâm Devleti olanİ Osmanlı Devletini yıkmak, stanbul'u ele geçirmek (88).İ Bu gayeler için tertip edilen konferanslardan biri hakkında Hempher öyle yazıyor:ş “Bir ba ka gün, Sömürge Bakanlı ında, Britanya, Fransa ve Rusya'nın i tirak etti i üstş ğ ş ğ düzeyde bir konferans yapıldı. Konferansa i itirak edenler, din, adamları ve di erş ğ me hur kimselerdi. Güzel bir tesadüf olarak ben de oradaydım. Bakan'la olan sıkış temasım yüzünden oraya kabul edilmi tim. Konu u idi: slâm ülkelerini söş ş İ mürme ve bu yoldaki güçlükler.” (89). Konferanstan sonra u mü terek karar alındı: “Her ne suretle olursa olsun,ş ş Müslüman kuvvetlerini kırmak. Bunun da en güzel yolu; aralarında nifak ve tefrika çıkarmaktır. manlarını zayıflatmak için her çareye ba vuralacaktır.İ ş
  • 38. mânları ellerinden alınarak, tıpkı Endülüs ( spanya) gibi, slâm dünyasıİ İ İ Hıris-tiyanla tırılacaktır”ş (90). slâm dünyasına kar ı olan bu dü manlı ın altında, Hıristiyanların intikamİ ş ş ğ hırsları yatmaktadır. Hemp-her, kitabında bunu açıkça dile getiriyor: “ imdi,Ş slâm ülkeleri gerilemi durumdadırlar. Müslümanlardan intikam almanın tamİ ş sırasıdır” (91). ngiliz sömürge siyaseti iki noktada toplanmaktadır:İ 1. Halen ngiliz sömürgesi olan veya ngiliz siyasetinin tesirli oldu uİ İ ğ ülkelerde, ngiliz Devlet nüfuzunu ve kültürünü sa lamla tırmak.İ ğ ş 2. Henüz ngiliz sömürgesi olmayan yerlerde, yapılacak çalı maları tanzimİ ş edip programlamak(92). Sömürü Aleti, Ahlaksızlık Emperyalist Batı Dünyasının, slâm alemini sömürge haline getirmek içinİ kullandı ı en güçlü silâhlardan birisi değ ahlaksızlıktır. Bir belâ olan ahlâksızlı ı yaymak için de her türlü vasıtaya ba vurulmaktadır. Bunun içinğ ş özel surette yeti tirilmi kadınlar, müslü-manlara fuhu u a ılamaktadırlarş ş ş ş (93). ngiliz sömürge bakanlı ı, kendi misyoner casuslarına; gayeleri için,İ ğ gerekirse homoseksüel olmalarını emrediyor (94). Kukla Devletler ngiltere emperyalizmine en çok yardımcı olan unsurlardan birisi de, kuklaİ devletlerdir. Bu devletler içinde menfaat kar ılı ı elde edilen bir kaç Devlet adamış ğ vasıtası ile o memleketlere ngiliz kültürü yerle tirilir. Bir Devlet de, kültürİ ş emperyalizmine u radı mı, artık o devlet, öz benli ini yitirmi tir. Bir devletteğ ğ ş hangi kültür egemen ise, o devlet o kültüründür demektir. ngiltere bunuİ kendine iar edinmi , o ekilde hareket etmi tir. Hemp-her, bu konuda da unlarış ş ş ş ş yazmaktadır: “Bazı memleketlerde, idare, görünü te o memleketin ahıslarış ş elindedir. Fakat, müstemleke siyaseti, oralarda egemen olup, kedi siyasetini gütmektedir. Bu gibi ülkelerin, tamamen ngiltere'ye ba lanmasına da az kaldı”İ ğ (95). Bu gibi Müslüman ülkelerinde, misyonerler Müslümanların zaaflarını her zaman kollayarak, onları sürekli ihtilâflar içinde bırakırlar, bu ihtilaf ve tefrikalar doru a geldi inde, artık o ülke teslim alınmı demektir(96).ğ ğ ş Misyonerleri Durduran Silah üphesiz bu misyoner-casuslar, çok güçlüklerle de kar ıla maktadırlar. OnlarınŞ ş ş tesbit ettikleri ve adeta kendilerine çevrilmi bir silâh olarak gördükleriş güçlükleri Hempher öyle sıralamaktadır:ş 1. slâm ülkelerindeki halkın -üst tabaka de il-müslüman ve uyanık olu u. Buİ ğ ş konuda denilebilir ki alelade bir Müslüman bir Hıristiyan papazıyla iktisadî meselelerde çok kolay yarı abilir. te bunlar asla dini eldenş İş bırakmazlar. Bunlar bize kar ı birer silahtır (97).ş 2. slâm dini tarihte gördü ümüz gibi, a ırba lılık ve hürriyet dinidir.İ ğ ğ ş Bu
  • 39. yüzden, gerçek Müslümanlar, katiyyen esaret ve köleli i kabulğ etmiyorlar. te bu gibilere, slâm'ın ça dı ı oldu unu, slâm azamet veİş İ ğ ş ğ İ ya antısının gerilerde kaldı ını, bunlara bir daha dönül-memesi gerekti ini;ş ğ ğ bugünün artlarının de i ti im, eskiyi unutmalarım, yeni artlara göreş ğ ş ğ ş kendilerini uydurmalarını kabul ettiremiyorum.” (98). ngiltere Hesabına Çalı tırılacak Müslümanları Elde Etme Yollarıİ ş ngiltere, bu faaliyetleri içinde,, sadece misyonerlerden de il,aynı zamanda,İ ğ maddî menfaat veya makam va'adiyle elde etti i kimselerden değ yararlanıyor.Bu gibi Müslümanları kandırıp, ngiltere hesabına çalı tırmakİ ş için, önce onlar gibi Müslüman görünüp, tedricen kendi saflarına çekiyorlar. Hempher, bu konudaki takti ini öyle dile getiriyor: “Muhatabımla daha fazlağ ş konu madım. Asıl hüviyetimin ortaya çıkmasından korkuyorum.ş Zira Müslüman kisvesine girmi , öyle görünüyor-dum”ş (99). Bu gibi Müslümanların nasıl kandırıldıklarını imdi maddeler halinde görelim.ş Kandırılacak Kimseler Te his Ediliyorş ngiliz misyonerleri, bu konuda da çok titiz davran-makta,ve aleladeİ kimselere bu teklifte bulunmamaktadırlar. Onların aradı ı tipler, kendileriniğ be enmi , kendi dedi inden ba kasını kabul etmiyen, slâm ülemâsığ ş ğ ş İ nın fikirlerine kar ı çıkmayı bir maharet sayan kimselerdir. Misyonerler, bu maksatla,ş özellikle, dinî okullara, medreselere tekkelere sızmı lar ve oralarda adamş aramı lardır. Sokaktaki herhangi bir Müslüman onların i ine gelmemektedir.ş ş Onlar, dini münaka aların yapıldı ı, din meselelerinin görü üldü ü toplantılaraş ğ ş ğ sızarlar ve konu malarını dinledikleri kimselerde kendilerine uygun olanınış seçerler. Bu seçim yapıldıktan sonra, misyoner yava yava o adama sokularak,ş ş onunla dostluk kurar ve onu kazanmaya çalı ır.ş Burada bir ihtiyat payı bırakarak, ngiliz casusu Hempher'in elde etti iniİ ğ söyledi i bir ahıstan söz edece iz. Ancak, ihtiyat payını tekrar ederek, sadeceğ ş ğ Hempher'in bu adamla olan ili kilerini kendi kaleminden nakledece iz.ş ğ Hempher, öyle anlatıyor:ş “Muhammed'le tanı ıp bir müddet a inalık peyda ettikten sonra u neticeyeş ş ş vardım ki; bu adam, ngiltere'nin slâm ülkelerindeki menfaatları hesabınaİ İ çalı tırılacak ideal bir kimsedir. Kendini büyük görmesi, gururu, makam severş olu u, slâm ulemâ ve kaynaklarına olan dü manlı ı ve müstebitli i o derecedirş İ ş ğ ğ ki, Hulefey-ı Râ idin'i bile tenkid ediyor.Onun, bizce en zayıf tarafı, sadece Kur'anş ve Hadis'i alıp, di er slâm kaynaklarına de er vermemesidir.” (100) Hempherğ İ ğ öyle devam ediyor: “ eyh Muhammed, Ebu Hanife'yi hakir görür, ona de er veş Ş ğ i'tibar vermezdi. Muhammed öyle diyordu: “Ben Ebu Hanife'den çok daha iyiş bilirim”. Yine o, Sahih-i Buhari'nin yarısının beyhude ve yararsız oldu unu iddiağ ediyordu” (101]. Hempher, Muhammed'in bu zaaflarından yararlanarak, onu yava yava kendiş ş tesir alanına sokuyor, öyle diyor Hampher: “Zaten kendini be enmi ve kendiniş ğ ş yükseklerde gören Muhammed'i tedricen kendi tesir alanıma sokarak, fikirlerimi ona kabul ettirmeye ba ladım. o safhaya vardı ki, artık o banaş İş
  • 40. itimad besledi ini söylüyor, benimle samimile iyordu. Aramızda senli benliğ ş olduktan sonra, hep beraberdik” (102) . Muhammed Farkına Varmadan ngiliz Kurbanıİ Oluyor Zavallı Muhammed, ngilizlerin bu korkunç oyunundan habersizdi. O,İ arkada ı Hempher'i samimi bir Müslüman olarak tanıyor, ona öyleş davranıyordu, ngilizlerin, onu Basra'da böyle avlayacakları aklına bileİ gelmiyordu. Nihayet Hempher'in tuza ına dü tü. Hemp-her'den dinleyelim:ğ ş “Muhammed'le, yeni geli melerin ı ı ı altında tefsir okumaya karar verdik. Buş ş ğ çalı ma-mızda,Sahabenin, büyük din alimlerinin, müfessirlerin dediklerini birş tarafa koyarak, kendimiz tefsir edecektik. Kur'an'ı ben okuyor ve izahlarım, tefsirlerini ben yapıyordum. Benim hedefim u idi:ş Her ne suretle olursa olsun, onu ngiliz sömürge bakanlı ının tuza ınaİ ğ ğ dü ürmek” (103).ş Liderlik A ılanıyorş ngilizlerin bu konudaki en sinsi taktiklerinden birisi de, kullanmak istedikleriİ kimselere makamlar ve liderlikler vadetmektir. Kendi menfaatleri do rultusunda çalı tırılacak olanlara makamlar vermek, onları devletğ ş reisliklerine getirmek ve bu u urda her fedakârlı ı göstermek, kendiğ ğ açılarından en tabii bir harekettir. Onun için Hempher, Muhammed'e bütün Müslümanların liderli ini telkin ediyor. Gerisini ondan dinleyeğ lim: “O tarihten itibaren hedefim, Muhammed'e rehberlik ve slâm aleminin liderli iniİ ğ a ılamak oldu. Onun ruhuna, ehl-i Sünnet ve ehl-i i'anın arasında üçüncü bir yolş Ş yerle tirmek istiyordum. Ehl-i Sünnet'ten biraz, ehl-i i'a'dan biraz alınıpş Ş Müslümanlara bu yeni görü üm takdim edilecek ve bu yeni görü ü Muhammedş ş temsil ederek, Müslümanları yönetecek. Fakat bu gayemin tahakkuku için, önce onun zihnini karı ık fikirlerle doldurup, her eye körükörüne inanmamasını te'minş ş etmem gerekiyordu. Bunun için, ona fikir hürriyetini, dü ünce serbestisini, diniş ele tirmenin cevazını a ılayarak; onun büyüklük hislerini, büyük adam olma, liderş ş olma duygularını kamçılıyordum” (104). tikadlar Sarsılıyorİ Hempher, Muhammed'le bu kadar a inalık ve samimiyet peyda ettikten sonra, yavaş ş yava itikadlarını sarsmaya ba lıyor. Ne ilginçtir ki, Hempher, önce Mu-hammed'inş ş cihad fikirlerini sarsmakla i e ba lıyor. Hempher, bu konuda öyle diyor:ş ş ş “Bir gün ona öyle dedim: “Acabaş cihad vacib mi?” öyle cevap verdi: “Nasıl vacibŞ olmasın ki, Allah öyle buyuruyor: Kâfirlerle sava ın!” öyle dedim: “Allah, kâfirlerleş ş Ş ve münafıklarla sava mayı emrediyor. E er kâfir ve münafıklarla sava mak vacib ise,ş ğ ş niçin Hz. peygamber (s.a.v.) münafıklarla sava madı?” u cevabı verdi: “Cihad,ş Ş sadece sava meydanında de il; Hz. Peygamber (s.a.v.), hareket ve sözleriyleş ğ münafıklarla sava mı tır.” Ona unu dedim: “O halde, kâfirlerle de söz veş ş ş hareketlerle cihad vacibdir.” Bana u kar ılı ı verdi: “Hayır öyle de il, çünkü Hz.ş ş ğ ğ
  • 41. peygamber (s.a.v.), sava meydanların da kâfirlerle cihâd etmi tir” u cevabı verdim:ş ş Ş “Hz. Peygamber (s.a.v.)'in kâfirlerle yaptı ı sava lar, savunma sava larıydı. Çünküğ ş ş kâfirler onu öldürmek istiyorlardı” (105). Bunun üzerine Muhammed, kabul eder gibi ba ını salladı ve ben de, i imde muvaffak oldu umu hissettim” (106).ş ş ğ Hempher, bu faaliyetine devam ederek, Muham-med'e mut'a nikâhının helâl oldu unu kabul ettiriyor (107). bununla da kalmıyor, Hempher, onu bir kadınlağ İş Mut'a nikahıyla evlendiriyor (108). Misyonerler arap ve Kadından YararlanıyorŞ Kandırılan Müslümanlar, bu misyoner casuslara bir defa kanıp medyûn-i ükranş olduktan sonra, artık kurtulamıyorlar.Onların ba ımlıları oluyorlar adete... Hempher,ğ Muhammed'in Mut'a nikahıyla nasıl evlendirdi ini öyle yazıyor:ğ ş “Görevimin en de erli fırsatını de erlendirmi tim. Ona mut'a nikahıyla bir kadınğ ğ ş bulmaya karar verdik. Benim maksadım, onu, Basra'da bu tür nikâha kar ı olan Sünniş mezheblilerden uzakla tırmaktı. Bu i in çok gizli olaca ına ve hatta onuş ş ğ evlendirece im kadına dahi onun adını vermiyece ime dair teminat verdim. Buğ ğ ekilde mutabakata vardıktan sonra, hemenş ngiltere sömürge bakanlı ı hesabına,İ ğ Basra'da kendini satarak, Müslüman gençlerini fuhu ve fesada alı tıranş ş Hıristiyan fahi enin evine gidip, ona mevzuyu anlattım.ş Anla tıktan sonra, buş kadına Safiye takma adını taktım; ve eyh Muhammed'i onun evine götürece imeŞ ğ karar verdik. “Randevula tı ımız günde eyh Muhammed'i Safi-ye'nin evine götürdüm. Onları, birş ğ Ş haftalı ına ve bir miktar altın mehirle evlendirdim. Kısaca, ben dı ardan, Sa-fiyyeğ ş içerden, Muhammed'i yeti tiriyorduk.Safiye, bilhassa dini hükümleri ayak altınaş almayı ona telkin ediyordu” (109). Hempher, bu seviyede muvaffak olunca, onu araba alı tırmaya karar veriyor; ve buş ş konuda öyle diyor:ş “Onu evlendirdikten üç gün sonra, evine gittim. Bu seferki konu mamız arabınş ş haramlı ı konusunda ola-caktı.Bu konudaki ayet ve hadisleri gözden geçirdiktenğ sonra ona dedim: “E er Muaviye, Yezid ve benu Umeyye ile Benu Abbas'ın di erğ ğ halifeleri arab içtilerse, bu din büyükleri dini bırakıyor da, arab içmek sadeceş ş sanamı haram oluyor? üphesiz ki onlar, Allah'ın kitabını Pey-gamber'in sünnetiniŞ benden ve senden daha iyi biliyorlardı. Onlar, Allah'ın kitabından ve Peygamber'in sünnetinden, arabın haram de il, mekruh oldu u hükmünü çıkarıyorlardı. Üstelikş ğ ğ ehl-i kitab olan Yahudi ve Hıristiyan kitabları araba cevaz veriyor. Hem de bu dinlerş ilâhî olup, peygamberleri slâm tarafından tanınmaktadır. Nasıl olur da hepsi hakkİ olan bu dinlerin birinde arab helâl, di erinde haram olur? yoksa bu dinlerinş ğ tamamımın do ru de il elimizdeki bir rivayete göre “Artık siz (hepiniz) araptan vazğ ğ ş geçdiniz de il mi” (110). ayet-i kerimesi nazil oluncaya kadar, Hz. Ömer arab içerdi.ğ ş E er arab haram olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Ömer'e hadd cezası uygulardı;ğ ş uygulamamı olması, arabın cevazına delalet eder.” Muhammed beni dikkatleş ş dinledikten sonra öyle dedi: “Haram olan arab de il, verdi i sarho luktur.ş ş ğ ğ ş Sarho luk vermeyeni, haram de il, Allah öyle buyuruyor: “ eytan, içkide veş ğ ş Ş kumarda ancak aranıza dü manlık ve kin dü ürmek, sizi Allah'ı anmaktan veş ş namazdan alıkoymak ister” (111). E er arap sarho luk vermeseydi, bu neticelerğ ş ş çıkmazdı. arap bu neticeleri intaç ediyor böyle olmasaydı, arabın sarho etmiye-niŞ ş ş haram de il denirdi. Böyle denmemi tir”. Hempher, onu bu ekilde kandıramayınca,ğ ş ş
  • 42. u takti i uyguladı:ş ğ “ arap hususunda Safiyye'ye öyle dedim: eyh Muhammed sana geldi inde, onu oŞ ş Ş ğ derecede mest edip kendiden geçir ki, ona arab içirebilesin!” Ertesi gün Sa-fîyye'yiş gördü ümde, ona arab içirdi ini, hatta onun sarho alarak soka a çıkıp ta kınlıklarğ ş ğ ş ğ ş yaptı ını te'kid etti. Netice olarak diyebilirim ki ben ve Safiyye, eyh üzerinde oğ Ş derecede bir hakimiyet kurdu ki, Sömürge ba-kanı'nın sözlerini hatırladım. Bana bir kerresinde öyle demi ti: “Biz spanya'yı kâfirlerden (112) arap ve fesâd'la geriş ş İ ş aldık. Bu iki güçle,di er bütün toprakları da almalıyız” (113).ğ Yukarıdaki satırlarda, ngiliz misyonerler te kilâtında kadınların ne kadar büyük rolİ ş oynadı ını gördük. Yine Hempher bu konuda öyle diyor: “Safiyye, bu mühim i teğ ş ş bana yardımcı oluyordu. Zira Muhammed'i o derecede kendisine a ık etti ki,ş durmadan mut'a nikahını tazeliyordu. Kısaca, eyh'in elinden bütün ihtiyar veŞ dü üncelerini almı tı” (114)ş ş Pohpohlama Siyaseti ngiliz misyonerleri, kandırdıkları Müslümanları her vesileyle övüyor, onların,İ bulunmaz kimseler olduklarını kendilerine ihsas ediyorlardı. Gelece in münaka-ğ asız ve üphesiz olarak, onların eline geçece i, onlann her eye hakim olaca ı veş ş ğ ş ğ onlann buna layık oldukları telkin ediliyordu. Hempher. Muhammed'e, bütün siyâsî ve dini meselelerin onu bekledi ini, ümidini kesmeden-bu günüğ beklemesini söylüyordu (115). stedikleri adamlar bu seviyeye gelince, onlarıİ uydurma rüya ve yalanlarla istedikleri yöne çekebiliyorlardı. Bu uydurma yalan ve rüyalardan birisini Hempher öyle anlatıyor:ş “Bir defasında bu uydurma rüyalardan birini öyle anlattım: Dün gece Hz.ş Peygamber (s.a.v.)'i, bir kürsü üzerinde oturmu ve etrafını tanımıdı ım alimlerleş ğ çevrili halde gördüm. Birden bire sen geldin. Ve senin yüzünden nurlar fı kırıyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.)', sana hürmeten (!) aya a kalktı ve yanınaş ğ yakla arak alnından öptükten sonra öyle dedi: “Ey benim ada ım, sen, dinî veş ş ş idarî i lerde benim yerime geçecek olan vârisim-sin!” Sen öyle dedin: “Yâş ş Resûlallah, ben ilmimi insanlara açıklamaya korkuyorum!” Hz. peygamber (s.a.v.) öyle buyurdu: “Korkma sen onlardan daha iyisin!”. Mu-hammed bu yalanş rüyalarımı duydukça sevinir ve her gün gelip, yeni rüya görüp görmedi imiğ sorardı. Ben de onu bu yalan rüyalarla kandırır, dinî görü ve akideleriniş zehirlerdim” (116). Kandırılan Müslümanlar Alimlerden Uzak Tutuluyor Misyoner-casuslar, bu ekilde kandırdıkları Müsş lümanların, pi man olup tevbeş etmemeleri için mümkün mertebe onları ilim çevrelerinden uzak tutarak, kendi tesir alanları içinde bırakıyorlardı. Hempher öyle diyor:ş “Gerçek u ki, onun, ehl-i Sünnet alimleriyle görü mesini istemiyordum. Çünkü,ş ş onların kuvvetli mantık ve muhakemeleriyle tekrar Sünni olması her zaman için variddi. Bundan dolayı onu, ulemâ çevresinden uzak tutmaya gayret ediyordum” (117).
  • 43. Kandırılanlar Takibediliyor ngiliz sömürge bakanlı ı elde etti i Müslümanları ba ıbo bırakmıyor, onların eskiİ ğ ğ ş ş hallerine dönmemeleri-için her fırsatta takip ettirip gerçe i görmemeleriniğ sa lıyordu. Nitekim Muhammed, Basra'dan sonra stanbul'a gitmek istemi , fakatğ İ ş ngiltere bütün çabalarını harcayarak buna mani olmu tur (118). Türkiye'yeİ ş gitmesine mani olunca o da ran'ın yolunu tuttu. Fakat o ran'a varmadan, onu eldeİ İ tutmanın bütün imkânları orada hazırlanmı tı. Bu konuda öyle deniyor: “onaş ş çizdi imiz çizgiden ayrılmaması için, sfahan'da görevlendirdi imiz memurlar,ğ İ ğ onunla devamlı temas halindedirler; ve eyh Muhammed imdiye kadar, bu çizgidenŞ ş ayrılmamı tır.” (119). Onu elde tutmak için ne tedbirler alındı ı konusunda daş ğ unları okuyoruz: “ ki ay sonra Safiyye de sfahan'a giderek, iki aylık bir mut'a nikâhış İ İ daha yaptı. i-raz'a gidince, Safiyye onunla gitmedi. Ona bu yolculu undaŞ ğ Abdulkerim refakat etti. iraz'a varınca, Abdül-kerim, Safiyye'den daha güzel veŞ daha seksi olan bir kadını bularak eyh Muhammed'le mut'a nikâhına göreŞ evlendirdi. iraz Yahudilerinden olan buŞ Yahudi genç kadının adı Asiyye idi. Bilmeniz gerekir ki, Abdulkerim, Isfahan Hıristiyanlanndan birinin müstear ismi olup; bu ahıs senelerce ngiltere sömürge bakanlı ı adına ran'da faaliyet gösterenş İ ğ İ memurlardan biridir. Aynı ekilde Asiye de, iraz'da ngiltere adına casusluk yapanş Ş İ ajanlardan biridir” (120). Netice Alınıyor Bütün bu çabalann neticesini de Hempher öyle ba lıyor:ş ğ Sözün kısası u ki, bu dört ki inin, yâni. Abdulkerim, Safiyye, Asiye ve bu satırlarınş ş yazan (Hempher)nın gece gündüz gösterdikleri çaba ve fedâkârlıkların neticesi udurş ki, Muhammed'i Britanya sömürge bakanlı ı hesabına çalı abilecek, emre amade birğ ş duruma getirebildi. Artık o bu konudaki bütün mesuliyetleri yüklenecek duruma gelmi tir”(121)ş Bütün Misyonerler Yaptıklarından Memnun muydular? Bu misyonerlerin hepsinin görevlerini sevdi i, vazifelerini severek yaptıklarığ söylenemez. Amma dünya menfaati, makam hırsı, korku ve artlandırılma gibiş âmiller, onları bu yolda yönetiyordu. Bunların bir kısmı yaptıklarına utanıyor ilâhî mes'uliyeti duyarak Müslüman oluyorladı (122). Yukarıda bir sürü faaliyetini gördü ümüz Hempher bile öyle diyor: “ stanbul'da halkın gitti i güzel yoluğ ş İ ğ de i tirmek ve Müslümanları ifsâd ve tefrikaya çalı ırken, kendi kendime öyleğ ş ş ş dedim: “Acaba Mesîh, benim yaptı ım bu kötü i lere cevaz verir miydi?”. Fakatğ ş sonra, birdenbire esas görevimi, bana verilen vazifeyi hatırlayarak, bu dü ünceden vazgeçtim (123).ş Misyoner Mr. John'un slâm Ulemâsı Hakkındaki Dü ünceleriİ ş Aslında birer ajan olan bu misyonerlerin slâm âleminde kol gezmelerindeİ idarecilerin oldu u kadar ilim adamlarının da suçu vardır. Özellikle 19. yüzğ yılda -bugün için bu zirveye ula mı tır- slâm ulemâsının Avrupa'ya kar ı körüş ş İ ş
  • 44. körüne ve cahilane bir ekilde hayran olu u vardır. Haçlı zihniyetini hiç birş ş zaman unutmayan bu misyoner-ajanlara kar ı milleti, hatta Hükûmet'iş uyaracakları yerde, kendileri bile bunların tesiri altında kalmı lar, eserleriniş onlardan iktibaslarla doldurmu lardım Elbetteki bunun istisnaları da vardır.ş Fakat bunlar ne dinlemi ve ne de dinlenmeye müsaade edilmi tir. lim yerineş ş İ papyon kıravat takmak, Fransızca ko-nu mak,rakı içmek, slâm'la alay etmekş İ münevverin alâmet-i farikası olmu tur. Avrupa'ya kar ı bu a ın tutkunlukş ş ş maalesef a a ılık duygusuna dönü mü ve gerçek ahsiyet kaybedilmi tir.ş ğ ş ş ş ş Öyle bir hal olmu ki, sundu unuz bir tebli de, Türkçe, Arapça veya Farsçaş ğ ğ belge sunuyorsanız, o tebli itibar görmez; yok bunun yerine Fransızca veyağ ngilizce vesika sunarsanız, milletin a zı açık kalır ve ne enteresan tebli ”İ ğ ğ derler. Misyoner-ajan Mr. John bile bunun farkındadır. Bakın ne diyor? “Verese-i Enbiyâ olduklarını iddia eden ulemânızın taksiratı pek çoktur. Bununla birlikte onların intibahı, bizim mazarratımızı mucib olaca ından,ğ gaflet-lerine te ekkürler ediyoruz.”Alimler Enbiyânın veş resesidir” hükmüne uymaları lâzımdır. Kur'an-ı Ke-rim'de “Allah bir zaman kendilerine Kitab verilenlerden “Onu behemahal insanlara açıklayıp anlatacaksınız, onu gizlemiyeceksiniz” diye te'minât almı tı. Onlar ise o sözü sırtlarının arkasınaş attılar. Onun mukabilinde az bir menfaati satın aldılar. Mü teri oldukları o ey neş ş kötüdür!..” (124) ayeti vardır, okumuyorlar”(125) Londra'daki Misyoner Okulu Misyoner yeti tirip organize etmek için sadece cemiyetler de il aynı zamandaş ğ okullar vardır. Bu okullada e itim görüp misyonlarına hazırlanırlar. Bu konudağ yine Mr. John unları söylüyor:ş “... Mustafa Efendi, bu bahisleri kapatalım da bizim misyonerlik sanatına dair size tafsilât vereyim, daha faydalıdır; Londra'da bir de Misyon mektebi vardır; dı arlarda tahsil edenler, Londra'yaş avdetlerinde bu mektebe devam ederek imtihan geçirirler, kazanırlarsa misyoner olurlar, kazanmazlarsa tekrar okurlar misyoner çıkarlar. Misyoner mektebinin en mühim dersi Felsefe-i se-viyye'dir ( sa felsefesi). Bu derste zayıf olanlarınİ İ misyonerlikte sınıfları a a ı olur.”(126).ş ğ Misyoner Olmanın artlarıŞ Bu misyoner örgütlerinin düzenli çalı abilmeleri için kabiliyetli elemanlara ihtiyaçş vardır. Bunun için her Hıristiyanı misyonerli e kabul etmezler. Misyonerğ olabilmek için bir çok meziyetlere sahip olmak gerekir. Bu artları da Misyonerş cemiyetleri ve mektebleri tesbit eder. Bu konuda da Misyoner John unlarış anlatmaktadır: “... Misyoner olmak için bir çok artlar vardır; bu artların en mühimi Londra'dakiş ş Misyon Cemiyeti mektebinde tahsil ile yüksek derecede diploma almaktır. Amerikalı pek çok misyoner oldu u gibi sveç, Norveç, Alman ve Danimarkalığ İ misyonerler de vardır. Protestanlı ın yayıldı ı her yerde misyonerler vardır.ğ ğ
  • 45. Amerikalı misyonerler ark'da ve ngiliz misyonerleri Uzak-Do- u'daŞ İ ğ faaliyettedirler.” (127). Misyoner Gelir ve irketleriŞ üphesiz ki bu derece geni faaliyet gösteren bir örgütün malî gelirleri olmasıŞ ş lâzımdır. Para olmadan, misyonerler milleti nasıl kandırsın? Onları stanbul'lardaİ nasıl en üst seviyyeye çıkaracak derecede yeti tirebilsin? Bugün bile, buş misyoner te kilâtlan en lüks barınaklara ve bol gelirlere sahiptirler.ş 1968 yılının ocak ayında bazı ara tırmalar için Paris'ten Londra'ya geçmi tim.ş ş Orada, Ankara lahiyat Fakültesinde beraber aynı sınıfta okudu um Amerikalıİ ğ misyoner Dale ile kar ıla tım. Dale, bizimle beraber sadece birinci sınıfış ş okuduktan sonra ayrıldı. Onu, bu ekilde seneler sonra Londra'da gördüm. Beniş evine yeme e davet etti. Arabasıyla bir iki saatlik yol yaptıktan sonra, a açlarğ ğ arasında bir kö ke vardık. Burası Dale'in evi, daha do rusu Amerikalış ğ misyonerlerin merkezi idi. çindeki mefru at ve müçtemilâtı burada sayıpİ ş dökmeme lüzum yok. Her türlü konforları yerindeydi. Orada bir kaç misyoner daha vardı. Hepsi Amerikalı. Ço u Türkçe biliyordu. Elbette ki bu konforuğ sa layan, bu kadar parayı bu i için döken kaynaklar vardı (128). Bu konudağ ş Misyoner John da unları söylüyor:ş “... Protestan olan her memlekette misyoner irketleri vardır. Her irketinş ş nizâmnâmesi ve idare usûlü vardır. Misyonerlerin her sınıfının maa ları ve ayrıcaş tahsisatları vardır; namlarına muhavvel,bankalarda paraları mevcuttur. stedikleriİ kadar alabilirler.” (129). Vazife u runda hayatlarını kaybeden misyoner aileleriniğ ngiltere Hükümeti,İ ölünceye kadar mesut ve bahtiyar olarak ya atmaya veş çocuklarım okutup i güç sahibi etmeye mecburdur” (130)ş Misyoner Sınıfları Misyoner sömürgeci örgütler, i lerini düzenli bir ekilde yürütebilmek için, kendiş ş aralarında sınıflara bölünmü lerdir. Her sınıftaki misyonerlerin vazifeleri ba kaş ş ba kadır. Sıkı sıkı birbirlerine ba lı bulunan bu misyoner sınıfları Londra'dakiş ğ Misyon Cemiyeti tarafından idare edilir. “ ngiliz misyonerler dört sınıftır:İ 1. Birinci sınıfı ve en büyükleri, mür idlerdir;ş bunlara profesör denilir. 2. kinci tabakası, misyonerler,İ 3. Üçüncü takımı ise misyoner muavinleri, 4. Dördüncü kısmın da gönüllü talebe cemiye-ti'dir (131) Bu sınıfı “Students volunteer Missionary society” diyorlar. Bir de, ayrıca Misyoner Kadın Cemiyeti veya irketi vardır ki bu irket asıl ngiliz Misyon irketinin bir ubesidir. Herş ş İ Ş ş sınıfın dereceleri vardır” (132). Yemen'de Faaliyet Gösteren Bazı ngiliz Misyonerleriİ Böyle sınırlı bir ara tırmada, üphesiz bütün misyoner faaliyetlerinden veş ş misyonerlerden bahsetmek imkânsızdır. Bunun için sadece misâl olmak üzere,
  • 46. Yemen'de faaliyet gösteren bir ikisinden söz edece iz.ğ ngiltere'nin Yemen'le teması, 17. yüzyıl ba larına kadar iner. (133) Fakatİ ş ngilizlerin bu bölgeye askerî kuvvet göndermeleri, 18. yüzyıl sonu ile 19.İ yüzyılın ba larına tesadüf etmektedir (134).ş 1839 yılında Aden'i i gal eden ngiltere, yava yava tesir alanını geni letmeyeş İ ş ş ş çalı tı.Bazen askerî hareketlerle i gal etti i topraklan geni letiyor, bazen de, çokş ş ğ ş ucuz fiyatlarla yerli eyhlerden toprak satın alıyordu. ngilizleri iyi kar ılayanŞ İ ş bazı eyhlerin topraklarını onlara hediye ettiklerini bile görüyoruz. (135).ş ngilizler bu amaçla, “Arap kıyafetine bürünerek, Arapça konu arak,onları aldatıpİ ş ba ımsızlıktan söz edeğ rek; fakat her eyden evvel, kendi adalarının çıkarlarını gözş önünde tutarak çalı tılar” (136). Bu gayeleri için de, yukarıda dedi imiz gibi, asılş ğ hüviyetlerini gizleyen, bilim adamı kılı ındaki misyonerleri kullandılar.ğ Yemen'de faaliyet gösteren ngiliz misyonerlerinin hepsi, Londra'daki Protestanİ Misyoner Merkezi tarafından yönetiliyordu. G. WAYMAN BURY (Abdullah Mansur) ngiliz Protestan Misyoner Cemiyeti'nin, Osmanlı Devleti'ne kar ı Yemenlileri isyanaİ ş te vik etmesi için Yemen'e gönderdikleri misyoner-ajanlardan birisi, G. Waymanş Bury, veya Müslüman kılı ına girdikten sonra aldı ı isimle, Abdullah Mansur'dur.ğ ğ “W. Bury, Yemen'e gittikten sonra bir muhtedi kılı ına girerek, Abdullah Mansurğ adını almı ve Arap kabilelerinde fitne-fesada ba lamı tır (137). Nitekim Bury,ş ş ş Menâhada bulundu u sıralarda, geceleri bir çok mektup yazdı ı, Yemen haritalarınığ ğ çizdi i ve stratejik bölgeler hakkında Londra'ya bilgi gönderdi i ö renilmi veğ ğ ğ ş oradan uzakla tırılmı tır (138).ş ş Mr. Bury, Yemen'den Londra'ya döndükten sonra, Arabia Infelix or the Turks in Yemen (London, 1915) adı altında bir kitap yazmı , hatıra ve faaliyetlerinin birş kısmını bu kitapta ne retmi tir.ş ş Abdullah Mansur, adı geçen kitabında (139) Yemen Valisinin toplantılarına dahi nasıl katılmayı ba ardı ını uzun uzadıya anlatır.ş ğ G. W. Bury'nin ifadesine göre, onun ve bütün misyo nerlerin Yemen'deki merkezleri Hudeyde idi (140). Mr. WAVELL (HACI AL )İ Bu ekilde esrarengiz olarak Yemen'e giden ve oraş da Osmanlı makamlarını me gulş eden misyoner turisler-den birisi de Mr. Wavell adındaki casustur. Mr. Wavell'ın gizli olarak Yemen'e gönderildi ini bizzat misyoner meslekta ı ve birazğ ş önce kendisinden bahsetti imiz, G. Wyman Bury söylemektedir. Bury, Wavell,ğ misyoner Harris gibi kıyafeti de i tirilerek Yeğ ş men'e gönderilen ajan diye bahsetmektedir (141). Hacı Âli takma adıyla Yemen'e giden Mr. Wavell, misyonerlerin merkezi olan Hudeyde'ye inmi tir. Duruş mundan üphelenen Osmanlı makamları San'a'ya gidi iş ş ni yasakladıkları halde, o gizlice San'a'ya kaçmı ve oraş da bazı faaliyetlerde bulunmu tur. San'a'da yakalanan Wavell, emniyet altında tekrar Hudeyde'yeş yollanmak istenince, anla ılmaz bir ekilde ortadan kaybolmu tur. Uzunş ş ş ara tırmalardan sonra tekrar bulunan Wavell, yerli halk gibi yüzünü boyamı , belindeş ş bir pe temal ve elbiseleri altında bir fi eklik ta ıyordu. Üzerinde yapılan aramada, ikiş ş ş pasaport çıkmı ; bunlardan biri ngiliz Haş İ riciyesi tarafından verilen ve Arthur Bengual'a ait pasaport, di eri de Marsilya'daki Osmanlı Konsoloslu unğ ğ dan, Zengibarlı Ali b. Muhammed adına verilmi pasaş porttur (142). Wavell'ın kendi ifadesinden, giliz orduİ sunda çalı an bir subay oldu u anla ılmı ve Hudey-de'dekiş ğ ş ş
  • 47. ngiliz Konsoloslu una teslim edilmi tir.İ ğ ş DE ERLEND RMEĞ İ eytan'ın Adem (a.s.)'a secde etmemesiyle birlikte bir mücadele ba lamı tır. BuŞ ş ş mücadele de, Allah yolunu seçen Hakk yolcularıyla, eytan yolunu seçen batılŞ sâlik-leri arasında asırlar boyu sürüp gelmi ve de sürüp gideş cektir. Tahrip grafi inin yan çizgileri ise, yakından veğ ya uzaktan; do rudan veya dolaylı olarakğ bu mücadeleyle ilgilidir. urası üzücü ve fakat gerçektir ki, grafi inŞ ğ batıl cephesini te kil eden sınıf,ş genellikle mütagallibe olmuştur. Kar ı cephe ise devamlı olarak büyük veyaş küçük çapta mücadele vermi , Hakk'ı galib kılmaya çalı mı tır. Müte allibe sınıf,ş ş ş ğ iktidarı elinde bulundurdu u için, maddî varlı a yani paraya hakim olmu ve buğ ğ ş yeni silahla kar ı sınıfı ya ezmi veyaş ş asimile etmi tir. Bu iki cepş henin böyle geli en mücadelesi, finans itibariyle Kapitaş lizmi do urmu tur -Sosyalizm veyağ ş Komünizmi de pür madde ile ilgili olduklarından, Kapitalizmin, di er deyiğ şle Materyalizmin ba ka varyantlarından ibarettir-.ş Kar ı cephede ise, madde (para veya onun köleleri) ikinci plâna atılarakş maneviyyât birinci plâna alınmıştır. Bu cephede gaye, Allah'ın istedi i gibiğ ya amayı te'mindir. nsana taalluk eden her ey bunun için birer vasıtadır.ş İ ş nsano lu, umumen iki esas eye maliktir. Bu mülİ ğ ş kiyet madde ile ilgili oldu undan insanın tasarrafu alğ tındadır. Bunlardan biri can (nefis), di eri ise mal-ğ dır.Her insan fiziki itibariyle, vücudu yani canı üzerinde tasarruf sahibidir. Onu istedi i gibi kullanır. sterse meyhanede onu alkole bo arak öldürür, isterse onuğ İ ğ Allah'a feda ederek yok eder, ehid olur. Kaçınılmaz olanı udur ki, bu can denenş ş eyin -istemesek de- son dura ı ö-lümdür. Can denen nesne yaratılalı beri,ş ğ insano lunun kâh aklına, kâh duygularına hizmet etmi tir. Bütün bunlardanğ ş anla ılıyor ki, insan, kendi canına sahiptir, onu diledi i gibi kullanır.ş ğ nsanın tasarrufu altında olan ikinci eyi ise malıİ ş dır, dedik. Bunun içine çoluk- çocuktan, tarlaya kadar olan her ey girer. Bunlardan da diledi ini yapma ihtiyaş ğ - rına sahiptir. Bunun dı ında da ba ka bir eyi yok-tur.böyle oldu u için, Allah,ş ş ş ğ insanın bu iki de eri ile müğ cadelesini istemektedir: Canıyla ve malıyla Allah'ın hükmünü ikâme etme e davet edilmektedir. Allah, öyle buğ ş yuruyor: üphesiz kiŞ Allah hak yolunda (sava arak düş şmanları) öldürmekte, kendileri de öldürülmekte olan müminlerin canlarını ve mallarını -kendilerine cennet vermek mukabilinde satın almı tır.” (Tevbe suresi.]ş O halde, görünü te sahib oldu u muziki ey, can ve mal, sadece Allah yolundaş ğ ş sava mak için, mücadele için, yine Allah tarafından verilmi tir. Bu mücadeleş ş cephelerinden birinin liderli ini Peygamberler veya onların izinde olanlar,ğ di erinin ise tâ utlar yapmı tır. Bu müğ ğ ş cadelede, Allah yolcularının ücreti, ehadetş mukabili cennet; ta ut hempalarının acreti ise, makamlara gelğ mek için Allah'la mücadele, dünya sefahati ve para veya para aletlerine mukabil dünya refahı ve sonunda Cehennem... Ta ut yolu, madde ve para oldu undan, bu yolda gidenler bunlara sahip olmakğ ğ isterler. Belli bir sınıfı müreffeh ya atmak için bütün insanlı ı kurban etmektenş ğ
  • 48. çekinmezler bu ta ut izleyicileri! Bunun en bariz misâli, tarih öncesinden bugüne,ğ Peygamberlerin ve insanlı ın dü manı olan, saadetlerini insan kanıyla yo uranğ ş ğ Yahudilerdir. Allah'ın hükmünü ikâme eden en son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) dir. On beş asırdan beri de onun yolunda -bazan yok denecek kadar az bile olsa- gidenler, Ta ut'la veya onun izinde olanlarla mücadele halindedirler. Bidayetten beri bu davağ -ki buna slâm diyoruz-Yahudiler olsun Hıristiyanlar olsun, kıyasıya mücadeleİ etmi lerdir. Haçlı seferleriyle devam eden bu ta ut ideolojisi, günümüzde Lübnanş ğ Afganistan katliamı ile sergilenmektedir. Hakk'la mücadele, her zaman silâhla olmamı tır. Silâh imkânı bulamayınca, fitne-ş fesad yolunu seçmi lerdir. Bu son metodu uygulayanlar ise, misyoner-casuslardır.ş Bu küçük çalı mamızda, bunlardan biri olan misyoner faaliyetlerinden söz ettik.ş Aslında binlerce olan bu müfsidlerin sadece bir kaçından bahsettik. Bizzat kendi ifadelerinden anla ıldı ı gibi, esas gayeleri, slâm'ı ortadan kaldırarak,ş ğ İ slâm alemini sömürge haline getirmektir. Bunu için onlar yönünden her vasıtaİ me rudur.ş Artık unu görmezlikten gelmiyelim ki, slâm dünyasının bugünkü feci durumu, buş İ fesâd yuvalarının faaliyetleri sayesinde olmu tur. Reagan Londra'da bir Haçlı Seferiş ilân etti ve Lübnan gitti. Herbiri bir di erinin dü manı olan slâm dünyasının her kö esinde muhtedi kılıklığ ş İ ş müfsid misyonerlerin olmadı ını kim garantiler?ğ çimizde bir sürü Abdullah, brahim, Ali'ler, Safiy-ye'ler, Asiye'ler, vardır ki, esasİ İ isimleri Christian, John, Margarette, Reagan, Paul, Elisabeth'tir... Bizzat ya adı ımız u hadise, oldukça manidardır:ş ğ ş 4 mayıs 1985 günü Bayburt'a, bir konferans için gitmi tim. Bir ara caddede banaş birisini tanı tırıp, “Hocam bu Almandır, Müslüman olmu ; adı Ala-addin!” dediler.ş ş Ben de o zaman yanımdakilere -belki bu konuda fazla hassas olu umdandır-ş bunlara çok dikkat edin; bunların ço u Batı emperyalizminin misyonerğ casuslarıdırlar” demi tim de, arkada lar beni yadırgamı lardı. Olaydan iki ayş ş ş sonra elime gecen bir mecmuada (Avrupa'da Hicret, l mayıs 1985, Köln-Batı Almanya), Bayburt'ta tanı tı ım Alaaddin hakkında u deh et verici haberiş ğ ş ş okuyorum: “Almanca, ngilizce, Türkçe ve Kürtçe'yi iyi bilmektedir. Devamlı sarık veİ cübbeyle dola maktadır. Video'dan ö rendi i zikr metoduyla zikr ö retiyorumş ğ ğ ğ diyerek Müslüman te kilatlara girmektedir. Muskacılık yaptı ı da bilinmektedir”ş ğ Ludwigshafen, Mannheim, Baden-Württemberg eyaleti, Tübingen,Reutlingen, Nagold veHeidenheim'da Müslüman te kilatlara bir buçuk yıldan beri giripş çıkmı tır. En son Brucksal te kilatında devamlı Müslüman gençlerle ilgilenmekş ş istemesi ve cemiyetin içinde kal mak için ısrar etmesi ve bazı hareketleriyle, hakkında mevcut üpheleri arttırmı ve sıkı tırıldı ında “Ajan” oldu unu ve birş ş ş ğ ğ buçuk yıldır abdestsiz namaz kıldı ını da itiraf etmi tir. Polise teslim edildi indeğ ş ğ polis babasıyla telefonda görü mü , daha önce öldü dedi i babasının hayattaş ş ğ oldu u da ortaya çıkmı tır. Reutlingen ve Brucksal te kilatlarında kendisineğ ş ş verilen iki odada yapılan ara tırmada çok sayıda seks mecmuaları, seks hapları,ş gaz tabancası v.s. ele geçirilmi tir.ş Reutlingen'de kumar oynarken kıyafetiyle dikatti çekince “Sen kimsin?” sorusuna
  • 49. “Ben Fatih Camii mamı Ya ar'ım” demi tir.İ ş ş Hangi te kilata gelirse içeri alınmasın”ş Allah'ın emrine uyarak bunları kedimize hakim kabul etmiyelim. Allah'ın bütün insanlı a olan u emirleriyle bitirelim:ğ ş “Kim Allah'ın indirdi i hükümlerle hükmetmezse i te onlar kâfirlerin tâğ ş kendileridir” (Mâide suresi, 44). “Ey imân edenler, Yahudileri de, Nasranîleri de kendinize yâr (ve üstünüze hâkim) edinmeyin. Onlar (ancak) birbirlerinin yaranıdırlar. çinizden kim onlarıİ dost (ve hâkim) edinirse o da onlardandır. üphesiz Allah o zâlimler güruhunaŞ muvaffakiyet vermez” (Mâide sûresi, 51). (2) Bu konudaki ayrıntılar için bk. ihsan Süreyya Sırma, Osmanlı Devletinin Yıkılı ında Yemen syanları,ş İ istanbul, 1980, s. 73 vd. (3) Paul Emile Botta, Relation d'un voyage dans le Yemen, Paris, 1880, s. 62. (4) Ay. es.s.115. (5) Claudie Fayein, Jules Barthoux, Üne Prançaise au Yemen, bk. Cornptes Rendus Mensuels de I'Academie de Sciences Coloniales, c. 15, Paris 1955. s. 485.ş (6) Ay. es. s. 483. (7) Ay. es. s. 484. (8) M. Emin Pa a, Yemen kıt'asınm ma'mûriyetine ve daima âsâyi dc bulunmasına dair tcdâbir, el. yaz.ş ş istanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, no: TY4615, s. 2b, 4a,7a; P.E. Botta, a.g.e. s. 38; Mu- hammcdHilâl, Hıttay-ı Yemâniyye hakkında Ma'lûmât, el. yaz. istanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, no: TY6622, s. 3b-4a; Gaston Rouet, LaQucstion du Yemen, bk. Qcstion Diplomatiques et Colonia-les, Paris, 1910, c. 29, no: 316, s. 490; YM. Goblet. La Rcvolte au Yemen, le tendenccs separatiestcs desş Arabcs et leur prctention de fonder un Emirat Indepcndant, Lc Tour du monde, Paris, 1911, c. 17. s. 61; Barbi-de de Meynard,, Notic surl'Arabie Meridionale d'apres un documant türe, Publieation de I'Ecole des Langues Orientales Vivanles, no:9, Paris, 1883, s. 93. (9) Alfred Bardey.Rapport sur le Yemen, bk. Bulletin de Geog-raphie Historique et Döscriptive, c. 29, no: 4, Paris, 1899,s. 38. (10) Victor Berard, Le Sultan, I'Islam et le Puissances, Paris, 1907, s. 16.ş (11) P.E. Botta , a.g.e.s. 121 (l 2) Ay. es. s. 151. (13) (T.C. Hariciye Ar ivi Siyasi, no: 555, Dosya: 2295).ş (14) Bk. Hıttay-ı Yemaniyyeye dair layiha, Ba bakanlık Devlet Ar ivi Yıldız tasnifi, Kısım no: 14, Evrak no:ş ş 437, Zarf no: 126, Karton no:9. (15) Ba bakanlık Devlet Ar ivi, Yıldız Tasnifi, Kısım no: 14, Evrak no: 88/26, Zarf no:88, Karton no: 12.ş ş (16) Milli Gazete, 31 Mayıs 1985 (l7) Kaptan Mustafa Bey'le misyoner Mr. John'un nasıl tanı tıkları hakkında bilgi için bk. Ahmed Hamdi,ş Alem-i slâm ve ngiliz misyonerleri ngiliz misyoneri nasıl yeti tiriliyor, stanbul, 1334, s. 16 vd.İ İ İ ş İ (l8) Halid b. Bermek hakkında bilgi için bk. bnu'1-Esîr, el-Kâmil fı't-târih, Beyrut, 1965, V, 138,363,İ 386, 397, vd; VI, 8,15,16; slâm Ansiklopedisi, Bernekîler maddesi.İ (19) Nubi kuzey-do u Afrika'da, Asuan (Mısır) ile Hartum (Sudan) arasındaki bölge.ğ (20) O zamanki on lirayı imdiki kurlara göre hesap edecek olursak, yüz bini çok a ar.ş ş (21) Hicrî 6. senenin Zilkade ayında Hz. peygamber (s.a.v.) yanında 700 sahabisi oldu u halde, sava ağ ş niyetli olmadan, sadece Umre yapmak ü/ere Mekke'ye hareket etti. Aslında bu siyâsi bir taktikti. Zira Resûlullah (s.a.v.), kendileriyle sava halinde oldukları Mekkeli-lerin, umre yapılmasına kolayca izinş vermeyeceklerini biliyordu. Ama buna ra men, Mekkelilere Müslümanların gücünü göstermek istiyordu.ğ Nitekim sonuç o ekilde oldu. Kurey , Müslümanların umre yapmalarına izin vermedi. Ancak, Mekkeş ş varo larına kadar gelmi olan ve her an yok etmeye çalı tıkları Müslümanlara sava açmaya da cesaretş ş ş ş edemediler. Yapılan görü melerden sonra Müslümanlarla Mekke ehir devleti arasında Hudeybiyeş ş antla ması yapıldı.ş (22) Bedir vak'ası, Hicrî II. senenin Ramazan ayında Medine'ye yakın, Bedir denen bir mevkide, slâmİ ordusu ile Mekkeli mü rik ordusu arasında yapılan sava ın adıdır, slâm'da yapılan ilk büyük sava veş ş İ ş büyü zaferdir. 300 ki ilik slâm ordusu, 1000 ki ilik kâfir ordusunu ma lub etmi tir.ş İ ş ğ ş (23) Ahmed Hamdi, a.g.e. s. 19-27. (24) Ay. es. a. 28.
  • 50. (25) Sözkonusu yazma, Erzurum Atatürk Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, Seyfettin Öze e bölümünde,ğ K. 18669 numarada olup, 138 sahifeden ibarettir. Bir defter halinde olan yazmanın kapa ında mustansihin u ibaresi mevcuttur:ğ ş “ bu defter Bahriye kaim makamlarından merhum Mustafa Bey'in sergüze ti esnasında kendi yazısiyleİş ş yazıp, muahharen metrû-kâtı meyânında zuhur eden defterlerden aynen istinsah edilmi tir. Eylül,ş 1323.”. Bu kitabın yazılmasına sebep olan hadiselerin, hicri 1274 senesinde cereyan etti in, yine yazmanınğ kapa ında bulunan “târih-i vak'a, 1274 sene-i hicri” ibaresinden anlıyoruz.ğ (26) Let Hause'un, me hur lügatçı Redhause olma ihtimâli kuvvetle muhtemel. Zira ileride görece imizş ğ gibi, adı geçen zat, bir Osmanlıca lügat hazırlamı tır.ş (27) Yazma, s. 2-3. (28) Yazma, s. 4. (29) Yazma, s. 4. (30) Yazma, s. 5. (31) Yazma, s. 6. (32) Yazma, s. 7. (33) Yazma, s. 11. (34) Yazma, s. 12. (35) Yazma, s. 13. (39) Yazma, s. 23-24. (36) Yazma, s. 14. (37) Yazma, s. 18-19. (38) Yazma, s. 20. (41) Yazma, s. 39-41. (40) Yazma, s. 26-29. (42) Yazma, s. 51-56. (45) Ay. es. s. 29-30. (46) Adı geçen yazma, s. 108. (43) Yazma, s. 66-73. (44) Ahmed Handi, a.g.e. s. 28, 70. (47) Yazma, s. 111. 44 (48) Yazma, s. 113-118. (49) Yazma, s. 119423. (50) Yazma, s. 123-129. 52 (51) Yazma, s. 129-149. (52) Ay. es. s. 31. (53) Ahmed Hamdi, ay. es. s. 40. (54) Potinkers, bu sözüyle, Avrupanın saadet ve ilerlemesini Misyoner te kilâtının sa ladı ını söylemekş ğ ğ istiyor. (55) Bu sözler konu uldu unda, Osmanlılar Tanzimatı ya ıyorlardı ve Avrupalıla ma hareketleriş ğ ş ş hızlanmı durumdaydı. Bu kadar sene geçti ne de i ti?ş ğ ş (56) Maalesef bu misyonerin dedi i oldu. Avrupa'nın ahlâksızlı ı alındı, ilmine yana ılmadı.ğ ğ ş (57) Sultan II. Mahmud (1808-1839). (58) Burada Misyoner Potinkers'e unu sormalı “Mademki bizim alvarlar sizin pantolonlarınız dan dahaş ş sıhhidir, niçin pantolon yerine alvar giymiyorsunuz? Bize istedi iniz iyilikleri neden kendinize tatbikş ğ etmiyorsunuz?” (59) Kur'an-ı Kerim, Al-i îmrân sûresi, 21. Ancak bu ayet-i kerime, sadece Yahudileri de il Hıristiyanlarığ da içine almaktadır. Çünkü onlar da Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlardı. (Bk.Elmalılı Hamdi Ya-zır, Hak Dini Kur'an Dili, istanbul, tarihsiz, ü, 1067). (60) Misyoner Potinkers, Yahudiler aleyhinde bu sözleri sarf ediyor amma, srail Devletinin kurulu unaİ ş en fazla yardım eden devlet ngiltere olmu tur.İ ş (61) Zavallı Potinkers Sa olsaydın da görseydin. Müslümanların ihmâlinden, Hıristiyanların da te vik veğ ş yardımlarından güç alan Yahudilerin nasıl srail'i kurduklannı,senin dedi in gibi bütün dünyanın ba ınaİ ğ ş nasıl belâ olduklarım mü âhade etseydin. Ne Kudüs'ü kendilerine kıble sayan Hıristiyanlar ve ne de Hz.ş Muhammed (s.a.v.)'in Mi'rac dura ı olan Kudüs'ü kutsal sayan Müslümanlar Kudüs'e sahib olamadılar.ğ (62) Potinkers Haçlı Seferlerini unutmaya çalı ıyor. Bugün bile devam eden Haçlı faaliyetleri dururken,ş nasıl olur da “ma sebeke”miz yoktur denir? Amerika Reisicumhuru Reagan bugün dahi Haçlı sava ı ilânş etmekten çekinmiyor. Bütün bunlar potinkers'in ne kadar gayr-ı samimi oldu unu ortayağ koyuyor.hıristiyan dünyası ile Yahudiler birle erek Lübnan'ı harabeye çevirdiler.binlerce çocu u diri diriş ğ
  • 51. yaktı-lar.Bu mu Hıristiyanların “Yahudi dü manlı ı”? Kur'an-ı Kerim ne güzel buyurmu : “Ey imânş ğ ş edenler, Yahudileri de Hıristiyanları da kendinize dost (ve üstünüze hâkim) edinmeyiniz. Onlar (ancak) birbirinin yaranıdırlar, içinizden kim onları dost (ve hâkim) edinirse o da onlardandır. üphesiz Allah oŞ zâlimler güruhuna muvaffakiyyet vermez” (el-Mâide sûresi, 51). (63) Potinkers, Mustafa Bey'i kandırmak için böyle söylüyor. Yoksa Kur'anda Hıristiyanların da Yahudiler gibi Allah yolunda olmadıklarına i aret eden bir çok ayet-i kerime vardır. (Bk. el-Mâide sûresi, 51).ş (64) Ahmed Hamdi, a.g.e. s. 42. (65) Bk. Hâtırât-ı Hampher, Casus-ı ngilisi der memâlik-i slâmî, Farsça tercümesi, Dr. Muhsinİ İ Müeyyidi, Tahran, 1361, s. 87. (66) Ay. es. s. 70. (67) Hatırât-ı Hempher, s. 71-72. (68) “Hepiniz, toptan sımsıkı Allah'ın ipine sanlın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah'ın, üzerinizdeki ni'metini dü ünün. Hani siz (birbirinizin) dü manları idiniz de O, kalblerinizi ( slâm'a ısındırıp) birle tirmi ti, te,ş ş İ ş ş İş O'nun bu ni'meti sayesinde din karde leri olmu tunuz ve yine siz, bir ate çukurunun tam kenarındaş ş ş iken oradan da sizi O kurtarmı tı. te Allah size ayetlerini böylece apaçık bildiş İş riyor.Tâki do ru yolağ eresiniz” (Kur'an, âl-i îmrân suresi, 103). (69) “ lmi aramak, her erkek ve kadın müslümana farzdır” (Hadis).İ (70) “Rabbimiz, bize dünya'da da, Ahiret'de de iyilik ver; bizi Cehennem azabından koru” (Kur'an, Bakara Sûresi, 201). (71) “Onların i leri aralarında mü avere iledir” (Kur'an, ûra sûresi, 38).ş ş ş (72) Hâtırât-ı Hempher, s. 72-73. (73) Hz. Peygamber (s.a.v.)'in vefat etmeden bir kaç dakika önce yaptı ı vasiyyetleri arasında. Yahudi veğ Hıristiyanların Arap yarımadasından kovulması da yer alıyordu. (74) “Kim güzel bir sünnet koyarsa, ona iki sevap vardır: biri, koydu u o sünnetten, di eri de oğ ğ sünnetin tatbik edilmesinden” (Hadis). (75) Hâtırât-ı Hempher, s. 73-76. (77) Kur'an-ı Kerim, u'arâ sûresi, 79-81.Ş (80) Hâtırât-ı Hempher, s. 9. (81) Ay. es. s. 15. (78) Kur'an-ı Kerim, Nisa sûresi, 34. (79) Hâtırât-ı Hempher, s. 76-79. (86) Kâfirlerden, Müslümanlar kastediliyor. (87) Hâtrât-ı Hempher.s. 13. (88) Gustave le Bön, Prenmieres Cons6quences de la Guerre, Paris, 1916, s. 250-251. (82) Ay. es. s. 42. (83) Ay. yer. (84) Hâtrât-ı Hempher, s. 31. (85) Ay.es.s. 32. (94) Ay. es. s. 23. (95) Hâtırât-ı Hempher, s. 1. (96) Ay. es. s. 27. (89) Hâtırât-ı hempher, s. 13. (90) Ay. yer. (91)Ay.es. s. 14. (92) Ay es. s. 7-8. (93) ay. es. s. 45. (100) Hâtırât-ı Hempher, s. 40 (101) Ay. es. s. 41. (97) Ay. es. s. 9. (98) Ay. es. s. 11. (99) Hâtırât-ı Hempher, s. 11. (104) Hâtırât-ı Hempher, s. 46. (102) Ay. es. s. 41. (103) Ay. yer. (109) Hâtırât-ı Hempher. s. 43. (110) Kur'an-ı Kerim, mâide sûresi, 91. ayetin sonu (105) Kendini Ebû Hanife'den üstün sayan bu adam, daha Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bütün sava larınınş tedafü'î olmadı ını bilmiyor. Burada, kâfirlerle sava a söz ve hareketle cevaz veriyor: fakat Müslümanğ ş Osmanlı Devleti'ne kar ı cihâda (silahla) da fetva veriyor! Bu ne mantık? Kafirlerle silâhlı de il, sözlüş ğ
  • 52. cihâd; Osmanlı'ya kar ı da silahlı cihad yapılmasına cevaz verilecekş (106) Hâtırât-ı Hempher, s. 41-42. (107) Ay. es. s. 42. (108) Ay. es. s. 43. (111) Kur'an-ı Kerim, Mâide sûresi, 91. ayetin ba ı.ş (112) Müslümanlar kastediliyor. (113) Hâtırât-ı Hempher, s. 45. (114) Ay. es. s. 47. (115) Hâtırât-ı Hempher, s. 47. (116) Ay. es. s. 48. (117) Ay. es. s. 57-58. (118) Ay. es. s. 57. (119) Hâtırât-ı Hempher, s. 62. (120) Ay. es. s. 63. (l21) Ay. yer. (l22) Ay. es. s. 25. (124) Kur'an-ı Kerim, Al-i Imrân, 187. (125) Ahmed Hamdi, a.g.e. s. 34. (126) A. Hamdi, a.g.e. s. 69. (123) Hâtırât-ı Hempher, s. 17. 92 (127) Ay. yer. 94 (128) Ben Paris'e döndükten sonra, Misyon Cemiyeti, yukarıda adı geçen Dale'i görevlendirmi olacakş ki, o da Paris'e geldi ve bir sene boyunca, hiç aksatmamak artıyla, beni Hıristiyanla tırmak için, herş ş pazar günü talebe yurduna gelerek bana Hıristiyanlı ı anlattı. Fakat sonunda, “ben müslüman olmadanğ döneyim” dedi ve benden ayrıldı. Adı geçen Dale Rhoton, çalı malarına devam etmi ; hatta bu konularda Samiha Ayverdi ile kar ılıklış ş ş yazı malarda bulunmu tur. Bu mektuplarda, Dale Rhoton, faaliyetlerinin propagandasını yaparken,ş ş Samiha Ayverdi de, yollarının yanlı oldu unu kendilerine göstermek istemi tir. (Bk. Samiha Ayverdi.ş ğ ş Misyonerlik Kar ısında Türkiye, s-tanbul, 1969, s. 70 vd.).ş İ (129) A. Hamdi, a.g.e. s.70. (l30) Ay. yer. (131) Hatırlanacak olursa, bundanl5-20 sene önce Amerika, Türkiye'ye “Ban gönüllüleri” diye bir sürüş güya ö retmen göndermi ti. Aslında bunların her biri bir misyonerdi. Nitekim onlar ayrıldıktan hemenğ ş sonra Türkiye'de anar i ba ladı. Bunları görmezlikten gelmiye-lim artık!..ş ş (132) A. Hamdi, ay. es. s. 70. (133) Bu konudaki ayrıntılar için bk. ihsan Süreyya Sırma, Yemen isyanları, (134) Ay. es. s. 88. (135) Ay. yer. (136) Alfred Fabre-Luce, Deuil au Levant, Paris, 1950,S. 252. (l 37) A. Hamdi, a.g.e. s. 9 vd. (138) î. Süreyya Sırma, Osmanlı Devletinin Yıkılı ında Yemen s-yanlan, s. 95.ş İ (139) s. 190 vd. (140) G.W. Bury, ay. es. s. 192. (141) G.W. Bury, a.g.e. s. 180. (142) T.C. Hariciye Ar ivi, Siyasi, no: 555ş Yukarıda resmi görülen 1963 do umğ lu olman Dirk Heinrich Weschke (Ala-addin
  • 53. EL-SER F) adıyla Müslüman te kilatlara sızmaya çalı maktadır.İ ş ş