Your SlideShare is downloading. ×
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Kuba guncesi ulas_basar_gezgin
Upcoming SlideShare
Loading in...5
×

Thanks for flagging this SlideShare!

Oops! An error has occurred.

×
Saving this for later? Get the SlideShare app to save on your phone or tablet. Read anywhere, anytime – even offline.
Text the download link to your phone
Standard text messaging rates apply

Kuba guncesi ulas_basar_gezgin

1,451

Published on

Küba'da Bir Gezgin: Küba Güncesi

Küba'da Bir Gezgin: Küba Güncesi

0 Comments
0 Likes
Statistics
Notes
  • Be the first to comment

  • Be the first to like this

No Downloads
Views
Total Views
1,451
On Slideshare
0
From Embeds
0
Number of Embeds
0
Actions
Shares
0
Downloads
15
Comments
0
Likes
0
Embeds 0
No embeds

Report content
Flagged as inappropriate Flag as inappropriate
Flag as inappropriate

Select your reason for flagging this presentation as inappropriate.

Cancel
No notes for slide

Transcript

  • 1. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 0 Küba’da Bir Gezgin Küba Güncesi Temmuz 2012 Dr. Ulaş Başar Gezgin
  • 2. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 1 (1) Küba’dan İlk İzlenimler 28 Haziran 2012, Havana, Küba Panama’dan kalkan uçağım, Küba’ya varıyor. Uçakta birçok Arjantinli olduğunu unutmadan belirteyim. Copa Havayolları’nın hizmeti, iyi değil; ama sonuçta, bu, uzun bir yolculuk da değil. Üstümdekileri çıkarıp çantaya koyuyorum. Artık Şili’nin soğukları geride kaldı. Sıcak mı sıcak bir ülkedeyim. Kısa kolluyum artık. Meraklıyım. Benden önce Küba’ya gitmişlerin anılarını dinledim, okudum; buraya gelmeden önce. Yine de heyecanlıyım. Hep merak etmişim Küba’yı; lise yıllarından beri... Olumlu beklentilerle doluyum. Havaalanının girişini çok modern buluyorum. Küba vizesi nasıl oluyor? Küba’ya uçtuğunuz havayolu, 20 Dolar’a bir form veriyor. Onu dolduruyorsunuz. Bir form da, Küba’ya varmadan, uçakta veriliyor. Bu, ücretsiz. Formlar, çok kısa. Öyle, mali durumdur falancadır filancadır yazılmıyor. “En kolay alınan vize” diyebilirim. Havaalanında bu iki form gösteriliyor. Görevli, damgayı, pasaporta değil; bu formlardan biri olan turist kartına basıyor. Şimdi sıra bekliyorum damga vurdurmak için. Kuyruk, upuzun. Beklerken, birden bir havaalanı polisi musallat oluyor. Yüzlerce insan arasından beni seçip “güvenlik kontrolü yapacağım” diyor. Böylece 1 saat boyunca katlanmak zorunda olduğum suçlu/ajan muamelesi başlıyor. Polis, ne desem, daha da kuşkulanıyor. Tavırlar, hiç de uygar değil. “Ne diye geldin Küba’ya?” diye soruyor. Başka ülkelerde, daha fazla turist gelsin diye prosedürü kolaylaştırırlar; burada tam tersi. Gezmeye geldiğimi söylüyorum, inanmıyor. Bu kez tutturuyor, “İspanyolca’yı nerede öğrendin? Türkler İspanyolca bilir mi?” Oradan da, gizli görev amacıyla İspanyolca öğrenip Küba’ya gönderildiğim sonucu çıkaracak herhalde. Kaç dil bildiğimi soruyor. Söyleyince daha da kuşkulanıyor. Ajanlar, çok dil bilir ya. Mesleğimi soruyor; söylüyorum, pasaportumda “akademisyen” yazıyor. “Sen “mesleğim şu” diyorsun ama pasaportunda başka yazıyor” diyor. Haydi, bir de onu anlat. “Nereden geldin?” Anlatıyorum. Yine kuşkulanıyor. Ajanlar, ülke ülke dolaşır ya, ben de ülke ülke dolaşıyorum. Sonra pasaportumdaki Asya vizelerini görüyor. Hah, işte bu, onun için ajan olduğumun kanıtı. “Yav niye benimle uğraşıyorsun; yüzlerce kişi arasından niye beni seçtin?” diyorum; “rutin bir kontrol. Polise saygılı ol” diyor. Çok sinirleniyorum. Gerisin geri gideceğim Küba’dan. “Orta Amerika ülkelerinde en çok neyi sevdin?” diyor. “Dedim ya, gitmedim Orta Amerika’ya. Panama’dan aktarmalı geldim, o kadar.” Aklınca, gizlice başka ülkelere gittiğimi, pasaportumda bu ülkelerin vizelerinin olmadığını kanıtlayacak. “E peki ne diye geziyorsun Latin Amerika’da?” “Sanat” diyorum, “edebiyat” diyorum, “müzik” diyorum, birkaç yazarın adını verip “bunları çok severim” diyorum. Sonunda, beni özel taraftan geçirtiyor, sıra beklemeden. Her gelene yapıldığı gibi, fotoğrafım çekiliyor. Havana’da kalacağım adresi de alıyor beyefendi, ne olur ne olmaz diye. Bitiyor mu? Yo, bitmiyor. Bu polis, diğer polise haber vermiş. Damgadan sonra da, suçlu muamelesi sürüyor. Pasaporttaki vizelere bakıyorlar bir daha ve bir daha. Bavulumu alıyorum, geçip gideceğim. Bu kez de, “sizi şöyle alalım” diye ayırıyorlar beni. Çantalarımı tek tek didik
  • 3. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 2 didik arıyorlar. Kirli çamaşırlarıma kadar açıp bakıyorlar. Zaten bir sürü köpek var çevrede; onlar da uyuşturucuya bakıyor. Herşeyime ama herşeyime bakıyorlar. Ve bakarken, herşeyi tek tek dışarı çıkarıyorlar. Belge dosyama özel ilgi var. “Ajan mıyım” diye olacak, ayrıntılı inceliyorlar. Dosyayı götürecekler bir yerlere, birileri bakacakmış. İzin vermiyorum, “belge kaybolur” diyorum. Diğer polisi çağırıyorlar, gelip belgelere bakıyor. Belge de ne yani, Vietnamca birkaç belge, dil sınavı sonuçları falan. Artık basıp gideceğim. Lanet olsun Küba’ya. Söylüyorum, “verin pasaportumu gidiyorum buradan; Küba’yı görmesem de olur.” Duymazlıktan gelip “sorun yok” diyor polis. 1 saat sonunda, herşey bitiyor ve havaalanı girişine çıkıyorum sonunda. Daha sonra düşündüğümde, neden beni seçmiş olabileceğiyle ilgili şöyle bir akıl yürütüyorum: Boynumda küçük bir Kamboçya atkısı vardı; birçoklarının Filistin atkısına benzettiği. Giyim kuşamdaki tek fark, oydu. Arap mı sandı beni de, bana musallat oldu? Bu akıl yürütme doğruysa, daha da beter... Sonra, sorun, Türk pasaportu muydu? Amerikancı bir ülke olan Türkiye’nin vatandaşlarının Küba zararına işler çevireceğini mi düşünüyorlar. Bilemiyorum. Kağıtlardaki karalamalara bile bakıyorlar, ne yazmışım diye. Sanki Küba’ya değil, hapishaneye giriyoruz. Tutuyorum kendimi o sırada, içimden “bu olumsuzluğun Küba imgesini lekelemesine izin verme” diyorum. Polise de söylüyorum: “Siz böyle yaparak, Küba’yla ilgili çok kötü bir izlenim bırakıyorsunuz.” Umurlarında bile değil. Daha sonra, Havana’da konuştuğum yabancılar, bu tür kötü muamelenin yaygın olduğunu; sorunun benden kaynaklanmadığını; ama polisin rastgele beni seçmesinin büyük şanssızlık olduğunu söylediler. Şimdi, Küba’da yaşama hayali kuran sosyalist arkadaşlara gerçekçi bilgiler verme zamanı: Küba’da, iki para birimi kullanılıyor. Biri, yabancıların kullandığı (CUC, Çevrilebilir Küba Pesosu, Küba’da bu para, ‘kuk’ diye okunuyor); diğeri, Kübalıların kullandığı (CUP, Küba Pesosu). Yabancılar, Küba’nın kendi parasını kullanamıyor. Bu nedenle, bir yabancı için Küba’da yaşam, pahalı. Yabancılar, Kübalıların alışveriş ettiği, yabancı bütçesine göre ucuz yerlerde alışveriş yapamıyor. Bu para birimi ikiliği, bir yabancının Küba’da Kübalı’ymış gibi yaşama şansını sıfırlıyor. Ne yaparsanız yapın, ister sosyalist olun, ister başka birşey, farketmiyor. Yabancısınız. Sosyalist mirasa sahip diğer bir ülke olan Vietnam’ı, bu ikili Küba’yı gördükten sonra, ister istemez özlüyor insan. Vietnam’da, görüntünüz yabancı olsa bile, bir Vietnamlı gibi yaşamanız önünde hiç bir engel yok (ben öyle yapmaya çalıştım). Etiketlerin olmadığı pazarlık ortamlarında, yabancı görüntünüz nedeniyle kazık yersiniz elbette; ama ortalama bir Vietnamlı gibi alışveriş yapabileceğiniz ortamları bulmak, hiç de zor değildir Vietnam’da. Atılan kazık, Kapalıçarşı’da atılan kazığın yanından geçemez ayrıca... 1 CUC, 1 Dolar; ama Küba’da tipik bir olay, para bozdurduğunuzda üstüne yüksek bir komisyon bindirilmesi. Havaalanında, 100 Dolar bozduruyorum, 88 CUC oluyor. Nedenmiş, 10 Dolar komisyon falan filan. Zaten oradan, Küba’nın kazıkçı bir ülke olduğu belli oldu. Dışarı çıkıyorum. Taksi aramaya gerek yok, çünkü onlar sizi buluyor. Bir gezi rehberinde okumuştum, pahalı ve ucuz taksilerin ayrı ayrı olduğunu. Taksiciler, “25 CUC” diyorlar kısacık bir yol için. Bir de sosyalist ülke olacak. Pazarlıktan nefret ederim. Hatta, bir ülkede, pazarlığın olmadığı bir alışveriş ortamı bulunmuyorsa; o ülkeden hiçbirşey almayıp basıp giderim. Malların fiyatı, şeffat olmalı. Turist ortamlarında ise, genelde böyle değildir bu. Ama burada, iş başa düşüyor artık. Onlar “25” diyor, ben “12” diyorum. 20’ye düşüyorlar, oralı olmuyorum. Havaalanının çevresinde dolaşmaya karar veriyorum, korsan taksi bulma umuduyla. O arada, bir taksiye yanaşıp “12” diyorum, “13” diyor, atlıyorum. Kimse kusura bakmasın. Havaalanıyla
  • 4. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 3 ulaşımı iyi olmayan ülkeleri sevmem, olanaksız. Şimdi, “paraları yok” diyorsanız; “paraları, çantaları didik didik aramaya yetiyor ama” diyeceğim. Taksici, hoşsohbet. Dilim döndüğünce, konuşuyoruz. Türkiye’yi soruyor. “Türkiye’nin kızları güzelmiş” falan filan... :) Latin Amerika’da hangi erkekle konuştuysam, ilk açtıkları konulardan biri, bu oluyordu. İşte Küba’dayım. Havaalanındaki saçmalığı unutmaya çalışıyorum; ama unutulacak gibi değil. Çok sıcak; ama insanların çok azının şapkasının olduğunu görüyorum ve başlarına nasıl güneş geçmediğine şaşıyorum. Birçok Afro-Kübalı görüyorum yolda. Afro- Kübalı dişiler, muhteşem güzel. Taksici, sağolsun, iyi biri çıkıyor. Eski Havana’daki (Habana Viaje) evi, sora sora buluyor. Yol sorduklarımızdan birinin, göğsü açık dolaşan ve göğsünde kocaman bir Che dövmesi olan zayıf bir temizlikçi olduğunu anımsıyorum şimdi. Evin önünde indiriyor. Bu evi, çok değil, 2 gün önce, Şili’den ayarladım. Bir gezi sitesine (Wikitravel) baktım; orada, Havana’da kalınabilecek yerler altında, bu adres de vardı. Benden sonra gelecekler için şu bilgiyi vereyim: Küba’da, oteller, çok pahalı. Bunlar, yalnızca yabancıların kalabileceği yerler. Bu nedenle, benim gibi, bütçesi dar olanlar, ‘casas particulares’ olarak adlandırılan evlerde kalıyor. Bu evlerin herbirini, Kübalı bir aile işletiyor. Bu, onların evi. Evde, birkaç oda oluyor. Ziyaretçiler, bu odalarda kalıyor. İsterlerse, aileyle kahvaltı yapıp akşam yemeği yiyebiliyorlar. Bu evlerde kalmak isteyip istemediğime emin değilim. Yakından tanımadığım insanların evlerinde kalmayı hiç sevmem. Fakat Küba’nın uçuk otel ücretlerini görünce, evde kalmaya karar verdim. İyi ki de bu kararı vermişim. Benden sonra gelecek olanlar, bu evlerde kalmalı; hem bütçe açısından hem de gerçek bir Kübalı aileyi etiyle kemiğiyle tanıyabilmek için. Bu evlerde, oda ücretleri, 25-30 CUC oluyor. Yenilen yemekler, bunun üstüne ekleniyor; ama dışarıdaki 20 CUC’luk (Dolarlık) basit pilavlara göre, çok ucuz ve çeşitliler. Gençler de kalıyor yaşlılar da. Bu evlerin bir ağı var. Bir evde kalacak yer yoksa, evsahibi, hemen bir arkadaşına soruyor. Yani tüm yabancılara yetecek kadar oda var. Havana dışındaki kentlerde de aynı düzen işliyor. Tek sorun, bu paylaşım evlerinin çok azının internette görünmesi. Evsahibini böyle buluyorum işte. Sitedeki fotoğrafın aynısı. Şili’deyken, bana, sağolsun hızlı bir yanıt vermişti. Evinden kalacak yer yokmuş; ama başka bir arkadaşına yönlendirecekmiş beni. Ama gelince, bir odanın boşaldığını söylüyor. Harika. Bu felaket sıcakta, çantalarla oradan oraya gitme sorunundan kurtulmuş oluyorum. Odada iki yatak, bir sürü giysi dolabı, masa-sandalye, ayna, temiz havlu, havalandırma ve pervane var. Sokağa bakan pervazlı bir balkonu var. Dışarıyı izlemek için birebir. Banyo da odanın bir parçası. Yani banyoyu paylaşmak gerekmiyor. Benden sonra gelecek olanlar için öneri: Küba’da tuvalet kağıtlarını tuvalete atmayın; kolaylıkla tıkanabiliyor. Çöp kutusuna atın. Ancak, çöp kutusunun torbası yok. Yanınızda torba getirin. Bir de, tuvalet kağıdı stoklayın. Küba’da (ve gördüğüm tüm Latin ülkelerinde), tuvalet kağıtları, en düşük kalite. Cildiniz hassassa, sıkıntı yaşarsınız. Sabun-şampuan falan da pahalı, ülkede. Bunları da yanınızda getirin. Evsahibi S. ve eşi M., çok sıcak karşılıyorlar beni. Hemen bir limonata yapıyorlar, sıcaktan haşat olmuşumdur diye. İnternet soruyorum; Küba’da internetin çok pahalı ve yavaş olduğunu; ve bağlantının evlerde çok nadir olduğunu söylüyor. Ama eşe dosta vardığımı haber vermek için, bilgisayarını kullanabilirmişim. Modemle bağlanılıyor; kablosuz bağlantıyı unutun zaten. İki e-
  • 5. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 4 posta atmam, 10-15 dakika sürüyor. Odada, priz girişlerine bakıyorum; Vietnam’daki ve Tayland’daki girişlerle aynı. Böylece, priz aramakla uğraşmak zorunda kalmıyorum. S., oldukça ilginç bir kişilik. Mühendis olarak, gemilerle, birçok ülkeye gitmiş. İstanbul’dan ve Çanakkale’den de geçmiş. Ağırlık olarak, Bulgaristan, Romanya vd. olmak üzere Karadeniz limanlarında aylarca kalmış. Neşe dolu ve sevecen bir insan. Eşi de öyle. Bana, bir Kübalı olarak, Küba’yla ilgili ilk öğütleri verip anahtarları teslim ediyor. Neler bu öğütler: “Göreceksin, sokakta birçok dolandırıcı var. Seninle arkadaş olmaya çalışacak birçok insan olacak. Bir yerden muhabbet açıp dolandırmaya çalışacaklar. Arkadaşlık kurmak isteyenler arasında iyi insanlar da var, kötü insanlar da. Kötüleri, seninle sarmaş dolaş olup paranı, pasaportunu vb. çarpabilir. Burasını senin evin say. Pasaportunu ve diğer önemli eşyalarını eve bırakabilirsin, daha güvende olur. Birisi pasaport sorarsa, sana verdiğim adres kartını gösterip burada kaldığını belirt, sorun olmaz. Havana dışına çıkarsan ya da para bozduracaksan, pasaport gerekir. Onun dışında gerekmez. Kübalı arkadaş edinirsen, buraya getirme. Kimileri hırsız oluyor. Daha önce bu konuda serbesttik; bizde kalan yabancılar, arkadaşlarını getirebiliyorlardı. Ancak, birçok eşya çalındığı için bu uygulamaya son verdik. Meksikalı bir konuğun 800 Dolar’ı gitti örneğin. Genelde, bu tür hırsızlıklarda, hırsızı kısa sürede buluyoruz. Buralarda, herkes, birbirini tanır. Birisi hırsızlık yaparsa, onu bulmak kolay. Tüm komşular birbirini koruyup kollar Küba’da. Bir kız falan bulursan, 18 yaşın üstünde olduğuna dikkat et. 18 yaş altı ticari seks, özellikle kumsal tarafında yaygın. Bir yerde yemek yemeden önce, fiyatını sor. Sormadan yersen, birkaç katı fiyat söylerler. Küba’da saldırı falan olmaz. Kimse sana silah çekmez. Güvenli bir yerdir. Ama dolandırıcılara dikkat etmelisin.” Teşekkür ediyor, dışarı çıkıyorum. Kent, müthiş kalabalık. Havana, dünyada nüfus yoğunluğu en yüksek kentlerden biri olmalı. Gerçi, gökdelen, pek yok. Gökdelenler de, nüfus yoğunluğunu arttırıyor. Verileri daha sonra inceleyeceğim. Kapkara çiftlerin bembeyaz çocuklarla; bembeyaz çiftlerin kapkara çocuklarla dolaştığını görüyorum. Afro-Kübalılarla beyazlar içiçe, yanyana, kolkola. Bunu görmek hoşuma gidiyor. Yukarıda yazdığım gibi, Afro-Kübalılar dişiler, çok çekici. Tarihi bölgede kaldığım için; ve bu bölge, küçük olduğu için, uçaktan indiğim aynı gün, kentin en önemli yerlerinin çoğunu görüyorum. Ara sokaklardan gitmeye çekinerek, kıyıyı buluyorum önce. Hoş bir ortam. Feribot iskelesi, hemen karşımda. Rom Müzesi var yolumun üstünde. Odada bulduğum Fransızca Küba rehberinden çalışmıştım biraz buraları. Buradan, kentin en turistik sokaklarından biri olan Obispo’yu buluyorum. Birçok müze, bu sokakta ve çevresinde. Başka bir yazıda, “Havana’da Neler Yapılabilir?” başlığı altında, kentte gördüğüm müzeleri ve diğer gezilecek yerleri ayrıntılı olarak anlatacağım. Yol üstünde birçok sokak kitapçısı var. Buralarda, envai çeşit Che ve Fidel kitabı var. Hiçbirinde fiyat yazmıyor; ve azıcık baksan, hemen musallat oluyorlar; kazıklanacak bir insan gözüyle bakıyorlar. Hiçbirşey almıyorum. Yol üstünde, yiyecek ortamlarına bakıyorum; müthiş pahalı. Küçücük bir sandviç, 15 CUC (18 Dolar). Kentin simgesi olan Capitol yapısına gelip arkasında Çin Mahallesi’ni arıyorum.
  • 6. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 5 Havana’da bir Çin Mahallesi olduğunu birkaç yıl önce duymuştum. Orada, yemeğin daha ucuz olduğunu tahmin ediyorum. Evet, kesinlikle daha ucuz; 2.5 CUC servis parası geçirmeleri dışında. Burada, sebzeli pilav, büyük bir parça balık ve salata yiyip iki Küba birası içiyorum, 10.25 CUC (12 Dolar) tutuyor. Aslında daha ucuz; ama servis parasını geçiriyorlar elbette. Benden sonra gelecek olanlar, Çin Mahallesi’nde karnını doyurabilir. ‘Çin Mahallesi’ derken, aslında, Çin görüntüsünde yapılar dışında Çinli olan hiçbirşey yok! Ne yemek, Çin yemeği; ne çalışanlar, Çinli; ne de Çince bilen biri var ortamda. Tümüyle Kübalı bir ortam; bir tek, lokantaların dışlarında Çince yazılar ve tasarımlar var. Hayatımda gördüğüm en garip Çin lokantaları... Oradan çıkıp rastgele dolaşıyorum. Yol boyunca, o ya da bu bahaneyle sohbet açıp, sonra, “puro ister misin?” falan diyerek dolandırmaya başlayan bir sürü Kübalı’yı savuşturuyorum. Vietnam’da da, yapışırlardı kene gibi; ama bu kadar kötü değildi. Tipik bir sohbet girişi, “saat kaç arkadaş?” biçiminde. Söylüyorsun, “sağol” diyor, lafa giriyor. “Git” dedin mi de gitmez. Böyle bir sürü Kübalı’yla uğraşmak, Havana’yı gerçekten çekilmez kılıyor. Yalnız dolaşınca, daha çok musallat oluyorlar. Zaten evsahibi söylemişti, Havana’da yalnız yürümenin çok sıkıntı yaratacağını. Birisi, “Arap arkadaş!” diye çağırıyor beni; işte o zaman, havaalanında beni Arap sanmış olabileceklerini düşünmeye başlıyorum. Artık takmam o atkıyı... Yabancı olduğumun anlaşılmasını istemiyorum. Kübalı olduğumu sanırlarsa, kimse ilişmez diye umuyorum. Yeni hedefimiz, su! Havana’da çok az bakkal çakkal var; ve bunların çok azı, su satıyor. Kola satıyorlar, su yok. Garip bir dağıtım düzeni. Büyük su (1.5 Litre) alacağım ki, yolda ve evde içeyim. Çok sıcak bir yer sonuçta. Bir bakkal buluyorum su satmayan, Obispo yakınında. Oradan ucuz Küba şarabı ve guavalı dondurma alıyorum (Şarap, 2.5 CUC; dondurma, 1.5 CUC). Küba’da, şarap, yaygın değil; rom (ron) yaygın. (Küba Romu’nu, Şili-Panama uçağında denedim.) O nedenle, bu şarabın kötü olma olasılığı yüksek. Bakalım... Obispo’da su buluyorum; ama ya küçük ya da 5 Litrelik. Dolaşırken taşımakla uğraşmamak için almıyorum. Kıyıdaki tren garını buluyorum. Neyse ki, burada, 1,5’luk su satılıyor (0.70 CUC). İki tane alıyorum. Beynim kaynamış artık. Dikiyorum birini. Kıyıdan eve dönerken, birkaç bakkal daha görüyorum, yine su satmayan. Eve varıyorum akşam gibi, gerçekten bitkinim. Biraz Küba okuması yapmak istiyorum; ama bitmişim. Uyuyakalıyorum, yüksek perdeden gelen sokak sesleri arasında. Uyanıyorum, birkaç dakika sonra kapım çalıyor. Evsahibi, akşam yemeğine çağırıyor. Yemek, muhteşem. Bu kadar güzel yemek beklemiyordum Küba’da. Tıka basa doyuyorum. İşin en güzel yanı, evde yemek yiyerek, dışarıdaki kodamanlara değil, ortalama bir Kübalı aileye para vermiş olmak. Tüm ödemeler, evden ayrılırken yapılıyor. Bu da çok iyi. Yemekte neler var? Asya’da da olduğu gibi, haşlanmış pirinç; avokado; patatesli et suyu çorbası; bir sürü karides. Yemek, çok lezzetli. Evsahibine çay sevip sevmediğini sorup ona yanımdaki çaylardan bir demet veriyorum (Şili çayları, Arjantin çayları, Brezilya çayları, Rize çayı ve Güney Afrika çayı). Bir de aklıma geliyor; 3 Vietnam-Ho Çi Min rozeti veriyorum ona. O sırada, dış kapı çalıyor, açıyorum. Bunlar, aynı evde kalan Kanadalı erkek kardeşler. Kardeş, Çin’de İngilizce öğretmeni olarak çalışıyor; ondan önce, 3 yıl, İstanbul’da çalışmış. Benimle Türkçesi’ni tazeliyor. Otobüs şoförü olan abisinin, bu, Küba’ya beşinci gelişi. Küba’da gezmedik yer bırakmamış. Her gelişinde de bu evde kalmış. Diyor ki, “evsahibi ile, her keresinde öyle bir
  • 7. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 6 hesap yapıyoruz ki, bana 1 CUC borcu kalıyor; böylece, Küba’ya bir daha gelmek için bir nedenim olmuş oluyor.” :) İkisi de çok iyi insanlar. Birlikte yiyoruz akşam yemeğini ve dışarı çıkıyoruz. Saat, 21:00. Ara sokaklar, ışıksız. Yine de, Küba’nın güvenli olduğunu söylüyorlar. “Kanada’da en çok cinayet, bizim şehrimizde olmuş. Kanada’nın cinayet başkentinden geliyoruz sonuçta.” diyor. Ben de, “haklısın; İstanbul da, Türkiye’nin cinayet başkentidir herhalde” diyorum. Kıyıda, ucuz bir açık hava barında oturuyoruz. İçecek seçenekleri, mojito, Cuba libre ve Küba birası. Bir Cuba libre, ardından mojito alıyorum. Çevremizde birçok amatör balıkçı, olta atıyor. Hemen yanımızdaki, çok şanslı. Her atışta büyüyor, tuttuğu balık. Sohbet, dünya ölçeğinde. Abi, Küba’da gezilebilecek yerlerle ilgili bilgi veriyor. Nikaragua’ya ve Kolombiya’ya da gitmiş. Kolombiya’nın başkenti Bogota’nın güzel ve güvenli bir kent olduğunu; Nikaragua’nın başkenti Managua’nın çok tehlikeli olduğunu söylüyor. Türkiye’yi, Çin’i, Vietnam’ı, Güney Kore’yi vd. konuşuyoruz. Kardeş, Vietnam’da 1,5 ay dolaşmış ve Vietnam’ı sevmiş. Çin’den sonra Vietnam’a geçmek istiyor Çek eşiyle. Ona, işine yarayacak bilgiler veriyorum. Eve dönüyoruz. Abi, yarın sabah Kanada’ya dönüyor; kardeş ise, başka bir Küba kentine (Trinidad) geçiyor. Vedalaşıyoruz. Evsahibi, bilgisayar başında; yanında genç bir kız var. Evsahibi, evinde yavaş da olsa bağlantı olan az sayıda kişiden biri olduğu için, komşular, internete işleri düştüğünde ona geliyorlarmış. Bu kızın sevgilisi, Bahamalar’daymış; mektup yazıyorlar Bahamalar’a. Ailenin 24 yaşında bir oğlu ve 15 yaşında bir kızı var. Oğulun sevgilisi de, Kolombiyalı’ymış. Kübalı gençler arasında, yurtdışında sevgilisi olanların çok sayıda olduğunu öğreniyorum. Odaya dönüyorum. Sokaktan gelen yüksek perdeli gürültüler durmuyor; ama alışkınım sokak seslerine Vietnam’dan. Hatta gürültü değil de, modern bir müzik türü gibi geliyor sokak sesleri kimi zaman. Sokak sesleri, benim kendimi yalnız hissetmememi sağlıyor. Hele bağlantımın olmayacağı bu 1 haftalık Küba ziyaretinde, farklı bir anlam taşıyacaklar.
  • 8. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 7 (2) Küba’de İkinci Gün 29 Haziran 2012, Havana, Küba Sabah 8:30 gibi, kahvaltı için çıkıyorum odadan. Çay için bir demlik sıcak su koymuşlar; Afrika çayını (roibos) koyup içiyorum. Sahanda yumurta, bir meyve tabağı (guava, papaya, muz ve ananas), avokado, tereyağı, bal, iki hamburger ekmeği ve taze sıkılmış portakal var kahvaltıda. Bu kez evsahibinin yanında bir polis var. Havaalanında gördüğüm polise de benziyor hani. Zaten adresi de almışlardı; bana bakmaya mı geldiler acaba? Değilmiş. Bu, evsahibinin bir akrabasıymış. İnternette, akrabası için ev arıyorlarmış. Evsahibesiyle sohbet ediyoruz arada; hayalindeki evi söylüyor. Tipik Kuzey Amerikan rüyası bu. Bahçe, garajda araba, kedi, köpek vb. Oradan “kedi mi iyi, köpek mi iyi?” tartışmasına geçiyoruz. “Maymun da alın, bahçeniz olacaksa” diyorum. Evin kızının hoşuna gidiyor bu... Odaya dönüp günce yazmaya başlıyorum öğlene dek. Öğlen biraz dinlenip dışarı çıkacağım. Para bozdurmam gerekebilir belki. Dün Obispo Sokağı’nda bir döviz bürosu (Casa de Cambio) görmüştüm; yabancıların, önünde uzun kuyruklar oluşturduğu... Dışarı çıkacakken, gök gürlüyor ve şiddetli bir yağmur bastırıyor. Bekliyorum... 1-2 saat sonra açılıyor hava. Önce öğlen yemeği için Çin Mahallesi’ne gidiyorum. Çevrede yine Çinli yok. Bir tek, orada yemek yiyen Çinli turistleri görüyorum. Bu kez, jambonlu ve sebzeli bir pilav yanında, una batırılarak kızartılmış küçük karidesler, cipsler ve basit bir salata var tabağımda. Yanına bir de Küba birasıyla, 8.25 CUC’u (10 Dolar) buluyor. Oradan kıyıya vuruyorum kendimi. Kıyı boyunca yürüyerek, Havana’nın ünlü Malecon Kıyısı’na ulaşıp onun daha da ilerisine gidiyorum. Yol üstünde, ‘Habana Libre’ adlı gökdelen-oteli ve daha sonra, muhteşem bir sömürge yapısına ve alanına sahip olan üniversiteyi buluyorum. Sokak izlenimlerim şöyle: - Eski Havana bölgesinde, benim oturduğum sokak ve çevresindeki diğer sokaklarda, sokak girişlerinin, namlusu gömülmüş bir biçimde konmuş toplarla kapatılması, hoş bir düşünce. Buralar, motorlu araçlara kapalı. Bir tek bisiklet taksiler girebiliyor. - Daha önce bir yerden haberini aldığım, Brezilya Sokağı’ndaki Hanoi Lokantası’nı buldum; bir dahakine mutlaka gitmeli (Brezilya Sokağı, Capitol’u önünden dik kesen sokak). - Olası bir Amerikan saldırısına karşı, Kübalılar, atış eğitimi alıyor. Nasıl mı? Birçok sokakta, atış istasyonları var. Kübalılar, canları sıkıldıkça buralara gelip, plastik mermilerle ateş ediyorlar kola kutularına. Çocuklar da yaşlılar da atış yapıyor. Bu atış istasyonlarının kimisi, seyyar. İstasyonların üstünde, Fidel’in bir sözü yazıyor: “Her Kübalı, iyi atış yapmayı bilmeli ve iyi atış yapmalıdır.” Atış biliyorlar; ama bir işgalde gerçekten savaşırlar mı bilemiyorum. Çok laylaylom bir toplum gibi duruyor Küba toplumu. Gerçi, Vietnam da öyle görünüyor; ama iş, sıkıya binince, savaşmayı iyi biliyorlar. Vietnam’da, sokaklarda atış istasyonları yoktu; kız-erkek herkes, lisede ve üniversitede atış eğitimi alıyordu. - Yabancıların Kübalıların alışveriş yaptıkları yerlerden alışveriş yapamaması, çok kötü. Bu, ortalama Kübalılarla sohbet etme olanağımı ortadan kaldırıyor. - Bugün üç ayrı ortamda, “İspanyol arkadaş” diye hitap ettiler bana. Demek ki, işin sırrı, bugün takmadığım Filistin görünümlü Kamboçya atkısındaymış. Nasreddin Hoca’yla ağız birliği edip “ye kürküm ye” mi demeli? Oysa, dünyanın birçok ülkesinde, kimisi, moda nedeniyle; kimisi,
  • 9. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 8 siyasal tercihlerinin bir yansıması olarak, Filistin atkısı takıyor. Gümrük polisi, beni, bunun için sorguladıysa, gerçekten çok berbat bir durum. Bu, doğruysa; “poşu taktı” diye üniversiteliyi hapse atanla, Filistin atkısı takan beni şüpheli gören Küba polisi arasında, pek bir fark kalmıyor. Bunun için bana şüpheli muamelesi yapan, Küba vatandaşı olsaydım kimbilir neler yapardı. Tamam, anlıyorum, ABD’nin burnunun dibindesiniz; her an işgal olasılığı var. Ama bunu öğrenin: Bir ajan, boynuna Filistin atkısı takmaz. Bir ajan, diğerlerinden farklı görünmeye çalışmaz; dikkat çekmemeye çalışır. Siz enerjinizi bana yoğunlaştırırken, ajanlardan biri girmiş bile olabilir. Yoksa, ABD’ye mi çalışıyorsunuz gizliden? Bilinçli olarak mı, ajan olmadığı bariz olan insanlarla uğraşıyorsunuz? Belki de, hükümete mektup yazıp durumu anlatmalı. Ama Küba’dan ayrıldıktan sonra elbette. - Dün ve bugün, futbol çılgınlığı gözlemledim Havana’da. Gezdiğim diğer Latin Amerika ülkelerinde de ve elbette Türkiye’de de olduğu gibi, birahanelerin, lokantaların vb. önleri, maç izlemek için yanyana durmuş Kübalılarla dolup taşıyordu. Sinemalardan birinin girişinde ise, duyuru: “Dev ekran maç keyfi.” - Havana’da hiç gazete satıldığını görmedim. Görsem, satın alıp inceleyeceğim. - Bugün, dönüşte, Çin Mahallesi’nin ara sokaklarına daldım ve sonunda Küba Çinlilerini görebildim. 3 Çinli, sokağa masa kurmuş, Çin daması oynuyordu. Bölgede, birçok Çin Eğitim ve Eğlence Merkezi de gördüm. Burada, Çince ve dövüş sporları eğitimi veriliyor görebildiğim kadarıyla. Yine görebildiğim kadarıyla, Havana hükümeti, Çinlilere baskı yapmıyor. Tersine, onların yaşadığı yerlere, belediye, büyük anıtlar dikmiş; ve “burası, Havana’nın Çin Mahallesi” (Barrio Chino) falan yazmış. Küba Çinlilerinin ticaretteki rollerini bilemiyorum; ama dünyanın birçok ülkesinde, ekonominin lokomotifi, Çinliler. Burada Çinlilerin olması, Küba-Çin ilişkilerini güçlendireceği ve Küba’nın ekonomi sıkıntılarını hafifleteceği için, olumlu. - Dönüşte, öğlen yemeği yediğim Çin lokantası bölgesinin arka yanında, bir açık hava lokantası buldum. Mağazaların arkasına saklandığı için, gelen giden yok pek fazla. Mağazanın avlusu gibi bir yer burası. Ucuz bir yer, diğer yerlere göre. Burada ufak çaplı yemekler de bulunuyor, hamburger, tavuk vb. gibi. Adı, El Patio. Burada, ilk gün yediğim bir bardak büyüklüğündeki dondurmadan aldım (1.5 CUC). Ekranda salsa müzikleri vardı. İyi geldi... - Eve döndüğümde, akşam yemeği sırasında, Küba televizyonunu izledim. En çok hoşuma giden, reklam olmamasıydı. Reklam yerine, kısa kısa tarih notları veriliyor kimi zaman. Örneğin, 5 dakika için, Küba’nın ulusal kahramanı Jose Marti falan anlatılıyor. Salı ve perşembe akşamları, macera dizileri gösteriliyormuş. Bu aralar, Kuzey Amerikan yapımı Sinbad gösteriliyor. Evsahibesiyle birlikte izledik, iyi oldu. Sinbad’ı severim zaten. Bitince, olimpiyatlarla ilgili kısa bir tanıtım yapıldı. Tanıtımda, olimpiyatlarda başarılı olan Kübalılara yer veriliyordu. Görüntülerden birinde, Olimpiyat şampiyonu sporcuyla Fidel, öpüşüyorlardı. Saat 20:00 olunca, ekranda bir yazı belirdi, “Çocuklara uygun program kuşağı bitmiştir” diye. Sonra, voleybol maçları gösterilmeye başlandı. İlk gün, Çin lokantasındaki televizyonda, Kübalı gençlerin şarkılarını izlemiştim/dinlemiştim. Yoğun bir Amerikan özentiliği gözlemlemiştim. Bol memeli, bol kalçalı aşk-meşkli rap şarkıları. Ne yazık. Daha iyi müzik bekliyordum oysa. Şili’nin ortalama müziği bile, daha iyiydi. Az önce, televizyonda, reklam olmadığını yazdım; ancak, tiyatrolardan birinin afişinde reklam gördüm: “X şirketinin katkılarıyla” yazıyordu. - Akşam yemeği, yine çok doluydu. Bu gidişle, Küba’da kilo alacağım. Brezilya’da da gördüğüm gibi, haşlanmış pirinç ve kara fasulye vardı baş köşede. Yanında, kesilmiş avokado, domates ve salatalık. Tatlı olarak, muz kızartması. Şili’de de gözlemlediğim gibi, Küba’da, avokado, meyve değil sebze sayılıyor.
  • 10. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 9 - Havaalanındaki muameleyi unutamasam da, Küba hükümetinin başarılı olduğu birçok alan olduğu kesin: Latin Amerika’da, bebek ölümleri, yüksek oranlardayken; yoksullar, sağlık hizmeti alamazken, burada, sağlıksız, zayıf vb. tek bir Kübalı bile görmedim. Afro-Kübalı erkekler, izbandut gibi zaten. Halk, ambargoya karşın iyi besleniyor. - Havana’nın ünlü kıyı bölgesi Malecon’un kayalık olduğunu ve güneşten korunacak hiçbir gölgelik yapılmadığı için tüm gün boyunca ölü olduğunu gördüm. Burası, daha verimli kullanılabilirdi. İnsanların oturabileceği çardaklar dikmek, zor olmasa gerek. - Gün boyunca, Che dövmeli birkaç Kübalı gördüm. İlk gün gördüğüm göğsü Che dövmeli çöpçüyü bir daha gördüm. Üstünde fiyat yazmayan Che ve Küba resimli tişört, şapka vb. satan dükkanlar gördüm Brezilya Sokağı ve çevresinde. Daha önce yazdığım gibi, pazarlığı hiç sevmem. Bir de, bu tür tişörtler, dünyanın her yerinde bulunuyor zaten. Küba’ya özgü birşey göremedim buralarda. Ayrıca, Che’nin Küba’da bile ticaret malzemesi yapılmasına üzüldüm. Bunlar, gerçekten Che’nin yolundan gidenler mi? Hiç sanmam. Hükümet, yabancıları çeşitli uygulamalarla sömürüyor zaten. Ben bu hükümetin yerinde olsam, oradan gelen paraların küçük bir bölümünü yabancılara ücretsiz dağıtılacak Che ve Küba simgeleri için kullanırdım. Che’nin pazarlık malzemesi yapılması, hem üzücü hem de mide bulandırıcı. - Kentin her yerinde Fidel’in büstünün olmaması, hoşuma gitti. Dünyada bunun çok kötü örnekleri var sonuçta. Fidel’le ilgili birkaç yazı, işaret vb. gördüm; ama bunlar, totaliter ülkelerdeki gibi yaygın değildi. Daha çok, onu seven sıradan Kübalılar tarafından yapılmış gibi duruyordu. Che yazıları ve görüntüleri de çok azdı aslında. Sosyalist olmayan Latin Amerika ülkelerinde, daha çok Che yazısı gördüm. Che’nin kemikleri, Havana’da değil, Santa Clara kentinde saklanıyor. - Dün yazmayı unutmuşum. Kıyı birahanesinde, bir ara, müthiş güzel bir Afro-Kübalı kız, masamıza gelip ateş istedi, verdik; sonra oralı olmadık; o da gitti. Bu, seks işçilerinin tipik bir numarasıymış. Muhabbeti böyle açıyorlarmış. - Çamaşır yıkatmam gerekiyordu. Evsahibesine verdim. 4 tişört, 3 pantolon, 3 don, 7 CUC tuttu. - Havana’nın çeşitli sokaklarında, ‘süper’ denilemeyecek süpermarketler gördüm. Bunlar, yabancılar için. Kübalıların başka pazarları ve lokantaları var. Buralarda, yabancıların kullandığı CUC geçmiyor. Bu süpermarketler, genellikle pahalı; satılan ürünler, az ve tek bir ürünün bir sürüsünün birarada aynı tezgahta olduğu tipik süpermarketlerin tersine, tek tek sergileniyor. - Kübalılar, kazık ustası. Habana Libre Oteli’nin yakınındaki döviz bürosunda, 100 Dolar’ı, 86 CUC’a bozdurdum. Bu, dikkate alındığında; CUC’la alınanlar, basit bir 1 Dolar=1 CUC hesabından da pahalı. Gelmem bir daha Küba’ya. - Yarını müzelere ayıracağım. Küba’dan, 2 günde, alacağımı aldım gibi geliyor. Hani şimdi basıp gitsem fena olmazdı; ama kalıp bir de müzeleri göreyim, bir de müzelerde kazıklanayım... - Bugünün sonucu ne? Bir daha Küba’ya gelmem. Üç nedenle: - Havaalanlarındaki kötü muamele (Küba’dan ayrılırken de didik didik arama yapılıyormuş. “2 saati unut, bunun için” diyorlar.) - Yabancılara ayrı para birimi adı altında yapılan ayrımcılık, sömürü ve pahalılık. - İnternetin aşırı yavaş ve pahalı olması. - Bolca dolandırıcının varlığı nedeniyle, sohbet etmek isteyenlere güven duyamamak. - Sürekli rahatsız edenler nedeniyle, sokaklarda dolaşmanın zorluğu. Olumlu tarafından bakarsak, bu sorunlar ortadan kalkarsa, Küba’ya bir daha gelirim. Diğer kentlere de gidebilirdim; ama yolda CUC ödemeleriyle nasılsa acayip kazıklanacağım diye, şuradan şuraya adımımı atasım gelmiyor. Bir de, benden sonra gelecekler için bilgi: Yaz
  • 11. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 10 aylarında (Haziran-Ağustos) sakın ha gelmeyin. Çok sıcak oluyor. Kalacak yer sorununuz varsa, bana yazın: 25-30 CUC’a kaldığım evin bilgilerini veririm.
  • 12. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 11 (3) Küba’de Üçüncü Gün 30 Haziran 2012, Havana, Küba Sabah 8:30 gibi, kahvaltı için çıkıyorum yine odadan. Çay için bir demlik sıcak su koymuşlar; Afrika çayını (roibos) koyup içiyorum. Sahanda yumurta, bir meyve tabağı (guava, papaya, muz ve ananas), avokado, iki hamburger ekmeği ve taze sıkılmış mango var kahvaltıda. Az sonra, kapı çalıyor ve dünkü polis geliyor yine. Göğsündeki yazıya bakıyorum, havaalanı polisi bu. Dün olduğu gibi, ev bakıyor yine, bir Küba kiralık-satılık sitesinde. Anlatıldığına göre, Küba’da yasalar, çok çabuk değişiyormuş. Yakın zamana kadar, bir Kübalı’nın birden fazla eve sahip olması yasakmış; spekülasyonu önlemek adına. Şimdi serbest. Zaten evsahibinin iki evi var. Birini, paylaşım evi olarak işletiyor; diğerinde ise oturuyor. Eskiden, ev satmak ve satın almak da yasakmış. Ev satın alınsa bile, bunun duyurusunu yapmak yasakmış. Şimdi serbest. Bu ev alımlarıyla, Küba’da yeni bir zengin sınıfı ortaya çıkıyor; kapitalizmin köşe taşları döşenmiş oluyor. Küba’da çok az fotoğraf çekebiliyorum. Bu, çok can sıkıcı. Fotoğraf çekince, hemen birileri musallat oluyor. Muhabbet açıp bir yerlerden dolandırmaya çalışıyorlar. Odaya dönüp dünkü günceyi yazıyorum. Sonra, Şili’de, Santiago Havaalanı’nda izlerken yarım bıraktığım Cüneyt Arkın’lı ‘Kavga’ (1986) filminin geriye kalan 20 dakikasını izliyorum. Bunu Küba’da izlemek, ayrı bir hava veriyor. Basit ama gerçekçi bir film. Havaalanında beklerken, bilgisayarımdaki en kısa film olduğu için, bunu izlemeye karar vermiştim. Öğlene kadar zaman varken, gelmeden okuduğum Küba bilgilerine yeniden göz gezdiriyorum. Defterime almaya değer olarak şu notlar var: - Küba’da tren var; ama raylar ve koltuklar, iyi durumda değil. - Küba’da araba kiralarsanız, bu araba, turist plakalı oluyor. Bu nedenle, park ettiğinizde, fahiş ücretler ödüyorsunuz. - Küba’daki arabalar, genellikle eski. (Dün, birçok Lada ve Chevrolet görmüştüm.) - Havana’da, üçtekerli bisiklet-taksiler ve motosiklet-taksiler yaygın. (Evet, bunları çok gördüm. Diğer kimi ülkelerdeki durumun tersine, bu taksicilerin çoğunluğunu Afrikalılar oluşturmuyor. Tümüyle Avrupa görünümlü gençler yapıyor genelde bu işi. Ayrıca, Afro-Kübalılar dışındaki tüm Kübalı yüzlerinin Türkiye’de görülebilecek yüzler olduğunu belirteyim. Hatta boşta bulunup Türkçe konuşası geliyor insanın.) - Havana’nın otobüsleri, Çin malı. (Daha önce yazdığım gibi, Küba için, Çin’le ticaret, çok iyi bir seçenek olabilir.) - Havana’da otobüs bileti, 1 CUP (yani 1 Dolar’ın yaklaşık 25’te biri); ama yabancılar binemiyor. - Capitol’un önünden geçen sokak olan Paseo de Marti’de (Prado), akşamüstü dolaşmayı öneriyor gezi rehberi. Karanlık çökünce hareketli oluyormuş burası. - Kaldığım eski Havana, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde. - Devrim Meydanı’ndaki (Plaza de la Revolucion) Jose Marti Anıtı’nı ve Che imgesini görmeli. Che, İçişleri Bakanlığı yapısı önünde.
  • 13. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 12 - Devrim Meydanı yakınlarındaki Vedado Semti’ndeki John Lennon Parkı görülebilir. - Küba’da, Amerikan büyükelçiliği yok; ama Kübalıların Amerikan vizesi alabildiği bir Amerikan yapısı var. Bu, Vedado Semti’nde. - Dün gördüğüm Hotel Habana Libre de, görülebilecek yerler arasında. Fidel’in askerleri, burada kalmışlar Batista hükümetini düşürürken. - Dün gördüğüm Ordu Meydanı da (Plaza de Armas) görülecekler listesinde. Şili’de de olduğu gibi, burası, adını, kışlalardan alıyor. Buranın sokak kitapçıları ünlü. Fiyat yazmadıkları için, hiç bulaşmadım. Bir de oradan kazık yemeyelim. Bir de, “almıyorum, gidiyorum” gibi bir seçenek yok, hemen yapışıyorlar. - Küba’da kredi kartı kullanmakta sıkıntı olabiliyor; çünkü bu kartları çıkaran şirketlerin ABD yararına ve Küba zararına anlaşmaları oluyor. Küba’da kredi kartı dolandırıcılığı, ciddi bir sorun. Kredi kartı kullanılsa bile, üstüne komisyon bindiriyorlar. - Dolar bozdururken, % 10 komisyon alınıyor. Aynısı, Avro ve Kanada Doları için geçerli değil. (Demek ki, benden sonra gelecekler, ABD Doları yerine Avro taşımalı.) - Sokaktaki sandviçi, pizzayı vb. Kübalı, CUP ile 1 Dolar’dan daha aza alabilirken, aynısını yabancılar, CUC ile 15-20 Dolar’a alıyor. - İlk gün dolaştığım Obispo Sokağı’nda, Ordu Meydanı yakınındaki Hotel Ambos Mundos, Hemingway’in ‘Çanlar Kimin İçin Çalıyor?’ kitabının çoğunu yazdığı yer. Bu oteli, ilk gün görmüştüm. Adı, ‘İki Dünya’ ya da ‘Çifte Dünya’ anlamına geliyor; hem suda hem karada yaşayan kaplumbağalar örneğinde olduğu gibi. - Havana’nın kartpostal imgelerinden biri olan Capitol, tadilat nedeniyle kapalı. Dışarı çıkmadan, Türkiye’den bir film izliyorum: ‘İki Dil Bir Bavul’. Kürt çocuklarının yaşantısını anlatması açısından güzel elbette; ama çok yavan kalmış aynı zamanda. Kurgusu zayıf. Öğretmen, hiç mi dönüşüm geçirmez bu deneyim dolayısıyla? Öğretmenin az biraz da olsa, Kürtçe öğrenmesini beklerdim. Hatta Denizli’ye döndüğünde, Denizli Kürtlerine karşı daha insancıl bir bakışı olsaydı... Askerliğini yapmış mı bu öğretmen? O da önemli. Filmin sonundaki İngilizce yazılardan, bunun bir belgesel olduğunu öğreniyorum. Belgesel olarak güzel elbette. Ama yine belgesel düzeyinde, öğretmen, ilk geldiğinde, çocukların Kürtçe konuşmasına, Türkçe bilmemelerine neden şaşırmıyor? Bunu önceden biliyor muydu? Biliyorsa, nasıl öğrenmişti bunu? Sonra, Türkiye’de Türk-Kürt sorununa dair göndermeler de yok filmde. Olmalı mıydı, ayrı konu. Ama böyle bir köy olacak ve içinde siyasal/askeri olaylar geçmiyor olacak... Sahi bu köy nasıl bir köy? Fazla eleştirel olmak istemiyorum aslında; çünkü Türkiye sinemasının bu tür filmlere ihtiyacı var. Umarım, bunu örnek alıp belgesel değil kurgu nitelikli yeni filmler yapılır ileride. Çıkıyorum. Hedef, Devrim Meydanı. Che imgesini göreceğim orada. Ayrıca, burası, her 1 Mayıs’ta kutlamaların yapıldığı, binaları bana tanıdık gelecek bir yer olmalı. Ama önce öğlen yemeği yemeliyim. Dün dondurma yediğim kafeye gidiyorum. Nedense, yemek yokmuş bugün. Gördüğüm en ucuz yer orasıydı oysa. Yandaki Çin lokantası bölgesine giriyorum. Her gün değişik bir lokanta deniyorum burada. Şu an oturduğum lokantada, muhteşem bir sarışın garson var. (Bu ‘muhteşem’ sözcüğünü amma çok kullanıyorum. Söylediklerim, her defasında muhteşem mi gerçekten...) En ucuz Çin lokantası, bu olmalı. Tabldot yemek (tavuk ızgara, jambonlu ve sebzeli pilav, basit salata, 2 büyük patates cipsi (menüde ‘Çin kelebeği’ diye geçiyor), 4 CUC. Bir de Küba birası, üstüne de vergi derken, 6 CUC ödüyorum toplam. Bu, Küba’da bir öğlen yemeği için ödediğim en düşük rakam (7 Dolar). Çin lokantalarında ve başka
  • 14. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 13 yerlerde, Küba televizyonlarında gösterilen müzikler berbat. Cıstak cıstak, Amerikan özentisi ve/ya da rap falan. Türkiye’deki çerçöp pop kanalları bile daha iyi görünüyor. Benim için, bu, bir başka hayalkırıklığı. Genel olarak Kübalılarda yüksek bir müzik kültürü yok. Anlatıldığına göre, Sovyetlerde böyle değildi bu. Vietnam’da da gençlik, çerçöp müziklere yöneliyor; ancak, Vietnam’ın köklü bir halk müziği geleneği var. Küba’da bu da yok. Gürültü var burada bol bol, kuru gürültü. Küba kanalındaki müzik o kadar kötü ki, kulaklığı takıp Şili müzikleri dinliyorum. Sarışın garsona soruyorum: “Burada pek Çinli yok?” O da şöyle yanıt veriyor: “A evet, bugün sakin. Turist yok bugün.” Yani Çin lokantasında Çinli olarak bir tek turistler mi var? Garip bir ortam gerçekten... Şimdi hedef, Devrim Meydanı. Fransızca gezi rehberindeki haritadan bakmıştım. Capitol’ün önüne gelip onu sağıma alıyorum. Karşımda, Simon Bolivar Caddesi var. Düz gidince, Simon Bolivar bitiyor ve Salvador Allende Caddesi başlıyor. Bu caddeden sola sapıyorum ve uzaktan gördüğüm yapı, 1 Mayıs haberlerinden tanıdık gelen yapı, evet. İşte buldum. Burası, Devrim Meydanı. Karşıdaki yapıda, Che’nin silüeti; birkaç yapı ileride ise, Fidel’in silüeti var. Meydan, beni hayal kırıklığına uğratıyor. Asfalttan başka birşey yok. Ne bir heykel ne bir yeşillik. Devrim yollarını asfalttan döşememişti oysa Che... İleride ise, bir Fidel Anıtı var; girişi ücretli olan. 1 CUC, pahalı değil; ama Küba’nın bu kadar ticari olması, midemi bulandırıyor artık. Başka ülkelerde, Che’li giysilerle vb. Che sömürüsü yapıldığını ileri sürerken biz; bundan başkaca bir durum görmüyoruz burada. Oysa, bu tür yerlerde, giriş ücreti yerine, bağış toplansa, örneğin “Fidel Anıtı’nın bakımı için gönlünüzden ne koparsa” dense, kapitalizme daha az eklemlenmiş olacak Küba. Dahası, ülkede, bir tane bile başarılı sosyalist sanat örneğine rastlamadım. Başarıdan neyi kastettiğim sorulursa, bunu eski bir yazımda tartışmıştım (bkz. Sanat ve Siyaset). Heykellerinde estetik güzellik yok; arada bir gördüğüm Che ve Fidel’li duvar resimleri ise, baskı tekniğiyle yapılmış. Yaratıcı yönleri sıfır. Daha önce, heryere Fidel heykeli dikilip tek adamın yüceltilmemesinden hoşnut olduğumu belirtmiştim. Bunun arkasındayım. Ama nerede sanat? Bir heykelde de, Che’yi Bolivya Dağları’nda gösterseler sözgelimi... Batista’yı deviren Kübalı devrimcilerin devrim anındaki bir heykelini dikin... Çok mu zor... Bunlar bile o kadar yaratıcı değil; ama bunlar bile yok. Fazla durmayıp gerisin geri dönüyorum. Yol üstünde, sağda, Havana Otobüs Terminali var. Sağa sola bakınıyorum öylesine. Kapıda bekleyen Küba taksileri, çok eski modeller. Bunun da Amerikan ambargosundan kaynaklandığı belli; ama herşeyi ambargoya yüklemek, yanlış. Vietnam’da, Küba’daki kadar çok araba yok; bol bol motosiklet var. Küba, sıcak bir ülke olduğundan, motosiklet, daha iyi bir çözüm olabilir. Daha önce Küba’da yaşamış bir hocam, ilginç bir görüş ileri sürmüştü: “Aslında, ambargo, Küba hükümetinin işine gelmiş olabilir; çünkü ambargo kalkarsa, Amerikan şirketleri, Küba’ya girecek; ve gençlik, Amerikanlaşacak. Amerikan şirketlerinin Küba’ya girmesi, Küba hükümetini düşürecek bir süreci başlatabilir.” Yol üstünde, bir tıp okulu (odontoloji) ve Dilbilim ve Yazın Kurumu var. Kuruma girmek geçiyor aklımdan; ama hiç de sohbet edesim gelmiyor bir yandan... Botanik Bahçesi de yol üstünde; ama bakım nedeniyle kapalı. Yol üstünde çeşitli devlet dairelerini görüyorum. Buralarda, duvarlarda, Che ve Castro kardeşlerin resimleri çarpıyor gözüme. Çuval giyinmiş bir teyze ile evsiz bir adam görüyorum yol üstünde; ve hatta çöpleri didikleyen sıska bir Kübalı.
  • 15. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 14 Bana kalırsa, Küba gibi küçük yüzölçümlü bir ülkede, nüfus planlaması, şart. Ülke, zaten yeterince kalabalık; ve çok fazla çocuk var. Bu kadar nüfusu, ülkenin kıt kaynaklarının karşılaması, bana zor görünüyor. Öte yandan, başka ülkede bu kadar nüfus olsa, çoktan ayaklanma çıkardı. İşte yine Salvador Allende Caddesi’ndeyim. Şili’nin başkenti Santiago’da, sanat ve şarap semti Bellavista’da, ‘Malecon’ adlı bir bar görmüştüm (daha önce yazdığım gibi, Malecon, Havana’nın kıyı bölgesi). Havana’da ise, Şilili Allende’nin adını taşıyan bir cadde... Caddede, ‘Plaza Carlos III’ adlı bir alışveriş merkezi keşfediyorum. Girişte bir ucuz sosisçi var. Oradan sosis almak için para çıkarırken, hemen yanımda bir dilenci bitiyor. “Bana sosis parası” diyor. Zaten yabancılar için uygulanan ayrı para birimi politikası nedeniyle soyup soğana çevrilmiş durumdayım. Üstelik, bu para isteyen genç, yabancılara özgü Küba parası (CUC) yerine, yerel Küba parasıyla (CUP), aynı sosisi çok ucuza alabiliyor. Bu nedenle, bana hiç inandırıcı gelmedi. İçeri girdim; müthiş kalabalık. Bütün fiyatlar, CUC’la yazılmış. Yani burası, aslında yabancılar için açılmış bir yer. Fakat koca AVM’de bir tane bile yabancı görmedim. Hepsi, Kübalı. Zaten tek bir İngilizce yazı da yoktu. AVM, Santiago’daki (Şili) Küçük Lima ve Seul’un İstiklali İnsadong’daki AVM gibi, merdivensiz. Eğim, yavaş yavaş yükseliyor. Bodrum katta, pizzacılar, pastacılar, tavukçular vb. var. Bunlar, yabancı parasıyla belirtilmiş en ucuz fiyatlar. 1,5 CUC’a pizza var örneğin. Dışarıda, böyle ucuz yemek bulmak, zor. Aynı bodrum katta, küçük çocukların oynayabileceği trenler vb. var. Bodrum katın çevresinde, kafeler ve süpermarketler var. Bu, Küba’da gördüğüm en büyük süpermarketti. Arka çıkışta, arabalar için park yeri var. Kübalılar, herhangi bir ülkedeki gibi, AVM kültürüyle iyice zehirlenmişler. Süpermarkette, çok çeşit mal olmasa da, temel mallar bulunuyor. Benim tek gereksinimim, su olduğu için, sudan başka birşey almıyorum. Zaten, su dışında almaya değer birşey de bulamıyorum. Hani Küba’ya özgü bir ürün olsa, alacağım, deneyeceğim. Yok. Hatta kimi raflarda, Amerikan ürünleri bile görüyorum. Süpermarket, bana, “neredeyim ben?” dedirtiyor. Bambaşka bir Küba’dayım. Üst katlarda, mağazalar var. Burada, ünlü markalar olmasa da, mantık, aynı. Armağan olarak alınabileceklere bakıyorum; giysileri inceliyorum. Bir tane bile, Küba malı göremiyorum. Endonezya malları, Çin malları vb. satılıyor mağazalarda. Ben zaten oralardan gelmişim. Hiçbirşey almıyorum. Herhangi bir AVM’de görülebileceği gibi, oyuncak, yatak takımı, mobilya vb. satan mağazalar var. Küçük tezgahlarda, 0.40 CUC’a taneyle elma satılıyor. Coca Cola yerine, TropiCola var. Aynı tezgahlarda, Küba malı dondurmalar da satılıyor. Burası, gezi rehberlerinde yer almıyor. Yani turistler burayı bilmiyorlar. Bodrum katta satılan yiyeceklere bakıyorum. Yarın öğlen yemeği için buraya gelmeye karar veriyorum. Tavuk burger soruyorum, yokmuş; bir Küba birası söylüyorum. O sırada, bir dilenci oturuyor yanıma, “bana kola al” diyor. Ucuz birşey, sorun değil; ama kendi parasıyla ucuza alabileceği bir malı, neden yabancı parasının geçerli olduğu yerde dileniyor. Gerçekten alamaz mı, Küba parasıyla, o ucuz sokak lokantalarında? Garip geliyor. Onun suçu değil elbet bütün bunlar. Ama burada ne arıyor? Üstelik, binlerce orta sınıf Kübalı arasında beni nasıl buluyor? Filistin atkısı da takmadım... Almıyorum. Kendi orta sınıfı, benden zengin. Benim arabam mı var, evim mi var... Bu AVM’deki Kübalılar, ben daha zengin bir ülkeden gelmeme karşın,
  • 16. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 15 benden daha zengin olabilir. Vietnam’da aynısıydı durum. Yoksullar, yabancılardan dileniyordu; ama Vietnamlı zenginler, yabancılardan daha zengindi. Birayı alıp başka bir tarafa oturuyorum. Bu kez de, yaşlı bir dilenci, sanki öylesineymiş gibi yanıma oturuyor. Ben de, ileriye kayıyorum bana ilişmesin diye. Bu kez kalkıp yeniden yanıma oturmaya çalışıyor, ben de basıp gidiyorum artık. Dayanılmaz. Süpermarket çıkışında da, başka bir dilenci bekliyor. Bunlar, hükümetin cezalandırdığı rejim karşıtları mı acaba? Ama bildiğim kadarıyla, onlar, ABD’ye sürülmüşler çok önce. Vietnam’da, savaştan sonra birçokları kaçmıştı; ama ABD’ye çalışmış olan Vietnamlıların damgalanması, birkaç kuşak sürmüştü. Babası, Amerikancı Güney Vietnam Ordusu’nda çalıştı diye, üniversiteye alınmayan öğrenciler vardı örneğin. Ama şimdi herşey değişti. Amerika’ya çalışanlar, zengin, şimdi, Vietnam’da. Çıkışta, sosisçiye bakıyorum bir kez daha. O arada, Afro-Kübalı bir genç gelip mayonezi ve ketçapı ödünç almak istiyor büfeden. Büfecinin göremeyeceği tarafta, kocaman bir ekmeğe, mayonez ve ketçap sürüyor ve yiyor. Resmi davetle ya da turla gelenler, bu gerçekleri göremiyor işte... Ne mutlu bana ki, tek tabanca olarak arıyorum gerçeği... Dönüşte, yolumu değiştirip başka semtleri öğrenmeye çalışıyorum. Sağa saptığımda, Propaganda Ofisi’ni görüyorum. Yanında ise, bir tütün fabrikası. Gezi rehberlerinde, Capitol’ün arkasındaki tütün fabrikası gösterilir. Turistler de oraya giderler. Burayı ise bilmezler. Fabrikanın çok hoş bir sömürge yapısı var. Bu arada, Havana’da gördüğüm tüm okulların yapıları, çok hoş. Hep tarihsel yapılar. Her neyse, fabrikadan içeri bakıyorum. Bir Kübalı genç kızı görüyorum merdivenleri çıkan. Evet, Ahmet Kaya çalıyor kafamda: “Fabrikada tütün sarar/ Sanki kendi içer gibi/ Sararken de hayal kurar/ Bütün insanlar gibi.” Saat 18:00 gibi, Brezilya Sokağı’ndaki İsa Meydanı’nda oturuyorum. Herkes birbirini tanıyor burada. Oyun oynayan çocukları izliyorum. Misket falan oynuyorlar, bisiklete biniyorlar. Köpeğini gezdiren ne çok Kübalı var. Turist polisi var meydanda neyse ki... Turistlere yönelik suçlarda, ceza, çok ağırmış Küba’da. Ama bu, dolandırıcıları korkutmuyor anlaşılan. Biri, geçerken, saat soruyor; belki de iyi biri; ama daha önceden saat sormakla başlayıp dolandırma durumlarını bildiğimden, yanıt vermiyorum. Söylene söylene gidiyor. İyi biriysen, buradan özür diliyorum arkadaş. Ülkenin dolandırıcıları, beni böyle kimseye güvenmez duruma getirdi. Bundan sonra kol saatimi cebimde taşıyacağım. 19:00’a kadar kaldığım meydanda, bugünkü izlenimlerimi düşünüyorum: - Küba’da sokak pazarlarında, et, Vietnam’da olduğu gibi dışarıda satılıyor. “Et, gerçekten bozulmuyor mu?”; “bozulmuyorsa, başka ülkelerde niye buzluyorlar?” gibi sorular uyanıyor... - Birçok at arabası görüyorum yollarda. - Küba’da hiç orak-çekiçli bayrak görmüyorum. Garip geliyor. Sokaklarda, ülkenin sosyalist olduğunu gösterecek hiç bir işaret yok. Oysa, sosyalist bir geçmişe sahip Vietnam’da ve Laos’ta, orak-çekiçli bayraklar, her yerde dalgalanır. Ho Çi Min Kenti’nin havaalanında, yolcuları, göndere dikilmiş orak-çekiçli bayraklar karşılar. Laos’un başkenti Vientiane’da (‘Viençan’ diye okunuyor) ise, trende karşılar yolcuları orak-çekiçli bayraklar. Hatta Vietnam’da, bir keresinde, ATM’de bile orak-çekiçli bayrak vardı açılış olarak. Nedeni, bankanın, Vietnam Komünist Partisi’nin yakında yapılacak kongresini selamlaması. - Kaldığım sokak yakınında, İsrail adını ve bayrağını taşıyan bir sinagog gördüm.
  • 17. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 16 - Evlerde, Fidel’in ve Che’nin resimlerini görmedim. Kaldığım evde, bunlar yok; İsa resmi var. Oysa, Vietnam’da birçok evde, Ho Çi Min’in resmi vardı. - Eşi dolayısıyla Küba’da uzun süre yaşamış bir hocam, halkın polisleri sevmediğini; polislerin, Küba’nın en yoksul kesimlerinden geldikleri için ‘Filistinli’ (Palestinos) olarak adlandırıldığını söylemişti. Filistin atkıma takıp beni sorguya alan havaalanı polisi, bir Filistinli miydi yoksa? Amaç, para mı sızdırmaktı? Vietnam’da (hepsinde değil ama) kimi devlet dairelerinde, işi ağırdan alırlar ya da hiç yapmazlar; zarfa biraz para koyunca hallolur herşey... Belki burada da, benzer bir sistem işliyor. - Doktorasını, Havana’da, Küba’daki şehir planlaması ve konutlandırma politikaları üstüne yazmış olan Avrupalı sosyalist hocama Küba’yı sormuştum. Bana, “bakma sosyalist ülke olduğuna; dünyanın en paragöz milletlerinden biri, Kübalılar’dır” demişti. Bana abartı bir yorum gibi gelmişti. Belki de haklı... Özellikle AVM’deki görüntülerden sonra, bu yoruma daha da yakınlaşmaya başladım. - Kübalıların ortalamadaki düşük maaşları nedeniyle, toprağa daha bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Yurtdışına çıkabilen Kübalı oranı, düşük. Ancak, zaten bu oran, birçok ülkede düşük. Türkiye’de kaçımız, dışarıya çıkabiliyor... Vietnam’da da aynısı... Hatta gezdiğim Latin Amerika ve Asya ülkelerinde de azınlıkta, dışarı çıkabilenler. Ancak, Küba’da, bu oranın daha düşük olduğunu tahmin ediyorum; çünkü uçak parasını, oteli vb. karşılayacak kadar para biriktirmek gibi bir durum, çok zor, Küba’da. Ama yabancı para birimiyle (CUC) para kazananların böyle bir sorunu olmasa gerek. Kim bunlar? Turizm ve dış ticaretle uğraşanlar ve ev(ler)ini yabancılara kiraya verenler. Bunlara ağır vergiler uygulandığı söyleniyor; ama vergiler o kadar ağır olsa ve bu işlerden kazanç sağlamak olanaksız olsa, niye bu işlerle ilgilensin zengin olmak isteyen Kübalılar. Birden fazla ev alabilen, araba alabilen Kübalıların varlığı, zaten, ülkede, gelir uçurumunun açılmakta olduğunu gösteriyor. Çalışmak zorunda kalmayan, evini yabancılara kiraya vererek servetine servet katan asalak bir sınıf oluşmuş durumda Küba’da. - Küba’daki tarihsel yapılar, döküntü durumda. Elbette, bu, kaynak yokluğundan ileri geliyor. Umarım, eski şehire verilmiş UNESCO Dünya Mirası statüsü, bölgeye uluslararası fonların gelmesini de sağlar... Akşam yemeği zamanının gelişiyle, eve dönüyorum. Yemekte, kocaman bir biftek, kara fasulyeli pilav, kesilmiş avokado, domates ve salatalık, unla kızartılmış patates var. Patatesi, çok yağlı olduğu için bırakıyorum. Biftek, kocaman. Yemek yerken, televizyonu izliyorum. Televizyonda, yine bir ABD yapımı dizi var: Salem. Bu, geriye dönüşlü, beyzbollu, engizisyonlu bir dizi. Ondan sonra, çocuklar için ninni geliyor ve 20:00’de Haber Bülteni. Haber başlıkları, aşağı yukarı şöyle: - Küba, dışasatımlarını güçlendiriyor. Haberde, Küba’nın dışarıya sattığı puro, şeker, kahve, kakao ve biyoteknoloji ürünlerinden bahsediliyor. Liman görüntülerine yer veriliyor. - MERCOSUR, Paraguay’ın üyeliğini askıya aldı. Bunun nedeninin darbe olduğu belirtiliyor. Özellikle, Arjantin devlet başkanı Cristina ile Brezilya devlet başkanı Dilma’nın görüntülerine yer veriliyor. - Havana’nın dışında kalan bir parkta, Küba’yı tanıtan bir fuar düzenleniyor. - Spor haberlerinde, futboldan hiç sözedilmiyor. Güreş vd. var. Spor haberlerini bir kadın sunuyor. - Hava durumunda, adanın özellikle doğu bölgelerinin cehennem sıcağında olduğunu görüyoruz. - Çin, uzay misyonunda başarılı oldu. (Bu haberi birlikte izlediğimiz evsahibesi, “sanki Çin’in gepgeniş toprakları yokmuş gibi bir de uzaya çıkıyorlar” diyor.:))
  • 18. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 17 - Bir sergi haberi. (Evsahibesinin yorumu: “Ben böyle karmaşık resimleri anlamıyorum. Benim sevdiğim resimler, manzara resimleri. Onlar da pahalı zaten. Zenginler satın alabilir ancak... ) (Başka haberler de var; ama anımsayabildiklerim, bunlar.) O arada, evsahibesi hapşırıyor. Ona “çok yaşa” diyorum İspanyolca. “Çok yaşa”nın İspanyolcası, “İsa” (Jesus). Küba’da bunun kullanılıp kullanılmadığını soruyorum, kullanılıyormuş. Bir de, “sağlık” (salud) deniyormuş. Evsahibesine şöyle demek istiyorum ama söylemiyorum: “Belki evin ünlü olacak ileride; “Gezgin, bu kitabı burada yazmıştı” diye.” Odaya geçiyorum. Küba şarabı açıyorum. Tadı, iyi. Bu ucuz şarabı, bir tek Obispo’nun paralelindeki sokakta bulabildim. Başka hiç bir yerde yok. Günce yazamayacak ve okuma yapamayacak kadar yorgunum. Bir film açıyorum yine Türkiye’den. Bu, ‘Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’. Şaraptan mı, Küba’da olmaktan mı, gurbette olmaktan mı, filmdeki ezgilerden mi, filmde konuşanlardan kimilerinin filmi göremeden ölmelerinden midir nedir; boşalıyor gözyaşlarım... Film de şarap da bitiyor. Pek alışkanlığım olmadığı üzere, bilgisayarda iskambil oynuyorum. Odada televizyon yok; Küba’da internet yok; e zaten kafa da şaraplı, yapılacak birşey yok... Biraz oynayıp sızıyorum. Cuma gecesi olmasından olacak, sokak, aşırı gürültülü. Sanki hemen yanıbaşımda konuşuyorlarmış gibi net geliyor ses. Bağıra çağıra konuşuyorlar. Arada, yüksek perdeden müzikli araçlar geçiyor. Onlar yüzünden, uyanıp uyanıp bir daha uyuyorum. Bir kalkıyorum ki boğazım şişmiş. Bu satırları yazarken, aklıma, Küba’dan ayrılırken, havaalanı polisinin bu güncelere el koyabileceği geliyor. Çok emek harcadım bu güncelere ve önemli bilgiler var. El koyarlarsa çok üzülürüm. İnternet olmadığından, atamıyorum e-postama. Bu nedenle, karar veriyorum. Bugün müzelere öncelik vermekten vazgeçip büyük otellerden birinde, aşırı pahalı interneti kullanıp şimdiye kadar yazdıklarımı kurtarmaya karar veriyorum. Ondan sonra, bilgisayarıma, cep telefonuma, dış belleğime, flaşıma, hangisine el koyarlarsa koysunlar umurumda olmaz. Eski bir dizüstüyle dolaştım Latin Amerika’yı. Yanımdaki bütün elektroniklerin çalınabileceğini düşünerek, yedekleme yaptım. Tüm yedekler, e-posta kutumda ve Vietnam’a bıraktığım dış bellekte duruyor. Bana koymaz. Yeter ki bugün, bu günceleri e-posta kutuma atabileyim...
  • 19. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 18 (4) Küba’de Dördüncü Gün 30 Haziran 2012, Havana, Küba Sabah 8:30 gibi, kahvaltı için çıkıyorum yine odadan. Çay için bir demlik sıcak su koymuşlar; Afrika çayını (roibos) koyup içiyorum. Sahanda yumurta, bir meyve tabağı (guava, papaya, muz ve ananas), avokado, iki hamburger ekmeği ve taze sıkılmış mango var kahvaltıda. Bu kez, odada genç bir kız var. Evsahibiyle yarı-İngilizce yarı-İspanyolca sohbet ediyor. Kanadalı’ymış. Küba, Kanada’ya çok yakın olduğu için, gelen giden çok. Küba’ya ilk gelişi olmasa gerek; çünkü Kübalı arkadaşını aradı. Her neyse... Evsahibini dün akşam göremiştim. Nedeni, iki akrabasının hastanede olmasıymış. Birisinde, beyinle ilgili bir rahatsızlık varmış; diğeri ise, kolon kanseri imiş. Bir yandan televizyon izliyoruz. Cumartesi sabahı kuşağı olmalı bu. Ekranda, Fransız yapımı bol memeli bir aşk ve seks filmi var. Hani 20:00’ye kadar çocukların izleyebileceği programlar gösteriliyordu... Ünlü bir Fransız filmi olmalı bu; İspanyolca altyazılıydı. Adını çıkartamadım. Odaya dönüyorum. Hastayım dünden. Boğazım şiş. Bir Panadol bir de vitamin alıyorum. Mideyi bozduğum için, Vietnam’ın doğal ilacı Berberin’den de alıyorum. Dünün güncesini yazıyorum. Artık, dışarı çıkmadan önce, okuma yapma zamanı. Bugün Küba okumalarımdan şu notları alıyorum: - Havana’da bir Arap Parkı olduğunu, bunu dün gördüğümü anımsıyorum, notlara geçmeden. Eski Havana’da, pek birşeye benzemeyen bir anıtı var bu parkın. Bir de, uzun otobüs ve ekmek kuyrukları görüyorum sokaklarda. - Küba, en büyük Karayip Adası. Komşuları, 145 kilometre uzaklıktaki Florida, Meksika ve diğer Karayip Adaları (Cayman, Haiti, Bahamalar ve Jamaika). - Küba’nın nüfusu, 11.5 milyon; yüzölçümü ise, 110,860 km2. - 1959 Devrimi’nden önce, Küba, askeri diktatörlükle yönetilen, Amerikan mafyasının işlettiği kumarhanelerin ve Amerikan burjuvazisinin sahibi olduğu fabrikaların temel gelir kaynağı olduğu bir ülke. ABD’nin arka bahçesi... - Ambargo nedeniyle yaşanan altyapı sıkıntısı dolayısıyla, turistik olmayan bölgelerde, elektrik kesintisi, ciddi bir sorun. - Venezuela, ucuz petrolle, Küba’nın yardımına yetişiyor. Küba’da, petrol rafinerisi var. - Küba, Doğu, Batı ve Merkez olmak üzere 3 bölgeye ayrılıyor. Başkent Havana, Batı’da. Burası, ABD’ye en yakın Küba bölgesi. - Batı’da, Havana dışında, belli başlı turist bölgeleri: Pinar del Rio, Matanzas ve Isla de la Juventud. - Merkez’de belli başlı turist bölgeleri: Santa Clara, Cienfuegos, Santi Spíritus ve Ciego de Avila. - Doğu’da belli başlı turist bölgeleri: Camaguey, Las Tunas, Holguín, Santiago de Cuba ve Granma. Guantanamo Askeri Üssü, Küba’nın en doğu ucunda. - Küba’nın belli başlı kentleri: Havana (Küba’da, ‘Havana’, ‘Habana’ olarak yazılıyor), Baracoa (kumsalları ünlü), Pinar del Rio (puro kenti), Santa Clara (Che’nin anıtmezarının bulunduğu
  • 20. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 19 kent), Santiago de Cuba, Trinidad (UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde) ve Varadero (Havana’nın doğusundaki kumsal kenti). - Küba, birçok ülkeye 30 günlük vize verirken, Kanada’ya 90 günlük vize veriyor. - Küba’dan ayrılırken, 25 CUC’luk çıkış vergisi ödeniyor. - Küba’da araba kiralayan turistler kaza yaparlarsa, dava sonuçlanana kadar ülkede kalmak zorundalar. Bu nedenle, Küba’da araba kiralamak, mantıklı olmayabilir. - Havana’dan Santiago de Cuba’ya gece treniyle gidilebilir. ‘Fransız Treni’ (Tren Frances) olarak adlandırılan bu tren, Fransa’nın Küba’ya bağışı. Yüksek kalitede bir tren. Bunun dışındaki trenler, sık sık bozuluyor; ve yolcular, yolda kalıyor. - Hava koşulları açısından, Küba’ya gitmek için en uygun zaman, Aralık-Nisan arası. Fakat bu, yüksek sezon olduğundan, herşey daha pahalı olabiliyor. - Küba İspanyolcası’nda, sondaki ‘s’ler, genelde yutuluyor. - Küba İspanyolcası’nda “nasılsın?”, “Como andas?” (birebir anlamıyla, “nasıl yürüyorsun?”). - Küba’da çok az ATM var ve olanlarda da, ek kesinti yapılıyor. Dün AVM’de gördüğüm süpermarkette, kredi kartı kabul ediliyordu. Ek kesinti yapılabileceğini tahmin ederek, kart kullanmadım. Para kartı (debit), çok çok az yerde kullanılıyor. - Küba, yüksek kalitedeki sağlık hizmeti dolayısıyla, bir sağlık turizmi ülkesi olarak değerlendiriliyor. Küba’da, yabancılar için sağlık giderlerinin, ABD’deki sağlık giderlerine göre daha düşük olduğu belirtiliyor. - Dün yediğim kara fasulye ve pirinç, Küba’nın ulusal yemeği (buna ‘moros y cristianos’ deniyor. Birebir anlamı, ‘Araplar ve Hıristiyanlar’). - Küba yemeklerinin çok kötü ve yavan olduğu; en iyi Küba yemeklerinin, Küba dışında yenebileceği söyleniyor. - ‘Paladar(es)’ olarak adlandırılan ev lokantaları arasında, Kübalı için ayrı, yabancı için ayrı menüsü olanlar var. Buraların ucuz yemek yerleri olduğu söylense de, vergi ve servis adı altında attıkları kazıklar da ünlü. - Küba otellerinde kötü yemekler için çok yüksek rakamlar ödetiliyor. Uzak durmalı. - Küba’nın iki ulusal birası var: Cristal ve Bucanero. İkincisindeki alkol oranı, daha yüksek (% 5.5). - Küba’da ‘paylaşım evleri’ ya da ‘turist evleri’ olarak adlandırabileceğimiz evlerin (‘casas particulares’) önünde, özel işaretli bir çıkartma oluyor. Bu, bir Çin harfine benziyor. - Küba’da, her sokakta ‘Devrimi Koruma Komitesi’ var. Heryerde göz-kulak var. Bu, bir tür gizli polis. - Tez hocamın daha önce belirttiği gibi, Küba’da dişilere laf atmak, yaygın; ama dişiler, bunu, iltifat olarak alıyorlar (günce boyunca, ‘dişi’ sözcüğünü kullanışım, kız-kadın ayrımını doğru bulmamamdan kaynaklanıyor). Hocam, Avrupa’ya giden Kübalı bir kadının, Avrupa kentlerinde kendisine laf atılmadığı için mutsuz olduğunu söylemişti. Kimi durumlarda, Kübalı’yla yabancıyı ayırmak zor olacağına göre, dişi turistlere de laf atılabilir. Bu, kültürün bir parçası. - Küba, AİDSli oranı en düşük ülkelerden. - Küba, dünyada kişi başına en çok doktorun düştüğü ülkelerden biri (demek ki, doktor başına en az hasta düşen ülkelerden biri aynı zamanda). - Türkiye’de bulunan ilaçları, Küba’da bulmak zor olabiliyor. Bu nedenle, hazırlıklı gelinmeli. - Küba, iletişim açısından, dünyanın en pahalı ülkelerinden biri. - Küba’da, yabancılara yönelik tipik dolandırıcılıklar şunlar: - Sahte purolar, havaalanında el konulacak kaçak purolar, dolu olduğu söylenen boş puro kutuları.
  • 21. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 20 - İçmeye davet eden bir Kübalı ve onun getirdiği barda 2-3 katı fazla ödeyen turist. - İngilizcesini geliştirmek istediğini söyleyen çift. - Para üstünün düşük değerli CUP ile gelmesi (CUC ile gelmeli). - Fabrikada şişelenmiş havası veren musluk suyu dolu pet şişeler. - Daha uygun bir döviz kuru bildiğini söyleyen Kübalı. - Kimi zaman ödenmeyen para üstleri. - Kredi kartı dolandırıcılığı. - Puro, seks ve uyuşturucu ticareti yapan, kene gibi yapışan Kübalılar (bunlara ‘jinetero/jinetera’ deniyor). Dışarı çıkıyorum. İlk olarak, dün bulduğum AVM’ye gidip (Salvador Allende Caddesi’ndeki Plaza Carlos III) karnımı doyuruyorum. En hesaplı yemeği yiyorum sonunda Küba’da: 1 küçük boy sosisli pizza, 1,5 CUC ve 2 kaşarlı ve jambonlu küçük sandviç, toplam 1 CUC. Yani toplam 2,5 CUC’a doyuyor karnım (3 Dolar). AVM, yine Kübalı dolu; ve AVM’nin kadrolu dilencileri de, hazır bekliyor yemek alanında ve süpermarket çıkışında. Süpermarkete girip su alıyorum. Alınacak başka birşey de bakıyorum; ama çekici birşey yok. Zaten, bir çaykolik olarak, Küba’daki çay çeşitsizliği dolayısıyla hayal kırıklığına uğruyorum. “Küba malı hangi ürünler ünlü?” diye soruyorum kendime ve haberlerden aklıma geliyor: Puro, kahve, kakao, şeker, rom ve diğer alkollü içkiler. İçkiler dışındakiler, burada satılmıyor. Onlar, turistleri kazıklamak için, ayrı dükkanlarda satılıyor. Kahveye bakıyorum; Türkiye’de bulunabilecek sıradan kahveler; bir de en kötüsünden Vietnam kahvesi. Diğer ürünlere bakıyorum, Panama malı vb. Ya bu ülkede hiç üretim yok mu? Yani bu kadar mı çaresiz Küba? Hadi tarlalar verimsiz diyelim; deniz ürünü var, balık var. Sanayi hamlesi yapamıyor mu ülke? Bu kadar akıllı bir hükümeti olan az sayıda ülke var. Hiç akıllarına gelmiyor mu Singapur gibi ham petrolü alıp işleyecek dev rafinelerle para kırmak? Tekstil işine girilemez mi? Kübalıların ücretleri bu kadar düşükken, ne üretseler çok ucuza mal ederler zaten. 5 yıl iktisat hocalığı yaptım. O açıdan, oldukça garip geliyor Küba ekonomisi... “ABD ambargosu nedeniyle kimse, Küba’yla ticaret yapmak istemiyor” diyenler çıkacaktır. Gerçekten öyle mi? Rusya, Çin, İran ne güne duruyor? Küba, bunların yalnızca biriyle bile özel ülke statüsünde ticaret yapsa, voliyi vurur. Rus, Çin, İran şirketleri, Küba’da fabrika açıp çok ucuza üretim yapamaz mı? Bir sürü soru soruyorum, meraktayım. Çin ve Vietnam’ın, gelir uçurumunu genişletmek pahasına da olsa, yaptıkları büyük ekonomik atılımların gözlemcisiyim. Küba’nın önünde ne engel var? Çin, Afrika’yla Latin Amerika’yı ekonomik olarak fethediyor zaten. Küba da, bu akımda neden yer almıyor... Bana, Küba ekonomisinin çaresizliği, hiç inandırıcı gelmiyor. Küba’nın bu halde kalması, kimilerinin işine mi geliyor acaba... Süpermarketten çıkıyorum. Boğazım şiş. Torbamdan bir Panadol çıkarıp içiyorum. O sırada, süpermarketin depo kapısı açılıyor; içerideki duvarda, bir Che resmi var. Küba’da gördüğüm Che resimlerinin çoğunluğu, eski püskü. Belki de, Che’yi eskisi kadar sahiplenmiyor Kübalılar. Ayrıca, “ya bağımsızlık ya ölüm” ve “devrimi savunuyoruz” gibi tek tük görünen duvar yazıları dışında, ne Amerikan karşıtı bir duvar yazısı görüyorum günlerdir; ne sosyalist duvar yazıları... Hele Marx ve Lenin imgelerini hiç mi hiç görmeyip yadırgıyorum. Vietnam’da, çeşitli devlet kurumlarının önünde hâlâ Marx ve Lenin imgeleri vardır. Evet, bugün ML’nin düşünceleri, Vietnam’da tümüyle uygulanmıyor olsa da, onların mirası yok sayılmıyor. Bu durumu yadırgayışım, şekilciliğime bağlanabilir. Denebilir ki, “her yerde, Marx ve Lenin imgeleri olması, bir ülkeyi sosyalist mi yapacak?” Yapmaz elbette. Her yerde imgeleri de olmasın zaten;
  • 22. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 21 ancak, sosyalist bir ülkede, ML’nin görsel olarak hiç anımsanmıyor oluşu garip değil mi? Havana’da, bir John Lennon Parkı var; ama Lenin Parkı yok örneğin. Vietnam’ın başkenti Hanoi’da Lenin Parkı var. Gerçi, Vietnam, Çin’in saldırganlığına karşı, gün geçtikçe daha çok yakınlaşıyor ABD’ye. Vietnam ve ABD Orduları, ortak tatbikat bile düzenliyor artık. Yine de, Vietnam, tümüyle teslim olmuş değil. Devrim imgelerinin kişiler üstünden kurulması da hoş değil aslında. Burjuva tarihçiliğinin yanlışına birçok sosyalist tarihçi de düşüyor. Tarihi sanki kitleler değil de, tek tek devrimci önderler yaparmış gibi bir yanlış bu. Oysa, Vietnamlı General Vo Nguyen Giap, bu ‘büyükadamcı’ tarih tezini, bir söyleşisinde reddetmişti; ben de onun görüşlerini anlatmıştım eski bir Asya-Pasifik yazısında. Küba gençliğinin de, pek ABD karşıtı olduğu söylenemez. Birçoğunun ABD yapımı filmlere ve ABD müziklerine hayran olduklarını gözlemliyorum. Olası bir Amerikan işgalinde, ABD Ordusu’nu çiçeklerle karşılamalarından, bir Küba dostu olarak korkuyorum. AVM’den çıkıp kavurucu sıcakta, internete bağlanabileceğim bir otel bakıyorum. Habana Libre Oteli’nin, dünden, Devrim Meydanı’na yakın olduğunu anımsıyorum. Bunun için, meydana doğru gidiyorum; ama otel, görünürde yok. “Başıma güneş mi geçmişti acaba?” diye söylene söylene Küba Ulusal Tiyatrosu’nun önünden geçip meydana varıyorum. Yine görünürde yok. Fidel Anıtı’nın önüne gelince uzaktan görüyorum. Otele doğru gidiyorum; güncelerimi internete atıp kurtarmalıyım. Otele doğru giderken, sahile kadar inen hoş görünümlü bir bulvar görüyorum. Burada bir sürü hastane ve otobüs sırası bekleyen yüzlerce Kübalı var. Bir duvarda, küçük bir LGBT Yürüyüşü duyurusu görüyorum. Cadde, cayır cayır yanıyor. Otele gitmekten vazgeçip merakla sahile doğru inmeye başlıyorum. Bu, Başkanlar Caddesi (Avenida de los Presidentes). Yol üstünde birçok anıt var, Kübalılara ve Kübalı olmayanlara ait. Bunlardan biri, Salvador Allende için; bir diğeri, Omar Torrijos için; ve bir başkası, Eloy Alfaro’nun anıtı. Yol üstünde, bir Vietnam yazısı görüp şaşırıyorum. Bu, ‘Kahraman Vietnam’ adlı bir çocuk yuvası. Kapısı kapalı olmasa, gidip sohbet edeceğim. Biraz aşağısında, köşede, Küba Ulusal Dans Müzesi var. Giriş, 2 CUC. Ne yazık ki, elektrikler gitmiş; giremiyorum; ve pazar ve pazartesi günü de kapalıymış. Herhalde bir daha bu taraflara uğramam. Küba müzelerinde, tadilat, elektrik kesikliği, teknik sorunlar vb. ciddi bir sıkıntı. Sahile çıkmak üzereyken, solda, ‘Hotel Presidente’ adlı 5 yıldızlı oteli görüyorum. “Fırsat, bu fırsat” deyip güvenliğe internet kullanıp kullanamayacağımı soruyorum. Koca ülkede, oteller dışında internet yok. Bir de, ETECSA denilen PTT türü devlet yapılarında varmış; ama bunlardan birini bulmayı bir türlü başaramadım. Nereden girerseniz girin, Küba PTT’sinden, saati 6 CUC (yani 7 Dolar) olan şifreli bir kart almanız gerekiyor. İnternet, tüm otellerde olmadığı için, internet özlemi çeken bir insansanız, Küba’da yandınız. Hatta hiç gelmeseniz daha iyi... Güvenlik, sağolsun, sevecen bir biçimde buyur ediyor beni; hatta belki, beni, otelde kalanlardan biri sanmış da olabilir. Görevlilere soruyorum, şifreli karttan satın alıyorum. Pahalı elbette, saati 7 Dolar’a internete girmek. Ama Avustralya’nın Adelaide kentinde, Aralık 2010’da, saati 10 Avustralya Doları’na internete girmek zorunda kalmıştım. Üstelik, o sıralarda, Avustralya Doları, Amerikan Doları’ndan daha değerliydi. “Beterin beteri var” diye geçiriyorum içimden. Bilgisayar başına geçiyorum. Koca otelde, 5 bilgisayar var yalnızca. Şifreyi kazıyıp ekranda giriyorum. Hemen güncenin ilk üç bölümünü e-postama atıp rahatlıyorum. E- postalarıma tam bakacağım ki, internet kesiliyor, bir daha da gelmiyor. Yani topu topu 10 dakika kullanabiliyorum. Bilgisayarı iki kere yeniden başlatıyorum, boşuna. Bütün otelde internet gitmiş. Bilgisayar başındakilerle birlikte, içimizden küfür ettiğimizi anlıyoruz, birbirimize bakış
  • 23. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 22 biçimimizden. Neyse ki, kartta kalan dakikaları kullanabileceğim daha sonra; ve ilk üç bölümü kurtardım. Oh be... Çıkarken, yanlış kapıya girip otelin havuzunu görüyorum. Havuz, zengin turistlerle dopdolu. Bunlar da, Havana’yı ziyaret ediyor; ben de. Aramızda dağlar kadar fark var... Havuzda, avluda ya da odada geçiriyorlarmış zengin turistler, genelde, Havana günlerini... Bunların içinde, kesin, ekonomi, kalkınma vb. uzmanı da vardır. Yattıkları şezlonglardan Küba raporları yazacaklar ileride. Otelden çıkıyorum, sonra aklıma geliyor, geri dönüp otelin kartını istiyorum. Kart yerine, birkaç sayfalık bir broşür veriyorlar. Artık, öyle mi denk geldi; İspanyolca aksanımdan mıdır; yoksa görüntüm nedeniyle mi bilemeyeceğim, bu broşürün İtalyanca’sını veriyorlar. Aldığım gibi bakmadığımdan, farkedemiyorum. Otel, herhangi bir Avrupa otelinden farksız. “Neredeyim ben?!” dedirtiyor. Otelin Meksika’da ve İspanya’da irtibat bürosu bile varmış. Dudağım uçuklamasın diye, oda ücretinin ne kadar olduğunu sormuyorum; ama sıradan bir otele bile 80 Dolar bayıltan bu ülkede, beş yıldızlı bir otelin oda ücretini varın siz düşünün benim için. Oradan, merakla, gökdelen tipi yapılara doğru ileri gidiyorum, şehir merkezini arkama alarak. İyi ki bu yolu tutmuşum. Bambaşka bir Havana var karşımda. Burası, zengin turistlerin ve Kübalı orta ve üst sınıfın bölgesi. Toplukonut türü yeni apartmanlar ve Sovyet tipi eski yapılar var sahil boyunca. Biraz ileride, bir AVM görüyorum. Zengin turistler de, zengin Kübalılar da buradaki süpermarketten alışveriş yapıyor. “Ne satıyorlar?” derseniz, diğer AVM’dekilerle pek farkı yok; ama daha geniş bir yer burası. Dışarıda, bir Adidas mağazası var. Elektronik eşya satan, son çıkan herşeyin bulunduğu büyük bir mağaza, saatçi, hediyelik eşya dükkanı (artık şaşırmıyorum: Burada da, Küba’ya özgü birşey yok), giysi mağazası, parfüm dükkanı vb. var AVM’de. En üst katta, Havana Koyu manzaralı Jazz Cafe var, her gece canlı müziğin olduğu. Tuvalete giriyorum. İki kabin var, birisinin kapısı yok; diğerinin kapısı kapanmıyor. Pisuvar zaten yok, klozeti de unutun. İşimi bitirip çıkıyorum, kapıdaki görevli abla bozuk para istiyor doğal olarak. Ama bir farkla: Bana “yoldaş” diye hitap ediyor. Şu koca ‘sosyalist’ ülkede, ‘yoldaş’ diye hitap eden tek Kübalı’nın bir tuvaletçi olmasına gülsem mi ağlasam mı? Eski çamlar bardak olmuş; artık ‘yoldaş’ değil ‘arkadaş’ diyor Kübalılar. Vietnam’da da aynı durum geçerli. Yoldaşlık kalmamış Küba’da. Süpermarkette, dün gece içtiğim ucuz Küba şarabından alıp (markası, Soroa, 2.5 CUC) çıkıyorum oradan. Kentin en yüksek yapısı olduğunu düşündüğüm yapıya doğru yürüyorum biraz. Bu, Melia Oteli. Kapısında, birçok birbiriyle ilintisiz ülkenin bayrağı var. Örneğin, Sri Lanka ve Cezayir. Aslında, bir otel, odalarda kalanların uyruğuna göre dikse bayrakları, ne hoş olurdu. “Belki de öyle yapıyorlardır” diyeceğim ama herhalde yapmıyorlardır. Kapısına gidip görevliye internet soruyorum. Yine kibar bir biçimde buyur ediyor bu güvenlik de beni. İçerisini görseniz, Küba demezsiniz. Şaşkına dönüyorum ama belli etmemeye çalışıyorum. Bu da, 5 yıldızlı bir otel. Cep telefonumla bağlantı arıyorum; buluyorum ama şifre gerekiyor. Kartı da kullanabilirim belki. Soruyorum; ama karmaşık bir yanıt veriyorlar, “bilmemkaçıncı kata çık” gibisinden... “Hiç uğraşmaya değmez” diye düşünerek çıkıyorum oradan... Kıyıdan, şehir merkezine döneceğim. Bu arada, muhteşem bir hava değişimi oluyor. Güneş kayboluyor, bulutlanıyor hava; ve bir tablodan çıkmışçasına, hoş bir griye ve maviye boyanıyor Havana Koyu. Böyle bir tablonun içinde yürümek, çok keyifli. Yürüyorum kıyıda. Pek birşey yok anlatmaya değer. Bir ara, bir stadyum görüyorum kıyıda, bomboş olan. Ondan sonra, 40-50 bayrak direkli bir yer görüyorum, askeri bölge imiş. Yanından geçmek bile yasak. Çaresiz, kıyıya geçiyorum. Cumartesi akşamı olduğundan ve hava da harika olduğundan olacak, yüzlerce Kübalı, sahilde oturmuş sohbet ediyor. Teyzeler, patlamış mısır satıyor. Yüzlerce kişinin
  • 24. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 23 önünden geçiyorum; kimse beni rahatsız etmiyor. İleride, trombonu ile bir etkinliğe hazırlanan bir Kübalı görüyorum; sonra birkaç tane daha. Şehir merkezine doğru yaklaşırken, 3 Kübalı genç kız, “merhaba arkadaş” deyip muhabbet açmaya çalışıyor. Dolandırıcılar mıdır değiller midir bilmediğimden, hiç oralı olmuyorum. Bu sahte arkadaşlıklar çağında, “merhaba yoldaş!” diye çağırsaydınız, bakardım mutlaka... Nedir bu ‘amigo’ ‘amigo’... İçi boş, bu çağda, ‘amigo’luğun... Şehir merkezi, lanetli gibi... Sürekli birileri musallat olmaya çalışıyor, görmezlikten gelip devam ediyorum. 1,5-2 saat kıyıda yürüdükten sonra, feneri görüyorum. Çok çok geride kalmış, 5 yıldızlı otel bölgesi. İleri gideceğim; ama otoban falan giriyor araya. Kentin simgesi olan Capitol yapısına doğru yürüyorum. İşte burası, gezi rehberlerinin önerdiği Prados Semti. Bu yürüdüğüm park ise, ‘Paseo de Marti’ diye geçiyor ve kentin en önemli caddelerinden biri. İki yanda trafik akıyor. Ortada ise, üç arabanın geçebileceği geniş bir alana taş döşeyip çevresine ağaçları kondurmuşlar. Gençler ve çocuklar oyun oynuyorlar çoklukla... Yol üstünde, solda, Faust Tiyatrosu yapısını görüp hayran kalıyorum. Yapının üstünde çok sayıda karınca heykeli var. Yapının karıncalarla kuşatılmış gibi bir havası var. Dayanamayıp cep telefonumu çıkarıp fotoğraf çekiyorum; hemen Kübalı gençler musallat oluyor. Hızlı adımlarla uzaklaşıyorum oradan. Yol üstünde, Habana Dansı Okulu’nu görüyorum ve Küba-Arap Kültür Merkezi’ni. Merkezin balkonunda bir kafe var. Bir dahakine gitmeli. Capitol’a yaklaşmak üzereyken, sağda, birçok pahalı otelin olduğunu görüyorum. Bunların muhteşem güzel tarihi yapıları var; ve en çok turisti, bu otellerin önündeki kafelerde görüyorum. Bunlardan birinde, canlı müzik var. Ancak, üzgünüm amigolar, Vietnam’da, Ho Çi Min’de, en pahalı otellerden biri olan Rex Hotel’in terasında, sizin yaptığınızdan daha iyi Latin müziği dinlemiştim Vietnamlı sanatçılardan. Hatta kendi kendime “işte müziği böyle muhteşem olan bir yer, Latin Amerika. Bu ırmağın kaynağını bulmalı” demiştim. Latin müziklerini Vietnam’da dinlemeye devam etsem iyi olacak... Üstelik Rex’te, giriş ücretsizdi; içecekler, tuzluydu ama o kadar olsun... Neyi kutluyorduk o gün, çıkartamadım şimdi... Ama Ho Çi Min Kenti’nin en güzel manzarasına terastan bakıp çok birşey de ödemeyerek Latin müzikleri dinlemek, çok iyi gelmişti... Eski Havana’daki yapıların çoğu, gölge oluşturacak biçimde dış sütunlu. Bu, cayır cayır yanan ada için, en mantıklı mimarlık yaklaşımı. Latin Amerika Güncesi’nde yazdığım gibi, bu tür tarihsel yapılara baktığımda, silah zoruyla çalıştırılan köle işçileri anımsıyor, üzülüyorum. Bütün bu görkem, kanlı köle emeğine dayanıyor. Bu uygarlıklar, ne garip uygarlıklardır ki, bir yandan en karmaşık sanat öğelerini kullanıyorlar; bir yandan da, yerlilere ve Afrikalılara yönelik en barbar uygulamalara imza atıyorlar. Bu yapıların kamu yapısı olarak kullanılarak, ayrım gözetmeksizin tüm halka hizmet verdiğini görmek, beni sevindiriyor. Havana’da, bu tarihsel yapıların birçoğunun, devlet dairesi, okul, üniversite ve hastane olarak kullanıldığını görmek, güzel. Bunun dışındaki kullanımlara sahip olanları ise, genelde sevemiyorum; örneğin oteller... Capitol’e varıyorum. Oradan Brezilya Caddesi’ne dalıyorum, eve dönmek üzere. “Yol üstünde bir otel bulurum da, internet sorarım” diye düşünüyorum. Nasılsa kartım da var. Böylece, Eski Meydan’a (Plaza Viaje) çıkıyorum herzamanki gibi. Burada, turistlerin de orta ve üst sınıf Kübalıların da uğrak noktası olan bir açık hava birahanesi var. İstenirse, fıçıyla geliyor biralar, birkaç kişilik müşteriler için... Bir dahakine burada oturmayı düşünüyorum. Birahanenin yanında, bir tabelada, Eski Havana’daki sanat etkinlikleri listelenmiş. Tümünü kaçırmışım. Özellikle konserler ve sergiler çarpıyor gözüme. O arada, hafif hafif yağan yağmur arttırıyor şiddetini. Brezilya Sokağı’nın sahil bölümünde, bir tiyatro olduğunu görüyorum. Bu akşam
  • 25. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 24 gösteri varmış; ama çok yorgunum. Bugün kısa bir ara dışında 5 saat yürüdüm. Zaten hastaydım. Bir an önce eve gidip dinlenmeliyim. Son bir çabayla, kıyıya çıkıyorum sokağımdan. Oradaki otele soruyorum interneti. Varmış; ama koca otelde tek bilgisayar var ve o da dolu. İnterneti yarına erteleyip eve dönüyorum. Kıyıdaki merak ettiğim yapının Rus Ortodoks Kilisesi olduğunu öğreniyorum bu arada. Evdeyim, çok yorgunum. Türkiye’den yüklendiğim nane-limon çayından içiyorum 3 bardak. Yemek, tavuklu pilav dışında aynı. Pilav, sarı. Bu rengi safranın verdiğini tahmin ediyorum. Odaya geçip hastalık nedeniyle üşüdüğüm için, sıcak bir duş alıyorum. Bir Panadol alıyorum. Kafayı vurup yatıyorum; ama bir yandan da, kendime, “yarım saat uyu, kalk, günceyi yaz. Böylece, yarın sabah, Küba okumaları için daha çok zaman olur” diyorum. Kalkıyorum yarım saat sonra; ve hiç durmadan bu satırları yazıyorum. 2,5 saattir arasız yazmışım. Biraz dinleneyim artık değil mi? Sokak, herzamanki gibi aşırı gürültülü... Bunlar, Kübalılardan çıkan sesler olduğu için kabulüm. Yarın bu bölümü de sağsalim e-posta kutuma atabilirsem harika olacak... Yıllar önce, Kübalı şairlerden birkaç şiir çevirmiştim. Bunları, her güne bir şiir düşecek biçimde paylaşmanın zamanıdır: BOĞANIN ÖLÜMÜ Saplanırken tutuşmuş kargılar ve çılgıncasına kargaşası boğanın, eğlendirir kalabalığı hayranlık içindeki, Romalı plebler de sirkteymişler sanki, dikkatlice, yuhalamakta ya da alkış tutmaktaydılar beden duruşu için, hareketi için ve bir bakış ile kana bulanmış meydanın üzerinde ölmede olan savaşçı, düşer. Öter borazan ve kanlı dramda son perde oynanmada, arenaya indiğinde matador ve vahşi hayvanı çağırır, uyandırır öfkesini korkmadan. O, köpükler çıkararak ağzından, kapıp yutar gözleriyle ve toprağı yıkıp geçer, güçlü ayaklarıyla; ateşli kuyruğu kamçılar böğrünü ve böğürerek bir yandan kızışır daha fazla... Matadorsa sakin, savuşturur atikçesine ve keskin kılıcı saplar tam da orta yerine göğsünün onun. Duruverir boğa ve dışavurur böğürüşü acıyı, kuduruk derin öfkeyi, can çekişmeyi.
  • 26. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 25 Boşuna uğraşır yenmek için dinsiz, imansız ölümü, öç almak ister şimdi; ama kuvveti yayılan, sıcak kan ile, son bulur büyücek nefeslerde ve acı ve o hiddet arasında, çılgına çeviren, sallanır, düşer ve verir son nefesini böğürerek yeniden. Sahapsız kadavra, şerefsizcene, Bu, barbar zaferi bir: kaskatı, gevşek, boşta kalır güçlü ayaklar, gözler, bulanık kıvılcım çaktığı görülür bir anlık, o gözlerde, atılganlık, güç, gayret öylece, ve akıverir boğazı aşağılık toprağa sahapsız, belki de saban altında olurdu bir köylü ailesine geçim kaynağı. İnsanlar işte böyle, kutluyorlar en şen patırtı ile aptal savaşçıyı yiğitliği için. Gaddar gösteri, rezilliği İspanya'nın! Jose Maria Heredia (Santiago, Küba, 31 Aralık 1803-Meksiko, 7 Mayıs 1839) İspanyolca'dan çeviren: Ulaş Başar Gezgin/22.01.2002
  • 27. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 26 (5) Küba’de Beşinci Gün 1 Temmuz 2012, Havana, Küba Dün gece, Mel Brooks’lu ‘12 Sandalye’ (‘12 Chairs’) adlı 1970 yapımı filmi izledim. Bir Rus romanından uyarlama olan film, Sovyetler Birliği’yle dalgasını geçerken güldürüyor da. Bu romanın Rusça film uyarlamasının Sovyet döneminde çok ünlü olduğunu duymuştum cin baladan. ABD yapımı filmde, mücevherlerin saklı olduğu sandalyeyi bulmak için Brezilya’ya gitme gibi bir durum yok örneğin... Gece, hem hasta olduğum için hem de sokaktan çok gürültü geldiği için defalarca uyandım ve yeniden uyudum. Düşle gerçek arasında, Latin Amerika’da bir yolculukta olduğumu ve yolculuğun zorluklarını aşmak için hazırlık yaptığımı görüyorum. Sabah yine aynı kahvaltı vardı. Nane-limon çayı içtim. Evsahibini dün görmemiştim, yine hastanedeymiş. Hasta olan iki yakınından biri, bu dünyadan göçmüş dün. “Bunu kitabında yazarsın” diyor, “hepimiz öleceğiz sonuçta; kimimiz, erkenden; kimimiz, daha sonra. Beterin beteri var. Ya çok yakın bir arkadaşım ölseydi... Ya ben kendim ölseydim...” Odada ufak çaplı temizlik yapıp çarşafı temizliyor ailenin yanında çalışan ev işçisi. O arada, evsahibiyle televizyona bakıyoruz. Küba kanalında, 1920’lerden, 30’lardan bir Meksika filmi var. Siyah- beyaz film, sonradan renklendirilmiş. Filmin yıldızı, Mario Moreno. Moreno, ünlü bir komedyen; ve Kübalılar, onun yüzünü Che’ninkine benzetiyor. Che’den daha yaşlı, Moreno elbette. Film, film çeken bir ekibi konu alıyor. O bitince, 1960’lardan ABD yapımı bir çocuk filmi başlıyor, minik bir maymunu konu alan. Dün gittiğim 5 yıldızlı otellerden söz açıyorum evde. İnanılmaz bir durum. Küba’ya gelmeden yıllar önce, buraya daha önce gelmiş olanlardan duyduğum iki sorun, zaten Küba’dan soğutmuştu beni. Bunlar: İkili ekonomi dolayısıyla zengin- yoksul ayrımının ortaya çıkması ve hergün güçlenmesi; ve ticari seks idi. Madem her köşe başında gizli polis var; seks ticaretinden haberdar olmuyor olamaz devlet. Ekonomi batmasın diye, yabancılara daha onsekizine bile varmamış kızlarını peşkeş çekmek, yalnızca sosyalizm için değil, herhangi bir bağımsız ülke için bile kocaman bir lekedir. Bu ikili ekonomi de, yeni zenginlerini yaratarak, ileride Küba’nın kapitalizme geçişini sağlayacak bana göre. Yıllar önce, “Che, yaşasaydı; Fidel’e karşı silahlı ayaklanma başlatırdı” demiştim; bilmiyorum abartmış mıydım... Çin’in ve Vietnam’ın yaptığı gibi, sanayi bölgeleri oluşturmak varken, 5 yıldızlı otellerden medet ummayı çok yadırgıyorum... Evsahibinde, DK Yayınevi’nin Küba rehberini görüp (2009 baskısı) ödünç alıyorum. Şimdi bu kitaptan aldığım notları paylaşıyorum: - Küba’da kölelik, 1886’da kalkıyor. Küba’nın yerli halklarının ise kökü tümüyle kurutulmuş. - Küba’da, 15 yaşındaki kızlar için, yetişkinliğe geçiş partisi yapılıyor. Bu partide, kızlar, gelinlik giyiyorlar (Evin kızının böyle bir resmi, salonun duvarında). - Küba’da oy verme yaşı, 16. - Sosyalizm döneminde, sosyalist ülkelerden turist çeken Küba’ya, artık ağırlıklı olarak Kuzey Atlantikli turistler geliyor. Turizm, ülkenin temel gelir kaynaklarından.
  • 28. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 27 - Küba, dünyada okuma-yazma oranı en yüksek ülkelerden biri. (Ancak, ülkede internetin çok pahalı olduğu düşünülürse; “neyi okuyup neyi yazabiliyor Kübalılar?” diye sorası geliyor insanın.) - Küba, dünyada, ücretsiz olarak sağlanan üst düzeyde eğitim ve sağlık hizmetiyle öne çıkıyor. - Küba, Latin Amerika’da en düşük bebek ölümü oranına ve en yüksek yaşam beklentisine sahip. (Ancak, bu nedenle, hızla artıyor nüfus. Daha önce yazdığım gibi, Küba’ya nüfus planlaması şart.) - Küba’nın ulusal sporu, beyzbol. - Devrim Meydanı’nda gördüğüm anıt, Fidel’e değil Jose Marti’ye aitmiş (Marti Anıtı). - Malecon’da, sütunları kadınlardan oluşan yapının adı, Caryatid. - Dün Başkanlar Caddesi’nin girişinde gördüğüm, iki sütunlu anıt, Maine Kurbanları Anıtı. Bu anıt, 1898’da Havana Koyu’nda batan A.B.D. gemisinde ölen denizcileri anıyor. - Havana’nın Latin Amerika’daki en büyük sömürge merkezi olduğu belirtiliyor. Bu kadar çok sömürge yapısı, başka bir Latin Amerika kentinde yok. Bu yapılar, kentin ve ülkenin kentleşmesinin derinliğini gözler önüne seriyor. - Oficios Sokağı’ndaki Arap Evi’nde (Casa de los Arabes), Küba’nın tek camisi var. Ayrıca, bu evde, Küba’da yaşamış olan Araplara ait çeşitli nesneler sergileniyor. - Obrapia Sokağı ile Mercaderes Sokağı’nın köşesinde, Meksika Evi (Casa de Mexico) var. Burada, Meksika ile Küba arasındaki bağlantılar sergileniyor. Yine Obrapia Sokağı’ndaki Guayasamin Evi’nde, Ekvadorlu yerli ressam Guayasamin’in resimleri sergileniyor. Bu sokakta, ayrıca, bir de, Afrika Evi var. - Gerçek Küba’yı görmek için, Havana dışındaki kentlere gitmeli. Ancak, iki başlı ekonomi, tüm kentlerde uygulanıyor. ‘Gerçek Küba’, tarihe gömülmüş durumda... - Havana’daki İspanyol sömürge yapılarında, güçlü bir Endülüs-Arap etkisi var. - Capitol yakınındaki Hotel Inglaterra’nın sütunlarından birinde, Arapça olarak “yalnızca Allah muzafferdir” yazıyor. - Havana’nın simgesi ve en dikkat çekici yapısı olan Capitol, Washington’daki Capitol’ün bir kopyası. 1929’da açılıyor; hükümet konağı olarak kullanılıyor. Günümüzde Bilim, Teknoloji ve Çevre Bakanlığı ve bakanlığa bağlı kütüphane, burada. Dünyanın en yüksek üçüncü heykeli, Capitol’de. Capitol’de bulunan 25 karat elmas, son Rus Çarı’na ait. Elması, bir Türk kuyumcu, Küba hükümetine satıyor zamanında... - Capitol’un, yapıyı önünüze aldığınızda solunda kalan yeşil alan, Kardeşlik Parkı (Parque de la Fraternidad). Park, Kübalılarla, diğer Kuzey-Güney Amerikalılar arasındaki kardeşliğe vurgu yapıyor. 1928’de açılan parkta, Arjantinli San Martin’in, Simon Bolivar’ın ve Abraham Lincoln’ün heykelleri var. - Hergün kıyıda gördüğüm fener ve çevresinin adı, Castillo de San Salvador de la Punta (kale). Bu 400 yıllık kale, günümüzde, deniz müzesi. Burada, aynı zamanda, Küba bağımsızlık önderi Jose Marti’nin 16 yıl tutsak edildiği cezaevi de var. 1871’de, bağımsızlık isteyen tıp öğrencileri de, burada infaz ediliyor. - Capitol’e çok yakın olan Devrim Müzesi, devrimcilerin devirdiği Batista’nın hükümet konağı. Burası, devrimden birkaç yıl sonra müzeye çevriliyor. - Havana’nın Çin Mahallesi’nde, Çin’e özgü mimarlık örnekleri, birkaç sütun dışında yok. Küba Çinlileri de, Küba’nın bağımsızlığı için savaşanlar arasında. Küba’da ilk mangoyu yetiştirenler, Çinliler. 8 yıllık sözleşmeli işçi olarak geliyor Küba’ya ilk Çinliler, 19. yüzyılda. - Dün gezdiğim zengin bölgesi Vedado’nun adı, ‘yasak’ anlamına geliyor. Bölgede, 16. yüzyılda, okyanustan gelen korsanları görebilmek amacıyla, yüksek yapılar dikmek, yasakmış. Şimdi
  • 29. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 28 kentin en yüksek yapıları, burada; ama ad, aynı kalmış. Ya da “korsanlar aramızda” diyebiliriz belki de... - Dün dolaştığım, kıyıdan Devrim Meydanı’na çıkan Calle Paseo üzerinde, birçok bakanlık ve hükümet yapısı var. - Dün yol üstünde gördüğüm Amerikalar Evi (Casa de las Americas), tadilat nedeniyle kapalıydı ne yazık ki. Burası, dünyadaki en büyük Latin Amerika görsel sanatları koleksiyonuna sahip olmasıyla ünlü. - Daha önce gördüğüm dev Havana Üniversitesi yerleşkesindeki Doğal Tarih Müzesi ve Antropoloji Müzesi görülebilir. - Che’nin 1960’lardaki ofisi, bugün onun silüetini taşıyan İçişleri Bakanlığı yapısındaymış. Silüet, geceleri aydınlatılıyor. Altında, “hasta la victoria siempre” yazıyor. Diğer yapının üstünde gördüğüm silüet, Fidel’e değil, bir diğer devrimciye (Camilo Cienfuegos) ait olabilir. - Küba Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin ve kabinenin ofisleri, Jose Marti Anıtı’nın arkasındaki yapıda. - Devrim Meydanı’ndaki Jose Marti Ulusal Kütüphanesi’nde (Biblioteca Nacional Jose Marti), 2 milyondan fazla kitap var. - Geçende gidip de içine girmediğim Jose Marti Anıtı’nın kulesinden, Havana manzarasına bakılabilir. - Havana’nın mezarlığı, ‘Kolomb Mezarlığı’ (Necropolis de Colon) olarak adlandırılıyor. Burada, 2 milyon Kübalı yatıyor. Bu, dünyanın en büyük mezarlıklarından biri. Buradaki çeşitli tarihsel mezartaşları, anıtmezarlar ve heykeller, görülmeye değer. Örneğin, 1901’de, 24 yaşında doğum sırasında bebeğiyle birlikte ölüp onunla aynı mezara gömülen Amelia Goyri de la Hoz, kutsal sayılıyor; hamile kadınların koruyucusu olduğuna inanılıyor. Anne olmak isteyen Kübalılar, onun mezarlıktaki heykeline çiçek bırakıyor ve adak adıyorlar. Devrimle ilgili heykeller de bulunuyor bu mezarlıkta. - “Zaten bir sürü gezi rehberi var; benim yeni olarak yazabileceğim pek birşey olmaz herhalde” diye düşünüyordum Panama-Küba uçağında. Oysa, gezi rehberlerini inceledikten sonra, bu kitaplarda birçok bilginin verilmediğini farkettim. Yazdıklarım, heryerde bulunamayacak türden bilgiler... Dışarı çıkıyorum. Artık Havana’da yeni olarak yapılabilecek pek birşey yok. Yeni birşey olmayınca, yazılacak çok fazla şey de olmuyor. Sokağımın kıyıdan girişindeki otele bakıyorum yeniden. Dün bakmıştım internet için, bilgisayar doluydu. Bu kez boş. Ama dünkü kartım çalışmıyor. Yandı 7 Dolar. Bitti mi? Hayır. Yeni bir internet kartı alıyorum otelden; anahtarla kazıyorum, çok kazımışım, okunmuyor numara. Sinirlenmemek için kendimi tutuyorum. Yeni bir kart daha alıyorum. Tırnağımla kazıyorum bu kez. Yani 1 saat internet kullanmak için, 21 Dolar kaybediyorum! Ne yapalım, burası Küba... Çok yavaş bir internet. Hemen güncenin biten bölümlerini gönderiyorum. Şimdiye kadar, kitap sayfasıyla 50 sayfa olmuş. Bu, sevindiriyor beni. Eşe dosta yazıyorum; ama her bir mektubun 10 dakikada gittiği oluyor. Burası Küba arkadaşım, burası Küba. Bu, gerçekten Kuzey Amerikan ambargosundan mı kaynaklanıyor; yoksa devlet, halkın internetle fazla haşır neşir olup birtakım gerçekleri görmesini istemiyor mu? Baskıcı hükümetlerin korkulu rüyası oldu internet... Belki, iki şık birden Küba için. Sayfaların tek tek açılmasını bekleye bekleye doluyor süre... Obispo Sokağı’ndan Capitol’e çıkıyorum.
  • 30. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 29 Öğlen yemeği için Plaza Carlos III’e gidiyorum. AVM, tıklım tıklım dolu. Yüzlerce Kübalı, sıkış tıkış olmuş, İspanya-İtalya maçını izliyor. Genç kızlar, yüzlerini İspanya bayraklarına boyamış. Bir coşku bir heyecan... Herkes İspanya’yı tutuyor; yani ülkelerinin eski sömürgecisini... “Bunlar tarihte kaldı” denebilir elbette; yine de garip geliyor bana, siyasal bilincin yüksek olmasını umduğum ülkede. Ayrıca, futbolun işlevi her yerde aynı... Sosyalist ülke ya da kapitalist ülke farketmiyor. Maçı İspanya alıyor 4-0’la. Kalabalık, sevinç içinde dağılıyor yavaş yavaş... Sokaklarda dolaşıp soruyorum, eskimiş Che imgelerini gördükçe: Böyle bir Küba kurulsun diye mi öldü Che? Eskinin sıkı solcusu Kaddafi’nin dönüşümüne benzer bir durum sözkonusu burada sanki... Dünyada, solculuk adına Küba’yı ve Fidel’i savunanlar, aslında 5 yıldızlı otellerle haramilerin saltanatını kurmaya hazırlanan bir ülkeyi savunmuş oluyorlar. Küba hükümetini benim gibi soldan eleştirenler var ülkede elbette. Bunlardan birinin, birkaç yıl önce, Küba hükümetinin ikili ekonomi gibi kapitalist uygulamalarını eleştirdiği için baskı gördüğünü ve sürgüne gitmek zorunda kaldığını anımsıyorum. Doktordu bu muhalif. Gerçi, Küba’yla ilgili olarak dünya basınına yansıyan tüm haberlere kuşkuyla yaklaşmalı; çünkü Kuzey Amerikan propaganda makinesi, Küba’yla ilgili her tür yalan haber üretmekte bir hayli yol almış durumda. Küba’yı soldan eleştiriyorum diye, bana saldıracak tipik solcu arkadaşlar; saldırın! Hazırlandım. Siz ne derseniz deyin, ben gerçekleri yazıyorum burada; ve ülkede en çok dayanışılabilecek insanın da, bana tüm ülkede ‘yoldaş’ olarak hitap eden tek kişi olan tuvaletçi abla olduğunu ileri sürüyorum. Siz resmi davetlerle, Küba’nın vitrinlerini görmeye devam edin. Ben mağaraya girip gölgelerin kökenini bulmaya çalıştım; gölgelerle yetinmedim. Elbette, olası bir Kuzey Amerikan saldırısında, Küba’nın yanındayım; bunu soracak olmanız bile saçma olacak... Sokaklarda günlerdir gördüğüm, ama şimdiye kadar yazmayı unuttuğum iki duyuru var: Birisi, Amerikan hapishanelerinde tutulan 5 Kübalı ile ilgili: “Küba beşlisini serbest bırakın”. Diğeri ise, onyıllar önce düşürülen Küba uçağında öl(dürül)en yolcular için suçluların yargı önüne çıkması talebiyle ilgili. Bu ikisinde de, bir Amerikan karşıtlığı yok. Çok genel tutulmuş sloganlar. 54 yıllık yönetim, bana kalırsa, kendi yönetici sınıfını oluşturmuş durumda. Ve Sovyetler Birliği örneğinde, o yönetici sınıfın sosyalizm adına halklara nasıl ihanet edebildiğini gördük. Bir kişinin yarım yüzyıl iktidarda olması bile, o yönetici sınıfın oluştuğunun kanıtı olarak görülebilir ve sonra abi-kardeş arasındaki devir teslim... Gerçek bir devrimci, haklı olarak, hanedanlık eleştirileri yapılabileceğini düşünerek, aile içinde bir iktidar değişimini baştan reddetmelidir. Kapitalizme geçmiş olan Vietnam’da, 5 yılda bir yenilenir tüm liderlik kadroları. Küba’yı yönetecek başka kimse kalmadı mı? Hadi “savaş koşulları”, “Küba, sürekli tehdit altında”diyoruz; ama gerçekten yeterli mi bu gerekçe? AVM’den dönerken, Capitol’le Simon Bolivar Caddesi’nin kesişimine yakın bir yerde, bir süpermarket görüyorum, su alıyorum. Artık su için taaa AVM’ye yürümeye gerek kalmayacak. Dün gittiğim Paseo de Marti’de oturuyorum biraz. Yol boyunca, sürekli musallat oluyorlar herzamanki gibi. Çok rahatsız edici. Oturuyorum, yine musallat oluyorlar. Kalkıyorum, başka bir yere oturuyorum, yine ve yine... Devrim Müzesi’nin önünden geçip kıyıya çıkıyorum. Burası, pazarın da etkisiyle olacak, cıvıl cıvıl. Neşeli insanlar, Havanalılar. Karşıda bir çocuk parkı var. Aileleriyle çıkıyor parktan çocuklar; ve ailelerin çocuklarını ne kadar çok sevdikleri, her hallerinden okunuyor. Bir otorite değil, arkadaş gibi, anne-babalar, Havana’da. Kıyı boyunca yürüyorum, musallat olanlara aldırmadan. Ara sokaklara dalıyorum biraz. Küba purosu içen bir
  • 31. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 30 işçi görüyorum tulumuyla işini yapan. Yav bu Küba puroları da, dünyada zenginlerin dudaklarında... Oysa, işçilerin dudaklarına daha çok yakışır Küba purosu... Geçerken, “adamım, İspanyol musun İtalyan mısın?” diyorlar arkamdan. Öyle çok durduran var ki yolda. Artık, ne dediklerine bile dikkat etmeden, “yok” deyip uzaklaşıyorum... Burama kadar geldi... Sokağımın kıyısında dolaşıyorum akşam yemeği için dönmeden önce... Heryerde neşeli Havana insanları... Bir de bu kadar çok musallat olan olmasa... San Francisco Meydanı, Eski Meydan, Ordu Meydanı... Derken eve dönüyorum... Televizyonda, Küba’nın doğusunda kalan Las Tunas bölgesinde düzenlenen Küba Halk Müziği Şenliği gösteriliyor. Çok hoş şarkılar ve danslar. Evsahibi de eşlik ediyor ezgilere. İşte bu müzikleri Havana’da dinlemek çok zor. Evsahibine sorup doğrulatıyorum bunu. Küba halk müziği ve dansları için, Havana’ya değil Küba’nın doğu kentlerine gitmeli. Havana, müzik açısından ölü bir kent. Üstelik, daha önce belirttiğim gibi, genç kuşak, halk müziği dinlemiyor; ABD kaynaklı müzikler dinliyorlar. Gençlik, gerçekten çok kötü durumda Küba’da. Kübalı bir gencin üstünde, ABD bayraklı tişört bile gördüm. Küba halk müziği, ABD’nin uyduruk pop müziğinden daha ileri bir düzeyde ve daha karmaşık. Neden mi? Çünkü ritimler ve vurmalılar, karmaşık bir altyapıya sahip olan Afrika müziklerine dayanıyor. Bunların halk müziği olup olmamaları bir yana, sanatsal olarak daha ileride olduklarını vurgulamak istiyorum burada. Bunlar arasından, ‘controversial’ adlı mantıksal olarak aşık atışmasına benzer Küba halk müziği, özellikle hoşuma gitti. Bu türde, iki şarkıcı, birbirlerine yanıt veriyor. Küba halk müziği, tarlada çalışan kölelerin ve daha sonra özgür işçilerin müziği... İşte gerçek Küba! Ama ikili ekonomiyle, bu Küba için de ölüm çanları çalıyor... Yemekte, Türkçe’deki karşılığını bilmediğim bir deniz ürünü var. Bu, langosta. Bu et, lokantalarda çok pahalı. Tek parça, biftek büyüklüğünde, karides biçiminde langosta. Yemekten sonra, odaya geçiyorum; bir-iki saat uyuyup yorgunluğumu atıyorum. Duş aldıktan sonra, bu satırları yazmaya başlıyorum ve okumalarıma devam ediyorum. DK Yayınevi’nin Küba kitabından, şu yeni notları alıyorum: - Havana’nın botanik bahçesi, kentin dışında kalıyor. - Daha önce, Havana’da John Lennon Parkı’nın olup da Lenin Parkı’nın olmamasını yadırgadığımı yazmıştım. Lenin Parkı da varmış Havana’da; ama kent dışında, botanik bahçesi yakınlarında. Ben John Lennon Parkı’nın kent dışında, Lenin Parkı’nın kentin göbeğinde olmasını yeğlerim. Lenin Parkı, kentin 20 kilometre güneyinde. Burada, 1,200 tonluk ve 9 metrelik bir Lenin heykeli yanında, ormanlık alanlar, akvaryum, sanat galerileri, yüzme havuzları, lokantalar vd. var. Buraya trenle gidilebiliyor. Özellikle çocuklar için tasarlanmış bir park. Geçende haberlerde gördüğüm Küba sergisi, Lenin Parkı’nın yanında (ExpoCuba). ExpoCuba, Küba’nın en büyük sergi merkezi. Yine bu civarda, vahşi hayvanların kafessiz olarak yaşadığı Ulusal Zooloji Parkı var. - Havanalılar, denize girmek için, doğudaki kumsallara (Playas de Este) gidiyor. - Dün gittiğim zengin bölgesinin 5 kilometre ilerisinde olan Miramar bölgesinde, yunusları da içermek üzere 350 deniz canlısı sergileyen Ulusal Akvaryum var. Turistler ve zenginler, günlerini bu akvaryum ve yakınlarındaki kıyılarda geçiriyor. Buradaki Maqueta de Habana Müzesi (Havana Maketi Müzesi), Havana’nın kentsel gelişimini ve planlanmasını anlamak açısından görülmeli. Havana’nın ormanlık alanı, aynı bölgede. Bu bölge, Almendares Irmağı’nı geçtikten sonra başlıyor. - Havana, stratejik önemi nedeniyle, İspanyol sömürgeleri içinde en iyi korunan kale.
  • 32. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 31 - Havana Kalesi, savaş esirlerinin köle emeğiyle yapılıyor. - 1957’de, devrimci öğrencilerin saldırısında ölümden dönen Batista’nın karısı, “kocam, bu saldırıdan sağ çıkarsa, dev bir İsa heykeli dikeceğim Havana’ya” diyor ve sağ çıktığında da, yaptırıyor heykeli. Heykel, açıldıktan 1 hafta sonra, devrim oluyor; Batista düşüyor. (Heykeli daha büyük mü yaptırmalıydı yoksa...) - Havana’nın dışında kalan Ernest Hemingway’in villası, yazarın yaşamını anlamak için görülmeye değer. Yazarın ölümünden sonra, villaya hiç dokunulmamış. Villa, yazar, daha dün çıkıp gitmiş gibi canlı (Adres: Finca La Vigia, Calle Vigia y Stheinhard, San Francisco de Paula, Havana). - İtalyan yazar İtalo Calvino (babasının görevi dolayısıyla), Küba doğumlu. - Havana’da birçok müzik ortamı var; ama bunlar, zenginler için. Halkın kendi müziğini sergilediği ortamlar, çok nadir. Bu zengin ortamlarında, özgün halk müzikleri olmuyor zaten genelde. - Jose Marti (1853-1895) ve Jose Maria de Heredia’dan (1803-1839) sonra gelen en önemli iki Kübalı yazın insanı, şair Nicolas Guillen (1902-1989) ve romancı Alejo Carpentier (1904-1980). Onlardan sonra, devrim dönemi yazın insanları olarak, şunlar incelenebilir: Virgilio Piñera (1912-1979), Jose Lezama Lima (1910-1976), Eliseo Diego, Cintio Vitier, Pablo Armando Fernandez, Fina Garcia Marruz, Felix Pita Rodriguez, Mirta Aguirre, Dulce Maria Loynaz, Miguel Barnet, Anton Arrufat, Lopez Sacha ve Cesar Lopez. Çağcıl yazın insanları olarak şunlar öne çıkıyor: Küba’nın kültür bakanlığı görevini üstlenmiş olan Abel Prieto (bu arada, birçok Latin Amerika ülkesinde, kültür bakanlarının büyük sanatçılar ya da yazın insanları olduğunu anımsatıp “Türkiye’ye yazık oluyor” demek istiyorum sakıncası yoksa), Marylin Bobes, Mirta Yañez, Senel Paz ve Leonardo Padura. - İncelenmeye değer Kübalı sinemacılar: Julio Garcia Espinosa, Manuel Octavio Gomez, Pastor Vega, Santiago Alvarez, Humberto Solas ve Tomas Gutierrez Alea. - Küba devrimci müziğinin önde gelen temsilcilerinden biri, Silvio Rodriguez. Küba’ya özgü birçok müzik ve dans türü (örneğin, salsa, son, rumba, guaguanco, yambu vb.), ayrıntılı olarak incelenmeyi hak ediyor. - Bueno Vista Social Club filminde yer alan sanatçılar, çoktan ayrılmış durumdalar aramızdan. Yine de, Havana’daki dolandırıcı numaralarından biri, “gel seni Bueno Vista Social Club’a götüreyim” biçiminde... - Birkaç saat önce televizyonda izlediğim Küba halk müziği şenliğinin tam adını buldum (Jornada Cucalambeana, Encuentro Festival Iberoamericano de la Decima). Bu şenlik, her iki yılda bir, Haziran sonunda, Las Tunas’ta yapılıyor. - Her Latin Amerika ülkesi için de geçerli olduğu gibi, Küba’ya, karnaval zamanında gitmeli. - Küba’da, 1 Ocak, hem Yılbaşı hem de Kurtuluş Günü olarak kutlanıyor. Bunun dışında, elbette 1 Mayıs, 26 Temmuz (Ulusal Ayaklanma Günü), 10 Ekim (1. Kurtuluş Savaşı’nın Başlangıcı) ve 25 Aralık (Noel), resmi tatil. Noel’in resmi tatil yapılması, Papa’nın 1998’deki Küba ziyareti sonrasında oluyor. Fidel, Papa’yı çok iyi karşılıyor; ve Papa, Devrim Meydanı’nda ve diğer birçok alanda dinsel törenler düzenliyor. Madem, Noel, tatil yapılıyor; Afrika dinlerine bağlı Afro-Kübalılar için de tatiller olmalı. Laik bir devlet, tek bir dinin kutsal gününü resmi tatil olarak tanıyamaz, tanımamalı. Günün şiiriyle bitirelim günceyi:
  • 33. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 32 İSİMSİZ AĞIT Ama düşünüyorum da şimdi, yoktur karşılıksız aşk, Bedel ödersin evet, o ya da bu şekilde, (şevkle sevmiştim bir kişiyi ama karşılıksız idi aşk. Ondan yazdım yine de, bu şarkıları ben.) Walt Whitman Ama ne önemi var dünya sahillerinin, yaşamım için benim? Çivileyendir hatıramı benim, yalnızca o. Luis Cernuda Sökülmüş kumlar ve çıplak deniz. Çıplak deniz, sabırsız, bakarken göğe. Aynı şekilde devam ediyor gökse. kovalayarak mavisini hiç yüzleşmeden hiç belirli değil, süzülmüş değil. Yürüyordum kumda, bir hayli zarif, bir hayli titrek tanrılar, yalnızlıklarım için, çocuğu tüm dillerden esperantonun, ak bakışlı savurgan, düz uçuşlu değil. Martılar yapıyor, çözüyordu bulutları ve döndürüyordu dalgaları, kıyıya saldırsınlar diye. (Böylesi ak çarpışması, düzensiz dalgaların bir tek kursak içindi bir kabukta yalnızca, olmaksızın kar imgesi ne de perdahlı tuz, kuvvetli.) Şişiriyordu yelkenlerini rüzgar, görülmez bir güç ile, raks ediyordu unutkanca, fırlamışça, karşıdan ve sendin sen. görmemiştim daha önce seni. Çocuğu varlığımın –genç oğlu unutuşun- ellerden haber ediyordu kan bana. Yaşamı bedenimin, bölünmüştü nasıl bölünürse bir şarkı, kıtalara: özgür baş, omuzlar, göğüs, uyluklar ve bacaklar, yeni açılmış. Uzaklardan bir üzüntü vardı içimde benim, üzüntü, yolunu şaşırmış güvercinlerden, yitip gitmiş sözlerden, sessizliğin ötesindeki, kanat hareketleri, toprağında kelebeklerin ve kül rengi güllerin, gecede eksik olan... Düşlerdeki günebakan: Görmemiştim daha önce seni. Mıknatıs. Canlı karanfil, tutuklu el kol hareketlerindeki.
  • 34. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 33 Sen değildin sen. Yürüyordum, yürüyordum, yürüyordum ben yürümek bir sedyede, daha kırılgan, tam da benden, saydam ve uyuyan bir hafiflikle çözülmesi hatıralarımın, göbeğimle rüzgara açık... Yanımda idi gölgem, kovalamak için beni bacaksız, kırık düşüyordu gölgem benim, yararsız ve de cılız; düşüyordu gölgem yana, kılçıksız bir balık gibi, gölgeden bir köpek gibi havlamazdı gölgeden tek bir köpek bile ona, öyle sefildi. Çok zamandır çok zaman; yeterince geçti zaman. balçıktan lambam benim! Çok göründü bu, pek çok, yorgun ellerime engin bir aşkla çakılmış alnıma, isimler vermiş, belli etmeden şeyleri acı acı kesen o ışık ile! Çok uğraşıldı birleştirmek için dudakları, tüymesinler diye ve kaçmasınlar ve yitmesinler diye gizi tenimin, gizi gözyaşlarımın, ara ara görünüveren öpücüğümün! Bendim. Geliyordun, bedenin her ne kadar, uyuyacak olsa da gergin. İlerliyordun, aşk, itekliyordu seni yazgı, iteklercesine yelkenlere, ürperen omuzların dev rüzgarı. İtekliyordu seni, yaşam ve yer ve ölüm ve daha çoğunu yapabilen kimi eller bizimkilerden: kimi eller, bizi birleştirebilecek ve alıp götürebilecek ve ovabilecek, gözlerimizi, anemon suyu ile... Tuz ve iyot oldular: oldular tuz ve yosun; oldular, ve hiçbir zaman, diyorum sana, ne oldular tam bu anında varoluşun. Çünkü son verdikten sonra sahnesine güneş ve kıpırdattığında gece, gölge düzeneğini, gördüm sonunda seni, alın alına, ipek ve çelik, manzaranın bizi dağıttığı halatlarda. (Parmaklarım, kıpırtısız, tarıyordu rüyalarda erik saçlarını senin.) Yürüdük sonra böyle, bir yandan öte yana ve keşfedebilirdim şimdi şen olduğunu bedeninin karşı koyan, rüzgara; büyüyen bir şeydi, saman alevi gibi, direk, sütun, kule, boy pos ritminde
  • 35. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 34 ve bir bahardı sessiz olmayan, kanından senin bir müzik, yanan etinde hapsolmuş senin. Işığı, uzak güneşlerin, mor gecesinde yüzyılların, yitik, geliyorduk aydınlatmaya, eğik gözlerinde, azıcık açık, kaşlarını kaldırırca bir kayıtsızlık ile. Yüzüyordun; sevmek istiyordum seni, yüreğimle suya benzeyen yüreğimle: ki öte yana geçeceksin, çevik, gelip geçici, yormadan seni. Senindi onlar ve senin hala onlar, oval tırnaklar, metal, ner’deyse billur, boğazında, ki zil yapar zilini serin, bir kez olsun bükülmeksizin. Biliyorum ki benim değil huzur: dalgalar getirdi seni gelirlerdi, nereden onlar? Tasalılar her zaman; gidiyorsun onlar için ya da kumlar üstüne, yön veriyor sana rüzgar müzikal yapraklarla büyüyen bir ağaççasına. Biliyorum yaşıyorsun ve soluk alıyorsun apayrı bir ruh ile, her bir nefes alışta. Ve ben, biricik ruhum ile, değişmez ve güvenli, üzgün çenem ile, zemininde ellerinin, bir kitapla, yarı yarıya açık, sakin bacaklar üzerinde, daha çok sevmedeyim seni ben, gölgelerde sevmedeyim ben seni, bulutlardan kayan o kocaman kederde, o kocaman kederde, sakat kalmış dallardan, kömür ve külden, kanatlar arasında lime lime... Öyle besledim ki seni ışınsız ışıklarla başka bir şey yapamıyorum, içteki güzelliğinle, yaralıyor tüm organlarımı, yırtıyor etimi bir olta iğnesiymişçesine, yanağımı içer’den yaralayan. Bir yaşam veriyorum sana, bütününden şiirin: utanmıyorum asla, koca yıkılışımdan, o koyu balçığından gözyaşının, duasız, doğdun sen –yıldız çiçeği havanın- daha çıplak, denizden, daha açık, gökyüzünden, daha sonsuz, varlığını benimkine sürükleyen yazgıdan, acımı zevkine. Biliyor musun?
  • 36. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 35 gideceğim bu sabah, yitip gideceğim, açılarak denize gölgelerden bir gemiyle, mor dalgalar arasında ve denizci şarkıları, kozmik bir sessizlik altında, ciddi ve parıltılı... Ve ismin çalkalanacak, üzgün dudaklarım arasında yaramayacak seni çağırmama ve hep söyleyeceğim onu, tatlılaştırmak için kanımı. hiçbir işe yaramaz şarkı, işe yaramaz, hiç işe yaramaz. işe yaramazca, sonsuza dek. Yaşam soluyor bana, göğüsleri ölümün. Emilio Ballagas (Camagüey, Küba, 7 Kasım, 1908-Havana, Küba, 11 Eylül, 1954) İspanyolca’dan çeviren: Ulaş Başar Gezgin/29.11.2001 -“Sonsuz Lezzet” adlı kitabından-
  • 37. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 36 (6) Küba’de Altıncı Gün 2 Temmuz 2012, Havana, Küba Bugün Sivas Katliamı’nın yıldönümü. Bense çok uzaktayım şu an. Sabah kahvaltısı yaparken, evsahibesine tüm borcumun ne kadar olduğunu soruyorum; çünkü artık uçuş takımlarını açmanın zamanı geliyor ve bugün para bozdurmalıyım. Oda ve kahvaltı, 30 CUC (35 Dolar). 7 günden 245 Dolar ediyor. Yediğim akşam yemeklerinin kimi, 8; kimi ise, 10 CUC. Deniz ürünleri, 10 CUC (12 Dolar); gerisi (tavuk, biftek vd.), 8 CUC (9 Dolar). Bir yemek için pahalı; ama dışarıda daha da pahalı. Üstelik, çok çeşit yemek sundukları için evde; 3-5 katı daha fazla gider dışarıda. Rahat ortam olması, evsahibi ve sahibesiyle sohbet ve paranın dışarıdaki kodamanlara değil bir Küba ailesine gitmesi, diğer olumlu özellikler. “Kitabı bana gönderirsin değil mi?” diye soruyor evsahibesi. Türkçe olacağını söylediğimde, İspanyolca’ya çevirirsem sevineceğini söylüyor. Yazar olduğumu söylemekle iyi mi ettim bilmiyorum. “Yazar olduğumu bildikleri için iyi davranıyorlar” diyeceğim; ama ilk gün tanıştığım Kanadalı arkadaşlardan, çok iyi bir aile olduğunu duymuştum zaten. Ayrıca, sokağa çıktığımda, kimse yazar olduğumu bilmiyor sonuçta. Sokaklardaki tüm yaşantı, doğallığında... 12 CUC da, bugünkünü de içermek üzere 2 kez çamaşır yıkatmak için. Yani 1 hafta için, toplam 282 CUC (328 Dolar) ödüyorum yanında kaldığım aileye. 25 CUC da havaalanına taksi için; bir 25 CUC da Küba’dan çıkış vergisi. Yani toplam 332 CUC (386 Dolar) gerekiyor bana. Yani dışarıdaki harcamaları saymazsak (öğlen yemeği, internet, abur cubur, su, şarap, belki daha sonra hediyelik), günde 55 Dolar harcamışım. Benden sonra gelecek olanlar için söyleyeyim: Küba’da daha az harcamanız zor. Ona göre hazırlıklı olun. Bir aileyle kalmak yerine, otelde kalırsanız, günlük harcamanız, 120 Dolar falan olur en az. Uçak parasını da düşünürseniz, Küba, pahalı bir turizm noktası. Hesap-kitap işlerini yaparken, televizyonda, beyaz kediler çıkıyor. Arkadaki halılar tanıdık geliyor. Bunlar, tek gözü yeşil, tek gözü mavi Van kedileri. Küba televizyonunda, Van kedileri var... Ne hoş... Odadayım. DK kitabını okumayı sürdürüyorum. İşte Küba tarihiyle ilgili okuma notlarım: - Küba, 400 yıl İspanyol sömürgesi olduktan sonra, 1899’da kağıt üstünde bağımsız oluyor; ancak, gerçekte, ABD’nin kuklaları tarafından yönetiliyor. - ‘Kristof Kolomb’ adlı katliamcı, 28 Ekim 1492’de Küba’ya ayak basıyor. - İspanyol sömürgeciler, adaya ayak bastıkları ilk andan başlayarak, büyük bir katliam politikası uyguluyorlar; ayaklanan yerlilerin şefini ceza olarak yakıyorlar. Kısa sürede, yerlilerin soyunu kırdıklarından, tarlada çalışabilecek kimse kalmıyor. Bunun üzerine Afrika’dan köle getiriyorlar. - Sömürgecilerin Küba’da kurduğu ilk kent, Baracoa (1512). Havana, ‘San Cristobal’ adıyla, 1514’te kuruluyor. - Havana, Karayip korsanlarının gözde saldırı kentlerinden. Buranın stratejik önemi var; ve İspanyol sömürgeciler, Amerikalardan kaldırdıkları yağmaları buradan İspanya’ya gönderiyorlar. Yani kentte sürekli olarak servet var. Karayip korsanları için bulunmaz fırsat. Havana’yı 1555’te yağmalayıp yakan Fransız korsanlarını, ilerleyen yıllarda, İngiliz ve Hollandalı korsanlar izliyor. 17. yüzyılda ise, Fransa, İngiltere ve Hollanda, bir olup kendi vatandaşları olan korsanları paraya boğuyor; Karayiplerdeki İspanyol gemilerine saldırıp İspanyol sömürgeciliğini çökertsinler diye.
  • 38. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 37 - İspanyol sömürgecileri, Küba’da büyük şeker ve tütün tarlaları açıyor. Küba’nın, uzun yıllar, yalnızca İspanya ile ticaret yapmasına izin veriliyor. Bu nedenle, ada, bir kaçakçılık cenneti oluyor. - Havana, ilk başkent Baracoa’ya göre daha korunaklı olduğundan, 1607’de başkent yapılıyor. - Küba, 1762’de İngiltere tarafından işgal ediliyor. 1763’te ise, İspanya’ya, Florida (bugünkü ABD) karşılığında geri veriliyor. - 1830’larda, Küba nüfusunun yarıdan fazlası, Afrikalı. Bunların büyük bir bölümü, köle; gerisi, özgürlüğünü kazanmış eski köle. - 1830’da Küba, Haiti’yi geçerek, dünyanın en büyük şeker üreticisi oluyor. - Küba’da, kölelik döneminde, köleler, sabah 4:30’da uyandırılıyor; 6:00’da çalışmaya başlıyor ve 20:30’da ‘yat’ zili çalıyor. - Köle sahipleri, yılda bir gün, kölelerinin kendi danslarını yapmasına izin veriyor. Karnavallar da böyle doğuyor. - Küba’ya tren, 1837’de geliyor; sömürgeci İspanya’yı önceliyor bu tarih. Bu, şekerleri limana taşımak için geliyor. - 10 Ekim 1868’de kölelerine özgürlüğünü veren Carlos Manuel de Cespedes, Küba tarihinde önemli bir kişilik. Köleliğin kaldırılmasını isteyen Cespedes’in mücadelesi, Küba bağımsızlık savaşlarını tetikliyor. Cespedes’in isyan çağrısı, yanıtsız kalmıyor. Bağımsızlık isteyen Kübalılar, İspanyol sömürgecilere karşı ayaklanıp Bayamo kentini ele geçiriyor; devrim hükümeti oluşturuyor ve Cespedes’i devlet başkanı yapıyorlar. Küba devlet marşı, ilk kez burada okunuyor. Bu marşı, yıllar önce, dünyanın şu an varolan tüm devletlerinin marşlarını derlediğim kitabım için (‘Devletler ve Marşları’) çevirmiştim. Burada yer vereyim: Bayamo Şarkısı Savaşa koşun Bayamolular, Değil mi ki Vatan, gururlu bilir sizi; Korkmayın şanlı bir ölümden, Değil mi ki yaşamak sayılır vatan için ölmek. Zincirler içinde yaşamak Alçakça, rezilce yaşamaktır; Duyun sesini, savaş borusunun; Silahlara, yiğitler, koşun! Zincirler içinde yaşamak Alçakça, rezilce yaşamaktır; Duyun sesini, savaş borusunun; Silahlara, yiğitler, koşun! - Cespedes’in önderliğindeki ayaklanma, kanlı bir biçimde bastırılıyor; ancak, bu, isyancılar için bir başlangıç oluyor. İsyanlar durulmuyor; ve 19. yüzyıl sonunda, Jose Marti ile doruğuna ulaşıyor. Jose Marti, 1892’de, ABD’de sürgündeyken, tüm bağımsızlık yanlılarını biraraya getiren Küba Devrimci Partisi’ni kuruyor. Jose Marti, 19 Mayıs 1895’te, cephede şehit düşüyor. Marti’nin yoldaşları olan Maximo Gomez ve Antonio Maceo, doğudan batıya doğru, sömürge ordusunu püskürtüp Küba’yı özgürleştiriyor. 1898’de, Küba, bağımsız oluyor. Aynı yılın 15 Şubatı’nda, Havana’da bir ABD gemisinde patlama oluyor ve 250 denizci ölüyor. ABD, bundan İspanya’yı sorumlu tutuyor. (Dün Başkanlar Caddesi’nin girişinde gördüğüm anıt, bu denizciler
  • 39. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 38 içindi.) ABD, Küba bağımsız olmuşken, bu patlamayı gerekçe göstererek savaşa giriyor ve İspanyol donanmasına saldırıyor. Böylece, barış antlaşmasında taraf oluyor. Küba’nın kabul edilmediği antlaşmayla, son İspanyol valisi, ada’yı, ABD’li generale bırakıyor. Bu korkunç olay, ABD’nin Küba üstündeki hain planlarını uygulamaya döküşünün başlangıcı... - ABD’nin ilk icraatlarından biri, kağıt üstünde bağımsız olan Küba Meclisi’nden ABD’ye askeri müdahale hakkı geçirmek oluyor. ABD, Küba’da askeri üs açma hakkı kazanıyor. Bu dönemde açılan üslerden biri, şu anda da ABD elinde olan Guantanamo. Bu dönemde, ABD, işine gelmeyince asker gönderiyor Küba’ya, meclisten geçen karara dayanarak. Küba’nın ABD’den bağımsız olarak dış siyaset ve ticaret yürütmesi, yasaklanıyor. Küba, 20 Mayıs 1902’de, kağıt üstünde resmen bağımsız oluyor; ancak, ABD kuklası diktatörlerden başkacası yok devrime kadar olan dönemde. Küba’nın bu dönemini anlamak için, aynı dönemde Amerikan sömürgesi olmuş Filipinler’i incelemek fena olmaz. Daha önce, Filipinlerle ilgili uzun bir yazı yazmıştım, gezi izlenimlerime ve okumalarıma dayanarak... - Küba Komünist Partisi, 1925’te kuruluyor. Partinin önde gelen yöneticisi ve öğrenci lideri olan Julio Antonio Mella, 1929’da, Meksika’da, sürgündeyken, Kübalı diktatörün kiralık katilleri tarafından öldürülüyor. Diktatör Machado, büyük gösteriler ve grevler sonucunda, birkaç yıl sonra, ülkeyi terk etmek zorunda kalıyor. - 1940’da, asker Batista’nın 4 yıl sürecek devlet başkanlığı dönemi başlıyor. Batista, 1952’de yeniden, ancak bu kez askeri darbeyle iktidara geliyor. ABD, darbeyi destekleyip yeni hükümeti tanıyor. Batista, Küba topraklarını ABD’lilere ve İngilizlere satıyor. Rüşvet, adam kayırmacılık ve ABD hayranlığı yaygınlaşıyor. - Yasal mücadele yollarının ABD ordusu nedeniyle çoktan tükendiği bu timsah biçimindeki adada, öğrenci lideri Fidel, tarih sahnesine, 26 Temmuz 1953’te, Moncada Kışlası Baskını’yla çıkıyor. Bu, Jose Marti’nin doğumunun 100. yıldönümü. 26 Temmuz, günümüzde Küba’da resmi tatil. - Fidel, başarısız olan baskında sağ ele geçiyor, hapse atılıyor ve 2 yıl sonra genel afla serbest kalıp Meksika’ya sürgüne gidiyor. Meksika’da, Che ile birlikte, devrim hazırlığı yapıyor. 25 Kasım 1956’da, Fidel ve 81 devrimci, Granma yatıyla Küba’ya dönüyor. Doğudaki dağ sıralarında (Sierra Maestra) gerilla ordusu kuruluyor. Ordu, köylülerden, öğrencilerden ve asker kaçaklarından oluşuyor. - Küba’daki başarıya ulaşmış ve dünyaya örnek olmuş gerilla savaşıyla ilgili çok güzel kitaplar var. Burada bunlara uzun uzun giremem. Ancak, birkaç ayrıntı vereyim: Che, 1958’de, Sierra Maestra’da, ‘Radio Rebelde’ adlı bir radyo kuruyor; radyo, tüm adada heyecanla dinleniyor. Castro, doğudaki Santiago de Cuba’ya girerken; Che ve Cienfuegos, Havana’ya ulaşıyor. Che, Havana’ya 1 Ocak 1959’da giriyor. Fidel ise, doğudan, 1 hafta sonra ulaşıyor Küba’ya. Küba Devrimi’nde, kentlerdeki mücadeleden sonuç çıkmayınca, köyden kentleri kuşatma stratejisinin uygulandığı görülüyor. Çok az kaynağa sahip olan devrimciler, kışlaları ele geçirip buralarda bulabildikleri mühimmat ve malzemeyle güç kazanıyorlar. Zaten, adanın en geri bıraktırılmış bölgesi, doğu olduğundan; mücadelenin buradan başlaması, mantıklı. Ancak, Guantanamo ABD Üssü de, Küba’nın doğusunda. Oraya dokunulmamış mı? İncelemeli. - ABD’nin olası bir işgalinde, hem doğudan (Guantanamo’dan) hem de batıdan (Florida’dan) saldırma gibi bir seçeneği var. - Devrimden sonra, kumandan Che, Sanayi Bakanı ve Merkez Bankası başkanı yapılıyor. Böyle bir ülkede yaşanılırdı gerçekten...
  • 40. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 39 - Dağlarda uzayan sakalları nedeniyle ‘sakallı’ (barbudos) olarak adlandırılan Kübalı devrimciler, adaya özgü hasır şapka giyiyorlar gerilla mücadelesi sırasında. Atlılar çoğunlukla. - Küba bayrağı, renklerini Fransız Devrimi’nden alıyor. Çizgiler ise, Küba’nın bölgelerini temsil ediyor. - Küba’nın bugünkü devlet başkanı olan Raul, 1962’de, Savunma Bakanı olarak, Sovyetler’le nükleer füze antlaşmasını imzalayan kişi. Bu, ABD ile SSCB arasındaki gerilime gerilim katmıştı Soğuk Savaş ortamında. Daha sonra, füzeler, SSCB’ye geri gönderiliyor. - Devrim Hükümeti’nin ilk icraatlarından biri, köylülere okuma-yazma öğretmek için devrimci öğrencileri köylere göndermek oluyor. Kısa sürede, adada, okuma-yazma bilmeyen kalmıyor. Toprak ağalığı kaldırılıyor. ABD’lilere ait topraklara el konuluyor. Bunun üzerine, ABD, Küba’ya karşı ambargoya başlıyor. - 17 Nisan 1961’deki ünlü Domuzlar Körfezi Çıkartması, başarısız oluyor; çünkü çıkartma, halkın devrimci hükümete karşı ayaklanacağını varsayıyor. Oysa, özgürlüğe ve eşitliğe susamış Küba halkı, devrim hükümetinin yanında yer alıyor. - 1980’de 125 bin Kübalı, ABD’ye göçüyor. - Sovyetlerin yıkılmasıyla kesilen yardım nedeniyle, Küba ekonomisi göçüyor. (Aynısı, Vietnam’da da oldu; ama ejderha ülkesi, birkaç yıl sonra, kendi ayakları üstünde durmayı başardı. İşin sırrı, Çin modeli olmuştu. Daha önce söylemiştim: Küba’da da uygulansa ya, bu model.) - Sovyetlerin yıkılmasıyla, Küba’da, (çaresizlikten) açılım sürecine giriliyor. Adada, ABD Doları kullanımı serbest bırakılıyor, yabancı yatırıma izin veriliyor, özel girişim özendiriliyor vb. Fidel, 1996’da, Vatikan’da, Papa’yı ziyaret ediyor. Papa da, 1998’de, Fidel’i, Küba’da ziyaret ediyor. (2004’ten bu yana, ABD Doları kullanılamıyor adada.) Başka okumalara geçiyorum Havana ve Küba’yla ilgili: - Havana’nın nüfusu, 2.1 milyon. - Havana, Karayiplerdeki en kalabalık ve alan olarak en geniş kent. - Havana’ya her yıl yaklaşık 1 milyondan fazla turist geliyor. - Havana’nın sömürge dönemindeki kalkınmasında, sömürgeciler için bir ganimet yükleme/boşaltma limanı olması, etkili. Havana, Eski Dünya’nın Yeni Dünya kapısı ve Yeni Dünya’nın Eski Dünya kapısı olarak görülüyor. - 18. yüzyılın ortalarında, Havana, Amerikalarda, Lima ve Meksiko Kenti’nden sonra üçüncü büyük kent (o zamanlar, New York’tan ve Boston’dan daha büyük). 19. yüzyılda ise, ‘Karayiplerin Parisi’ olarak anılıyor. - Amerikan İç Savaşı’nda yenilen köle sahipleri, işletmelerini Havana’ya kaydırıyor. - 20. yüzyıl başlarından devrime kadar, Küba’da birçok işletmenin sahibi, ABD mafyası. Havana’daki kumarhaneler öyle kazançlı ki, Las Vegas’tan bile daha çok gelir getiriyor. - Havana (ve Küba), tropikal bir iklime sahip. Kış yok. Yağış mevsimi, Haziran-Ekim arası. - 1958’de dikilen Habana Libre Oteli, devrim öncesinde, Habana Hilton. - Sömürge döneminde, Havana’da, infazlar ve boğa güreşleri, sokağıma yakın olan Eski Meydan’da olurmuş. - Havana’nın zengin dönemlerinde ticaret yapan onbinlerce Çinli, devrim nedeniyle ABD’ye kaçıyor. Havana’nın Çin Mahallesi’nin ıssız olmasının nedeni, bu olsa gerek. Devrimden önce, Havana’da, 200 bin Çinli yaşıyor; şimdi ise, daha az elbette. Çin doğumlu olanlar, çok çok daha az. Sovyetler’e okumaya gitmiş Kübalıların evlenip Havana’ya getirdikleri Rus kadınların çoğunluk olduğu 3 bin Rus yaşıyor kentte. Ayrıca, 1,500 Yahudi yaşıyor Havana’da, bir önceki
  • 41. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 40 kuşakta Nazilerden kaçan. Bunların çoğu, Devrim’den sonra, ABD’ye ya da İsrail’e geçiyor; ama 1,500’ü, 3 sinagog ile kalıyor işte kentte... - Günümüzde turizm, Havana’nın ve Küba’nın temel geçim kaynağı. - Havana nüfusunun % 63.4’ü, beyaz derili; % 20.4’ü, mulatto (beyaz-siyah melezi); % 16.4’ü, kara derili; % 0.2’si, Asyalı. - Hükümet, yerleşim politikalarıyla, Havana’ya göçü başarılı bir biçimde önlüyor. Hatta son yıllarda, kent nüfusunda azalma gözleniyor; ortalama yaşam süresinin artması ve doğum oranının diğer Küba kentlerine göre düşük olması nedeniyle. - Havana’nın doğu kumsalına, tünelden (Liman Tüneli) geçilerek gidiliyor. - 1980’lerde, Havana’ya, metro hatları döşenmeye başlıyor; ama proje, Sovyetlerin çöküşüyle rafa kaldırılıyor. - Küba’da, yerel siyasi adayların, Komünist Parti üyesi olmaları gerekmiyor. Yerel seçimler, aşağıdan yukarıya bir nitelikte. - Küba Ulusal Bale Okulu, dünyanın en büyük bale okullarından biri (4,350 öğrencisi var). - Havana, İstanbul’la kardeş şehir statüsünde. - Brezilya Sokağı’nda gördüğüm tiyatronun adı, Gaia. Duş alıp dışarı çıkıyorum. İlk iş, Obispo Sokağı’nın kıyıyı kesen tarafındaki köşesinde bulunan döviz bürosunda para bozdurmak. 350 Dolar bozduruyorum. Sıra yok, pasaport da sormuyorlar. İlginç. Başka yerlerde sormuşlardı. Küba’da para bozdurmak, Arjantin’de para bozdurmaktan daha kolay... Oradan, sokağımın sonundaki otele geçiyorum. 6 CUC (7 Dolar) verip 1 saatlik internet kartı alıyorum. Pahalı ve yavaş internetle 1 saat oyalanıyorum. “İnternet kullandım” diyemeyeceğim, “internet beni oyaladı” diyeceğim; o kadar yavaştı. Çıkarken, otelde Granma Gazetesi’nin görüyorum. 1 hafta sonunda ilk kez gazete görüyorum Küba’da. İspanyolcası’nı ve İngilizcesi’ni alıyorum bu haftalık sürümün (herbiri, 0.5 Cuc, 0.9 TL. Sosyalist bir ülkenin sosyalist gazetesi için fazlasıyla pahalı değil mi... Turizme dökülmüş gazete sanki...). Gün, önemli değil; bu, güzel bir hatıra Küba’dan. Gazete, 6 Avrupa dilinde ve (sürpriz sürpriz!) Türkçe’de yayınlanıyor. Ancak, Türkçe basım yokmuş otelde. Gazete, Küba’da görmek istediğim, özlemini duyduğum politik duruşa sahip. Yalnızca bu gazeteyi okuyup Küba’yı görmeyenler, sanki Küba’daki yaşamın çok sosyalist olduğunu falan sanır. Yani gazetenin siyasal duruşu, Küba sokaklarını yansıtmıyor; ama olsun, adını devrimcilerin Küba’ya çıkartma yaptığı yattan alan Granma’yı, yıllar önce ilk okuduğum günden beri, seviyorum, okuyorum, okutuyorum. Gazete, 16 sayfa. 1 Temmuz 2012 sayısında neler var? - Küba, Paraguay’daki darbeyi protesto etmek için büyükelçisini geri çağırdı. - Belarusya devlet başkanının Küba ziyareti. - Batı tıbbı ile geleneksel tıbbı birleştiren birleşik tıp ile ilgili hoş bir yazı. - Küba Beşlisi’nin serbest bırakılması için yürütülen kampanyayla ilgili bir haber. - Eğitim ve toplum sorunları ile ilgili bir makale. - Küba’da uyuşturucu operasyonu. Mafya, uyuşturucuyu Küba sınırlarından içeri sokamadığı için, komşu ülkelerin kara sularından torbalar içinde denize bırakıyor. “Uyuşturucu bağımlılarını suçlu olarak değil, yardıma ihtiyacı olan insanlar olarak görüyoruz.” - Küba’da Hepatit B ile mücadele. - Kübalı güreşçilerle ilgili tam sayfa haber. - Tam sayfa olarak, Raul’un Rio-20 Zirvesi’nde yaptığı konuşma.
  • 42. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 41 - Rio-20 Zirvesi’yle ilgili olarak iki tam sayfalık eleştirel yorumlar. - Tam sayfa olarak, Rio-20 Zirvesi’ne yönelik sokak protestolarını anlatan haberler. - Kübalı bir heykeltraşın yaşamını ve yapıtlarını tanıtan tam sayfa bir haber. - Che’nin Arjantinli bir yoldaşıyla ilgili yeni çıkmış kitabın tanıtımı. - Küba Havayolları reklamı. - Havana’daki bir ortopedi merkezinin reklamı. - Paraguay’daki darbe ile ilgili tam sayfa haber. Yeni devlet başkanının, CİA’in desteklediği bir mafyacı olduğuna vurgu yapılıyor. - Meksika’daki devlet başkanlığı seçimleriyle ilgili haber. - Havana’daki 5 yıldızlı bir otelin reklamı. - Bolivar Birliği’nin Paraguay’daki darbe ile ilgili açıklamaları. - Chavez’in Venezuela’daki şiddet olaylarını engellemek için yürüttüğü çalışmalar ile ilgili haber. Chavez, açıklamasında, şiddet olaylarını (örneğin, başkent Caracas, dünyada en çok cinayetin olduğu kentlerden biri) neo-liberal politikaların kısa sürede uygulanmasına bağlıyor; ve bu şiddeti kendi yönetimine bağlamanın haksızlık olduğunu söylüyor. - Arka sayfada, tam sayfa olarak, Küba Beşlisi’nin serbest bırakılmasını talep eden bir afiş. Oradan çıkıp Obispo’ya dönüyorum. Yarın artık zaman kalmadığı için, kitapçılara bakacağım burada. Sokakta bir bakıyorum, bir amca Granma satıyor. 1 hafta hiçbiryerde bulamadım; bugün hem otelde hem sokakta... Soldaki ufak çaplı incik boncuk pazarına giriyorum. Daha önce de belirttiğim gibi, Küba’ya özgü bir incik boncuk bulamıyorum; ayrıca, işçilikler o kadar başarılı değil. İstanbul’da da satılan türden Afrika tahta heykelleri var, almaya değer; ama onlarda da, Küba’ya özgü ilginç tasarımlar göremiyorum. Giysiler zaten sıradan. Hanımlar buradan bir sürü incik boncuk alırdı elbette; ama bana o kadar çekici gelmedi satılanlar... Obispo’dan Capitol’e çıkıyorum. Yol boyunca, yine musallat olan Kübalılar... Capitol’un arkasından, Çin lokantası bölgesine gidiyorum. Bugün AVM’ye gitmeye üşendim. Üşendim ama sonradan pişman oldum. Çin lokantasında herzamanki gibi berbat müzikler vardı. Bu Kübalılar, gerçekten sanattan anlamıyor. Cıstak cıstak ABD özentiliğinden başka birşey yok lokantalarda. “Küba halk müziği koyar mısın?” diyorum, yokmuş. Daha önce yazdığım gibi, adı, ‘Çin lokantası’; ama Çin’le ilgili hiçbirşey yok. Çin müziği olsa, o da olurdu. Yok, ABD’deki en uyduruk müzikleri koyuyorlar ve bir de ezbere söylüyorlar garsonlar. Sinirlendim, kulaklarımı kapattım. Halk müziği, Küba’da dinlenmeyecek de nerede dinlenecek... Ses etmedim, ama bir daha gelmem buraya. Garsonlardan biri, nereli olduğumu sordu; söyleyince, Türkiye’de para biriminin ne olduğunu sordu. Sonra da, önüme bir sürü para bıraktı. Biraz afalladım; neydi burada amaç. “Al şu paraları” dedim; olayı sordum; bu, onun para koleksiyonuymuş. Para koleksiyonunu her an cüzdanında taşıyanı ilk kez görüyorum. İki birayla tabldot yemeğe 7,65 CUC verip çıktım. Daha önce gittiğim sakin kafeye oturdum, Çin Mahallesi’ndeki, ‘El Patio’ adındaki. Ya bugün ne böyle üst üste mi geliyor... Orada da berbat bir müzik var. Kulak tırmalıyor. Taktım kulaklığı, Şili müziği dinliyorum. Havana, gerçekten hayal kırıklığı. DK kitabını bitirmeye çalışıyorum. Bir dondurma alıyorum. Akşam yemeğine yakın çıkacağım; yandaki masadaki Kübalı, kulaklığı çıkardığım gibi muhabbete dalıyor. - Sen Küba’yı seviyorsun değil mi? Küba’yla ilgili kitap okuduğunu görüyorum. - Evet. Ben bir Küba dostuyum.
  • 43. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 42 - Nasıl buldun Havana’yı? - Fazla turistik. - Heryeri öyle değil. - Değildir umarım. (Nereli olduğumu öğrendikten sonra) - Ben de salsa hocasıyım. On öğrencim var; iki tanesi, Türk. Bu da benim kızkardeşim. - Ne güzel. Ben Küba’ya gelmeden önce, “Küba’da harika müzik vardır şimdi. Kulağım, müziğe doyacak” diyordum. Ama müzikler berbat. Yok mu şöyle geleneksel halk müzikleri... Dün, televizyonda, Las Tunas’taki festivali izledim. Harikaydı. - Evet, ne yazık ki, Havana’daki müzik berbat. - Hatta çöp. - Ha iyi dedin. Çöp. Akşam işin yoksa gel, salsa müziği dinletelim sana. - Adres ne? (Soruma yanıt vermeyip döndürüp dolaştırıyor. Kuşkulanıyorum böyle yapınca.) - Biz seni Capitol’den alalım mı? - Belki. Hoşçakalın, çıkmam lazım. Belki de, salsacıydı gerçekten. Dolandırıcılar kenti Havana’da, insan, kimseye güvenemiyor. Ellerinden biri yoktu salsa hocasının; bilekten kesikti. Gerçekten iki Türk öğrencisi varsa; belki birgün bu satırları okuyup “o, gerçekten salsa hocasıydı. Bizim hocamız” derler de, sır perdesi aydınlanmış olur... Bana bir kafe-bar adresi verseydi gidecektim. Adres vermeyip “biz seni alırız” deyince kuşkulandım. Eve dönüyorum. İnternetten baktım otelde, ‘langosta’, ıstakozmuş; ama tabakta getiriliş biçiminden ne olduğunu anlayamamışım. Istakoz, gerçekten pahalıdır. Evde, bana ucuza (10 CUC. 1 CUC= 1.16 ABD Doları) yedirdiler gerçekten. Konu, zırt diye kitaptan açılıyor. Kitabı hangi dilde yazacak mışım... Yazmakta olduğumu söylemedim; aslında yazacağımı da söylememiştim, ama tahmin ediyorlar herhalde. Oradan, Türkçe ve Türklerin kökeni falan gibi konulara giriyoruz. Yemekte tavuk var. Bu arada, 1 haftalık oda, kahvaltı, akşam yemekleri ve 2 kez çamaşır yıkama için 282 CUC (328 Dolar) ödüyorum. Üstümde fazla para taşımak istemediğimden, şimdiden ödüyorum. 1 CUC da ek veriyorum. İlk güncede anlattığım gibi, böylece, bu 1 CUC’u geri almak için yeniden Küba’ya gelmem gerekecek. Küba’ya gelmek için bir bahanem olacak.:) Kanadalı arkadaşların yaptığını yaptım yani. Bu, evsahibini çok güldürdü. :) Gerçi, bu kitap yayınlandıktan sonra, beni hâlâ Küba’ya alırlar mı bilemiyorum. Bir de, uçak bileti ve Küba’da yaşam pahalı olduğundan; sanmam bir daha geleceğimi. Yine de bulunsun 1 CUC; belli olmuyor hayat. :) Televizyonda haberler açık. Neler var haberlerde? - Meksika’da devlet başkanlığı seçimleri - Ambargoya karşı yürüyen çeşitli ülkelerden din insanları - Dünyanın dört bir yanından gelen Küba dostluğu delegelerinin kongresi (Elbette, Türkiyeliler de vardır orada.) - Tümüyle kırmızı giyinmiş Chavez’in, tümüyle kırmızı giyinmiş onbinlerce, yüzbinlerce kişilik kitleyi coşturduğu konuşması. Bu gösteri, Venezuela tarihindeki en geniş katılımlı gösteri olmuş. Beni bile coşturdu konuşması. “Chavez böyle, Chavez şöyle” diyorlar; “hepimiz Chavez’iz, hepiniz Chavez’siniz” falan deyince, bebekli kadınlar gözyaşlarına boğuluyor görüntülerde.
  • 44. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 43 Yumruklar sıkılmış. Bir tür kurtarıcı, Chavez, birçok yoksulun gözünde. Çarşamba günü Venezuela yolcusuyum. Cinayetlerin Venezuelası’nı değil, Chavez’in Venezuelası’nı göreceğim umarım. - Suriye’deki içler acısı durum - Çin’in ekonomik büyüme rakamları. Ve şu an anımsayamadığım başka haberler... Haberleri izlerken, evdekilerin yemeğine bakıyorum göz ucuyla. Bana parasıyla birkaç tabak yemek hazırlayan aile, pek birşey yemiyor akşam yemeğinde. Utanıyorum ve üzülüyorum; ama bir yandan da, onlara yemek için para verip bütçelerine katkıda bulunduğum için seviniyorum. Otelde kalmaktan iyidir, sonuçları açısından. DK Yayınevi’nin Küba kitabından aldığım son notlar, aşağıdaki gibi. (Kitabı bitirdim kısa sürede. Çok yorucu oldu açıkçası.) - Latin Amerika’nın en geniş mağara geçitleri, Küba’da. Bu, 18 kilometre boyunca uzanan Gran Caverna de Santo Tomas. - Domuzlar Körfezi Çıkartması sırasında, Amerikan uçakları, Küba’yı bombalıyor. ABD’ci Kübalıların çıkartması, 3 günde yeniliyor. Küba güçlerini cephede bizzat Fidel yönetiyor. ABD, Küba’nın halk desteğine dayalı gücünü ve Sovyetlerin müdahale olasılığını görerek geri çekiliyor. Yakalanan ABD’ci Kübalılar, 20 ay hapis yattıktan sonra, ABD’nin Küba hastanelerine ilaç, malzeme vd. yardımı yapması karşılığında salıverilip ABD’ye gönderiliyor. - Küba Devrimi’nin yazgısını belirleyen muharebenin kenti, Santa Clara. Burada, Che, 300 adamıyle bir mucize yaratıyor. Santa Clara’daki Che heykelleri görülmeli. Devrim Meydanı’ndaki Devrimin 30. Yılı heykelleri de görülmeli. Bunlar, savaş meydanındaki Che’yi konu alıyor. Burada, Che’nin kişisel eşyaları da sergileniyor (örneğin, tabanca, üniforma, saat, pipo, mate çayı kabı, bere vb.). Öldürülüşünün 30. yıldönümünde (1997), Che’nin ve yoldaşlarının kemikleri, Bolivya’dan alınıp buraya konuyor. Gerçek Kübalılar, Santa Clara’da olmalı. - Belki, Küba’daki durumu, İbn Haldun’un 3 kuşağına bağlayabiliriz. - Çağdaş coğrafyanın kurucusu Alman araştırmacı Alexander von Humboldt (1769-1859), Küba’ya iki kez geliyor; ve Küba’yla ilgili olarak yazdığı kitapta, köleliğe karşı olduğunu dile getirdiği için, kitap, Küba’da yasaklanıyor. - Havana’daki ve diğer Küba kentlerindeki muhteşem yapılarla ilgili yorumum: Sömürgeciler ve Kübalı zenginler, saltanatlarının yıkılmayacağına o kadar inanmışlar ki, bu kadar pahalı yapılar diktirebilmişler. Ülkede birgün devrim olabileceği, hiç akıllarına gelmemiş. Bu ne özgüvendir... - Küba’ya bağlı, ‘Kral Bahçeleri’ (Jardines del Rey) olarak adlandırılan kumsallarıyla ünlü 400’ü aşkın adanın neredeyse hiçbirinde insan yaşamıyor. Bir adaya çekilip kendi başına yaşamak isteyenlere duyurulur. Dünya, Robinson Cruseo olunamayacak kadar kalabalık değil henüz. Adalar, Camagüey’de. - İspanyol sömürgecilere karşı Kübalılar, düşen yiğitler için palmiye ağaçları dikiyor; çünkü anıt dikmeleri yasak. - Las Tunas kentinde, 1976’da bombalanan Küba yolcu uçağında öl(dürül)en 73 yolcu anısına bir anıt var. - Kristof Kolomb’un, Küba’da, ilk olarak, Holguin kentindeki Bahia de Bariay’a ayak bastığı düşünülüyor. Nereye ayak bassa, ot bile bitmemeye başlamış orada. Amerika’nın Düşüşü’nün (‘Fetih/Keşif’ diyenlere inat, ‘Düşüş’ diyelim) 500. yıldönümünde, 1992’de, burada,
  • 45. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 44 sömürgecilerin soykırım uyguladığı yerliler anısına bir anıt dikiyor Kübalılar (Encuentro, Yüzleşme ya da Karşılaşma). - Kristof Kolomb, Küba’ya ilk ayak basışında şöyle diyor: “İnsan gözünün görüp görebileceği en güzel yer, burası.” Kendisinin ve yanında getirdiği çapulcuların sayesinde cehenneme dönüyor bu tarifsiz cennet. - Fidel, Doğu Kübalı. Holguin kentine bağlı Biran’da doğmuş. - Kübalı devrimcilerin kalesi, devrim marşından da anlaşılabileceği gibi, Bayamo kenti. 1869’da, Bayamolular, kentlerini sömürgecilere teslim etmektense, kendi elleriyle yakıyorlar. Kendi evini ateşe veren bir insan düşünsenize. Ve bunu bağımsızlık için yapıyor bu insan... Yaş olup damlıyor gözlerden, yurtseverlerin göğsündeki ateş. Bu nedenle, Bayamo’da pek eski yapı yok bugün. - Bayamo, görülesi kent, Santa Clara’yla birlikte. Devrim Meydanı’nda, Cespedes’in heykeli var. Marş Meydanı ise, devlet marşını anıyor. - Bayamo, yalnızca Avro- ve Afro-Kübalı devrimcilerin değil, onlardan önce buraları vatan bilip savunmuş yerli isyancıların da kalesi. - Bayamo, ilk Küba yazınsal metninin çıktığı yer (Espejo de Paciencia/ Sabır Aynası, Silvestre de Balboa). - Küba’nın bağımsızlığı, Latin Amerika’daki diğer sömürgelere göre (örneğin, Şili, Arjantin, Venezuela, Kolombiya, Peru, Bolivya, Ekvador vd.) geç geliyor. - Küba Devrim Tarihi’nde daha sonra gelen Avro-Kübalı ve Afro-Kübalı isyancılar, birkaç yüzyıl önce yakılmış olan yerli isyancıyı kahraman ilan ediyor. Onun hakkında birçok efsane üretiliyor, onun ruhunun yeni isyancıları koruduğu türünden. - Sierra Maestra ile okyanus arasındaki doğu kenti Santiago de Cuba, Küba’da, Havana’dan sonra nüfus olarak en büyük ikinci kent. ‘Devrimin Beşiği’ olarak da adlandırılan kent, en Afrikalı ve en müzikli Küba kenti olarak biliniyor. Santiago’nun en büyük meydanı, Cespedes’in adını taşıyor. Buranın eski adı, İspanyol sömürgesi kentlerde klasik olduğu üzere, Ordu Meydanı. - İçki markası dolayısıyla ünlü olan Bacardi, Kübalı bir yurtsever ve Santiago’nun ilk belediye başkanı. Bizde de böyle bir belediye başkanı olsa... - Santiago’da, Fidel’in yoldaşlarının yakıp yıktığı emniyet müdürlüğü, günümüzde Yeraltı Mücadelesi Müzesi (Museo de la Lucha Clandestina). - Küba’nın son ikiyüz yılının birçok devrimcisi, Santiago’daki Santa İfigenia Mezarlığı’nda gömülü (örneğin, Jose Marti, Cespedes, Bacardi, Maceo, Frank Pais ve diğer 26 Temmuzcular). - Fidel ve yoldaşlarının baskınıyla ünlenen Moncada Kışlası, bugün, okul ve müze olarak kullanılıyor. - Baracoa kentindeki Rus otelini (Hotel La Rusa) Ekim Devrimi’nden kaçan Rus prensesi Magdalena Rowenskaya açıyor. Yıllar sonra, Kübalı devrimcilere katılıyor. Tam romanlık. Zaten romanını da yazmışlar (Alejo Carpentier, The Consecration of Spring). - Baracoa yakınındaki Örs Dağı’nda (El Yunque), etobur bitkiler yetişiyor. Bu bölümde, daha önce biriktirdiğim Che alıntılarına yer verecektim. Ancak, zaman kalmadı. Şu an, saat, gecenin üçü. 29 saat sonra, Panama uçağında olacağım. Biraz uyuyup dinlensem iyi olacak. Günün şiiriyle bitiyor günce:
  • 46. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 45 İKİ VATAN İki vatanım var benim: Küba ve gece. birler mi yoksa onlar? Saklamıyor görkemini hiç mi hiç, güneş, geniş perdesi ile ve bir karanfil ile elde, sessiz, hüzünlü bir dul gibi görünür bana Küba. bilirim o kanlı karanfil nasıl titremektedir elde! Oyuktur göğsüm benim, parça parçadır ve oyuktur kalbin durduğu yer daha önce. Zamanıdır ölmeye yatmanın. Hoştur gece elveda demek için. Engel oluyor ışık ve söz, insana dair. Daha iyi konuşuyor evren, insandan. Bayrakmışçaşına savaşmaya çağıran, o kızıl alevi mumun, dalgalanıyor. Açıyorum pencereleri, kıstırmakta olan, beni. Dilsiz, düşerek yaprakları karanfilin, bir bulut gibi, karıştıran, göğü, Küba'yı, dulu, geçiyor. Jose Marti (1853-1895) İspanyolca'dan çeviren: Ulaş Başar Gezgin/09.01.2002
  • 47. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 46 (7) Küba’de Yedinci Gün 3 Temmuz 2012, Havana, Küba Bugün, Küba’da son günüm ya da son günden bir önce. Yarın sabah Panama’ya, oradan Venezuela’ya uçacağım için, bugün, son gün sayılabilir. Kahvaltı için odadan çıkıyorum. Karşımda iki yeni yüz. Bu, Arjantinli bir çift. Küba’da, toplam 20 gün geçireceklermiş. Santiago’ya gidip gelmişler. Buenos Aires’te, Belgrano’da oturuyorlarmış. Biraz Buenos Aires sohbeti yapıyoruz. Buenos Aires’teki eylemlerden söz açıyorum, haberleri yok. “Ama” diyorlar, “Buenos Aires’te eylem olmayan gün var mı ki...” Che’nin anıtmezarının bulunduğu Santa Clara’ya gitmişler. Çok beğenmişler anıtmezarı. Che’nin silah yüklü treni raydan çıkarışını anlatan heykeli özellikle beğenmişler. Yalnız, kentte anıtmezardan başka birşey yokmuş, sıkıcıymış. Santiago’da ise, müzikten ve danstan memnun kalmışlar. Bugünün son günüm olduğunu söylüyorum. “Gitmediysen, Devrim Müzesi’ne git” diyorlar. Ben de, “gitmedim, herhalde gitmem. Ben müzelik olmuş devrimleri değil, sokakta görebileceğim devrimleri seviyorum. Bunun için Venezuela’ya gidiyorum.” diyorum onlara. Sonra, nasıl bir yer olduğunu soruyorum müzenin. Tarif ediyorlar. “Yani tipik bir müze mi?” diyorum, öyleymiş. Vietnam’daki gerilla tünellerini anlatıyorum. Oralar, çok daha devrim kokan yerlerdi. Müzelik olmuş devrimler, işe yaramaz... Biraz Asya muhabbeti yapıyoruz. Latin Amerika Güncesi’nde anlattığım, “neden Latin Amerika’da iş bulup çalışmaktan vazgeçtim?” sorusuna odaklanıyorum. Bunun üstüne, Asya’da çok az Latin Amerikalı’nın olduğunu; oysa, Asyalıların bu bölgeyi çok merak ettiğini söylüyorum. İspanyolcam, berbat aslında. Okuyup anladığımın çok azını kullanıyorum günlük sohbette. Kimi sözcüklerim, akademik kaçıyor zaten... Ama bu çift de, “İspanyolca’yı çok iyi konuşuyorsun” diyorlar. Sanırım, durum, Tayland’daki gibi, burada (Taycası’yla, ‘pud geng’:)). Ülkenin dilini birazcık konuşunca, seviyorlar insanı, binbir çeşit dilbilgisi yanlışına karşın... İspanyolca’yı okuduğum kadar konuşabiliyor olsam, asi kıtanın altını üstüne getirirdim. Daha çok pratik yapmam gerekiyor. Ancak, bildiğim kadarı, günlük sohbet için yetiyor. Konu, ırkçılıktan açılıyor. Küba’da ırkçılık yok. Ancak, filmlerde ve romanlarda, Afro-Kübalı kahramanların düşük oranda olmasından yakınan Afro-Kübalılar var. Bu da, çözülemeyecek bir sorun değil herhalde. Brezilya’da, pahalı bir arabaya binen Afro-Brezilyalıları, polis, “arabayı çalmıştır”diye sürekli durduruyor. Afro-Brezilyalılara kötü muamele yaygın. Bundan söz ediyorum. Küba, bu açıdan gerçekten iyi. Sonra, oradan, Küba’daki ‘Filistinli’ sözünü soruyorum. Neden ‘Filistinli’ deniyor Doğu Kübalılara? (E, Fidel de, doğulu zaten.) Yoksulluktan mı? Ondan değilmiş. Havana’ya göçen Doğu Kübalılar için, “Havana’da memleketi olmayan” anlamında kullanılıyormuş bu söz. Yani Filistinlilerin vatansızlığına gönderme var. Bu sözün ırkçı değil, hafif bir şaka olduğu söyleniyor. Yine de, bana biraz ayrımcı gibi geldi. Polisler içinde birçok ‘Filistinli’ olduğu da doğruymuş. Keşke konuyu açmasaydım. Böyle, ayrıntılı bilgilere sahip olduğumu görünce, kuşkulanıyorlar benden. Oysa, ben bir sürü kitap okuyorum gezdiğim her ülke için. Bilmem değil, bilmemem garip olurdu.
  • 48. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 47 Dün televizyonda çıkan bir haberi yazmayı unutmuşum: Raul, Çin’i ve Vietnam’ı ziyaret ediyormuş bugünlerde. Ne güzel, ben de onunla gidebilseydim hiç fena olmazdı. Özledim Vietnam’ı. (Bu arada, belirteyim: Gazetelerde, ‘Raul Castro’ değil, ‘Raul’ yazıyor. Ya yakınlıktan ya da ‘Castro’ yazılırsa Fidel’le karıştırılacağı için.) Arjantinli çiftle sohbet devam ediyor. Havana’nın en çok neyini sevdiğimi soruyorlar (bunu havaalanı polisi de sorabilir). İçtenlikle yanıtlıyorum: Bir tek, yanında kaldığım aileyi sevdim; çünkü sayelerinde, bir Küba ailesinin nasıl yaşadığını öğrenmiş oluyorum. Gelmeden önce, Havana sokaklarında muhteşem müzikler dinlerim diye umuyordum; sokaklarda müzik değil çöp çalıyor. “İnsanları arkadaş canlısıdır” diye düşünüyordum; kent, dolandırıcı dolu. Zaten herkese ‘arkadaş’ diyorlar; hiç kimse, ‘yoldaş’ demiyor. Ne yapayım ben böyle insanları. Bir tek bir tuvaletçi, ‘yoldaş’ dedi bana. Olumlu izlenimim pek yok; ama Bayamo, Santa Clara ve Santiago’yu mutlaka görmek istiyorum. Ne yazık ki zaman yok... Havana’ya yıllar önce gelseydim, kesin severdim. Ama turizm, çok bozmuş kenti... Odaya dönüyorum. Akşam, zaman darlığı yaşamamak için, bavulumu topluyorum. Gerçi niye böyle güzel güzel topluyorum ki... Havaalanı polisi, didik didik arayıp hepsini darmadağın edecek. Çanta toplamakta isteksizim bu nedenle. Bir ucuz Küba şarabını içmedim, bavulda duruyor. Çanta toplarken, beni üniversite yıllarıma götüren bir havaya giriyorum; çünkü bu son günümde, Che için yazılmış 169 parçadan yıllar önce dinlediklerimi yeniden dinliyorum. Zaman tüneli bu, gerçekten. Bunları Türkiye’de, Latin Amerika’yı ve Küba’yı görmeden dinlemişken neler hissetmiştim? Şimdi neler hissediyorum? Çok farklı... Olumlu olması, olumsuz olması değil, konumuz. Bu parçaları, ders aralarında, otobüste, sokaklarda öyle çok dinlemiştim ki... Türkiye’de ‘Che Şarkıları’ adıyla 3 toplama albüm çıkmıştı o sıralarda. O zaman, sözlerini pek de anlamıyordum; zaten sözleri pek umurumda da değildi. Beni alıp götürüyordu o parçalar, uzak diyarlara. Şimdi o uzak diyarlardayım ve beni alıp götürmeye devam ediyor o parçalar, bu kez uzak diyarlara değil, geçmişe. 1967 yılına, Che’nin şehit düştüğü yıla... Yıllar önce okuduğum Fidel ve Che kitaplarına... Tayland’da Ali’yle izlediğim ‘Motosiklet Güncesi’ne... Che’nin ‘Bolivya Güncesi’, bilgisayarımda duruyor; bir türlü zaman bulup okuyamadım. Dün yazdığım gibi, biriktirdiğim alıntılar da oldukça ilginç ve zekice... Ama her yerde, Küba’da olduğu gibi olmuyor devrim. Che’nin ölümü, birçoklarına bunu acı bir biçimde gösteriyor. Latin Amerika’daki gerilla hareketleri de çok zayıf artık. Var olanların kimileri, gerilladan çok mafyaya benziyor artık. Che’nin Arjantin’de gerilla hareketi başlatmayıp Küba’da başlatması da, önemli. Kendi ülkesinde, koşullar, uygun değil o sıralar. Öyle ya da böyle, bizimdir Che. Ve nedir Che bizim için? Neyi simgeler? Hızlı yaşayıp genç ölmektir. Kısa sürede büyük işler yapmaktır. Kendini feda etmektir. (Ama keşke kendini öldürtmeseydin be kumandan.) Hakkını aramaktır. Dünyaya bir başına meydan okumaktır. Kendini sahip olduklarınla değil, inandığın değerlerle tanımlamaktır. Yaşamak ile yazmayı dengeleyip yaşadığını yazıp yazdığı gibi yaşamaktır. ‘Işık’tır tek bir sözcükle tanımlanacaksa, ‘meşale’dir. Onun yaşamı, tüm yüzyıllarda, yeniden ve yeniden okunacak kadar önemlidir. Che gibi dağlara çıkmayacaklar için bile böyledir bu... Ve Che yüzünden değil mi ki, Latin Amerika’nın asi bir kıta olduğuna inanıyoruz hâlâ... 45 yıl önce ölmüş olan kumandan, demek ki asi kıtada yaşıyor hâlâ. Hâlâ yaşıyor ve savaşıyor gibi konuşmuyor muyuz birbirimizle. Onun resimlerini, imgelerini vb. ticarileştirenlere karşı (Kübalılar da var bunların içinde) kızgınlığımız boşa değil. Dünyada, isyan, tek bir bayrağa sahip olacaksa birgün, o, Che imgesi olabilir
  • 49. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 48 rahatlıkla. Dünyanın her köşesinden isyancıyı birleştiren bir bayraktır Che, aralarındaki tüm farklara karşın... Bu son günde, ufak çapta bir deney yapacağım. Sokağa çıktığımda, (daha önce yazdığım gibi) Filistin atkısına benzeyen Kamboçya atkım nedeniyle, ‘Arap arkadaş’ diye çağırdılar; sonra, ‘İspanyol’ ve ‘İtalyan’ olarak da çağırıldım bol bol. Bugün, kızıl bayraklı Ho Çi Min tişörtü giyiniyorum; başıma da Vietnam bayraklı emektar şapkamı geçiriyorum; boynuma da Kamboçya atkısı sarıyorum. Bakalım ne diyecekler bu son günde sokaklarda. Aşağıda, yıllar önce çevirdiğim üç Küba şiirini paylaşıyorum. Bundan sonrasını yazıp internete atmaya zaman kalmayacak. Geriye kalan saatleri, Panama Havaalanı’nda yazacağım. Şimdi dışarı çıkmadan, Küba’yla ilgili son okumalarımı yapıyorum. İşte okuma notlarım: - Raul, hem devlet başkanı, hem başbakan, hem de Komünist Parti Genel Sekreteri. Daha ileri bir demokrasi için, bunların 3 ayrı kişi olması gerekli, bana kalırsa. Vietnam’da, iktidar, devlet başkanı, başbakan, genel sekreter ve meclis başkanı arasında döner. Hepsi de farklıdır; ve hiçbiri, uzun süre aynı görevde kalmaz örneğin. - Küba, dünyada, İnsansal Gelişim Göstergesi’nde, 51. sırada ve yüksek statüde. Parasız ve kaliteli bir eğitim ve sağlık sistemi var, bu başarının arkasında. Küba, bu göstergeye göre, Türkiye’den daha ileri. - Küba, 11 milyonluk nüfusuyla, Karayiplerdeki en kalabalık ülke; ve aynı bölgede, yüzölçümü olarak en geniş ülke. - 19. yüzyılda, Küba nüfusunun çoğunluğu, Afro-Kübalı. - 19. yüzyıl başında, Latin Amerika’daki sömürgeler, bağımsızlık savaşı verip özgürlüklerini alırken, Küba’dan ses çıkmıyor. Bu nedenle, İspanyol sömürgecileri, Küba’yı, ‘her zaman en sadık olan ada’ olarak adlandırıyor. Ya da isterseniz, ‘millet-i sadıka’ diye çevirelim bunu. Bu bağlılık, korsanlardan, köle ayaklanmasından ve ABD’den duyulan korkudan ileri geliyor. Ama bu, fırtına öncesi sessizlik... - Cespedes, gerçekten büyük bir kişilik Küba tarihinde. 1868’de, Küba’nın bağımsızlığını ilan ederken, köle sahiplerini de, kölelerini bağımsızlık için savaşmak üzere azat etmeye davet ediyor. - ABD-İspanyol Savaşı’nı başlatan Maine Gemisi patlamasını, ABD, İspanya’ya yıkıyor. Oysa, patlamanın dışarıdan değil, içerideki makinelerdeki sorundan kaynaklandığını ileri sürenler de var. ABD’nin Vietnam-Amerikan Savaşı’nı başlatma biçimi düşünülürse; bu, büyük olasılıkla uydurma bir gerekçe. (ABD, Tonkin Körfezi’nde, Vietnam Donanması’nın ABD gemisine saldırdığını ileri sürerek savaşa girmişti. 50 yıl sonra kamuya açılan belgelerde, bunun yalan olduğu ortaya çıktı.) - 1898’de biten ABD-İspanyol Savaşı sonunda, İspanya, Puerto Rico’yu, Guyam’ı ve Filipinler’i, ABD’ye vermek zorunda kalıyor. - Batista, 1940-1944 arasındaki ilk devlet başkanlığı döneminde, Komünist Partililer’le çalışıyor; birçok ilerici uygulamaya imza atıyor; ilerici bir anayasa hazırlatıyor. Ancak son devlet başkanlığı döneminde, ilk dönemin taban tabana zıttı bir yönetici oluyor. Müthiş baskıcı bir düzen kuruyor. 1952’de darbeyle başa geçiyor; 1956’da kendisine karşı düzenlenen askeri darbeyi sert bir biçimde bastırıyor. - ABD başkanı Kennedy’nin söylediklerine bakılırsa, Devrim’den hemen önce, ABD, Küba ekonomisini parmağında oynatıyor: Küba madenlerinin neredeyse tümünün, ülkenin tüm büyükbaş hayvancılığının, şeker tarlalarının neredeyse yarısının sahibi, ABD’liler.
  • 50. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 49 - 1961’de Sovyetler’in Küba’ya nükleer füze koymasının nedeni, ABD’nin de bu tür füzeleri Türkiye’ye koyması. - Küba’yı terkeden Kübalı çok. 1 milyondan fazla Kübalı, ABD’de yaşıyor. Fidel, 1980’de, adadan ayrılmak isteyenlere izin veriyor; 125 bin kişi, deniz yoluyla ABD’ye sığınıyor. Dışarıda bu kadar düşmanı olan bir ülkenin büyük güvenlik sorunları olması, doğal. Düşünsenize; ülkenizin en ince ayrıntılarını bilenler, başka ülkeye sığınıyor. - Kimi insan hakları kuruluşlarına göre, Küba, dünyada en çok sayıda gazetecinin hapiste olduğu ikinci ülke (birincisi, Çin). Bu tür bilgileri doğrulamak gerekiyor; çünkü ABD’nin Küba’ya yönelik bol bol propaganda yalanı var. - Küba, “bağımsız Küba mı sosyalizm mi?” gibi bir seçeneğe itildiğinde, ilk şıkkı işaretleyecektir doğal olarak. Zaten öyle yapıyor. Bu şıkkın olumsuz sonuçları da, benim kentte gördüklerim işte. - Yıllar önce okuduğum gibi, Küba ile Venezuela arasında, ucuz Venezuela petrolüne karşılık, Venezuela’ya Kübalı doktor ve öğretmen gönderme antlaşması var. Çok iyi yapmışlar. - Küba’nın en çok ticaret yaptığı ülkeler, Çin ve Kanada. Bu iki ülke, Küba’nın dış ticaretinin yarısını oluşturuyor. - Küba’nın sürekli olarak dış ticaret açığı var. - Küba’nın dış ticaret gelirinin dörtte biri, nikelden geliyor. Küba, Rusya’dan sonra, dünyanın en büyük ikinci nikel yataklarına sahip. Bir Amerikan kuruluşunun raporuna göre, Küba karasularında, henüz açılmamış petrol ve doğal gaz kaynakları var. - Raul’un iktidarında, birçok yıllanmış uygulama, kaldırılıyor ya da değiştiriliyor. Umarım, bunların olumlu sonuçları olur. - Küba’nın yönetim kademelerinde görev almak için, Komünist Parti üyesi olmak gerekmiyor. - Sovyetlerin çökmesiyle birlikte, Küba Ordusu, hem sayıca küçülüyor; hem de yeni malzemelerden mahrum oluyor. - Küba, 1970’lerde, birçok Afrika ülkesine gerilla gönderiyor. Bu yıllarda Küba, Orta Amerika’daki sol hareketlere de destek veriyor (örneğin, Nikaragua’daki Sandinistalar). - Küba nüfusundaki beyaz derili ve kara derili oranı düşerken, melez (siyah-beyaz) oranı artıyor. Bu, olumlu bir gelişme. Bu iki kesimin kaynaştığını görmek, güzel. - Küba’da doğum oranı, Kuzey Yarımküre’nin en düşüklerinden. Yani Havana’da gördüğüm kalabalık, ada genelini yansıtmıyor. Küba adına güzel bir bilgi bu; çünkü ada, kalabalık bir nüfusu besleyecek kadar geniş ve verimli değil. - Ben tanışamamış olsam da, kökeni Türkiye’ye uzanan Sefarad Yahudilerin yaşadığı söyleniyor Küba’da. Bunlar, çoğunlukla, Havana dışında yaşıyor. - Küba’daki sağlık sistemi sayesinde, ülkedeki yaşam beklentisi, ABD’ninkinden daha yüksek. Erkekler, ortalama olarak 76.2 yıl; kadınlarsa, 80.4 yıl yaşıyorlar Küba’da. ABD’deki bebek ölümü oranı, Küba’dakinden daha yüksek. - Bir ABD kaynağında okuduğum bilgi: Kübalıların maaşları düşük olsa da, sosyal hakları dolayısıyla, refah içinde yaşıyorlar; çünkü sağlığa ve eğitime para ödemiyorlar; ve ucuz konut ve yiyeceğe erişimleri var. Evet, kapitalist bir ülkeden gelen bir yolcu olarak, bunların hepsine para ödüyorum. Özellikle, sağlığa. Ciddi bir hastalıksa sözkonusu olan, kapitalist bir ülkede vay halinize. Devletten emekli bile olsanız, hastalığınız için aşındırmadık özel kapı bırakmıyorsunuz; uçuk paralar ödüyorsunuz. Kübalı’nın “hasta olursam ne yaparım; borca batarım; eyvah” gibi bir kaygısı yok. Bu, hükümetin önemli bir başarısı. İnsan, bu kaygıyı taşıdığından, tümüyle mutlu olamıyor kapitalist ülkelerde. Ama durun bir dakika! Che’nin memleketi değil mi burası? Daha idealist olması gerekmiyor mu Kübalıların? Che, bu kaygıyı taşısa, devrimci olmazdı...
  • 51. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 50 - Birçok Kübalı doktor, yurtdışına gönderildiği için, Kübalıların doktorlara erişiminde sorun yaşandığı söyleniyor. Sosyal sigorta sisteminin ise, zor durumda olduğu belirtiliyor. İşte bitiriş için üç Küba şiiri: Anneme Veda (*) Ölümcül yazgı ise payıma düşen, Ve üzünçlü sonu kanlı tarihimin Ayrılırken bu geçici yaşamdan Yaralı ölüme bırak yüreğini sen; Yetti bunca ağıt; bu ruh ıstıraplı, Yeniden bürün sessizliğine, yetti ağlama, Ve dingin lirim benim, senin hatırana, Bırakacak mezarda, son tınlamasını. Tatlı tınlama, ezgili, kutsalcasına, Övünçlü, ruhlu, saf, ilahi, Masum, içten, ağıtmışçasına Döktüğüm yaşlar gibi, doğarken… Eğiyorum başımı şimdi, Kaplıyor beni Din baştan uca, mantosuyla… Elveda anne elveda! –Hac yolculuğudur şimdi bendeki. Placido (Gabriel de la Concepcion Valdés) (Havana, Küba, 1809-1844) İspanyolca’dan çeviren: Ulaş Başar Gezgin/26.01.2002 (*) 27 Temmuz 1844’de, kurşuna dizilmeden altı saat önce yazdığı şiir. Gesler’in Ölümü Bir dağ üzerinde, saydam, karlı, Usta nişancı, yayına yaslanmış, Güneşin ateşli yüzü ile taçlanmış, Gösterir Giyom Tell, kahraman alnını. Uzanıyor o küstah zorba, köşede, Kalbine saplanmış demir ok ile, Cehennemi boylayarak süratle
  • 52. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 51 Kara ruhu bir yılan biçiminde. Gitti sıcaklığı, kanlı uzuvlarını Okyanusa savurdu toprak; Ama dalga ve rüzgar geri çevirdi onları; Görmedi insanca muamele hiçbir yerde, insanlıkdışı varlık... Doğa bile, dahası, Geri çevirdi bir zorbadan kalanları. Placido (Gabriel de la Concepcion Valdés) (Havana, Küba, 18 Mart 1809-Havana, 29 Haziran 1844) İspanyolca’dan çeviren: Ulaş Başar Gezgin/24.01.2002 Şarkı Başka bir ağzın söylediği şarkı yüzyıllar boyu ve titreştikten, aydınlattıktan sonra, kayboluverdi havada. Soluğunu arayan şarkı boğazımın ve aldı kederli dudaklarımda başka biçim, başka renk... Denizin şarkısı ve göğün, havanın ve engin toprağın, sağır ve uykulu, rüzgarda, kanat ve ses ile dudakta. Uçarak varan şarkı ve uçarak gidiveren, varmak için bir başka dudağa söyleyecek olan, onu yeniden. Ayrıksı herzaman ve de aynı: susmak istemeksizin bir kez olsun havada, ne de kalmak ister dudakta. Şarkı ki lezzeti getirir başka dudakta atan,
  • 53. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 52 ve götürür lezzetimi benim... Sonsuz ve yeni şarkı! Emilio Ballagas (Camagüey, Küba, 7 Kasım, 1908-Havana, Küba, 11 Eylül, 1954) İspanyolca’dan çeviren: Ulaş Başar Gezgin/27.11.2001 -“Sonsuz Lezzet” adlı kitabından-
  • 54. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 53 (8) Küba’de Son Saatler 4 Temmuz 2012, Panama (Küba’dan ayrıldıktan birkaç saat sonra) Bu satırları, Venezuela uçağı beklerken, Panama Havaalanı’ndan yazıyorum. Sağsalim ayrıldım Küba’dan, bir ‘oh’ çektim açıkçası. Dün dışarı çıktım; ve ilk iş olarak, kıyıdaki otelden internete girdim; yazdığım son iki bölümü, e- posta kutuma attım; “ne olur ne olmaz; havaalanında bilgisayarı açabilirler ve hatta bilgisayara el koyabilirler” diye. Oradan Obispo Sokağı boyunca yürüdüm, Carlos III AVM’de karnımı doyurmak için. Sokakta, solda, bir incik boncuk pazarı var. Oraya girdim; ama daha önce yazdığım gibi, satın almaya değer hiçbirşey bulamadım. Malzeme, kötü genelde; ve aşırı pahalı. “Turiste nereden kazık atsak kârdır” mantığı var. Sosyalist olduğunu iddia eden bir ülkeye hiç yakışmıyor. Daha önce sözünü ettiğim Guayasamin Evi’ni bulup Ekvadorlu yerli ressamın resimlerine baktım. Guayasamin, Küba ve Fidel hayranlarındanmış. Fidel’in arkadaşıymış. Onun ve Raul’ün portreleri vardı resimleri arasında. Bu, hoşuma gitti. Guayasamin’in sanatını ileride ayrıntılı olarak incelemeye karar verdim. Bir yandan, bakıyorum; Vietnam şapkam ve Ho Çi Min tişörtüm ne etki edecek diye... Che tişörtü giyenlere Kübalı dolandırıcıların musallat olduğunu arkadaşlarımdan duymuştum. Yabancıların Che sevgisini sömürmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ama Vietnam’ın ne gibi bir etkisi olacaktı acaba? Capitol’e yaklaşırken, göğsünde Che dövmesi olan çöpçüyü gördüm. Karşılaştık, tişörtü gördü ve selamlaştık. Daha önce, hemen hemen hergün görmüştüm onu; ama hiç selamlaşmamıştık. Capitol’ün önünde, bir Kübalı, beni görünce, ‘Ho Çi Min’ diye seslendi ve selam verdi. İleride ise, birşeyler sorup musallat olacak bir Kübalı, beni baştan aşağı süzdü ve ilişmedi. Büyük adam olduğunu biliyordum Ho Amca; kurtarıcı olduğunu da biliyordum. Yıldızlarına yıldızlar eklendi bugün... AVM’deyim şimdi. Kaşarlı ekmek ve sosisli pizza yiyorum. AVM’de, yazmaya değer yeni birşey yok. Süpermarkete giriyorum. Bu gece, son gece; ve yanında kaldığım aileye ufak çaplı bir teşekkür etmek istiyorum. Bir İspanyol şarabı, bir de büyük kola (Tucola) alıyorum. İki tane de rom, bavula koymak için. Son paramı hesaplı kullanmalıyım. Oradan 25-26 CUC kadar bir para kalıyor. Bu son parayla kitap alabilirim ya da belki incik boncuk. Obispo’ya dönüyorum. Kitapçılara bakıyorum. Yarın Venezuela’ya gideceğim için, bir Venezuela kitabı almak, fena olmayabilir. Kitapçılara giriyorum. Kitaplar, ateş pahası. Yine yakışmıyor sosyalist olduğunu iddia eden bir ülkeye. Bir kitaba dokunuyorum, Chavez’le ilgili, 29 Dolar! Çüş. Bu, Küba’daki ortalama aylığın iki katı. Kitapçılara girmemeye karar veriyorum. Obispo’daki 26 Temmuz Müzesi’ne gireceğim; ama kapanmış. Ordu Meydanı’na çıkıyorum sonunda. Daha önce yazdığım gibi, burası, sokak kitapçılarının bölgesi. Bütün tezgahları inceliyorum. İkinci el, buradaki tüm kitaplar. Tezgahlar, turistlere yönelik olduğundan, bol bol Che ve Fidel kitabı var. Che’nin Bolivya Güncesi ve Sierra Maestra Güncesi, baş köşede. Bolivya Güncesi’nin baskısı, güzel; bol bol resimle desteklenmiş günce. Che’nin Bolivya’ya
  • 55. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 54 nasıl girdiğini görüyorum güncede. Yaşlı bir Alman’ın görüntüsüne bürünmüş. Tanımak, olanaksız gibi birşey. Çok başarılı bir kamuflaj. Kitapçılar rahat bırakmıyor; illa, “şu kitap da iyi” diye kafa ütüleyecekler. Oysa, buradaki tüm kitaplar, Türkiye’de var. Solcularımız sağolsun (dalga geçmiyorum, gerçekten sağolsunlar), Türkiye’de bulunmayıp da Küba’da bulunan bir Che ya da Fidel kitabı göremiyorum tezgahlarda. Tüm külliyat, Türkçe’de var. Kitapçılara bunu söylüyorum. “Başka birşeyler yok mu, şiir falan?” Ama Bolivya Güncesi’nin baskısı, güzel. Soruyorum, 6 CUC (7 Dolar). Kitap, Türkçe’de var; ama güzel bir anı olabilir Küba’dan. Ancak, biraz duralıyorum; ve şu an ne yapmakta olduğumu anlamaya çalışıyorum: Şimdi, burada, Che’nin güncesinin pazarlığını mı yapıyoruz? Yazıklar olsun. 2 Che güncesi, Kübalı’nın ortalama aylığı oluyor üstelik. Utanıyorum. Biz, dünyanın Che sevenleri olarak, Che’nin kitaplarının ve imgesinin sömürülmesine bir “dur!” diyemez miyiz artık? Dünyanın dört bir yanında, ‘Che Sevenler Derneği’ ya da ‘Che’yi Yaşatma Derneği’ adı altında dernekler açsak, bağış kabul etsek sevenlerden; ve dünyanın dört bir yanında ve özellikle Küba’da, Che kitaplarının, şapkalarının, tişörtlerinin vb. ticaret malzemesi yapılmasını engellesek? Che’lerin ücretsiz dağıtılabilmesini sağlasak? Ne güzel olur değil mi? Bir kitapçıda, iki şiir antolojisi buluyorum; beğeniyorum, alıyorum. İkisi, 10 CUC (12 Dolar). Biri, İspanyolca konuşulan Latin Amerika ülkelerindeki şairlerin aşk şiirlerini içeriyor (Benedetti, M. (Ed.) (2003). Poesias de amor Hispanoamericanas. Habana: Casa de las Americas); ikincisi ise, 17. yüzyıldan bu yana, Kübalı şairlerin erotik şiirlerini içeriyor (Fowler Calzada, V. (Ed.). (2006). La eterna danza. Antologia de poesia erotica Cubana del siglo XVIII a nuestros dias. Habana: Instituto Cubana del Libro.) İkisi de, çok kapsamlı derlemeler. Bu kitaplardan, ilerleyen günlerde bol bol şiir çevireceğim. Yandaki kitapçıda ise, bir sürpriz var: Bu, ‘Ho Amca İle’ adlı 1974 Havana basımı, Ho Çi Min’in yaşamını anlatan çeviri kitap (Con El Tio Ho. Habana: Instituto Cubano del Libro). Kitabın Vietnamlı yazarının adı, pek okunaklı değil. Google’dan bulunabilir sanırım. Buna da, 10 CUC veriyorum. Böylece, cebimde, Küba çıkış vergisi (25 CUC) ve ‘havaalanı taksisi’ adı altındaki sömürü parası (25 CUC) dışında, 5 CUC kalıyor. Kitaplardan biri, çok hoş. Che’nin çocukluğunu anlatıyor kitap. Çocuklar için yazılmış. Bol resimli. Şuna benzer bir adı vardı: ‘Ernesto, Ernesto’cuk İken’... Akşam yemeği zamanı geliyor artık. Eve doğru giderken, Ordu Meydanı’nın Obispo tarafında, bir incik boncuk dükkanından, Kübalı bir genç sesleniyor dostça. “Ho Çi Min! Vietnam’dan mısın sen? Vietnam, Küba’nın dostu. Biz Kübalılar, Vietnamlıları çok severiz! Ho Çi Min’in adını taşıyan bir okul var, Havana’nın 50 kilometre uzağında.” Şaşırıyorum gerçekten. Havaalanı polisine, Vietnam’da yaşadığımı söylediğimde, hiç de dost ülke muamelesi yapmamışlardı. Bu gençle karşılaşana kadar, Vietnam’dan geldiğimi öğrenen hiç bir Kübalı, bana “Vietnam, bizim dostumuz” deyip dost karşılaması yapmamıştı. Arkadaşa, Vietnam’da yaşadığımı, eşimin de Vietnamlı olduğunu söylüyorum. Çok seviniyor ve “al, bunu eşine götür. Küba’dan Vietnam’a armağan!” diyerek, bir bileklik veriyor bedava. Ağlayacağım orada neredeyse. Gerçek Küba burada işte; ama ne kadar azınlıkta. Hem de ne kadar azınlıkta. İçeri giriyorum. Cebimde kalan tüm bozuklukları verip “sen birkaç tane daha ver; başka Küba dostları için de”, diyorum. 4 bileklik veriyor. Sohbet ediyoruz. İvan’mış adı. Eşiyle (eşi de oradaydı), bu incik boncuk dükkanını işletiyormuş. İki çocuğu varmış. Genç görünüyordu; ama göründüğünden yaşlı olmalı. Ekonomiden açılıyor konu. “Vietnam’ın ekonomisi iyi değil mi?” diye soruyor. Biraz anlatıyorum, neden iyi olduğunu. “Bir Küba dostu olarak söylemeliyim ki, umarım Küba da,
  • 56. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 55 Vietnam’daki gibi bir ekonomik model uygulayıp güçlenir.” “İspanyolcan, çok iyi” diyor. Yok be, İvan, çok kötü de; sana dostluğundan öyle geliyor. Biraz ne yapıp ettiğimi sorunca, cüzdanımdan, Şili gazetesinde hakkımda yayınlanmış olan haberi çıkarıyorum. İvan’ın eşi, bir adres yazıyor hemen. “Ne bu?” diyorum; yakınlardaki ucuz lokantaymış. Dükkanın adresini ve e-postasını alıyorum. İleride Küba’ya gelecek arkadaşlarım için aldığımı söylüyorum. Kucaklaşıyoruz İvan’la ve eşiyle. “Birgün, yolunuz, Türkiye’ye ya da Vietnam’a düşerse, bizde kalırsınız” diyorum. “Ya İvan” diyorum, “seninle niye ilk gün tanışamadım. Ne şanssızlık...” İşte Ho Amca, sen, gerçekten, sandığımdan da büyüksün. Che tişörtü giyene, dolandırıcılar dadanıyor; senin tişörtünü giyene, gerçek Kübalılar. İstemeye istemeye ayrılıyorum aralarından. Ayrılırken, bir zarfta, üstünde Che resmi olan 3 Peso’yu (CUC değil CUP) veriyor bedavaya. Bunun parasal değeri, 10 Amerikan Senti. Ama kalbimizde, paha biçilmez bir para... “Vietnam’a götürürsün” diyor. Yıllar önce bu konuda bir yazı yazıp; para gibi ticari bir kağıtta, Che’nin resminin olmasını yadırgadığımı belirtmiştim. Belki böyle düşünüyorum hâlâ; ama bu 3 Peso’nun anlamı, başka... Bir de, verdikleri yetmezmiş gibi, buzdolaplarına yapıştırılacak cinsten bir Küba arabası mıknatısı koyuyor zarfa. Ah be İvan, ‘kardeş’ diyerek sarılıp vedalaştığımız yoldaş. Sana nasıl diyeyim, bizim de dağlarımız, bizim de Che’lerimiz olduğunu, bir şairin dediği gibi... 6 Mayıs 1972’de asılan Deniz Gezmiş’ler için, ‘Denizler Kazansaydı’ diye bir köşe yazısı yazmıştım. İşte sana buradan diyorum: Deniz’ler kazansaydı, bizim Che’lerimiz de kazansaydı; sen bana Vietnam’da yaşıyorum diye değil, Türkiyeli olduğum için sarılacaktın. “Türkiye, bizim dostumuz. Havana’nın 50 kilometre dışında, ‘Deniz Gezmiş’ adıyla okul var” diyecektin... “Al, bunları Türkiye’ye götürürsün” diyecektin... Ah be İvan... Üstelik, sürekli çantamda taşıdığım Ho Çi Min ve Vietnam rozetleri, o gün yanımda yoktu. Veremedim sana, eşine. Oysa ki, o rozetleri en çok hakeden sizlersiniz. Yeri gelmişken, o yazıyı da paylaşayım burada: Denizler Kazansaydı... Bu ülkede hep karalar kazandı. Denizler kazansaydı böyle olur muydu sizce? Amerikan üsleri olur muydu gül gibi ülkede, diken gibi... En parlak gençlerimize, Amerika’ya gitmeleri öğütlenir miydi? Askerlik arkadaşı olur muydu yine, NATO ve Türkiye? ‘Amerikan modeli’ deyip de başka bir şey demeyecek miydi üniversiteler? Bir savaş olur muydu yine de Doğu’da, Güneydoğu’da, canını yakan, her iki tarafın da? Bunca garip olacak mıydı ülkede? İçeride, dışarıda süründürülecek miydi bunca genç? Bu kadar iş düşecek miydi sansür kurullarına? ‘Sansür kurulu’ diye bir olay olacak mıydı bir kere? Ortalık hep böyle kan mı kokacaktı? Deniz kokusu daha iyidir oysa... Açlıktan ölen çocuk olacak mıydı, dayaktan ölen, sorumsuzluktan ve nice sayılamaz dertten toplumu kemiren? Bu kadar reklam olacak mıydı gözümüzün önünde, hangisi yalan, hangisi gerçek? Bu kadar çok burnu kalkık olacak mıydı ülkede, bu kadar havalı? Yalancı olacak mıydı yine gülüşler; müşteri hoşnutluğu gülüşleri? Gerek kalacak mıydı müşteriyi hoşnut etmeye bir kere? Denizler kazansaydı; bu ülke, bir kere, barışırdı deniz ürünleriyle... Karides yiyebilirdi Havana niyetine, “mundardır onlar” demeden. Et de yiyebilir miydi insanlar sonunda? Şöyle kebap, şöyle iskender, şöyle adana... Vitrinde öyle kalmazdı değil mi, buharına banmazdı değil mi açlar açıklar vitrinin dışından? Değil mi, denizler kazansaydı, denizler kazansaydı...
  • 57. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 56 Karalar kazanıp durduğundan karalar bağlıyor halk. Bir o karayı bir bu karayı görüyorlar başta, seçimlerden sonra. “Bul karayı, al parayı” doğru değil gerçekte; “Seç karayı, unut parayı” daha doğru... Hepsi birbirinden kara, hiçbiri deniz değil... Başı belada olanlar da olmazdı denizler kazansaydı; derdini içine atanlar, kahrından ölenler, bu kadar adaletsizlik var diye dünyada. Çöplerden yemek çıkaranlar olmazdı değil mi abi, denizler kazansaydı; çöplerden ekmek çıkaranlar, geçim çıkaranlar... Bu kadar içen de olmazdı herhalde; hem niye içer insanlar, karalar yenilmiş de denizler kazanmışsa... Dert kalmamış içilecek... O zaman herkes üzümsuyu içerdi bak... Ülkeden ayrılmazdı üstelik milyonlarca insan. Gurbet acısı yok, alamancılık yok; herkes, memleketinde, yaşayacaktı neşeyle, denizler kazansaydı... Aşklar da değişirdi kesin, denizler kazansaydı; şiirler de değişirdi, şarkılar da değişirdi... Şiir gibi konuşurdu insanlar ve şarkılara konu olacak biçimde sürerlerdi ömürlerini... Soygun da olmazdı, kaçakçılık da... “Cinayete ne gerek var; tatlı tatlı konuşalım kardeşim, denizler kazanmışsa... Sen de ben de karaların kurduğu düzenin köleleriydik; kötüysek ondandır; hepimizin içinde, gerçekte bir inci vardır...” Böyle demesi çok yerinde olacaktı, denizler kazansaydı... İşte o zaman rahat bir uyku çekebilirdik. Çok çalışırdık, ama rahat olurdu herşeyimiz... Çalışırdık, büyük düşünceler için; dinlenirdik, büyük düşünceler için; döndürürdük dolaştırırdık bu büyük düşünceleri aklımızda; denizlerin bize kazandırdığı büyük düşünceleri... Ah be, ah be, denizler bir kazansaydı... Karalara hizmet eder miydik istemeye istemeye? Yo. Her sabah lanet eder miydik bu kara iklimine? Yo bayanlar baylar, yo, yo, yo... İşte bu bozkırlar böyle yaptı bizi zaten, at sırtında, çok kımız içip az balık yiyerek, az deniz ürünü, az midye, az deniz, daha az deniz, daha az deniz... Bozkırlar gibi çoraklaştık; üç tarafımız, denizlerle çevrili üstelik... Niye kazanmadınız denizler? Başka yönden mi esti rüzgar? Durduralım o rüzgarı... Hey denizler, siz gittiniz, kurudu tüm kıyılar. İnsanlığa giden kıyılar; insan olmaya giden, insana dair ne varsa hepsine giden... Daha yakındık Akdeniz iklimine, Ege iklimine, Karadeniz iklimine, Van iklimine, siz gitmeden önce... Kurtuluşlarını kutluyorlar karalar her 6 Mayıs’ta; sanki birgün yeniden dövmeyecekmişsiniz gibi kıyıları... Hey denizler! Bekliyoruz umutla, kabaracağınız günü, denizleştireceğiniz günü tüm karaları... Hey denizler! Sizden geldik zaten biz, size gideceğiz!.. Hoş geldik, hoş gideceğiz! **** Eve dönüyorum. Yemekte, dondurulmuş balık var. Şarabı ve kolayı, evsahibesine veriyor; “vedalaşmak için içmek, bir gelenektir Türkiye’de” diyorum. Evsahibi ve evin çocukları, dışarıdaymış. Biraz bekliyoruz; gelen giden olmayınca, şaraba ve kolaya dokunmayarak, odaya çekiliyorum. Çantalarla ilgili son hazırlıkları yapıyorum. Gece sürekli uyanıp yatıyorum yeniden. Bu, Küba’da son gece. Değişik bir duygu... İşte sabahın beşi şimdi. Evsahibi kalkmış; arkadaşı olan taksici de gelmiş. Evsahibiyle kucaklaşarak vedalaşıyoruz. Taksiye çantaları yükleyip yola çıkıyoruz. Yollar, tümüyle karanlık. Eski Havana’nın sokakları bunlar, artık iyi bildiğim. Bir karartı görüyorum sokağın birinde. Bu, göğsünde Che dövmesi olan çöpçü. Sabahın beşinde, sokakları süpürüyor. İşte bu çöpçü, çok iyi bir roman kahramanı olabilir. Che’nin Küba’yı emanet ettiği insanlardan biri, bu çöpçü. Belki de
  • 58. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 57 gizli polis kimbilir; heryerden bir anda çıktığına göre olabilir. Bu çöpçüye emanet etti Küba’yı Che; “Küba ve Kübalılar kirlendikçe, temizle temizle sen onları” dedi belki. En sahici Kübalılardan biri o, benim gözümde. İlk geldiğimizde yol sorduğumuz da o; sabahın köründe ayrılırken gördüğümüz de o... Küba’yı, yalnızca ona emanet etmedi Che. Bize de etti. Küba, havaalanı polisi, dolandırıcılar vd. vd. ne yaparsa yapsın, Che’nin emaneti bize. Gerekirse, bu Küba hükümetini devirmek de Che’nin öğüdü bize. Daha adil bir dünya için savaşan bir devrimciydi Che, herşeyden önce; bir bürokrat olmadı hiç... Küba’nın geleceği gibi hayal meyal seçiliyor yollar şu an... Belki iyidir geleceği, belki kötüdür Küba’nın. Yine de, o, bize Che’nin emaneti... Havaalanına giden çok kısa mesafe için 25 CUC (29 Dolar) geçirenler! Size karşın, Che’nin emaneti, bu memleket. Çevirme oluyor. Taksici, dışarı çıkıyor; ben, takside bekliyorum. Radyoya kulak kesiliyorum. Radyonun adı, yanlış duymadıysam, Radio Rebelde (İsyan Radyosu). Bu, Che’nin Sierra Maestra’dan yayınına başladığı radyonun adı. Raul yoldaşın Çin ziyaretinde bulunduğunu duyuruyor radyo, bir Çin müziği eşliğinde. Hâlâ ‘yoldaş’ denmesi Raul’a, hoşuma gidiyor. Ama sokaklarda ‘yoldaş’ yok ki artık. Seviniyor ve üzülüyorum. Havaalanındayım artık. Bavulumu veriyor, uçuş kartımı alıyorum. 32.6 kiloluk bavulu Copa Havayolları’nın kabul etmesi, çok iyi. 25 CUC’luk (29 Dolar) çıkış vergisini ödüyorum hiç sıra beklemeden. Uçuş kartı için, 1 saat bekledik oysa. Artık ayrılıyorum Küba’dan. Görevli, pasaportuma bakıp herkese sorduğu soruları soruyor: “Nerede kaldın Küba’da? Yasal mıydı kaldığın yer? Venezuela’ya gezmeye mi gidiyorsun?” vb. Girişteki havaalanı polisi gibi sinirlendirmiyor beni. Oradan el çantası ve üstbaş taraması. Hiçbir sorun olmadan geçiyorum. Oh be, en kötü olasılıkları düşünmüştüm oysa, girişteki kötü muameleden sonra. Purolara bakıyorum; çok pahalı. Zaten Küba’da ucuz olan ne vardı ki... Sanki alınmasın diye satıyorlar bunları... Başka bir dükkana giriyorum. Basit bir Küba tişörtü, 12 CUC (14 Dolar). Sosyalist olduğunu iddia eden bir ülkeye yakışmıyor yine. Süpermarketlerde bulamadığım Küba kahvesini, burada buluyorum. 230 gramlık kahve paketi, 3.75 CUC (4.5 Dolar). Gerisi, ya, kalitesiz mallar ya da gereksizcesine pahalılar. Geriye kalan 1.25 CUC’u anı olarak saklamaya karar veriyorum. Tuvalete giriyorum, klozet yok tuvaletlerde ve kapılar kapanmıyor. (Önemli değil benim için, ama benden sonra geleceklerin haberi olsun diye yazıyorum.) Küba’da 1 haftada toplam harcamam (uçak bileti dışında), 550 Dolar. Bu rakam, en basit yaşam standardlarıyla ulaştığım rakam. Otelde kalsanız, en az 3’e katlanır bu rakam... Oh be, uçağa biniyorum. Herşeyi unutmak ve Venezuela’ya hazırlanmak için, uyuyorum. Kahvaltılık veriyorlar uçakta. 2,5 saat sonra, Panama Havaalanı’ndayım. Burada 10-11 saat kadar Venezuela uçağı bekleyeceğim. Şu anda tam da bunu yapıyorum. Hazır, zaman da varken; ve bilgisayarımı takabileceğim priz de bulmuşken, güncenin son bölümünü yazıyorum. Bir de, önsöz yazdım mı, tamamdır. Bir de, baştan sona okumalı Küba Güncesi’ni, şimdiye kadar çok yazmaktan, baştan sona okuyamadım. Havana’da, Başkanlar Caddesi ve Paseo (Devrim Meydanı’ndan kıyıya giden cadde) yakınlarındaki Karl Marx Tiyatrosu’na ve Brecht Tiyatrosu’na gidecektim; ona da zaman kalmadı. Her gün, kitap sayfasıyla ortalama 12 sayfa yazınca, yorucu oluyor. Havaalanında, bilgisayarı açar bakarlar diye, kodlu yazdım günceleri günlerdir. Önce normal yazdım; sonra, ‘bul/değiştir’le, ‘Küba’ları ‘Kefal’, ‘Havana’ları ‘Hamsi’
  • 59. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 58 yaptım. Şimdi onları da tersine çevireceğim. Havaalanında bu kadar kötü davranılmasaydı, en kötü olasılıkları düşünmeyecektim... Yine de ve herşeye karşın, yukarıda yazdığım gibi, Küba, Che’nin emaneti bize. Küba’nın daha iyi bir noktaya gelmesi için, sorunlarını çözebilmesi için, ileride, Küba hükümeti, bana görev verirse, elimden geleni yaparım. 5 yıl Vietnam’da iktisat hocalığı yapıp Asya ekonomilerinin gelişme dinamiklerini inceledikten sonra, Küba’ya Asya ekonomileri modelleri açısından, bir yararım dokunabileceğine inanıyorum. Bunu, kimisi, kendini beğenmişlik vb. olarak görebilir... İsteyen istediği gibi görebilir; bence sakıncası yok bunun... “Oralardan buraya devrim ateşi getir gelirken” diyen arkadaş! Devrim, hepimizin içinde... Onu uzaklardan getirmeye gerek yok... Açığa çıkar içindeki ateşi! Günceyi, baştan sona, hiç kalkmadan 5-6 saat okuyorum. Kısa bir önsöz yazıyorum; ancak, daha sonra, önsözü, gelecek okur yorumlarına göre yeniden yazmaya karar veriyorum. İleriki baskılarda, Küba’yı ziyaret etmiş diğer gezginlerin güncelerini ve Nazım Hikmet’in Küba şiirlerini yorumlayabilirim. Son olarak, kaçınılmaz olarak, iki sosyalist gelenekli ülkeyi, Küba’yı ve Vietnam’ı karşılaştırıyorum. “Vietnam’ı neden bu kadar az tanıyoruz?” diye sorasım geliyor. Vietnam, Fransa’yı ve ABD’yi dize getirdiği 30 yıllık savaşta, 3 milyon şehit veriyor. Her yerleşim biriminde bir şehitlik var Vietnam’da. Küba’nın bir, Fidel’i, bir, Che’si var. Vietnam’da, binlerce Fidel, binlerce Che... Ve bunlar, hep isimsiz kahramanlar... Vietnamlılar, Fransız ve Amerikan askerleriyle bizzat savaşıyor; Fidel ve yoldaşları ise, ABD’ci Kübalılarla... Vietnam’da, ABD üssü bulunmuyor; Küba’da, Guantanamo var hâlâ... İki ülke de, Sovyet yardımının kesilmesi nedeniyle battı; ama Vietnam, kendi başının çaresine bakmayı bildi... Uzatmak istemiyorum... Vietnam’ın da kendi sorunları var elbette... Ancak, Latin Amerika ve özellikle Küba yolculuklarım, Asya’ya ve özellikle Vietnam’a daha olumlu bakmama yol açıyor... O zaman, “Yaşasın Küba!” diyelim ve “Yaşasın Vietnam!”
  • 60. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 59 http://www.scribd.com/doc/70192554 Dr. Ulaş Başar Gezgin bilişsel bilimci, şehir plancısı, sosyal/ekonomik psikolog, eğitim bilimci yazar, şair, gazeteci ve çevirmen Dr. Ulaş Başar Gezgin (1978, İstanbul), Türkiye, Vietnam, Tayland ve Malezya’da, toplamda 10 yılı aşkın bir süre ders veren; özellikle, psikoloji, eğitim bilimleri, şehir plancılığı ve Asya çalışmalarına odaklanan bir araştırmacıdır. Çeşitli alanlarda öğrenci araştırma projeleri yönetmiş; psikoloji, iktisat, bilişsel bilim, insanbilim ve dilbilim alanlarında dersler vermiştir. 2012’de, kendi kişilik kuramını geliştirmekte ve mutluluk psikolojisi üstüne kapsamlı bir proje hazırlamaktadır. 2012’de Bir Amerikan üniversitesinin psikoloji bölümünde Yardımcı Doçent olarak çalışmış; Kişilik Kuramları, Madde Bağımlılığı, Araştırma Yöntemleri ve Bitirme Projesi derslerini vermiştir. Akademik çalışmalar dışında, çeşitli dergi ve gazetelere köşe yazıları yazmakta; şiir, şarkı sözü ve deneme türlerinde yapıtlar vermekte; çeşitli ülkelerden şairleri Türkçe’ye kazandırmaktadır. Gezgin, Darüşşafaka Lisesi’nden (1996) sonra, lisans (2000) ve yüksek lisans (2002) derecesini Boğaziçi Üniversitesi’nden aldı. Boğaziçi’nde asistanlığın (2000-2002) ve yüksek lisansın ardından Tayland’da fen bilgisi öğretmenliği yaptı. ODTÜ Enformatik Enstitüsü’nde Eylül 2003’te başlayıp Mayıs 2006’da tamamladığı ‘Relationship of Bodily Communication with Cognitive and Personality Variables’ adlı doktora tezi, bilişsel bilimler alanında Türkiye’de verilmiş ilk doktora tezi olma özelliğini taşımaktadır. 2007-2012 arasında, bir yandan bir Avustralya üniversitesinin Vietnam yerleşkesinde tutumbilim (iktisat) dersleri verip bir yandan da günlük Evrensel Gazetesi’ne Asya-Pasifik üstüne köşe yazısı yazdı. 2004’te, Canterbury Üniversitesi İnsanbilim Doktora Bursu’na değer görülerek, Yeni Zelanda’da Canterbury Üniversitesi’nin Toplumbilim-İnsanbilim (Sosyoloji-Antropoloji) Bölümü’nde insanbilim doktorasına başladı (Tez başlığı: “That Was When I realized I was Georgian!”: The Imagined Renationalizing of Georgians and Republican and Post-Republican Responses to New Georgian Nationalisms http://www.scribd.com/doc/81954542/Georgian-Dissertation-Proposal). Bu ikinci doktorasını çeşitli nedenlerle tamamlamadı. Gezgin, birçok Asya ülkesinde bulundu; bu ülkelerle ilgili birçok yazı kaleme aldı. Ülke izlenimlerini bilimselleştirmek adına, Darmstadt Teknik Üniversitesi’nde şehir plancılığı okudu. 2011’de bu alanda yüksek lisans derecesi aldı. İlk kitabı, İspanyolca’dan çevirdiği ‘Kartal mı Güneş mi?’ adlı düzyazılmış şiir kitabıdır (Octavio Paz, İstanbul: Virtüel Yayınları, 2000). Aynı yıl, öyküleri, Gençlik Kitabevi Ödülü’ne değer görülüp yayınlanmıştır. Şimdiye dek yayınlanmış (9 kitap, 9 e-kitap olmak üzere, şiir (İngilizce ve Türkçe), opera librettosu, üniversite düzeyinde ders kitabı, makale toplaması (İngilizce), deneme, öykü, çeviri şiir vb. dallarda olmak üzere) 18 kitabının adları ve yayın bilgileri ve diğer çalışmaları, metnin sonunda verilmiştir. Gezgin’in kimi çalışmaları, İngilizce, Fransızca, Rusça, Japonca, Vietnamca, Tayca, Gürcüce ve Azerbaycanca’ya çevrilmiştir. Yayınlanmış son üç kitabı şunlardır:
  • 61. Küba’da Bir Gezgin – Küba Güncesi Dr. Ulaş Başar Gezgin 60 Gezgin, U. B. (2012). Psychology of You 2.0: Psychology of Social Media. Germany: Lambert Publishing. http://www.amazon.com/Psychology-You-2-0-Social-Media/dp/365913077X Gezgin, U.B. (2011). Economics, Environment & Society: Planning Cities at the Center of Mass/Mess of the Sustainability Triangle. Germany: Lambert Publishing. http://www.amazon.de/Economics-Environment-Society-Planning-Sustainability/dp/3846531197 Gezgin, U.B. (2011). An Economic Psychological Experiment: Individualism-Collectivism, Perspective Taking, and Real and Hypothetical Endowment Effects. Germany: Lambert Publishing. http://www.amazon.de/Economic-Psychological-Experiment-Individualism-Collectivism- Hypothetical/dp/3846546372 Edebiyatçılar Derneği ve Asya-Pasifik Toplumbilim Derneği üyesi olan Dr. Gezgin’in çalışmalarına şimdiye dek şu dergi ve gazetelerde yer verilmiştir: Birgün Gazetesi,Evrensel Gazetesi, Özgür Gündem Gazetesi, Günlük Gazetesi, Thanh Nien Weekly, Asia Times, Evrensel Gazetesi Evrensel Hayat Eki, Evrensel Kültür Dergisi, Red Dergisi,Mi’te Dergisi (Japonca şiir dergisi), Cogito Dergisi, Havuz Dergisi, İzinsiz Gösteri Dergisi, Çevirmenin Notu Dergisi, Yeni Harman Dergisi, Muzır Neşriyat Dergisi, Sol Kültür Dergisi, Sınırda Dergisi, Knowledge Hub, Heterodox Economics News, Pirosmani Dergisi, Asya’nın Sesleri Bülteni, Kül Eleştiri Dergisi, Kül Öykü Dergisi, Kültür Araştırmaları Derneği Bülteni, Bilim ve Gelecek Dergisi, Arta Dergisi, Anafilya Dergisi, BT Dünyası, Şiir Akademisi Dem Edebiyat Dergisi, Bachibouzouck Dergisi, Birgün Gazetesi Kitap Eki, Radikal İki, Zinhar Dergisi, Çveneburi Dergisi, İmece Dergisi, Mizan Dergisi, Ağır Ol Bay Düzyazı Dergisi, Öteki- siz Dergisi, Türk Psikoloji Bülteni, Katarsis Dergisi, Akbük Dergisi, Okuntu Dergisi, Haberajans, T24. E-mail: ulasbasar@gmail.com Linkedin Profili: http://www.linkedin.com/in/ulasbasargezgin Gezgin Kaynakça (Tüm Yapıtları): http://www.scribd.com/doc/70192554 The Psychology Newspaper: http://paper.li/f-1333945633 Facebook/Yüzdefteri: http://www.facebook.com/gezginulas Facebook/Yüzdefteri Yazar Sayfası: http://www.facebook.com/Ulas.Basar.Gezgin Facebook Grubu: Ulas Basar Gezgin Okurları: http://www.facebook.com/groups/214939625258670/ Twitter:http://twitter.com/#!/gezginulas 2011 sonrasi siirler: http://gezginulas.blogspot.com/ Linkedin Profili: http://www.linkedin.com/in/ulasbasargezgin Cogprints’te yayınlanan yapıtları: http://cogprints.org/perl/user_eprints?userid=6477 Son Güncelleme: 24 Mayıs 2012

×