Loading…

Flash Player 9 (or above) is needed to view presentations.
We have detected that you do not have it on your computer. To install it, go here.

Like this document? Why not share!

SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ

on

  • 4,869 views

Londra Misyoner teşkilatı başkanı şöyle konuştu:...

Londra Misyoner teşkilatı başkanı şöyle konuştu:
"Biz İngilizlerin müreffeh ve saadet içinde yaşamamız için, müslümanların arasına nifak tohumlarını ekmemiz lazımdır. Onların içinde ihtilaf kıvılcımlarını tutuşturmalıyız. Biz Osmanlı Devleti`nin her tarafına fitne sokarak, onu yıkacağız. Böyle yapamazsak, İngilizler gibi küçük bir millet, nasıl müreffeh olur? İşte Hempler, bunun içindir ki, İslam dünyasını nifak ve fesat ateşine vermeden onları tefrikaya sokmadan geri gelme!"...

Statistics

Views

Total Views
4,869
Views on SlideShare
4,869
Embed Views
0

Actions

Likes
4
Downloads
59
Comments
0

0 Embeds 0

No embeds

Accessibility

Categories

Upload Details

Uploaded via as Microsoft Word

Usage Rights

© All Rights Reserved

Report content

Flagged as inappropriate Flag as inappropriate
Flag as inappropriate

Select your reason for flagging this presentation as inappropriate.

Cancel
  • Full Name Full Name Comment goes here.
    Are you sure you want to
    Your message goes here
    Processing…
Post Comment
Edit your comment

SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ Document Transcript

  • SÖMÜRÜ AJANI İNGİLİZ MİSYONERLERİ quot;Biz İngilizlerin müreffeh ve saadet içinde yaşamamız için, müslümanların arasına nifak tohumlarını ekmemiz lazımdır. Onların içinde ihtilaf kıvılcımlarını tutuşturmalıyız. Biz Osmanlı Devleti`nin her tarafına fitne sokarak, onu yıkacağız. Böyle yapamazsak, İngilizler gibi küçük bir millet, nasıl müreffeh olur? İşte Hempler, bunun içindir ki, İslam dünyasını nifak ve fesat ateşine vermeden onları tefrikaya sokmadan geri gelme!quot;... İhsan Süreyya Sırma Tarihçi, yazar. 1944 yılında Pervari'de doğdu. Ortaöğrenimini Siirt Lisesi'nde yaptı. 1966'da Ankara İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1967'de doktora için gittiği Fransa'dan, 1969'da Tunus'a geçti. Tekrar Fransa'ya ve 1973'te de İslâm Tarihi dalında doktor olarak Türkiye'ye döndü. Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsünde İslâm Tarihi Öğretmenliği yaptı, (1973-74). Aynı yıl, İslâmî İlimler Fakültesi'ne asistan olarak girdi; 1980'de Doçent, 1989'da Profesör oldu. Çeşitli gazete ve dergilerde makaleleri yayınlanan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır. Bugüne kadar yayınlanan eserleri: Osmanlı Devleti'nin Yıkılışında Yemen İsyanları, Birkaç Sahife Tarih, Tarih Şuuru, Tunus Hatıraları, Peygamber Ordusu'nün Tarihi (tercüme), İslâm Müesseselerine Giriş (tercüme), İlk İslâm Devleti - Makaleler- (tercüme), İslâm Öncesi Mekke Dönemi ve Hz. Mııhammed, İslâmî Tebliğin Mekke Dönemi ve işkence, İslâmî Tebliğin Medine Dönemi ve Cihad, İslâmî Tebliğin Örnek Halifeler Dönemi, Emeviler Dönemi, Abbasiler Dönemi, Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, Hz. Peygamber Devrinde Yahudi Meselesi, II. Abdülhamid'in İslâm Birliği Siyaseti, Tanzimat'ın Götürdükleri, İslâmiyet ve Hıristiyanlık (terc.), İslâm ve Tarih, Neler Sordular, Pakia Mektupları, Bir Garip Tarih, Nasıl Sömürüldük, Nehirlerin Dili, Türkiye'de Yanlış Din Anlayışı, Alaturka Demokrasi Alaturka Laiklik, Medine Vesikası Işığında Yahudi Meselesi, Belgelerle II. Abdülhamid Dönemi, Yalan Dünyayı Adımlarken. İÇİNDEKİLER Önsöz, 7 Giriş, 11 Turizm ve misyonerler, 15 Misyonerler nasıl yetiştiriliyor, 21 Misyoner mason ilişkileri, 42 Londra Protestan misyoner cemiyeti merkezi, 57 Misyonerlerin çalışma metodu, 67 Londra'daki misyoner okulu, 93 Misyoner olmanın şartları, 93 Misyoner gelir ve şirketleri, 94 Misyoner sınıfları, 95 Yemen'de faaliyet gösteren bazı İngiliz misyonerleri, 96 Değerlendirme, 99 BEYAN YAYINLARI Ankara Cad. No:49/3 34410 Cağaloğlu-İstanbul Tel: 0212 512 76 97 526 50 10
  • ÖNSÖZ İngiliz misyonerleri ile ilgili, değerli okuyucularına sunduğum bu kitap, aslında kitap olarak hazırlanmadı. Bu konuyu, 20-25 eylül 1982 tarihinde İstanbul'da yapılan IV. Milletlerarası Türkoloji Kongresine tebliğ olarak sunduk. Fakat tebliğin biraz uzaması ve de bir kaç arkadaşımızın ısrarı üzerine kitap haline getirdik. Haçlı seferlerinden bu yana İslâm'ı yıkmağa çalışan Hıristiyan dünyasının sadece silâha, fantom veya mirage'lara başvurmadığı bir gerçektir. Hattı zatında onların görünmeyen, pasif silâhları, insanlığı yok etmeğe matuf bombalarından daha tehlikelidirler. Bu tehlikeli silâh, misyoner-casusu faaliyetleridir. Lübnan faciasıyla bütün dünyayı kan kokutan hadise, haçlı seferinden başka bir şey değil!.. İsteyenler buna rağmen başlarını kuma sokup deve kuşu olmaya devam edebilirler; tâki bu haçlı bombalarından biriside onların kum altındaki kafalarına düşsün!... Biz bu kitapta, bütün dünyayı sarmış olan bu zehirli ahtapotun sadece bir kolundan söz edebildik. Unutulmamalıdır ki, bu zehirli akım, sadece ve sadece müslümanlara müteveccihtir. Şimdilik müslümanları ekonomik ve kültürel yönden sömürmekle yetinen Hıristiyan-Haçlı dünyasının esas gayesi Orta-Doğu'yu kana bulayıp, müslümanları bu kanda boğmaktır; tâ ki diğer müslümanlara sıra gelsin... Lübnan gitti, sırada Mısır var. Gazetelerden okuduğumuza göre bütün Mısır okullarında Hıristiyanlık öğretilmeye başlanmış bile. O Mısır ki, hergün yüzlerce müslüman şehid ediliyor veya tutuklanıyor. Bu korkunç tehlikeden kurtulmak için onları tanımamız lâzımdır. İşte bu küçük eser belki bu konuda size yardımcı olabilecektir. Biz, biz olmazsak; başkası bizi kendisi yapmaya çalışacaktır. Biz, biz olalım; Hz. Muhammed (s.a.v.)'in izinde... Katolik Kilisesinde, bizzat Papanın yönettiği bu emperyalizm aleti dini siyasi örgüt Çonregatio de Propaganda Filde teşkilatının faaliyetlerindendir. Haçlı seferleri hangi merkezlerden idare edildiyse, misyoner faaliyetleri de aynı merkezlerden idare edilmektedir. Eğer bugün Amerika veya Fransa Beyrut'u top ateşine veriyorlarsa, bunu hazırlayıcıları misyonerlerdir. Artık gerçekler kabul edilmelidir! Sosyal krizleri had safhaya ulaşan Polonya'ya Rusya saldıramadı. Çünkü Katolik dünyasından çekindi. Ama Afganistan'da durum öyle değil! Rusya, hiç bir Hıristiyanın Afgan müslümanının imdadına koşmayacağını biliyor. Biliyor ve onun için yağdırıyor napalm bombalarını mücahidlerin üstüne... Lübnan'daki Müslüman-Hıristiyan mücadelesinde, hiç bir Müslüman devletin doğrudan Müslümanlara yardım etmemesine karşı, bütün Hıristiyan devletleri, Lübnan Hıristiyanlarına yardım etmektedir. Lübnan'ı kana bulayan Laik (!) Fransa’nın Ermeni katillerine karşı takındığı hoşgörü, basit bir hadise değildir ve öyle nitelendirilip, geçiştirilemez. Biz kabul etmezsek bile, Fransa’nın bu tutumu, Haçlı zihniyetinin, çağımızda misyoner faaliyetlerine ve onların gizli eylemli faaliyetlerine dönüştüğü bir akımın meyvesidir. Sözü uzatmadan şunu tekrar etmek isteriz ki, esas gayeleri Hz. İsa'nın isteği dışında da olan bu emperyalist misyonerleri iyi tanıyalım. Ta ki Allah'ın emir büyüdüğü gibi onları kendimize
  • rehber edinmeyelim! “Ey imân edenler, Yahudileri de, Hıristiyanları da kendinize yâr (ve üstünüze hâkim) edinmeyin. Onlar (ancak) birbirinin yâranlarıdırlar. İçinizden kim onları dost (ve hâkim) edinirse o da onlardandır. Şüphesiz Allah o zâlimler güruhuna muvaffakiyet vermez” (Maide sûresi, 51). İ. S. Sırma GİRİŞ Meseleye istediğimiz kadar insanî ve ilmî olarak yaklaşmaya çalışsak bile, Hıristiyan-Batı dünyasını, öteden beri Orta-Doğu İslâm dünyası üzerindeki emperyalist emelleri inkâr edilemez.. Her ne kadar bu emperyalist emeller, 19. ve 20. yüz yılda sadece ekonomik bir sömürgecilik olarak görülüyor ise de, bunların kökeninde Hıristiyan dünyasının, kendisi için kutsal saydığı Kudüs ve çevresine egemen olan İslâm varlığını ortadan kaldırma düşüncesi yatmaktadır. Nitekim bu düşünce XI. yüzyılda başlatılan ve hâlâ devam edegelen Haçlı Savaşlarıyla uygulama alanına konmuştur (1). Bilhassa XVIII. yüzyıldan itibaren, Hıristiyan Batı dünyasının, İslâm dünyasına yönelttiği sayısız savaşlar yanında yeni bir metodu uygulamaya, daha doğrusu önceden de uygulanan bu metodu hızlandırmaya başladığını görüyoruz ki, bu metod, Hıristiyan misyoner faaliyetleridir. (1) C. Brockelmann, Histoire dcs Peuplos et des Etats Islamiqu-es, Paris, 1949, s. 190; Gaston Wiet, Grandeur de I'Islam, Paris, 1961, s. 178; Alfred Dugan, The Story of the Crusades, London, 1969; Eric Mac-ro, Yemen and the Western World, since 1571, London 1968, s. XI. Şüphesiz böyle küçük bir çalışmada, bütün misyoner faaliyetlerinden, söz etmemiz imkânsızdır. Bunun için, sadece konuya açıklık getirmesi bakımından, çok kısa ve genel olarak bu faaliyetlerden, ve daha sonra bu faaliyetlerin İngiliz misyonerleri tarafından Yemen'de tatbikat alanına nasıl konduğundan söz edeceğiz. İslâm dünyasının her tarafında olduğu gibi, Yemen'de de misyonerler, bilim adamı, kâşif, doktor kılığına girerek faaliyetlerini sürdürüyorlardı (2). 19. yüzyıl sonlarında Yemen'e giden Fransız E.P. Botta adındaki misyoner, Şeyh Yasin'in bölgesine girmek için kendini doktor olarak tanıtmıştır. Şeyh Yasin, onun bu hilesine kanmış ve onu doktor olarak kabul ederek kendisine yardımda bulunmuştur. E.P. Botta bu konuda şunlan yazmaktadır: “Zira bu, araştırmalarım için öne sürmeğe mecbur kaldığım bir bahane idi... Üstelik, asıl ve uydurma amaç için bu yörelere ilk gelenin ben olmadığımı öğrendim (3). Botta'nın bu ifadesinden anlaşılıyor ki, kendisinden öce gelenler de, asıl amaç ve kimliklerini gizlemişlerdir. Bu turist misyonerler, öyle bir kanaat uyandırmışlardır ki, her Batılı'ya doktor gözüyle bakılmıştır (4). Claudie Fayein, Paris'te verdiği bir konferansta, Yemenlileri kandırdığını açıkça itiraf etmiştir (5). Fransız misyoner teşkilatları adına Yemen'e giden Fayein, bu amaçla oralara kitap ve broşürler götürüp, Batı Hıristiyan kültürünü aşılamaya çalışmıştır. Fayein telkin ettiği Batı kültürüne bağlanmayanların daha zi yade Kur'an eğitiminden geçmiş olanlar arasından çıktığını söylemek te(6) ve şöyle devam etmektedir: “Yemen'de memleketimin (yani Fransa'nın) kültür elçisi gibiydim... Kadın olmam, bana daha fazla avantajlar tanıyordu. Bir Fransız atasözünün dediği gibi, bir şeyi sunuş biçimi verilen şeyden daha önemlidir... Bu şekilde kadın ve çocukları muayene için kolayca haremlere girip araştırma yapıyor, müslüman erkekleri muayene ederek de onların Avrupalı kadını
  • yakından tanımalarını sağlıyordum” (7). Üstelik C. Fayein doktor değildi! Bu misyonerler, devamlı olarak, Osmanlı Devleti'ni sömürücü, kendilerini de bu sömürüden kurtarıcı (libe-rateur) olarak gösteriyorlardı (8). A. Bardey, bir dağlı Yemenlinin kendisine şöyle dediğini iddia etmekte, veya -dememişse bile- demiş gibi göstermektedir: “Que leş na-srani (chretiens) vienent done, nous leş aiderons â chasser les Turcs” (9). (Artık şu Hıristiyanlar gelsin; biz Türkleri kovmak için onlara yardım edeceğiz). Misyonerlerin, devamlı olarak işledikleri konulardan birisi de, Osmanlı Devletini'nin İslâm medeniyetini gerilettiği iddiasıydı. Batılılar, Araplara şöyle diyorlar dı: “Önceleri İslâm, güzel ve mükemmel bir medeniyet olup; ilim, şiir, sanat ve icadlar barınağı iken, Osmanlı'yla beraber O'na gerileme, cehalet ve kısırlık girmiştir” (10). Avrupalılar, devamlı olarak Araplara, Türkleri kötülemişler tıpkı Türlere, Arapları kötüledikleri gibi,- ve bu iki İslâm unsurunu birbirinden uzaklaştırmaya çalışmışlardır, Osmanlı Devletiyle anlaşma yapmaya hazırlanan Yemenli Şeyh Hasan, o sırada misafiri bulunan Fransız misyoner Botta'ya bu barış hakkındaki kanaatini sorduğu zaman, Botta şöyle cevap verir:”... ben Türklerin samimiyyetine inanmıyorum. Onlar sizi aldatacak ve her zamanki gibi davranacaklardır” (11). Botta, “Bu konudaki düşüncelerini korumaları için Araplara verdiğim öğütlerin gereği gibi etkili olmadığına her zaman üzüleceğim” demektedir. (12) Misyoner taktiklerinden birisi de, tebdil-i kıyafetti, Arabistan'a bu şekilde girmiş olan bir miyoner şunları yazmaktadır: “Şam'a vanr varmaz, sırtımdaki redingotu attım ve bir Arap gibi giyindim. Arap gibi yaşıyor, onlar gibi yiyip içiyorum. Arabın nasıl düşündüğünü biliyor, ona göre hareket ediyorum. Bedevi dostum olmuştu. İşte seyahat edilmesi, araştıma yapılması son derece zor olan bu ülkelerde batılı olmanın sırrı budur.” (13). Bu misyoner turistlerin amaçları, Osmanlı Devletince de bilindiği halde (14) ciddi bir tedbir alınmamıştır. Bu konuda hükümete sunulan, Fazıl Alevi imzalı bir arizada şunları okuyoruz: “Bazı ecnebilerin Ceziretu'l-Arab'da bir takım şeyhi kandırarak kendi taraflarına çalışmalarını sağlamak için, bir kaç seneden beri sarf etmekte oldukları çalışmalar neticesi, bir kaç sene sonra oralarını dahi benzeri hilelerle kendi memleketlerine katmak fikrini alenen siyaset sahnesine çıkaracağından şüphe olmadığından ve Ceziretu'1-Arab ise İslâmiyet'in merkezi olan Hicaz kıtasiyle diğer Arap ülkelerine bitişik olup, Allah göstermesin yabancılar onlara tasallut edecek olurlar ise, türlü fenalıklar zuhur edeceği ve bu halin düzeltilmesinin çok zor olacağı açık bulunduğundan işbu önemli işin şimdiden dikkate alınması ve itina gösterilmesi arzolunur (15). TURİZM VE MİSYONERLER Şüphesiz turizm, hiç bir devletin bigane kalamayacağı bir vakıadır. Turizm, dünyanın çeşitli yörelerinde yaşayan insan topluluklarının birbirlerini tanımaları için, adeta zorunlu olarak uymaları gereken bir sosyal harekettir. İslâm Dini, Allah yolunda seyahat edenlere yardımı bile teşvik eder. Ne varki, turizm denen bu akımın zararlı olmaması gerekir. Aksi takdirde turizm, o safiyane mânasını kaybedip, siyasi bir örgüt halini alır. İşte ülkemize gelen bir takım turizst kafilelerine -özellikle Hristiyan ayin ve festivallerine katılmak için gelenlere- karşı müteyakkız olmamız gerekir. Aksi takdirde, bugün ayin veya festival düzenledikleri yerlere yarın sahip çıkmaya kalkışırlar. Tıpkı Efes, Demre'de ki Noel ve
  • Van gölündeki Akdamar kilisesi gibi... Yeri gelmişken, her sene ülkemizde Demre'de (Antalya'da) kutlanan Noel Baba şenliklerinden sözetmek istiyorum. Bilindiği gibi Noel, Hıristiyanlarca kutlanan bir bayramdır. Dolayısıyla, bu bayramla ilgili bilgileri İncil'de aramamız gerekir. Oysa ki, incil'de Noel diye bir kelime geçmemektedir. Yâni Noel, Hz. İsa zamanında kullanılmış birkelime değildir. Hatta Hz. İsa'dan iki üç asır sonra dahi kullanılmamıştır. Hıristiyan kaynaklarına, ansiklopedilerine, kitaplarına göre, Noel bayramı, putperestlik dinlerinde Hıristianlığa geçmiş bir adettir. Bu inanca göre, Mısır dinlerinde, yunan dinlerinde, hatta İran dinlerinde, güneş tanrısına bir bayram, bir hediye, bir ikramda bulunmak için 25 aralık günü bir tören yapılırdı ki, bu noel'dir. Koyu Hıristiyanlar, Noel bayramını kabul etmeyip, kutlamazlar; bunun putperest dinlerinden kalma bira-det olduğunu kabul ederler. Ancak , ilk defa Almanya'da iki yüz yıl önce kutlanmaya başlanan bu adet, bütün Hıristiyanlarca kabul edilmiştir. İşte, çam ağacı kesme adeti o zaman başlamıştır. Her sene 25 aralıkta kutlanan (ermeni kilisesi 6 ocakta kutluyor) bu putperest adet Hıristiyanların dışına da taşmıştır. Hıristiyanlar, bu putperest adetini daha sonraları Hz. İsa'nın doğum günü olarak te'vil etmişlerdi ki, gerçekle bir ilişkisi yoktur. Çünkü bu konudaki Hıristiyan kaynaklarının herbiri başka bir tarih vermektedir. Fakat İznik konsilinde 25 aralık olarak karar alınmıştır. Peki bu kadar karmaşık olan Noel'in Demre ile ne alakası var? Eski adı Myra olan Demre, Romalılar devrinde önemli bir şehir hüviyetine sahipti. Hristiyan rivayetlerine göre milâdi IV. yüzyılda adı Saint Nicolas olan bir Hıristiyan azizi Demre'ye gelir. Saint Nicolas, tarihi karanlık efsanevi bir şahsiyettir. Demre'de heykeli yapılan bu ne olduğu belli olmayan şahıs, Noel'le karıştırılmıştır. Çünkü, milâdi IV. yüzyıla ait olan Saint Nicolas, Hz. İsa'nın doğumu, Noel baba adeti ili tesadüf ettirilmek istenmektedir ki, tarihen bu mümkün değildir. Demek istediğim o ki, Demre'nin Noel ile hiç bir ilgisi yoktur. Dolayısiyle Demre'de yapılan fesitvale de, “Noel baba festivali” demek hatalı bir şeydir. Biraz önce Saint Nicolas'ın Noel'le ilgisi olmadığını belirttiğimiz gibi, Demre'de bunlar adına yortular, festivaller düzenlemek, tarih uydurmak gibi bir şey olur. Fakat buna rağmen, Demre 'de yapılan “1. Uluslararası Noel Baba şenliği” (Aralık 1981)'ne katılan Papa temsilcisi, yâni onun İstanbul temsilcisi Katolik Başpiskoposu Pierre Dubois, orada yaptığı konuşmada “Saint Nicolas'yı anmak üzere burada toplandık” demiş, bunun bir Hıristiyan ayini olduğunu belirtmiştir. Gerçi Turiz Bakanlığı bunun, turist celbetmek üzere tertipendiğini söylemiştir. Fakat biraz önce belirttiğim gibi, Papa temsilcisi, bunun ayin olduğunu belirtmiş; hatta bu girişiminden dolayı Turizm Bakanlığımıza teşekkür etmiştir (Hürriyet gazetesi, 7. 12. 1981). Fakat bu gibi tavizler, döviz yerine tehlike getirir. Yarın, Saint Nicolas ASALA örgütü veya Hıristiyan Demre'yi kurtarma örgütü diye örgütler ortaya çıkar; ortalığı teröre boğarlarsa sorumlu olmayacak mıyız? Demre'de Noel baba şenlikleri yapılmakla kalınmamıştı; Saint Nicolas adlı hıristiyan azizinin iki metre boyundaki heykeli yapılmış. Heykelin etrafı adeta tescil edilmiştir. İnsan kendi kendine şu soruyu yöneltiyor: “Acaba bu hıristiyan azizinin heykel parası nereden çıktı?”. İşin vahametini o günkü gazete haberlerinden öğreniyoruz: Bu hıristiyan azizininn heykeli, Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulundan bir öğretim üyesine yaptırılmıştır. Acaba kaç senenin döviz geliri, bu heykelin masrafını çıkarır? Şimdilik Demre'de hıristiyan yoktur. Ama biz onlar için böyle dini ayinler (diğer adı şenlik veya festival) hazırlarsak, orada kendiliğinden bir Hıristiyan cemaatı oluşur. Tıpkı Meryem Ana diye uydurulan dağ gibi... Biz saint Nicolas kilisesini ihya edersek,
  • Hıristiyanlar oraya papaz da gönderirler, rahibe de! Bir grup da teşekkül ettirdikten sonra, hak istemeye kalkışırlar; huzurumuzu kaçırırlar! Belirtmek istediğim diğer bir husus da şudur: Bu noel baba şenlikleri sırasında, Demre'de temsili bir noel baba yapılmış, bu Noel baba denizden karaya çıkınca şöyle hitabetmiş: “Size dostluk ve barış getirdim”. Şimdiye kadar hangi Hıristiyan bize dostluk ve barış getirdi? Ermeni katillerini besleyen Fransız hıristiyanları mı bize dostluk ve barış öğretecekler? Ermenilerin Van gölündeki Akdamar kilisesini biz ihya edelim; onlar da bizi öldürsün! Ne kadar güzel dostluk ve barış!... Diğer bir hususu ilâve etmek istiyorum: Saint, aziz demektir. Yani biz onların azizlerine heykel dikiyoruz! Hıristiyanlığa hizmet! Bütün Avrupa'yı gezdim, hiç bir yerde bir Müslüman heykeli göremezsiniz. Fatih'e, Alparslan'a; Selahaddin-i Eyyubi'ye, Hz, Ömer'e heykel mi yaparlar? Tabii ki, yapılsın demiyoruz ve yapmalarına da karşıyız. Ama biz de onların azizlerine heykel dikmeyelim! Diğer bir konu da, Selçuk'taki Meryem Ana efsanesi ile Efes'tir. Güya Hz. Meryem, Selçuk'taki yüksek bir dağın tepesindeki kilisenin yanında medfundur? Fakat tarihen, Hz. Meryem'in oraya gömülmediği sabittir. Hıristiyanlar, Meryem Ana denen yeri, bir rüyayla tesbit etmişler. Doğrusu çok güzel!. Rüyalarına Efes girdi, aldılar. Yarın rüyalarında İstanbul, Erzurum'u görmiyeceklerini nasıl garantileriz? Hıristiyanlar, rüya görmekle kalmıyor, rüyasını gördükleri yerleri, parayla dahi olsa alıp, kendilerine mal ediyorlar. Bülbül dağındaki bu uydurma kiliseye çok güzel bir yol -milyonlar harcanarak- yapılmıştır. Hâlbuki o kiliseyi ziyarete gidenlerden alınan paralar oraya yerleşmiş olan papazlara verilmektedir. O yörenin Hıristiyan mülkü yapılışını, yani satın alınarak tapu edilişini, Samiha Ayverdi (Misyonerlik Karşısında Türkiye, İstanbul, 1969, s. XXIV, dip not 1.) tapu sicillerine dayanarak şöyle naklediyor: “Bugün, Kuşadası Tapu Tescil Memurluğu kayıtlarına göre hududları: Şarken, dere yolundan Ceneviz harabeleri ve Ceneviz mezarı ve Karakayalı ve Çalıklı tepeden; Şimalen, Ceneviz kalesinin tepesi ve Kapuluya giden yol; Garben, Arvalya'ya giden yolun hizasındaki ka- raçağlık tepesi, dere ve yol; Cenuben, Kapulu deresi ve Arvalya'ya giden yol ve kilise yıkıntısı olarak kayıtlı, eski kayda göre 1000 dönüm 29. 4.1955 senesindeki yeni kayda göre (919) dönüm tutarındaki ve 55.000 kuruş değerindeki arsa, yani bugün Meryem Ana Evi denilen yerin bulunduğu Bülbül Dağı, tapu kayıtlarının yüzlerce dönüm fazlasını işgal etmek suretiyle, asıl adı “ Panaya ka-pusundaki Kilisenin Restorasyonu ve Yaşama Derneği” iken 26. 8.1967 tarihinde “Hazreti Meryem Ana Evi Derneği” adını alan bir dernek adına Kuşadası Tapu Tescil memurluğunun 1326 Teşrinievvel (1909 Ekim tarih ve 14. Sıra,) 19. numaralı kaydıyla Fransız tabiiyetli Lazarist külliyesi mütevvellisi ve Başrahibi Mösyö Josesf B. Gabriel ismine tescil edilmiştir. Ayni tapu kaydı daha değişik şekilde aynı Tapu Memurluğunun 29. 4.1955 tarih ve Cilt: 63, Sayfa: 49, No: 30 Yevmiye No: 424 sayılı tescilerinde ve daha önceki sa-hifelerde de mevcuttur. Bunların dışında, Bülbül dağı eteklerinde ve bu yukarıda kaydettiğimiz arsanın civarında İtalyanlar ve diğer Hıristiyanlar tarafından bir hayli arazi satın alınmış ise de, tapu kayıtlarını teker teker zikretmek ve miktarlarını yazmak maalesef mümkün olamadı. İşte bu şekilde memleketin topraklarım alıp tapulaştırıyor, sonra da, “buralar bizim” diyerek, anarşi ve terör çıkarıyorlar. Yani memlekette anarşi ve terör varsa, bunun sebebi Batı'da ve Batı'dan gelen fikirlerde aranmalıdır!
  • Yine turizm adına, memleketin nasıl hıristiyanlaş-tırılmak istendiğine dair gazetelerden (16) şu haberi okuyoruz: “Fatih Çarşamba'da bir mahalle muhtarı, etrafını çevirerek avlu yaptığı cami arsasına “Meryem Ana” heykelîni dikti. Yaptığmız araştırmaya göre, Fatih, Beyceğiz Mahallesinde, eskiden Zincirli Mescidi diye adlandırılan, ancak bakımsızlık yüzünden yıkılıp harabe haline gelen caminin arsası, mahalle muhtarı Mustafa Sezgin tarafından, cami harabesinin son kalıntıları da temizlenerek etrafı çevrili avlu durumuna getirildi. Mübarek Ramazanın ilk gecesinde buraya bir “Meryem Ana” heykeli dikildi. Bu garip ve tüyler ürpertici olay karşısında çevredeki Müslüman halk şaşkına dönerken, Muhtar Mustafa Sezgin, gayet soğukkanlı olarak, sözkonusu yerin tarihi bir harabe olduğunu, evinin bitişiğinde olan bu vakıf yerini para harcayarak düzelttiğini daha da güzelleştimesi için bu heykeli buraya diktiğini itiraf etti. Cami yeri olan bu vakıf arsasına heykel dikmenin hiç bir sakıncası olmadığını zaten Müslüman mezar taşlarında da sarıklı kafalar bulunduğunu, bu heykelin de aynı şekilde değerlendirilmesi gerektiğini söyleyerek “Ben aynı zamanda tarihi eşyalar alıp satıyorum. Elime geçen bu tarih hazinelerini mahalleme hizmet için harcıyorum. Aslında bunun gibi bir tane daha vardı; “Eros Heykeli”. Onu geceleyin gelip kırdılar. Misyonerler Nasıl Yetiştiriliyor? Günümüze kadar, İslâm ülkelerinin çeşitli yörelerinde faaliyet gösteren misyonerlerden sadece İngiliz (protestan) olanları üzerinde durduğumuz için, bu çalışmamızda yalnız bunların yetiştirilmesi üzerinde duracağız. İngiliz misyonerlerinin hepsi, Londra'daki Protestan Misyoner Merkezi tarafından yönetiliyordu. Bu misyonerlerin nasıl yetiştirildiklerini ve nasıl faaliyet gösterdiklerini anlamak için, şimdi sözü, Sultan Abdülmecid zamanında Bahriye kaymakamlarından olan kaptan Mustafa Bey'le, misyoner Mr. John'a bırakalım (17). Mr. John şöyle söze başlar: “Azizim Mustafa Efendi, Protestan Mezhebi dünyanın en doğru ve sahih mezhebi diyemem, çünkü herkes dinini doğru addeder de imân eyler, fakat mevcud dinlerin en kayıtsızı, serbesti ve sâdesi ve en ziyâde medeniyete sevk edeni Protestan dinidir. Protestanlığın her türlü noksanlarıyla beraber dahil olduğu bir kıt'ada intizâm, mükemmeliyet ve güzel idare görülür. Bu mezhebin sa-likleri azimperver ve fedakârdırlar. Hıristiyanlığı sadeleştiren ve bir takım boş itikadları kaldıran Protestanlığın intişarı için ne tasavvur olunursa kâffesini yapmakta zerre kadar teehhür ve terâhi (tembellik) göstermezler. Geniş bir teşkilâtları yapılmıştır; hatta İngiltere'de gayet kuvvetli ve zengin ve son derece faal bir milyon cemiyeti vardır. Bu cemiyet tasavvurunuzun fevkinde işler görmektedir. Buna emin olunuz ki İngiltere millet ve Hükümeti bu cemiyete teşekkül borçludur. Zira dört yüz milyon halkı İngiltere'ye bağlayan ve onlara tanıttıran miyon cemiyetidir; bununla beraber ticaret ve servet toplanmasında İngiltere'yi hakim kılan bir kuvvettir. Misyonerler Halid b. Bermeki'nin (18) oğlu Fazl'a ait olan ve cidden kelâm-ı kibar addedilen “akıllı olan, elindekini muhafaza edip, bugünün işini yarına bırakmayandır” nasihatına göre hareket etmeye mecburdurlar. Ellerindekini güzel muhafaza etmekle beraber bugünkü işlerini yarına bırakmak gafletinde bulunmazlar. Misyonerler çocuk iken hizmete alınırlar, ifâ edecekleri vazifeye göre ilmen, ahlaken ve fikren yetiştiriliyorlar; şöyle ki: İngiliz Misyon Cemiyeti her sene bütün rüştiye mektepleri çocuklarının zekilerinden- tabii babalarının rızasiyle- ihtiyaca göre otuz kırk talebe
  • ayırarak himayesine alır, onları kabiliyetlerine göre üçere, beşere ayırarak dünya ülkelerinin kendilerince lüzum hissedilen mıntıkalarına sevk ederler. Meselâ ikisini Türkiye'ye, üçünü Nubî'ye (19), dördünü Hindistan'a, üçünü Tibet'e, beşini Rusya'ya v.s. yerlere serpiştirirler. Bu çocuklar o memleketlerdeki sefaret veya konsolosluklara tevdi edilirler. Bilumum İngiliz sefaret ve konsolosluklarında misyon cemiyetinin mükemmel talimatı vardır. İşte bu talimata göre çocuklar büyütülür, okutulur, öğretilir ve yetiştirilirler. 'Ben ve arkadaşım Herbert on yaşında iken Misyon cemiyeti tarafından İstanbula' gönderilmiş idik. Doğruca sefarethanemize gittik. Sefir beni sefaret kavvası, Cihangir'de sakin Ali Ağaya teslim etti ve şu tenbi-hatta bulundu: “Ali Ağa, bu çocuğun ismi İbrahim'dir ve senin oğlundur. Herkese öyle söyleyeceksin. Aylık olarak sana on lira (20) vereceğiz. Bu para ile çocuğu mahallenizin mektebinde okutacaksın. Ve tıpkı kendi soyundan olmuş çocuğun gibi yedirecek, içirecek ve giydireceksin, adetiniz nasılsa öyle terbiye eyliyeceksin. Ayda bir kerre geceleyin sefarethaneye getirip bana göstereceksin!” dedi. Kavvas Ali Ağa da kolumdan tutarak beni hanesine götürdü ve zevcesi Gülsüm Hanıma teslim ederek: “İşte sana evlât getirdim, bunu büyüteceksin” dedi. Don, gömlek ve entari yaptılar ve giydirdiler ve güzelce yapılmış iki takunya alarak ayağıma geçirdiler ve bir gün elime on paralık kâğıt helvası sıkıştararak mahalle çocukları arasına salıverdiler. Bir kaç ay kadar sıkıntı çektim; Türkçe bilmediğim için kimse bana ehemmiyet vermiyor ve dilsiz diyorlardı. Beni mezeliyorlardı(?); evde daima Türkçe görüşüldüğü gibi, devam ettiğim dille konuşan olmadığından yavaş yavaş kulak dolgunluğuy-la Türkçeyi öğrenmeye başladım. Akşam üzeri evimizin önüne toplanan çocuklarla top oynamaya başladım. Bir sene sonra çocukların elebaşısı olmuştum. Mektepte de Hoca Efendi teveccüh göstermeye başladı. Sesim iyi ve gür olduğundan Amme cüzünü güzelce okuyordum, hatta ezberledim. Derslerimde ileri gittim. Yalnız bir parça yaramazca idim. Akranıma nisbeten param fazla olduğundan kuru yemiş ve kırmızı şeker alıp cebime koyardım, tam arkadaşlarımdan birisi Kur'an okumaya başladı mı, bir meyve veya şeker ağzıma atar ve şapur şupur yerdim. Kur'an okuyan çocuk da yutkunmaktan okuyamazdı. Bunu gören Hoca Efendi de elindeki sırığı başıma indirmek isterdi; o esnada yanlarımdan birine süratle yatar ve sırık darbesini bitişiğimdeki oturan arkadaşıma peşkeş çekerdim. Hoca Efendi güzel sözlü bir zat idi Hiç hatırımdan çıkmaz bir kere şu beyti okuyarak beni sırık dayağına çekti. O kadar yer, o kadar yer, o kadar yer ki yemiş Boğulur Kur'an okurken bu bizim hayvan ibiş Hocamdan arasıra iltifat da görür idim; hatta defa atla hakkımda talebeye karşı “Ulan tembeller, içinizde şu san yılan kadar çalışanınız yoktur” gibi taltifkârâne sözler kullanırdı. El-hâsıl, bu şekilde ibtidai ve Rüşdi derslerini gördükten sonra Beyazıt Camii şerifinde Müderris Palabıyık Ali Efendi'nin ders halkasına dahil oldum. Cübbem, pabuçlarım, sarığım pek hoş ve muntazam ve temiz idi. Yolda tesadüf edenlerin hiç biri bir ker-re olsun bana yobaz demedi. Daima çelebi çocuk derlerdi. Teşbihim elimde, kitabını koltuğumda, evden medreseye ve camii şerife ve dershaneden eve gider ve gelir; geceleri derslerime çalışır idim. Küçücük ve sarı sakalımı taramak için şimşir tarağım ve pak dişlerim için küçük misvağım cebimden ve divitim belimden eksik değildi. Validem Gülsüm Hanım beni yatırıncaya kadar uyumaz ve daima zihin açıklığı için dua eder idi. Ali Ağa'nın çocuğu olmadığından ben Gülsüm Hanım'ın öz evlâdı daha doğrusu gözünün nuru idim. Sarf, Nahiv,'Avâmil, Kâfiye, Mantık, Tasavvurât, Tasdikât, Kelâm, Fıkıh, Tefsir ve ilâ ahire gibi bir çok kitapları sırasiyle okudum ve öğrendim. Arkadaşlarımdan okuyanlar pek çok idi, fakat öğrenenler bir kaç kişiden ibaret idi. Fransızca öğrenme hevesine düştüm. Bir müddet aradıktan sonra Dellâl oğlu Dikrân Efendi isminde bir Ermeni buldum. Bu zat iyi Türkçe ve Fransızca biliyordu. Bu zatın, evine gitmeye ve ders almağa başladım. Ders verişi o kadar mükemmel idi ki az bir zaman zarfında Fransızca konuşmağa da muvaffak oldum. Arapça dersinde
  • arkadaşların içinde birinci idim. Hocam'a öyle suâller yöneltiyordum ki bazen kendisini bile düşündürüyordum. Sonunda ismime bir de Zeki'lik ilâvesiyle çalışmalarım takdir edildi. Ve bu isim ile ödüllendirildim. Câmi'dersini ikmâl ederek icazet aldım yâni Sünnî bir müderris oldum. Yaşım da otuzu buldu Dersaadet'e (yâni İstanbul'a) gelişimden icazet alıncaya kadar her ay bir kerre geceleyin sefarethaneye gider ve sefirin iltifatına mazhar olurdum. İngilizce, Fransızca, Türkçe ve Arapça okur-yazar olduğumdan Bab-ı Alî'ye devama başladım. Hariciye Nezâreti tercüme kalemine me'mûr edildim; maaşım 500 kuruş oldu. Bir gün İngiltere Sefiri Sadrazam Reşid Paşa'yı ziyarete gelir. Söz arasında, “sefaret kavvası Ali Ağa'nın mahdumu İbrahim Zeki Efen-di'nin 5000 kuruş maaşla Bâb-ı Ali'ye cirâğ buyuruldu-ğunu tebşir ettiler memnun oldum, teşekkür ederim” der. Sadrazam Paşa da, “tercüme odasına bir kaç kâtip almışlar hangisi olduğunu bilemiyorum, çağıralım da bir kerre görelim” buyurur. Beni huzurlarına çıkardılar. Reşid Paşa iltifat etti ve o günden itibaren siyâsi ve harici şlerde beni çalıştırdı. İngiltere sefarethaneye ben gönderilir idim. Az zaman zarfında maaşım 2000 kuruş oldu ve Hariciye'de tercüme odası baş halifesi oldum. Misyon Cemiyetinden gelen bir emir üzerine Londra'ya dönüşüm lâzım geldiğinden, sakal ve bıyıklarımı traş ettirdikten ve o güne kadar giydiğim elbiselerimi çıkararak bir Avru-palı kıyafetine girip başıma bir silindir şapka geçirdikten sonra değerli arkadaşlarıma veda ederek İngiltere'ye döndüm. Yeni şeklim tabii beni tanıyanları hayrete düşürdü. Misyon Cemiyetinden Herbert'e tevdi edilen vazife Bektaşî tarikatını öğrenmek olduğundan benim gibi yetiştirildikten, yani Sünniliği, Dört Mezhebe ait bilgileri öğrendikten sonra Konya'ya gönderildi. Herbert,İngiliz-liğe taban tabana zıd olarak güzel sözlü, şen ve kurnaz idi. Rind meşrebliği sever akşamcılığa bayılır, dünyalığa ehemmiyet vermez, kimse aleyhinde ağzını açmaz, her şeyi “Eyvallah” diyerek hoş görür bir adam olduğundan tab'an Bektaşi idi. Şiire meraklı olan Herbert, Türkçe, Arapça ve Farsça bir çok kasideler mersiyeler, medhiye-ler ezberine almış idi. Sırası düştükçe onlardan birini okurdu. Mr. Herbert'in Müslümanca ismi Muhammed Ali idi. Muhammed Ali her akşam kahvahâne ve bozahâne-lere devam etti. Orada rastladığı adamlarla dost oldu. Çünkü Türkiye'deki meyhanelerden bir iki kadeh rakı yuvarladıktan sonra insan önüne gelenle dost olur. Her-bert hemen her gece dostarına ikramda bulundu ve bu yolda bir çok paralar sarf etti. Başlar bir miktar döndükten sonra Herbert bütün maharet ve dirayetini ortaya koyarak hâzırûnun “corde vibrante”larına, can alacak noktalarına temas eden sözleri sarfına başlar ve akabinde bir iki mersiye okurdu. Herbert'in her hali dostlarının sevgisini çeker ve kalplerini kazanırdı. Erenlerden biri “Adına kurban olayım Muhammed Ali, imânım, sen tab'an canlardansın ham ervahlar arasında yerin yoktur noksanın nasîb almamaklığındır haydi Pîr evine gidelim, o merasimi de yapalım, “olsun bitsin” dedi; oradakiler bu teklifi alkışladı. Herbert, yâni Muhammed Ali de “hay hay gidelim canıma minnettir ehl-i beyte, âl-i 'abâ'ya canım feda” dedi. İki üç gün zarfında usûlden olan nevaleler düzüldü ve hediyeler hazırlandı. Mangırlar istif edilerek Pîr evine gidildi. Ayinler icra olundu. Herbert yahud Muhamed Ali Tarikât-ı Bektaşiye'ye in-tisâb etti. Sonralan tarikatta Halife derecesine kadar çıktı. Herbert burada idi; hatta geminiz Fulmos'a geldiği zaman sizi ziyarete beraberce gelmiş idik. Bir hafta önce icabettiği için Londra'ya gitti. Onun ile inşallah Londra'da görüşürüz. İşte böylece misyoner yetiştirilir. Hindistan'da, Çin'de, Belucistan'da hatta o çetin Afganistan'da, Afrika, Amerika, Avustralya'da ve bu kıt'aların en ücra köşelerinde adalarda, hülasa dünyanın her noktasında bulunmuş bizim
  • gibi yetiştirilmiş ve oralardaki mezhepleri, örf ve adetin, akaidin âlimi ve şahidi olmuş bir çok zatın biraraya gelmesiyle husule gelmiş cemiyete Misyon cemiyeti denir. Bu cemiyetin zahiri vazifesi Protestanlığı neşr ve ta'mim etmek gizli görevleri ise İngiliz siyaset ve menfaatini tem'min için keşfiyatta ve teşvikâtta bulunmaktır. Mustafa Efendi iyi bilki ne bir insan, ne de bir hükümet hâl ve şanını tanımadığı bir arazide, ahlâk ve 'adâtı-nı bilmediği bir halk ve kabile arasında uzun müddet kalamaz. Çünkü tarihen sabittir ki, körü körüne istilâ edilen yerlerde çok durulmaz. İngiltere elindeki yerleri pek güzel bildiği gibi istilâ eyliyeceği kıt'alan evvelce tedkikle öğrenir. Ondan sonra siyasi vasıtalarla işini hazırlar; bir gün de ansızın orayı istilâ eyler ve o kıt'aya girdiği zaman bir ecnebi evine değil kendi hanesine giriyor gibi girer. Sizin bilmeniz lâzım gelir ki Hz. Muhammed (s.a.v.) de civar kabâil ve hükümetleri araştırmadan katiyyen geri kalmamıştır. Misâl olarak derim ki: keşif için gerek Hudeybiye müzâkeresinin (21) devam ettiği on gün zarfında Mekke'ye ve gerekse Bedir vakasından (22) evvel Şam'a adamlar göndermiştir. Fakat İngilizler faydalı şeyleri asla unutup ihmâl etmezler ve ayırım yapmaksızın gelip geçen büyük adamların tavsiyelerine uyarlar. İngilizler soğuk kanlıdırlar, hareketleri de yavaştır. Kendilerinden gayrisini beğenmezler; fakat her işte evvelce uzun uzadıya düşünülmüş bir program dahilinde hareket ederler amma muvaffak olurlar veya olamazlar ona bir şey diyemem. Emin ol ki yüz sene sonra yapılacak bir işin tertibatı bugünden düşünülmüş hazırlanmıştır. Bu gibi hizmetlerde Misyon Cemiyetinin pek çok gayreti mesbûk olur. (23) dedi. Mustafa Efendi macerasını anlatmaya şöyle devam ediyor: “Bu hikâyeyi dinlerken içimden İngilizlere o kadar bahriyeli küfürleri atıyorudum ki ekserisinin yakası açılmamıştı. Biz uykuda iken İngilizler bezlerini dokuyorlar, biz ise uyandığınız zaman o bezlerin pazara çıkarıldığını görüyoruz. Günün birinde bütün masraflar Mr. John'a ait olmak üzere Londra'ya gittik ve gayet mutantan bir otele nazil olduk. Mr. John'un oğlu Ernest de beraber idi. Bu zeki çocuk yanımdan ayrılmaz ikide birde, “Mustafa Efendi, babam sizi çok seviyor ne olur Protestan olsan da Allah'ın lütfuna, mükâfatına mazhar olsan, dünyada Protestanlık kadar kolay bir din yoktur” der idi. Ben de Protestanlığın ne olduğunu öğrenmeden nasıl din değiştiririm bir kerre tahkik edeyim, öğreneyim doğruluğuna aklım ererse olurum derdim. Mr. John misyoner dairesine gitti ve başkanlarıyla görüştü Otele geri dündü, akşam üzeri Misyoner Cemiyeti Reisi ve evvelce ismini zikr ettiğimiz Herbert ve diğer bir zat ziyaretimize geldiler. Üçüncü zat Misyon Cemiyetinin Farmason şubesinin müdürü imiş. Bunlar bizi ertesi gün için Misyon Cemiyetinin resmi dairesine davet ettiler. Daireyi ziyaretten sonra akşam üzeri Misyon Reisinin hanesine gideceğimizi ve akşam emeğini orada yiyeceğimizi anladım. Reisle Farmason şubesi müdürü gittiler. Herbert ve Mr. John yanımda kaldılar (24). İngiltere'ye giden müslümanlar hemen elde edilmeye çalışılıyor. Müslümanların İngiltere'de nasıl kandırılmaya çalışıldığı hakkında yeni bulduğumuz bir yazmada (25) da şunları okuyoruz: “İşbu misyonerlerden Mister Nebit ile lakve, yâni Let Hause (26) nâmında iki zat Doik Port ve Playmouth'a devama başlayıp, Protestanlığa teşvik etmek üzere, rast-geldiklerini ve gözlerine kestirdikleri subay ve erleri arkadaşlığa ve adı geçen yerde ihtiyaçları için satın alacakları eşyayı göstermek ve pazarlığını kolaylaştırmak için vasıta olmağa ve
  • güzel gazinolara götürüp ikram etmeye başladılar. Artık asker, kendi aralarında, bunların kendileri hakkında olan ikramlarım ve yardımlarını ve fasih Türkçe bildiklerini birbirlerine uzun uzadıya anlatmaya başladılar. Ve âdeta askere bir hâl geldi ki, çarşıya çıktıklarında ihtiyaçlarını elde etmek için bunları köşe-bu-cak behemehal aramaya koyuldular” (27). Misyonerler bu şekilde arkadaşlık temin ettikten sonra, kazanmak istediklerini seçip yemeğe davet ederler. Mustafa Bey bu konuda da şunları yazıyor: “...bizi en evvel Mr. Nebit karşıladı. Bir hayli iltifat ve musahabetten sonra, işimi bitirip yanımda olan askerleri gemiye gönderinceye kadar yanımdan ayrılmadı ve bendenize kemâl derecede izhârı memnuniyet ederek “dinner” yâni akşam yemeğine evlerinde yememi teklif ederek ve o sırada Lakve dahi yetişip kemâl-ı nezâketle kabul etmemi teklif ve rica eylediklerinden, muvafakat-la evlerine azimet eyledim” (28). Misyonerler önce esas gayelerini gizliyor, akadaşlı-ğı daha samimi bir hâle getirmek için, elde etmeye çalıştıkları kimseler ve milletlerine karşı olan İngiliz hayranlığını (!) aşılıyorlar. Sergüzeştte şunları okuyoruz: “...yemek için evlerine gittimse de, Protestanlığa dair hiç bir konuşma cereyan etmeyip, o gün yalnız yemek ve ikram ile İngilizlerin hakkımızda olan teveccühlerini ve Türkleri pek çok sevmekte olduklarından bahsedildi. Yemekten sonra bir kaç saat istirahattan sonra, geceki tiyatroya davet ederek birinci mevkiye muhsus bir adet dahi bilet de takdim edilmiş ise de, geceleri dışarıya çıkmak için subaylara müsaade olunmadığı için mezkûr bileti iade eyledim. Bu hususa son derece taac-cub ederek, “bizim, değil subaylar, askerlerimiz dahi nöbetçi olmayanlardan her kim izin taleb ederse müsaade olunur. Zira bizim memleketimizde eğlencelerin cümlesi gecelere hasrolunmuştur. Hususiyle şimdi kış mevsimidir” deyince, “artık bu hususta beni mazur tutunuz. İnşallah gündüzleri görüşürüz” cevabıyla vedalışıp çıktım” (29). Misyonerler gayelerini tahakkuk ettirmek için, Türk Sefaretine dahi tesir yapabiliyorlar. Bu konuda da şunları okuyoruz: “... buna ne dersiniz?İki gün geçmeden süvarimize sefaretten bir telgraf gelip, “asker ve subaylardan, nöbetçi olmayanlara gece niçin dışarıda gezmeye müsaade etmiyorsunuz? Bunlar, nâmus-ı askerî dairesinde cambaz oyunlarına gitsinler”. Bu telgraf nâme üzerine artık her gece arzu edenlere müsaade olunmaya başladı; ve bi zim Mr. Nebit hazretleri artık her gece kendince arzu eylediği kimseleri iskele caddesinde karşılayıp istediği mahalle götürmeye başladı” (30). Misyonerler, daha küçük yaşlarda iken, İslâm dünyasına gönderilir, ve Müslüman din ve adetleri öğretilerek, müslümanların nasıl sömürülecekleri; veya en azından nasıl Hıristiyanlaştırılacakları öğretilir. Mustafa Bey, bu konuyu da hatıratında şöyle dile getiriyor: “...İşbu Mr. Nebit ile bir akşam evine gidip musaha-bet üzere iken, bunun İslâmî ilimlere olan vukufiyeti ve lisanındaki fesahati ile konuşması merakımı mucip olarak, bu kadar kemâle seyahat ile mi, yoksa tahsil ile mi muvaffak olduklarını sual eyledim. İfâdesini de şöyle beyân eyledi: Kendisi Londra'nın Misyoner cemiyetinin Şark dilleri Profesörü Mösyö Harlet'ın mahdumu olup, kendi akâid-i diniyyeleri tedris zamanının haricinde buna tekellüme medar olacak cümleler okutup yadırdıktan sonra, bunlarda görmüş oldukları zekâ ve iktidarı cemiyetlerince takdir ederek, bunu on üç yaşında çocuk oldu ğu halde, 1834 milâdî yılında İstanbul İngiltere Sefarethanesine gönderdiler. Burada, Sefarethaneye devam eden Türk kâtiplerinin mazereti altında okumak ve Türkçe konuşmayı ilerletmek için ismini Tahsin tesmiye edip Sefarethane kavvaslarından Hüseyin Ağa'ya evlad-ı mânevi suretiyle teslim edilerek ve bir hayli talimat verilerek evine gönderdiler. Bu minval üzere Tahsin nâmındaki küçük misyoner, Hüseyin Ağa'nın Tophane'de Karabaş mahallesindeki evine, iki sene kadar gündüzleri Sefarethaneye ve geceleride Hüseyin Ağanın evine devam eder. Ve mahalle
  • çocuklarıyla beraber oyun ve arkadaşlık ile sair çocuklannda fark olunmaz denecek lisanını temizledikten ve okuyup yazmayı tahsil ettikten sonra Hüseyin ağa vasıtasiyle Fatih Dersiamlarından Hopa'lı Ömer efendiye çömezlik etmek ve kendisi gelip almadıktan sonra eve dahi müsaade olunmaması için tenbihât-ı ekîde ile teslim olunup, bunun yeme vs. si için dahi aylık beş lira verileceğini adı geçen Efendi'ye söylediği anda, Hocanın etekleri tutuşup, değil çömezlik, hoca çocuğa çömezlik edercesine dört sene ihtimam eder” (31). Türkçe ve arapçadan sonra da misyonerlere Farsça öğretiliyor. Bu konuda da Mustafa Bey'in Hatıralarından şu satırları okuyoruz. “...Adı geçen Tahsin Efendi, okuduğu derslerde o derecede malumat sahibi olmuştu ki, ders halkalarında-ki talebe arkadaşları bunun sualine aciz kaldıkları gibi, Hocası Ömer Efendi dahi, bunun kemâline ve tahsilatında olan maharetine hayran olurdu. Mumaileyh Tahsin Efendi, câmi derine geldikte, derin gayrı zamanında bir miktar Mesnevi görmek üzere, Sultan Selim civarında vâki Mesnevihâneye devam eylemesi için hocasından müsaade istihsâl ederek, kabulü için dahi aracılığını niyaz edip, o dahi bunu götürüp Mesnevihânedeki Zeki Efendi'ye kabul ettirip, derse devam ile, değil Mesnevi, Farisinin her bir künhünü ve bazı İran ulemâsı, mumaileyh Zeki Efendi'ye gelir, Tahsin Efendiyle muhasebeye tutuşup Arapçada olan kuvveti ve dinî meselelere olan vukufu hasebiyle bunları pabuçsuz kaçırırmış...” (32), Misyoner Tahsin o derecede yetişiyon ki, Şeyhülİslâmlık bile ona layık görülüyor. Nitekim medreseyi bitirdikten sonra İngiliz Sefaretinde çalışmak isteyince, hocası Ömer Efendi ona şöyle diyor: ...”Ulemamız meyânında sen mümtazsın. Niçin gidip gavura hizmet edeceksin, ve Daire-i Meşihatça (Şeyhülislâmlık Makamı) dahi ismin malumdur. Değil on beş lira yakında ya Kadıasker veya Fetva Emini olmaklığınız kuvvetle me'mûldur. Bu işten vazgeçmenizi sizden temenni ederem.” (33).Hocalar, İngiliz Sefaretine götürülüp, oradan Şeyhülİslâm'a te'sir ediliyor. Bu konuda da yazarımız şunları diyor: “... hocalarını ikna ve razı ederek İstanbul'da bulundukça hocalarını unutmayacağını ve sefir hazretlerine dahi tavsiye eylediğini beyân ederek, götürüp sefir hazretleriyle görüştürdükte, sefir, hoca efendiye kemâl derecede hürmet edip ell İngiliz lirası dahi atiyye verdikten sonra!” Teşekkür ederim hoca efendi, sefarethanemiz bendegânından Hüseyin Kavvas'ın mahdumu Tahsin Efendinin tahsiline büyük himmet eylediniz. Yarın inşallah Şeyhülislâm Efendi hazretleriyle görüşüp, zatınızı hem tavsiye ve hem de ne yolda taltif eyle- meleri lâzım ise ifâ buyursunlar” diyerek muazzezen Hoca Ömer Efendi ile veda eder Filvaki ertesi günü Şeyhülislâm Efendi huzuruna celb ile ve bir hayli iltifattan sonra, hem rüûs ile hem de fetva emini muavinliği ile taltif eder” (34). Yetişen misyonerler, faaliyetlerde bulunmak üzere, İslâm ülkerlerine gönderiliyor. Hocasını ziyarete giden Misyoner tahsin ona şöyle söyler: “Efendim, iktidarım Londra'ya kadar aksetmiş ve Hindistan'da olan İslam ahalisinin kesreti hasebiyle oranın vali divan efendiliğine elli lira maaşla tayin olundum; ve gelecek hafta Trabzon tarikiyle azimet edeceğim. Artık orada muhabere ederiz” diyerek veda edip ferdası hafta Hindistan'a azimet eyledi” (35). Yazarımız Mustafa Bey, misyoner Let Hause, yâni Hayri Bey hakkında da şunları yazıyor. “...Bu dahi, milâdî 1843 yılında İngiliz Sefarethanesi Türkçe kâtiplerinden Ferhad Efendiye evlad-ı manevi suretiyle teslim olunup, ismini Hayri tesmiye eylemişler. Bu defa on üç, on dört yaşlarında olduğu halde, Aksaray'daki hanesine götürüp,uzun zaman ora mahalle ço- cuklarıyla düşe kalka ve mahdumuyla mektebe devam ederek, on beş ay bu minval üzere devamdan sonra, lisanında ecnebi olduğuna dair asla eser kalmayıp, İslâm çocuklarından ayırt edilmez derecede fesahat-ı lisaniyyeye kemâliyle vukufiyet peyda ve
  • istihsâl-ı ma'lûmat eyledikten sonra, Cerrahpaşa Medresesinde on-onbeş talebeye ders vermekle meşgul Amasyalı Hafız Kadri Efen-di'den geceleri “İzhâr” dan bir ders almağa mübaşeret ederek bir hayli dersini ilerlettikten sonra, münferiden Ayasofya dersiamlarından Hacı Zihni Efendi'nin küşâd etmiş olduğu derse devam etmeye başlamıştır.” (36). Sadrazam Mustafa Reşit Paşa yardımcı oluyor Başka misyonerlere de olduğu gibi, İngilizlere olan yakınlğı hasebiyle Mustafa Reşit paşa misyoner Hay-ri'ye de iltifat etmiş, ve onu 1200 kuruş maaşla Sadaretin (Başbakanlığın) en kilit noktalarından biri olan tercüme kalemine tayin ettirmiştir (37). Üç sene sonra da, maaşı 4700 kuruşa çıkarılmıştır. Misyoner Hayri Bey, bu konuda o kadar mesafe ka-teder ki, daha sonra el kitabı haline gelecek olan Lügât-ı Osmanî'yi bile kaleme alıp, bastırır ve yüzbinlerce nüsha satar (38). Mustafa Reşit Paşa'nın vefatından sonra, İstanbul'da fazla kalamayan Hayri Bey (Lethause), nihayet İngiliz tebaasında olduğunu ilan ederek, Londra'ya döner. Ne gariptir ki, casus olarak Osmanlı Sadareti'nde Çalışmış olan bu İngiliz'e, Osmanlı makamlarınca herhangi bir müeyyide uygulanmamıştır. Uygulanamazdı da... Çünkü onu oraya tayin ettiren, Devletin başı olan Sadrazam Mustafa Reşit Paşa idi. Kütüphane nâmı altında İstanbul'da misyoner faaliyet merkezleri kuruluyor. Misyonerlerin bu faaliyetlerine dair de Mustafa Bey'den şunları okuyoruz: “İşbu Misyoner Cemiyeti, dünyanın her bir beldesinde birer kütüphane tesis ve küşad eyledikleri gibi, İstanbul'da dahi bir kütüphane küşadına kıyam edip, İngiliz Devletini, Devletimiz ile halisane, yâni suret-i zahirde lehinde bulunduğu zamanlar ki, tarihimizin 265 ve milâdın 1845-46 senelerinde ve Kati'nin sefirliği ve Reşit Paşa merhumun sadareti sırasında, Tahtakale civarında Balatacı Hanı bitişiğinde büyük bir kütüphane kuşat etmişler ve bir hayli zaman burada icray-ı mel'anet ve bir çok kimseleri protestanlığa aldıktan ve cemiyetlerini çoğalttıktan sonra, işbu bina bunlara küçük gelip, terk ile, Fincancı Yokuşunda gayet geniş ve derununda bir de büyük kilise te'sis ile büyük birde kütüphane küşad eylemişlerdir ki, İstanbul'da olan misyonerler ve protestan-lar bu mahalde toplanırlar. Şu kadar söyleyebilirim ki, meraklı olan bir adam bir pazar sabahı işbu binanın kapısının etrafında akşama kadar dolaşsın; baksın ki buraya nasıl adamlar devam ediyor. Ol vakit iş tamamiyle anlaşılır (39). Arkadaşlık ilerledikten sonra, dinî tekinaât başlıyor Mustafa Bey'in arkadaşı misyoner Mr. Nebit sohbetlerinin bir bölümünde, kendisine şöyle diyor: “Seni çok seviyorum ve ailem halkı seni pek ziyade seviyor. Bu hususta verecek olduğum reyimi kabul edip, Cenâb-ı Ru-hü'1-Kudüs'ün kanıyla seni temizleme işaretini aldık. Bizim dinimizde pek muhterem bir zat olacağınız...” gibi buna benzer papaz ağzı bir çok hezeyan ettikten sonra, “senin gönlünü dahi Hz. Ruhû'l-Kudüs'ün ruhani eliyle sıvadı. Ve gönlüne ilham bıraktı. Bu da ra'nâ ve malumunuzdur” deyince ziyadesiyle canım sıkıldı. Fakat red cevabı olarak “Benim gönlümde senin beyan ettiğin şeylerden hiç bir eser yok. Hiç
  • bir şey de hissetmedim” dediğimde, “öyleyse yarın erkence teşrif buyurunuz ki, size gösterecek hikmet pek çoktur” deyip, konuşmamıza son vererek, vedâ ettim.” Ertesi günü mecburen, Mr. Nebit'in evine gittim, (burada benim müracaatım beyhude kıyas olunmasın. Çünkü bunların hal ve niyetlerini ve bu yolda sarfetmek-te oldukları efkârlarına vakıf olmaklığıma ziyadesiyle merak eylemekte olduğumdan bunları böylelikle bi'l-iğfâl İslâm hakkında emel ve efkârlarını keşfe muvaffak oldum). Şöyle ki: Yukarıya çıktığımda ne göreyim? On kadar papaz üç kadın benim gelişimi bekliyorlar. “Good Morning” aşinalığı ile geçip bir sandalye üzerine oturdum. Arap lisanı profesörü dahi burada mevcut olduğundan, bir-iki kelâm, yalan-yanlış aşinalıktan sonra Mr. Nebit: “İşte Mustafa Efendi, zatınızı bu zatlar ziyarete geldiler. Senin için şimdi Cenâb-ı Hakk'a ve Hz. Ruhû'l-Kudüs'e münacaat edeceğiz. Zaten zatınızda görmekte olduğumuz kemâle göre bu kadar külfete hacet yok ise de beis yok. İşimiz daha kuvvetli olmuş olur”, der demez bunların cümlesi kıyam ile diz çöküp sandalyaların hasırları üzerine yüzlerini kapayıp,tamam yarım saatte ziyade murakebe eyledikten sonra kıyam edip oturdular, ve bana hitaben: “Nasıl Mustafa Efendi, Cenâb-ı Ruhû'l-Kudüs mübarek eliyle gönlünü sıvadı mı?” “Bi'1-bedahe, “hayır, hiç bir şey hissetmedim, ne olacaktı ki?” der demez, aman efendim, Lady Nebit şetaretle bunlara o kadar güldü ki, tarif edemem”. (40). Yine Mustafa Bey'in hatıratında (41), Protestan yapılmak istenen kimselerin Londra'daki Misyoner Merkezine götürüldüklerini ve orada kendilerine nasıl dav-ranıldığına dair teferruatlı bilgiler okuyoruz. Türkleri mutlaka Hıristiyanlaştırma gayreti. İşin esas ilginç taraflarından bir tanesi de Türklere özel ehemmiyet verilerek, Türklerin mutlaka Hıristi-yanlaştırılmasını sağlamak için gösterdikleri gayrettir. Mr. Nebit adındaki miyoner, yılbaşına tesadüf eden görüşmelerinde, Mustafa Bey'e şunları söylüyor: “...Mustafa Efendi, şöyle beyân ederimki, yarın sabah, yâni pazar günü bizim yılbaşıdır. Bu senenin birinci günü pazara tesadüf eylediğinden bayramımızda bu günü pek mukaddes ittihaz eyledik. Onun için Türklerin İngilizler hakkında göstermekte oldukları muhabbet ve İngilizlerin İslâmlar dan görmekte oldukları hürmet ve riayete mukabil, bütün İngiliz kavmi, büyük bir ittihad ile ve kemâl-ı hulûs ile bu sabah bütün dünya yüzünde ne kadar Protestan kilisesi varsa, cümlesinde Türklerin hi-dayet-i ilâhi için ve kudsiyet-i Hz. Mesih'e nailiyetle Protestan olmaları için büyük bir dua etmekliğimizi, dünya yüzünde ne kadar Protestan kilisesi varsa, cümlesine iki ay evvel, umumiyetle birer emirname gönderildi. Yann sabah erkence James gelip seni otelden alarak, cemiyetimiz dairesinde olan kiliseye götürecektir. Kabul buyurup teşrif ediniz ki, orada cümlemiz zatınızı bekliyeceğiz.” dedi. (Gördünüz mü herifin yediği haltı.) Burada bir hayli düşündüm. Reddetmek işime elvermedi. Bunların vaki olacak hareketlerini görmeye lüzum görerek kabul edip veda ederek otele avdet ettim. Daha şafak vakti olmadan otelci ve bizim James oda kapısından isbat-ı vucud eyleyip beni uyandırdılar. James: “-Aman Mustafa Efendi, çabuk elbisenizi giyiniz, zira vakit geçiyor.” deyince ben, “-bir kahve ve sigara içmeden hareket edemem. “ der-demez, otelci hemen fırlayıp bir anda elinde bir tepsi olduğu halde içeri girdi ve mükemmel surette süt, kahve ve peksimet getirip ortaya koydu. Cümlemiz birlikte içtik. Otelci dahi beraber olarak hareket eyledik. Kiliseye geldik; içeriye girerken Hûda hakkı için yüreğim çarpmağa başladı. Hem gönlüm içeri girmeyi asla istemedi. Fakat nâçâr olarak içeriye girdim O esnada James: “-Aman Mustafa Efendi, fesini çıkar.” deyû teklifte bulununca, pederin Mr. Nebit: “-Hayır Mustafa Efendi, sen onun lakırdısına
  • bakma, buyurunuz. “ deyip beni mihrabın önüne götürüp özel bir mevki gösterdi. Bir hayli kimseler, kimi İngilizce, kimi Türkçe, kimi Arapça aşinalık eylediler. Kilise gayetle büyük ve gayetle müzeyyen olup, işbu binanın asar-ı atikadan olduğu yek nazarda görünüyordu. Ortadoks veya Katolik kiliseleri gibi etraf ve eknafın-da hiç resme müteallik birşey olmayıp, yalnız mihrabtan ortaya doğru gayet müzeyyen ve musanna' bir salib (haç) ve Hz. İsa'nın maslûb (çarmıha gerilmiş) ve mücessem şekliyle müşekkel bir salib vaz'olunmuş. Bundan başka dinlerine müteallik hiç resim yoktur. İbadetleri kamilen armonika ile mevzun kasaid teğannisi ile, sonradan cümlesi murakabeye kapanıp mihrapta ayakta dini nasihatlerde bulunan papazı dinlemek etmek ve bazen dahi orta yere konmuş sahibi kutsamaktan ibarettir. İstavroz çıkarmak hiç adetleri değildir. Ba'dehu Türklerin Protestan olmaları hakkında okunacak duanın matbu' bir nüsha risaleleri tevzi olunup yine armonika başlayarak işbu duayı ses ile mevzun surette okumaya başladılar. Yalnız bazı beyitlerin nihayetlerinde gelen My God (Tanrım) ve Hristos ve Türk ke ilmelerini ve bazılarını anlayabiliyorum. İşbu dua hitam bulduktan sonra, yine murakabeye kapanıp sonradan malumum olduğu üzere, cemiyet reisi olup sakal ve bıyığı metruş gayet büyük işkembeli, tahminen yetmiş yaşlarında bir adam, mihrabda bir kelime irad edip bir veya birbuçuk dakika sükût edercesine yarım saatten ziyade iradı arasıra nutka devam etti. Bundada “Türk biraderlerimiz” yollu irad eylediği kelimeler anlaşılıyordu. İşbu dua ayinleri hitam bulduktan sonra, kiliseden dışın çıktık ki, tamam saat alafranga onbire gelmiş” (42). Mustafa Efendi Misyoner dairesine götürülüyor. “Bir hayli gittikten sonra daireyi mezkureye vasıl olduk. Yukarıya çıktık. Tabi Mr. Nebit bizi önce kendi dairesine götürdü. İçeriye girdik; evvela bizi Mr. Hauz yani Lakve karşıladı. Burası büyük bir salon. Orada mevcut bulunan talebelerin hepsi ayağa kalktı. Mr. Nebit makama oturdu, beni dahi yanıbaşında olan sandalyeye aldı. Oturduk. Meğer Lakve talebeye “Molla Cami”den ders veriyormuş. Bizim James dahi halkaya dahil olup, bizim İslâm usulü üzere diz çöküp oturdular. Tahminen bu talebeler kırkı mütecaviz idi. Bunlann tahsilleri hem Türkçe'yi hemde Arapça'yı tahsil etmek olduğundan, bunlara Lakve Türkçe takrir edip İngilizce tarif eder. Her talebenin yanıbaşında kendisine mahsus birer “dictionary” (lügat) olduğundan talebe aldıkları takriri kaydederlerdi. Mr. Nebit dahi bunlara dersin ahkâmından Arapça bir hayli ibare okuyup Türkçe tarif ve bazı yerlerde İngilizce tarifat ile yollarını beyan eyledi. Artık bendeki korkunun derecesini sorunuz. Ya kalkıpta bana bir mesele sual edilse, orada halim ne olacaktı. Bereket versin ki, meseleye dair benden birşey sormadılar. Nihayet ders hitâm buldu. Talebe müzâkere odalanna girdiler. Mr. Nebit beni kolumdan tutup kendine mahsus olan odasına götürdü. Lakve dahi birlikte olduğu halde odaya girdik. O anda Mr. Hauz dahi geldi. İşbu odanın derunu camlı dolab ile çevrili olup içerisini tekmilen İslâm akâid-i diniyyesine de rive ekserisi yazma ve cildlerinin üzeri İslâm mücellitlerince cildlenmiş, gayet mâhirâne yapılmış ve som yaldız ile tezyin olunmuş. Bunların cümlesini bana gösterip, devr-i Abbasî'den bu ana kadar Asya Kıtası ile Buhara ve Acem ve Hind ve Endülüs Kıtalarında zuhura gelen ulemay-ı uzamımız efendilerimiz hazerâtımn telif eylemiş oldukları asâr-ı mukaddeseden olup bunların her birerlerini isimleriyle beyân eylediler. Fakat bunlann isimlerini hatırda tutmak mümkün
  • olur mu? Hususiyle ömrüm içinde isimlerini hiç işitmediğim ve görmediğim kitablar. Lakin heriflerde bunları cümlesini okuyup manasını anlamaya iktidar var. Hem de nasıl mükemmel surette iktidar var? Mütahayyir kaldım. Burada bir suale lüzum görüldü. “-Bu kadar kütüb-ü âtikanın cem'ine nasıl muvaffak oldunuz?” cevaben: “-Yukarı çıkalım da asıl cemiyetimiz kütüphanesine gidelim Orasını görünüzde sonra da bunların cümlesinin icmâlen tarifatını size beyân edeyim.” Cümlemiz kıyam ile yukarı çıktık. Kütübhaneye girdik. İşbu kütüphanenin üzeri uzun şekilde bir kubbe olup, içi uzun ve geniş bir mahal olup, bütün duvarları camlı dolaplar ve içerileri istif ile kitap dolu. Kapısından salonun sonuna uzanlamasına geniş bir trebaza uzatılmış ve üzerine bükme ve örselenmeye gelmez terse ve ceylan derisi üzerine yazılmış bir hayli kitap eski el-yazması eserler istif olunmuş. Bunlarla beraber Hz İsa'dan sonra havariler ile bunlann halifeleri olan Hiristiyan alimlerinin Hz. Mesih'i salib üzerine ne suretle salbeylemişler ve nasıl itlaf eylemiş olduklarını gösterir büyüklü-küçüklü ve üzerleri cam fanus ile örtülü 100'ü aşkın salib vardı. Dört tarafa sıralanmış olan dolapların herbiri ise dünya yüzünde ne kadar kavim ve kabail ile edyân varsa, cümlesinin kitapları ile dolu ve ayn ayrı tertib edilmiş ve kütüphanenin mihrab cihetinde, kütüb-ü İslâmiyyeye mahsus olan dolabı açıp içinde küçüklü büyüklü 2000 kadar kitap mevcut. Bunlar arasında Hz. Osman (RA.) Efendimiz Hazretlerinin yazmış oldukları Kelam-ı Kadimlerden bir kıt'ası mevcut. Çıkarıp ziyaret eyledim. Bunlara karşı yüzüme gözüme sürüp, kemâl-i ihtiramla muayene eyledim. İşbu Mushaf m uzunluğu iki karış ve genişliği bir karıştan ziyadece olup kağıtları soluk, kına renginde ve yazısı keşîdeli sülüs ve harekeden asla eser yok ise de pek açık okunuyor. Şirazesi ibrişim ile kuvvetli bendedilmiş ve cildi geyik derisi üzerine ipek Buhara kumaşı yaptırılmış, sâde, güzel. Ba'dehu, Hz. Ali Kerremallahu vecheh (R.A.) Efendimiz Hazretlerinin kûfî hat ile yazmış oldukları Kelam-ı kadimlerden olduğunu bi'1-beyân çıkarıp elime verdi. Onu dahi kemâl-i ihtiramla ziyaret eyledim. Yazısını asla okuyamadım. Fakat kendisi alıp pek güzel okudu. İşbu Mushaf-ı Şerif, gayet eskimiş olup Taha sûresinin beş satırından aşağı birbuçuk cüz kadarı noksan imiş. İşbu Kur'an'm muhafazasına gayet itinâ gösterildiğinden, Mushaf-ı Şerifin ölçüsüne göre yapılmış gayet imtizaçlı çekmece içerisinde muhafaza olunmaktadır. Ba'dehu diğer bir kitab daha çıkarıp; iş bu kitabın hacmi oldukça büyük arabiyyü'l ibare, bütün Ashâb-ı Kiram Efendilerimizin esmâ-ı şeriflerini cami' olup her birilerinin evsaf ve dereceleri açıklanmış. Bunu bırakıp diğer bir kitap daha çıkardı. İşbu kitap oldukça büyük, bu dahi Arapça yazılı olup Sahib-ü Saadet (SAV) Efendimiz Hazretlerinin, Hz. Ebu Bekr (RA) ile Mekke-i Mükerre me'den Medine-i Münevvere'ye hicretlerini ve Medine'de geçen vekayii ve Mekke-i Mükerreme'nin Fethini ve Hz. Ebu Bekr (RA) Efendimizin hilâfetinin nihayetine kadar olan vekayii mübeyyin olup, Hz. Talha (RA) Efendimiz tarafından tertib ve tenzim olunmuş olduğunu açıklayan, cildinin üzerine yapıştırılmış olan yaftada Arapça olarak yazılmış olduğu görülmüştür. Kendilerinin rivayetleri dahi bu yolda olup sıhhatine itimâd ediyorlar. İşbu dolabın içinde, yalnız Kelam-ı Kadîm (Kur an) olarak otuzdan ziyade Mushaf-ı Şerif, diğerleri tefsir-i şerif ve kütüb-ü diniyyeye dairdir. Bunların içerisinde tirşe ve ceylan derisi üzerine yazılmış hiç bir eser göremedim. Sordum,”-Yok.” cevabını verdi. Burada imtidat edin iki saatlik müddetle bu kadar müşahadatım vuku bulup, havadahi karamağa başlamış olduğundan gitmeye karar verip dışarıya çıktık” (43). Misyoner Mason İlişkileri Misyonerlerin bir kısmı Farmason idiler (44). Hatta yukarıda geçtiği gibi, Londra'daki
  • Protestan Misyoner cemiyetinin Farmason şubesi bile vardı. Yukarıda sözü edilen Kaptan Mustafa Bey, bu şubenin o zaman ki müdürü Mr. Vovilsteed ile de görüşmüş ve bu konuda şunları yazmıştır: “Mr. Vovilsteed ise, Tûr-ı Sina yarım adasıyla Arabistan'ı ve Nobi cihetlerini dolaşmış ve Uman ile Hadra-mavt'da hayli işler görmüş idi. Arapça ve Nobice'yi güzel konuşur. Vovilsteed o kadar ketum bir adam ki, size ismim bile söylemez. Gözlerinin gayet parlak ve hareketli olması, zekâsına bir alamettir. O havalinin siyasi, coğrafî ve bibliyografyası hakkında yazdığı eserler, İngiltere'de Fevkalade mazhar ve rağbet olmuştur. Vovisteed aynı zamanda güzel bir ressamdır” (45). Yukarıda sözünü ettiğimiz el yazma kitapta da bir başka misyoner olan James'in, arkadaşı misyoner Mr. Wayt'ın mason olduğunu söylediğini tesbit ediyoruz. Söz konusu yazmada, Hıristiyanlaştırılmak istenen Mustafa Efendi adındaki Osmanlı subayı şunları yazmaktadır: “Sabah olur olmaz bizim gayur James geldi. Odaya girip sobayı yaktı. Sonra da beni uyandırdı. Kalktım; oturduk. Mr. Wayt üzerine bir hayli sohbet ettik. Free-Mition (Farmason) Cemiyetini teşkil ve kanunlarını tesbit eden bu zat olduğunu ve parlamentoda meclisin aza-i daimisinden bulunduğunu tefhim ve beyan eyledi.” (46). Mason-Misyoner Wayt, İstanbul'daki faaliyetlerini anlatıyor. Adıgeçen Mustafa Efendi, Bu konuda da şunları yazmaktadır: “Burada öğlene kadar oturduk; sohbet ettik. Çünkü hava pek sert ve gayet soğuk olduğundan daireye öğleden sonra gitmeye karar verdik. Vakit geldi; kalktık daireye gittik. Mr. Wayt bizi iki kere aratmış. Odasına girdik; çay geldi içtik. Musahabeti sergüzeşte intikal ettirip, bidayetten başlayıp şöylece beyan eyledi ki:” -1817 tarihinde onaltı yaşımda idim ki, Türkiye Müslümanla-rmı adat ve ahlâk-ı milliyeleriyle, ulûm-u diniyyelerini tahsil için zekâvette birinciliği haiz olmak üzere onbeş kadar efendiye cemiyetimizce lüzum görünerek devam etmekte olduğum Oxford Üniversitesinden seçilerek onüç kadar talebe misyoner dairesine geldik. Bir sene kadar burada papazlık ilmi ile ibare okuyacak kadar Türk çe ve Arapça tahsilden sonra iki profesörün nezareti altında beş talebe bir profesör ile İskenderiye'ye, sekiz talebe dahi diğer profesör ile Deralîye'ye (İstanbul'a) buradan azimet eyledik. 01 vakit yeniçeri alemi. Sefarethaneden bir yere ayrılmak mümkün mü. Sefirimiz (Sir Willi- am Adolf) bizim için sefarethanenin haricinde bir daire tertip edip ve Türk çocukları gibi bize elbise giydirip ve sûret-i mahsusada bizim için bir Arabi, bir farisî, ve bir yazı hocası tedarik ederek hiç İngiliz lisanını konuşmamak ve Türk lisanını tamamiyle konuşmak için sefarethaneye müdavim Türk kâtibleri ve kavaslar ile düşüp kalkmağa başladık. Yazın dahi kavaslarla birlikte seyir mahallerine, oyun mahallerine devam ederek Türk çocuklarıyla ihtilat edip gezerdik. Arabi'den Nahve'e, Farisiden Gülistan'a kadar ders gördük. Hele Kur'an-ı belki yirmi kere hatmeyledim Artık biz başladık hocalarımızla birlikte Fatih, Süleyma-niye, Ayasofya, Beyazıt Camiilerinde okunan derslere devam etmeye ve ekseri camilerde abdest alıp cemaatle namaz kılmaya ve ras geldikçe vaazların takririni dinlemeye ve bir takım az ders görmüş mollaların galatlarını ve yanlış takrirlerini anlamaya başladık. Hele abdest ve namaz şartlarını o kadar güzel öğrendik ki, görüşmekte olduğumuz ufak-tefek mollaları matederdik.” (47).
  • Mason-Misyoner Wayt Bektaşi oluyor. Mr. Wayt bu konudaki macerasını da şöyle anlatıyor: “Bir gün sefir hazretleri sefarethanede olan misyonerleri ve bize memur olan profesörleri bir yerde toplayarak talebeleri dahi çağırdılar. Sefir hazretleri bize hitaben, “-Efendiler, Türkiye Müslümanlarında daha vâkıf olamadığımız birçok dervişlik cemiyetleri vardı ki, bun lannda sülük eylemekte oldukalan hâl ile hareketlerinde olan esrarlarının bilinmesine cemiyetimizce lüzum görüldü. Meselâ bir hayli tekkeleri gezdiniz. Zikirleriyle hareketlerini gördünüz. Fakat bunların içerisinde bir de Târık-i Nazenin nâmında Bektaşilik cemiyeti vardır ki, bunlar ayinlerini hiç kimseye göstermeyerek zaviyelerinde pek gizli içtima ederek icra ederler. Şimdi sizin her birerlerinizi birer tarikat dervişliğine sülük ettireceğiz. Fakat bunda bir kaç sene tahammülün fevkinde müşkilâta tesadüf edeceksiniz. Velakin gayret-i milliye-niz icâbında tahammül edip vücuda getireceksiniz. Bu tarikatlara tayininiz için birer kur'a kağıdı yaptık. İşte şu kâse içinde duruyor. Talihiniz mucibince her birerleriniz bu kur'a kâğıtlarından birer adet alınız. Ve kur'a kağıtları içerisinde ne isimle yadolunacak isen onu daha derceylemişler. Aldık; kimi Kadiri, kimi Rufaî, kimi Mevlevi, kimi Sa'di, kimi Nakşı. Benim ile refikim olan Albert'e; benim ismim Veli, Albert'in ismi Ali olmak üzere Bektaşîlik zuhur eyledi. Kabul etmemek kabil mi. İsimlerimizi kur'amız mucibince kaydettiler. Diğer altı arkadaşımızı evvel be evvel birer medreseye yerleştirip büyük derslerde bulunmak için hocaya talebe verdiler. Bu meyânda kendiliklerinden birer şeyhe intisâb eylemelerini tenbih eylediler. Onlar gitti ben Albert ile sefarethanede kaldım.”. Mustafa Efendi'yi masonlaştırmak için mason elbisesi giydiriliyor, para veriliyor. Mustafa Efendinin sergüzeştinde şunları okuyoruz. (Mr. Wayt, Mustafa Efendi ile konuşuyor): “Musahabetimizin halavetine dikkat ediniz ki, akşam olmuş haberimiz yok... “-Aman Mustafa Efendi oğlum, akşam daire kapanacak. Kalk gidelim. Bu gece seninle tiyatro alemi icra edelim. Zatınız ile görüşmekliğim gönlüme taze hayat vermiştir. Zira Türkiye'den ayrılalı, bir Müslümana tesadüf edip gönlümde olan meyl ve muhabbet mucibince arkadaşlıktan mahrum kalmıştım. Teşekkür ederim. Buraya teşrif ettiniz de görüştük.” Aşağıya inerek mükemmel surette hazırlanmış olan landona binerek eve geldik. Mr. Wayt'ın damatları centilmenler de gelmişler; oturduk. Dün geceki ahkâm gibi mükemmel eheng ile iki saat kadar eğlendik. Sonra yemek yiyip salona çıktık, kanapenin üzerinde bir hayli çamaşır ve bir takım elbise mevcut. Mr. Wayt bana hitaben: “- Mustafa Efendi, elbise ve çamaşırlarınız geldi. Vakit de geliyor. Çoraplarınıza varıncaya kadar değişeceksiniz.” Hikmetini sual eyledim. “-Yanımda bu elbiseden gayrı elbise ile bulunmanız olamaz” cevabını verip acele ettiğinden mecburen elbiseleri giymeye başladım Ne göreyim; masonlara mahsus gönye, pergel ve çekiç alâmet-i farikaları elbiselerin her bir parçasının yaka ve kol içerilerine renkli ipek ile işlenmiş. Hele fanile, çamaşır ve freng gömlekleriyle çorap takımı, boyun bağına kadar kamilen düzine ile büyük bir bavul lebaleb dolu. Her ne ise, lâzım olanı giydik; aşağıya indik. Landona cümlemiz binerek tiyatroya geldik. Tiyatro müdürü bizi karşılayarak yukarıya çıkarıp, ayrılmış olan locaya girdik. Birkaç zat gelip Mr. Wayt'a ifay-ı hoş âmedî eyledikleri esnada bize de kemâli hürmetle iltifatta bulundular. Tiyatroda olan kalabalık tahminimin fevkinde olup bu kadar halkın içinde, gürültü ve şamataya müteallik hiçbir harekette bulunmaması dahi başkaca şayan-ı hayrettir. Perde
  • aralarında birkaç kere çocuklar ile büfeye azimetimizde birkaç kemalli mösyölerle görüştük; ikramda bulundular. Elbisemde olan alameti farika mucu-bince bunlar her ifâdeme “yes” kelâmıyla mukabelede bulunmaları hayretimi mucib olduğundan , hikmetini çocuklardan sordum. “-Sizde görmekte oldukları alamet, derecenizin yüksekliğini gösteriyor onun için,” diye vaki olan ifadelerine vukufsuzluğumu gizlemek için sükût ile mukabele eyledim. Dördüncü perde istirahate biraz müsaadeli olduğundan bu kere büfeye Mr. Wayt ile azimet eyledik. Büfede Mr. Wayt'ın hem akrabasından ve hem de Londra'da tahsil için birlikte hareket eylemiş olup, İskenderiyye'ye beraber gönderilmiş olan rüfekasından Prof. Mr. Dewey ile mülâki olduk. Hâl-hatır sormadan ve iltifat hususunda, konuştuğu Arabçaya hayran olmamak mümkün değil. Mükemmel surette konuşmaya başladık. Bendenize pek ziyade hürmette bulunup, konuşma esnasında şaka yollu: “-Yâ Mustafa Efendi, Mr. Wayt Bektaşiyyun, yu'refu hazâl'mel'ûn'u kâfir?” (Mr. Wayt Bektaşî olup, kâfir olarak bilinir) Mr. Wayt, Türkçe: “-Mel'un-u kâfir sensin kerata, onbeş sene Mısır ve Sudan Müslümanları içerisinde seyahat eyledin. Hâlâ kâfirlikten vazgeçmedin” yollu bir hayli şakalaşıp gülüştüler. ... Tiyatrodan çıktık. Beni otele bırakıp kendisi hanesine azimet eyledi. Gerek tiyatroda ve gerek arabada. Mr. Wayt ile musahabetimiz farmasonluk usullerinin ta-rifatı ile nihayet bulup, asıl emelim olan Bektaşilik hukukuna dair hiçbir şey konuşamadım. Her ne hal ise, yukarı odaya çıktım; lambayı yaktım. Birden ne göreyim? Mr. Wayt, bir bavul içinde olan fanila ve sair eşyanın la-tafeti başkaca takdire seza. Bunun beraber bir para çantası içerisinde yirmibeş adet İngiliz Lirası ile bir de kabulünü havi istirhâmname ve atiyye eylediği eşya ile elbisenin kıymeti kırk lirayı mütecaviz. Bu kadar ikrama mütehayyir kaldım. (48) Masonluk dereceleri ve temeli masonluğa dayanan anarşistlik. Bu konudaki bilgileri de, Mustafa Efendi şöyle naklediyor: “Cumartesi idi. Sabah olur olmaz James geldi. Kalktım ve oturduk. Mr. Wayt'in göndermiş olduğu eşya gözüne ilişip, “-Bunlar nereden geldi?” deyu vaki olan suli üzerine, Mr. Wayt'in göndediğini beyan eyledim. Eşyayı kamilen gözden geçirip, üzerlerinde olan alametleri görür görmez: “-Bunlar kamilen farmasonlara mahsus elbise olup, zatınıza cemiyetlerince büyük mertebe takdir etmişler” “-Nasıl mertebe?” deyu vaki olan sualime, “-Farmasonlara mahsus cemiyetin usulü olan, cemiyetlerine kefaletle kabul eyledikleri adamı cemiyetlerinin dördüncü kılasına (sınıfına) idhal edip orada gösterilecek olan esrarlarını tefhim ve kabul ettirdikten sonra üçüncü locaya terfian, idlâl ederler. Burada dahi tefhimi lâzım gelen esrarlarını öğrenip kabul ettikten sonra ikinci kılasa idhâl ederler ki, burada artık iyiden iyiye ıslâh olunmuş hükmüne girer. Sonra da, buradan lüzum göründükçe birinci kılas azahğana geçer. İşte farmasonların birincileri bunlardan ibarettir. Şimdi zatınıza vermiş oldukları, alamet, ikinci klasın yetmişüçüncü numarasını gösteriyor ki, farmasonluk cemiyeti dahilinde olan dereceniz bu mertebeyi gösteriyor.” deyip bir hayli tafsilatta bulundu. Fesubhanallah, Protestanlık şerrinden kaçarken şimdi başıma bir de farmasonluk gailesi mi zuhur etti diyerek burada bir hayli düşündüm. Bunların ellerinden halâs olmak,
  • buradan uzaklaşmamla müyesser olur. Fakat esrarlarına vakıf olmak için mutlak, efkârlarına muvafık hareketten başka çare bulamadım. Bu babta ta-hayyürümü James'e hissettirmeyerek, şimdi bu elbiselerin hangisini giyeceğimi sordum. Çocuk burada fakire pek hayırlı bir yol gösterdi: “-Eğer bizim vermiş olduğumuz elbiseyi giyecek olursanız, yarınki pazar günü kilisede isbât-ı vücûd eylemeniz lazım gelir. Bu ise senin için pek müşkil bir iştir. Fakat bu elbiseleri giyerseniz bu be laların cümlesinden halâs olmuş olursunuz. Çünkü farmasonlukta din ve mezhep üzerine asla müdâhale yoktur. Bu cemiyete dahil olan adam, hangi mezhepte bulunursa bulunsun mani değildir. Yalnız bunların emelleri münhasıran kendi usullerini ve esrarlarının muhafazasından ibarettir. Onun için Londra'da bulunduğunuz müddetçe bu elbiseleri giyerseniz, pek rahat eder ve her gittiğiniz yerde hürmet ve riayet bulursunuz.” deyu vermiş olduğu işbu malumattan pek memnun oldum. (Mr. Wayt'ın hakkında pek hayırhane yararlıkta bulunduğunu takdir ederek Cenab-ı Hakk'a başkaca teşekkür eyledim. Ve hemen Mr. Wayt'in vermiş olduğu elbiseleri giyip James ile birlikte eve geldik. Aman efendim. Mr. Ne-bit ve madamasının bir hayret-i fevkalâde ile: “-Vay Mustafa Efendi, seni Mr. Wayt'a kaptırdığımıza pek esef eyledik.” yollu bir hayli teessür ve teessüften sonra “Keski onunla seni görüştürme şeydik” diye birçok telâş ve teessüfte bulundular. Bununla beraber pek memnun dahi oldular. Sebebini sual eyledim. “-İngiliz kavmi için umu-muyetle farmasonluğa mensub olmak daha elzem telakki olunur. Çünkü bu cemiyetten istifâdeniz daha çok olacaktır. Zira bu cemiyette vazolunan vezaifın hasâisi büyüktür. “ deyince, vazifelerin nelerden ibaret olduğunun beyan buyurulmasını rica ettim. “- Anarşistlik... Bu ne demektir, Onu da Mr. Wayt beyan buyursun.” cevabıyla sükût eyledi. Biraz müsahabetten sonra kahvaltı edip daireye geldik. Mr. Nebıt kendi dairesine,bendeniz dahi Mr. Wayt'in dairesine girdim. Oturduk; hediye ve ikram meblağı hakkında teşekkürümü arz ve paraya hacet olmadığını beyan eyledimse de, “-Beis yok oğlum. Şimdi zatınız garibü'd-diyardasınız. Belki ihtiyacınız vuku bulur ve halinizi de kimseye arzedemezsiniz. Onun için şimdiden bir müşkilâta tesadüf eylememeniz mülahazasıyla bu kadarcık bir hediye takdiminde bulundum. Bu mü lahazaya mebni beni mazur görünüz.” yollu o kadar garib vakalar tarif eyledi ki mest oldum. Badehu çay ısmarladı içtik.” (49). Mason Mr. Wayt Bektaşiliği anlatıyor Bu konuda, Mustafa Efendi ile Mr. Wayt arasında şu konuşmaya şahit oluyoruz: “-Vakit kaybetmeye lüzum yok, sergüzeştinizden bir miktar beyân eylemenizi temenni ederim.” deyince, “-Bizim, Bektaşilik aleminde geçen günlerim tarif ile anlaşılır bir keyfiyet değil ise de zatınıza icmâlen bir miktar beyân edebilirim. Şöyle ki: Albert ile bana Bektaşilik isabet eylediğini evvelce söylemiştim. Tekrarına hacet yok. Bendenizi “Pir Evi”ne yakın olmak üzere Konya'ya, Al-bert'i dahi, yani Derviş Ali'yi Bolu taraflarına göndermeğe karar verip nâmlarımıza, yani taba'ayı Devlet-i Aliy-yeden olmak üzere İngiliz emektarları evlâdı olmak hasebiyle, Dersaadet Sefiri tarafından Konya Konsoloshanesinin münhal olan kavaslığına tayin olunduğumu hâvi, canibi saderetten evvelce celbetmiş oldukları buyu-rultuyu elimize vererek, hemen ferdası günü Bursa tankıyla Konya'ya ve rafikımı dahi İzmit'e sevkeylediler. Konya'ya vusulümde, doğruca konsoloshaneye azimet ve konsolos ile mülakat eder etmez: “- Şimdi seninle valiye gidelim. Seni, buyrultu ile valiye takdim edeyim. Sonra iş kolaydır” diyerek kalktık ve vali paşanın huzuruna birlikte dahil olarak hâmil olduğum buyultuyu takdim eyledik. Divân efendisini celb ile buyrultuyu kıraat, sonra da kayıt muamelesini ifâ eyledikten sonra, yine bize iade eylediler. Konsoloshaneye geldik. Kavas elbisesini giyip odamıza geçtik oturduk. Birkaç ay kadar şehrin her tarafını nazar-ı teftişten geçirip, tesadüf eylediğim bektaşilerle ünsiyet peyda etmeye başladım.
  • Bektaşiler nerede bulunur? Meyhanelerde, artık akşamları başladım meyhanelere devam ile heriflerin mükemmel mezelerle,demlerinin masraflarını tesviye eyledikçe, her akşam dört gözle yolumu gözetmeye başladılar. Bu minval üzere bunlar ile bir sene kadar geçen zaman içerisinde babalarından alişan Baba ile dahi görüşüp, ciddi surette haklarında göstermiş olduğum muhabbet ve sadakat üzerine bizi muhib derecesine kabul edip, usullerini-ve erkânlarını mucibince icrası lâzım gelen hareketlerimizin ıslâhı ile beraber niyaz usulünü, yani: Bir “baba” ile mülakat vuku'bulacağı sırada, iki yerde secde, üçüncüde babanın sağ ve sol dizleri üzerine sonrada zekeri üzerine secde etmek. Usullerini iyiden iyiye tahsil edip biz dahi bu canlardan olduk. Hele saz çal-mak.gazel ve divan ve koşma semai okumak hususlarında pek güzel meleke hasıl ederek, artık her gece Alişan Baba ile bir kere koca koca sazlarla koşma, divân okuyarak dem alemi icra etmeye başladık. Artık benden gizlenecek hiçbir sırlan kalmadı. Hal ve hareketlerine bu derece vukufıyet hasıl eyledikten sonra, başladılar, artık “Veli Baba” ikrar olmaya. “-Salahiyet kesbeyledi, bunun nasibini verelim.” diyerek muhabbet esnasında “-Veli oğlum, seni pir evine götürüp Mahmud Baba ile görüştürüp,ondan nasib almanı arzu ediyorum. Birkaç gün kadar izin alabilirmisin?” “-İndimde kavaslığın ne ehemmiyeti var kerata. Heriflere hizmet eylemekten zaten bezginlik geldi. Her ne vakit emrederseniz hazırım.” dedim. “-Öyle, yol masrafı biraz mangıra lüzum var.” “-Onun için esef etmeyiniz. Muhafazamda biraz dünyalık bulunur.” “-Öyleyse bu akşam bacı ile işi kararlaştıralım.” diyerek eve vardık. Bacı ile işi kararlaştırıp ferdası günü yol tedariki görmeye başladık. Evvelce pir evi için hediye olmak üzere bir varil rakı, iki varil şarab, biraz kahve ve şeker ve iki hayvan mekari tutup mezkûr eşyaları teli- men evvelce bunları yola çıkardık. Biz dahi bir gün sonra yola çıktık. Meğer hakkımda Mahmud Babaya ve pir evine birkaç defa malumat vermişler. Çünkü heriflerin asul ve erkânları Tabiiyyûn usûlüne muvafık Hey'et ve Fele-kiyyât'tan ve Harekât-ı Ecrâm-ı Semaviyyeden Hikmet ve Kimya Madeniyât ilimlerinden vakıf gibi bahsediyorlarsa da nakıs. Esası dahi üzerine değil. Benim bu ilimlere vukuf-u tâmmım olması hasebiyle, vaki olan hatalarını ıslâh eyledikçe hakkımda ne yolda hürmet edeceklerini, birde mesleklerinde Ulum-u İslâmiyye'ye dahi lüzum var. Çünkü uydurma hukuklarını usul-u İslâmiyye ile ve muhabbet-i hânedân-ı ehl-i beyt ile gizliyorlar. Benim İlm-i Fıkıh'ta olan faziletimi dahi kendilerine göstermiş olduğumdan, beni Baba'lığa layık görmeye başladılar. Her ne ise, yolda uğradığımız köy ve kasabalarda Alişân Babanın gelmekte olduğunu işitenler, bizi kasaba haricinde istikbâl edip bir mahalde içtima ederek sabahlara kadar sav ve sözle bizim işret ve tânk'ın kavani-ninden olan usullerden bahsederek, bazı yerde iki gün kadar aram ederek bu minval üzere pir evine vardık. Doğruca Mahmud Baba'nın zaviyesine indik. Birinci kendi, ikinci bendeniz, Mahmud Babaya aşk-ı niyaz erkânını icradan sonra alişan Baba oturdu. Ben de bunlara karşı elpençe divân emirlerine bel bağladım.Şimdilik bu kadarla iktifa edelim.” (50) Bektaşilik-Masonluk (Mustafa Efendi Mason locasına götürülüyor.) Mustafa Efendi'nin bu konudaki macerası şöyle: (Mr. Wayt'la konuşuyor.) “Akşam da oluyor. Hava soğuk, seninle beraber punc içelim. Ba'dehu bu “gece zatınızla
  • birisi tarafından davetliyiz. Onun ziyaretine gidelim.” “-Bu zatın kim olduğunu öğrenebilirmiyiz?” “-Evet, fermeysın (farmason) cemiyetine reis tayin eylediğimiz Prof. Alfred Hazretleri'nin evine gideceğiz.” “-Pekâla, fakat bu zat ile hiç tanışıklığım yok. nasıl görüşeceğiz?” “Niçin, dün gece tiyatroda locaya gelip hatır sorduktan sonra zatınıza dahi iltifat eylemedi mi? Ne çabuk unuttunuz efendim.” “-Bu zatın tavsifinde bulunmadınız da onun için suale cesaret edemedim.” “-Her ne hâl ise, bu gece onun evine gideceğiz.” deyip punclarımızı içtik. Hazırlanan arabaya rakiben yola revân olduk. Araba içerisinde muttasıl, farmasonlarla görüşüleceği zaman verilecek işaretlerin ve icra edeceğimiz hareketin usullerini tekmilen tarif edip bizi umulanın fevkinde mükemmel farmason makamına geçirdi. Her ne hâl ise, mahall-i maksûda vardık. Malum ya, Mr.Wayt Bektaşilik aleminden almış olduğu usûle tatbiken, farmasonluk kanunlarını tertib edip farmasonluk cemiyetin teşkilinde mevcut olduğu cihetle, Mr. Alfred bizi hanenin avlusunda istikbâl edip, kemâl-i ihtiram ve edeb ile odaya girdi. İçerde bulunan diğer farmasonlar dahi kemâl-ı ihtiram ile bizi karşılayıp cümlemiz mahall-i mahsusu-muz olan yerlere geçtik; oturduk. Gerek sahib-i hane Alfred ve gerek diğer ziyaretçilerin hiçbiri Türkçe bilmedikleri için bunlar ile bildiğim kadar İngilizce hatır sorma ve musahabette bulundum. Bu mösyölerin içirişinden biri, yani William John isminde bir herif, bendenize karşı kızgın ve hışımlı bir çehreyle muamelede bulunmasını Mr. Alfred hissederek bu zata müteveccih olup, çünkü İngi-lizlerde kaide, hiç görüşülmedik bir adam ile musahabet etmek adetleri olmadığ için Mr. Wayt tarafından prezan-te (takdim etmek) etmek icab ederken gafil bulunmasından ileri gelmiş. “-Efendim, dün zatınıza tavsiye etmiş olduğum Mr. Mustafa bu zattır.” der demez, herif yerinden hareket edip: “-Afedersiniz, beni bağışlayın” diyerek bir hayli mazeret beyan edip gönlümü almak hususunda vaki olan muamelesine karşı, Mr. Wayt, benden evvel mukabele ederek “-Misafire hürmet hususunda İslâ-mlarda olan meziyete hiçbir kavim takliden olsun rekabet edemez. Hele bizim İngiliz kavmi, menfaatları dışında hasbî olarak hürmet şinaslık etmek ellerinden gelmez.” diyerek ol kadar beliğ bir nutuk irad eylediki, ha- zırûn hayran oldular. Ba'dehu bendenize müteveccihen: “-Mustafa Efendi, bu hususta üzülmeye lüzum yoktur. Bu herifin çehresinde olan kızgın manzara yaratılışıdır. Hususî değildir.” yollu başkaca gönlümü alarak musa-habeti muhabbete tahvil ederek farmasonluk alemine mahsus musahabete devam olundu. Ba'dehu taam hazır olduğunu haber verdiler. Kalktık, sofra başına indik. Mr. William hemen yanımdaki sandalyeye oturup ikram ve iltifat hususunda vaki olan harekete karşı minnettarlık gösterdim ise de heriften ruhum asla hoşlanmadı. Dünyada pekçok iğrenç yüzlü adamlar gördüm ama bunun gibisine rast gelmedim. Bu sırada Mr. Wayt bize hitaben: “-Mustafa Efendi, Mr. Wil-liam ile artık barıştınız. Pek güzel muhabbet eder olduğunuzu görüyorum. Bunun zatınıza karşı göstermekte olduğu güzel muamelesi gibi, şimdiye kadar hiçbirimize göstermemiştir. Bu hususta zatınızı tebrik ederim.” demesi üzerine, “Şeytanlar görsün kerata herifin yüzünü, ruhum asla kendisinden hoşlanmadı.” der demez, herif atiklik edip hemen Mr. Wayt'e müteveccih olup: “What he say?” (ne diyor) diyerek suale kıyam edince, “-İltifat ve ikramınızdan müteşekkir olup minnettar kaldığını beyân ediyor.” deyince; “-Thank you my friend Mr. Mus tafa.” (teşekkür ederim, arkadaşım Mustafa) diyerek ol kadar muvafık hal musahabette bulundu ki tarif edemem. Taam hitâm bulup yukarıya çıktık. Bade't-taam uyku zamanına kadar bir-iki saat istirahat lazım değil mi? Hayır, herifler bu kadarcık zamanı da istirahate terket-miyorlar. Farmasonluğa mahsus tertib etmekte oldukları kanunların müsveddelerini çıkarıp tashih
  • ıslahına baş-ladılar.Bu sırada Mr. Wayt'ın yanına oturup istifademe müteallik musahabete başladım. İşbu cemiyete Farmasonluk adı verilmesinin sebeblerini ve farmasonluğun manası nedir, diye vaki olan sualime: “-Evet, hakikaten bunları size tarif etmemiş idim. Bilmenize lüzum vardı. Farmasonluk cemiyetine zahiri reis tayin ettiğimiz işbu Mr. Alfred, Londra birinci inşaat mühendislerindendir. Misyonerlerimiz cemiyetçe vuku bulunan telifat için inşaat üzerine mütaeallik hususların kâffesini bu zat idare eder. Bununla beraber, devletçe ne kadar büyük inşaat yapılırsa, cümlesinin formenliğinde bu zat istihdam olunur. Bunun nâmı: “Formen Alfred” dir. İşbu farmasonluk cemaati için tertib etmiş olduğumuz usul ve kanunlara pek mükemmel vukûfiyet hasıl etmiş ve cemiyet için-lüzumlu olan cemaatı elde etmeye bunlar gibi sahib-i şöhret bir kâmile lüzum olduğu için, bunu yağladık balladık ortaya attık. Bu başladı, başında bulunan amellerin ileri geleneklerine, ilk gireceklere mahsus usul-ü erkân va'z-u nasihat etmeye. (Yani bu kelimelerin herbiri bir bendi şamil dir.) Cümle eşyanın evveli de ahiri de türâb. Her eşya haktır ve her eşyada hak mevcuttur. İnsan kâffe-i mahlukatın eşrefi ve ekmelidir ve her bir kemâla istidat-ı kamilesi vardır. Hak söyle, hak işit. Asla yalan söylememek ve nev-i benî beşeri cins-i vahid kıyasıyla yek diğerinize kardeş nazarıyla bakmak ve her eşyaya hikmet nazarıyla bakmak. Bu mesleği kabul edip dehalet edenler, hangi din ve mezhebten olursa olsun, bilâtef rik manen kardeş olduğundan yek diğerinin ihtiyacını fedakârane ru'yet ve tesviyeye kendisini borçlu bilmek, siyasî ve politik işlere asla zihin yormamak ve herkesi, mensubu olduğu din ve mezhebin kavaninini muhafazaya gayret etmek ve bu gibi yollan kâmilane gözetmek insanlığın şanındandır.” yollu ifadelerle, iki sene, kadar gizlice devam edip bu yola rabt-ı kalb eden adamları deftere yazarak başına o kadar adam topre atarak anarşistlik riyasetini alenen ilanladı ki, yekûn kabul etmez. İşbu iki sene içerisinde zalimlerin zulmünden, mazlumların himayesin için 3. ve 2. klasa aday fedaileri dahi teşkil edip, cemiyet bu süratle ikmâl olup şimdiki daire dahi elde edilmiş olduğundan, bir fabrika dahilinde üzerinde bulunan iş elbisesini çıkarıp herkesin gözü önünde yere atarak anarşistlik riyasetini alenen ilan eylediği için, başında bulunan cemaatın namına “farmason” nâmı verildi. Yani, “formen Cemaatı” demektir. Musahabetimiz burada hitap bulup saat dahi 1.30'a gelmiş bulunduğundan esnemeye başladım.Bunlar dahi işten el çekip sigaralarını tellendirip çay dahi ısmarlamış olduklarından çay ve meşrûbt-ı saireleri nûş eyledikten sonra herkes birer birer hareket etmeye başladılar. Biz dahi bi'1-veda, arabamıza rakiben hareket eyledik. Yolda, musahabetimiz kamilen ferdası pazar günü ferımeyşın cemiyetine mahsus olan daireye gireceğimizi ve dairede ne yolda hareket etmek lazım geleceğini beyanıyla hitam bulup eve dahi geldik. Beni otele götürecek iken yukarıya çıktık. “-Mr. Mustafa, seninle alaturka birer kahve içelim. Ba'dehu vahdethanelerimize girelim.” deyu kahveyi ısmarladı. Geldi içtik. Ba'dehu kalktık; odalarımıza çekildik, yattık. Oda mükemmel surette ısıtılmış müdîre bir ihtiyar hatun beni güzelce yatağa yatırıp gitti. Sabah olur olmaz Mr. Wayt gelmiş, sobayı yakmış. Baş ucuma gelmiş: “-Mr. Mustafa, kalk çay ısmarla dım geliyor; içelim.” (Şunu beyan etmek isterim ki, sabah olmuş, şafak ağarıyor.. Vakit ne vakit bilirmisiniz? Saat: 5.31. Güneş tül'una daha birbuçuk saat var.. Taşına toprağına kurban olayım Mülk-ü İslâmiyye” (51). Londra Protestan Misyoner Cemiyet Merkezi Yurakıda gördüğümüz gibi Londra'da bir Protestan Misyoner Cemiyeti vardır. Buradan dünyanın her tarafına dağılmış olan misyonerler idare edilir. Bu merkezin çalışmaları hakkında, orayı bizzat görmüş olan Kaptan Mustafa Bey'e sözü bırakalım:
  • “Ertesi günü sabahleyin Mr. John ve Mr. Herbert ve Ernest ile beraber Misyoner Cemiyetinin büyük binasına gittik. Potinkers'in odasına girerek mumaileyhe mülâki olduk. Bu muhteşem bina bir çok dairelere ayrılmıştır. Her daire bir din'e mahsustur. İslâm dairesi müteaddit şubelere ayrılmıştır. Sünnî kısmının dört şubesi, Alevi yâni Şi'i kısmının yirmi beş masası vardır. Her tarikata mahsus misyonerler mevcuttur. Her dairenin bir kütüphanesi ve toplantı salonu vardır.Şimdiye değin ne kadar ilmî eser çıkmış ise hepsi kütüphanede mevcuttur. Hatta el yazması yüzlerce Arapça dinî eser mahfuzdur. Ceylan derisi üzerine yazılmış birçok Mushaf-ı Şerifi gözümle gördüm. Bir parçasını alıp yüzüme ve gözüme sürdüm. Doğrusu bu gibi kirli ellere düştüğünden dolayı ağladım. Hatta Mr. John: “Vah Mustafa Efendi sen bu derece mütaassıb mısın? Öyleyse seni bir türlü yola getiremi yeceğiz” dedi. Diğer daireleri de gezdik. İsimlerini o vakte kadar işitmediğim bir takım mezhepler var imiş. Bir tanesi hatırımda kaldı ki o da Zerdüşt adındaki bir adamın meydana getirdiği bir mezheb imiş. İsmine Mazdeizm diyorlar” (52). Bu konuda Misyoner Herbert de Kaptan Mustafa Bey'e şunları anlatmıştır: “... El-hâsıl dünyanın her tarafına dağılmış olan misyonerler üç ayda bir kerre Misyon Cemiyetine bir rapor gönderirler. Bu raporlar; münâsebeti olan dairelere havale olunur. Orada incelenir. Sonra rapor sahiplerine talimatı hâvi cevaplar yazılır. Fakat bu raporlarla inceleme neticeleri Protestanlık dairesine arz olunur ve orada nasıl hareket edileceği tayin kılınır. Protestan Dairesi Reisi, Misyon Cemiyetinin reisidir. Katoliklik ve Ortodoksluk, Hıristiyan dinine mensub iseler de İngilizler Hıristiyanlığı Protestanlık ile temsil etmek istiyorlar. Halbuki Protestanlığın da bir çok mezhepleri vardır. (53). Misyoner Cemiyeti Reisi Potinkers ile Kaptan Mustafa Bey'in konuşmaları Bu konuşma, Potinkers'in evinde.Kaptan Mustafa Bey onuruna verilen yemekte olmuştur. Mustafa Bey şöyle yazıyor: “... Söz konusu günün akşamı, Misyon Cemiyeti Reisi Mr. Potinkers'in evine akşam yemeğine davetli olduğumuzdan, Mr. John ve Ernest ile oraya gittik Vovisteed ile Her bert'i bulduk, biraz görüştükten sonra mükellef bir sofraya oturduk. Yemek yerken, Mr. Potinkers şu sözleri söyledi: “Mustafa Efendi biraderimizin hanemizi ziyaretinden çok memnun oldum. Kendisi, genç bir asker olduğu halde bir Misyon Reisi'nin hanesine kabul edilişine hayret etmesin, misyonerler rütbe ve makam, gençlik-ihti-yarlık, fakirlik-zenginlik, güzellik ve çirkinlik aşığı de ğildirler. Onlar insanın şahsiyetine ve zihniyetine meftundurlar. Mustafa Efendi kendisini aynı halkada bulunan adamlar arasında bulunduruyor, çünkü bütün yaratıklar, Hakk'ın aynasıdır. Hangi milletten ve dinden olurlarsa olsunlar bütün insanlar kardeştirler. Yoktur bu vücudun i'tibârı, Hakk âyinedir cihan ğubâri. Mustafa Efendi ile küçük bir farkımız vardı ki o da etüdlerimizin ve görgümüzün (!) ziyadeliğidir. Gerçi meslekleri nedeniyle uhrevî işlerle pek de münâsebetleri yok ise de uhrevî addettiğimiz dinlerin ahlâk ve dünya hayatı üzerinde ne derece müessir olduklarını kabulde tereddüt etmezler. Biz İngilizler umumiyetle Türklere ve bilumum Müslümanlara o kadar fena nazarla bakmayız (!). bazı aşırı giden İngilizler bu güzel(!) nazarı ortadan kaldırmaya çalışıyorlarsa da efkâr-ı umumiyyede yer tutan bu ananevi hissi tamamiyle ibtal edemiyorlar. Sizde de bazı mutaassıblar vardır; ben kendi kulağımla işittim: “Şu, şeytanlar ve hile yuvası olan Biritanya adası, bütünüyle dipsiz denize batmayınca dünya rahat edemi-yecektir” diyorlar. Ancak Türk ırkının doğuş ve gelişimine dair tarihin bize verdiği noksan malumatla
  • bile ırkın, gayretlerini takdir ediyor isek de, bugünkü gerilemesine şâhid olduğumuzdan bunun sebeblerine dair bir kaç söz söylemekten kendimi alamıyorum. Her millet, yaşadığı muhit, iklim ve ecdâdından intikal eden bazı seciyyeler, yani, huy, tabiat, meleke ve meşreb dolayısiyle bir takım adat ve ahâka mâliktir. Bu seciyyeler muhafaza edildikçe o millet ilerler, beka bulur. Eğer seciyyeler metîn ise ve hiç bir te'sir altında bozulmaz ise o milletin bekasından şüphe edilmemelidir. Çünkü o seciyyelerin her biri bir fazilettir. Fazilet ise sosyal bünyenin kuvvetlenmesine, varlığın devamına sebeb olur. Bu sözüme Çinlilerin karışık idareler altında olan mevcudiyetlerini muhafaza etmeleri güzel bir misaldir. İranlılar da hâlâ duruyorlar. Hangi bir millet ecnebi unsurlarla karşı koymaksızın birleşir ve karışır ve tedkik etmeden onların adat ve ananelerini alırsa o ırk zevale yüztutar. Biz İngilizler cihan kıtalarının her tarafına yayılmış bir milletiz; çeşitli kavimlerle temastayız. Fakat hiç bir vakit onlarla karışmayız ve hiç bir te'sirle seciyyemizi bozmayız. Bundan beş bin, on bin sene evvel bir İngiliz ne idiyse bugün dahi o İngiliz'in torunları kendisinin tıpkısıdır. Bugün bir İngiliz Britanya'da nasıl yaşıyor ise Orta Afrika'da Buse arazisinde o İngiliz yine öyle yaşar. Biritanya adasındaki bir İngiliz ne gibi adetlere mâlik ise, ne türlü ananeye tabi ve ne gibi şeylere inanıyorsa Hindistanda, Yeni Zellanda 'da, Amerika'da ve sâirlerdeki İngilizler bütün dünyaya dağılmış oldukları halde milliyetlerini muhafaza etti-ler.bir Hıristiyan İngiliz katiyyen kendine mahsus ma-bedden gayrisine gitmez. Bir İngiliz kendi tüccarlarından gayri bir tüccardan hiç bir şey almaz. “İngilizler kendileri içindir, başkaları için olamazlar ve herkesi İngilizler için hazırlamağa çalışırlar.” Halbuki bu hal Türklerde yoktur. Ziyâde taklidçisiniz. “Türkler herkes içindir, çünkü kendileri için olamıyorlar” diyebiliriz. İşte bundan dolayı kaybediyorsunuz, eski seciyyeleri-nizden acaba kaçı kaldı? Eski Türklükten bir eseriniz var mıdır? Macar ovaları ile Bizans surlarının, Balkan yaylarlarının, Kafkas dağlarının size takdim eylediği o sırma saçlı, âhû ve ela gözlü güzel kızlarla şekliniz ıslâh olundu amma, bu karışımdan tabii olarak bazı adetler edindiniz, bunu inkâr etmeyiniz. Allah için söyleyiniz, validelerinizden hisseniz yok mudur? İranlıların on beşinci asırda yedikleri darbenin intikamını almak üzere memleketinize soktukları bazı pek mübalağalı i'tikâd-ât, nazar-ı dikkate alınacak kadar kötü te'sirler yaptı. Celâliler, Ahiler, dervişler Şi'iyyeti temsil ediyorlar. Ve bu akide yayılıyor. Avrupalıların hulûl-i mas-lahânelerine ön ayak, Cemiyetimiz olduğunu söylerken doğrusu kızarıyorum (54) Potinkers sözlerine devamla şöyle diyor: “Siyâset dolabım istenildiği gibi çevirmek için iki yol vardır.: Birincisi Misyonerlik, İkincisi Farmasonluktur. Dervişliği de hesaba katmalıdır. Siz Türkler Avrupa'yı yeni görmeğe ve tanımağa başladınız (55). Avrupa-nın iki penceresi vardır: Birincisi, pek büyüğü, sefahat, sefalet ve israf penceresidir; zinhar Avrupa'ya buradan bakmayınız, pişman, nadim ve mahvolursunuz. Diğer pencere ise ilim ticaret, ziraat ve sanayi penceresidir. Fakat bu pencere pek küçüktür, bulmak için iyice aramalıdır. Onu bulmaya ve oradan Avrupa'ya bakmaya çalışınız ve Avrupa zihniyetini biliniz. Ondan sonra mes'ûd olursunuz. Avrupa'nın huylarını adetlerini bilâ tedkik kabul ederseniz yanarsınız, çünkü sizi ahlâksız eder (56). Ahlâkı bozulmuş bir millet ile payidar olamaz. Avrupa adetlerinin iyi cihetlerini, size faydalı kısımlarını, âdât ve ırkınıza halel getirmemek şartıyla kopya ediniz ki, Avrupalılarla uyuşasınız. İdâre-i dâhiliye ve sûret-i hareketinize gelince: İftihar ettiğiniz tarihiniz sizin ne şekilde yolsuz hareketlere cüret ettiğiniz, karanlık yollara saptığınızı gösteriyor. 1734 senesinden bu yana gerileme alametleri yüz göstermeye başladı. Asıl Türkler pek nâmuskâr bir millettirler. Bahusus ziraat ve sanatla meşgul olanları pek vakar sahibi ve haysiyyetlidirler. Örnek bir itaat ve sa-mimiyyet ve yararlıklar göstererek diğer
  • unsurlardan ayrılırlar. Fakat sizler yani Kayi, Hayi ve Selçuk Türklerinin bakiyyesiyle Rumdan dönme yeniçerilerin birleşmesinden hasıl olan karışık Türkler, Türklükle hâs her türlü ahlâk faziletlerini ta'biaten terkle, -kimseye bühtan etmeyiniz- bana, siz, kendi kendinizi yok etmeye niy-yet etmişsiniz gibi geliyor. Dâima “itidâr gâlib olanındır” düstûruna tabisiniz. Hakkı aramazsınız. Bahusus her-şeye esâs olan lisanınızı bile bir türlü düzeltemediniz. Doğru bir imlânız yoktur... Gerçi bizim lisanımızda da bazı uygunsuzluklar vardır. Fakat sizinkine nisbetle azdır. Malumatlılarınızın yazdıkları eserler birer muamma, anlayamazlar. Osmanlı Türkçesinin en belâgatlısı İstanbul'da yazmak okumak bildiği ve ana lisanı Türkçe'yi pek güzel konuştuğu halde yine yazılan eserleri doğru okuyamayanlar ve manasını anlıyamayanlar pek çoktur. Köylüleriniz ise kara cahillerdir. Diğer ırklardan olan tabaanıza Türkçeyi bir türlü öğretemiyorsunuz, halbuki milletin ekserisini köylüler teşkil ediyorlar. İlkokullara katiyyen ehemmiyet vermiyorsunuz. İyi biliniz ki ilk feyiz, ilkokullardan alınır. Yüksek mektebler ikinci derecede kalırlar. İşte bu sebepten dolayı Türkiye'de ilerleme olmuyor. Türkiye tekâmüle doğru bir adını atamıyor. Hatta doğu Türkleri: “Osmanlı Türkleri Türkçe bilmezler” diyorlar. Osmanlı Hükümetinin resmi dini İslâm ve resmi dili Türkçe olduğundan, bu iki mühim noktanın nazardan hiç bir vakit uzak tutulmaması ve tedrici ve fakat mek-teblerle teşkilât- ı tabiiyye-i İslâmiyye gibi mevcud ve maa't-teessüf söylerim ki sizce hissedilmeyen vesaitle ba'd'el-islâh neşr ve tamimi icâb eder idi. Yapmadınız ve hâlâ da yapmıyorsunuz. Camilerle mescidler ve fari-ze-i Hacc vesilesiyle Mekke ve Medine'de toplanmak ne güzel bir vasıtadır. Takdir etmiyorsunuz. Peygamberinizin gayet zeki birdiplotnat olduğu size tebliğ eylediği emirlerinden anlaşılmaktadır.Ma'a't-teessüf anlamıyorsunuz. Kisvenizi de bir türlü yoluna koyamadınız. Türkiye bir kaç büyük inkılâb görmelidir. İn-kılâblar evvelâ ilmî, sonra ahlâki ve dinî, en sonra da idâri olmalıdır. Bu sıra bozulursa intizam ve terakki olamaz. Aşağılıktan kurtulamazsmız.Rahat olamazsınız. Rahmetli Sultan Mahmud (57) bunca arzularına rağmen siperli bir başlığı kabul ettiremedi. Bu bir cahilane taassuptur. Bütün vücudunuzu Avrupalı şeklinde örtüyorsunuz da başlığınızı benzetmekten çekmiyorsunuz. Siperli başlıkları Avrupalılar Araplardan aldılar ki, baş ve göze pek faydalı dır. Avrupa elbisesi ise zararlıdır. Sizin şalvarlarınız bizim pantolonlardan daha ziyâde sıhhata muvafıktır (58). Sıhhata zararlı olanları kabulde tereddüt etmiyorsunuz sıhhata faydalı olanları reddediyorsunuz. Bu ne haldir? Mülkünüz bir harabedir; araziler bomboştur. Ziraat yok, ticaret yok, hiç bir şey yoktur. Şark vilâyetlerinizde ahali köstebek gibi yer altında yaşıyorlar. Onları bile yeryüzüne çıkartıp insan gibi yaşatamadınız. Gidip de oralarda insanların hayvanlarla yer altıda ve bir ahırda beraberce nasıl yattıklarını görmelidir. Her şeyden mahrum bu biçare adamlara merhamet etmediniz. Hukuk-ı esasiyye bir kaide söylüyor ki o da “Millette kabiliyet olmazsa Hükümet o milletin önüne düşer ve ona ne yapacağını ta'lîm eyler” der. Bunu ne vakit yaptınız? Selçuk Türkleri sizden pek çok medenî idiler. Onların bıraktıkları medeniyet eserlerini dibinden yıktınız. Amasya, Sivas ve Konya'da görülen Selçuk medeniyeti harabeleri insanları dilhûn ediyor. Siz Sabutay,Cengiz, Hülâgu ve Timurleng'i taklid ediyorsunuz. Bu haliniz ne zamana kadar devam edecektir? Halbuki halis Türk milleti buna manidir. Misyoner Polinkers sözlerine şöyle devam ediyor: “Görüyoruz ki ne dininizden ve ne de milletinizden istifade edebiliyorsunuz; binaenaleyh, Mustafa Efendi biz, sizi Protestanlık ile ikâz etmek ve bu yolsuzluklardan kurtarmak istiyoruz. Sizi iktisadla iştigâle sevk etmek arzu
  • ediyoruz. Kadınlarınızı da faaliyete sokmak hevesindeyiz; bununla beraber kadınlardan hayanın kalkması ahir zamana alâmettir, onun kalkmamasına ehemmiyet vermeliyiz. İşte küçük tabakadan başlamek lâzım geldi, bizde onu yapmağa savaşıyoruz. Yarın Ağustosun birinci günüdür, bütün Protestan kiliselerinde, dünya yüzünde ne kadar müslüman var ise cümlesinin Protestan olmaları için dua okunacak ve ayin yapılacaktır. Yarın sizde geliniz, duamıza iştirak ediniz, her sene Ağustosun birici günü mutlaka bu ayin yapılır. Fakat “Allah'ın ayetlerini inkâr ile kâfir olanlar, haksız yere peygamberleri öldürenler ve insanların içinden adaleti emredenlerin canına kıyanlar (yok mu?” onları (Habibim) pek acıklı bir azab ile muştula!” (59). ayetiyle elim bir azaba duçar olacaklarına imân eylediğiniz Yahudilere her manasıyla düşmanız. Yahudiler ahlâk cihetiyle sevilir mahlâklar değildirler, yılana benzerler. Kurtarıcımız Hz. İsa'ya yaptıkları zulüm ve hakaret, velev ki akidemizce bizim günahlarımızı afv ettirmek için taraf-ı bârî'den mukadder olsa bile tahammül kırıcıdır. Gerçi Hz. İsa hakkında bu şekilde muamele yapılmamış olsaydı, kendisi de, Ben-î İsrail'in enbiyâlarından sayılacak ve Hıristiyanlık meydana çıkmayacaktı. Fakat yine Yahudiler bu hareketleriyle dünya insanlarının ahım aldılar ve onlann hayatını altüst ettiler. Hiç bir felâket ve musibet yoktur ki içinde Yahudi parmağı bulunmasın. Harbler ancak Yahudi bankerlerin yüzünden zuhur eder ve Yahudiler hiç bir harbden müteessir olmazlar. Yahudiler dünyayı birbirine karıştırarak ve kapıştırarak uzaktan seyretmeyi ve o sırada külah kapmayı pek ziyâde arzu ederler. Paraperest ve şahsi menfaati umumi menfaata tercih eden bu kavim nerede faaliyet ve iktidar eylerse orada büyük bir sefalet ve musibetin yüz göstereceğine hükmetmelidir. Kendi istifadelerini diğer hemcinslerinin felaketinde arayan bu hilekâr kavimle bunca peygamber denilen ezkiyâ ve hukemâ uğraşmışlar da bir şey yapamamışlardır. Faizin, ihtikârın mucidi onlardır. Kuvvete karşı mazlum, fırsat bulunca zalim ve elde ettikleri servetle cihanda gizli fırıldak çeviren bu dağınık on milyonluk elâstiki kavmi Allah tarafından yeryüzünden kaldırmadıkça rahat ve sükûn görmek imkânı olamaz (60). Misyoner Potinkers, Yahudiler aleyhinde konuşmasını şöyle sürdürüyor. “Tuhafı şu ki, bu hasis kavim dört yüz milyonluk İslâmiyyetin ve beş yüz milyonluk Hıristiyanlığın kuvvet ve şevketini kaale almayarak, onlara inâden Filistin toprağına yerleşmeyi ve orada bir İsrail Devletinin teşkilini gerçekleşecek bir ideal alarak kabul etmişlerdir. Bütün dünya parasının üçte birine sahib oldukları zaman bu emellerine muvaffak olacaklarını beyân ve tebşîr eden birhâinin sözüne inanarak para biriktirmeye çalışı yorlar. Fakat faydasız bir intizâra kapılıyorlar. Hıristiyanların kâbesi olan Kudüs-ü şerif, İslâmlarca da mukaddestir, başka ele geçmesine şüphesiz ki rıza göstermezler (61), Hıristiyanlar arasında mezhep ihtilâfları dolayısiyle Kudüs'ün dâima İslâm elinde kalmasına taraftarız. İşte Mustafa Efendi, görüyorsunuz ki Yahudilerle ananevi bir düşmanlığımız vardır; fakat İslâmlarla dini hiç bir “mâ sebeke”miz yoktur (62). Kur'an bile Yahudiler aleyhinde bir çok âyât-ı kerimeyi ve küffar hakkında da şiddetli emirleri muhtevi iken Hıristiyanlar için ic- tihâd farkından başka en küçük bir isnâdda bulunmuyor (63). Binâenaleyh, İslâmiyet ve İslâmlar bizim nezdimiz-de muhteremdirler.Hatta Hz. Muhammed (s.a.v.), Rahib Bahira indinde çok makbul ve muhterem idi. Yalnız siyâsi vak'alar, aramızda düşmanlığa sebeb olabilir. Fakat bu hâl Hıristiyanlar arasında dahi zuhur edebiliyor” dedi.
  • Misyonerlerin Çalışma Metodu Protestan misyonerler, başkasını Hıristiyanlaştır-mak için, fakat aslında sömürmek ve onları kendilerine bağımlı kılmak gayesiyle çeşitli telkinlerde bulunurlar, dinler Tarihi, felsefe okumalarını tavsiye ederler. Bir misâl olmak üzere Misyoner Mr. John'un Kaptan Mustafa Bey'e söylediklerine kulak verelim: “Mustafa Efendi, siz daha gençsiniz. Tetebbunuz azdır; dinler tarihi okumamışsınız; bir feylosof gibi düşünemiyorsunuz. Bakınız âlem-i İslâm'ın mâyeul-iftiharı olan büyük âlim, büyük fazıl, şöhretli feylesof Ebu Bekr Muhyiddin b. 'Arabi ne buyuruyor: “Ya Rabb, insanlar taş toprağa bile taabbud etseler yine ibadet Sen'den gayrisine ait değildir, sırf Sana mahsustur.” Böylece feyleso-fane düşünülünce dinler arasında itikadça bir fark yoktur. Yalnız mahiri teşrifatta az çok fark vardır ve onun da ehemmiyeti yoktur. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın” emrine tevfikan dinlerin, en kolay uygulanır olanını size kabul ettirerek iktisad edilecek zamanda sizi sa'iyy ve gayrete sevk ile müstefid etmek istiyoruz. Çalışmak bizden, kabul ve redd sizden dir. Misyon heyeti gece gündüz bu gibi işlerle meşguldür ve İngiltere Hükûmeti'nin şubeler idaresiyle sıkı bir münasebette bulunmaktadır” (64). Şimdi de bu misyoner casusların,kendi gayeleri için göstermiş oldukları gayretleri madde madde görelim. İslâm'ı Yok Etmek Bu misyoner- casus faaliyetlerinin ana gayesi İslâm'ı yok etmektir. Hatta bu konuda İngiliz Misyoner teşkilâtı tarafından kitaplar dahi yazdırılmıştır. Bununla ilgili, en câlib-i dikkat olan, İngiliz Sömürge bakanlığı ta rafından hazırlananıdır. Misyoner-casus Hampher'in “İslâm'ı nasıl yok edelim?” adlı kitabı oldukça ilginçtir (65) Gaye bu şekilde tesbit edildikten sonra, bu gayenin tahakkuku safhaları başlar. Yukarıda da bir nebze temas ettiğimiz gibi bu safhaların birincisi misyonerlerin küçük yaşlardı, İslâm ülkelerine gönderilerek İslâm'ın esaslarının ve müslüman dillerinin öğretilmesidir. Bu iki esas öğrenildikten sonra faaliyete geçilir. Müslümanların zayıf tarafları tesbit ediliyor. Gerek İngiltere'deki misyoner teşkilâtlarında çal-şan elemanlar ve gerekse İslâm dünyasında yetişip hizmet (!) verme seviyesine gelen misyoner-casus adayları, her sene Londra'da toplanarak görev taksimatında bulunurlar. Bu görevlerin başında, müslümanların zayıf noktalarını tesbit etme hareketi gelir. Bunun her sene tekrar edilmesinin sebebi de, Müslüman ülkelerinde meydana gelen iktidar değişiklikleri ve düşünce farklılıklarıdır. İngiliz Sömürge bakanlığı, uzun ve yorucu çalışmalar neticesinde, genel olarak, Müslümanların hangi taraflarının zayıf olduğunu tesbit etmiş, ve İslâm ülkelerinde faaliyet gösterecek misyoner-casusların bu esasları öğrenmeleri için, yapılan tesbitler, bir kitap haline getirilmiştir (66). Yeniden tesbit edilen zaaflar da, kitabın müteakip baskılarına ilâve edilir.
  • İngiliz Sömürge bakanlığının tesbit edip kitap haline getirdiği bu zayıf noktalar şunlardır: 1. İhtilaflar a. Sünnî-Şiî ihtilâfı. b. Amir-memur ihtilafları c. Osmanlı-İran ihtilafı d. Aşiret ihtilafları. e. Ulema-devlet memurları anlaşmazlığı. 2. Bütün îslam ülkelerindeki genel cehalet ve İslâm hakkındaki bilgisizlik. 3. Donmuş fikirler ve taassub, yeniliklerden ve dünyadan habersizlik; istek ve gayret azlığı. 4. Maddî hayata önem vermeyip, cennete ümid bağlama ve tevekkül. 5. Hükümetlerin halka uyguladıkları istibdâd ve diktatorya. 6. Emniyetsizlik, yol şebekelerinin azlığı. 7. Her sene yüzlerce kişiyi ölüme götüren veba, kolera gibi hastalıklara karşı hijyen ve ilâç yokluğu. 8. Şehirlerin viraneliği ve su şebekelerinin yokluğu- 9. Devlet dairelerindeki hercümerc; milletin, Kur'an ve Şeriattan çıkarıldığına inandığı kanun ve nizamların olmayışı; Şer'î anayasanın terk edilmiş oluşu. 10. Salim olmayan bir iktisad, geri kalmışlık, umumi fakirlik ve bütün İslâm ülkelerindeki işsizlik. 11. Düzenli orduların olmayışı. Silâhsızlık; levazım ve savunma techiatının azlığı, modası geçmiş silâhların mevcudiyeti. 12. Kadın haklarının çiğnenmesi. 13. Şehir ve sokakların çevre sağlığından yoksun olması. Misyoner kitabı, müslümanların zayıf noktalarını böylece sıraladıktan sonra, şöyle demektedir: “Aslında İslâm Dini, bütün bu yokluklara karşıdır; bu yoklukların olmasını istemez. Fakat elimizden geldiğince, Müslümanların, dinlerinin gerçek yönlerini öğrenmelerine mani olmalıyız. Onların böyle zayıf kalmala-rı için, İslâm'ın gerçeklerini bilmemeleri, bu konularda cahil kalmaları gerekir”. (67). İslâm'ın esasları tesbit ediliyor Misyoner cemiyeti müslümanları hangi noktalarda cahil bırakmak ve uyandırmamak gerektiğim bilmek için de önce İslâm'ın esaslarını tesbit ediyor.İngiliz sömürge bakanlığının bu konudaki kitabında, İslâm esasları şöyle sıralanmaktadır: 1. İslâm, müslümanların birlik ve beraberliğini emreder, tefrikadan kaçmalarını hüküm olarak esasa bağlar. (68) 2. İslâm'da öğrenmenin önemi (69). 3. Aksiyon ve yeni buluşlara teşvik. 4. Maddi hayatı da daha iyi yaşama esası (70). 5. Müslümanlar arasında istişare ve görüş teatisini teşvik (71). 6. İlerlemeye teşvik. 7. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hadisleri ışığında sağlığa ve temizliğe verilen değer.
  • Müslümanlara göre ilimler dört tanedir. a. Dinin muhafazası için fıkıh, b. Vücutların korunması için tıp, c. Dilin korunması için gramer (nahiv), d. Zamanın bilinmesi için de astronomi (Hadis). 8. Yükselmeyi teşvik. 9. İşlerde tertip ve düzen. 10. Düzenli bir ekonomi kurmaya teşvik. 11. En gelişmiş silahlarla mücehhez bir ordu kurma esası. 12. Temizliği emir (72). 13. Kadın haklarına riayeti emir. Müslümanların -Kırılması Gereken Kuvvetli Yönleri Tesbit Ediliyor İslâm'ı genel esaslarıyla tesbit ettikten sonra, onu yıkmak için, en kuvvetli yönleri tesbit ediliyor; ve misyoner casusların, bu kuvvetleri yıkmaları için ne yapmaları gerektiği öğretiliyor. Yıkmayı tasarladıkları Müslümanların kuvvetli yönleri şunlardır: 1. Her türlü ırk, dil, kültür ve milliyetçilik taassubunun İslâm'la kaldırılarak, bunun yerine İslâm'ın konmuş olması. 2. İmân akidelerini öğrenme nokta nazarından, din alimlerine olan bağlılık ve saygı. 3. Bütün Müslümanların, mevcut halifeyi, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in meşru halifesi ve ûlü'l-emr sayarak, ona saygı beslemeleri. 4. Kâfirlere karşı cihâdın vacip oluşu. 5. Şi'î mezhebinde olan müslümanların, gayr-ı müslimleri necis şamaları. 6. İslâm'ın diğer bütün dinlerden üstün olduğu inancı 7. Şiilerin, müslüman memleketlerinde, Yahudi ve Hıristiyan mabedlerinin yapımına müsaade etmemelin. 8. Müslümanlann ekseriyetinin inancına göre, Hıristiyan ve Yahudilerin, Arap yarımadasından çıkarılmalarının vacib olması (73). 9. Müslümanların, büyük bir şevk ve iştiyakla namaz, oruç ve hacc farizalarına olan bağlılıkları. 10. îmân ve ihlâs yönünden, îslâm akaidine olan ; kesin bağlılık. 11. Genç ihtiyar; herkesin, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Sünnetini öğrenmekteki gayreti; aile bağlarının kuvvetli olması. 12. Kadınların, fesâd ve gayr-ı meşru ilişkilerden uzaklaştıran peçeye kesin olarak riayet edilmesi. 13. Cemaat namazının tercihe şayan olması ve müslümanların, bu münâsebetle günde birkaç defa bir araya gelmeleri. 14. Hz. Peygamber (s.a.v.), ehl-i beyt, ulemâ ve su-lehâ türbelerine saygı gösterilerek, buraların toplantı yeri haline getirilmesi. 15. Seyyidlere (Hz. Peygamber (s.a.v.)'in evlâd ve torunları) duyulan saygı. 16. Şi'îlerce, Hz. Hüseyin'in şehâdetinin yâd et-mek için muharrem ve safer aylarında yapılan ihtifaller ve konuşmalar.
  • 17. İyiliği (ma'rûfu) emr, kötülükten (münker-den) sakındırmanın, İslâm'da mühim bir yer işgal etmesi. 18. Evliliğin teşviki, çok çocuk sahibi olmanın tavsiye edilmesi ve birden fazla kadınla evlenmenin caiz olması. 19. Kâfirlerin irşâd ve hidayetleri için büyük gayret sarfedilmesi; bunun Müslümanlar için dünyanın en büyük serveti telakki olunması. 20. Güzel sünnet (adet) koymaya verilen değer (74), 21. Kur'an ve Sünnete kesin bağlılık ve her ikisini de hayatlarına tatbik etme gayreti; bu gayretin onları cennete götüreceği inancı (75). Müslümanların Zayıf ve Kuvvetli Yönlerine Karşı Nasıl Mücadele Edilecek? Müslümanların zayıf ve kuvvetli tarafları misyoner-casuslar vasıtasiyle tesbit edildikten sonra; bu kuvvetli yönlerini nasıl zayıflatacaktan, zayıf taraflarından istifade ederek de, onları nasıl yıkacakları hakkında da şu kararları almışlardır: 1. Sünnî ve Şi'î müslümanlar arasında su,i zan ve şüpheler icad ederek mezheb ihtilâflarını körüklemek Her; iki tarafı, uydurma ihanet ve töhmetlerle birbiri aleyhine kışkırtmak. Çok zaruri olan bu nifakı çıkarmak için, ne kadar çok olursa olsun, hiç bir masraf ve fedâkârlıktan çekinilmeyecek. 2. Mümkün mertebe, Müslümanları cehalet ve uykuda tutmak. Her türlü İslâmî eğitim merkezlerinin kurulmasına mani olmak. Her ne suretle olursa olsun, basın ve yayını önlemek. Lüzum görüldüğünde, umumi kütüphaneleri ateşe vererek, Müslümanları bilgi hazinelerinden uzaklaştırmak Köylerdeki dinî medreselere talebenin gidişini ve oralarda eğitim görmesini engellemek.Büyük İslâm alimleri aleyhinde sun'î ithamlar uydurmak. 3. Tenbelliği teşvik ederek, Müslümanları dünya işlerinden uzaklaştırmak. Onlara cennetin güzelliklerini anlatarak dünyayı unutturmak ve dünyaya ait bütün işlerinden vazgeçerek, oturup ölüm meleğini beklemelerini sağlamak. 4. Her tarafta derviş tekkeleri yapımını hızlandırmak. Halk tabakalarına, Gazali'nin İhyâu'l-ulûm'u, Mevlânâ'nın Mesnevisi ve Muhyiddin ibnu'l' Arabi'nin eserleri gibi kitapları okutarak, onların, dünyadan ele-tek çekmelerini sağlamak (76). 5. Zalim, diktatör şah ve devlet reislerini mümkün mertebe makamlarında tutmak; “Sultan, Allah'ın yeryüzündeki gölgesidir” gibi kaideleri halka duyurarak, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'nin; aynı şekilde Emevi ve Abbasi halifelerinin zorla ve silahla hilâfete sahip oldukları fikrini işlemek. Netice olarak, kılıç onların tek dayanağı idi denecek. Hz. Ömer'in, Hz. Ali taraftarlarının evini ateşe verip, Hz. Ali ve hanımı Hz. Fa- tıma'ya zulmettiği haberi uydurularak yayılacak. Hz. Ebu Bekir'den sonra, Hz. Ömeri'in zorla hilâfete geçtiği, ondan sonra da Hz. Ali'nin hakkı yenerek, uydurma bir şurayla, Hz. Osman'ın hilafete oturduğu söylenecek. Osmanlı halifesine varıncaya kadar, bütün halifelerin diktatör oldukları fikri her tarafa işlenecek, İslâm Devletinin, ancak diktatörlükle iktidarda kalabileceği düşüncesi herkese duyurulacak. 6. Her tarafın emniyetsiz bir hale gelmesi sağlanacak. Bunun için şehir ve köy merkezlerinde karışıklıklar (anarşi) çıkarılacak; bu karışıklıkları çıkaranlar, kötülük yapanlar, fitneciler, eşkiyalar ve yol kesenler, her veşileyle mükâfatlandırılacak ve bunların silâh ve paraları İngiltere tarafından temin edilecektir.
  • 7. Mümkün mertebe Müslümanların, çevre sağlığı tedbirlerinden ve hastahanelerden soğutmak ve bunların batıl olduğuna inandırmak, hastalandıklarında, ka-tiyyen doktora gitmemeleri, ilaç almamaları ve evlerinde oturup, Allah'tan şifa beklemeleri telkin edilecek. Bu tel-kinât yapılırken de,”Bana yediren, bana içiren O'dur. hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur. Beni öldürecek, sonra beni diriltecek olan O'dur” (77) ayetleri okunarak, kaderleriyle başbaşa kalmaları sağlanacak. 8. İslâm dünyasını her zaman fakirlik, kıtlık ve harabeler içinde tutmak ve ıslahına mani olmak. 9. İslâm ülkelerinde devamlı olarak karışıklık (anarşi) çıkartılarak, İslâm'ın, bir ibadet dini olduğu, dünyayla hiç bir alâkası olmadığı kanaati işlenecek. Her Müslümanın kafasına, Hz. Peygamber ve halifelerinin siyaset ve ekonomiyle alakalı olmadıkları, siyasete karışmadıkları düşüncesi yerleştirilecek. 10. Yukarıdaki maddelerin yerine getirilmesinden maksad, ekonomik çöküntü, işsizliğin artırılması ve fakirliğin genelleştirilmesidir. Fakirlikle yukarıdaki gayeler tahakkuk eder. Bu fakirliği temin içinde, çiftçilerin harmanları ateşlenecek, ticaret kervanları talan edile- cek, ticarî ve sina'i merkezlerde büyük yangınlar çıkarılacak, barajlar sökülecek, bina inşaatları yıkılacak, içme sularına zehir katılacak ve böylece her tarafta Müslümanların felâketi, fakirliği, geri kalmışlığı görülecektir. 11. İslâm devletindeki hükümet yetkililerini şarap, kumar ve diğer fesâd işlerine alıştırarak, bunları, devlet hazinesinde, savunmaları için bir kuruş kalmayıncaya kadar, bütün paralan çekip savurmalarını sağlamak. 12. Kadınların esir olduğu fikrini yaymak ve onla rın hakir görülmelerini sağlamak. Bu yapılırken de “Erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler. O sebeple ki Allah onlardan kimini (erkekleri) kiminden (kadınlardan) üstün kılmıştır. Bir de (erkelere onları) mallarından infak etmektedirler. İyi kadınlar itaatli olanlarıdır. Allah kendi haklarını nasıl koruduysa, onlar da öylece göze görünmeyeni koruyanlardır. Şerlerinden, serkeşlikleriden yıl-dığınız kadınlara gelince Onlara (evvelâ) öğüt verin, (vazgeçmezlerse) kendilerini yataklarında yalnız bırakın, (yine kâr etmezse) doğun. Size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın. Çünkü Allah çok Yücedir. Çok büyüktür” (78) ayeti okunacaktır. 13. Köylerdeki yokluğu bahane ederek, köylüleri, şehirleri yağmaya teşvik etmek (79). Osmanlı Devletinin Yıkılmasına Karar Veriliyor. Bütün geriliklere rağmen, İngiltere'nin bu casus-misyoner faaliyetini başlattığı 18. yüzyılda, en büyük İslâm Devleti Osmanlı Devleti idi. Osmanlı Devleti aynı zamanda ehl-i Sünnet'i temsil ediyordu. Şi'a mezhebini de İran Devleti temsil ediyordu. Osmanlı Devleti, İran'a nazaran daha büyük olduğundan, İngiltere ilk hedef olarak onu seçiyor. İngiliz sömürge bakanlığında alınan karara göre, Osmanlı Devleti, tedrici olarak, yüzyıl içinde yıkılacaktır. Ona göre, Osmanlı Devletini yıkmak, İslâm'ı ortadan kaldırmak olacaktı. İşte, büyük paralar sarfedilerek yetiştirilip, casus olarak Osmanlı Devletinin her köşesine gönderilen misyonerlerin ana gayesi budur: Osmanlı Devletini yıkmak! Misyoner-casuslar, mümkün mertebe Devlet reislerine güzel anlar yaşatma yollarını arayacak, bunun temini için ellerinden gelen her fedakârlığı göstereceklerdir (80). Bu konuda, misyoner-casus Hempher şunlar yazmaktadır:
  • “Milâdi 1710 senesinde, İngiliz sömürge bakanlığı, beni, Mısır , Irak, Hicaz ve Hilâfet merkezi olan İstanbul'da casusluk yapmakla görevlendirdi. Bana verilen görev; Müslümanların kuvvetini kırmak ve İslâm ülkelerini sömürgeleştirmek için gereken bilgileri toplamaktı. İslâm ülkelerinde hâl-ı hazırda bu görevi yapmakta olan, benden başka, bütün bakanların, âmirlerin, yüksek memurların, ulemânın ve kabile reislerinin isimlerini hâvî, mükemmel bir fihrist de elime verildi” (81). Bu misyoner-casuslar, her vesileden istifade ederek, Osmanlı Devletine karşı muhalifler yetiştirecek ve bilhassa ihtilâflardan yararlanacaklardır. Hempher'in hatıralarında şunları okuyoruz: “Londra Misyoner teşkilâtı başkanı şöyle konuştu: “Biz İngilizlerin müreffen ve saadet içinde yaşamamız için, Müslümanlar arasına nifak tohumları ekmemiz lâzımdır. Onların içinde ihtilâf kıvılcımlarını tutuşturmalıyız. Biz, Osmanlı Devletinin her tarafına fitne sokarak, onu yıkacağız. Böyle yapamazsak, İngilizler gibi küçük bir millet, nasıl müreffeh olur? İşte Hempher, bunun içindir ki, İslâm dünyasını nifak ve fesâd ateşine vermeden, onları tefrikaya sokmadan geri gelme! “Osmanlı Devleti ve İran, zayıf dönemlerini yaşıyorlar. Onun için, mümkün mertebe halkı, idarecilere karşı kışkırt! Şunu unutma ki tarih, bütün inkılabların, idarece-lerden memnuniyetsizlik ve halkın ayaklanmasından kaynaklandığını göstermiştir. Her yerde nifak ve tefrikadan bahset! Onları birbirine düşür!” (82). Bu ihtilâfların başında, Sünnî-Şi'î ihtilafından yararlanılarak, iki büyük İslâm Devleti olan Osmanlı Devleti ile İran vuruşturulmak isteniyor. Misyoner-casus teşkilâtı başkanı bu konuda Hempher'e şöyle diyor: “Eğer sen, İslâm ülkelerinde, Sünnî-Şi'î kavgasını başlatabilirsen, büyük Britanya'ya en büyük hizmeti yapmış olacaksın!”(83). Sünnî-Şi'î ihtilâfına ne kadar önem verdiklerine dair, Hempher'in şu sözleri de ne kadar manidardır. Hem-pher şöyle diyor: “Bir gün bir papazlar toplantısında, “Bu Müslümanlarda zerre kadar akıl olsa, asırlardır geçmiş olan bu Sünnî-Şi'î ihtilâfını kaldırır, onları mazide bırakır ve it-tihad kurarak birleşirler” dedim, başkan hemen sözümü keserek! “Senin vazifen, bu ihtilâf ateşini körüklemektir; Müslümanların nasıl birleşeceğini göstermek değil!” dedi” (84). Osmanlı Devletini yıkmak için, teşvik edilecek ihtilâflar da şöyle sıralanmaktadır: 1. Kabile ihtilâfları. 2. Arazi ihtilâfları. 3. Dini ihtilâflar. 4. Milliyetçilik (85). Hıristiyanlık ve İngiliz Çıkarları İçin Her Şey Feda Ediliyor Yukarıda da söylediğimiz gibi, bu misyoner-casus lar faaliyetinin temel hedefi, Hıristiyanlık ve İngiliz menfaatlerini dünyaya hakim kılmaktır. Onlara göre, bu neticeye de bir tek surette ulaşılır: İslâm'ı yıkmak. İngiliz, Sömürge bakanlığında, Bakan'ın ve Londra'nın meşhur papazlarının katıldığı bir toplantıda, konuşmacılardan biri kararı şöyle açıklar: “Vazifenizde sebat ve sabredin! Üç yüz seneden beri Hıristiyanlık derbeder bir durumda bulunuyor. Hz. İsa'nın yaşadığı topraklardan kâfirleri (86) dışarı çıkarın! Gayemize ulaşmak için, İslâm merkezlerinde, her türlü vasıta ve imkânları kullanarak faaliyet göstermeliyiz. Hakimiyet ve zaferimiz için, hiçbir fedakârlıktan
  • çekinmeyiniz. Bundan dolayı mücehhez olmamız gerekmektedir. Belki asırlar sonra neticeye varırız; bunun zararı yok. Babalar, evlâ-dlar için çalışırlar” (87). Sömürü Konferansları Tertipleniyor Aslında, misyonerlik faaliyetleri, dünya Hıristiyan mahfilleri tarafından müştereken yürütülüyor. Hepsinin gayesi aynı noktada temerküz ediyor: Son İslâm Devleti olan Osmanlı Devletini yıkmak, İstanbul'u ele geçirmek (88). Bu gayeler için tertip edilen konferanslardan biri hakkında Hempher şöyle yazıyor: “Bir başka gün, Sömürge Bakanlığında, Britanya, Fransa ve Rusya'nın iştirak ettiği üst düzeyde bir konferans yapıldı. Konferansa işitirak edenler, din, adamları ve diğer meşhur kimselerdi. Güzel bir tesadüf olarak ben de oradaydım. Bakan'la olan sıkı temasım yüzünden oraya kabul edilmiştim. Konu şu idi: İslâm ülkelerini sö mürme ve bu yoldaki güçlükler.” (89). Konferanstan sonra şu müşterek karar alındı: “Her ne suretle olursa olsun, Müslüman kuvvetlerini kırmak. Bunun da en güzel yolu; aralarında nifak ve tefrika çıkarmaktır. İmanlarını zayıflatmak için her çareye başvuralacaktır. İmânları ellerinden alınarak, tıpkı Endülüs (İspanya) gibi, İslâm dünyası Hıris-tiyanlaştırılacaktır” (90). İslâm dünyasına karşı olan bu düşmanlığın altında, Hıristiyanların intikam hırsları yatmaktadır. Hemp-her, kitabında bunu açıkça dile getiriyor: “Şimdi, İslâm ülkeleri gerilemiş durumdadırlar. Müslümanlardan intikam almanın tam sırasıdır” (91). İngiliz sömürge siyaseti iki noktada toplanmaktadır: 1. Halen İngiliz sömürgesi olan veya İngiliz siyasetinin tesirli olduğu ülkelerde, İngiliz Devlet nüfuzunu ve kültürünü sağlamlaştırmak. 2. Henüz İngiliz sömürgesi olmayan yerlerde, yapılacak çalışmaları tanzim edip programlamak(92). Sömürü Aleti, Ahlaksızlık Emperyalist Batı Dünyasının, İslâm alemini sömürge haline getirmek için kullandığı en güçlü silâhlardan birisi de ahlaksızlıktır. Bir belâ olan ahlâksızlığı yaymak için de her türlü vasıtaya başvurulmaktadır. Bunun için özel surette yetiştirilmiş kadınlar, müslü-manlara fuhuşu aşılamaktadırlar (93). İngiliz sömürge bakanlığı, kendi misyoner casuslarına; gayeleri için, gerekirse homoseksüel olmalarını emrediyor (94). Kukla Devletler İngiltere emperyalizmine en çok yardımcı olan unsurlardan birisi de, kukla devletlerdir. Bu devletler içinde menfaat karşılığı elde edilen bir kaç Devlet adamı vasıtası ile o memleketlere İngiliz kültürü yerleştirilir. Bir Devlet de, kültür emperyalizmine uğradı mı, artık o devlet, öz benliğini yitirmiştir. Bir devlette hangi kültür egemen ise, o devlet o kültüründür demektir. İngiltere bunu kendine şiar edinmiş, o şekilde hareket etmiştir. Hemp-her, bu konuda da şunları yazmaktadır: “Bazı memleketlerde, idare, görünüşte o memleketin şahısları elindedir. Fakat, müstemleke siyaseti, oralarda egemen olup, kedi siyasetini gütmektedir. Bu gibi ülkelerin, tamamen İngiltere'ye bağlanmasına da az kaldı” (95). Bu gibi Müslüman ülkelerinde, misyonerler Müslümanların zaaflarını her zaman kollayarak, onları sürekli ihtilâflar içinde bırakırlar, bu ihtilaf ve tefrikalar doruğa geldiğinde, artık o ülke teslim alınmış demektir(96).
  • Misyonerleri Durduran Silah Şüphesiz bu misyoner-casuslar, çok güçlüklerle de karşılaşmaktadırlar. Onların tesbit ettikleri ve adeta kendilerine çevrilmiş bir silâh olarak gördükleri güçlükleri Hempher şöyle sıralamaktadır: 1. İslâm ülkelerindeki halkın -üst tabaka değil-müslüman ve uyanık oluşu. Bu konuda denilebilir ki alelade bir Müslüman bir Hıristiyan papazıyla iktisadî meselelerde çok kolay yarışabilir. İşte bunlar asla dini elden bırakmazlar. Bunlar bize karşı birer silahtır (97). 2. İslâm dini tarihte gördüğümüz gibi, ağırbaşlılık ve hürriyet dinidir. Bu yüzden, gerçek Müslümanlar, katiyyen esaret ve köleliği kabul etmiyorlar. İşte bu gibilere, İslâm'ın çağ dışı olduğunu, İslâm azamet ve yaşantısının gerilerde kaldığını, bunlara bir daha dönül-memesi gerektiğini; bugünün şartlarının değiştiğim, eskiyi unutmalarım, yeni şartlara göre kendilerini uydurmalarını kabul ettiremiyorum.” (98). İngiltere Hesabına Çalıştırılacak Müslümanları Elde Etme Yolları İngiltere, bu faaliyetleri içinde,, sadece misyonerlerden değil,aynı zamanda, maddî menfaat veya makam va'adiyle elde ettiği kimselerden de yararlanıyor.Bu gibi Müslümanları kandırıp, İngiltere hesabına çalıştırmak için, önce onlar gibi Müslüman görünüp, tedricen kendi saflarına çekiyorlar. Hempher, bu konudaki taktiğini şöyle dile getiriyor: “Muhatabımla daha fazla konuşmadım. Asıl hüviyetimin ortaya çıkmasından korkuyorum. Zira Müslüman kisvesine girmiş, öyle görünüyor-dum” (99). Bu gibi Müslümanların nasıl kandırıldıklarını şimdi maddeler halinde görelim. Kandırılacak Kimseler Teşhis Ediliyor İngiliz misyonerleri, bu konuda da çok titiz davran-makta,ve alelade kimselere bu teklifte bulunmamaktadırlar. Onların aradığı tipler, kendilerini beğenmiş, kendi dediğinden başkasını kabul etmiyen, İslâm ülemâsı nın fikirlerine karşı çıkmayı bir maharet sayan kimselerdir. Misyonerler, bu maksatla, özellikle, dinî okullara, medreselere tekkelere sızmışlar ve oralarda adam aramışlardır. Sokaktaki herhangi bir Müslüman onların işine gelmemektedir. Onlar, dini münakaşaların yapıldığı, din meselelerinin görüşüldüğü toplantılara sızarlar ve konuşmalarını dinledikleri kimselerde kendilerine uygun olanını seçerler. Bu seçim yapıldıktan sonra, misyoner yavaş yavaş o adama sokularak, onunla dostluk kurar ve onu kazanmaya çalışır. Burada bir ihtiyat payı bırakarak, İngiliz casusu Hempher'in elde ettiğini söylediği bir şahıstan söz edeceğiz. Ancak, ihtiyat payını tekrar ederek, sadece Hempher'in bu adamla olan ilişkilerini kendi kaleminden nakledeceğiz. Hempher, şöyle anlatıyor: “Muhammed'le tanışıp bir müddet aşinalık peyda ettikten sonra şu neticeye vardım ki; bu adam, İngiltere'nin İslâm ülkelerindeki menfaatları hesabına çalıştırılacak ideal bir kimsedir. Kendini büyük görmesi, gururu, makam sever oluşu, İslâm ulemâ ve kaynaklarına olan düşmanlığı ve müstebitliği o derecedir ki, Hulefey-ı Râşidin'i bile tenkid ediyor.Onun, bizce en zayıf tarafı, sadece Kur'an ve Hadis'i alıp, diğer İslâm kaynaklarına değer vermemesidir.” (100) Hempher şöyle devam ediyor: “Şeyh Muhammed, Ebu Hanife'yi hakir görür, ona değer ve i'tibar vermezdi. Muhammed şöyle
  • diyordu: “Ben Ebu Hanife'den çok daha iyi bilirim”. Yine o, Sahih-i Buhari'nin yarısının beyhude ve yararsız olduğunu iddia ediyordu” (101]. Hempher, Muhammed'in bu zaaflarından yararlanarak, onu yavaş yavaş kendi tesir alanına sokuyor, şöyle diyor Hampher: “Zaten kendini beğenmiş ve kendini yükseklerde gören Muhammed'i tedricen kendi tesir alanıma sokarak, fikirlerimi ona kabul ettirmeye başladım. İş o safhaya vardı ki, artık o bana itimad beslediğini söylüyor, benimle samimileşiyordu. Aramızda senli benli olduktan sonra, hep beraberdik” (102) . Muhammed Farkına Varmadan İngiliz Kurbanı Oluyor Zavallı Muhammed, İngilizlerin bu korkunç oyunundan habersizdi. O, arkadaşı Hempher'i samimi bir Müslüman olarak tanıyor, ona öyle davranıyordu, İngilizlerin, onu Basra'da böyle avlayacakları aklına bile gelmiyordu. Nihayet Hempher'in tuzağına düştü. Hemp-her'den dinleyelim: “Muhammed'le, yeni gelişmelerin ışığı altında tefsir okumaya karar verdik. Bu çalışma-mızda,Sahabenin, büyük din alimlerinin, müfessirlerin dediklerini bir tarafa koyarak, kendimiz tefsir edecektik. Kur'an'ı ben okuyor ve izahlarım, tefsirlerini ben yapıyordum. Benim hedefim şu idi: Her ne suretle olursa olsun, onu İngiliz sömürge bakanlığının tuzağına düşürmek” (103). Liderlik Aşılanıyor İngilizlerin bu konudaki en sinsi taktiklerinden birisi de, kullanmak istedikleri kimselere makamlar ve liderlikler vadetmektir. Kendi menfaatleri doğrultusunda çalıştırılacak olanlara makamlar vermek, onları devlet reisliklerine getirmek ve bu uğurda her fedakârlığı göstermek, kendi açılarından en tabii bir harekettir. Onun için Hempher, Muhammed'e bütün Müslümanların liderliğini telkin ediyor. Gerisini ondan dinleye lim: “O tarihten itibaren hedefim, Muhammed'e rehberlik ve İslâm aleminin liderliğini aşılamak oldu. Onun ruhuna, ehl-i Sünnet ve ehl-i Şi'anın arasında üçüncü bir yol yerleştirmek istiyordum. Ehl-i Sünnet'ten biraz, ehl-i Şi'a'dan biraz alınıp Müslümanlara bu yeni görüşüm takdim edilecek ve bu yeni görüşü Muhammed temsil ederek, Müslümanları yönetecek. Fakat bu gayemin tahakkuku için, önce onun zihnini karışık fikirlerle doldurup, herşeye körükörüne inanmamasını te'min etmem gerekiyordu. Bunun için, ona fikir hürriyetini, düşünce serbestisini, dini eleştirmenin cevazını aşılayarak; onun büyüklük hislerini, büyük adam olma, lider olma duygularını kamçılıyordum” (104). İtikadlar Sarsılıyor Hempher, Muhammed'le bu kadar aşinalık ve samimiyet peyda ettikten sonra, yavaş yavaş itikadlarını sarsmaya başlıyor. Ne ilginçtir ki, Hempher, önce Mu-hammed'in cihad fikirlerini sarsmakla işe başlıyor. Hempher, bu konuda şöyle diyor: “Bir gün ona şöyle dedim: “Acaba cihad vacib mi?” Şöyle cevap verdi: “Nasıl vacib olmasın ki, Allah şöyle buyuruyor: Kâfirlerle savaşın!” Şöyle dedim: “Allah, kâfirlerle ve münafıklarla savaşmayı emrediyor. Eğer kâfir ve münafıklarla savaşmak vacib ise, niçin Hz. peygamber (s.a.v.) münafıklarla savaşmadı?” Şu cevabı verdi: “Cihad, sadece savaş meydanında değil; Hz. Peygamber (s.a.v.), hareket ve sözleriyle münafıklarla savaşmıştır.” Ona şunu dedim: “O halde, kâfirlerle de söz ve hareketlerle cihad vacibdir.” Bana şu karşılığı verdi: “Hayır öyle
  • değil, çünkü Hz. peygamber (s.a.v.), savaş meydanların da kâfirlerle cihâd etmiştir” Şu cevabı verdim: “Hz. Peygamber (s.a.v.)'in kâfirlerle yaptığı savaşlar, savunma savaşlarıydı. Çünkü kâfirler onu öldürmek istiyorlardı” (105). Bunun üzerine Muhammed, kabul eder gibi başını salladı ve ben de, işimde muvaffak olduğumu hissettim” (106). Hempher, bu faaliyetine devam ederek, Muham-med'e mut'a nikâhının helâl olduğunu kabul ettiriyor (107). İş bununla da kalmıyor, Hempher, onu bir kadınla Mut'a nikahıyla evlendiriyor (108). Misyonerler Şarap ve Kadından Yararlanıyor Kandırılan Müslümanlar, bu misyoner casuslara bir defa kanıp medyûn-i şükran olduktan sonra, artık kurtulamıyorlar.Onların bağımlıları oluyorlar adete... Hempher, Muhammed'in Mut'a nikahıyla nasıl evlendirdiğini şöyle yazıyor: “Görevimin en değerli fırsatını değerlendirmiştim. Ona mut'a nikahıyla bir kadın bulmaya karar verdik. Benim maksadım, onu, Basra'da bu tür nikâha karşı olan Sünni mezheblilerden uzaklaştırmaktı. Bu işin çok gizli olacağına ve hatta onu evlendireceğim kadına dahi onun adını vermiyeceğime dair teminat verdim. Bu şekilde mutabakata vardıktan sonra, hemen İngiltere sömürge bakanlığı hesabına, Basra'da kendini satarak, Müslüman gençlerini fuhuş ve fesada alıştıran Hıristiyan fahişenin evine gidip, ona mevzuyu anlattım. Anlaştıktan sonra, bu kadına Safiye takma adını taktım; ve Şeyh Muhammed'i onun evine götüreceğime karar verdik. “Randevulaştığımız günde Şeyh Muhammed'i Safi-ye'nin evine götürdüm. Onları, bir haftalığına ve bir miktar altın mehirle evlendirdim. Kısaca, ben dışardan, Sa-fiyye içerden, Muhammed'i yetiştiriyorduk.Safiye, bilhassa dini hükümleri ayak altına almayı ona telkin ediyordu” (109). Hempher, bu seviyede muvaffak olunca, onu şaraba alıştırmaya karar veriyor; ve bu konuda şöyle diyor: “Onu evlendirdikten üç gün sonra, evine gittim. Bu seferki konuşmamız şarabın haramlığı konusunda ola-caktı.Bu konudaki ayet ve hadisleri gözden geçirdikten sonra ona dedim: “Eğer Muaviye, Yezid ve benu Umeyye ile Benu Abbas'ın diğer halifeleri şarab içtilerse, bu din büyükleri dini bırakıyor da, şarab içmek sadece sanamı haram oluyor? Şüphesiz ki onlar, Allah'ın kitabını Pey-gamber'in sünnetini benden ve senden daha iyi biliyorlardı. Onlar, Allah'ın kitabından ve Peygamber'in sünnetinden, şarabın haram değil, mekruh olduğu hükmünü çıkarıyorlardı. Üstelik ehl-i kitab olan Yahudi ve Hıristiyan kitabları şaraba cevaz veriyor. Hem de bu dinler ilâhî olup, peygamberleri İslâm tarafından tanınmaktadır. Nasıl olur da hepsi hakk olan bu dinlerin birinde şarab helâl, diğerinde haram olur? yoksa bu dinlerin tamamımın doğru değil elimizdeki bir rivayete göre “Artık siz (hepiniz) şaraptan vaz geçdiniz değil mi” (110). ayet-i kerimesi nazil oluncaya kadar, Hz. Ömer şarab içerdi. Eğer şarab haram olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Ömer'e hadd cezası uygulardı; uygulamamış olması, şarabın cevazına delalet eder.” Muhammed beni dikkatle dinledikten sonra şöyle dedi: “Haram olan şarab değil, verdiği sarhoşluktur. Sarhoşluk vermeyeni, haram değil, Allah şöyle buyuruyor: “Şeytan, içkide ve kumarda ancak aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister” (111). Eğer şarap sarhoşluk vermeseydi, bu neticeler çıkmazdı. Şarap bu neticeleri intaç ediyor böyle olmasaydı, şarabın sarhoş etmiye- ni haram değil denirdi. Böyle denmemiştir”. Hempher, onu bu şekilde kandıramayınca, şu taktiği uyguladı: “Şarap hususunda Safiyye'ye şöyle dedim: Şeyh Muhammed sana geldiğinde, onu o derecede mest edip kendiden geçir ki, ona şarab içirebilesin!” Ertesi gün Sa-fîyye'yi gördüğümde, ona şarab içirdiğini, hatta onun sarhoş alarak sokağa çıkıp taşkınlıklar yaptığını
  • te'kid etti. Netice olarak diyebilirim ki ben ve Safiyye, Şeyh üzerinde o derecede bir hakimiyet kurdu ki, Sömürge ba-kanı'nın sözlerini hatırladım. Bana bir kerresinde şöyle demişti: “Biz İspanya'yı kâfirlerden (112) şarap ve fesâd'la geri aldık. Bu iki güçle,diğer bütün toprakları da almalıyız” (113). Yukarıdaki satırlarda, İngiliz misyonerler teşkilâtında kadınların ne kadar büyük rol oynadığını gördük. Yine Hempher bu konuda şöyle diyor: “Safiyye, bu mühim işte bana yardımcı oluyordu. Zira Muhammed'i o derecede kendisine aşık etti ki, durmadan mut'a nikahını tazeliyordu. Kısaca, Şeyh'in elinden bütün ihtiyar ve düşüncelerini almıştı” (114) Pohpohlama Siyaseti İngiliz misyonerleri, kandırdıkları Müslümanları her vesileyle övüyor, onların, bulunmaz kimseler olduklarını kendilerine ihsas ediyorlardı. Geleceğin münaka-şasız ve şüphesiz olarak, onların eline geçeceği, onlann herşeye hakim olacağı ve onlann buna layık oldukları telkin ediliyordu. Hempher. Muhammed'e, bütün siyâsî ve dini meselelerin onu beklediğini, ümidini kesmeden-bu günü beklemesini söylüyordu (115). İstedikleri adamlar bu seviyeye gelince, onları uydurma rüya ve yalanlarla istedikleri yöne çekebiliyorlardı. Bu uydurma yalan ve rüyalardan birisini Hempher şöyle anlatıyor: “Bir defasında bu uydurma rüyalardan birini şöyle anlattım: Dün gece Hz. Peygamber (s.a.v.)'i, bir kürsü üzerinde oturmuş ve etrafını tanımıdığım alimlerle çevrili halde gördüm. Birden bire sen geldin. Ve senin yüzünden nurlar fışkırıyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.)', sana hürmeten (!) ayağa kalktı ve yanına yaklaşarak alnından öptükten sonra şöyle dedi: “Ey benim adaşım, sen, dinî ve idarî işlerde benim yerime geçecek olan vârisim-sin!” Sen şöyle dedin: “Yâ Resûlallah, ben ilmimi insanlara açıklamaya korkuyorum!” Hz. peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Korkma sen onlardan daha iyisin!”. Mu-hammed bu yalan rüyalarımı duydukça sevinir ve her gün gelip, yeni rüya görüp görmediğimi sorardı. Ben de onu bu yalan rüyalarla kandırır, dinî görüş ve akidelerini zehirlerdim” (116). Kandırılan Müslümanlar Alimlerden Uzak Tutuluyor Misyoner-casuslar, bu şekilde kandırdıkları Müslümanların, pişman olup tevbe etmemeleri için mümkün mertebe onları ilim çevrelerinden uzak tutarak, kendi tesir alanları içinde bırakıyorlardı. Hempher şöyle diyor: “Gerçek şu ki, onun, ehl-i Sünnet alimleriyle görüşmesini istemiyordum. Çünkü, onların kuvvetli mantık ve muhakemeleriyle tekrar Sünni olması her zaman için variddi. Bundan dolayı onu, ulemâ çevresinden uzak tutmaya gayret ediyordum” (117). Kandırılanlar Takibediliyor İngiliz sömürge bakanlığı elde ettiği Müslümanları başıboş bırakmıyor, onların eski hallerine dönmemeleri-için her fırsatta takip ettirip gerçeği görmemelerini sağlıyordu. Nitekim Muhammed, Basra'dan sonra İstanbul'a gitmek istemiş, fakat İngiltere bütün çabalarını harcayarak buna mani olmuştur (118). Türkiye'ye gitmesine mani olunca o da İran'ın yolunu tuttu. Fakat o İran'a varmadan, onu elde tutmanın bütün imkânları orada hazırlanmıştı. Bu konuda şöyle deniyor: “ona çizdiğimiz çizgiden ayrılmaması için, İsfahan'da görevlendirdiğimiz memurlar, onunla devamlı temas halindedirler; ve Şeyh Muhammed şimdiye kadar, bu çizgiden ayrılmamıştır.” (119). Onu elde tutmak için ne tedbirler alındığı konusunda da şunları okuyoruz: “İki ay sonra Safiyye de İsfahan'a giderek, iki aylık bir mut'a
  • nikâhı daha yaptı. Şi-raz'a gidince, Safiyye onunla gitmedi. Ona bu yolculuğunda Abdulkerim refakat etti. Şiraz'a varınca, Abdül-kerim, Safiyye'den daha güzel ve daha seksi olan bir kadını bularak Şeyh Muhammed'le mut'a nikâhına göre evlendirdi. Şiraz Yahudilerinden olan bu Yahudi genç kadının adı Asiyye idi. Bilmeniz gerekir ki, Abdulkerim, Isfahan Hıristiyanlanndan birinin müstear ismi olup; bu şahıs senelerce İngiltere sömürge bakanlığı adına İran'da faaliyet gösteren memurlardan biridir. Aynı şekilde Asiye de, Şiraz'da İngiltere adına casusluk yapan ajanlardan biridir” (120). Netice Alınıyor Bütün bu çabalann neticesini de Hempher şöyle bağlıyor: Sözün kısası şu ki, bu dört kişinin, yâni. Abdulkerim, Safiyye, Asiye ve bu satırların yazan (Hempher)nın gece gündüz gösterdikleri çaba ve fedâkârlıkların neticesi şudur ki, Muhammed'i Britanya sömürge bakanlığı hesabına çalışabilecek, emre amade bir duruma getirebildi. Artık o bu konudaki bütün mesuliyetleri yüklenecek duruma gelmiştir”(121) Bütün Misyonerler Yaptıklarından Memnun muydular? Bu misyonerlerin hepsinin görevlerini sevdiği, vazifelerini severek yaptıkları söylenemez. Amma dünya menfaati, makam hırsı, korku ve şartlandırılma gibi âmiller, onları bu yolda yönetiyordu. Bunların bir kısmı yaptıklarına utanıyor ilâhî mes'uliyeti duyarak Müslüman oluyorladı (122). Yukarıda bir sürü faaliyetini gördüğümüz Hempher bile şöyle diyor: “İstanbul'da halkın gittiği güzel yolu değiştirmek ve Müslümanları ifsâd ve tefrikaya çalışırken, kendi kendime şöyle dedim: “Acaba Mesîh, benim yaptığım bu kötü işlere cevaz verir miydi?”. Fakat sonra, birdenbire esas görevimi, bana verilen vazifeyi hatırlayarak, bu düşünceden vazgeçtim (123). Misyoner Mr. John'un İslâm Ulemâsı Hakkındaki Düşünceleri Aslında birer ajan olan bu misyonerlerin İslâm âleminde kol gezmelerinde idarecilerin olduğu kadar ilim adamlarının da suçu vardır. Özellikle 19. yüz yılda -bugün için bu zirveye ulaşmıştır- İslâm ulemâsının Avrupa'ya karşı körü körüne ve cahilane bir şekilde hayran oluşu vardır. Haçlı zihniyetini hiç bir zaman unutmayan bu misyoner- ajanlara karşı milleti, hatta Hükûmet'i uyaracakları yerde, kendileri bile bunların tesiri altında kalmışlar, eserlerini onlardan iktibaslarla doldurmuşlardım Elbetteki bunun istisnaları da vardır. Fakat bunlar ne dinlemiş ve ne de dinlenmeye müsaade edilmiştir. İlim yerine papyon kıravat takmak, Fransızca ko-nuşmak,rakı içmek, İslâm'la alay etmek münevverin alâmet-i farikası olmuştur. Avrupa'ya karşı bu aşın tutkunluk maalesef aşağılık duygusuna dönüşmüş ve gerçek şahsiyet kaybedilmiştir. Öyle bir hal olmuş ki, sunduğunuz bir tebliğde, Türkçe, Arapça veya Farsça belge sunuyorsanız, o tebliğ itibar görmez; yok bunun yerine Fransızca veya İngilizce vesika sunarsanız, milletin ağzı açık kalır ve ne enteresan tebliğ” derler. Misyoner-ajan Mr. John bile bunun farkındadır. Bakın ne diyor? “Verese-i Enbiyâ olduklarını iddia eden ulemânızın taksiratı pek çoktur. Bununla birlikte onların intibahı, bizim mazarratımızı mucib olacağından, gaflet-lerine teşekkürler ediyoruz.”Alimler Enbiyânın veresesidir” hükmüne uymaları lâzımdır. Kur'an-ı Ke-rim'de “Allah bir zaman kendilerine Kitab verilenlerden “Onu behemahal insanlara açıklayıp anlatacaksınız, onu gizlemiyeceksiniz” diye te'minât almıştı. Onlar ise
  • o sözü sırtlarının arkasına attılar. Onun mukabilinde az bir menfaati satın aldılar. Müşteri oldukları o şey ne kötüdür!..” (124) ayeti vardır, okumuyorlar”(125) Londra'daki Misyoner Okulu Misyoner yetiştirip organize etmek için sadece cemiyetler değil aynı zamanda okullar vardır. Bu okullada eğitim görüp misyonlarına hazırlanırlar. Bu konuda yine Mr. John şunları söylüyor: “... Mustafa Efendi, bu bahisleri kapatalım da bizim misyonerlik sanatına dair size tafsilât vereyim, daha faydalıdır; Londra'da bir de Misyon mektebi vardır; dışarlarda tahsil edenler, Londra'ya avdetlerinde bu mektebe devam ederek imtihan geçirirler, kazanırlarsa misyoner olurlar, kazanmazlarsa tekrar okurlar misyoner çıkarlar. Misyoner mektebinin en mühim dersi Felsefe-i İse-viyye'dir (İsa felsefesi). Bu derste zayıf olanların misyonerlikte sınıfları aşağı olur.”(126). Misyoner Olmanın Şartları Bu misyoner örgütlerinin düzenli çalışabilmeleri için kabiliyetli elemanlara ihtiyaç vardır. Bunun için her Hıristiyanı misyonerliğe kabul etmezler. Misyoner olabilmek için bir çok meziyetlere sahip olmak gerekir. Bu şartları da Misyoner cemiyetleri ve mektebleri tesbit eder. Bu konuda da Misyoner John şunları anlatmaktadır: “... Misyoner olmak için bir çok şartlar vardır; bu şartların en mühimi Londra'daki Misyon Cemiyeti mektebinde tahsil ile yüksek derecede diploma almaktır. Amerikalı pek çok misyoner olduğu gibi İsveç, Norveç, Alman ve Danimarkalı misyonerler de vardır. Protestanlığın yayıldığı her yerde misyonerler vardır. Amerikalı misyonerler Şark'da ve İngiliz misyonerleri Uzak-Do-ğu'da faaliyettedirler.” (127). Misyoner Gelir ve Şirketleri Şüphesiz ki bu derece geniş faaliyet gösteren bir örgütün malî gelirleri olması lâzımdır. Para olmadan, misyonerler milleti nasıl kandırsın? Onları İstanbul'larda nasıl en üst seviyyeye çıkaracak derecede yetiştirebilsin? Bugün bile, bu misyoner teşkilâtlan en lüks barınaklara ve bol gelirlere sahiptirler. 1968 yılının ocak ayında bazı araştırmalar için Paris'ten Londra'ya geçmiştim. Orada, Ankara İlahiyat Fakültesinde beraber aynı sınıfta okuduğum Amerikalı misyoner Dale ile karşılaştım. Dale, bizimle beraber sadece birinci sınıfı okuduktan sonra ayrıldı. Onu, bu şekilde seneler sonra Londra'da gördüm. Beni evine yemeğe davet etti. Arabasıyla bir iki saatlik yol yaptıktan sonra, ağaçlar arasında bir köşke vardık. Burası Dale'in evi, daha doğrusu Amerikalı misyonerlerin merkezi idi. İçindeki mefruşat ve müçtemilâtı burada sayıp dökmeme lüzum yok. Her türlü konforları yerindeydi. Orada bir kaç misyoner daha vardı. Hepsi Amerikalı. Çoğu Türkçe biliyordu. Elbette ki bu konforu sağlayan, bu kadar parayı bu iş için döken kaynaklar vardı (128). Bu konuda Misyoner John da şunları söylüyor: “... Protestan olan her memlekette misyoner şirketleri vardır. Her şirketin nizâmnâmesi ve idare usûlü vardır. Misyonerlerin her sınıfının maaşları ve ayrıca tahsisatları vardır; namlarına
  • muhavvel,bankalarda paraları mevcuttur. İstedikleri kadar alabilirler.” (129). Vazife uğrunda hayatlarını kaybeden misyoner ailelerini İngiltere Hükümeti, ölünceye kadar mesut ve bahtiyar olarak yaşatmaya ve çocuklarım okutup iş güç sahibi etmeye mecburdur” (130) Misyoner Sınıfları Misyoner sömürgeci örgütler, işlerini düzenli bir şekilde yürütebilmek için, kendi aralarında sınıflara bölünmüşlerdir. Her sınıftaki misyonerlerin vazifeleri başka başkadır. Sıkı sıkı birbirlerine bağlı bulunan bu misyoner sınıfları Londra'daki Misyon Cemiyeti tarafından idare edilir. “İngiliz misyonerler dört sınıftır: 1. Birinci sınıfı ve en büyükleri, mürşidlerdir; bunlara profesör denilir. 2. İkinci tabakası, misyonerler, 3. Üçüncü takımı ise misyoner muavinleri, 4. Dördüncü kısmın da gönüllü talebe cemiye-ti'dir (131) Bu sınıfı “Students volunteer Missionary society” diyorlar. Bir de, ayrıca Misyoner Kadın Cemiyeti veya şirketi vardır ki bu şirket asıl İngiliz Misyon Şirketinin bir şubesidir. Her sınıfın dereceleri vardır” (132). Yemen'de Faaliyet Gösteren Bazı İngiliz Misyonerleri Böyle sınırlı bir araştırmada, şüphesiz bütün misyoner faaliyetlerinden ve misyonerlerden bahsetmek imkânsızdır. Bunun için sadece misâl olmak üzere, Yemen'de faaliyet gösteren bir ikisinden söz edeceğiz. İngiltere'nin Yemen'le teması, 17. yüzyıl başlarına kadar iner. (133) Fakat İngilizlerin bu bölgeye askerî kuvvet göndermeleri, 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyılın başlarına tesadüf etmektedir (134). 1839 yılında Aden'i işgal eden İngiltere, yavaş yavaş tesir alanını genişletmeye çalıştı.Bazen askerî hareketlerle işgal ettiği topraklan genişletiyor, bazen de, çok ucuz fiyatlarla yerli Şeyhlerden toprak satın alıyordu. İngilizleri iyi karşılayan bazı şeyhlerin topraklarını onlara hediye ettiklerini bile görüyoruz. (135). İngilizler bu amaçla, “Arap kıyafetine bürünerek, Arapça konuşarak,onları aldatıp bağımsızlıktan söz ederek; fakat her şeyden evvel, kendi adalarının çıkarlarını göz önünde tutarak çalıştılar” (136). Bu gayeleri için de, yukarıda dediğimiz gibi, asıl hüviyetlerini gizleyen, bilim adamı kılığındaki misyonerleri kullandılar. Yemen'de faaliyet gösteren İngiliz misyonerlerinin hepsi, Londra'daki Protestan Misyoner Merkezi tarafından yönetiliyordu. G. WAYMAN BURY (Abdullah Mansur) İngiliz Protestan Misyoner Cemiyeti'nin, Osmanlı Devleti'ne karşı Yemenlileri isyana teşvik etmesi için Yemen'e gönderdikleri misyoner-ajanlardan birisi, G. Wayman Bury, veya Müslüman kılığına girdikten sonra aldığı isimle, Abdullah Mansur'dur. “W. Bury, Yemen'e gittikten sonra bir muhtedi kılığına girerek, Abdullah Mansur adını almış ve Arap kabilelerinde fitne-fesada başlamıştır (137). Nitekim Bury, Menâhada bulunduğu sıralarda, geceleri bir çok mektup yazdığı, Yemen haritalarını çizdiği ve stratejik bölgeler hakkında Londra'ya bilgi gönderdiği öğrenilmiş ve oradan uzaklaştırılmıştır (138). Mr. Bury, Yemen'den Londra'ya döndükten sonra, Arabia Infelix or the Turks in Yemen (London, 1915) adı altında bir kitap yazmış, hatıra ve faaliyetlerinin bir kısmını bu kitapta neşretmiştir. Abdullah Mansur, adı geçen kitabında (139) Yemen Valisinin toplantılarına dahi nasıl
  • katılmayı başardığını uzun uzadıya anlatır. G. W. Bury'nin ifadesine göre, onun ve bütün misyo nerlerin Yemen'deki merkezleri Hudeyde idi (140). Mr. WAVELL (HACI ALİ) Bu şekilde esrarengiz olarak Yemen'e giden ve orada Osmanlı makamlarını meşgul eden misyoner turisler-den birisi de Mr. Wavell adındaki casustur. Mr. Wavell'ın gizli olarak Yemen'e gönderildiğini bizzat misyoner meslektaşı ve biraz önce kendisinden bahsettiğimiz, G. Wyman Bury söylemektedir. Bury, Wavell, misyoner Harris gibi kıyafeti değiştirilerek Yemen'e gönderilen ajan diye bahsetmektedir (141). Hacı Âli takma adıyla Yemen'e giden Mr. Wavell, misyonerlerin merkezi olan Hudeyde'ye inmiştir. Durumundan şüphelenen Osmanlı makamları San'a'ya gidişini yasakladıkları halde, o gizlice San'a'ya kaçmış ve orada bazı faaliyetlerde bulunmuştur. San'a'da yakalanan Wavell, emniyet altında tekrar Hudeyde'ye yollanmak istenince, anlaşılmaz bir şekilde ortadan kaybolmuştur. Uzun araştırmalardan sonra tekrar bulunan Wavell, yerli halk gibi yüzünü boyamış, belinde bir peştemal ve elbiseleri altında bir fişeklik taşıyordu. Üzerinde yapılan aramada, iki pasaport çıkmış; bunlardan biri İngiliz Hariciyesi tarafından verilen ve Arthur Bengual'a ait pasaport, diğeri de Marsilya'daki Osmanlı Konsolosluğundan, Zengibarlı Ali b. Muhammed adına verilmiş pasaporttur (142). Wavell'ın kendi ifadesinden, İgiliz ordu- sunda çalışan bir subay olduğu anlaşılmış ve Hudey-de'deki İngiliz Konsolosluğuna teslim edilmiştir. DEĞERLENDİRME Şeytan'ın Adem (a.s.)'a secde etmemesiyle birlikte bir mücadele başlamıştır. Bu mücadele de, Allah yolunu seçen Hakk yolcularıyla, Şeytan yolunu seçen batıl sâlik-leri arasında asırlar boyu sürüp gelmiş ve de sürüp gidecektir. Tahrip grafiğinin yan çizgileri ise, yakından veya uzaktan; doğrudan veya dolaylı olarak bu mücadeleyle ilgilidir. Şurası üzücü ve fakat gerçektir ki, grafiğin batıl cephesini teşkil eden sınıf, genellikle mütagallibe olmuştur. Karşı cephe ise devamlı olarak büyük veya küçük çapta mücadele vermiş, Hakk'ı galib kılmaya çalışmıştır. Müteğallibe sınıf, iktidarı elinde bulundurduğu için, maddî varlığa yani paraya hakim olmuş ve bu yeni silahla karşı sınıfı ya ezmiş veya asimile etmiştir. Bu iki cephenin böyle gelişen mücadelesi, finans itibariyle Kapitalizmi doğurmuştur -Sosyalizm veya Komünizmi de pür madde ile ilgili olduklarından, Kapitalizmin, diğer deyişle Materyalizmin başka varyantlarından ibarettir-. Karşı cephede ise, madde (para veya onun köleleri) ikinci plâna atılarak maneviyyât birinci plâna alınmıştır. Bu cephede gaye, Allah'ın istediği gibi yaşamayı te'mindir. İnsana taalluk eden her şey bunun için birer vasıtadır. İnsanoğlu, umumen iki esas şeye maliktir. Bu mülkiyet madde ile ilgili olduğundan insanın tasarrafu altındadır. Bunlardan biri can (nefis), diğeri ise mal-dır.Her insan fiziki itibariyle, vücudu yani canı üzerinde tasarruf sahibidir. Onu istediği gibi kullanır. İsterse meyhanede onu alkole boğarak öldürür, isterse onu Allah'a feda ederek yok eder, şehid olur. Kaçınılmaz olanı şudur ki, bu can denen şeyin -istemesek de- son durağı ö-lümdür. Can denen nesne yaratılalı beri, insanoğlunun kâh aklına, kâh duygularına hizmet etmiştir. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, insan, kendi canına sahiptir, onu dilediği gibi kullanır. İnsanın tasarrufu altında olan ikinci şeyi ise malıdır, dedik. Bunun içine çoluk-çocuktan, tarlaya kadar olan her şey girer. Bunlardan da dilediğini yapma ihtiyarına sahiptir. Bunun dışında da başka birşeyi yok-tur.böyle olduğu için, Allah, insanın bu iki değeri ile mü-
  • cadelesini istemektedir: Canıyla ve malıyla Allah'ın hükmünü ikâme etmeğe davet edilmektedir. Allah, şöyle buyuruyor: Şüphesiz ki Allah hak yolunda (savaşarak düş- manları) öldürmekte, kendileri de öldürülmekte olan müminlerin canlarını ve mallarını -kendilerine cennet vermek mukabilinde satın almıştır.” (Tevbe suresi.] O halde, görünüşte sahib olduğu muziki şey, can ve mal, sadece Allah yolunda savaşmak için, mücadele için, yine Allah tarafından verilmiştir. Bu mücadele cephele- rinden birinin liderliğini Peygamberler veya onların izinde olanlar, diğerinin ise tâğutlar yapmıştır. Bu mücadelede, Allah yolcularının ücreti, şehadet mukabili cennet; tağut hempalarının acreti ise, makamlara gelmek için Allah'la mücadele, dünya sefahati ve para veya para aletlerine mukabil dünya refahı ve sonunda Cehennem... Tağut yolu, madde ve para olduğundan, bu yolda gidenler bunlara sahip olmak isterler. Belli bir sınıfı müreffeh yaşatmak için bütün insanlığı kurban etmekten çekinmezler bu tağut izleyicileri! Bunun en bariz misâli, tarih öncesinden bugüne, Peygamberlerin ve insanlığın düşmanı olan, saadetlerini insan kanıyla yoğuran Yahudilerdir. Allah'ın hükmünü ikâme eden en son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) dir. On beş asırdan beri de onun yolunda -bazan yok denecek kadar az bile olsa- gidenler, Tağut'la veya onun izinde olanlarla mücadele halindedirler. Bidayetten beri bu dava -ki buna İslâm diyoruz- Yahudiler olsun Hıristiyanlar olsun, kıyasıya mücadele etmişlerdir. Haçlı seferleriyle devam eden bu tağut ideolojisi, günümüzde Lübnan Afganistan katliamı ile sergilenmektedir. Hakk'la mücadele, her zaman silâhla olmamıştır. Silâh imkânı bulamayınca, fitne-fesad yolunu seçmişlerdir. Bu son metodu uygulayanlar ise, misyoner-casuslardır. Bu küçük çalışmamızda, bunlardan biri olan misyoner faaliyetlerinden söz ettik. Aslında binlerce olan bu müfsidlerin sadece bir kaçından bahsettik. Bizzat kendi ifadelerinden anlaşıldığı gibi, esas gayeleri, İslâm'ı ortadan kaldırarak, İslâm alemini sömürge haline getirmektir. Bunu için onlar yönünden her vasıta meşrudur. Artık şunu görmezlikten gelmiyelim ki, İslâm dünyasının bugünkü feci durumu, bu fesâd yuvalarının faaliyetleri sayesinde olmuştur. Reagan Londra'da bir Haçlı Seferi ilân etti ve Lübnan gitti. Herbiri bir diğerinin düşmanı olan İslâm dünyasının her köşesinde muhtedi kılıklı müfsid misyonerlerin olmadığını kim garantiler? İçimizde bir sürü Abdullah, İbrahim, Ali'ler, Safiy-ye'ler, Asiye'ler, vardır ki, esas isimleri Christian, John, Margarette, Reagan, Paul, Elisabeth'tir... Bizzat yaşadığımız şu hadise, oldukça manidardır: 4 mayıs 1985 günü Bayburt'a, bir konferans için gitmiştim. Bir ara caddede bana birisini tanıştırıp, “Hocam bu Almandır, Müslüman olmuş; adı Ala-addin!” dediler. Ben de o zaman yanımdakilere -belki bu konuda fazla hassas oluşumdandır- bunlara çok dikkat edin; bunların çoğu Batı emperyalizminin misyoner casuslarıdırlar” demiştim de, arkadaşlar beni yadırgamışlardı. Olaydan iki ay sonra elime gecen bir mecmuada (Avrupa'da Hicret, l mayıs 1985, Köln-Batı Almanya), Bayburt'ta tanıştığım Alaaddin hakkında şu dehşet verici haberi okuyorum: “Almanca, İngilizce, Türkçe ve Kürtçe'yi iyi bilmektedir. Devamlı sarık ve cübbeyle dolaşmaktadır. Video'dan öğrendiği zikr metoduyla zikr öğretiyorum diyerek Müslüman teşkilatlara girmektedir. Muskacılık yaptığı da bilinmektedir” Ludwigshafen, Mannheim, Baden-Württemberg eyaleti, Tübingen,Reutlingen, Nagold veHeidenheim'da Müslüman teşkilatlara bir buçuk yıldan beri girip çıkmıştır. En son Brucksal teşkilatında devamlı Müslüman gençlerle ilgilenmek istemesi ve cemiyetin içinde kal mak için ısrar etmesi ve bazı hareketleriyle, hakkında mevcut şüpheleri arttırmış ve sıkıştırıldığında “Ajan” olduğunu ve bir buçuk yıldır abdestsiz namaz kıldığını
  • da itiraf etmiştir. Polise teslim edildiğinde polis babasıyla telefonda görüşmüş, daha önce öldü dediği babasının hayatta olduğu da ortaya çıkmıştır. Reutlingen ve Brucksal teşkilatlarında kendisine verilen iki odada yapılan araştırmada çok sayıda seks mecmuaları, seks hapları, gaz tabancası v.s. ele geçirilmiştir. Reutlingen'de kumar oynarken kıyafetiyle dikatti çekince “Sen kimsin?” sorusuna “Ben Fatih Camii İmamı Yaşar'ım” demiştir. Hangi teşkilata gelirse içeri alınmasın” Allah'ın emrine uyarak bunları kedimize hakim kabul etmiyelim. Allah'ın bütün insanlığa olan şu emirleriyle bitirelim: “Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir” (Mâide suresi, 44). “Ey imân edenler, Yahudileri de, Nasranîleri de kendinize yâr (ve üstünüze hâkim) edinmeyin. Onlar (ancak) birbirlerinin yaranıdırlar. İçinizden kim onları dost (ve hâkim) edinirse o da onlardandır. Şüphesiz Allah o zâlimler güruhuna muvaffakiyet vermez” (Mâide sûresi, 51). (2) Bu konudaki ayrıntılar için bk. ihsan Süreyya Sırma, Osmanlı Devletinin Yıkılışında Yemen İsyanları, istanbul, 1980, s. 73 vd. (3) Paul Emile Botta, Relation d'un voyage dans le Yemen, Paris, 1880, s. 62. (4) Ay. es.s.115. (5) Claudie Fayein, Jules Barthoux, Üne Prançaise au Yemen, bk. Cornptes Rendus Mensuels de I'Academie deş Sciences Coloniales, c. 15, Paris 1955. s. 485. (6) Ay. es. s. 483. (7) Ay. es. s. 484. (8) M. Emin Paşa, Yemen kıt'asınm ma'mûriyetine ve daima âsâyişdc bulunmasına dair tcdâbir, el. yaz. istanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, no: TY4615, s. 2b, 4a,7a; P.E. Botta, a.g.e. s. 38; Mu-hammcdHilâl, Hıttay-ı Yemâniyye hakkında Ma'lûmât, el. yaz. istanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, no: TY6622, s. 3b-4a; Gaston Rouet, LaQucstion du Yemen, bk. Qcstion Diplomatiques et Colonia-les, Paris, 1910, c. 29, no: 316, s. 490; YM. Goblet. La Rcvolte au Yemen, leş tendenccs separatiestcs des Arabcs et leur prctention de fonder un Emirat Indepcndant, Lc Tour du monde, Paris, 1911, c. 17. s. 61; Barbi-de de Meynard,, Notic surl'Arabie Meridionale d'apres un documant türe, Publieation de I'Ecole des Langues Orientales Vivanles, no:9, Paris, 1883, s. 93. (9) Alfred Bardey.Rapport sur le Yemen, bk. Bulletin de Geog-raphie Historique et Döscriptive, c. 29, no: 4, Paris, 1899,s. 38. (10) Victor Berard, Le Sultan, I'Islam et leş Puissances, Paris, 1907, s. 16. (11) P.E. Botta , a.g.e.s. 121 (l 2) Ay. es. s. 151. (13) (T.C. Hariciye Arşivi Siyasi, no: 555, Dosya: 2295). (14) Bk. Hıttay-ı Yemaniyyeye dair layiha, Başbakanlık Devlet Arşivi Yıldız tasnifi, Kısım no: 14, Evrak no: 437, Zarf no: 126, Karton no:9. (15) Başbakanlık Devlet Arşivi, Yıldız Tasnifi, Kısım no: 14, Evrak no: 88/26, Zarf no:88, Karton no: 12. (16) Milli Gazete, 31 Mayıs 1985 (l7) Kaptan Mustafa Bey'le misyoner Mr. John'un nasıl tanıştıkları hakkında bilgi için bk. Ahmed Hamdi, Alem-i İslâm ve İngiliz misyonerleri İngiliz misyoneri nasıl yetiştiriliyor, İstanbul, 1334, s. 16 vd. (l8) Halid b. Bermek hakkında bilgi için bk. İbnu'1-Esîr, el-Kâmil fı't-târih, Beyrut, 1965, V, 138,363, 386, 397, vd; VI, 8,15,16; İslâm Ansiklopedisi, Bernekîler maddesi. (19) Nubi kuzey-doğu Afrika'da, Asuan (Mısır) ile Hartum (Sudan) arasındaki bölge. (20) O zamanki on lirayı şimdiki kurlara göre hesap edecek olursak, yüz bini çok aşar. (21) Hicrî 6. senenin Zilkade ayında Hz. peygamber (s.a.v.) yanında 700 sahabisi olduğu halde, savaşa niyetli olmadan, sadece Umre yapmak ü/ere Mekke'ye hareket etti. Aslında bu siyâsi bir taktikti. Zira Resûlullah (s.a.v.), kendileriyle savaş halinde oldukları Mekkeli-lerin, umre yapılmasına kolayca izin vermeyeceklerini biliyordu. Ama buna rağmen, Mekkelilere Müslümanların gücünü göstermek istiyordu. Nitekim sonuç o şekilde oldu. Kureyş, Müslümanların umre yapmalarına izin vermedi. Ancak, Mekke varoşlarına kadar gelmiş olan ve her an yok etmeye çalıştıkları Müslümanlara savaş açmaya da cesaret edemediler. Yapılan görüşmelerden sonra Müslümanlarla Mekke şehir devleti arasında Hudeybiye antlaşması yapıldı. (22) Bedir vak'ası, Hicrî II. senenin Ramazan ayında Medine'ye yakın, Bedir denen bir mevkide, İslâm ordusu ile
  • Mekkeli müşrik ordusu arasında yapılan savaşın adıdır, İslâm'da yapılan ilk büyük savaş ve büyü zaferdir. 300 kişilik İslâm ordusu, 1000 kişilik kâfir ordusunu mağlub etmiştir. (23) Ahmed Hamdi, a.g.e. s. 19-27. (24) Ay. es. a. 28. (25) Sözkonusu yazma, Erzurum Atatürk Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, Seyfettin Özeğe bölümünde, K. 18669 numarada olup, 138 sahifeden ibarettir. Bir defter halinde olan yazmanın kapağında mustansihin şu ibaresi mevcuttur: “İşbu defter Bahriye kaim makamlarından merhum Mustafa Bey'in sergüzeşti esnasında kendi yazısiyle yazıp, muahharen metrû-kâtı meyânında zuhur eden defterlerden aynen istinsah edilmiştir. Eylül, 1323.”. Bu kitabın yazılmasına sebep olan hadiselerin, hicri 1274 senesinde cereyan ettiğin, yine yazmanın kapağında bulunan “târih-i vak'a, 1274 sene-i hicri” ibaresinden anlıyoruz. (26) Let Hause'un, meşhur lügatçı Redhause olma ihtimâli kuvvetle muhtemel. Zira ileride göreceğimiz gibi, adı geçen zat, bir Osmanlıca lügat hazırlamıştır. (27) Yazma, s. 2-3. (28) Yazma, s. 4. (29) Yazma, s. 4. (30) Yazma, s. 5. (31) Yazma, s. 6. (32) Yazma, s. 7. (33) Yazma, s. 11. (34) Yazma, s. 12. (35) Yazma, s. 13. (39) Yazma, s. 23-24. (36) Yazma, s. 14. (37) Yazma, s. 18-19. (38) Yazma, s. 20. (41) Yazma, s. 39-41. (40) Yazma, s. 26-29. (42) Yazma, s. 51-56. (45) Ay. es. s. 29-30. (46) Adı geçen yazma, s. 108. (43) Yazma, s. 66-73. (44) Ahmed Handi, a.g.e. s. 28, 70. (47) Yazma, s. 111. 44 (48) Yazma, s. 113-118. (49) Yazma, s. 119423. (50) Yazma, s. 123-129. 52 (51) Yazma, s. 129-149. (52) Ay. es. s. 31. (53) Ahmed Hamdi, ay. es. s. 40. (54) Potinkers, bu sözüyle, Avrupanın saadet ve ilerlemesini Misyoner teşkilâtının sağladığını söylemek istiyor. (55) Bu sözler konuşulduğunda, Osmanlılar Tanzimatı yaşıyorlardı ve Avrupalılaşma hareketleri hızlanmış durumdaydı. Bu kadar sene geçti ne değişti? (56) Maalesef bu misyonerin dediği oldu. Avrupa'nın ahlâksızlığı alındı, ilmine yanaşılmadı. (57) Sultan II. Mahmud (1808-1839). (58) Burada Misyoner Potinkers'e şunu sormalı “Mademki bizim şalvarlar sizin pantolonlarınız dan daha sıhhidir, niçin pantolon yerine şalvar giymiyorsunuz? Bize istediğiniz iyilikleri neden kendinize tatbik etmiyorsunuz?” (59) Kur'an-ı Kerim, Al-i îmrân sûresi, 21. Ancak bu ayet-i kerime, sadece Yahudileri değil Hıristiyanları da içine almaktadır. Çünkü onlar da Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlardı. (Bk.Elmalılı Hamdi Ya-zır, Hak Dini Kur'an Dili, istanbul, tarihsiz, ü, 1067). (60) Misyoner Potinkers, Yahudiler aleyhinde bu sözleri sarf ediyor amma, İsrail Devletinin kuruluşuna en fazla yardım eden devlet İngiltere olmuştur. (61) Zavallı Potinkers Sağ olsaydın da görseydin. Müslümanların ihmâlinden, Hıristiyanların da teşvik ve yardımlarından güç alan Yahudilerin nasıl İsrail'i kurduklannı,senin dediğin gibi bütün dünyanın başına nasıl belâ olduklarım müşâhade etseydin. Ne Kudüs'ü kendilerine kıble sayan Hıristiyanlar ve ne de Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Mi'rac durağı olan Kudüs'ü kutsal sayan Müslümanlar Kudüs'e sahib olamadılar. (62) Potinkers Haçlı Seferlerini unutmaya çalışıyor. Bugün bile devam eden Haçlı faaliyetleri dururken, nasıl olur da “ma sebeke”miz yoktur denir? Amerika Reisicumhuru Reagan bugün dahi Haçlı savaşı ilân etmekten çekinmiyor. Bütün bunlar potinkers'in ne kadar gayr-ı samimi olduğunu ortaya koyuyor.hıristiyan dünyası ile Yahudiler birleşerek Lübnan'ı harabeye çevirdiler.binlerce çocuğu diri diri yaktı-lar.Bu mu Hıristiyanların “Yahudi düşmanlığı”? Kur'an-ı Kerim ne güzel buyurmuş: “Ey imân edenler, Yahudileri de Hıristiyanları da kendinize dost
  • (ve üstünüze hâkim) edinmeyiniz. Onlar (ancak) birbirinin yaranıdırlar, içinizden kim onları dost (ve hâkim) edinirse o da onlardandır. Şüphesiz Allah o zâlimler güruhuna muvaffakiyyet vermez” (el-Mâide sûresi, 51). (63) Potinkers, Mustafa Bey'i kandırmak için böyle söylüyor. Yoksa Kur'anda Hıristiyanların da Yahudiler gibi Allah yolunda olmadıklarına işaret eden bir çok ayet-i kerime vardır. (Bk. el-Mâide sûresi, 51). (64) Ahmed Hamdi, a.g.e. s. 42. (65) Bk. Hâtırât-ı Hampher, Casus-ı İngilisi der memâlik-i İslâmî, Farsça tercümesi, Dr. Muhsin Müeyyidi, Tahran, 1361, s. 87. (66) Ay. es. s. 70. (67) Hatırât-ı Hempher, s. 71-72. (68) “Hepiniz, toptan sımsıkı Allah'ın ipine sanlın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah'ın, üzerinizdeki ni'metini düşünün. Hani siz (birbirinizin) düşmanları idiniz de O, kalblerinizi (İslâm'a ısındırıp) birleştirmişti, İşte, O'nun bu ni'meti sayesinde din kardeşleri olmuştunuz ve yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı.İşte Allah size ayetlerini böylece apaçık bildiriyor.Tâki doğru yola eresiniz” (Kur'an, âl-i îmrân suresi, 103). (69) “İlmi aramak, her erkek ve kadın müslümana farzdır” (Hadis). (70) “Rabbimiz, bize dünya'da da, Ahiret'de de iyilik ver; bizi Cehennem azabından koru” (Kur'an, Bakara Sûresi, 201). (71) “Onların işleri aralarında müşavere iledir” (Kur'an, şûra sûresi, 38). (72) Hâtırât-ı Hempher, s. 72-73. (73) Hz. Peygamber (s.a.v.)'in vefat etmeden bir kaç dakika önce yaptığı vasiyyetleri arasında. Yahudi ve Hıristiyanların Arap yarımadasından kovulması da yer alıyordu. (74) “Kim güzel bir sünnet koyarsa, ona iki sevap vardır: biri, koyduğu o sünnetten, diğeri de o sünnetin tatbik edilmesinden” (Hadis). (75) Hâtırât-ı Hempher, s. 73-76. (77) Kur'an-ı Kerim, Şu'arâ sûresi, 79-81. (80) Hâtırât-ı Hempher, s. 9. (81) Ay. es. s. 15. (78) Kur'an-ı Kerim, Nisa sûresi, 34. (79) Hâtırât-ı Hempher, s. 76-79. (86) Kâfirlerden, Müslümanlar kastediliyor. (87) Hâtrât-ı Hempher.s. 13. (88) Gustave le Bön, Prenmieres Cons6quences de la Guerre, Paris, 1916, s. 250-251. (82) Ay. es. s. 42. (83) Ay. yer. (84) Hâtrât-ı Hempher, s. 31. (85) Ay.es.s. 32. (94) Ay. es. s. 23. (95) Hâtırât-ı Hempher, s. 1. (96) Ay. es. s. 27. (89) Hâtırât-ı hempher, s. 13. (90) Ay. yer. (91)Ay.es. s. 14. (92) Ay es. s. 7-8. (93) ay. es. s. 45. (100) Hâtırât-ı Hempher, s. 40 (101) Ay. es. s. 41. (97) Ay. es. s. 9. (98) Ay. es. s. 11. (99) Hâtırât-ı Hempher, s. 11. (104) Hâtırât-ı Hempher, s. 46. (102) Ay. es. s. 41. (103) Ay. yer. (109) Hâtırât-ı Hempher. s. 43. (110) Kur'an-ı Kerim, mâide sûresi, 91. ayetin sonu (105) Kendini Ebû Hanife'den üstün sayan bu adam, daha Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bütün savaşlarının tedafü'î olmadığını bilmiyor. Burada, kâfirlerle savaşa söz ve hareketle cevaz veriyor: fakat Müslüman Osmanlı Devleti'ne karşı cihâda (silahla) da fetva veriyor! Bu ne mantık? Kafirlerle silâhlı değil, sözlü cihâd; Osmanlı'ya karşı da silahlı cihad yapılmasına cevaz verilecek (106) Hâtırât-ı Hempher, s. 41-42. (107) Ay. es. s. 42. (108) Ay. es. s. 43.
  • (111) Kur'an-ı Kerim, Mâide sûresi, 91. ayetin başı. (112) Müslümanlar kastediliyor. (113) Hâtırât-ı Hempher, s. 45. (114) Ay. es. s. 47. (115) Hâtırât-ı Hempher, s. 47. (116) Ay. es. s. 48. (117) Ay. es. s. 57-58. (118) Ay. es. s. 57. (119) Hâtırât-ı Hempher, s. 62. (120) Ay. es. s. 63. (l21) Ay. yer. (l22) Ay. es. s. 25. (124) Kur'an-ı Kerim, Al-i Imrân, 187. (125) Ahmed Hamdi, a.g.e. s. 34. (126) A. Hamdi, a.g.e. s. 69. (123) Hâtırât-ı Hempher, s. 17. 92 (127) Ay. yer. 94 (128) Ben Paris'e döndükten sonra, Misyon Cemiyeti, yukarıda adı geçen Dale'i görevlendirmiş olacak ki, o da Paris'e geldi ve bir sene boyunca, hiç aksatmamak şartıyla, beni Hıristiyanlaştırmak için, her pazar günü talebe yurduna gelerek bana Hıristiyanlığı anlattı. Fakat sonunda, “ben müslüman olmadan döneyim” dedi ve benden ayrıldı. Adı geçen Dale Rhoton, çalışmalarına devam etmiş; hatta bu konularda Samiha Ayverdi ile karşılıklı yazışmalarda bulunmuştur. Bu mektuplarda, Dale Rhoton, faaliyetlerinin propagandasını yaparken, Samiha Ayverdi de, yollarının yanlış olduğunu kendilerine göstermek istemiştir. (Bk. Samiha Ayverdi. Misyonerlik Karşısında Türkiye, İs-tanbul, 1969, s. 70 vd.). (129) A. Hamdi, a.g.e. s.70. (l30) Ay. yer. (131) Hatırlanacak olursa, bundanl5-20 sene önce Amerika, Türkiye'ye “Banş gönüllüleri” diye bir sürü güya öğretmen göndermişti. Aslında bunların her biri bir misyonerdi. Nitekim onlar ayrıldıktan hemen sonra Türkiye'de anarşi başladı. Bunları görmezlikten gelmiye-lim artık!.. (132) A. Hamdi, ay. es. s. 70. (133) Bu konudaki ayrıntılar için bk. ihsan Süreyya Sırma, Yemen isyanları, (134) Ay. es. s. 88. (135) Ay. yer. (136) Alfred Fabre-Luce, Deuil au Levant, Paris, 1950,S. 252. (l 37) A. Hamdi, a.g.e. s. 9 vd. (138) î. Süreyya Sırma, Osmanlı Devletinin Yıkılışında Yemen İs-yanlan, s. 95. (139) s. 190 vd. (140) G.W. Bury, ay. es. s. 192. (141) G.W. Bury, a.g.e. s. 180. (142) T.C. Hariciye Arşivi, Siyasi, no: 555 Yukarıda resmi görülen 1963 doğumlu olman Dirk Heinrich Weschke (Ala-addin EL- SERİF) adıyla Müslüman teşkilatlara sızmaya çalışmaktadır.