Cana hubli purana opera librettosu
Upcoming SlideShare
Loading in...5
×
 

Cana hubli purana opera librettosu

on

  • 671 views

Cana hubli purana opera librettosu

Cana hubli purana opera librettosu

Statistics

Views

Total Views
671
Views on SlideShare
671
Embed Views
0

Actions

Likes
0
Downloads
0
Comments
0

0 Embeds 0

No embeds

Accessibility

Categories

Upload Details

Uploaded via as Adobe PDF

Usage Rights

© All Rights Reserved

Report content

Flagged as inappropriate Flag as inappropriate
Flag as inappropriate

Select your reason for flagging this presentation as inappropriate.

Cancel
  • Full Name Full Name Comment goes here.
    Are you sure you want to
    Your message goes here
    Processing…
Post Comment
Edit your comment

Cana hubli purana opera librettosu Cana hubli purana opera librettosu Document Transcript

  • Çekirdek Sanat YayınlarıDeneme Dizisi 01Vakit Tamam Şimdi!...Reha BilgenBirinci BasımEylül 20071000 adet© Reha BilgenISBN 978-975-98756-3-3Yayına HazırlayanTuncay TakmazTasarımSavaş ÇekiçBaskıGraphis Matbaa100Yıl Mahallesi,Matbaacılar Sitesi1.Cadde No:139 Bağcılar / İstanbult:0 212 629 06 07 (pbx)Çekirdek Sanat YayınlarıDijital Bilim ve Sanat YapımlarıYayıncılık Tic. Ltd. Şti.‹stiklal Cad.Rumeli Han No:48 C Blok Kat:6 Daire:47Beyoğlu İstanbul t:0 212 2445197s:www.cekirdekshop.comw:www.cekirdeksanat.come:iletisim@cekirdeksanat.comVAKiTTAMAMŞiMDiReha Bilgen
  • — 1. Bölüm —HASANKEYF PARVAN
  • 6ŞAFAKÇUBUKÇU7AKŞAMDANKALMAVANGELISHava sisli,Sisli olduğu denli, yorgun ve bitkindir Hubli, yarıbaygın…Bir savaştan dönmededir, bırakarak belleğini savaşmeydanlarında…Fil de Hubli gibi yaralı bereli,Taşımaktadır yine de ölgün sahibini…Aman vermez sis, nere gider bu yol, ya da var mı biryol önümüzde,Bir uçurumdan geldik ve uçurumdur önümüz belki de…Büyüyor karaltı hafif hafif ve bu, bir dilencinin yüzüolsa gerek,“Ey benliğinin yırtıklarını, urbasında taşıyan dilenci,Ben ki senin kadar aç, senin kadar yorgun, ölgün,Ama sende, bende olmayan bir şey var:“Nere gider bu yol ve önce bu, bir yol mu uçurummu?Neresidir burası, evrenin hangi köşesi?Ve az kalsın unutuyordum,Hubli’dir adım benim ve başka hiçbir şey bırakmadıyaşadıklarım,“Benimdir” diyebileceğim…”“Ey Hubli, Hasankeyf’tir burası, belki birgün sularaltında kalacak,Sisler altındadır şimdilik yalnızca…
  • 8ŞAFAKÇUBUKÇU9AKŞAMDANKALMAVANGELISŞu görünen ışığı izle ve yalnız ışığı izle ömrünboyunca…”Uzaklaşır dilenci, geride kalır daha doğrusu,Ve bir yokuş başlar onun ayrıldığı yerden,Engebe desen yok, yok; yok, yok, zorluk, çetinlikdesen…“Ey fil, sadık fil, nedir ki yokuşlar,İnsan tekine düşen acıdan bize de böyle bir pay var,Yokuşlar var olsun ki değerini bilelim düzlüklerin,Ve sonsuza dek uzanmayacağına göre bir yokuş,En kötüsü, bir dağın doruğunda buluruz kendimizi,kutsanırız;En iyisi, bir düzlükte buluruz kendimizi, dinleniriz…”Nice sözler etti filine Hubli, kendinden başkasıdeğildi gerçekte, teselli etmek istediği.Ve sesi önce geldi yokuşun sonunun,Bu ses, bindirdi onu sırtına puslu bir anının,Bu su sesi, Ganj mıydı yoksa, yoksa Yamuna mı?Bu su sesi, hangi göksel varlığının hangi renknefesi?..Ama hayır, bir çağlayandı bu, tanımadıkları.Ne fil tanır, daldırır çekinmeden hortumunuNe de Hubli uzatır ellerini akıntıya, çekincesiz,silmek için bulaşmış taze kanı…Ama evet, suların dövdüğü kayalarda,İnsan izleri vardı.Hubli’nin rahatlaması için,Bu kadarı yeter de artardı…Koyverdi kendini suyun akıntısına,Tepeden akan sular, döküldü onun başına…Ve ateş yakıp kıyıda, dinlendi…Ve yorgunluktanYa bayıldı ya uyudu…***“Ey göksel varlık hangisi düş hangisi değil, de bana!Uyudum ve uyandım, Cana var karşımda,Canavar değil Cana, Cana!Henüz görmedi beni yattığım bu odada,Karıştırmadadır şimdi o, ateşi; harlamadadır,Beş yıl öncesi mi idi en son,Bir düş gecesi geçirmiştik onunla,Islak ve karanlıktı bütün dünya…Oysa evlenecekti o, Peter’le,Oysa evlenecektim ben, Pu Ying’le…Ve kanıtlamak için yiğitliğimi,Savaşa gitmiştim ben de, aklı havada her genç gibi…Ve hiç yaşanmamış saymaya karar vermiştik ogeceyi…O, Brahman Peter’le,Ben, Çinli prensesle…Ve hiç yaşanmamış saymışsak da o geceyi,
  • 10ŞAFAKÇUBUKÇU11AKŞAMDANKALMAVANGELISŞiirler yazmıştım Cana’ya dair,Ve okumamıştım Cana’ya,Savaşa giden bir gence, yakışan buydu, öyle ya…Ama şimdi savaş meydanlarında bıraktığımbelleğimden,Birkaç parça kaldıysa,Burada bu odada,Bu nerede olduğunu bilmediğim odada,Birkaç parça kaldıysa,Onlar da, geçirdiğimiz o gece Cana’ylaVe şiirlerdir yazdığım, Cana’ya…”***“Ateşi harlamayı bırak da beni dinle Cana,Ömrümü bırakmışım meydanlarda nasıl olsa…De bana, düş müsün, gerçek misin?Düşmüşüm bir çağlayanın kollarına,Or’da esrime halinde miyim?”“Ey Hubli, yazgı yine, başladı oyununa,Ben de bunu sordum önce kendime,Bulduğumda seni, Tigris kıyısında…Bir beş yıl daha geçmiş gibi geldi bana,Kendine gelmen…Ve evet yaklaşıyorum sana,Daha yakından bak,Sen karar ver, düş mü gerçek mi bu manzara?”Hubli, çekinerek ve korkarak daha fazla,Dokundu Cana’nın zarif omzuna.Düşlerinde çok dokunmuşsa da bu omza,İnandı bu kez, gerçek olduğuna…Bir şey demedi Hubli önce, sarıldılar,Yaralarındaki kan bulaştı Cana’ya Hubli’nin,Ama hayır, hepsi bu kadardı,Peter’le evlenecekti Cana,Ve Hubli, Pu Ying’le…“De bana Cana, yazgı, nasıl bir oyun oynadı,Nasıl bir oyun oynadı da seni çıkardı karşıma?Çok uzaklardayken yurdumdan, yurdumuzdan…”“Bilirsin, at kurbanı geleneği vardır bizde,Hasankeyf’e kadar geldim, atın peşinde…”“Kimin atı, kime kurban, kimin yargısı?”“Evlenecektik, evleneceğiz Brahman Peter’le,Ve az kala o kutlu güne,Bir dilenciyi öldürdü müstakbel eşim,Hayır, günah benim değil, ben günahkar değilim.Bilirsin Hubli, sen ne kadar kşatriyaysan, savaşçıkastındaysan,Ben de bir o kadar vaişyayım, köylüyüm, tüccarım.Bana düşmez at kurban etmek göksel varlıklara,Brahman değilim.
  • 12ŞAFAKÇUBUKÇU13AKŞAMDANKALMAVANGELISBir Brahman’dansa, bir dilenciye daha yakınım,Yakında, Brahman eşi olacak olsam da…Ve bundan, yalnızca bundan, şart koştum Peter’e,Dedim ki, “günahlarını temizle, benlen evlenmezdenönce,Ve iki nilüfer gibi birleşelim, temiz, tertemiz…”Ve uygun olarak geleneklerimize,At kurban etmeye karar verdik.Bilirsin Hubli, geleneğe göre,Bir Brahman, arınmak için günahlarından,Bir at seçer, kutsal bir at,Ve bırakır onu, dolansın diye, canı nereye isterse…Bir yıl sürer bu rahatlığı atın,Bir ordu da peşinden gider nereye giderse,Ve savaşlar olur, fetihler olur, nalının değdiği heryerde…Ben de katıldım işte bu orduya,Ve izledim atı orduyla,Hafifletmek için vicdan azabımı,Benim olmayan günahın azabını…Ve savaşlar oldu peşi sıra atın,Ve kanlı çarpışmalar oldu,Bunları bilirsin sen ey savaşçı, geçeyim.Kimse kalmadı sonunda, koca ordudanHindistan’dan, bu uzak diyarlara…Ve ben ve şu an kapıya,Bağlı olan at kaldı kala kala…Gizlice izledim çarpışmaları,Ağaçların, çalıların ardında,Ve uzaklaşmak için usulca,Bir rahip karası biçtim kendime,Giydim cübbesini kara rahiplerin,Ve bilerek dolmadığını bir yılın,Günlerce peşinden gittim atın…Ve yazgı…İşte bur’dayım…Kutsal at gibi gerçeksin sen de,Bulutlardayım…”“Anlıyorum Cana, ben de öykümü anlatayım sana,Beş yıl öncesiydi vedalaştığımızda,Yaşanmamış saymıştık o geceyi,Savaşa katıldım, kanıtlamak için yiğitliğimi…Hakkım sayılacaktı böylece, almak Çinli prensesi…Şart koşulmadıysa da böyle bir şey bana,Yine de katıldım savaşa…“Güçlendirir” derler “öldürmeyen savaş,”Bende güç yok, göksel yayı geremesem de,Öğrenecektim en azından, vurmayı al elmayı…Ve evlenecektim senin gibi ben de. Ben de…Savaşlar, savaşlar, savaşlar gördüm.Kan akan kana kan ırmaklar gördüm.Gördüm yaşamla ölüm arasındaki dağı…Ne ki yaşam; ölüm, alır insanı,Geldi miydi gelmedi miydi zamanı…
  • 14ŞAFAKÇUBUKÇU15AKŞAMDANKALMAVANGELISSavaşlar, savaşlar, savaşlar gördümVe kıpkırmızı oldu urbalarım,Kan sızar yaralardan durduramazsın,Ama evren boşalır yaralardan, evrene boşalır,Umursamazsın…Savaş meydanlarında akbabalar dolaşır,Parçalamak isterler cesetleri,Dönüştürmek için değil hayır değil,Canı alınmış etleri hiçliğe…Yaşam olur ölüler hücrelerinde,Yüksekleri mesken tutmuş akbabaların,Onlar da biz de onlar da çünkü,Bir ve tek varlığın parçalarıyız…Ama Cana, herşey tamam da,Dolaşıyordum birgün cesetler arasında,Düşürdüğüm maskeliSavaşçıya takıldı gözüm…Ne kadar mertti dövüşkenliği,Ve ne kadar zorlanmıştım, evet zorlanmıştım,Yere sermekte gövdesini…Ve çıkardım maskesini, Cana, çıkardım,Ve ne göreyim, ne göreyim, neden göreyim:Bir çocukmuş bu benim alt ettiğim…Bunu görünce kendimden geçtim,Görmedim yaklaşan karaltıyı ardımda,Sopasıyla gelen bir köylüydü bu,Vurdu bütün gücüyle başıma…Ve böyle bıraktım, işte böyle bıraktım,Savaş meydanında, benliğimi, belleğimi,Ve birden terkettim bilmemecesine kendimi,Fil sırtında, o kasvetli ülkeyi…Ve fil’ime, güvendim bir tek, fil’ime,Memleketime dönmek için…Ben anımsamasam o bilir,Memlekete nasıl gidilir…Nasıl dönülür beş yıllık yollar,Artık fazlasıyla değişmiş yollar…Değişmişlerdir, zaten değişmişlerdir,Ama bendeki değişimdenDaha fazla değil…Ve sen harlarken ocak ateşini,Anladım ki Cana,Tüm anımsadıklarım,O gece, yoksaydığımız gece,Ve şiirlerdi henüz okumadığım sana…Şimdi okuyacağım…Ama yanlış anlama lütfen olur mu,Bir beklenti içinde olmayacağım…Sen çizmişsin yolunu benimki gibi,
  • 16ŞAFAKÇUBUKÇU17AKŞAMDANKALMAVANGELISEvleneceksin sen de yakında,Ben de evet ben de evleneceğim,Pu Ying, prensesim bilmese de,Bıraktığımı, belleğimi, benliğimi savaşmeydanlarında,Yine de bekliyordur beni.Gerçek sevgiyi bulduğum prensesim,Pu Ying’im…Yani yanlış anlama ve beni dinle Cana,Beş yıl öncesini okuyorum şimdi sana:SırılsıklamHava karanlık, hiçbir şey yok yıldız namına...Üstüm başım sırılsıklam...Çıkıyorum merdivenlerden ağır ağır, arkamabakarak...Üstüm başım sırılsıklam...Hayal meyal hatırlıyorum çağırışını...Yağmur yağıyor bardaktan boşanırcasına...Yere bırakıyorum kendimi hemen...Üstüm başım sırılsıklam...Ellerinin titreyişinden anlıyorum...Yağmur içe işlemede, geri durmamada bir an olsun...Bir hayli ıslak mı ne, ağzından dökülenler...Üstüm başım sırılsıklam...Beni rüzgara bırak, beni ufkun her gün geçip gidenkızıllığına...Çiğ de bir tür yağmur sayılmalıdır...Ne yana açsan avucunu, hangi yüze haykırsan,Üstüm başım sırılsıklam...Bir merdivenden bir başkasına... Hayat bu işte...Arada düzlükler...Paltonun işe yaramadığı ortadadır...Bunca sözcüğü, ardarda bulmadasın sen, nereden?..Üstüm başım sırılsıklam...
  • 18ŞAFAKÇUBUKÇU19AKŞAMDANKALMAVANGELIS“O yan” dediğin ne yan?.. Bulamıyorum bıraktığım yerde,Islak kirpiklerini, korugan kaşlarını, seğirişiniellerinin, su birikintilerine...Sen, ben, ellerimiz sırılsıklam diye midir ki,Bütün dünya sırılsıklam?..Unuttuğumuz günler vardır Cana,Bir de anımsadıklarımız,Sakın yanlış anlama…Sonra… Sonra bir şiir vardı yaşlılığımıza dair,Hubli o zamanlar, geleceği düşünmededir;Elli yıl sonrasını, kırışık günleri,Ve şimdi düşünmüştür beş yıl önce, elli yıl sonrasını:Hatırlar mısınız?Hatırlar mısınız,Bacaklar yorgun,Arşınlamakta idiydik ıslak sokakları...Pencere önlerinde zarif saksılar?..Ganj Bahçeleri henüz açıktı...Sahaflarda eski-yeni el yazmaları...Ramak vardı balıkçıların kapanmasına...Talihimiz henüz daha ters dönmemişti...Islanmıştık, dahası karanlıktı...Sıcaktı ellerimiz, titrek değildi...Çocukluk, bir hatıra taş oyması...Yüce fil ağır ağır ilerliyordu...Ses seda kesilmişti, ortalık ıssız...Avucumda ne küçücük, ne sıcacıktınız...Aktarma yaptığımız tüm sandallarda...Bıraksam belki de uçacaktınız...Hatırlar mısınız,Şöyle capcanlı,Çocukluk düşlerinizi, gençlik düşlerinizi,Buğulanmadan bir sefer de, gözleriniz sizin?..Sayası gelmiyor insanın, yaş ilerledi mi...Sanki kendi düşüyor sahafa insan...Tüm kadehler sizin için şimdi bu akşam...Talihimiz henüz daha ters dönmemişti...Koşmaya, yürümeye pek hevesliydik...Mesut ederdi bizi, çocuk cıvıltıları...Çocukluk, kimi zaman keskin bir ıslık...Seğiriyor gözlerimiz şimdi daha çok...Ses seda kesildi mi ürperiyoruz...Avucumda ne küçücük, ne sıcacıktınız...Bundandır, torunlarım hep sizin isminizde...Sarılırım dünkü gibi onlarda size...
  • 20ŞAFAKÇUBUKÇU21AKŞAMDANKALMAVANGELISBelki şimdi çok erken, “bitti herşey” demeye,Alt tarafı yetmiş yaş, uzun yıllar var daha...O zamanlar ne küçüktük, yirmilerdeydik...Avucumda yine küçücük, yine sıcacık olun!..Tekliyor kalbim benim, siz olmadıkça...Ya hep atıversin o ya kendiniz durdurun...Ve Cana, inanır mısın, geçmişin,Geleceğimizi biçimlendirdiğini bu kadar fazla;Az sonra okuyacağım şiirden sonra,Bugün tam beş yıl sonra,Bir çağlayan çıktı karşıma yokuşun sonunda,Zorlu, çetin, engebeli bir yokuşun.İçimden geçmedi sanma“Cana’ya zorlu da olsa kavuşacağım,Bir gün evet bir gün, belki elli yıl sonra…”KataraktŞelale...Budur gözüme inen perdenin adı...Beyaz, bembeyaz köpükler görmededir,Durağan manzaraya pek alışkın gözlerim...Şelale, güneş alır, beyaz tül bir perdedir...Çavlan mı?..Evet, gözlerimin feryadı,Bu iki hecede de duyulabilir...Duyulabilir, titrer nasıl ellerim...Büyür çavlan; doğduğu semt, ferin söndüğü yerdedir...Vay aksu...Bizim türkülerimizin adı olmadı,Bundan böyle tüm türküler adsız olabilir...Su altında -dinliyorum- takırdıyor dişlerim...Göğü bunca suya bulayan nedir?..Akbasma...Buğu olur şafak vakti dağların ardı;Güneş, karanlığa karşı silkinmededir;Sınırda takılır kalır ıslak düşlerim...Susuşu suyun bende, gürleyişi bendedir...Çağlayan...Sis perdesi, gören göze... Kalın gece perdesi...Çarpar sağına soluna, sapasağlam adam;Islanmaya görsün bir kez, altında o suyun...Ölmeden önce veremden, düşmeden zatürreeden;Perde iner gözlerine, kalkmaz bir daha...Dökülmemiştir hiç o, böylesine, bir göze...Gözlerimde kapkalın bir gece perdesi...Şırıltısı kulağımda suyun, fısıltısı: Gel!.. Gel!..Gece ve su... Gece ve su... Gece ve su...Gelmiştir zamanı artık!Bırak kendini! Haydi bırak!Susmayacak bu şırıltı bir kez dahi,İnan olsun...
  • 22ŞAFAKÇUBUKÇU23AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Hubli, ben hiç bilmiyorum, şimdi bilmiyorum,Ellerimi ben ne yana koysam?Yazgıya bak, bir atınPeşinden gelmişim,Yabancı, uzak bir diyara gelmişim,Ve beni beklemekteymiş geçmişim,Beni bu kadar uzakta…Hubli, şimdi ben ne yapayım,Bir kez daha oku, parşömene yazayım,Yazayım, okunsun bizden sonra da,Bizden sonradan da sonra…”“Cana,Sakın yanlış anlama,Kanmayalım yazgının bu oyununa,Bekleyenlerimiz var madem,Bekleyenlerimiz, Çin’de, Hindistan’da…Sen benim şu kan sızan yaralarımı sar,Ve işte bu kadar…Ki zaten benliksiz, belleksiz ben gibi,Ben gibi eksikli bir insana,Budur yapabileceğin en fazla…Ne diyor Praşa Upanişad, kutsal praşa:Erdemli kişi, üst dünyaya;Günahlı kişi, alt dünyaya;Hem erdemli ise bir insan,Hem de günahlı ise oysa,Döner bir kez daha yaşama,Bir kez daha çekmek için acıyı…Bense bir çocuk öldürdüm, çocuk öldürdüm;Yeniden döneceğim, yaşama…Hem erdemli hem günahlı ben…Zavallı, zavallı, zavallı ben…”“Hayır Hubli, böyle kötü şeyleri, bu kadar fazla, bukadar ümitsizce,Düşünme!Düşünme, önce birşeyler ye!Anımsa Taittiriya Upanişad’ın dediklerini:“Besinden doğar tüm yaratıklar,Besinle yaşarlar, besinle yaşarlar,Ölürler ve sonrasında da,Besine dönerler doğada;Herşeyin özüdür besin, özüdür besin.İşte bu nedenledir her hastalığa,İlaç gibi gelir besin, besin…”“Tamam, olur Cana, ama bir düşün,Hangi besin, ilaç olur eksikli varlığıma,Belleksiz, benliksiz, eksikli, sisli…”“Hayır Hubli, doğru değil,Bu dediklerin!..Şunları da söyler Praşa Upanişad:“Sormuştur bir öğrenci, ulu bilgeye,
  • 24ŞAFAKÇUBUKÇU25AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Hangi güçtür tutan, bedeni,Tutan, bedeni, bir bütün olarak,Hangisidir en büyüğü bu güçlerin?”Ne diyordu ulu bilge, anımsa!:“Beş güç vardır, birlikte,Bedeni oluştururlar:Eter, hava, su, ateş, topraktır bunlar,Ve hepsinden önemlisi, konuşma yetisi var,Zihin, göz, kulak, duyu uzuvları var.Candır, bu güçlerin en büyüğü…Çekişmişlerdir bu güçler bir kez, aralarında:Tutturmuştur her biri,“En temel güç benim” diye…Can, temel güç, kızmıştır onların sözlerine,Terkedecek olmuştur bedeni,Ve o an anlamıştır hepsi,Bedende temel güç hangisi,Çünkü görmüş ve duymuşlardır,Can giderse, onların daBedeni terkedeceğini…”Ve eklemiştir ulu bilge, “bu hikaye,Çıkışı gibidir kraliçe arının, kovanından;Çıkar tüm arılar, o çıktı mıydı,Döner tüm arılar, döndü müydü o…”Ve Hubli sen… Sen…Sen ölmedin, öldürmediler de seni…Candır bu bedeni bir arada tutan,Kulak ver Upanişad’ın sözlerine!Sen varsın ve eksikli değildir varlığın,Bedendeki canı yitirmedikçe…Ve gerçeksin kutsal at gibi sen de,Demek ki, yitirmemişsin canı…Yaşıyorsun; yalnızca,dinlenme zamanı…Şimdi uyu, şimdi güzelce bir uyu,Ben yan odada olacağım,Çağır beni, olursa bir ihtiyacın.Düşünme sen “bölmeyeyim Cana’nın uykusunu”Daha önemlidir senin rahatın,Herhangi bir uzanışımdan…”
  • 26ŞAFAKÇUBUKÇU— 2. Bölüm —A N A N T A P A R V A N
  • 29AKŞAMDANKALMAVANGELISKapı çalındı.İşe yaramıştı Cana’nın sözleri, belki de pişirdiği o çorba.Hubli, iyileşmiş Hubli, çaldı Cana’nın kapısını…“Cana, pek fazla uyuyamasam da,Bir düş gördüm, keşke olsa…”“İçeri gel Hubli, ben de,Bir düş gördüm, düş içinde…Buldum elimi koyacak yeri,Ellerinin içidir elimin yeri.Böyle gördüm ben düşümde…”“Ben de Cana. Ben de! Ben de!”“Peki biz şimdi ne yapacağız,Çöpe mi atacağız düğünleri?Ganj Irmağı’na nasıl bakacağız,Göstermeyecek mi su, gerçeği?Olmaz hayır Hubli olmaz,Bir tane daha katılmış olur en fazla,Beş yıl öncemizin düş anlarına…”“Cana, düşün bir daha!Atman da bölmedi mi kendini ikiye,Kadın ve erkek doğmadı mı böyle,Söylemez mi bunu Brihadaranyaka Upanişad?
  • 30ŞAFAKÇUBUKÇU31AKŞAMDANKALMAVANGELISÖyleyse demek ki biz de,Bir’mişiz, bütün varlıklar, ortaya çıkmadan önce.Ve sana, bütün varlıklar varolmadan öncekiBirliğimizi öneriyorum Cana!Bir olalım sözcüğün tam anlamıyla!”“Ya Peter, ne der Hubli,Beş yıl bekledi o, beni,Ve işte tehlikeli sayılabilecek at kurbanı töreniniBile kabul etti benim için…”“Farklı mı durumum benim Cana,Pu Ying bekler beni uzaklarda,Adını bile koymuştuk doğacak çocukların,Ama farklı bir şey var sende,Sana zaafım var.Ben isterim ki sevdiğim insan,Upanişadlardan söz edebilsin bana.Ben isterim ki sevdiğim kadın,İlk anını düşünsün dünyanın.Elyazmaları içinde geçsin isterim,Ummanlarda geçirmediği günleri…Hem, ey sen Vaişya kızı,Bunca hırslı, hırslı mısın ki,Bu kadar istersin hem de bu kadar,Bir atın peşinde yol tepecek kadar,Bu kadar mı istersin bu kadar mı,Bir Brahmin’in eşi olmayı…Hani yakındın sen bir dilenciye,Bir Brahmin eşi olacak olsan da?..Ben de bir Kşatriya’yım işte,Daha yakınım bir Brahman’a göre, bir dilenciye…Savaşırım, ücretimi dilenirim…Savaşmam cebimde para olmazsa…Eskiden böyle değildin sen Cana,Ne çok değişmişsin zamanla,Şimdi geçmişteki Cana olsa karşımda,Vedalara, Puranalara vermiş kendini,Bir tüccarın, bir köylünün kızıydı.Ve herşeyden önce gelirdi hırsı…Ve belki bu yüzden, kesinlikle bu yüzden,Yoksaymıştık o güzel anları…Duraksamamıştık bunun için birazcık da olsa,O düş gecesini yok saymakta…Şimdi bakıyorum da bu yeni Cana,Kendi ayakları üstünde durur olmuş,Vicdan diye bir değer taşır olmuş,İnsanlığın en önemli değeri…Şimdi bakıyorum da bu yeni Cana,Kararsız, kararsız, son derece kararsız,Kendindeki o son hırs kalıntısını,O evliliği, çekip atmakta…
  • 32ŞAFAKÇUBUKÇU33AKŞAMDANKALMAVANGELISBöyle mi yazar kutsal kitaplar Cana,Külü Ganj’a karışan ölüler aşkına!”“Bilmiyorum Hubli bilmiyorum,Düş güzeldi, düş gecesi de öyle…Ama söyle, geçici değil midir düşler?Bizi burada biraraya getiren yazgının,Başka bir oyunu vardır belki,Henüz bilmediğimiz, bilemediğimiz…”“’Yazgı’ dediğimiz nedir Cana,Çarvakalar ne diyorlar anımsasana!”“Evet, ne garip, yabancılar,Gizemci falan sanırlar biz Hinduları,Gizemci, ruhçu, boşinançlı tümden…Oysa evet, Hubli, Çarvakalar,“Tanrı yoktur, ruh da yoktur” diyorlar.Başkacası yoktur bu dünyanın,Bu dünyada çekilen,Acılardır cehennemse…Çürüyüp gitmesidir bedenin, kurtuluş…Vedalarsa, boş sözleridir düzenbazların…İnsan, ölünce, kaybolur bilinci,Sen ne diyorsun bu konuda Hubli?Ve ne ilgisi var yaşadıklarımızla?”“Dahasını da söyler Çarvakalar, Cana,Bu dünyanın ihtiyacı yoktur tanrıya!‘Ayin’ desek, ‘tören’ desek sahtekarlık,Pahalıdır törenler, at kurbanları da…Açlık çekerken toprağın çocukları,Brahmanlar doymaz paralara,Ve bizi de savaşlara sürerler,Sürsün diye daha çok, saltanatları…Ve benim öldürdüğüm o çocuk, Cana,O da toprağın bir evladı,Sürmüşler önüme vurayım diye,Ya vurayım ya vurulayım diye…“Cennete gidiyorsa kurban edilen hayvanlar,Önce babalarını kurban etseler ya” demişÇarvakalar,Cennete gidiyorsa kurban edilen hayvanlar,Brahmanlar, çocuklarını savaşa yollasalar ya…”“Anladım Hubli sen de, sen de,Savaştan yeni döndüğün için,Konuyu bir yerden savaşa getirmeyeÖyle çok, öyle çok, çok heveslisin…Ama de bana, koymuşum avcumu, avucuna;De bana, düş mü bu, bitecek mi,Ve biz devam mı edeceğiz kaldığımız yerden,Yolumuza, ayrı ayrı yolumuza…Yoksa, kelebeğin düşü olmak gibi,Ya da düşünde görmek gibi kelebeği,
  • 34ŞAFAKÇUBUKÇU35AKŞAMDANKALMAVANGELISYaşamak bir ömrü bu biçimde…Hangisi Hubli?Ne der Peter?..”“Bakma sen ‘yazgı’ dendiğine, ‘yazgı’, ‘yazgı’…Yazgı değil bu yaşadıklarımız,Çaktı mıydı bir kıvılcım yıllar öncesinde,Sen, ben, evlendikten sonra da başkalarıyla,Bulurdu, bulabilirdi, bulacaktı bizi…Kulak verelim Çarvakalara,Ne yazgıya ihtiyaç var bu dünyada,Ne de yazgı diye bir şey var,Kendimizi kollarına bırakacak…”“Hubli, öyleyse evreninRitmine bırakalım kendimizi öylece…Düşünelim, bir yol düşünelim…Düşünelim de öyle yürüyelim,Birlikte, evrenin ritminde…Hem bir öykü anlatılmıştı bana,Öyküdeki tapılası kadın, Sita…Çileci bir yaşamı seçiyor eşi,Ve birlikte gidiyorlar ormana…Yıllar, yıllar, yıllar sonra,Bir dev kaçırıyor Sita’yı,Ve eş, yanıp yakılırken, yanıp da yakılırken,Başına topluyor maymunları…Bir maymun ordusu kuruyor hemen,Ve gidiyorlar okyanus ötesine,Uzatmaya gerek yok, savaşıyorlar…Ve geri alıyor Sita’yı…Ama sonra bırakıyor eşini,Çünkü Sita kirlenmişti…İnandıramadı eşini Sita,Binbir oyun, binbir dolapla,Kendisine yaklaştırmadığını devi…Ateşe atladı Sita ve ateş acıdı,Gösterdi herkese O’nun saflığını…Adam, ikna olup aldı Sita’yı,Dönünce ne işitsin yurdunda,“Bu kadın, yurdumuza leke çaldı,Bu kadın, derhal kovulmalı”…Ve dayanamadı adam kulaklarınaÇalınan bu yalan dolana…“Bu kadın kovulmalı,Çünkü kadınlarımızıBozar O’nun burada kalması…”Ormana, vahşi ormana sığındı Sita,Ve ikiz doğurdu bir süre sonra…Büyüdüler çocuklar ormanda,Ve bir gün, bir at kurbanında,Upuzun bir destan okudu çocuklar,Artık kral olmuş babaları,Onları tanımadı…Ama söylediğinde göksel anlatıcı,Yaptıklarına pişman oldu.Geç kalmıştı kral; Sita,Toprağa karıştı bir anda…
  • 36ŞAFAKÇUBUKÇU37AKŞAMDANKALMAVANGELISŞimdi Hubli diyorsun ki “seni severim”Sita, bunları yaşadı oysa…Ve ben, yakında evlenecek kadınım,Neler anlatacaksın insanlara…”“Önemi yok ne dediklerinin Cana,Hem, bütün destanlar; hem de bütün destanlar,Brahmanları, kralları anlatıyorlar ya,Ben reddediyorum bütün bunları,Benim anlatmak istediğim, başkaları!Ve gel diyorum kşatriya olalım, savaşçı,Ama dilencilerin kşatriyası, savaşçısı!Ve sen de bırak başkasınınGünahını sırtında taşımayı…Bu ömür senin ömrün ve bu dünyadan,Başka dünya yok yaşanacak!Cana, ben her doğan gün,Hallallarının önünde eğilirim,Banyan ağaçlarının sütüyleSaçlarını örerim.“Olmaz; bu, olmaz” diyorsan,Ateşe atalım kendimizi!Yeniden doğalım yeniden,Ve bu kez, bu kez en baştan,Seçelim birbirimizi!”Ve böyle geçti bütün gün,Havada uçuşuyordu kutsal kitaplar,Havada uçuşuyordu kutsal olmayan,Kağıtlar, kalemler, yaşamlar…Kararacaktı hava neredeyse,Yavaş yavaş dışarı çıktıklarında…Oturdular Tigris’in kıyısına,Oturdular döşek gibi bir kayaya…“Aç elini Cana ve avcuna,Çince olarak yazayım adını.Bak ‘Cana’ yazıyor burada,Ve bak, şu da ‘Hubli’…Bir parşömene yazayım,Silinir belki elindeki.Bak ‘Cana’ yazıyor burada,Ve bak, şu da ‘Hubli’…Cana yer aç sen göğsünde başıma,Bunca yıl savaşmaktan yorulmuş başıma.Cana, ört saçlarınla yaralarımı,Ok izi duruyor kanlı bir savaşın,Omzumda, göğsümde, bacaklarımda.Kıvır kıvır ört kıvır kıvırKıvır kıvırlığınla ört kıvır kıvır”…“Güneş batıyor Hubli ve Çandogya Upanişad,Neler diyor bak, güneşin ışınlarına:Uzun bir yol gibidir güneş ışınları da,Uzun bir yol gibidir iki şehir arasında,
  • 38ŞAFAKÇUBUKÇU39AKŞAMDANKALMAVANGELISBağlar bu dünyayı öbür dünyaya…Kulak verirsek yine Çarvakalara,“Bu öbür dünya, öyle böyle değil,Başka diyarlar var dünyada”Der, çıkarız işin içinden…Ve damarlara girer bu ışınlar,Geri akarak damarlardan,Yine güneşe ve yine güneşe,Uğurlanırlar…”“Bak ne diyor Brihadaranyaka Upanişad’sa,“Nedir, hizmet eder, insanın aydınlanmasına?Gün ışığıdır çünkü onun sayesindedir insanın,Oturması, kalkması, çalışması, yürümesi, sevmesi!Nedir peki güneş battığı zaman,İnsanı bitimsizce aydınlatan?Aydır o zaman…Güneş batmış, ay kaybolmuş, nedir hizmet ederinsanın aydınlanmasına?Ateştir o zaman insanın ışığı!Güneş batmış, ay kaybolmuş, ateş sönmüş, nedirHizmet eder insanın aydınlanmasına?Sestir o zaman, göremese de insan,Duyar sesi, ona göre oturur kalkar,Ona göre yürür, düşünür…Güneş batmış, ay kaybolmuş,Ateş sönmüş, ses de yok!Nedir, hizmet eder insanın aydınlanmasına?””“Aşk diyeyim, burada keseyim,Aşk diyeyim o zaman…Güneş batmış, ay kaybolmuş,Ateş sönmüş, ses seda yok,Batmış güneşimiz,Yakamozlar var yalnızca,Ve aşktır burada tutan bizi!Aşktır… Aşktır yalnızca…”“Yıkanalım öyleyse, Tigris’in sığ sularında,Belleğimi bırakışım gibi savaş meydanlarında,Bırakalım geçmişi sulara,Bırakalım Peter’i, Pu Ying’i…Buluşsun sularda Linga’yla Yoni,Ve yerçekiminden kurtulmuş safkendiliğindenliğimiz,Kendiliğindenliğimiz,İzin versin bize, birleşmemiz için evrenle…”
  • 40ŞAFAKÇUBUKÇU41AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Doğudaki ırmaklar Doğu’ya akarlar Hubli,Ve Batı’daki ırmaklar, Batı’ya.Ve hepsi denize ulaşır sonunda,Böyle der Çandogya Upanişad:Denizden gelir yine denize giderler ırmaklar…Yükseltir bulutlar, suları, buhar olarak,Ve yeryüzüne düşerler yeniden, yağmur olarak.Irmaklar doğurur bu yağmurlar, yeni ırmaklar.Tekrar birleştikleri zaman, denizle bu ırmaklar,Yitirirler benliklerini,Ayırt edilemezler işte o zaman,Hangisi, hangi ırmaktı…Hangi ırmak şu suyu kattı…Öyle birleşsin ki Linga’yla Yoni,Bilemeyelim hangisi Cana, hangisi Hubli!..”Ve kayboldular suların karanlığında…— 3. Bölüm —M A N A N A P A R V A N
  • 42ŞAFAKÇUBUKÇU43AKŞAMDANKALMAVANGELIS“ ‘Ananta Parvan’ koymuştuk adını” dedi göksel anlatıcı,“ ‘Ananta Parvan’ demiştik ikinci bölüm için.”“Çünkü ‘sonsuz’ demektir Ananta ve inanmıştık,Cana’yla Hubli’nin aşklarınınSonsuz olacağına…Ama işte bu bölüm,Bir ayrılıkla açılıyor.Ve bu nedenle bölümümüz‘Manana Parvan’ adını taşıyor.‘Manana’ yani yokluğunda kadınınGüzelliğini anımsama…”***Uzaktan hep izledi onları hancı kızı,Beğenmişti içten içe, bu hoş delikanlıyı…Düşündü, Cana’yı,Nasıl uzaklaştırırdı…Cana’yı uyandırdı bir gece,Hubli uyuyordu…“Cana” dedi “bir bilge geldi siz uyurken,Ve çözdü ipini atınVe dedi “tez uyandır Cana’yı,Böyle buyurdu yazgı!Uyandırma sakın Hubli’yi,Böylesi yazgı için daha iyi,Uyanırsa Hubli,Vazgeçirir Cana’yıYazgının peşinde koşmaktan…””
  • 44ŞAFAKÇUBUKÇU45AKŞAMDANKALMAVANGELISCana düşündü, düşündü,Çok zamanı yoktu düşünmeye,Kutsal at pek hevesliydi gözden yitmeye…Hazırlandı hemen ve mışıl mışıl uyuyordu Hubli…Bir gün sonra uyandı Hubli,Hancı kızının somaya kattığı ilaçla…Artık, çok geçti…Olanları anlattı hancı kızı, gerçekmiş gibi…Hubli, tek kelimeyle,Yıkıldı…“Ama” dedi gözleri buğulu bir aydan sonra,“İnanmasam da dervişlere,İnanırım bilgelereVe bir bildiği vardır elbet ki söylemiştir.Er geç dönecektir bana Cana,Söz vermişti.“Yanında gelirim” demişti,“Sen nereye gidersen Hubli!”Bekleyeceğim burada, bu taş oyması kıyıda,Bekleyeceğim geleceği, o kutlu saniyeyi!”Hancı kızı bilmez Hubli’ninİçinden geçirdiklerini…Artık yoktu Cana öyleyse,Girebilirdi Hubli’nin koynuna…Bitimsizce, bitimsizce O’na hizmet etti,Sanki Hubli idi hanın sahibi…Ve gece, sızmışken Hubli, içtiği somayla,Uzandı usulca, Hubli’nin yanına…Öptü, öptü, öptü; öptü Hubli’yi,Ve Hubli’nin, Cana var sanki kollarında…Sarıldı, sarıldı, sarıldı, sarıldı…Sabah farkedince bu dehşet manzarayı,Ant içti, bir daha somayı,Bir kez bile,Ağzına almayacaktı…Ve böyle başladı elçekmiş, çileci yaşamı…Tigris kıyılarını hergün dolaştı,Fazla uzaklaşmayarak Hasankeyf’ten,Döner diye Cana, çok uzaklaşmadı…Ama yine de engellemedi bu umut,Bulmasını Hubli’nin, Ulu’nun mağarasını…Bilge Ulu, bir Pers bilgesi, bir mağarada yaşar,Herhangi bir mağarasında gibi Hasankeyf’in.Ama O’nda yoktur bir eser, rahattan…Düşünmeye ve yazmaya vermiştir kendini,Ve çeker Hubli’yi Ulu’ya, bu özellikleri…Ulu, esenler bu Hintli konuğunu,Ve bir bilgi hazinesi gibi görür yeni dostunu…Avestalar ile geçmiştir ömrü,
  • 46ŞAFAKÇUBUKÇU47AKŞAMDANKALMAVANGELISVe düşünmektedir insanlığın ortak ülküsünü…“Var mıdır” diye düşünmededir “böyle bir ülkü…”Ve nice insan tanımıştır bu yüzden,Çeşitli ülkelerden…Nice elyazmaları vardır mağarasında,Grek diyarlarından, Asur’dan, Çin’den…Durgun görür Hubli’yi UluVe öğrenir neler olduğunu,Ve hoşnut olur içten içe,Hubli’nin burada Hasankeyf’te,Bekleyecek oluşundan…Böyle bir konuğu,Ağırlayacak oluşundan…Ve der ki,“Olsa da olmasa da yazgı,Bak, Hubli, biz tanıştık,Ve döndüğünde Cana,İki fazla olacaksın yaşamda,Çünkü yaşayacak, dostluğumuz da…”Ve uzun sohbetler ettiler günler boyu.Bu olmalıydıCana’yı beklemenin dayanılmaz zorluğunuHafifletmenin yolu…“Ulu, sohbetin hoş, konukseverliğinse değer övgüye,Ve herşeyden daha güzeli,Sanskritçe bilmen. Böylece,Bitimsiz sohbetlerimiz olacak seninle…Ulu, peki nelere inanırsın sen?Hangi görüşler yön veriyor ömrüne?”“Hubli, Avestalarla geçti ömrüm ve şimdi istersen,Anlatayım sana, nicedir Ahura Mazda…İkiye ayrılır Mazdacılık ve ilk dönem,Elbette Zerdüşt’le başlamıştır.Hangi yıllarda yaşadığıTartışmalı…Altıbin yıl önceymiş, sorarsan Grek bilgelerine…Birkaç yüzyıl önceymiş, sorarsan başkalarına…Sizin Vedalarla ner’deyse yaşıt olduğuna göre,“Günümüzden bin yıl önce” diyebiliriz herhalde…‘Peygamber’ kavramı yabancı olmalı sana,‘Haberci’ demektir Avestaca’da.İlk kez Avesta’da geçmededir bu kavram.Ondan önce sizin Hint diyarınızda,Sümerlerde, Akatlarda, Asurlarda,İçiçe geçtiğini görürüz tanrılarla insanların;Tanrısal özelliklere sahiptir insanlar,Ve tanrılar, insan özelliklerine…Hele Grek ülkesinde,Bunun en belirgin örnekleri görülür.Sizde buna ek olarak evren ve tanrı,Ayrı ayrı varlıklar gibi algılanmıyor.Oysa Mazdacılık’ta tanrı ve insan,Tümüyle farklıdır birbirlerinden,
  • 48ŞAFAKÇUBUKÇU49AKŞAMDANKALMAVANGELISYine de arkadaş gibidirler,Su sızmaz aralarından…Ve biz görürüz ki Avestalarda,İlk kez bir görev biçilmiştir insana,Tanrının sözünü yayma görevi.Ve işte bu yüzdenİnandığımız tektanrı,Ve değil mi ki ilk dindir dinimizTektanrılı olan-Kılıç gücü değil ikna becerisiVermiştir Zerdüşt’e…Var mı siz Hinduların bir peygamberi,Sümerlerin, Akadların, BabillerinVar mı hiç peygamberleri…Yoktur ve insana, taşımak bir görevi,İlk kez Avesta’da önerilmiştir…Ve yine de izin vermez yüceltilmesineZerdüşt kendisinin, inananlar tarafından…Tepki duymuş, kralların, rahiplerin,Varsılların şatafatlı törenlerine,Reddetmiştir en küçük töreni bile,Kimilerini günahlarından arındıran,Aç bırakan oysa başkalarını…”“Ne yapar o zaman inanan,Sunmak isterse bağlılığını?”“Bir söz vardır bizden sonrakileri,Emin olduğum etkileyeceğine;Bir söz değil, gerçekte,Tümüyle bir yaşam biçimi;“Söze bakılmaz, iştir kişinin aynası”…Tokuz biz sözümona büyülü sözlere,Çileci yaşama da karşıyız, ne de olsun manastır yaşamı…İnsan iyi olsun; bu, yeter, evrensel mutluluğa…Daha değerlidir iyi niyet,Şatafatlı törenlerden, boş sözlerden, altındantapınaklardan…İki kitabımız var, Eski ve Yeni Avesta,Yenisi bu aralar sık sık yazılmadadır,Ve yeni kitapta, hayvan kurbanını kargışlayanBir öykü anlatılır:Yima, insan, Mazda tarafından uyarılır:Üç çetin kış gelecektir ve önlemini almazsa,Tüm canlılar yok olacaktır.Yima, bir mağara kazar ve mağaraya,En iyi tohumları, en iyi sığırları, en iyi insanları koyar…Üç yıl sonra çıktığında bitmiştir Buz ÇağıVe insanların zevki için,Bir öküz kesmeye kalkar…Ve O’nu Buz Çağı’ndan koruyan aynı Ahura Mazda,Kargışlar O’nu ve cezalandırır…”“Sözlerin etkileyici, bizim öykülerimiz denli,Hatta Ulu, diyebilirim ki,
  • 50ŞAFAKÇUBUKÇU51AKŞAMDANKALMAVANGELISAnlattıkların ve anlatacakların,Etkileyecektir elbet, bizden sonra birçok dini…Hatta kimileri,Sizden derleyecekleri bu bilgileri,Kendi bilgileriymiş gibi sunacaklardırVe kan tutacaktır böyle evreni…Beş vakit dua ediyorsun örneğin,Zerdüşt’ün isteğine uyarak,Şafak vakti, aile için;Sabah, köy için;Şehir için öğlense;Akşam, ülke içinVe din için gece…”“Evet Hubli ve tüm dinler,Herhangi bir dünya görüşü gibiİnsan zihninin ürettiği,Değişir, değişiyor, değişecektir…İlk dönem Mazdacılık şöyle idi:Tek tanrı Ahura Mazda,Tanrı’nın peygamberi Zerdüşt,Evrenin kanunu Aşa,Göz kırpar Aşa, Dharma’ya,“Ne ekersen onu biçersin” der Ahura Mazda da…İyiyle kötünün amansız savaşı,Ölümden sonra yaşam, cennet-cehennem inancı,Ve son yargı günü ve iyiliğin, aydınlığınSonul zaferi!Bir köprüden geçer mutluluğa giden yol,Geniştir iyi insanlar için,Dardır kötüler içinse…”“Söylediklerin Ulu, oldukça bilgilendirici,Ya peki Mazdacılık’ın ikinci dönemi?”“İkinci dönemi Hubli, yaşıyoruz,Ve Magiler’dir bu dönemin temel kişilikleri.Zerdüşt reddetmiştir bir rahip zümresini,Ama Magiler ki Medlerin altı kabilesinden biri,Uyandırdılar Zerdüşt öncesi inançları, törenleri…Etkililer satraplık katlarında çok fazla,Ve onlara verildi derleme ve yorumlama işi,Kutsal kitapları…Ve bir kitap yazdılar, yazıyorlar ‘Yeni Avesta’ diye,Ve sapmadır bana göre bu, Zerdüşt’ünAvestası’ndan…Magiler, Zerdüşt’ün reddettiği çoktanrıcılığı,Rütbesi düşürülmüş tanrılar olanMeleklerle yeniden uyarladılar.‘Yazatalar’ diyorlar bu göksel varlıklara,Yedi tane oldukları yazar Yeni Avesta’da,Üçü, suya; ikisi, ateşe; biri, rüzgara; toprağa bakarsonuncusuysa…
  • 52ŞAFAKÇUBUKÇU53AKŞAMDANKALMAVANGELISBunlardan biri Anahita,Bize uzaklardan gelmiş bir tanrıça,‘Saf’, ‘kirlenmemiş’tir anlamı,Ve vurgulanır adında, suların temiz olmaklığı.Bereket tanrıçasıdır ve kolaylaştırır doğumları.O’dur dolduran, anaların memelerini süt ile.O’dur, temizler, erkeklik tohumunu, kadınlarındölyolunu…Ve uzaklara gidecektir bana kalırsa,Yıllar, onyıllar, yüzyıllar sonraVe sevecektir bizden başka halklar da,Çocuklarına vereceklerdir bu adı…Magiler, Zerdüşt’te olmayan törenleri, şatafatı,Yeniden Mazdacılık’a getirdiler;Zerdüşt reddetmişti tapınakları,Her yere tapınak dikiyor Magiler.Zerdüşt toprağa gömdürürdü ölüleri,Oysa Magiler, köpeklerin ve akbabalarınÖnüne atıyor ölüleri…Ve yaygınlaşıyor bu gelenek,Magiler, satraplıklara dolalı beri…Zerdüşt, katılmaz siz Hinduların,Yeniden dirilme inancına, döngüselliğine,Zamansal döngüsüne de katılmaz Babillilerin,İnsan ölür ve doğmaz bir dahaVe çizgiseldir zamanVe son yargılama günü gelir çatarVe böyle biter insanın bireysel, evrensel yaşamı…Ve sonradan yazılanlara bakılırsa,Bir kurtarıcı gelecektir dünyaya,Nevruz bayramında…”“Söylediklerin ne kadar etkileyici,Ulu, sağolasın, anladım ki,Göksel emir değil insanın inancı,Değil mi ki çok inanç var böylesine farklı…Hindistan’da döngüden korkarlar kötü insanlar,“Ya sakat doğarsak” diye korkarlar “ya hayvanolarak doğarsakYeniden doğduğumuzda.”Çünkü yazar kitaplar, kötülüğün,Bu biçimde ceza bulacağını…Ve biliyorsun kastlara ayrılmışızKale gibi sınırları olan…Ve korkarlar en alttakiler,Kitap, onlara korku yazar,İtaat yazar, hizmet etmek yazar. Yazar ha yazar…Ve düşün ki tanrılar bile,Kastlara ayrılmıştır Hindistan’da…Ve ben de tanığım inançların,Tarihte çokça farklılaştığına…Vedalarda çokça tanrı var okursak,Ama daha yeni yazılmış Upanişadlarda,Tek tanrı inancı baskın…
  • 54ŞAFAKÇUBUKÇU55AKŞAMDANKALMAVANGELISPeki ne der Zerdüşt, adaletsizliklere?Ayırır mı O da insanları,“Şu, efendi”; “şu, köle” diye?”“Reddeder Zerdüşt, eşitsizlikleri,Sözü edilmez, köleliğin, bir kez dahi.Önce gelir aile ve sonra köy ve sonra şehirVe sonra ülke ve sonra evren…Ve çokça kovulduğu olmuştur Zerdüşt’ün, gençken,Eşitsizliklerin efendilerince…Ve şöyle haykırmıştır Avesta’da:“Hangi diyara döneyim yüzümü, döneyim hangiyana,Akrabalarım ve dostlarım terketmişler beni, değil miki…Ne halk sever beni ne de kargışlanası hükümdarlarıonların.Nasıl hoşnut edeyim seni ey Ahura Mazda…”Ve Belh hükümdarının,Huzuruna çıkarılır birgün Zerdüşt,Ve ikna eder hükümdarı,Ve yaşar, O’na Ahura Mazda’nın verdiği,Etkili konuşma yeteneğiyle,Yetmişyedi yaşında bir suikasteKurban gitmeden önce…Sakınmamıştır sözünü,Kutsaldır O’na göre isyan,Şöyle der Avesta’da:“Herşeyden çok arzulananıdır adil bir hükümet,Kutsal değerleri ve iyi talihi taşıyan, en üstte.Doğruluk yasasıyla yönetilen, adanmışlık ve emeklegüçlenen,Tomurcuklanır en iyi düzende, Cennetin Ülkesi’nde!Ve bunun için çalışacağım daha çok, daha çok,herşeyden önce!”Ayırmaz hiç kimseyi, ne kadını ne erkeği,Ve ilk yedi öğrencisi arasında,Bir de Turanlı vardı,Ne O’nu ne başkalarınıBir kez ayrı tutmadı.Ve vurguladı kadınla erkeğinEvrensel eşitliğini, uyumunu.Altı adı vardır Mazda’nın,Yarısı eril; dişildir diğer yarısı…İçimizdeki kadını,Yoksaymamıştır asla!”“Ne acı ve hayranlık verici,Hindistan ve duyduğum birçok diyar,Savaş esirlerini köle yapar…Ve memleketimde,Dul kalan kadınlar,Ölü eşleriyle diri diriAteşe atılırlar!
  • 56ŞAFAKÇUBUKÇU57AKŞAMDANKALMAVANGELISNe acı, ama iki nokta var;Bence, Zerdüşt’ün eşitliği savunmasıÇok doğal.Çünkü tarım öncesi toplumunda yazıldı Avestalar,Daha eşit olduğumuz bir dünyaydı insanlar olarak.Ne kölecilik vardı tarlaya dayanak olacak,Ne de büyük mızraklı, kalkanlı ordular…Ve önemlidir nasıl ulaşacağımız,Neye ulaştığımız kadar…Nasıl yapmalı ki,Daha başka bir düzen olsun dünyada…Ve ikinci noktaysa,Konuştuk, çok güzel ama bütün bunlar,Cana’yı getirmiyor ki bana…”“Hubli! İçindeki tanrıçadır Cana,Ve istiyorsun ki dışarıda da olsun.Olsun, evet ama olmuyorsa,Hasankeyf’in ele gelir kayalarına,Neden O’nun görüntüsünü oymayasın…Soğuktur, serttir ve cansızdır kaya,Ve şimdi belli ki bir tek, kayaya yansıyabilir,İçindeki tanrıça…Öğreteyim kayalar nasıl oyulurVe öğreteyim nasıl resmedilir Cana,Mağaranın şu duvarına…”“Sağol Ulu, bir şey de soracağım:Nasıl oluyor da sen ki bunca bilgi dolu,Ama bu mağaradasın herkesden uzak,Vezir olurdun herhalde başvursan…”“Hubli, benim öyküm,Bir Annam öyküsüyle aynıVe biraz da farklı:Ele geçirdi her yeri MagilerVe girebilmek için Pers sarayına,Ya Magi olacaksın ya da soyluca.Bendeyse Zerdüşt’ün ilk isyanı var,Ne Magi olurum ne soylu,Yalnızca Ulu… Soyadsız…Birkaç kez girdim gençliğimde sınavlara,Beğenilmedi yanıtlarım.Bir gün çok bunalmıştım.Karar vermiştim bile, kendimiUçurumdan aşağıya atmaya…Tam atarken bir aksakallı dede,Seslendi arkamdan.Ve beni, derme çatma evineÇağırdı çorba içmeye.“Aceleye getirme önemli kararları,Kötüler hep güçlülerdi vehep öyle olacaklar” dedi.
  • 58ŞAFAKÇUBUKÇU59AKŞAMDANKALMAVANGELISOturdum evinde ve sonra bir bakmışım,Devlet sınavını kazanmışım,Sarayda çok çabuk yükseldim,Ve tam da o genç yaşımda,Vezir oldum Persepolis Sarayı’nda.Ama az olmaz düşmanı vezirlerin,İftira attılar üstümeVe ne desem inanmadı hükümdar.Ve az kalsın kellemiUçuruyorlardı benim.Korktum, lanet ettim, o sınavaGirmeye karar verdiğim ana…Ve sonra ne göreyim,Dede yanımda,“Amma çok sayıkladın yavrum” dedi,“Şimdi sen sınavı mı geçmek istersin,Yoksa bir çorba, daha çok mu makbule geçer?..”İyi ve kötü hep çekişir Hubli,Son karar günü gelene kadar.Bakma sen Magilerin,İki tanrı çıkardığına, kötü ve iyi.Zerdüşt öne sürmez iki tanrıyı,Tektanrıdır ama evrende, her zamanİyi ve kötünün çekişmesi sürer.Özgür istenç vardır yine de insanda,Seçme şansı vardır ne yapacağını,Ama Zerdüşt şunu da ekler:Sonuçlarına katlanmak zorundadır kötülük yapan,Bedeli vardır herşeyin.Şimdi kelle koltukta yaşamaktansa,Bu sessiz mağarada yaşıyorum.Bir anda parlamış ve hemen sönmüşVezirlerinden biri gibiTanıyabilirdi tarih beni,Persepolis hükümetinin…Ama en iyisi sakin sakinYazmaktır geçmişi geleceğe,Ve böyle geldim böyle işteBu mağaraya, sessiz evime…”***Güneş doğar, batar ve nice aylar geçer,Boşalır su saatindeki suları Babil’in,Bir aşağıya bir yukarıya…Ve nemlenir kum saati,Zaman durur.Ve Ulu’yla Hubli’nin kaldıkları mağaraya,Hancı kızı gelir, birgün usulca,Anlatır oyununu ve der ki,“Herşeyi aşkım için yaptım Hubli,
  • 60ŞAFAKÇUBUKÇUBen de layık değil miyim sevilmeye Cana gibi?..Cana duraksamadı, seni bırakıp gitti,Bense bak, bekledim, bekledim seni…”Hubli bir şey demez, yutmuş gibidir dilini,Birkaç mum daha yakar mağarada,Öğrenmiştir Cana’nın dönmeyeceğini…Ve daha da aydınlık olan mağara,Hubli’nin yanıtını gösterir hancı kızına:Taş oyması Canalar, tahta oyması,Resimleri Cana’nın… Burada herşey Cana!..Ve Tigris kıyısına iner hemen,Atlar bir sala,Akıntıya bırakır kendini…“Neredesin Cana!?Ölmüşsen, kaplan sırtında gider ya ölüler, ölüme, bizHindularda,Ben de Tigris’te arayacağım seni,Değil mi ki Tigris, kaplansuyu anlamında…Ve sen dememiş miydin: Ayırt edilemezSuları ırmakların, ummana akan…Ben de seninle geliyorum Ölüler Dünyası’na!Canaaaaa! Canaaaaa!”— 4. Bölüm —T İ G R İ S P A R V A N
  • 63AKŞAMDANKALMAVANGELISMaskeli örümcek kuşları, kaplumbağa yuvaları,Kıyılar, kıvrımlar, sarp kayalıklar,Leylekler, akbabalar,Parçalanmış meşelerden ormanlar.Kıyıda dağ keçileri, gökte boz kirazkuşları,Söğütler, sazlıklar, çakıl adaları…Bataklık kırlangıçları, büyükkızkuşları…Nemrut, Asur, Ninova,Zambaklar, nil çiçekleri,Tıkıyorlar kanalları…Tigris’tedir Hubli,Ve suya bırakmıştır çoktan kendini,Yitirmiştir ümidini.Çırpınmıştır ilk zamanlar,Çıkmak için sudan…Ama kıyılardaCana’ya özlem var!Herşey ıslak, suda ise.Islaktır özlem bile.Ve aldırış etmez, balıklarınParça parça yemesine etini…Çünkü kıyılarda Cana’ya özlem,Daha da acı verici…Bitimsiz su ve dalga sesi…Hubli, bir not şişesidir suya bırakılmış belki…
  • 64ŞAFAKÇUBUKÇU65AKŞAMDANKALMAVANGELIS“İlk olanlar,İlk olduklarını bilmedenİlk oldular.İlk yazan insan, ilk okuyan insan,İlk okuyan yazan insan, ilk öğrenci,İlk öğretmen,Yazabilmek için kil tabletlere,Heba etti nice tableti…Ve yıllar, onyıllar geçtiğinde,Resimden harfe geçildi.Hubli sen deÇok tableti heba edeceksin ömründeVe ediyorsun,Ulaşmak için o güzel tablete…Nice karalamalar…Senin bile yazı olduğunu anlayamadığınKaralamalar…Ama bunlar sayesindedir sonuçta Hubli,Yazabilirsin böylece kendi tabletini…Yazmaz başkası…Yazgı varsa,Budur yazgı!Kendi tabletineKendi kendine yazdığın yazgı…Senin olmaktan çıkarEzberledikçe harfleri…Güneşte kurutulmaya bırakılmıştırBaşka ömürlerse.Başkaları yazmıştır onlarıKurutulacaklardır tümüyle…Senden daha çok zorlandı,İlk sözlüğü yapan da…Yaşamın, bilmediği dilini,Çevirmek zorundaydı kendi diline.Ama düşün Hubli,Bir sözlüğünGerekli olmaklığı ve ne olduğuNasıl bilinebilirdiİlk sözlükçü tarafından…Ama dayatıyordu yaşamSözlük yazımını…Anlamaya, kavramaya çalış bu evreniVe okumaya bak, senden önce yazılan sözlükleri…Ve unutma hiçbiriAydınlatıcı olmaz, olamaz,Senin kendi ömrüne bakıp yazdığınKendi sözlüğün kadar…
  • 66ŞAFAKÇUBUKÇU67AKŞAMDANKALMAVANGELISSen de göksel anlatıcı,İlk değilsin bu acıyı gören,İlk anlatan da değilsin sen.Bu nedenle,Sil gözündeki yaşıVe anlatNer’dedir ve ne yapıyordur Hubli şimdi?..”“Bir düzeyden baktığında karmaşaBir düzeyden baktığında düzenUzaktan, kuşbakışı,Baktık mıydı Tigris’e,Durum, ortada:Hubli, Tigris’te…Ama yaklaşalım ve şimdiDaha yakın Hubli ve daha karmaşık.İnelim şimdi bir alt düzeye,Hubli yalın ama Hubli’nin parçaları,Beyni, kalbi, elleri, bacaklarıKarmaşık! Karmaşık!Ve bilemeyiz şimdi ner’dedir tam olarak, Hubli…Biliriz, Tigris’te sular altındadır,Ama tam olarak neresiBilinmez,Parçalanma hızını bilebilirsek de,Balıkların parçalama hızını…”“Yakılıp yıkılan ilk şehir,İlk yas tutanlar…Hangi şehrin yıkıldı senin Hubli?Şehri yıkılanlar ne yapsın?Her şehri yıkılan,Kendini sulara mı atsın?”“Kimsin sen?Ve nereden biliyorsun adımı?”“Senin ‘Cana’ diye haykırışının,Yankısıyım kayalardan dönen…”“Ben de göksel anlatıcıyım,Seni çok yüksekten görebildiğim gibi,Çok yakından da görebilirim…”“Madem ki göksel anlatıcısın,Kavuştur bizi Cana’yla.Ne istersen veririm,İstemediklerini de veririm.Hergün göğe şarkı söylerim.Seni onurlandırmak içinHergün öykü anlatırım…”
  • 68ŞAFAKÇUBUKÇU69AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Hubli, sen ne yaptın ki,Kavuşmak için Cana’ya?Ne kadar uğraştın?Oysa Babil’in Asma Bahçeleri’ni,Babil kralı,Dağlık memleketini özleyen eşi içinYaptırmıştı…Dağları delenler var bu uğurda,Ejderha öldürenler,Ölümsüzlük ilacını arayanlar,Uyandırmak için sevgiliyi…Sen ne yaptın ki Hubli,Kavuşmak için Cana’ya?..”“Doğru, göksel anlatıcı,Çok geç artık…”“Gel çözelim bu evrenin diliniCana da bir kurgu değil mi sonuçta…Gel çözelim bu dili ve yeniden yazalım,Tabletlere oyduğumuz yazgıyı…Cana ve sen Hubli,Evrende küçücük parçalarsınız yalnızca.Bilirsin Cana’nın adını,Bilirsin kendi adını…Ama bilir misin nedirAğaçların, bitkilerin adıHatta taşların…Evrende küçücük parçalarsınızVe kolaydır değiştirmesiKüçücük parçaları,Değiştirmektense evrenin genel akışını…Yukar’dan ne ellerin görünüyorNe de yukar’da tutmaya çalıştığın başın.Tigris de görünmüyor pek fazla…Ve daha da, daha da uzaklaştıkça,Belli belirsiz bir çizgi Tigris.Ve yükseldikçe kaybolacak.
  • 70ŞAFAKÇUBUKÇU71AKŞAMDANKALMAVANGELISNe sen ne çektiğin özlem,Ne sen ne Cana…Büyük müsünüz evrenin sorunları denli?..Bir de buradan bak,Baktığım yerden bak,Gökyüzünden, yüksekten.Anlayacaksın o zamanKüçük olduğunu yaşadıklarının,Bir su damlası kadar…Sönen yıldızlar ne yapsın…Eriyen buz gezegenleri…Merkezleri yörüngelerinden sapmışGökadalar ne yapsın…”“Ne yapayım suya atmayayım da kendimiSoluveriyor suladığım bitkiler,Uçuruyor rüzgar, tüm yaprakları.Ensemi yaktığı yetmiyormuş gibi güneşin,Bir de ayaklarımı yakıyordu kızgın kum…Ne yapayım da suya atmayayım kendimi…Herşey sudan çıkmadı mı önce?Herşeye dönüşmek istiyorum ben de…Varlıkların olmadığı zamana,Bir olduğu zamana, kadın ve erkeğin.Herşey su değil miydi herşeyden önce…Ben de su olmak istiyorumHerşey gibi, herşeyden önce.Ve herşey olmaklığım denliKavuşacağım Cana’yaÖlü ya da diri…Bu, belli…Bilinmezden bilineni çıkaracağım,Ya da tam tersiniBen karıştıkça, karıştıkça suya,Daha yakın olacağım Cana’ya…Ölüler taşınmaz mı yeraltı dünyasında kayıklarla,İşte bu su, o su…Ve reddettim kayıklarıYenildim merakıma.Bilmek istedim ne var bu sularda kiAyırırlar ölümle yaşamı…
  • 72ŞAFAKÇUBUKÇU73AKŞAMDANKALMAVANGELISFeda olmalıydı içimizden biri,Korumak için bir diğerini,Güneşten ve rüzgardan.Ve öne atıldık ikimiz deKorumak için birbirimizi…Ve eridik ve uçuverdikGüneşle, rüzgarla…Şimdi bu sular, ancak bu sularIlıtır benliğimi.İşte ancak böylesi bir akış, bu akış,Ayırır geçmişimiŞimdi üstüne kuruluYok sayılır gelecekten…Ve sen göksel anlatıcı,Senin sesinden başka,Yalnızca ve yalnızcaSuların şırıltısı,Kıyıya vuruşu dalgaların,Ve seğirişi balıkların arada bir, su üstünde…”“Toplama, dağılmaGenişleme, daralmaBaşka bir şey yok bu dünyadaVe en güzel yaşamsaBilmektir toplanacağınıNe zaman dağılacağınıVe genişleme ve darlaşmadır o zamanlarda.Tigris’in suyu da işte böyle.Toplar suyunu dağlardanDerelerden, ırmaklardan…Genişler, kimi zaman daralırUmmana karışana kadar.Sınırları değişir dünyanın,Sınırları değişir insanın,Yeni söğütler sınır olmuş bir bakmışsın…Ve insanBir ilerler bir geriler çoğu zaman…Yeniden çizer sınırlarını,Yapabilirliklerini, yapamamazlıklarını.Suları da böyle çekilir Tigris’in.Taşkın olur, basar tarlaları.Sonra çekilir; belirir eski kıyıları.Ve böyledir, işte böyledir insan yaşamı.Genişler kimi zaman insan benliği,Ve ‘aşk’ denir buna.Ve bundandır haykırıyorsun hala:“Canaaaaa! Canaaaaa!”
  • 74ŞAFAKÇUBUKÇU75AKŞAMDANKALMAVANGELISAncak sonradan anlarsınSular çekildiğinde,Verdiğin zararı…Verimli yapar kimi tarlaları,Suya hasret tarlaları.Öldürür ekinleri diğerlerinde…Cana nasıl bir tarla,Belli değil Hubli.Şimdilik belli değil.İşte bunu yalnızca,Çekildiğinde benliğin, eski sınırlarına,Yalnızca o zaman anlayacaksın.Taşkın biter ve insanlarDuruma göreYa bir anıt dikerler orayaAnımsamak için, anımsamak eski-yeni sınırları,Ya duvar örerler engel olmak içinKendi taşkınlarına.Ya da ekinlerin, çiçeklerin, zambakların en çok da,Çalılı, sazlı saldırısına…Ya da öylece bırakırlar sınırıTaşmayı umut ederek yeniden.Sen hangisisin Hubli?”“Bilemem ki…Ben yalnızcaBedenimi yiyenBalıklarla meşgulum yalnızca.Ve kavuşmayı bekliyorum yalnızcaÖlüler ummanına…”“Bak şu kıyılarda kölelik var Hubli,Köle yaparlar yabancıları,Seni şimdi bulsalarKatarlar önlerineVe sürerler seni kulelerineÇalışırken orada karın tokluğunaAnlardın neymiş gerçek acı…Kölelerin acısıdır gerçek acı,Aşk acısı değil…Yüzlerce ceset yüzüyorsa yanında,Kaçan kölelerdir bunlar,Onlar da,Köleliğe tercih etmişlerdir Tigris’i…Uzun zaman durursan aynı yerdeBataklık olur sonunda çevrenVe kıpırdayamazsın hiçbiryere.Sen en iyisini yapıyorsun HubliAma yanlış, bu işin biçimi.Sudan çık, ayrıl Tigris’ten!Bir bütün olmalı insanHerşeyden önce.Varkalabilmek içinHerşeyden önce.”
  • 76ŞAFAKÇUBUKÇU77AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Kıyılarda Cana’ya özlem var,Ve daha yakınım Cana’ya burada,Burada, sular altında,Balıklar yemeye başladılar beni,Ama ne önemi var acınınParça parça gelen acının balıklarla…Ben kendimi çoktan bırakmışımTigris’in ummanaKarışacak akıntısına…Ve usanmam haykırmaktan. Bir daha, bir daha, birdaha!:Canaaaaa! Canaaaaa!”Sen, yaşam ağacının, Hubli,Toprak üstünde çıkanKöklerine takıldın ve düştün yalnızca.Ve demek ki çok yakınsın ağaca.Yere, suya bakmayı bırak!Göğe kaldır başını!Hiç düşmeyen ağaçlara ulaşacaksın düşerek…Derisi sert olur sürüngenlerin Hubli,Kendi yolları vardır sürünenlerin,Yaşamak için.Demek ki önemli olan,Ne olduğunu bilmek herşeyden önce,Ve karar vermek ona göre,Sert derili bir yaşamaYa da tüylü…Kuş, sürünemez, tüyleriyle.Sürüngeninse,Ağır gelir derisi, uçmak için.”“Ne kadar çok önemli, nereden baktığımız, gökselanlatıcı…Ben belki Tigris’teyim,Tigris’te olan benim belki.Cana’nın kalbine giden damardayım belki deVe erimeden kanında, belki ulaşacağımKalbine ve belki anımsayacak beni.Anımsasa da şimdiye dek, anımsamasa da…Sütünde sürükleniyorum belki de Cana’nın,Anaç memelerinden çıkan sütünde.Ve oradan besleniyordur oradanDoğmamış bebeğimiz.Ve ben de büyürüm, büyüdükçeDoğmamış bebeğimiz.
  • 78ŞAFAKÇUBUKÇU79AKŞAMDANKALMAVANGELISYa da gözyaşıyım Cana’nın, karanlık bir gecede,Aya bakıyor, beni düşünüyor belki.Ve gözyaşlarının akıntısıylaYanaklarından süzülenBenim…Ve buharlaşıyorum mendilindeKalmadan sabaha…Yokluktan yoksulluktanKurban olarak gözyaşı verenİnsanlar varmış eskidenBelki Tigris de tüm yokluklarınOluşmuştur kurban yaşları ile…Tufan oldu ve ben seçilmedim göksel gemiye.Üstümden geçti, o ağır gemi.Ben de dedim “denizlerde bir yaşam vardır,Onlara uzatmalı ellerimi…”Kupkuruydu, kapkaraydı Tigris’in yatağı…Ve onda, tek başına, ayrıca,Bir tufan olduVe sürüyor, sürükleniyorum.Olsun, sürükleniyorum…Tigris’teyim.Kuşkusuz, Ganj’da olsaydımDaha güzel olurdu bu son yolculuğum.Külleri arasında ölülerin,Yakılmayacak olsam da,Bir Hindu’nun arzuladığı uğurlamayla…Yine de,Geleneklerce uğurlanmış bile sayılabilirdim.Ah, Ganj’da olsaydım, Ganj’da olsaydım…Hangisi daha iyi:Balık mı olayım sudan çıkarılmışSoluksuz mu kalayım umarsız;İnsan mı olayım, özlemiyle Cana’nın,Kendini suların kıpırtısına bırakmış…Yalnız senden gelir kurtuluşEy yaşam veren kadın!Yalnız sende kurur ıslak ne varsa…Çıplağım son derece, yaşam karşısında.Ört beni, sar beni, kavra beni Cana!Söndü mü o ateş Cana?Ateşe atacaktık ya kendimiziBaşlamak için yeni bir yaşama.Seçmek için birbirimiziTaaa en başta.
  • 80ŞAFAKÇUBUKÇU81AKŞAMDANKALMAVANGELISKurudu mu o ağaç CanaKurudu, çürüdü mü yaşam ağacı?Birlikte büyüyecektik aynı tohumdan,Köklerimiz yeraltında yerüstünde.Yapraklarımız, yeni kanıtları varlığımızın.Tutuldu mu o güneş Cana, o ay?Üstümüzde olacaktı düğünümüzde, güneş, ay.Ve aydınlatmayacaksa da onlar,Parlayacaktı kocaman tütsülerimizBinlerce ateş böceği kadar…Su mu alıyor sandalımız Cana?“Birlikte gideceğiz” demiştik “Ölüler Diyarı’na.”Bizi o diyara götürecek sandal,Gömülüyor yeniden suya.Birlikte ölemedik bile ve böyleceNe ölü ne diri, yaşıyorum sınırda…Canaaa! Canaaa!..”“Seni de okuyanlar olacak HubliYüzyıllar sonra.Birleştirenler olacak parçalarını.Etten, tenden bir şey kalmasa da,Buluverecekler fosilini.Ve kemikler söylemez, bu insan teki,Neler, neler, neler yaşadı ki,Tigris yatağına böylesine gömülü,Böylesine, öylesine bir ölü…”“Cana, duyuyorum söylediğin ninniyiVe kapanıyor bilincim.Yeni bir ölüm mü yeni bir yaşam mı bu?Yetmiyor bilgim…Böylesine dayanılmazken duyduğum özlem,En iyisidir uyku.Ve bir parçasını bırakıyorum benliğiminHer yedi kapıda…Uyuyorum, uyuyorum, uyuyorum…Anam da böyle güzel söylerdi ninnileri.Uyurdum, sağım solum sızlıyor olsa da.Şimdi farklı değil ki,Dudaklarından dökülen ninni.Unutmuşum balıkların yemesiniUyuyorum, uyuyorum, uyuyo…”
  • 82ŞAFAKÇUBUKÇU83AKŞAMDANKALMAVANGELIS— 5. Bölüm —S A M U D R A P A R V A N
  • 84ŞAFAKÇUBUKÇU85AKŞAMDANKALMAVANGELISMeyve verip çürümesi gibi midir muz ağacınınDöngüleri gibi midir ayınOnun gibi bir görünür de bir kaybolur mu?Yılanların derileri gibi midir yoksa ölüm,Deri değiştirmek gibi midir?Değiştirdiğimiz zaman derileri,Başlayabilecek midir yeni bir yaşam?..Kimine göre depremdir,Kimine göre suikast, intihar,Kimini bulur bilmezken kendini.Kimi, kırlaşmış, dökülmüş saçlarıyla sabırlı,Bekler onun son uğrayışını.Gerçekse şu: Ölüm de yaşam da,Sudan çıktı ve sudadır, sudadır.Gerçek ise şu, ölüm de yaşam da,Dalgalarla gelir,Gider yine dalgalarla…Kimi sessizdir ölümlerin kimi sesli,Kimi birarada olur, kimi tek başına.Batan gemi de, sağ kalanlar daÖlür dalgaların kıyıya taşıdıkları da…Renklidir kimi ölümler kimi renksizNefeslidir kimi, kimi nefessiz.Ulaşmak için kimi ölümlere,Kalmak gerekir nefes nefese.
  • 86ŞAFAKÇUBUKÇU87AKŞAMDANKALMAVANGELISÇiçek dürbününden bakarsak ölüme,Uzaktan baksak ölüme dürbünle,Değişmez. Ölümdür. Ölüm, ölüm…Dürbünle de varlıklar çok ölümlüdür.Kimi, karlar altında; kimi, baharda ölür.Yaprakların dökülmesi gibidir kiminin ölümü.Kimi ağır ağır, kimi usul usulPek adımlarıyla kaplumbağanın,Ölüme yürür.Kimi bağırır ölümden önce,Kimi bağırmak ister, geç kalır.Kimi ağlar ölenlerin, kimi ağlatır.Kimin bilinmez ki öleceği en başından…Kimin bilinmez ki karışacağı suya…Ama belli değildir ölüm saati,Bundan, bunca canlılık, bunca şamata…Kendi tabletini yazan da ölür,Tableti başkalarınca yazılanlar da.İşin gerçeği,Çok azı kalır tabletlerin de…Okur ölür, yazar da…Okuması olan da olmayan da…Hepsi, hepsi karışır yolcuğuna dalgaların…Ters dönmüş bir ana rahmidir ateş,Sunduğumuz, ölülerimizi.Onların kül olması demek,Karışmaklıklarıdır suyunda rahmin,Ters dönmüş ana rahminin…Çünkü ölüm de yaşam da,Kadından gelir ölüm de yaşam da.Çünkü öldüren de doğuran da,Anadır öldüren de doğuran da…“Konuşuyor dalgalar, aralarında,Ben bu dili henüz anlamıyorum.Kızgınlar kimi zaman, bazen dingin,Ben bunun nedenini anlamıyorum…”Ölüler Diyarı!Kabul et Hubli’yi!Balıkların yediği şişmiş cesedi!Kabul et Hubli’yi, karışsın küllere,Ganj’dan ummana, karışsın külleri.Yıllanmış bir gemi enkazında da olur,Sular altındaki bir ormanda da.Salınırken dalları ağaçların suda,Salınırken dallar, akıntıyla,Adak bezi sayın Hubli’yi,Tüm dünyanın toplu adak bezi…
  • 88ŞAFAKÇUBUKÇU89AKŞAMDANKALMAVANGELISSu altında bir mağarada da olur,Paramparça balıkçı ağlarında da,Yüzlerce, binlerce balık yumurtasında,Saydam sırtında deniz analarının!Kabul et Hubli’yiÖlüler Diyarı!Haketmedi değil mi ki yaşamı,Kabul et Hubli’yi Ölüler Diyarı!Ölüme saysın balıkçılar dev dalgaları!..O, kendi yurdunda yakılamadı.Yapılamadı töreni Ganj kıyısında.Yaş döküyor anası, bilemiyor.Bir kulak haberi ulaşamadı.Ağlamasıdır bu,Bilmeyenlerin ağlamasıdır ağlamayı.Ana karnındaki bebekler olmalı,Ya da az yaşamış; say, yaşamamış.Yaklaşıyor sesleri, dalgalar arasında.Bebekleri de kabul eden Ölüler Diyarı!Bekletme musonu artık,Sal bulutları!Kabul et Hubli’yi dev dalgalara!Sürüklensin, or’da O da sürüklensin,Bir bebeğin bırakışı gibi kendini yaşama.Sürüklensin!Çünkü zaten tüm yaşamında,Sürüklendi, sürüklensin,Yine eskisi gibi.Hindistan uzak değil, ufuk çizgisidir.Balıkçıların ağ attığıSularda, başlar Hindistan.Ağlar kadar varlık…Kumsallara taşırlar,Ölülerin külleriyle beslenenİrili ufaklı balıkları.Ve yeni biçimler alır kumdaki izler,Kumdan kalelerdir gerçekte ömürler.Kurarlar ömrü bir kale gibi,Ve dalgalardır, dalgalardır ölümün adı.Yıkın bu kaleyi de, kumdan kalesini de Hubli’nin!Dalgalar! Dalgalar, bari siz yardım edin!Yıkın ve yeni izler kalsın kumlarda.Düşsün kaydından evrenin,Sularda sürüklenen bu insan…Kırılmıştır zaten o bağlayan zincirler,O’nu bağlayan zincirler yaşama.O, reddetti bu zincirleri!Ve ‘özgürleşmek’ dedi adına!‘Özgürleşmek’ çünkü yaşam,Çok da ayrılmaz köle olmaktan.Çok ayrılmaz, öyle olsa idi,Bu zincirler de neyin nesiydi…
  • 90ŞAFAKÇUBUKÇU91AKŞAMDANKALMAVANGELISKabul et Hubli’yi Ölüler Diyarı!Doğrudur, yoktur kaybedeceği,Zincirlerinden başkaca.Zincirleri de kabul et, nasıl istersen…Yeter ki kabul et Ölüler Diyarı,Dalgalarda sürüklenen Hubli’yi…Güneş sönsün!Karanlık çöksün sulara!Bulutlu ay, yüzünü,Dönsün sulara!Gerekli ise kabul için karanlık,Ayın soluk yüzü gerekli ise,Şimdi kabul et Ölüler Diyarı,Hubli’yi, sürüklenen varlığı!Yokluğunu da kabul et ey diyar!Tamamlayan kalmasın varlığını…Şafak söksün!Ekinlerin yükü çöksünSırtına kadınların.Böyle dönsünNice gece nice gün.Kabul et Ölüler Diyarı, kabul et!Sana, cana, Cana’ya kavuşmaya,Uzaklardan geldi, çok uzaklardan.Senin özleminle yaşadı Hubli!Kabul et bu bedeni şimdi!Diyar! Hafiflet bu doğum sancısını!Katıver sularına bu veda çağrısını!Sesi olsun diyarın, ağıtlardan başkacası…Diyar! Kabul et, kabul et bu varlığı!..Zaman durmuştur burada,Nemlenmiştir kumu saatlerin.Burada geçmiş ve gelecek,Toplanmıştır şimdi’de.Burada yalnızca uzayan imgeler.Daralan genişleyen görüntüler.Burada yalnızca uzam.Bura da yok, yalnızca,Dalga…Şimdi ölüm, asılsın küreklere,Şişirsin şimdi yelkenleri rüzgar.Çok uzaklara gitmeli bu beden,Balıkçı ağlarına takılmayacak.Şimdi ölüm, batırsın güneşi, ay’ı!Görülmesin bu bedenin nerede olduğu.Yolunu şaşırmış korsanlar bile,Bulamasın göksel anlatıcı bile…Bu, senin dalgalarla evliliğin Hubli!Bu da düğün, kavuşamasan da Cana’ya.İşin zor, ara ki bulasın Cana’yı,Suya çöken milyarlarca kül arasında…
  • 92ŞAFAKÇUBUKÇU93AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Neliğe dönüşüyor kimliğim!Ve istediğim, böyle bir şey…Ey diyar! Kabul ettiğin gibi beni,Yardım et bulmama külleriniCana’nın…”Ses verdi dalgalar:“Cana değil bur’da.Yakılmadı henüz…”“Yakında yakılacak demek ki öyle mi?”“Hayır, yakılmayacak.Onun gelmesine buraya,Çok var…Daha uzun, upuzun yıllar yaşayacak…”“Yanlış diyarlarda aramışım o zaman Cana’yı…Ama herşey için çok geç olmalı…Diyar! Kalayım ben burada.Bekleyeyim küllerinin karışmasını,Kutsal dalgalarına senin…Yarı ölü yarı diri bir Hubli’nin,Ne faydası olur, yaşayan Cana’ya…Diyar! Dağıt beni evreninDört bir yanına!Ve topla beni, Cana birgün,Karıştığında dalgalara.Ve o zaman, işte o zaman ulaşabilirizVarlıklardan önceki biraradalığa…Karıştıkça küllerimiz birbirine,Daha çok yaklaşırız o ilk varlığa,Kadınla erkeğin bir olduğu varlığa,Atman’a…Tek bir yerde olur insan, yaşamında,Tek bir zamanda yaşar.Bense, artık, Ölüler Diyarı’nda,Heryerde varım heryerdeDağıldığı sürece, varlığım tüm evrene!Yarısını yedim elmanın Cana,Diş izlerini bıraktım ardımda.Çürüyor izler, karıştıkça havaElmanın bu yarım varlığına…Gelirsin diye yedim, yersin diye.Öbür yarıyı da yersin diye.Oysa gelmedin ve şimdi elma,Ne sulara karışabilir hiçlik olarakNe de varlık sayılır tam bir elmaymışça.
  • 94ŞAFAKÇUBUKÇU95AKŞAMDANKALMAVANGELISElmanın yediğimYarısı gibiyim ben de,Ve sanki ben değilim,Sensin yiyense…Diş izlerin duruyor üstümde.Gün geçtikçe, gün geçtikçe,Daha çok çürüyorum gün geçtikçe.Ve kesiyorsun bedenimi daha fazla.Atıyorsun çürüyen yerlerimi.Yeni parçalar çıkıyor altından, taze,Ve onlar da ancak,Dayanabiliyorlar ancak birkaç dakika.Ve böyle, böyle çekirdeğime kadar,Budadın varlığımı Cana…Ancak Cana korkarım,Seni de çürütecek bu durum.Çünkü yalnızca geciktirir,Engelleyemez,Tek yarının çürümesi, çürümesini tümün…Çürüttü önce beni ısırıkların,Ve seni de çürütecek ısırıkların!Ya benim, yiyen, yarısını, yasak elmanınYa da biziz yasak elma ve ben, bir yarısıyım.Kendi kendimi yedim,Ya da sen beni yedin.Belli değil, ama sonuç,Üstünde herşeyin:Elma, çürük yarısıyla,Karışamıyor suya.Ya gel, çürüyelim birlikte veYeniden karışalım böylece,Yaşam döngüsüne;Ya da sen de ısır diğer yarıyıVe eşitlensin çürüyüşümüz.Elma yüzüyor suda Cana.Bekliyor ısırışını diğer yarıyıYa da çürüyüşünü senin, diğer yarı gibi…Geç kalma!Kaybolabilir elmaÖlülerin külleri arasında.O zaman ne sen ne benNe elma ne kabuk…O zaman dağılmak var sonsuzluğa.Geç kalma! Bak dalgalarÖlüm taşıyor kıyılara!Geç kalma!Dalgalansın saçları artık,Cana’nın rüzgarda!Küller eklensin kıvır kıvırlığına!Ağırlaşsın saçları, bilmesin neden…Uçursun saçları, Cana’yı uçursun,Okyanus kıyısına taşısın O’nu!Göreyim diye suda yansısını,Göreyim, çünkü o sular, o yansı,Henüz karışmadı dalgalara…
  • 96ŞAFAKÇUBUKÇU97AKŞAMDANKALMAVANGELISSu kaplasın tüm dünyayı o zaman!Dövsün dalgalar kıyıları!Taşsın sular, dalgaların boyları,Yarışır olsun, yüksekliği ile dağların!Su kaplasın, tüm dünyayı su kaplasın!Kaldıralım ölümle yaşamıAyıran sınırları, kaldıralım!Su kaplasın ve kurumasın, kurumasın!Soğursun güneşi de umman! Umman!Aydınlatamazlar mumlar, artık, evreni.Küçük bir damla bile, söndürür onları.Ne ateş ne yangın ne şimşek ne rüzgar,Durduramazlar, artık, durduramazlarBitimsiz hareketlerinde dalgaları!Sen de göksel anlatıcıSen de karışacaksın suya,Bu öykü bittiği anda!Sen de göksel anlatıcıSen de susacaksın!Dalgalar konuşacak, bittiği yerde sözün!”— 6. Bölüm —A R A N Y A P A R V A N
  • 98ŞAFAKÇUBUKÇU99AKŞAMDANKALMAVANGELISDolaşıyor şehri kapı kapı.Bahçelerden geçiyor, dört bir yanda,Sulama kanalları.Üstünde birkaç parça elbise,Kuş tüyleri dizili, başında.Boynunda bir kolye var,Deniz kabuklarından yapılma.Yüzünde çeşit çeşit boya,Üçüncü göz işareti varAlnının tam ortasında.Dolaşıyor şehri kapı kapı.Dolaşıyor şehri falcı.Kimi, buyur ediyorsa da,Kovalıyor çoğu.Kimi, yemek veriyorsa da,Aç bırakıyor çoğu.Ellere bakıyor şöyle bi’,Ve söylüyor geleceği.
  • 100ŞAFAKÇUBUKÇU101AKŞAMDANKALMAVANGELISAma konu, kendi oğlu olunca,İşlemez falcının uzak görüşü.Oğlu, bir savaşa gitmişti,Yıllar olmuş, henüz dönmemişti.Dönen silah arkadaşları,Görmüşlerdi O’nunSağ olarak çıktığınıSavaş meydanında.Ama şimdi oğul, buhar mı oldu?Evrenin hangi köşesine savruldu?Hangi köşeye savruldu ki,Boş, falcı ananın kucağı…Dolaşır kapı kapı,Aşar bahçeleri, kanalları,Kimi, kapı dışarı eder,Kimi, konuklar.İşte bir kapı daha ve falcı anaDuyurur mahalleye fal baktığını.İşte şurada varsıl mı varsıl bir kadın,Elinde ikiz bebek var, yine de gebe kadın.Mutludur; evlilik, mutlu etmiştir O’nu,Ama merak eder durur, geleceği yine de…“İkizler çok şirin, sanki sizden bir parça,Elbette bakarım sizin falınıza,Sizin, bebişlerinizin, analığınızın falına.”“Sağolun, ben Cana, buyrun girin içeriye,Birşeyler için, birşeyler yiyin karnınız açsa.”“Sağol yavrum. Benzemiyorsun sen, diğerlerine,Varlık içinde yüzen, Brahman eşlerine.Onların hiçbirisi tenezzül etmezBenimle konuşmaya bile.Sağolasın.”“Olur mu, falcı ana, sensin geleceği bilen.Başında, kuşların tüyleri var,Demek ki egemensin gökyüzüne.Boynunda, deniz kabuğundan kolye var,Demek ki senden sorulur Hint denizleri.Ayakların çok yol yürür ama narindir,Demek ki korur seni bu topraklar.”“Sağol yavrum, aç avcunu o zaman.”“Yavrum, ellerin seninŞunu söylüyor bakana:Eskiden çok sıkıntı çekmişsin,Rahata ermişsin yakında.Daha fazla bir mutluluk düşünemiyorsun,Ama mutlu olacaksın daha fazla.
  • 102ŞAFAKÇUBUKÇU103AKŞAMDANKALMAVANGELISBüyüyecek, bebekler ve genç kız olacaklar,Analarını hiç utandırmayacaklar.Daha da büyüyüp ana olacaklar,Senin gibi, benim gibi, onlar gibi,Tüm külleriyle suya karışacaklar.”“Ama falcı ana, bu söyledikleriniHerkes söyleyebilir avcuma bakmadan.”“Demek ki yavrum birincisi,Sen de herkes gibisin.Demek ki yavrum ikincisi,Fal açılmış bir avuç gibisin.Heryerinden okunuyor geleceğin.”“Peki ana, sen konuşmadan mıKonuştuktan sonra mı kovuyorlar seni?”“Gerçekler böyledir güzelimİster kabul et, ister etme.Bizden bağımsız gelişir evren,Ve gelişiriz biz deEvrenin bir parçasıOlduğumuz sürece.”“Peki ama falcı ana,Geleceği yazmaz mıİnsanın avuçlarında?”“Hayır Cana. İnsanın avcu yalnızca,Geçmişini anlatır insana.Yıpranmış bak biraz, parmakların,Ama eski izler bunlar.Bu senin daha önce başka bir kasttanOlduğunu söyler bana.Kapanır gibi olmuş bu izler,Ve parmaklarının tümü narin.Bu, Brahman eşi olarakMutlu bir yaşam süreceğiniDüşündürdü bana.Sarsılmaz olduğuna göreGücü Brahmanların,Mutsuz bir yaşamı olamaz gelecekte,Bir Brahman’la evlenmiş kadının.“Peki ana, sen başkalarına daSöylüyor musun bu gerçeği?Söylüyor musun geleceği değil de,Geçmişi öykülediğini?”“Hayır yavrum, ama senBeni güzelce ağırlayan sen…Bilesin istedim senin,Bilesin istedim gerçeği.Elinde yazmaz geleceğin.Kim öyle diyorsa yalan.İnanma avcunu okuyanlara,Ama gelecek deGeçmişten çıkar gelir…”
  • 104ŞAFAKÇUBUKÇU105AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Peki ana, ya sen? Ya senin yaşamın?Bu engin evrende neler yaşadın?”“Sağolasın yavrum, beni ağlattın.Kimse sormadı şimdiye dek,Kimse sormadı yaşamımı.Hep bilmek istediler kendi geleceklerini.Oysa ben onların belki deGelecekteki haliyim.Gelecek benim!Yaşlandım, geçmişi eskiterek.”“Anlat ana, bilmek isterim yaşamını,Hem üstelik sensin benim geleceğim de…”“Mutlu mesut yaşardım senin gibi ben de,Savaşçı kastındandı eşim.Mutluyduk, duruydu suda yansımız.Gitgide uzayan yansımız suda.Sonra yitirdim ben eşimi,Yaktılar ölüm ateşini.Bildiğin gibi,Erkek önce öldü müydü,Dul kalan eşini,Ateşe atarlar diri diri.Hazırdım ben de,Ateşe atılmaya.Ama birgün bir dilenci,Evimize geldi.Ve bana nice, nice, niceDüşünceler sergiledi.Doğru değilmiş yanmak diri diri,İnanmamak uygun gelirmiş,Kadınları diri diriYaktıran tanrıya.Diri diri yakılmaksa silen, günahları,Brahmanlar ateşe atsınlarmış kendilerini.”“Brahmanları ateşe atmak mı?Ama bu, doğru olur mu falcı ana?”“Yavrum, en hakça olanı,Kimsenin ateşe atılmaması.”“Peki sonra falcı ana?”“Şöyle dedi dilenci:Gel, sen de katıl aramıza!Biz bu kadın düşmanı tanrıyıReddedenler toplandık.Toplandık, kurduk kendi topluluğumuzu,Ormanda.Gel sen de katıl aramıza!”
  • 106ŞAFAKÇUBUKÇU107AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Dilencilik mi yapar orman kadınları peki?”Dediğimde, bana,Bunun, kadınları kurtarmak için,Onlara ulaşma yöntemiOlduğunu söyledi.Çok çeşitli işler yaparlarmış ormanda,Ama aydınlatmak için şehirdeki kadınları,Dilenci kılığına giripYayarlarmış çağrısını ormanların.”“Peki falcı ana sende miBöyle geldin şehre şimdi?”“Evet yavrum, sana da öğüdüm;Reddet diri diri ateşe atılmayı,Ölürse eşin, senden önce.Gel sen de katıl aramıza,Birlikte balık tutalım ırmakta,Kendi evimizde yaşarız ormanda.Mutlu, kadın olarak mutlu,Kadınlarla mutlu. Mutlu!”“Söylediklerin güzel, anaAma benim yavrularım var gördüğün gibi.Yok mu senin yavruların da?”“Ah yavrum, olmaz olur mu,Ana, yavrusuz, ana olur mu…Oğlum vardı, evlenecekti,Sonra savaşa gönderdik O’nu.Yıllar, yıllar, yıllar geçtiVe döndü savaşçılar uzaklardan.Ama yavrum benim, dönmedi.Sordum dönen savaşçılara;Görmüşler yavrumu, ayrılırkenSavaş meydanından amaGören olmamış bir daha.Kimbilir ner’dedir…Sordum herkese yana yakıla.Yalvardım, kapandım ayaklarına.Yoktur daha acısı, oğul acısından, yavrum,Daha acısı yoktur bir anaya.Bir bilge geldi sonra,Dedi ki:“Ey kadın! YavrunEn kötü olasılıklaÖlüler Diyarı’na gitmiştir.”“Ey bilge! Ne yana bakmalıVarmak için Ölüler Diyarı’na?”
  • 108ŞAFAKÇUBUKÇU109AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Ey kadın! Okyanus aşırıdırÖlüler Diyarı.Uzak sularında okyanusun,Külleri ölülerin,Dalgalara karışır.”Ve dönüp ormana,Anlattım durumu, orman kadınlarına.Bümbüyük bümbüyük ağlar attık,Okyanusun en uzak sularına.Anladılar beni orman kadınları,Çünkü onların da hepsi ana.Şişirdik yelkenleri, açıldık uzaklara,Ağ attık, ağ attık, ağ attık sulara.”“Peki sonra ana?Kavuşabildin mi oğluna?”“Boş döndü yelkenliler kıyıya.Yüzlerce, binlerce balık var amaYoktu, yoktu bir iz, oğlumdan, Hubli’den…”“Hubli mi?”Şaşırır Cana ama tutar kendini,Hubli’nin anası mı bu ve O, Hubli mi?Yaşlanır gözleri Cana’nın, tutamaz kendini.“Ne o, yavrum, neden gözlerin,Neden gözlerin dolu dolu?”“Anlattıkların ana, yürek burucu!Anladım, nasıl birşeymiş,Oğul acısı…”“Yavrum, gördüm ben ömrümdeNice yaslı yüz… Bu yaşlar,-Tanırım ben- oğluna ağlayanAnayla yas tutanGözlerin yaşı değil.Anlat bana Cana,Nedendir gözyaşların?”“Ana! Ben gördüm Hubli’yiUzak diyarlarda.Avcunun içindeydi avcumUzak diyarlarda.Dinginliğine kapılmıştık ırmağınUzak diyarlarda.Ama sonra kavuşamadıkUzak diyarlarda…”“Yavrum, bilemezdim benHaberini alacağımı oğlumun,Burada, bu varsıl konakta…Varsıl konak, her yanında, her yanında,Altından anıtlar olan konak.
  • 110ŞAFAKÇUBUKÇU111AKŞAMDANKALMAVANGELISVarsıl konak, her yanında, her yanında,İnek, fil, koyun sürüleri var.Suyun kıyısında konak,Kıyısında kutsal suyun.Büyüleyicidir, yansısı bile sudaki.Konak…Konak…Ve bu konakta,Bunca varsıllık arasında,Bir tek Hubli yok amaO’ndan haber getirmişsin en azından Cana…Söyle sevdiniz mi birbirinizi?Koyverdiniz mi elleriniziBirlikte kurulacak bir geleceğe…”“Uzun uzun anlatayım ben sana ana,Yıllar, yıllar, yıllar sonra,Karşılaştık Hubli’yle Uzakdiyar’da…”Ve böyle anlattı öyküyü Cana.İlk iki bölümü anlattı.Ana, kimi zaman güler; çoklukla yaş’lı,Dinledi uzun uzun Cana’yı…“Yavrum, vardır bir bildiği, ermişin.Boşuna haber salmazdı sana,Peşinden koşman için atın…Ama Cana, hiç haber almadın mı O’ndan, sonra,Hiç sormadın mı vardığındaHindistan’a, kutsal atla?”“Merak ettim ama ana,Peter karşıladı beni hemen,Vardığımda Hindistan toprağına…Ve zamanım olmadı düğünleDernekle uğraşmaktan,Düşünmeye Hubli’yi…”“Çoktan ölmüştür Hubli, Cana!Geçmişte kalmış, o günler, elbet,Sen ki bebeklerinle koynunda…Aman, gözünün içi gibi bak onlara,Bırakma, gitmesinler uzaklara…”“Evet ana ve bekliyorum yeni bebeği,Şimdiden hazırladım minik beşiği…”“Yavrum, gel sarılayım sana öylece,Hubli yok ve sen O’ndanTek anısın kalan, bana.Gel yavrum sarılayım, sileyim yaşlarını,Cana; oğlumdan bana kalan tek anı!..Al yavrum! Bu kolye, deniz kabuklu kolye,Sende kalsın. Birgün sıkışırsa başın,Göster bunu orman kadınlarına,Dilencilere göster, göster falcılara,Koşarlar o zaman, senin yardımına.Beklerim seni yavrum, bizim ormana…Al, bu kolye armağanımdır,Oğlumdan kalan son anıya, sana, Cana.”
  • 112ŞAFAKÇUBUKÇU113AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Kimdir bu pis kadın! Cana!Niye aldın bunu konağa!Büyü yapar, lanet okur,Korku verir yavrulara.Tez elden kovulmalı!Kovulmalı! Kovulmalı!”“Peter, bu ana,Süt anamdır benim.O besledi, büyüttü beni.Ben küçüktüm, şu kadardım,Kollarında uyuttu beni…”“Anladım Cana, o zaman,Yer göster de bizde kalsın,Ve ne zaman isterseO zaman yola çıksın.İstediği kadar kalsın. Süt anası Cana’nın,Benim de, benim de anam sayılır…”***“İkizler, aylarca kaldım bu konakta.Orman kadınları bekler beni,Merak etmişlerdir onlar beni.Ben şimdi iyisi miYola çıkayım sessiz sedasız,Yola çıkayım kaplumbağa gibi…”***“Ey tanrılar! Kadınlara düşman tanrılar!Ezenlerden yana olan, üzenlerden…Gerçekleştirin dileğimi bir kere de!Dönsün oğlum her nerede ise.Olmadı da dönmeyecekse,Yeniden doğsun en azından,Cana’nın yakınındaki bir varlık olarak!Tanrılar! Varolmayan tanrılar!Varlıkları kadına düşman tanrılar!Madem ki Cana’nındı Hubli’nin kalbi,O’nun yanında mutlu olur en fazla.Bana hayrınız zaten yok tanrılar, olmadı;Ama şu ikizlerin masumluğu aşkına,Yeniden doğsun Hubli, Cana’nın yakınında!Var olmayan, var edemeyen tanrılar!Yeniden doğsun Hubli, Cana’nın kollarında!Bu olsun, yeter ki olsun, alın canımı;Mutlu olsun, oğlunun, sevinciyle bu ana…Yeniden doğsun Hubli, Cana’nın kollarında!”
  • 114ŞAFAKÇUBUKÇU115AKŞAMDANKALMAVANGELIS— 7. Bölüm —P U N A R C A N A M A NP A R V A N
  • 116ŞAFAKÇUBUKÇU117AKŞAMDANKALMAVANGELISDalgalar ses veriyor, ses veriyor Cana’ya,Uzak diyarlardan bir anımsama…Irmaklarda, ummanlarda sürüklenen bir beden.Şişmiş beden… Çok tanıdık ama…Yaklaşıyor ağır ağır Cana’ya.Cana, herşeyden çok, derin korkuyla,Çeviriyor yüzünü bedenin, sandala…Ve bunu beklermiş gibi beden,Ses veriyor dalgalarla Cana’ya,Kıpırdıyor dudaklar:“Söndü mü o ateş Cana?Ateşe atacaktık ya kendimiziBaşlamak için yeni bir yaşama.Seçmek için birbirimiziTaaa en başta.Kurudu mu o ağaç CanaKurudu, çürüdü mü yaşam ağacı?Birlikte büyüyecektik aynı tohumdan,Köklerimiz yeraltında yerüstünde.Yapraklarımız, yeni kanıtları varlığımızın.Tutuldu mu o güneş Cana, o ay?Üstümüzde olacaktı düğünümüzde, güneş, ay.Ve aydınlatmayacaksa da onlar,Parlayacaktı kocaman tütsülerimizBinlerce ateş böceği kadar…
  • 118ŞAFAKÇUBUKÇU119AKŞAMDANKALMAVANGELISSu mu alıyor sandalımız Cana?“Birlikte gideceğiz” demiştik “Ölüler Diyarı’na.”Bizi o diyara götürecek sandal,Gömülüyor yeniden suya.Birlikte ölemedik bile ve böyleceNe ölü ne diri, yaşıyorum sınırda…Canaaa! Canaaa!..Yalnız senden gelir kurtuluşEy yaşam veren kadın!Yalnız sende kurur ıslak ne varsa…Çıplağım son derece, yaşam karşısında.Ört beni, sar beni, kavra beni Cana!”“Uyan Cana, ter içindesin,Belli ki korkunç bir kabus görmedesin.Yasaklardım, gücüm yetse, kabus görmeyi.Hele düş görenler, bir de gebe ise.Herşey geçti, meraklanma, yanındayım ben.Söyle, canavarlar mı görüyorsun düşünde, devler mi?Sen söyle, ben, kargışlayayım hepsini…”“Ah Peter! Hepsi, geçmişten bir anı.Ölmüşler düşüyor düşüme; ölenler, at peşinde.Sürüklenen cesetler görüyorum hepTanımadığım bir nehirde…”“Ah Cana, geçti, geçti hepsi.Ve benim karnı şiş karım,Düşünmeye çalış, yalnızca iyi şeyleri.Çünkü ne sana olur faydasıNe de bebeğe, üzülmenin…”Ne zaman uyuduysa,Hubli’yi gördü Cana,O’nun yakarışını sularda.Ne zaman uyuduysa,Hubli’yi gördü Cana.Ve Peter’e her defa,Başka düşler anlattı.Terine karıştı birgün sancısı,Ve sanki nehirde imiş gibiSürüklenen bedeni;Sanki Hubli’nin değilmiş deCana’nınmış gibi beden,Salıverdi kabus gören bebeğiKabus gören, Cana’yla birlikte…Aldı ölü bebeğini kucağına, ağladı.Ve unutmamak için yüzünü yavrusunun,Bir ressama böylece, resmini yaptırdı:Uzanırken Cana, kollarında,Ölü yavrusu…Daha harlı geldi O’na,Falcı ananın, anasının acısı…
  • 120ŞAFAKÇUBUKÇU121AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Dalgalar! Ne istediniz yavrumdan?!Size adaklar sunmadık mı?Suya bırakmadık mı nilüferleri,Ekmek atmadık mı balıklara?..Dalgalar! Daha vardı O’nun yaşayacakları.Beni alsaydınız da O yaşasaydı.Bebekleri de kabul eden Ölüler Diyarı,İkna etmez bu yaptığınız, inananları!”Gerçekte, kızgınlık ve üzüntü kadar,Suçluluk da kaplamıştı Cana’yı.Aslında O, ölümünü yavrunun,Suda yüzen cesede bağlıyordu.Bırakıp da gittiği Hubli ner’deydi?Sularda sürükleniyordu hala belki.Peki ama dalgalar bunun için,Yavrusunun canını mı almalıydı,Dururken Cana’nın kendi canı.Ama uygun görmüşse dalgalar en büyük acıyı,Evlat acısını Cana’ya,En büyük ceza yazılmışsa Su Kitabı’na…Taşlar yerine oturuyordu.Gören olmadı Cana’yı bir daha gülerken,Soldu yüzü suçluluk ve çaresizlikle…Cana’nın yasını ölen bebeğe diye bilen Peter’se,Çok çeşitli yollar düşündü.“Cana! Doğrudur; bu, büyük bir acı,İkizler var yine de, büyüteceğin.Haydi artık, kendini toparla,Bak; yavruları da üzeceksin.Bir yol düşündüm: Sana, ikizlereNeşe kaynağı olacak bir varlık…Bir yavru fil. Onun coşkusuyla,Sen de dönersin diye düşündüm yaşama.Haydi gidelim fil pazarına,En şirinini seçelim fil yavrularından…”***Oldukça kalabalık bugün fil pazarı.Sıra sıra dizilmiş yüzlerce yavru, yavru.İşte şu Cana, şu da Peter.Fil yavrusunuİkizlere seçtiriyorlar.İkisinin de yüzünü güldüren fil yavrularını,Ayırdılar bir yanaVe ikizlerin ‘Ga-ga’ olarak adlandırdığınıSeçtiler sonuçta…Bir üye daha katıldı, yuvaya.
  • 122ŞAFAKÇUBUKÇU123AKŞAMDANKALMAVANGELIS***Birgün bir rüzgar esti,Siz deyin kasırga, ben diyeyim fırtına.Üst kattaydı ikizler de; Ga-ga, yanlarında.Peter, dışar’da; Cana, alt katta.Uçurdu uçuracaktı küçük bedenlerini,Rüzgar, ikizlerin.Ve Ga-ga, yaklaşarak rüzgarın geldiği yöne,Çöktü orada, koca cüssesiyleKorumak için ikizleri.O sırada gelen Peter,Gördü Ga-ga’yı,Neredeyse ikizlerin üstüneÇökerken gördü Ga-ga’yı.O’nu, değneğiyle,Dışarıya kovaladı.O günden sonra Ga-ga,Zincirlendi, ahıra kapatıldı.Ve o günden sonra Ga-ga’nınDurmadı hiç gözyaşları.Gözleri herzaman yaşlı.Ve ikizler kimi zaman‘Ga-ga’ deyip ağlıyorlardı,Belli ki O’nu yenidenYanlarına istiyorlardı.Ağlamalarına dayanamadı Cana,‘Ga-ga’ diye ağlamalarına.Bahçeye doğru gitti, açtı ahırı.İkizlerin yanına, götürdü Ga-ga’yı.Şimdi herşey eskisi gibi.Oynuyor ikizlerle filleri.Ama ciddi bir fark var:Geçmiyor Ga-ga’nın gözündeki,Gözyaşı döküyor sürekli.Uyandıklarında ikizler sabahlarıGa-ga’nın gözleri yine yaşlı.Yemek yerlerken, oynarlarken,Ga-ga’nın gözleri yine yaşlı.Bahçeye çıkarken, kırda gezinirken,Ga-ga’nın gözleri yine yaşlı.Karanlık çökerken, uyku vakti gelmişken,Ga-ga’nın gözleri yine yaşlı.Üzülür Cana, bu duruma.Götürür Ga-ga’yı birgün baytara.Saçı sakalı kırlaşmış baytara göre,Yoktur görülebilir bir neden.Hatta, bunca gözyaşınınŞaşırır nereden çıktığına bile.“Ama” der “Cana, belki de sırtıAğrıyordur; sırtına O’nun,Taht üzerinde bindiğinizden.Acıtıyor olabilir taht, sırtını.Tahtsız binin artık Ga-ga’ya…”
  • 124ŞAFAKÇUBUKÇU125AKŞAMDANKALMAVANGELISŞimdi her sabah Cana,Okşuyor, seviyor Ga-ga’yı.Ga-ga bu durumdan hoşnut,Sallıyor kulaklarını, hortumunu.Artık, Cana, Ga-ga’nın sırtınaKoymuyor Brahman tahtını.Eski, köylü günlerindeki gibi,Tahtsız biniyor Ga-ga’ya.Sırtına değiyor bacakları,Boynuna yaslanıyor göğüsleri,Yanağı, kulağındadır Ga-ga’nın,Elleri, boynuna sarılı.İşte böyle dindi gözyaşları,Bunca yakınlığıyla Cana’nın.***Zaman ne kadar çabuk akıp gidiyor.Eli fırça tutar oldu ikizler.Oldukça tanınmış bir resim öğretmeni,Çizim öğretiyor yavrulara, bu genç yaşlarında.Ve unutuyorlar bir gece fırçaları, boyaları,Bahçe duvarının yanında.Sabah oldu ve duvarda,Resim gibi bir çizim görülmededir.Neyin resmi olduğu bilinmediği gibi,Kimin çizdiği de bilinmemektedir.Kimse umursamaz ilk zamanlar,Ama gündüz ne zaman silindiyse,Yeniden çizer onu meçhul ressamKaranlık çöktüğünde…Cana da umursamaz ilk zamanlarda,Bu gizemli resmi, ressamı.Ama bir gece,Uzakdiyar’dadır düşünde,Ve anımsar Hubli’nin,Eline yazdığını…“Elime Çince yazmıştı Hubli,‘Cana ve Hubli’ yazmıştı.Ve bir de bir parşömene‘Cana ve Hubli’ yazmıştı.”Cana bulur o parşömeniTozlu elyazmaları arasında.Ve bakar duvara, belli etmeden.Ve evet aynıdır duvar ve parşömen.“Nasıl olur? Yoksa Hubli,Hindistan’a geri mi geldi?Ama O ölmemiş miydi?Ölü mü diri mi olur O’nun gelişi?Peki ne istiyor benden,Şimdi ne yapabilirim ki ben…Geçmişte kaldı o günlerVe uzaktadır –adı üstünde- Uzakdiyar.
  • 126ŞAFAKÇUBUKÇU127AKŞAMDANKALMAVANGELISŞimdi çıksa karşıma,Ne derim ki O’na…Evet, suçluluk bu, bendeki.Ama sevgi mi? Değil.Yine de içimden bir parça,Hubli’nindir ve kimbilir belki büyürİçimdeki bu parça.Kimbilir, kaplar içimi,İçimdeki bu parça.Hem, ben neden gittim ki atın ardında?..İnanmamam gerekirdi Hubli’den başkasına.Sıcacıktı avcum, avcundaVe yerçekimsiz tek bir varlık olmuştukTigris’in sularında.Ah Hubli ah…Hem, ne olmuştu verdiğim sözlere…Nere giderse oraya gidecektim hani…Bu kadar mı kolaydı söz vermesi…Suların alçalması yükselmesi gibiymişYaptığım benim…Ama şimdi,İkizlerim var.Çok uzağım Hubli’ye.Şimdi karşıma çıkacak olsa da,Evliyim ben.Ve geçmişim; geleceğim yerine,Geçemez artık.Yok. Yok. Doğru değil bu dediğim.Bunca yıl sonra Hubli gelse,Otursa şöyle karşıma,Dinmezdi gözümün yaşı bir kere.O, bana, başka bir yaşam önermişti.Ve o yaşam, benim için,Hep çekiciydi,Düğünümde, doğumumda bile.“Reddedelim” demişti “yerleşik yaşamı.”Ama şimdi açsam O’na kollarımı,Açabilecek mi O da?..Başkasının olmuş bedenim.Başkası okşamış bir başkası,Kıvırcık saçlarımı.Beni zaten kabul etmez ki…Peki ne istiyor o zaman Hubli?Neden yazıyor duvara, geçmişimizi…”Ve gözetler oldu geceleri duvarı,Hubli’yi görmek umuduyla Cana.Ve birgün beklenmedik bir olay oldu:Ga-ga, fırçayı alıp hortumuna,Duvara çizgiler atıyordu!Sabaha kadar uyumadı Cana,Ve kimse yaklaşmadı duvara sabaha kadar,Ga-ga dışında.
  • 128ŞAFAKÇUBUKÇU129AKŞAMDANKALMAVANGELISSabah ortalık aydınlanınca,Şaşkın gözlerle baktı duvara Cana.Evet, Ga-ga’ydı yazıyı yazan!Bir fil, evet amaO’ydu yazıyı yazan!..Çıkardı Ga-ga’yı Cana, ahırdan.Sarıldı O’na uzun uzun, ağladı yanaklarınca.Yoksa Hubli miydi Ga-ga?Bir fil olarak mı gelmişti, yeniden, dünyaya?Öyle olmalıydı elbette;Kaç kere görülür ki yaşamda,Bir filin yazı yazması duvara…Hem de yıllar öncesinden bir hatıra…Sarıldı Ga-ga’ya Cana,Uzun uzun ağladı yanaklarınca…Anlayabiliyordu artık; Ga-ga’nın yaşlarıNeden dinmişti tahtı atınca…Hubli, sonunda, yıllardan sonra,Bu kadar yakın olabilmişti Cana’ya.Sırtına değmişti Cana’nın bacakları,Boynuna yaslanmıştı göğüsleri,Kulağındaydı Cana’nın yanağı,Ve elleri, boynuna sarılı…Kime anlatabilir ki durumu,Kimi söyleyebilir ki sevinçle,Ga-ga’nın Hubli olduğunu…Haber saldı Falcı Ana’ya, mutluydu,Konağa gelmeliydi ana,Ve müjdeli haberi verecekti O’na,Buruk ama yine deMüjdeli haberi.Buruk çünkü Hubli,İnsan olarak gelmemişti dünyaya.Üzülmeye gerek yoktu çok fazla,Bunun da bakılırdı bir yoluna.Haber saldı dilencilere, falcılara,Hemen gelmeliydi Falcı Ana, konağa.Fakat uzun aramalar sonundaFalcı Ana’yı son zamanlardaKimsenin görmediğini öğrendi.Yoktu sevincini paylaşabileceği,Tek bir insan bile evrende.Böylesi daha mı iyiydi acaba?Çok yakınlardı Hubli’yleVe bilmiyordu bunu Peter bile.Yine de hangi insan,İnsan insana sarılmak varken,Fil olarak kalmak ister…Bir insanın bir insana sarılması kadarMutluluk veremez elbetteHubli’nin sırtına çıkmış Cana,Cana’yı sırtına almış Hubli.
  • 130ŞAFAKÇUBUKÇU131AKŞAMDANKALMAVANGELISAma peki HubliNasıl doğabilirdi yeniden,İnsan olarak bu defa?..Sorunları olan insanlarınBilgelere, sorunlarını,Başkalarının sorunlarıymış gibiAnlatmasına benzer,Cana’nın bilgelerden bilgi isteyişi.Sözümona, bir akrabası,Fil olarak yeniden doğmuşBir yakınından sözetmiştir O’na.Fikir danışır nice bilgeye,Sorar onlara durumu.Sanki sorun, başkasının sorunu.Sorar, nasıl yenidenDoğabilir bir fil,İnsan olarak…Bir yanıt alamaz ama birgünBir dilenci kadın, yani orman kadını,Buddha diye bir bilgedenSözeder O’na, ormanda yaşayan.Bir tek O bilirmiş yanıtı.O’nda, kucaklayacak tüm insanlığıBir bilgelik ve sevgi varmış…Cana, bahane ederek Falcı Ana’nın ölümünü,Bildirerek demek ki süt annesinin ölümünü,Çocukluğunun, genç kızlığının köyüne doğru,Bir yolculuğa çıkmak ister.İşin ucunda ölüm oldu mu,En gaddar Brahman bile diz çöker.İzin verir Cana’ya Peter,Ve Cana, Ga-ga’yla birlikte,Yola çıkar Buddha’yı bulmak üzereHeryerde orman kadınlarının eşliğinde…
  • 132ŞAFAKÇUBUKÇU133AKŞAMDANKALMAVANGELIS— 8. Bölüm —B U D D H A P A R V A N
  • 134ŞAFAKÇUBUKÇU135AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Öyle boyun eğerek bakmayın banaBen de bir insanım herkes gibi.Haber getirmedim tanrıdan, tanrılardan,Ben bir öğretmenim yalnızca.Yıllar, yıllar, yıllar geçtiVe oturdum birgün, bir ağacın gölgesine.Ve kalkmadım oradanAydınlanana kadar!Görüşmeseydim kimseyle,Kapansaydım ormana,Ben aydınlanmış olacaktım yalnızca.Ama yardım etmeye karar verdim başkalarına da...Ben kimseyi aydınlatmam, aydınlatamam.Yardımcı olurum aydınlanmaya yalnızca.Benden önce de aydınlanmışlar vardı,Olacaklar benden sonra da!”“Saygıdeğer BuddhaSöyle bize” dedi Cana.“Nereye gitti Hubli ölünce?Ve nasıl oldu da geldiBir fil olarak, yeniden, ömrüme?Sonsuza mı gider ölenlerSonsuz mudur ömürse?”“Ne sonlu ne sonsuzNe ‘ne sonlu ne sonsuz’Ne de ‘hem sonlu hem sonsuz’
  • 136ŞAFAKÇUBUKÇU137AKŞAMDANKALMAVANGELISYanıtlamıyorum bu soruyuÇünkü şuna benzer bu soru:Bir adam yaralanmıştırZehirli bir oklaVe ölecektir kısa sürede,Oku kimse çıkarmazsa.“Ama” der yaralı adam“Öğrenmeden kimin okudur bu,Çıkartmam yaradan oku.”Öğrenir dostları hemen,Tatminsizdir adam oysa:“Uzun mudur kısa mıdır oku atan,Öğrenilmeden,Çıkartmam oku ben”Der bu sefer.Öğrenir dostları hemen.Soru üstüne soru sorarVe bu iş, böyle gider.İnsan, kafa yoracağınaSonsuzluk üstüne,Çıkarsa ya zehirli oku,Herşeyden önce...Sonsuz olsa da, olmasa da yaşam,Sonsuzluğa ya da sonluluğa uğurlansa da ölüler,Bir gerçek, hiç değişmez:İnsan, varoldukça,“Bir güvercinin tedirginliğidir bu”Hep acı çeker.Bütünleşemediği için değil evrenle,Atamadığı için benliğiniYokluğun derinliklerine.Hem, ‘ölüm’ dediğimiz,Uğramıştır her haneye.Varsa bir tane bileÖlümün uğramadığı hane,Ondan alalım hardal tohumunuVe ölümsüz olalım böylece!Ama yok ki böyle bir haneYok ki böyle bir hane...KurtuluşNe eziyet etmede bedenineNe de yaşamakta zevk ve sefa içinde.Mutluluk, bu iki yaşantıyı, ortada bir yerdeDengelemede.
  • 138ŞAFAKÇUBUKÇU139AKŞAMDANKALMAVANGELISYener hayvan yanı insanın,Devirmesi gibi rüzgarın,Zayıf bir ağacı.Yener hayvan yanı,İnsan, teslim olur iseEziyet etmeye bedenine,Geçirmeye ömrünü zevk ve sefa içinde.”“Peki ne yapmalı saygıdeğer Buddha,Ne yapmalı ki,Dönebilsin yeniden Hubli,Dönebilsin yeniden insana?”“Yerle göğün birleştiği yere gitmelisinBunun için.Suyla göğünVe suyla yerin.Kanatlarını da götürür uçan bir kuş;Götür oraya, seni götürenleri de.Ayaklarını da götürür yürüyen bir fil;Götür oraya, seni götürenleri de.Yüzgeçlerini de götürür yüzen bir balık;Götür oraya, seni götürenleri de.Bin gönüllü olsun yanında,Bin gönüllü...Dokunmamış olsun kimseyeOnların kötülüğü...”Bozdu suskunluğunu Göksel Anlatıcı,Şöyle söyledi Buddha’ya:“İyi de saygıdeğer BuddhaBöyle zor bir göreviVermek Cana’ya...Değer mi bir insan içinBöyle büyük bir çaba?..”Şöyle dedi Buddha,Göksel Anlatıcı’ya:“Bir insan için değil bu çaba:Binbir insanın,Aşma çabasıdır kendini.Bahanedir Hubli...‘İnsan’ dediğin,Arkasında durmalıArkasında durmalı sözünün.Ve bırakmalı sözü,Zayıfsa, arkasında durulamayacak kadar.Yürümelidir ‘insan’ dediğin; yürümelidir.Daha ağırlaştığındaysa ayaklar,Durmalıdır ‘insan’ dediğin, durmalıdır.Uyumalıdır ‘insan’ dediğin, yorulduğunda.Bu kadar mı yorgundur, ne yaptıysa,Yüzyıllardır uyuyor amaUyanmadı daha.
  • 140ŞAFAKÇUBUKÇU141AKŞAMDANKALMAVANGELISTatlı gelir rüyalarAma rüyadır onlar yalnızca.Böyle birşeydir çoğu zaman, yaşamsa.Yorgun düştüğünden ‘insan’ dediğin,Yorgun düştüğünden, evrenin en uzak köşeleriniDüşünmekten yorgun düştüğünden,Uyanamıyor ‘insan’ dediğin, uyanamıyor.Uyanamıyor yüzyıllardır.Yaşıyorlar, bunun adı ‘yaşam’sa...”Ve dönerek yeniden Cana’ya,Yineledi sözlerini Buddha:“Yerle göğün birleştiği yere gitmelisinBunun için.Suyla göğünVe suyla yerin.Bin gönüllü olsun yanında,Bin gönüllü...Dokunmamış olsun kimseyeOnların kötülüğü...”Saygıyla eğildi Cana,Buddha’nın karşısında:“Anladım saygıdeğer Buddha.Bin gönüllüyle yanımdaEverest’e çıkacağım.Hubli’ye sevgimi işte böyleİşte böyle sınayacağım.Peki nedir önerilerinizNelere dikkat etmeliDağlar, dereler aşarken günlerce?”“Uzundur gece,Uyuyamayan için.Uzundur yol,Yorgun için.Uzundur yaşam,Bilmeyenler içinEvrenin dilini.Karşılaşmadıysanız yoldaSizinle eşitYa da derin anlayışlı birine,Hiç zaman kaybetmeyin,Yolunuza devam edin.Yolda her çeşit insan olur,“Benim hazinem var” diyen olur.Nasıl sahip olunabilir ki hazineye,Diğer nesnelere;Sahip olamazken insan,Kendine bile...
  • 142ŞAFAKÇUBUKÇU143AKŞAMDANKALMAVANGELISBir bilgelik vardır yine de,Akılsızlığını bilende.Akılsızlığını bilmeyenAkılsızlar ise,En akılsızlardırTüm insanlar içinde.Verin böyle bir akılsızı,Bir bilgenin yanına,Olsun O’nun çırağıTüm ömrü boyunca;Bir kaşık ne kadar algılarsaÇorbanın tadını,Akılsız da o kadar anlar-Bilgeyle yaşamasına karşın yıllarca-Evrenin yasalarını.Gelecekten sesler duyar gibi olur insanBöyle zamanlarda:“Eşşek hoşaftan ne anlar” ve“Yok, değil; soyluluk mu verir hiç üniforma,Altın semer vursan eşşek, eşşektir hala...”HattaBilgeymiş şu sözü diyen de:“Yalnız gideceksinDoğru bildiğin yolda...”Kuyucuların yürütmesi gibi suyu,İstedikleri yöne;Yönlendirmesi gibi oku,Okçunun;Biçim vermesi gibi marangozunKaba bir tahtaya.Siz de bakın bu yolculuktaKendinize, derinliklerinizeVe biçim verin kendinizeKuyucu gibiOkçu gibiMarangoz gibi...Budur anlamı yolculuğun,Yoksa Everest meverest bahane...Bir insan, açsa ağzını,Bin sözcük sarfetse,Hepsi boş olsa bu sözcüklerin,Anlamlı olsa bir tanesi,Duyar başka biri,Bin sözcük arasından o bir taneyiVe sakinleşir.Bin sözcüklük bir şiir olsunBoş sözcüklü binlik şiir.Ama içinde tek bir söz olsun anlamlı,Duyar onu biri,Ve sakinleşir.
  • 144ŞAFAKÇUBUKÇU145AKŞAMDANKALMAVANGELISBin şiir okusa bir insanAnlamlı olsa yalnızca biri,Kulak verir ona biri,Ve sakinleşir.Bir insanBin kere bin insanıYense savaş meydanında,Ve bir başka biri,Yense yalnızca kendini,Ondadır en büyük zafer.Zafer, yenendedir kendini.Yenmekten iyidir bin insanı bin kere,Yenmesi insanın kendi kendiniVe yok etmesi böylece benliğini.Bu yolculuk sizin için,Olmasın bir güç gösterisi.Kuşanmayın kılıcı, kamayı,Sizin bu yolculuğunuz,Öğrenmek için olacakKendini aşmayı!Bu büyük yolculuğunuzdaKendi içinizde, başkalarının dışında,Bakmayacaksınız arkanıza!Bir kez bile bakarsanız bıraktıklarınıza,Geri geri gidecek ayaklarınız...”“Peki ne yapacağız orada, saygıdeğer Buddha?”“Öğreneceksiniz orada, evrenin dilini.Yeni bir dildir gereken, size,Aşmak için kendinizi.“Bir dil nasıl dönüştürebilir ki evreni?”Diye soranlar, bilmeyenlerdir o dili.Göreceksiniz, evrenin sınırları,Sınırları mıdır o dilinYoksa aynı şey midir ikisi...Öğreneceksiniz düşünürkenVarlıkla yokluk arasına karışmayı...Rüzgar gibidir evrenin dili.Kalın mıdır, ince midir rüzgar;Bilinmez, nasıl ki,Dokunan olmamıştır rüzgara şimdiye kadar.Ve görmeyiz rüzgarıVe görürüz yalnızca, onun etkilerini.İşte böyle birşeydir evrenin dili.Zordur, rüzgara dokunmak denli,Konuşmak, evrenin dili üstüne.
  • 146ŞAFAKÇUBUKÇU147AKŞAMDANKALMAVANGELISO zaman duymaya başlayacaksınız, işte o zaman,Evrenin her yanında olanO esintiyi.Kulaklarınızda uğultu, derinizde hareket!Görülmemiş, koklanmamış varlığı esintinin.İşte o zaman anlayacaksınızİnsan yaşamı,Değildir esintiden başkacası.Sallar, silkeler kimi zaman ağaçlarıVe bu kadar.Yine de bu koca evrenin,Esintilere de ihtiyacı var.Ve farkedeceksin öğreninceRüzgarın dilini;Sen O’nu görmesen deVar Hubli, evrenin bir yerlerinde...Henüz görmedin Everest’iAma vardır Everest de!Gökle yerin birleştiği yerden,HimalayalardanÇıkar, göksel ırmaklar daVe bitimsizce karışırlar yamaçlardanUçsuz bucaksız okyanusa.Dağlar hep boşalır,Dolar durur okyanussa...Bitimsizdir akıntılar.Kimi der, “gündüz dağdan okyanusaBoşalır ırmaklar.Tersine akar ırmaklar geceleriyse,Okyanustan dağlara...”İşte o zaman öğreneceksiniz o zaman,Hem bur’da varolmayıBaşka yerde hem de.Alevi gibi ateşin,Bir o yönde, bir bu yönde.Ve yitip gideceksiniz yine de,Küller çoğalıp söndüğünüzde.Yokolacaksınız bir süre önce,Hem bur’da hem başka yerdeOlan siz değilmişsiniz gibi...İşte böylesine güçlüdür, güçlüdürEvrenin dili!Benliğini bırakıp taşımak evrenin yükünü,Böyledir ‘evrenin dili’ denilen türkü...”“Ya sonra saygıdeğer Buddha, ya sonra?Dönüşecek mi Hubli insana?”
  • 148ŞAFAKÇUBUKÇU149AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Dev yağmur bulutları göreceksiniz tepede ve sis;Buzlu, karlı göreceksiniz tepeyi,Ve o dev yağmur bulutları,Bıraktıklarında yüklerini size,Yeni bulutlara dönüşeceksiniz siz deVarlıkla yokluk arasında.Ve göreviniz, kuraklıktan çatlamış insanlara,Boşaltmak olacak yükünüzüBundan sonra.İşte o zaman,Görebileceksiniz gözünüzü kendi gözünüzle,Bakmadan aynaya.Duyabileceksiniz kulağınızı.Tadabileceksiniz dilinizi.Koklayabileceksiniz burnunuzu işte o zaman.Yürüyebileceksiniz kafanızla,Düşünebileceksiniz elinizle,Tutabileceksiniz ağzınızla tüm evreniVe doyurabileceksiniz karnınızıGözlerinizle.Silinecek, gölgeniz, ardınızdaNe de düşecek önünüze,Güneşli günlerde.İşte böyle saydam, şeffaf bir varoluşVerecek Everest size!Bakıyor ama göremiyorsunuz şimdi evreni,Bir körün yalnızcaKaranlığı görmesi gibiBakıyor ve görüyorsunuz aynı şeyleri.Everest, öğretecek, size, görmeyi,Uzaktaki bir daldaki böceği,Böceğin gözlerini,Gözlerindeki gölgeyi...Yeni bulutlara dönüşeceksiniz siz deVarlıkla yokluk arasında.Ve göreviniz, kuraklıktan çatlamış insanlara,Boşaltmak olacak yükünüzüBundan sonra.”
  • — 9. Bölüm —H I M A L A Y A P A R V A N
  • 152ŞAFAKÇUBUKÇU153AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Kadınlar, orman kadınları,Dinleyin beni!Buddha’yla görüştüm ve bir yol önerdiDönüştürmek için bir fili insana.Ve olanaksız bu, olanaksız,Sizin yardımınız olmazsa...Everest’e çıkacağız bin gönüllüyle!Bin gönüllü... Dokunmamış olacak onlarınKimseye kötülüğü...Çıkacağız suyun, göğün, yerinBirleştiği o uçsuz yereVe aşmakmış kendimiziBu yolculuğun nedeni...”Uğultular yükseldi orman kadınlarından,Ve söz aldı sonunda yağmur kokulu kadın:“Kavrulup gidiyoruz biz kendi yağımızda,Ne önemi var bizim için, kendimizi aşmanın.Yaşamayı erkeklere bırakmışız,Onlar yaşasın diye şehirde,Orman yaşamına akmışız...Ne getirir, yaşamı erkeklereBırakmış kadınlara ne getirirBu zorlu yolculuk, Everest’e?..”“Yağmur olup boşanmak insanlara,Kuraklıktan ömürleri çatlamış insanlara,Ve geri almayı getirir Everest, erkeklereBıraktığımız yaşamı, geri almayı!”
  • 154ŞAFAKÇUBUKÇU155AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Nesi var ki o dağ başının, nesi var ki?Orada mı saklanıyor sankiErkeklerin kadınlardanÇaldıkları yaşamları...”“Anımsadınız mı bu kolyeyi orman kadınları!Falcı ana vermişti bana onu,Bu kolye, yosun kokulu, deniz kabuklu,Ve O ikna etmişti katılmaya beni,Orman kadınlarının arasına.“Cesurdur” demişti “onlar ve dahası,Kimse yıldıramamıştır şimdiye dek onları...”Uzun uzun anlatmıştı biraraya gelipOkyanusa nasıl ağ attığınızı...Yüzbinlerce balığı yakalayacak kadar büyük ağı,Anlatmıştı, küçücük yüzlerce el,Nasıl taşıyıp da salmıştı.Nasıl heyecanlanırdı,Her “orman kadınları” deyişinde...Şimdi yok falcı ana ve gerçek şu,Bu yolculuk kurtarmak içindir O’nun oğlunu.Oğlu Hubli, yeniden, fil olarak doğduVe bunu önerdi bana saygıdeğer Buddha.Özlediğimden değil Hubli’yi yalnızca,Bir oğul borcum var falcı anaya...Göremese de anası, oğlunu,Ben hem saracağım O’nu,Falcı ana gibi;Hem de örteceğim varlığını,Eski günlerdeki gibi;Kaybolacağım sularda O’nunla,Bundandır saçlarımın kıvır kıvırlığı...”Cana, anınca falcı ananın adını,Hüzün kapladı orman kadınlarını,Cana için, Hubli için değil amaKabul ettiler falcı ananın anısına...Saydı onları, yağmur kokulu kadın,Ama toplam hiç mi hiç, bulmuyordu bini...Şehre gittiler yine dilenci gibi,Ama yoktu kötülüğü dokunmamış biri...Buldularsa da hizmetçilerden birkaç kişi,Yoktu onların, ikna edebildikleri...Cana da katıldı aralarına,Dolaştı şehri kapı kapı...Brahman konağında yaşamıştı,Gözü görmezdi dışarıyı.Şimdi gördü binbir türlü kötülüğüVe tanıdığı bu şehir içinde,Temiz bildiği insanlar içinde,Bulamadı gelebilecek bulamadı,Bulamadı bir kişi bile...Yalvardı nice efendiye,Nice köleye yalvardı, yalvardı;Hubli’ye, anasına duyduğu suçlulukla,Ayaklarına kapandı nice insanın,Katılsınlar diye onlar daGönüllüler arasına...
  • 156ŞAFAKÇUBUKÇU157AKŞAMDANKALMAVANGELISCana, şehirde gördükleriyle ağulu,Yitirmiştir neredeyse umudunu.Hiç bir yerde bulamaz Buddha’yı,Öğrenemez; çıksalar bu sayıyla dağa,Yine dönüşür mü fil, insana,Binlik tamam olmasa da...Cana kız şimdi ne yapacaktır,Kendini parçalara mı ayıracaktırTamamlamak için bin sayısını...Cana kız şimdi ne yapacaktır,Hubli hep fil mi kalacaktır,Hep hüzünlü olacaktır varlığı...Umarsızca yollarda dolaşır,Dalar ormanın derinliklerine,Yaşamdan, ölümden, vazgeçmiş herşeyden,Tırmanır dağ tepelerine,Ve birgün,Balık kokulu elçekmişleKarşılaşır böylece...Elçekmişin kokusu dayanılmazdır,Boynundaysa yosun kokan bir kolye vardır;Deniz kabuklarından yapılmadır;Ve geçmemektedir balık kokusu,Girse suya, çıksa sudan, yatsa toprağa...Vazgeçmiştir yaşamdan O da,Bir umut bile yoktur, kırıntısı bileKırlaşmış sakallarında...Cana, görünce bu manzarayı,Burnunu tutar, ekşitir yüzünü, yine de,Kapanır elçekmişin ayaklarına,Yalvarır, yalvarır içtenlikle O’na.Anlatır, anlatır O’na Hubli’yi,Anlatır falcı anayı da...Balık kokulu, görünce Cana’nın kolyesini,Razı olur katılmaya gönüllüler arasına...Çağırır bulmak için bini,Diğer elçekmişleri,Çağırır toprak kokulu elçekmişi de...Ve O, O’nu; O, O’nu derken,Bulurlar bini, elçekmişlerle...Hazırlıklar başlar, törenler başlar:Ayırır üçyüzotuziki gönüllüyüToprak kokulu adam,Belli olsun diye onlarınToprağın çocuğu oldukları,Sürer herbirinin yüzüne,Toprak boyaları...Hazırlıklar başlar, törenler başlar:Ayırır üçyüzotuziki gönüllüyüYağmur kokulu kadın,Belli olsun diye onlarınYağmurun çocuğu oldukları,Takar herbirinin saçlarına,Kuş tüylerini...
  • 158ŞAFAKÇUBUKÇU159AKŞAMDANKALMAVANGELISHazırlıklar başlar, törenler başlar:Ayırır üçyüzotuziki gönüllüyüBalık kokulu adam,Belli olsun diye onlarınDenizin çocuğu oldukları,Takar herbirinin boynuna,Deniz kabuklu kolyeleri...Ve Cana...Boyar yüzünü O’nun,Toprak kokulu adam.Tüyler eker saçına,Yağmur kokulu kadınsa.Ve boynundaki kolyeye bakıpBalık kokulu adam,Falcı ananın verdiği kolyeye;Üçüncü göz işareti çizerCana’nın alnına,Kaşlarının tam ortasına...“Tek yürek olmamızı istemiş olmalı Buddha,‘Bin gönüllü’ demesi, olamaz boşuna.Demek ki ‘bin gönüllü’ gibi değil, bir gönül gibi,Çıkmak düşer bize yolculuğa....“Kurtuluş yok tek başına” demişti Buddha,Ve biz, yol alırken doruklara,Birimiz bile düşecek olsa da,Kimse doruğa ulaşmış sayılmayacak!Parçaların değil bütünün gücü yeter ancak,Kendini aşmaya;Varlığını yağmur bulutlarında,Paramparçalamaya...Bir bütün olmalı binlik,Paramparçalayabilmek için kendiniVe bırakabilmek için yağmur yükünü,Kuraklıktan kırılan insanlara...”Tülbent dağıttı Cana herbirine,Silmek için terlerini ve çay yapmak için,Ve son kez yıkadı Cana’yı, hortumuyla Ga-ga...Ve böyle başladı yolculukları,Elçekmişlerin, orman kadınlarının...“Ama nasıl bulacağız ki yolumuzu,Hep daha yükseği seçsek olur muVarmak için Himalayalara...”
  • 160ŞAFAKÇUBUKÇU161AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Buluruz” dedi balık kokulu, “buluruz yolu”Eskiden denizdi bu dağlar,Ve kanıtıdır bunun, milyonlarca deniz kabuğu,Taşlaşmış kabuklar dağlardaBulunurlar ve nerede çoksa bu kabuklar,Bilin ki doğru yoldayız...”Geçitler, boğazlar, meşeler, kestane ağaçları,Çay bahçeleri, sedirler, taraçalanmış pirinç tarlaları...Nice yollar aştılar onlar, nice diyarlar.Katılmak isteyenler oldu aralarına,Almadılar kimseyi,Anımsatarak Buddha’nın sözlerini.Korktular insanlar bin candan sıklıkla,Ve yaklaşmadılar çok fazla.Tek parça olmaya kararlı bin insan,Korkutacaktı elbette, görenleri...Bu?.. Bu sesiydi Ganj’ın,Tanırlardı ner’de olsalar,Bu, uçurumdan inen yaşam;Bu, bir çağlayan!Bu su, Ganj’ın suyu veSuların dövdüğü kayalarda,İnsan izleri vardı.Bin canın rahatlaması için,Bu kadarı yeter de artardı…Koyverdiler kendilerini suların akıntısına,Tepeden akan sular, döküldü onların başına…Ve ateş yakıp kıyıda, dinlendiler…Ve yorgunluktanYa bayıldılar ya uyudular…Bir bilge yaklaşıyordu ağır ağır,Uçurumun kenarından aşağıya,Bir bilge ki kimsenin tanımadığı...O da oturdu ateş başına;Bin can, tülbentte, çay yaptılar O’na.Everest’ten dönüyordu. AylarcaTırmanmıştı, geçit vermez kayalara...Ne için?
  • 162ŞAFAKÇUBUKÇU163AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Ölümsüzlük otu için çıktım dağlara.Nazlı kızım ansızın rahatsızlanınca,Solunca yüzü, bir ölü gibi,Yalvardım yakardım tüm varlıklara,Ve bir ses fısıldadı bana:Dedi “git, ölümsüzlük otunu, dağlarda ara!”Aradım, perişan oldum, sarp kayalarda,Ama ölümsüzlük otunu buldum sonunda!Bunu nazlı kızıma götüreceğimVe can verecek bu ot, kızıma...Ama açıkçası çok korkuyorum,Eski bir öyküde okudum;Ölümsüzlük otunu bulmuş, Gılgamış da,Utnapiştim’i bulduktan sonra.Ama tam dönecekken yurduna,Bir yılan çıkıp çalmış O’ndan otu...İçimdeki, böylesine gerçekçi bir korku...”Anlatır Hubli’yi Cana’ysa,Anlatır yolculuğun amacını...Hüzünlenir bilge babaysa...“Kızım, yazıktır, çıkmayın dağlara,Ne sıkıntılar bekliyor sizi oralarda.Bir kere, ‘Himalaya’ dediğiniz karlıdırVe nice tuzak var kayalıklarında.Gidenin döndüğü görülmemiştir pek,Hubli geri gelmez, ömrünüze son vererek.Daha ileri gitmeyin, durun burada,Al, ölümsüzlük otunu da veriyorum sana,Sana lazım bu, anlaşılan; kızımdan daha fazla...”“Hayır bilge baba, götürmezsen otu,Yitireceksin sen de yavrunu.Can vermeye gelmedik biz buraya,Can almaya ise hiç...Hedefimiz, karışmaktır bulutlaraVe budur bizce ölümsüzlük;Bu görüntüler dünyasında,Sonsuza dek yaşamak değil...”Ve böylece ayrılırlar bilge babadan,Yaş döker bilge baba, emindir,Bin candan biri bile dönemeyecektir...Yoluna devam eder bin can,Elma bahçeleri var sağlarında sollarında...Göksel bahçeyi de böyle bulurlar sonunda...Göksel elma bahçesi bu, binlerce ağaç var;Binlerce ağaçta, milyonlarca elma var.Ve açtır bin can, saldırırlar ağaçlaraVe bir süre sonra,Karınları doymuştur amaEser kalmamıştır elmalardan,Çürümüştür üstüne basılmış elmalarVe kırılmıştır birçoğu dalların...Çıkar karşılarına o sırada bir bilge ana,Himalayalardan dönmektedir O da,Neden çıkmıştır dağlara?
  • 164ŞAFAKÇUBUKÇU165AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Ölüm döşeğinde idi oğlum,Yara almıştı bir savaşta.Sağ gitmişti, sapasağlam,Hasta getirdiler bana.Kar etmedi hiç bir ilaç,Yalvardım tüm varlıklara.Bir ses dedi ki bana:”Çık Himalayaların doruğuna!Bak, oradan, yıldızlara!Yıldızlar söyler sana, neler yapacağını,Çünkü yıldızlardır belirleyen,Ne olacağını...”Çok çetin geçti aylarım çok çetin;Ner’deyse adımı unuttum.Aç kaldım, köklerini yedim otların;Susuz kaldım, geyiklerle içtimYağmur suyunu...Sonunda çıktığımda en uzağa,Gördüm en berrak halleriyle yıldızlarıVe çizdim parşömenlere, konumlarını;Yazdım her resim altına anlamlarını...Elim boş gittim dağlara, şimdiyse,Gelecek kitabı var sırtımda....”Anlatır Hubli’yi Cana’ysa,Anlatır yolculuğun amacını...Anlatır uzun uzun, falcı anayı;Hüzünlenir bilge anaysa...“Al kızım, al sen bu kitabı;Sana bu kitap, daha çok lazım.Kabul etmeyeceksen kendin için;Kabul et kitabı, mutlu etmek içinHubli’nin anasını;Yokluğunu, varlığını O’nun...Kayalar çetin mi çetin yavrum,Düz değil ki, parçalanırsınızBirkaç sandal ağacı sonra...”“Bilge ana, biz burayaGelmedik geleceği öğrenmek için.Aslına bakarsan, bizim derdimizGeçmişle...Diriltsin kitabın, oğlunu;Senden bunu isteyemem.Borçluyum Hubli’nin anasına,Bu borcu bir kitapla ödeyemem...”Ve böylece ayrılırlar bilge anadan,Yaş döker bilge ana, emindir,Bin candan biri bile dönemeyecektir...Ve görünür uzaktan, karlı dorukları,Karlı dorukları Himalayaların.Deniz kabukları da, ilerledikçe onlar yolda,Çoğala çoğala artmaktadır...
  • 166ŞAFAKÇUBUKÇUVe o sırada çıkar karşılarına,Ne idüğü belirsiz bir adam,Dönmektedir O da, Himalayalardan...“Çok kolay bir yolculuk, hiç durmayın.Çok kolay oldu zıplaması kayadan kayaya.Bakmayın dorukların karlı olduğuna.Soğuk değil oralar, buradan göründüğü kadar.Ben yıldızları da gözledim orada, parşömene yazdım;Ölümsüzlük otunu da buldum, ağzıma attım...Ölümsüzüm ve biliyorum geleceği,Siz de gidin alın, her insanda olması gerekenleri...”Ve uzaklaştı böylece, ıslık çala çala... — 10. Bölüm —A V A R T A N A P A R V A N
  • 169AKŞAMDANKALMAVANGELISHava soğudu, soğudu, yol boyunca;İskeletler bulur oldular yollarda.Artıyordu sayısı iskeletlerin,Deniz kabukları azaldıkça...Öksürükler, hastalıklar var bin candaysa,Bu yol, kolay değil;Doğru değil sözleri, anlaşılan,Üçüncü yolcunun...Balık kokuludan alalım haberi,Öğrenelim Cana’ya söylediklerini...“Bu kadarı yeter Cana,Duralım burada.Dönelim gerisin geriÖlüm uğramadan bin cana...Ne demişti Buddha, anımsa:“KurtuluşNe eziyet etmede bedenineNe de yaşamakta zevk ve sefa içinde.Mutluluk, bu iki yaşantıyı, ortada bir yerdeDengelemede.”“Doğru, ama duydun,Üçüncü yolcunun sözlerini.Çok zor değilmiş bu yolculuk;Hem, olur mu öyle, yol tepmişiz bu kadar,Dönmek olur mu tam bu noktada,Ayak izlerimiz kalmadan doruklarda?”
  • 170ŞAFAKÇUBUKÇU171AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Cana, dediklerini anımsa Buddha’nın;“Karşılaşmadıysanız yoldaSizinle eşitYa da derin anlayışlı birine,Hiç zaman kaybetmeyin,Yolunuza devam edin.Yolda her çeşit insan olur,“Benim hazinem var” diyen olur.Nasıl sahip olunabilir ki hazineye,Diğer nesnelere;Sahip olamazken insan,Kendine bile...”İnanmamalıyız demek ki,Üçüncü yolcunun sözlerine...Aklımızdır tartacak olan, sözleri.Sözü olduğu gibi almak,Akıl karı değil...”“Doğru ama biliyorsun,Çıkmazsak doruğa,Dönüşemeyecek Hubli,Filden insana...”“Cana, dediklerini anımsa Buddha’nın;“Bir insan için değil bu çaba:Binbir insanın,Aşma çabasıdır kendini.Bahanedir Hubli...”“Bahane olabilir Hubli, bu yolculuk için,Ama benim için, bir bahane değil.O, bir hayal değil benim için; tümüyle gerçek!Ve gerekirse, evet, gerekirse,Karşı çıkarım bunun için Buddha’ya bile...”“Sen Cana, inanıyor musun gerçekten,Çıktığımızda doruğa,Hubli’nin dönüşeceğine insana...Hem üstelik, aranızda olan her ne ise,Değer mi bin canı ölüme sürüklemeye?Daha özel ne var diğerlerinden,Senin Hubli’ye olan sevginde...Hatta ‘sevgi’ de dememeli değil mi,‘Suçluluk’ demeli belki de...Hasankeyf’te bırakıp gittin O’nuVe öldü falcı ana da;Sana sarılan falcı ana da,“Oğlumdan tek anı” diye,Öldü falcı ana bile...”“Doğru, balık kokulu.Biz ne can almayaNe can vermeye geldik buraya...O zaman,Durup dinlenelim buradaVe ‘elveda!’ diyelim doruklara...Ya Hubli? Ne olacak O’na?”
  • 172ŞAFAKÇUBUKÇU173AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Ne olursa olsun O’na.Ve sen de Cana,Bırak başkasınınGünahını sırtında taşımayı…Bu ömür senin ömrün ve bu dünyadan,Başka dünya yok yaşanacak!”“Ama bu sözler?”“Hubli’nin sözleri”...“Nereden biliyorsun balık kokulu,Nereden biliyorsun bu sözleri?”“Ben söyledim Hasankeyf’te sana bu sözü...”“Yalan mı? Şaka mı? Rüya mı?”“Hiçbiri değil, ben,Hubli olmaklığım benim...Bir filin insana dönüşmesindenDaha gerçeğim...Kaybolmuştuk suların karanlığında en sonVe böyle birleşmiştikVe böyle ayrılmıştı gerçekliğimiz...”“Bu söylediklerin,İnandırıcı değil; yine de balık kokulu,Sen Hubli’ysen,Fil Ga-ga nasıl duvara,Hubli’nin yazdığı gibi Çince,‘Cana ve Hubli’ yazabiliyordu?Nasıl yazabiliyordu Hasankeyf’teymişçesine?..”“Ga-ga, yetiştirdiğim benim ormanda,Yetiştirdiğim yüzlerce fil yavrusundanBiriydi yalnızca...Hepsine öğrettiklerimin arasında,Çince ‘Cana ve Hubli’Yazmak da vardı,‘Çizmek’ demeliyiz belki de buna...Ve öğretip yavru fillere yazmayı, çizmeyi;Ama dikkat, onlar bilmiyor Çince’yi,Senin de bilmediğin gibi...Yani,Bilinmeyen bir dilde bile,Olanaklı öyle değil mi,Aktarmak bir düşünceyi ötekine...Hele konu, aşk oldu muydu...
  • 174ŞAFAKÇUBUKÇU175AKŞAMDANKALMAVANGELISVe öğretip yavru fillere yazmayı, çizmeyi;Bıraktım onları, yeniden, ormana.Bıraktım onları,Bir adaya düşmüş kazazedeninBırakması gibi notlu şişeyi suya...Bıraktım onları ve belki birgünUlaşacaktı notlu şişelerim belki de sana...Ga-ga yerine başka bir fil olsa belki de,Yine yazacaktı Çince, duvara...Bilmeseler de filler, ne yazdıklarını,Biliyorlardı ‘Cana ve Hubli’ yazmayı...Yeter de artardı bile bu kadarı...”“Ama neden? Neden bana Hubli olduğunuAçıklamadın daha önce,Yolculuğa çıkmadan önce?Biraz önce bana ner’deyse‘Bencil’ dedin,“Değer mi” dedin “Hubli içinEziyet çektirmeye, bin gönüllüye...”Neydi ki özel olan sende,Yürüyoruz aylardır toz, çamur içinde?!..”“Cana, sevgili Cana;Ben değilim bu öneriyi getiren,“Bin gönüllüyle dağa çıkın” diyen,Ben değilim...Bunu sana Buddha söyledi...Kızacaksan kız sen Buddha’ya,O da yetmezse, belli ki yetmez,Çat kaşlarını göksel anlatıcıya!”“Yine de söyleyebilirdin bana,Söyleyebilirdin “Cana,Bu, benim ve Hubli değil fil Ga-ga!”Böyle mi yazar kutsal kitaplarda,Külü Ganj’a karışan ölüler aşkına!”“Ne yapaydım Cana ne yapaydım?Tutup evlenmişsin o Brahman’la,Ve ikizlerin vardı kucağında...Ne yapaydım? Çıkıp karşına,“Ben döndüm sonunda Cana!”Mı diyeydim?Neyin olarak diyeydim bunu?Diyeydim bunu neyin olarak?Hem, ben ki herkesin kaçtığı balık kokulu,Herkes tutar, benle konuşurken, burnunu...Neden?Çünkü ben seni ararken,Yanıp yakılırken Tigris’te,Sulara bıraktım sonunda kendimi,Köle cesetleri arasında,Ulaştırdı Tigris beni,Ummana, demek ki,Ölüler Diyarı’na...
  • 176ŞAFAKÇUBUKÇU177AKŞAMDANKALMAVANGELISBenden gitmez bu koku Cana,Geçmişimin kokusudur bu,Sensiz geçmişimin, kahroluşumun...Ve bunun için, dönün siz geriVe ben de bırakacağım yenidenKendimi sulara, eski günlerdeki gibi...Oraya aitim artık,Kokum bunu söyler bana...Ve neden katıldım bu yolculuğa?Onu da sor Göksel Anlatıcı’ya...Çıkmak istemedim ben karşına,Engel olmak istemedim mutluluğuna...Sor, görürsen, Göksel Anlatıcı’ya,Neden katmış beni bu yolculuğa...Hoşçakalın bin can,Benim ömrüm bitiyor burada.Karışacağım yeniden dalgalara...”Ve uzaklaşır Hubli, ağır ağır...Duraksar Cana, bilemez ne yapacağını...Bin cana sorar, onlarsa,Şaşkınlığındadırlar sözlerin hala...Peki aşmışlar mıdır kendilerini?Kuşkusuz...Ya peki ne olmuştur yağmur bulutlarına?Anımsayalım Buddha’nın sözlerini:“Dev yağmur bulutları göreceksiniz tepede ve sis;Buzlu, karlı göreceksiniz tepeyi,Ve o dev yağmur bulutları,Bıraktıklarında yüklerini size,Yeni bulutlara dönüşeceksiniz siz deVarlıkla yokluk arasında.Ve göreviniz, kuraklıktan çatlamış insanlara,Boşaltmak olacak yükünüzüBundan sonra.”“Dur Hubli! Biz bin can yine de,Yağmur bulutu olarak dönmek isteriz geriye!Evet yorulduk; açlık da, susuzluk da vurdu bizi...Geri durmadı öksürük, hastalık bizden...Ama dur, biz bunca şeyi, bu kadar kısa sürede,Söyle, başka türlü nasıl öğrenecektik...Biz zaten gelmedik ki senin için;Şehirlilere bıraktığımız yaşamıAlmaya geldik; işin aslı,Yeni bir yaşam kurmaya geldik!Ve ‘kendini aşmak’sa bu yolculuğun adı,Ve olanaksızsa onsuz, yeni bir yaşam kurma inancı;Evet aştık kendimizi ve gitme!Yağmur bulutu olarak dönmek isteriz geriye!Ve eksiğiz sensiz, bir eksiğiz,Bir eksiğiz; demek ki, bin can değiliz!
  • 178ŞAFAKÇUBUKÇU179AKŞAMDANKALMAVANGELISUzat elini Cana’ya,Ve O da uzatsın sana!Bunca öykü boşuna,Bunca yolculuk, bunca tasa,Olamaz boşuna!Vardır bir bildiği Göksel Anlatıcı’nın!O’na başkaldırma hakkımız, hep saklıysa da,O’na değil, başkaldırıyoruz Hubli’ye ve sana!Kaybolun yeniden, suların karanlığında!”“Nereye koyacağımı elimi,Bilemiyorum Cana!”“Ben de! Ben de Hubli!”Ve sarılır, öylesine sarılırlar ki,Anlaşılmaz, hangisi Cana, hangisi Hubli...Ve bir anda bıraktı yağmur bulutları,Kutsal yüklerini, aylardır taşıdıkları...“İşte şimdi, kuraklıktan çatlamış insanlara!Yağmur yükümüzü bırakma zamanı!”Ve böyle başlar dönüş yolculukları,Çağlayanlardan aşağı...Ve göksel elma bahçesine giderler yeniden,Harap ettikleri elma bahçesine...Ve vermiştir ağaçlar, yeni çocuklarını...Ve toplarlar elmaları öncelikle,Paylaştırmak ise, daha sonrası...Artık kimse yemiyor topladığını,Derli toplu toplanan elmalarınBaşkaları yapıyor dağıtımını...‘Kendini aşmak’ olmalı bunun adı...Ve doyurduğunda bin can, karnını,Harap değildi bu kez, elma ağaçları...Ve yerde basılıp da ezilen,Çürüyen... Yoktu çürüyen, tek elma bile...Yoktu, kırılmış bir tek dal bile...“Durun! Kim verdi size bu hakkı!Sizin mi sanki bu elma ağaçları!”Diye bağırdı eşkıyalar kralı;Kılıçlı, kamalıydı adamları...“Benimdir burası ve vereceksiniz ne varsaÜstünüzde, yediğiniz elmalarım karşılığında!”“Savaşçı, ner’den çıkarıyorsun,Senin olduğunu ağaçların?Biz çıkarken Himalayalara,Sahibi yoktu buraların...
  • 180ŞAFAKÇUBUKÇU181AKŞAMDANKALMAVANGELISKarşılığını istiyorsun bizden,Bulamazsın bizde karşılığı...Çünkü vazgeçmişliğimiz nedeniyledir varlıktan,Kendimize yol bilmişiz dağları...Reddediyoruz biz varlığı da yokluğu da!Hem, bu göksel elma bahçesi de,Doğa ananındır herşeyden önceVe hepimiz çocuğu olduğumuza göre,Bu doğurgan doğa ananın;Yiyelim siz de, biz de,Yiyelim birlikte!Sizin de doğadır ananız,Hepimiz kardeşiz demek ki...Bundandır, uzatıyoruz ellerimizi!Uzatıyoruz ellerimizi size...”“Biz anlamayız bu dilden,Bu süslü dilinizden...Bizde konuşanlar yalnızca,Kılıçlardır ve susmazlar,Hele ellerini hiç uzatmazlar...Görelim bakalım bileğiniz,Güçlü mü çeneniz kadar!Çıksın aranızdan en yiğidi,Yoksa çıkacak yiğit aranızdan,Alıp gideceğiz kadınları...”Saldıracak gibi hazırlandı,Bileği ağır olanları...Ama Cana, öne atıldı!:“Dediklerini anımsayın Buddha’nın:“Bu yolculuk sizin için,Olmasın bir güç gösterisi.Kuşanmayın kılıcı, kamayı,Sizin bu yolculuğunuz,Öğrenmek için olacakKendini aşmayı!””“İnsan nasıl aşabilir kendini,Atılmışken yaşamı, kılıç önüne?..İnsan nasıl kavramaz kabzayı,Bilirken ona vuracaklarını...”“Dur savaşçı!Her insan gibi,Sizin de vardır bir yaşam öykünüz!Bilmek isteriz, sizi eşkıyaYapıp da savuran dağlaraNe idi?Neler yaşadınız da kuşandınızKuşandınız kılıçları, kamaları?..”
  • 182ŞAFAKÇUBUKÇU183AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Bizim için şehirlerde bizim için,Kölelik var, yokluk var, açlık var!Bizim için dağlarda ise,Özgürlük var, dinginlik var,Yakın olmak var göğe!..”“Bizi de savuran dağlara,Farklı sayılmaz pek fazla!Kurmak için şehirde yeni bir yaşamı,Bilemeye geldik dağlara, inancımızı!Şehirlerde kurak insanlar vardır;Bulutlar, onlara uğramamıştır.Yükünü boşaltmaya gidiyoruz biz, gidiyoruz,Yükünü boşaltmaya yağmur bulutlarının...Yeni bir yaşam kuracağız yeni bir yaşam,“Başka bir dünya mümkün!” diyoruz bunun için...Ve her kılıç çalışınız bize,Çalışınız olacak nice insanın düşlerini...”“Ne gerek var, yeni bir dünyada eşkıyalığa?!Bilmiyorduk çıkmış olduğunuzu doruklara...Kutsanmış olurlar, doruklara çıkanlar...Ve nasıl kılıç işleyebilir ki onlara...Anladık şimdi sizi bin can, ama herkes anlamaz;Bizi de katın, bizi de katın aranıza!Size kılıç çalmak isteyenlerin aklına,Korku salsın yürüyüşümüz aranızda;Kimseye kılıç çalmayacak olsak da...Kılıç çalmaya gerek de kalmaz o zaman,Durmayacaksa önünüzde hiç kimse,Kılıç korkusuyla...”Ve böylece katıldılar aralarına,Yürüdüler onlarla önsaflarda...Ve kim çıktıysa karşılarına,Korktular ve kaçtılar uzaklara!Ve girdiklerinde şehre,Kaçtılar korkuyla zalimler,Tüm anahtarlarını şehrin,Teslim ettiler bin cana...Kaçtılar korkuyla ormana...Ve halk da katıldı bin cana,Ve uzun süre birarada,Yürüdüler şehrin sokaklarında...Şehrin anahtarlarıyla ellerinde,Yeni bir yaşam kurdular şehirde!
  • 184ŞAFAKÇUBUKÇU185AKŞAMDANKALMAVANGELIS— 11. Bölüm —M A R Y A D A P A R V A N
  • 186ŞAFAKÇUBUKÇU187AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Ey göksel anlatıcı!Yazıyor musun yaşadıklarımızı?..Dur, sana özetleyelim olmazsa;Zorlama, toplamak için kafanı...Karşılaşmışız Uzakdiyar’da,Yıllardan, yıllardan, yıllardan sonra;Ben varmışım kurbanlık atın ardında,Varmışım böylece Uzakdiyar’a,Sonra Hubli çıkmış karşıma,Savaştan yeni dönmüş, yaralı Hubli...Eskiden güzel bir gece geçirmişiz...Ama evlenecekmiş O, Pu Ying’le,Evlenecekmişim ben, Peter’le...Silmişiz bu yüzden, o geceyi bellekten...Hubli, o geceyle ilgili şiirler yazmış,O zamanlar bana okumamış...Çokça unuttuysa da yaşadıklarını,O şiirler aklında kalmış...Okudu bana o şiirleriVe ekledi:“Sakın yanlış anlama,Çizmişiz sen de ben de yolumuzu,Sen evleneceksin yakında Peter’le,Ben de Pu Ying’le...Yanlış anlama! Anlama!..”
  • 188ŞAFAKÇUBUKÇU189AKŞAMDANKALMAVANGELISSavaştan dönmüş, Hubli,Yaralıdır ve dertli...Şu sözlerle dindiriyorum içindeki depremi:“Ve Hubli sen… Sen…Sen ölmedin, öldürmediler de seni…Candır bu bedeni bir arada tutan,Kulak ver Upanişad’ın sözlerine!Sen varsın ve eksikli değildir varlığın,Bedendeki canı yitirmedikçe…Ve gerçeksin kutsal at gibi sen de,Demek ki, yitirmemişsin canı…Yaşıyorsun; yalnızca,dinlenme zamanı…”Ve uyuduksa da ayrı ayrı odalarda,Aynı düşü gördük tüm gece boyunca;Bulmuştuk nereye koyacağımızı ellerimizi,Belirsizlik, kararsızlık sürer yine de...”“Evet, ben de,Şöyle demiştim sana:“Cana, düşün bir daha!Atman da bölmedi mi kendini ikiye,Kadın ve erkek doğmadı mı böyle,Söylemez mi bunu Brihadaranyaka Upanişad?Öyleyse demek ki biz de,Bir’mişiz, bütün varlıklar, ortaya çıkmadan önce.Ve sana, bütün varlıklar varolmadan öncekiBirliğimizi öneriyorum Cana!Bir olalım sözcüğün tam anlamıyla!”Ve verdiğinde ise, Hint destanı örneğini,Şöyle demiştim sana:“Önemi yok ne dediklerinin Cana,Hem, bütün destanlar; hem de bütün destanlar,Brahmanları, kralları anlatıyorlar ya,Ben reddediyorum bütün bunları,Benim anlatmak istediğim, başkaları!Ve gel diyorum kşatriya olalım, savaşçı,Ama dilencilerin kşatriyası, savaşçısı!Ve sen de bırak başkasınınGünahını sırtında taşımayı…Bu ömür senin ömrün ve bu dünyadan,Başka dünya yok yaşanacak!”“Ve evet Hubli, şöyle de demiştin:“Cana, ben her doğan gün,Hallallarının önünde eğilirim,Banyan ağaçlarının sütüyleSaçlarını örerim.“Olmaz; bu, olmaz” diyorsan,Ateşe atalım kendimizi!Yeniden doğalım yeniden,Ve bu kez, bu kez en baştan,Seçelim birbirimizi!””“Evet, Cana, sonra,Çince olarak,‘Cana ve Hubli’ yazmıştım avcunaVe parşömene ayrıca...”
  • 190ŞAFAKÇUBUKÇU191AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Yıkanmıştık Tigris’in sığ sularında,Bırakmak için geçmişimizi sulara,Bırakmak için Peter’i, Pu Ying’i...Buluşmuştu sularda Linga’yla Yoni,Ve yerçekiminden kurtulmuş safkendiliğindenliğimiz,Kendiliğindenliğimiz,İzin vermişti bize, birleşmemiz için evrenle…”“Sonra tuttun, takıldın bir bilgenin peşine,İnandın söylenen sözlere,Gittin atın peşinde,Çok, çok ötelere...Bekledim seni Hasankeyf’te,Dönecektin, emindim,Söz vermiştin bir kere...Bekledim seni, uzun uzun,Sohbet ederek Bilge Ulu’yla,Bir Pers bilgedir UluVe daldık O’nunla Avestalara,Ve taşları yontmayı öğretti bana,Senin görüntündür oyduğumHasankeyf mağaralarına...Öğrenince hancı kızının oyununu,Tigris’te aldım soluğu...Haykırdım:“Neredesin Cana!?Ölmüşsen, kaplan sırtında gider ya ölüler, ölüme, bizHindularda,Ben de Tigris’te arayacağım seni,Değil mi ki Tigris, kaplansuyu anlamında…Ve sen dememiş miydin: Ayırt edilemezSuları ırmakların, ummana akan…Ben de seninle geliyorum Ölüler Dünyası’na!Canaaaaa! Canaaaaa!”Sürüklendim bundan sonra Tigris’te,İçimdeki tanrıçanın, Cana’mın peşinde...Suya bıraktım kendimi,Kıyılarda özlem vardı sana değil mi ki,Daha yakındım sana Tigris’te...Dindirmeye çalıştı Göksel Anlatıcı,Hafifletmeye çalıştı acımıVe eşlik etti O’na,Kıyılardaki kayalardanDönen sesler bana...
  • 192ŞAFAKÇUBUKÇU193AKŞAMDANKALMAVANGELISVe o zaman söylemişti Göksel Anlatıcı,Beynime kazınan şu sözleri:“Toplama, dağılmaGenişleme, daralmaBaşka bir şey yok bu dünyadaVe en güzel yaşamsaBilmektir toplanacağınıNe zaman dağılacağınıVe genişleme ve darlaşmadır o zamanlarda.Tigris’in suyu da işte böyle.Toplar suyunu dağlardanDerelerden, ırmaklardan…Genişler, kimi zaman daralırUmmana karışana kadar.Sınırları değişir dünyanın,Sınırları değişir insanın,Yeni söğütler sınır olmuş bir bakmışsın…Ve insanBir ilerler bir geriler çoğu zaman…Yeniden çizer sınırlarını,Yapabilirliklerini, yapamamazlıklarını.Suları da böyle çekilir Tigris’in.Taşkın olur, basar tarlaları.Sonra çekilir; belirir eski kıyıları.Ve böyledir, işte böyledir insan yaşamı.Genişler kimi zaman insan benliği,Ve ‘aşk’ denir buna.Ve bundandır haykırıyorsun hala:“Canaaaaa! Canaaaaa!”Ancak sonradan anlarsınSular çekildiğinde,Verdiğin zararı…Verimli yapar kimi tarlaları,Suya hasret tarlaları.Öldürür ekinleri diğerlerinde…Cana nasıl bir tarla,Belli değil Hubli.Şimdilik belli değil.İşte bunu yalnızca,Çekildiğinde benliğin, eski sınırlarına,Yalnızca o zaman anlayacaksın.Taşkın biter ve insanlarDuruma göreYa bir anıt dikerler orayaAnımsamak için, anımsamak eski-yeni sınırları,Ya duvar örerler engel olmak içinKendi taşkınlarına.Ya da ekinlerin, çiçeklerin, zambakların en çok da,Çalılı, sazlı saldırısına…Ya da öylece bırakırlar sınırıTaşmayı umut ederek yeniden.”
  • 194ŞAFAKÇUBUKÇU195AKŞAMDANKALMAVANGELISVe sonra sürüklendi bedenim,Hint Okyanusu’na,Ölüler Diyarı’na,Öyle kolay kabul etmedi üstelik,Ölüler Diyarı beni;Yakılmamıştı bedenim,Savrulmamıştı külüm Ganj’a,Bu nedenle,Çok dil döktü Göksel Anlatıcı,Ölüler Diyarı’na...Ve çatmıştım sensizlikleGöksel Anlatıcı’ya bile:“Sen de göksel anlatıcıSen de karışacaksın suya,Bu öykü bittiği anda!Sen de göksel anlatıcıSen de susacaksın!Dalgalar konuşacak, bittiği yerde sözün!”“Benim öykümse,Burada başlıyor yeniden Hubli:Evlenmiştim Peter’le,İkizlerim vardı;Bir falcı kadın geldi birgün konağa,Ağırladım, buyur ettimVe bilgelik dolu sözler söyledi bana...Savaştan dönmeyen oğlunu,Anlattı nasıl aramıştı;Uzak dalgalarına Hint Ummanı’nınAğ atarak, ağ atarak daha fazla...Biraz daha sorunca yaşamını,Oğlu olduğunu öğrendim senin...Ve sarıldı bana,Ve ağladı omzumda,Okşadı saçlarımı,Gittiği savaştan sonra haber alamadığıOğlundan, kendine kalanTek anı olarak...Ve Hubli, anan sayesinde,Orman kadınlarıyla tanıştım...Ölen eşleriyle diri diriYakılmayı reddedipOrmanı mesken tutmuşlardıOrman kadınları...Ve inip şehre kimi zaman,Dilenci kılığında, falcı kılığında,Kadınlara, gerçekleri anlatıyorlardı...Onları da ormana çağırıyorlardı...Kaldı bizde anan, bir süre,Ve O’nu, Peter’e,‘Süt annem’ olarak tanıttım...
  • 196ŞAFAKÇUBUKÇU197AKŞAMDANKALMAVANGELISGebeydim ve hep görerekSürüklenen cesedini suda,Hep görerek düşümde,Düşük yaptım ateşler içinde...Bu durum, bir hayli düşündürdü beni.Ve anan, çok fazla yalvarmış olmalı kiEvrendeki varlıklara, yokluklara;Yeni aldığımız fil Ga-ga,Yeniden dirilişin olarak çıktı karşıma...Çince olarak ‘Cana ve Hubli’ yazıyordu fil, duvara!..Ga-ga’nın gözündeki dinmeyen yaşı da,Senin O olmana bağladım,Bu kadar yakındın bana; bu kadar uzak...Okşadım, sevdim seni her sabah,Hoşnuttun bu durumdan.Sallıyordun kulaklarını, hortumunu.Artık, koymuyordum Brahman tahtınıKoymuyordum artık sırtına.Eski, köylü günlerimdeki gibi,Tahtsız biniyordum fillere, sana...Sırtına değiyordu bacaklarım,Boynuna yaslanıyordu göğüslerim,Yanağım, kulağındaydı senin,Ellerim, boynuna sarılı.İşte böyle dinmişti gözyaşların,Bunca yakınlığıyla ikimizin...Her yola başvurdum seni yeniden insanaDönüştürmek için...Haber saldım anana,Ama gören olmamıştı hiç...Sormadık bilge bırakmadım senin için...Böylesi daha mı iyiydi acaba?Çok yakındık seninleVe bilmiyordu bunu Peter bile.Yine de hangi insan,İnsan insana sarılmak varken,Fil olarak kalmak ister…Bir insanın bir insana sarılması kadarMutluluk veremez elbetteSenin sırtına çıkmış ben,Beni sırtına almış sen.Ve böylece,Buddha’nın bile çıktım karşısına...Dedi ki, bin gönüllüyleÇıkmalıymışız Everest’e.Ancak o zaman dönüşebilirmişGa-ga, Hubli’ye...
  • 198ŞAFAKÇUBUKÇU199AKŞAMDANKALMAVANGELISVe şöyle bitirdi konuşmasını,Saygıdeğer Buddha:“Dev yağmur bulutları göreceksiniz tepede ve sis;Buzlu, karlı göreceksiniz tepeyi,Ve o dev yağmur bulutları,Bıraktıklarında yüklerini size,Yeni bulutlara dönüşeceksiniz siz deVarlıkla yokluk arasında.Ve göreviniz, kuraklıktan çatlamış insanlara,Boşaltmak olacak yükünüzüBundan sonra.İşte o zaman,Görebileceksiniz gözünüzü kendi gözünüzle,Bakmadan aynaya.Duyabileceksiniz kulağınızı.Tadabileceksiniz dilinizi.Koklayabileceksiniz burnunuzu işte o zaman.Yürüyebileceksiniz kafanızla,Düşünebileceksiniz elinizle,Tutabileceksiniz ağzınızla tüm evreniVe doyurabileceksiniz karnınızıGözlerinizle.Silinecek, gölgeniz, ardınızdaNe de düşecek önünüze,Güneşli günlerde.İşte böyle saydam, şeffaf bir varoluşVerecek Everest size!”Anlattım durumu sonra orman kadınlarına,İlk başta ikna olmadılarsa da,Gösterdiğimde falcı ananın kolyesini,Razı oldular Everest’e çıkmaya,Falcı ananın hatırına...Saydık ama bulmuyordu bini, toplam...Şehre indim dilenci gibiVe bırakmadım, yalvarmadık insan...Ve dolaşırken ümitsizce kayalıklarda,Balık kokulu bir elçekmişe rastladım...”“Evet Cana, seni çok uzaktan tanıdım,Heyecanlandım, şaşırdım!Yıllarca ormanda nice fil yavrusuna,Çince ‘Cana ve Hubli’ yazmayı öğretmiştim,Notlu şişe gibi bırakılmış, okyanusa...Sonunda ulaşmıştı demek ki şişe, yerine...Peki ner’den bulmuştun ki meskenimi?..
  • 200ŞAFAKÇUBUKÇU201AKŞAMDANKALMAVANGELISBekledim gelişini ve “merhaba” dedin,Tanımamıştın beni, sesinden anladım...Kır saçlar, kır sakallar içindeydim,Ve Tigris’ten, Ölüler Diyarı’ndan kalmaBir balık kokusuyla her yanımda,Böyle bir kokuyla ki geçmiyor yıkandığımda;Düşünemezdin elbette, benim Hubli olduğumu...Anlattın orada, olup biteni bana...Düşündüm; söylemeli miydim gerçeği?Ama bu kendini aşma çabanaEngel olmak ne kadar doğruydu?..Hem, ne biçimde çıkacaktım karşına,Evli ve iki çocuklu sana,Ne diyecektim ve neyin olarak?..İsteksizmişim de zar zor ikna etmişsin beniGibi yaptım, çekmemek için dikkatini...Ve çağırdım nice elçekmişi,Bu yolculuk, benim yolculuğumdu artıkVe elbette, fil de bahaneydi...Aynısını istedi belki de Buddha,O da biliyordu ben olmadığımı filin.Ama senin kendini, bin canın canlarınıAşma sürecini yaşayın istedi...Ve bana kalırsa fena değildi,Bu düşüncesi...Ve bana kalırsa, sevseydi bile beni Cana,Yeniden, eski günlerdeki gibi;Kendini aşmış Cana daha iyidir elbette,Dilencilerle duygudaş olmuş,Yoldaş olmuş orman kadınlarına....Kendini aşmış Cana daha iyidir elbette,Kurban atının peşinde koşan Cana’dan...”“Evet, Hubli, nice yollar aştık birlikte,Bilmeden senin Hubli olduğunu...Ve yolda önce çağlayanda,Sonra elma bahçesinde,Karşılaştık iki bilgeyle...”“Tehlikeli olmaya başladığında yolculuk, sonra,Uyardım seni Cana.Anımsattım Buddha’nın sözlerini...Ve anlattım sana gerçeği...Yeniden karışacaktım suya,Bakmadım bile ardıma...
  • 202ŞAFAKÇUBUKÇU203AKŞAMDANKALMAVANGELISAma şöyle dedi bana bin can:“Biz zaten gelmedik ki senin için;Şehirlilere bıraktığımız yaşamıAlmaya geldik; işin aslı,Yeni bir yaşam kurmaya geldik!Ve ‘kendini aşmak’sa bu yolculuğun adı,Ve olanaksızsa onsuz, yeni bir yaşam kurma inancı;Evet aştık kendimizi ve gitme!Yağmur bulutu olarak dönmek isteriz geriye!Ve eksiğiz sensiz, bir eksiğiz,Bir eksiğiz; demek ki, bin can değiliz!”“Evet Hubli, ve sarıldık, öylesine sarıldık ki,Anlaşılmadı, hangisi ben, hangisi sen...“Ve bir anda bıraktı yağmur bulutları,Kutsal yüklerini, aylardır taşıdıkları...””“Ve dönüşte, eşkıyalar da katıldı aramıza,Ve onların kılıçlarından duydukları korku ile,Teslim etti anahtarlarını şehrin, zalimlerVe kaçtılar ormanın derinliklerine...Yeni bir dünya kurdu bin can böylece...”***“Şimdi bin candan beşyüzünü alalım,Dört bir yanına dağılalım dünyanın...Kuraklıktan çatlamış insanlara,Nasıl kurtulduğumuzu anlatalım!Buddha’nın ormandan çıkışı gibidir bizimki de;Değil mi ki kuraklık var dağlar, denizler ötesinde;O zaman anlatalım biz öykümüzü,Örnek olsun diye tüm dünyaya,Kuraklıktan çatlamış insanlara!”“Böyle mi bitiyor bu öykü Göksel Anlatıcı?Biz Cana’yla koyun koyuna,Hazırız yeni yolculuğa.Haydi tutma bizi daha fazla,Bırak da yolumuza gidelim...”“Üç bitiriş var kafamda arkadaşlar:İlkinde, uzaklaşıyorsunuz eleleVe dağılan beşyüzler gibi tüm dünyaya,Siz de gidip çok, çok uzaklara,Yol gösteriyorsunuz kuraklık çekenlere...
  • 204ŞAFAKÇUBUKÇU205AKŞAMDANKALMAVANGELISİkincisinde, uzaklaşıyorsunuz eleleAma ayrı ayrı dağılıyorsunuz dünyaya,Sen Hubli, Doğu’ya;Sen Cana, Batı’ya...Ve açık uçlu oluyor bu son;Böylece,Üç destan daha yazmak düşüyor bana,Hubli, Çin diyarında;Cana, Grek diyarında;Ve buluşmaları yıllar, yıllar sonra,Yeniden, kast sonrası Hindistan’da...Ayrılma ve birleşmeden başka yoktur hareket,evrendeDeğil mi ya...Üçüncüsünde, Cana,Uzun süredir görmediği ikizlerini,Görmek istiyor; özlemiş,“Öpeyim bebeklerimi son bir kere,Şöyle sıkıca sarılayım bi’,Öyle gidelim uzaklara,Olur mu Hubli?” diyor...Devrik Brahman Peter’le bebeklerini,Eskiden orman kadınlarının gizlendiğiAğaçlık, dağlık bölgede buluyor,Beklerken O’nu Hubli, bir handa...Kararsız kalıyor Cana,Acıyor devrik Brahmanlara,Onlardır artık, bekleyen,Yağmur yüklü bulutları...Onlardır yeni düzeninYeni dilencileri...Hubli’yi bir yana bırakırVe döner yenidenPeter’in kollarına...Hubli ise, bekledikten sonra uzunca bir süre,Alır haberini Cana’nınVe çeker gider, ummana,Kokusunu bırakan O’na,Ölüler Diyarı’na...”“Hangisini seçeceksin sen peki,Göksel Anlatıcı, hangisini?”“Seçim, bende de sayılmaz çok fazla;Bilmediğim güçler anlattırıyor bana.Ama anlaşılan, belirleyici olanÖykünün akışında,Bir karşılıkları olması, gerçek dünyada...”“Ne olur ayırma bizi, Göksel Anlatıcı!Çok çile çektik ayırma bizi!Neden karşılığı olsun gerçek dünyadaBizim yaşadıklarımızın?.. Olmasın!Biz yaşamak isteriz kendimizce!Ne olur ayırma, ayırma bizi!”
  • 206ŞAFAKÇUBUKÇU207AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Çile çeken siz değilsiniz Cana, Hubli;Çile çeken, sizi yazandır verip saatleriniSizi ölümsüzleştirmek için...Gerçek değil yaşadıklarınız da,Zihninde yaşıyordunuz sizi yazanın,Yaşıyordunuz buna ‘yaşam’ denirse...Ve sonra başkaları da bilsin diye sizi,Beyaz üstüne harflere dönüştürdü sizi,Beyaz üstüne notalara,Beyaz üstüne görüntülere...”“Şimdi gidin, tamam, böyle bitsin,Nasıl bittiği bilinmesin...Bilinmesin, kavuştunuz mu ayrıldınız mı...Bitimsiz belirsizlik içinde olsunCana’nın ve Hubli’nin bundan sonraki yaşamı...Sınırlarında dolaşsınlar sınırların,Çeşitli bitişlerin sınırında;Başlangıç olan sınırlar da vardır,Demek ki dolaşsınlar, dolaşsınlar onlarBaşlangıçların da sınırında...”— 12. Bölüm —U Z A K D I Y A R P A R V A N
  • 208ŞAFAKÇUBUKÇU209AKŞAMDANKALMAVANGELISSisli ve buzludur Hasankeyf,Çarşı iznine çıkmıştır Umut;Üç gün kalmıştır bitmesine askerliğin,Gezmek ister son günlerinde Hasankeyf’i...Bir yanda yıkık köprü,Küçük kale bir yandaysa...İlerliyor, mutludur, suda gördüğü yansısından...İlerliyor Dicle kıyısında,Bırakarak ayak izlerini kumda...Tanıdık gelir uzaktan duyduğu ses,Çevirir yüzünü o yana,Bir kazı alanı ortasında,Kazıcılar konuşmada...Bu ses birleşsin uzaktaki görüntüyleBirleşsin haydi Umut’ta!Düşünsün Umut,Çok uzaklarda, bir sınırda,Gördüğü dilenci kızı,Ve o yüzü, kıvır kıvır saçı...Ve birleştir şimdi Umut birleştir,O yüzü, beş yıl önceki o sesi,Birleşti! Mum ışığında dağılırdı o ses çünkü...Çağdaş’tı bu sesin sahibi,Ve dağılıyordu kıvırcık saçlarıEski günlerdeki gibi...
  • 210ŞAFAKÇUBUKÇU211AKŞAMDANKALMAVANGELISŞaşırdılar görünce birbirlerini,Kaşları kalktı karşılıklı,Öfkeden değil, şaşkınlıktır bu...“Hangi rüzgar attı buraya seni Umut!?”“Askerdeyim, son üç günüm burada..Ya sen Çağdaş?En son, uzaklara göndermiştik seni,Okuman için, hoca olman için orada.Şaşırtıcı olan, benim durumum değil,Senin durumun... Hangi rüzgar attı seni buraya?”“Okudum, bitirdim ve döndüm;Daha da okuyabilirdim, kalabilirdim...Ama okudum bir gazetede bir gün Hasankeyf’i,Ve sular altında kalacak oluşu,Buraya, kazı ekibine sürükledi beni...Düşündüm, burada yaşayanları,Binlerce yıl yaşamışlar, düşünsene,Dicle’nin sığlığında yıkanmışlarVe nehir, taşımış onların kimi zaman,Akıntıya sürüklenen cesetlerini...Kazıyoruz, korumaya alıyoruz eserleri,Ve bundan aldığım bir işe yarama düşüncesini,Veremez bana üniversiteler, kitaplar...”“Güzel ama hep burada mı kalacaksın,Şaşırtıyor beni, bu, yaptıkların...Ve öte yandan sevindiriyor;Kendi ayakları üstüne basan,Toplumsal duyarlılıkları olanBir insana dönüşmüşsün yıllar içinde,Ne güzel...Bundan sonra ne yapacaksın?”“Bildiğin gibi bir erkek arkadaşım var,Amerikalı. O da okuyor Amerika’da.Benim seneye ne yapacağım,Biraz da O’na bağlı...İki yıldır görüşemiyoruz pek,Ben burada olduğumdan...Yine de, öyle ya da böyle,Sürüp gidiyor beş yıldır ilişki...Ya peki seninki ne yapıyor?Gidip geliyor musun Çin’e?..”“Ha evet... Peki neler yapıyorsun tam olarak,Neler yaşıyorsun burada?..”“Hep benden sözettik boşver;Yarın da görüşürüz zamanın varsa,Gezdiririm sana Hasankeyf’iVe anlatırım, neler yapıyorum burada...
  • 212ŞAFAKÇUBUKÇU213AKŞAMDANKALMAVANGELISSen bahset şimdi kendinden...”“Okul bitti, herşey bitti, askerlik bitti sayılır,Ülkeden çekip gitme vakti gelmiş sayılır...Basıp gideceğim Hindistan’a,Ve pek gelmem artık bir daha...Süreceğim yaşamı, ölümü,Destanlar, efsaneler diyarında,Yüzleşerek kimi gerçekliklerle,Düşleyerek çoğu zamansa...”“Ne güzel, bilirim, oralarda,Bitimsiz, bitimsiz akanÇağlayanlar vardır...Bilirim yeni bir yaşama başlanırYıkadığında benliğini o suda...Süre dar; katılmam gerekiyorŞimdi başka bir yerdeki kazıya...Yarın görüşelim olur muVe götüreyim seniKalelere, köprülere, mağaralara...”İşte böyle ayrıldı ikisi,Bu güzel raslantıyla şaşkın,Aynı ifadedir yüzlerindeki,Kalmıştır karşılaştıkları ilk saniyeden...Düşer boğumundan kum taneleri,Azalır kumlar üstteki,Sabah olur...“Bak Umut, şu Hasankeyf Köprüsü ki,Artukluların eseri...Malabadi Köprüsü’ne benzer...Türküsü vardır Malabadi Köprüsü’nün,Yoktur ezgisi bu köprünün...”“Olur belki birgün Çağdaş,Belki olur çok yakında...”“Ama yazılmıyor ki türkü bu zamanda,Geride kalmış o günler, kalkınma öncesi çağlarda...”“Destanı olur türküsü olmasa,Destanları kulaktan kulağaSöyleyenler var Hindistan’da...Biliyor musun?..”“Ah evet, uzaklarda,Okurken ben uzaklarda,Bir Hintli’yle kaldım zaten,Pakistanlı, BangladeşliArkadaşlarımız çoktu okulda...Şu gördüğün, Hasankeyf Kalesi,Bizanslılardan kalma, çok eski...”
  • 214ŞAFAKÇUBUKÇU215AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Ne kadar eski Çağdaş?”“Binaltıyüz yıl öncesi...”“Eski sayılmazmış demek ki...Ya düşünsene buralarda,Çiviyazısı kullanılmış yılları...Ya düşünsene Hindistan’da,İlk kutsal kitaplar,Üçbinikiyüz yıl önce yazıldı...“Beşbinyıl öncesi” deniyor, Gılgamış’a da...”“Doğru, ama baraj suları,Şimdide ve şu andadır Umut...O taşkın sulardan bakınca,Bizans da eski sayılır...Hem düşünsene, siyasetçilerin“Hasankeyf o kadar eski değil” diyerek,Sulara gömdüğünü şehri?..“Doğru, Çağdaş, ama hedef ihale oldu mu,Kimse umursamaz zatenBu şehir, ne kadar yeni, ne kadar eski...Bak Amerika, Ninova Sarayı’nıHelikopter pisti olarak kullanmış,Çatlamalar olmuş saray kapısında...Gerçi, kimin umurunda,İnsana değer vermeyen, Irak insanına,Asur kentini mi koruyacaktı...Ya şu Çağdaş? Şu ne kalesi?”“Bilinmiyor ne olduğu o kalenin,Göçük altında kalmış kitabesi...”“Evet, ne acı bu ‘tarih’ dediğimiz,Kocaman kale yapıyorsunVe kayboldu mu kitabesi,Kimse anımsamıyor artık, seni,Kale, kitabesiz, sayılmıyor kale...”“Evet Umut ve yalnızca yazı değil,Taşıyan, geçmişi, geleceğe...Bak örneğin Gılgamış’ı anmak için,Bir kabartma yapılıyor şurada...Bir parka konulacak bu kabartma...Ama daha şimdiden,Başladı protestolar,Kadınlar tarafından...”“Neden Çağdaş?”“Çünkü Gılgamış, dediklerine göre,Maçonun tekiymiş karısını döven...”“Hiç evlenmedi ki Gılgamış!Ve reddetmişti aşk tanrıçasınınEvlenme teklifini...”
  • 216ŞAFAKÇUBUKÇU217AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Peki kadın dövmez miydi?Gerek yok ki bir erkeğinKadın dövmesi için,Evli olması...”“Döverdi ama ilk dönemlerinde...Sorun şurada:Hangi Gılgamış’ı taşıyacağız kabartmalara?Bir dönüşüm öyküsüdür Gılgamış Destanı...Ve günümüz diliyle açıklanacaksa,Bir psikopattan kahraman yaratma öyküsüdürGılgamış Destanı...İlk Gılgamış’ta herşeyi bulursun hemen hemenİnsanlık dışı...Ama son Gılgamış’sa,En üstün değerlerini taşır insanlığın,Bugünkü insanlığın bile...Ölüm üstüne düşünür son GılgamışVe ölen arkadaşı Enkidu içinÖlümsüzlük otunu arar;Gemisiyle insanları Tufan’dan kurtaranUtnapiştim’e bile gider,Diriltmek için arkadaşını...Kısacası, demek ki,Hangi Gılgamış’ın kabartıldığı önemli...”“Şurada ise Umut,İlk robotu yapan Artuklu bilginiEbul-iz El-Cezeri’nin ders verdiği sanılıyor...Düşünsene, eskiden öğrenciler,Yapay zeka öğrenmek içinHasankeyf’e gelirlerdi, El Cezeri’ye...İşte şu da, küçük kale,Oyulmuş şu kayadan, Eyyübilerce,Ve iki aslan kabartması varPencerenin üstünde...”İlerliyordu zaman,Baktı Umut, saatine...Zamanı gelmişti artık,Dönmeliydi birliğine...“Çağdaş’çığım,Şurada oturalım,Söyleceklerim var sana,Daha doğrusu bir armağan sana,Yılbaşı armağanı...
  • 218ŞAFAKÇUBUKÇU219AKŞAMDANKALMAVANGELISAma sakın yanlış anlama olur mu?Sen çizmişsin yolunu,Ben de çizdim yolumu,Evleneceğim yakında...Ama bu durum değiştirmezBu şiirlerin yıllarca önceSana yazıldığı gerçeğini...Bu altı şiirin beşi,O düş gecesindeYa da sonrasındaYazıldı...Utanıyorum açıkçası,Evde okursun onları,İlk zamanki gibi,Bir heyecan kapladı beni...Yani, sakın yanlış anlama,Yalnızca bil,Uzaklarda merak eden seniBiri var.Ve herzaman açıktır sana evi...”“Umut, bilmiyorum ben şimdi,Nereye koyayım elimi...Sen git, sen nereye gidersen,Seninle gelirim ben de,Nereye olursa,Söz! Seninleyim...”“Olur Çağdaş,Gel gidelim uzaklara,Yaşayalım Hint diyarında,Yaşıyormuşuz gibi eski bir çağda...Bak şöyle yazılır senin adınVe şu da benim adım Sanskritçe’de...Ver, yazayım avucuna...Tüh! Okumuş insanlarınKağıt olmaz mı yanında...Bari yazayım şu peçeteye de...Böylece, silinmez elinde...”“Saklayacağım peçeteyi, şiirlerle birlikte...Sen zaman tüneli misin Umut böyle?...”“Çocukluğundan söz ettin bugün Çağdaş,Ve şaşmışsındır çocukluğunla ilgili,Bu kadar ayrıntıyı ner’den anımsıyorum değil mi...Çünkü şiirini yazmıştım çocukluğunun senin,O geceden sonra...Ve şimdi o şiir dolaşıyor aklımda,Ama lütfen şimdi okuma...İçimden okuyayım şimdi ben onu:
  • 220ŞAFAKÇUBUKÇU221AKŞAMDANKALMAVANGELISIslak Eldiven-Sanadır bu şiir, ey minik çocuk-Kesildi elektrik, sen mumları yak!Uzaklardan dedem benim her an gelebilir,Keman çalar, testi kırar sofrada,Reddeder tüm aile, evlatlıktan onu...Dedem benim ne hovarda ne kabadayı...Uzak tut sen o mumu, yanıma yaklaş...Gölgeler “başkası bu” der iken gözlerime,Ben ki şoför mahalinde, bir küçük kız çocuğu,Şarkılar söylerim duraklar boyu...Bir buğulu cam mı idi “Eminem”?..Mumun yanıp sönüşü, yağışı yağmurun,Belki sana dedemi ninemi anlatır,“Kardeşsiniz siz!” diye kandırılan aşıklar,O nikahtan yalan yere caydırılmıştır...Nikah: Bir gün kala rafa kalkmış bir dosya...Babam –söndür o mumu da söndür, mumu da söndür-Metruk bıraktığı fakültelere, bir daha, yemin olsun,dönmedi bir kez daha,Aklında tutmuşluğu bütün o rakamları,Doldurmak için belki, ömründeki boşluğu...“Benim kızım hiçbir zaman, istemedi benden para”...Annem –mum niye yanıyor, niye yanıyor o mum?-Okumuşsa köylük yerlerde, kentli olmak için miydi?Uyarmak içindi belki, evet öyleydi,Önlük ile gece gündüz top oynayan kızını...Bağırmadı annem bana, bağırmadı bir kez olsun...Söndür rüzgardan evvel, rüzgardan evvel...Neler anlatacak kimbilir, hikayeci dedem sana,Çevresinde toplanan tüm o köylüler,Dinliyorlar ağız açık, yok yere değil...Başkaları anlatsın hikayesini onun...Sönmüyorsa sönmesin, mumdur alt tarafı...At sırtında haytanın, berduşun teki,Çubuk tutar kardeşleri, nanay kendisi...İşi gücü anlatmak, aktarmak derdi günü...Anlatırsam, çok kişinin, roman olur yaşamı...Elektrikler geldi, sen şu işe bak...Bugün giden, bir anda yine kesilebilir,Döneriz eski yaşamlar, eski aşklara...Gözlerin ne kadar çok, geçmiş yorgunu...
  • 222ŞAFAKÇUBUKÇU223AKŞAMDANKALMAVANGELISDün koyduğu yerde bulamıyor, insan dünyayı...O da ne? Gözlerinde birkaç damla yaş,“Bakma sen” diyorum, “bakma sen ellerime”,O kadim sahafta, raflar tozluydu,Ne kirli ellerim, -bundandır- doğru...Bu kadar zor sorular sorma... Bilemem...Hayır, geçmişte, gelecekte değil sorun,Yağmurun bütün derdi tek şu anladır,Gerisi ıslak, ıssız, sessiz sokaklar...Bir beden bu kadar çok, elbet ıslanmamıştır...Burnunda yeni açmış, sırılsıklam bir akasya...Gözlerinin gerisi mutlak, sürgündür!Kıvırcık saçlı küçük çocuk da olmasa,Kim yapacak kış kıyamet, kardan adamları...Gitme, bende bırakıp böylesi bir boşluğu...Düşlerimi veriyorum, ellerimi sana...Gitme! Buharlaşmada bir gölet oluyorum.Yitirdiğim o yerdedir benim o ellerini,Birşeyler bırakıyorum içimden sanki,Zor oluyor, -evet öyle- tüm bunları yazması...Yazmalı ki küllerinden bir şehir doğsun...Daha sokul, yanıma gel, şöyle yanıbaşıma gel,Buruk gelmede ise de hikayem sana,Bende ne oyunlar var, bende gülünç öyküler...“Yanlış numara” diyorum, “orası bura’ değil”...Kaş göz arasında nasıl, göğsüme düş doldurdun?..Dönüp dolaştırdık biz, adamakıllı lafı...Sarhoş muyuz, niyedir bu çarpıntı bizdeki?..Niyedir kulağımda, bir kanaryanın sesi?..Bilmezdim titremenin upuzun sürdüğünü...Elimi tut... Çok kişinin roman olur yaşamı...Oysa az kişininki, yaşanır roman gibi...Elini ver, yaşayalım öylece bu romanı...Çok okuduk, yaşamak(,) sırası bize geldi!..Islak durur eldivenin ne zamandan beridir?..“Eldivenin ıslanmıştı o gece Çağdaş,Ve bir yıl sonra,Sen artık çoktan gitmiştin uzaklara,Bir başka kıtaya...Bir yıl sonra yeniden gittim oraya...Ve bir şiir yazdım, aman şimdi okuma...Yankılanıyor o şiir şu an aklımda...
  • 224ŞAFAKÇUBUKÇU225AKŞAMDANKALMAVANGELISFikret Kızılok için Şarkı SözüEskiden de bur’daydı bu beyaz kedi,Ben de bur’daydım,Sen de bur’daydın...Ölümler henüz bize uğramamıştı,Saçlarımız henüz öyle kırlaşmamıştı,Ben de bur’daydım,Sen de bur’daydın...Hükümet kurum kurum kurulmuştu koltuğuna,Yüro’nun paritesi bir o yana bir bu yana,Ben de bur’daydım,Sen de bur’daydın...Çöpler Salı-Cuma toplanıyordu,Moğollar yeniden toplanıyordu,Ben de bur’daydım,Sen de bur’daydın...KİT’ler hafiften özelleşiyordu,Kürtçe eğitim hakkı yasalaşmıyordu,Ben de bur’daydım,Sen de bur’daydın...Fiko Baba Bodrum’da yaşayıp gidiyordu,Paşa ağa Marmaris’te çiziktiriveriyordu,Ben de bur’daydım,Sen de bur’daydın...Şimdi de burada o beyaz kedi,Koynumda sıcaklığı duruyor hala,Ben de bur’dayım,Kedi de bur’da...Sense üşüyorsun bir başka kıtada,Or’da bembeyaz kediler var ammaBu kedi bildiğin kedilerden değil,Hem fanus içinde hem de dışında...Bunu vurguluyor haber bültenleri,Enflasyon cozuttu gittin gideli,Duyuyorsan tavandaki lambayı yak!Hem seni gidi pabucu yarımcak,Kardan adam yapılır mı yağmurda,Gir içeri de biraz oynayak...Eskiden de bur’daydı bu kardan kedi,Yokluğunda için için dışın dışın eridi,Bir ben bur’dayım bir de erimiş kedi...“Seni sıkça gördüm düşlerimde,Geçen yıllarda...Hele dün gece,Hep birlikteydik Çağdaş,Geziyorduk Hasankeyf sokaklarında...Eleleydik kopmamacasına...
  • 226ŞAFAKÇUBUKÇU227AKŞAMDANKALMAVANGELISKaygılanmıştım, en çok o zaman kaygılanmıştım,Merak etmiştim, iyi miydin o başka kıtada...Bir kız görmüştüm Kamboçya sınırında,Oniki onüç gibi olmalı yaşı,Ve sendin neredeyse,Gözleri, dudakları, kıvır kıvırlık ölçüsü saçlarının-Evet, bir ölçüsü olduğunu düşündüm bunun da,Seni düşündükçe geçmiş yıllarda,Türleri var kıvırcık saçların da,Bir kere, yarıçapları farklı,Ve kıvırcık sayısı her yanda...Evet, herşeyiyle sınırdaki o kız,Aynıydı seninle...Ve en çok o zaman kaygılandım,Meraklandım, üşüyor muydun,Uyamaya mı çalışıyordun o anda?..”“Ah Umut ah, gitmen mi gerekiyor şimdi?”“Evet Çağdaş, iki gün sonra,Bitiyor askerlik,Ve yarın,Çıkamayacağım...Uzun uzun konuşuruz bitince...”Ve sarıldılar buzlu yollarda,Göz gözü görmez sisler arasındaVe anlaşılmadı,Öyle karışmıştı varlıkları birbirine,Hangisi Çağdaş, hangisi Umut...Bir saat sonra,Vardığında Umut kışlaya,Aradı Çağdaş’ı:“Çağdaş, şiirleri okudun mu?”“Şöyle göz gezdirdim...”Yalandı... Bakmış ve ağlamıştı...Şöyle söyleyecekti daha sonra, Umut’a:“Daire çiziyorum durmadan,Siyah, buza çalan karlaraBasa basa...Düşmemeye mi çalışıyorum? Yo...Aklım, çantamdaki dosyada,Dosyaya iliştirdiğim peçetede...Dönüp duruyorum sokakta...Kestiremeyerek nereye gideceğimi,Sabrım yok bir yere varmaya,İleri ya da geri gitmeye;Aklım, dosyada...
  • 228ŞAFAKÇUBUKÇU229AKŞAMDANKALMAVANGELISKafam karışık,Tükenmiş, hazır cevaplarım, sanki bir anda.Geçmek bilmiyor zaman,Sanki inadınaTanıdık üstüne tanıdık çıkıyor karşıma...Gizli gizli çıkarıyorum dosyayı,Arada bir, masada yalnız kaldığımda.““Proje dosyası” derim” diyorum “yakalanırsam”.Ama yetiyor bana bir sayfa okumak bile...Kimse farkında değil artık,O şiirevinde oturan,Eldivenleri, elleri ıslak kızla konuştuklarının.Ben or’dayım oysa şimdi,Oturuyorum mum ışığında.Az biraz seçilebilen, gülümseyen bir yüz varkarşımda...Buğulanmış gözlükler...Karanlık basmış,Hiç kimse görmüyor seni,Yalnız ben...Yıllar geçmiş şimdi,Arıyorsun,“Tam okuyamadım henüz” diyorum,Çoktan okudum aslında,Gizli gizliSenden, kendimden,Herkesden gizli...Üşüyor ellerim, bunları düşünürken,Ellerim hep üşüyor benim belki deBilmiyorum ki...Sıcacıkmış oysa avucunun içinde,Öyle yazıyor, öyle anımsıyorum.Dönüyorum tekrar tekrar o geceyeNasıl da yer etmiş belleğimde...Haberim yok. Oysa?.. Ne oldu sonra?Yok sonrası, anılarım arasında...Rüya gibi birşey, rüya gibi,İkimizin aynı anda gördüğü bir rüya,Bir yapboz bu, masallardan...Yürüyorum tekrar tekrar okurkenO yolu seninle, karlı yollardan,Belli değil, kim arkada, kim önde...Üşüyor ellerim, gözlerim ıslak...”Yeniden aradı Umut, Çağdaş’ı,“Çağdaş, ben çok düşündümVe düşünmekten seniHiç uyuyamıyorum bu aralar...Çok düşündüm ve itiraf ettim kendime,Senden çok etkilendiğimi...Sohbetimiz güzeldiVe böyle bir eş isterim ben de...Keyif almak isterim konuşmaktan eşimle...Karar verdim, vazgeçiyorum evliliğimden...Yalnız sana veriyorum ömrümü...
  • 230ŞAFAKÇUBUKÇU231AKŞAMDANKALMAVANGELISŞirindin eskiden de, zekiydin,Çok okurdun,Ama hırslıydın ve ailenden konuşmadığınzamanlarda,Gelecekte yapacaklarını anlatırdın...Ama şimdi bakıyorum ki yeni Çağdaş,Toplumsal duyarlılıklarla dolu,Bırakıp yurtdışını gelebiliyor buraya,Ve korkmuyor kendi ayakları üstündeDurmakta, tek başına yaşamakta burada...Gel gidelim Hindistan’aVe yunalım benliğimizi Ganj’ın suyunda...”“Ah Umut ah,Şiirler çok güzel!Uzun uzun ağladım!Hele bir çık oradan,Hele bir çık canım...Ah Umut ah...”“Çağdaş’ım, ben yarın,Asıl birliğime döneceğim,İlişki kesmek için...Yolcu etmeye gel beni,Sivil gideceğim...”“Olur Umut’um gelirim,Gelmedim mi, sen ne zaman çağırdıysan...Ah Umut ah!..”Ve düşlüyor tüm gece boyunca Umut, Çağdaş’ı,Ve tek damla uyku yok gözlerinde...Çağdaş’a sarılacak yarınVe belki,Evlenme de teklif edecek...İşte bekliyor otobüsVe bekliyor Umut, kapıda...Ve evet, Çağdaş da geldi sonunda...Elini tutacak Umut, Çağdaş’ınAma duraksıyor Çağdaş’sa...“Umut, biliyorsun,Erkek arkadaşım var benim,Beş yıllık, altı yıllık bir ilişki,Ve görünen o ki, değişen yok:Evleneceğim ben bu yaz...Yitirmekten korkuyorum seni,Tartışmasızdır bende değerin.Ama Umut, karar verdik biz,Evleneceğim ben bu yaz...”
  • 232ŞAFAKÇUBUKÇU233AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Korktuğum da buydu Çağdaş,Ben vazgeçtim senin içinKendi evliliğimden;Ama bilmiyorum bunu sendenİstemeli miyim?..Böyle piyangodan çıkıpBöyle zaman tünelinden,Mahvetmek istemezdim ömrünü...”“Hayır Umut, mahvetmiyorsun,Tersine, güzelleştiriyorsun...”“Ben sunamam ki sana bir Brahman yaşamı,Amerikalı da değilim...Değilim Beyaz Türk de, Beyaz Kürt de...Daha mutlu edemem ki ben seni...Son iki gün bu. Acele etmeyelim,Bu konuda düşünelim...Ve ilişki kestiğimde yarın,Geleceğim yeniden Hasankeyf’e,Geleceğim görmek için yeniden seni...Daha mutlu edemem ama ben seni,Bunları söylemiştim çok önce,Bir şiirde:HubliHayır sevgilim hayır, Peter değilim,Başka iklimlerde atmada kalbim...Örneğin, Malezya’daydı, dün zihnim...Göğsümdeymiş gibi görünse de kalbim,Hayır sevgilim hayır, buraya ait değilim...Tibet sırtlarında pirinç tarlaları...Ne renk olur bilir misin Sudan’da çiçekler?..Etyopyalılar da bilir düş görmesini...Hayır sevgilim hayır, Peter değilim,Başkasına pervane ol, başkasına tap,Düşlerim denlidir varolmaklığım benim...Ötesinde neler var Yengeç Dönencesi’nin?Angola kıyısında hangi balık bolcadır?‘Ölmüştür ruhun’ derim, bunları kitaplardanöğrenmedeysen...Urumçi’de bırakmak tek ciğerini,İlkini Hazar’a sunduktan sonra...Budur bana en sevindirici prim...Hayır sevgilim hayır, Peter değilim,Pikniklerle avunduracak seni, Karayipler’le...Pazarlarım her günümle aynı olsun isterim,Cebimde bol bol çakıl, ‘Peter değilim’ dedim ya...
  • 234ŞAFAKÇUBUKÇU235AKŞAMDANKALMAVANGELISYitip gitmiştim bir defasında Umman Denizi’nde,Yorgun bir yunusa eşlik ederken,Nefesim kesilir mi, bilememiştim...Beyaz sokaklara düşer yolum Güney Afrika’da, tüm busiyahlığımla,Elmas yutarım Zambiya’da, kimse anlamaz,Bilir herkes, Rodezya’da çok kurşun yemişimdir...Hayır sevgilim hayır, Peter değilim,Kredi kartları, tüm bonolar, taksitli taksitsiz satışlar...Bir kez tutundun mu bana, tümden uzaklaşırlar...‘Peter değilim!’ diyorum sana ‘Peter değilim!’En fazla Hint ismi, Hubli’dir adım benim...Kalkıyor otobüs,Hoşçakal Çağdaş...”Ve her gittiği yerden arar Umut,Arar Umut, Çağdaş’ı...Yatar yatağa koğuşta,Son gecesinde...Bir yol düşünür, bir ışık...Karanlıktır tüm evren...Ve böyle düşer aklınaHubli ile Cana...Böyle düşer aklınaOpera librettosu...Düşündüklerini gece boyunca,Bir deftere döker sabaha...Ve alıp imzaları,Kesip ilişkisini,Hasankeyf’te alır soluğu,Görmek için elbetteÇağdaş’ı...Sivildir artıkVe paylaşacaktırHubli ve Cana’yı kurgulamanınHeyecanını...“İşte böyle bir destan düşündüm Çağdaş,Ölümsüzleşecek, öykümüz bizim,Gılgamış’ın öyküsü gibi...Kabartmasını yapacaklar yüzyıllar sonra,Yaşadıklarımızın bizim...Bak, şunlar gelecekCana’yla Hubli’nin başına...Sonunda kavuşurlar mı?Bilmiyorum...Ve “anlatılan,Senin hikayendir”, senin hikayen...Sen de at şu ömründeki son hırs kalıntısını,Geçmişteki Çağdaş’ın kararıydı bu ilişki,Şimdi bambaşka bir Çağdaş var karşımda...Vazgeç düğünden dernekten...”
  • 236ŞAFAKÇUBUKÇU237AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Yeter Umut, ağlatacaksın beni,Söz verdim ben O’na!”“Bana da söz verdin Çağdaş,Şiirleri aldıktan hemen sonra,“Sen nere gidersenOraya gelirim” demiştin...Taze bir söz,Daha çok geçerlidirBayat bir sözden...Ama istemem yine de istemem,Böyle ömrünü mahvetmeyi,Ve sunamam, gerçekten de sunamam,Sana, bir Brahman’ın ömrünü...”“Bilmiyorum, Umut, bilmiyorum.Artık gitmeliyim,Toplantı var...”Binsin artık Umut otobüse,Uzaklaşsın Hasankeyf’ten...Ne yapabilir ki başka...Başka bir seçenek yok ki yaşamda...Kalırsın, gidersin ya da...Haydi Umut, yaz bunun da şiirini,Yazmadan duramayacaksın belli...Yaz sen, otobüste de olsan, karanlık otobüste,Tutamazsın kendini, duramazsın belli...Tanrıça’yla Bir Karşılaşmaİlk gösterimi o masada yapıldı,Cana’yla Hubli ’nin öyküsünün.Siste ve buzda kalmıştı aşksa,Sis dağılmıştı çoktan oysa,Ve buzlar eriyordu.Ve karşımda, kıvırcık salata yaptığımız ömrümüzü,Bir masada noktalamaya karar vermiş bir tanrıça…Tanrıçadır, gücü, etkisi fazla, üstümde.Kimi zaman Medusa, Gorgon kimi zamansa…Yani sanki ikizi vardır O’nun,Sis dağılmış, ikizi gelmiş, oturmuş sanki karşıma…Sigara gibiyim ben de dudaklarında,İki dudağının arasında ömrüm,Duman kalıyor benden geriye bir de kül,Sen çektikçe içine beni…Ve hepsi bu kadar…Düşlerime dolandı kıvır kıvır saçların,Oradan her yerime, her yerime,Şimdi vuruyorsun yargıç gibi,Önümüzdeki masaya…Peki kim kurtaracak beni kim, kimKıvır kıvır örtüşünden gecelerimi senin?..
  • 238ŞAFAKÇUBUKÇU239AKŞAMDANKALMAVANGELISSöyle, yaşamanın ne anlamı var,Çocuklarının babası olamayacaksam eğer,Ben temizlerdim altlarını,Ben hazırlardım biberonlarını…Ben ancak yarım yarım sevebilirim,Başkasından olacaksa çocukların…Sen söyle ikiz ikiz doğuralım,Sen söyle ikiz ikiz doyuralım,Kurtarmaz bunca ayrı yılı tek çocuk…İçimi yakıyor tek başıma içtiğim bu çay,Bir çay içip öyle gitseydin bari,Garson bey, sen bana kolonya ver,Kaldırmaz kalbim bu kadarını.Beyaz Türkler basıyor beni hafakanlar gibi,Beyaz Kürtler, Beyaz Amerikalılar.Ertele, ertele ne yapacaksan yazın,Sonraki yaza, ondan sonrakiYaza ertele.Bir yanın “olmaz” derken hele,“Olmaz” derken yazı zindan etmeye,İşte bu karşındaki kardan adama…Şimdi anladın mı şimdi şimdiMihriban Türküsü’nün anlamını…Arttırma yazın, lütfen arttırma,“Projelendirilmiş acılarımı”…Bardakta dudak izi kaldı,Ve tek tek topladım dökülmüş saçlarını,Ve garsona bardağı daHesaba eklemesini söyledim.Tutsakken, zincirliyken sevdim seni,“Özgür olsan sevmezdin” dediler,Şimdi özgürüm ve daha da yakınsın,Uzaklaştıkça daha da yakınsın…Söz vermiştin, “sen nere gidersen,Bana söyle gelirim” demiştin,Sözünü tut, sis ve buz olsa da tanıklar,Artık var olmasa da tanıklar…Ne zaman geliyorsun yanıma?Ne zaman kavuşur ellerimiz,Kimi zaman üşüyen, kimi zaman sıcacık ellerimiz…Ve indiğinde otobüsten sabah,Uzun uzun konuştu telefonda, Çağdaş’la:“Değiştirdim ben kararımı,İnsan, sağlıklı karar veremiyor,Böyle zamanlarda...Hayır, mahvetmem ben senin ömrünü,Güzelleştiririm tersine...Sana şiirler yazarım,Kolyeler yaparım deniz kabuklarından,Yazılar yazarım ellerine...
  • 240ŞAFAKÇUBUKÇU241AKŞAMDANKALMAVANGELISBen daha iyi bakarım çocuklara,Daha iyi bilirim sevmeyi, okşamayı...Sana bir gezgin yaşamıdır önerdiğim,Gel, haydi çekip gidelim...İlla evleneceksen bu yaz,Evlenme yanlış kişiyle,Evlen benimle!..”Boşa gitti Umut’un heyecanı,Çünkü yanıt hep kararsızlıktı...Boşaltmak için içindekileri bu durumda,Şiir yazmaktan başka yol yoktu...Kararsızlığın K, A, R’si…Sınırlarda dilenirler, dilenirler,Kararsız insanların ruhları, allak bullak.Hangi ülke yurttaşıdırlar?Değillerdir.Sınırların pasaportları vardır onlarda yalnızca.Atomaltı parçacık gibilerdir anlaşılmaz konumlarıyla,Nerededirler bilinmez ama nedir; hepsi sınırda,sınırda…‘Sınırda kişilik sendromu’ bile denmiş onları anlatmakiçin,Sınırlı sayıdadır yine de varlıkları…Sınır… İşte onları çeker bu sulak ülke!Sınır… İşte çeker onları devriye araçları, tel örgüler…Uğraşmayın boşunadır onları ülkeye çağırmak,Sınırda dilenmekten öylesine mutlulardır…Bir kedi gibi hem fanus içinde hem de dışındaolmaktır yaşamaktan anladıkları,Bir yarasa gibi hem memeli hem kuş olmaktanmemnun,Ama işte hoşnut olmaz bundan, doğanın dayattıkları,Çürütürler tutundukları, tutunacakları son dalı da,kararsız varlıklarıyla…
  • 242ŞAFAKÇUBUKÇU243AKŞAMDANKALMAVANGELISHele bir de aşk kaçakçısı olanları vardır,“O ülke de bu ülke de benim” diyenler vardır,Kararsızlık zor, kararsızlığı gelecek bellemek zor,Kararsızlardan kararlılık dilemek belki daha zor…Karargahları da yoktur böylelerinin,Bir dışar’da bir içer’de alırlar kararlarını,“Son kararın” diye soranlara,Ya zorlanırlar yanıt vermekte,Ya da “ne ilk ne son” derler.Orta karar bir kahve bile isteyemezler,Göz kararı onlar için geçersiz,Kahveleri hep soğuk içerler bundan,Ya da hiç içemezler, bilmeksizin, bir karar olduğunu,içmemenin de…Ama şimdi anlıyorum onları,Çözümsüzlüğü çözüm sayanlar gibi onlar da,Karar vermişler kararsızlığa,Kararsız değiller sonuçta, kararsızlıkta…Yine de salınır, salınır ruhları,Sınır boylarında dilenir, dilenir,“Elini tutayım, çekeyim” dersiniz,Görüntü bir anda kaybolur.Kararsız kaldılar bu şiiri okuyup okumamakta,Karar vermeyle karar almanın aynı şey olduğunudüşündürüyor bu durum,Ah kararsızlar sizin yüzünüzden,Her gün her gün kahrolmamı geçtim,Sizin yüzünüzden değil mi sınırda kişilikler,Sizin yüzünden demokrasi,Bir görünen bir kaybolan demokrasi –vay, demek kibu da bir fanus kedisi-Temsil edemiyor çoğunluğu…Benim yaptığım da iş, size soruyorum,Hayatımı nasıl kuracağımı,Girdapsınız girdapta olduğunuz denli,Sınırda dolaşır oldum ben de sizinle,Çekiyorum içeriye, elimi tutanı…Bir karar dileniyorum her saniye,Kendinde olmayanı dilenmeli insan…Ve koptular onlar tümüyle,Kızdı Umut, “sen bütün bunları,Haketmiyorsun” diye...Ve kapanıp evine,Konuşmayarak kimseyle pek fazla,Okudu, okudu ve yazdı, yazdı...“Tamam, çekil aradan Göksel Anlatıcı,Benim bu öykünün anlatıcısı!”
  • 244ŞAFAKÇUBUKÇU245AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Sen de kimsin?Anlatıcısı kim olabilir bu öykünün,Göksel Anlatıcı dururken...”“Heyt! Park yapılmaz bu operaya!Yassak hemşerim!Seni yazan da benim,Şimdi operete çevirmeden operayı,Çek git!Anlatılacak birşey de kalmadı zaten...Üstelik,Bir Göksel Anlatıcı olacaksa bu operada,Olamaz Göksel Anlatıcı, benden başkası...”“Hayır benim”“Hayır benim”Öyle kavgaya tutuştu ki bu ikisi,Bilmiyoruz artık, Göksel Anlatıcı hangisi...Ama yazarın “bu kadar uzun yazmayaHiç mi hiç değmezdi...Yaşamın küçücük bir anısı,Evreninse böcek boyutunda bir parçası.Hele hele Çağdaş için,Değmezdi, değmezdi hiç...”Demeden önce, düşündüklerini bilmekteyiz:“Ya, hani, Çağdaş, Hasankeyf mağaralarındaBulacaktı Hubli’nin Cana’yı dışsallaştırdığıO heykelleri, duvar resimlerini?.. Neyse...”“Umut, operaya gittikten sonra,Sahnelenecek mi bu opera?Sahnelensin ama şöyle olsun önce,Umut, bitirirken librettoyu,Çalsın metni bir kapkaççı...Umut, büyük üzüntü içinde,Basıp gitsin Hindistan’a...Yıllar, yıllar, yıllar sonra,Çağdaş, Peter ve iki çocuğuyla,Bir operaya gitsin...Ve işte, bu opera, o opera...“Anlatılan,Senin hikayendir Cana...”Ve Hasankeyf, yıllar sonra,Sular altında kalsın tümüyle,Yokolsun o günlerden kalan son hatıra...”“Nasıl bitsin? Nasıl bitsin?”
  • 246ŞAFAKÇUBUKÇU247AKŞAMDANKALMAVANGELIS“Bitsin bu öykü de, ay tutulmasıyla,3 Mart 2007...15 Haziran 2011’de bir daha, tutulana dek...Bitsin,Çünkü kutsaldır döngüleri ayın,Döngüsüyle aynı olduğundan kadının...”“Nasıl yani? Nasıl yani? Nasıl bitsin?”“Neden bitsin ki...”İ Y I D I L E K L E RBu libretto, kısa bir sürede, oldukça yoğun birçalışmanın ürünü oldu. Benim için oldukçayorucuydu. Cana ve Hubli’yi ilk anlattığım kişiolup heyecanımı paylaşan içimdeki tanrıçaya;aynı heyecanı paylaşıp önemli önerilerde bulunankuzenim Barbaros Ulutaş’a; bu yorucu yazmasürecinde, önerileriyle ve düşünsel destekleriylebu süreci kolaylaştıran Mehmet Harma, DüzgünUğur ve Aşkın Ermiş’e; kitap desteğiyle önemli yolkatetmemi sağlayan Gökhan Ayyüce’ye; librettodaBilge Ulu olarak görülen Murat Ulubay’a; kitapdesteği sağlayan ve heyecanlı anlatımlarımı uzunuzun dinleyen Mahir Akgün’e; bana izlettiği filmle,Buddha’ya odaklanmamı sağlayan Burak Erdeniz’e;ilk bölümler üstüne destekleyici yorumuyla, bulibrettonun yazmaya değer olduğuna beni iknaeden Gökhan Canıtez’e; Hint inanışları üstünesohbetlerimiz için H.E.Çıtak’a; kaynak önerisi içinCemil Gülüm’e ve Tolga Özhan’a; destekleyiciyorumları için, Ali Rıza Arıcan, Erkan Akaltun,Aydın Çubukçu, Nida Öz, Derya Önder, TuncerUçarol, Altay Atlı, Yılmaz Mete, Kadir Yiğit Us veMurat Kgirgin’e iyi dileklerimi iletmek isterim. İyi kivarsınız, siz olmasanız bu libretto bitmezdi!
  • 248ŞAFAKÇUBUKÇU249AKŞAMDANKALMAVANGELISCANA VE HUBLI PURANA OPERA LIBRETTOSUIÇIN YARARLANILAN KAYNAKLARBottero, Jean (2006). Kültürümüzün şafağı Babil (çev. Ali Berktay).Yapı Kredi Yayınları: İstanbul.Bottero, Jean ve Steve, Marie-Joseph. (2004). Evvel zaman içindeMezopotamya (çev. Anita Tatlıer). Yapı Kredi Yayınları: İstanbul.Boyce, Mary (2006). Zoroastrians: Their religious beliefs andpractices. Londra ve New York: Routledge.Burt, E.A. (der.) (1955). The teachings of the compassionateBuddha. New York: The New American Library.Davies, Douglas J. (2005). A brief history of death. MA: BlackwellPublishing.Eliade, Mircae (2004). Mistik Hint erotizmi (çev. Renan Akman).İstanbul: Kabalcı Yayınevi.Eliade, Mircae (2002). Asya simyası (Çin ve Hint simyası): Simyasöylencesi (çev. Lale Arslan). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.Eliade, Mircae (2002). Babil kozmolojisi ve simyası (çev. MehmetEmin Özcan). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.Ghose, Aruna (der.) (2002). India. Londra: DK Publishing, Inc.Honzak, Müllerova ve Zakova. (1997). Vietnam efsaneleri: Vietnamsöylenceleri (çev. Esra Bilal). İstanbul: Okyanus.Kaya, Korhan (2001). Hint-Türk-Avrupa masalları. Ankara: İmgeKitabevi.Kaya, Korhan (1998). Hintlilerde tanrı. İstanbul: Kaynak Yayınları.Kaya, Korhan (1997). Hint mitolojisi sözlüğü. Ankara: İmgeKitabevi.Knott, Kim (2000). Hinduizmin ABC’si (çev. Medet Yolal). İstanbul:Kabalcı Yayınevi.Kramer, S. N. (1998). Tarih Sümer’de başlar (çev. Muazzez İlmiyeÇığ). Ankara: Türk Tarih Kurumu.Mascetti, Manuella Dunn (2000). İçimizdeki tanrıça: Kadınlığınmitolojisi (çev. Belkıs Çorakçı). İstanbul: Doğan Kitap.Mehr, Fahrang (2003). The Zoroastrian tradition: An introductionto the Ancient Wisdom of Zarathushtra. Costa Mesa, California:Mazda Publishers, Inc.O’Flaherty, Wendy Doniger (1996). Hindu mitolojisi (çev. KudretEmiroğlu). Ankara: İmge.Valmiki (2002). Ramayana (çev. Asuman Belen Özcan ve HaticeDerya Can). Ankara: Dost Kitabevi.Winternitz, M. (2002). Hint destanları: Ramayana, Mahabharata,Harivamşa (çev. Korhan Kaya). Ankara: İmge Kitabevi.Yazarsız (1995). Bagavad gita: Kutlu ezgi (çev. Sevda Çalışkan).Ankara: İmge Yayınevi.Yazarsız (1997). Upanişadlar: Tanrının soluğu (çev. Mehmet AliŞahin). İstanbul: Dergah Yayınları.