Your SlideShare is downloading. ×
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Mersin Polifonik Dergi -  4
Upcoming SlideShare
Loading in...5
×

Thanks for flagging this SlideShare!

Oops! An error has occurred.

×
Saving this for later? Get the SlideShare app to save on your phone or tablet. Read anywhere, anytime – even offline.
Text the download link to your phone
Standard text messaging rates apply

Mersin Polifonik Dergi - 4

1,763

Published on

0 Comments
0 Likes
Statistics
Notes
  • Be the first to comment

  • Be the first to like this

No Downloads
Views
Total Views
1,763
On Slideshare
0
From Embeds
0
Number of Embeds
0
Actions
Shares
0
Downloads
4
Comments
0
Likes
0
Embeds 0
No embeds

Report content
Flagged as inappropriate Flag as inappropriate
Flag as inappropriate

Select your reason for flagging this presentation as inappropriate.

Cancel
No notes for slide

Transcript

  • 1. 1
  • 2. 2 İçindekiler: Sevmeyi Yaşamak Mustafa ÖRÜNK 4 Sevgili Dostlarım Selma YAĞCI 5-6 Sesimizi Nasıl Çalıştırmalıyız? Maggie Teyte - Çeviren: Mithat FENMEN 7-8-9 Cumhuriyet Öncesi Çok Sesli Müziğin Tarihine Kısa Bir Bakış Evin İLYASOĞLU 10-11 Bir Düş İnci BAYKARA 12 Unutmazlar Unutmazlar Meriç ALKAN 13-14 Koro Müziğinde Başarı Elde Etmenin Yolları Elif ÖRÜNK 15-16 Şiir - Dağlara Sor Faik GÜÇLÜ 17 Şiir-Koro Durmuş ARABACI 18 Etkinliklerimiz Ayfer AKÇA 19-20-21 Mersin Polifonik Korolar Derneği Olağan Genel Kurulu 22 Güpgüzel Çocuklarla Suna TANALTAY 23-24 Adı Bizde Saklı Vahap KOKULU 25-26-27 Önce Biz Doğan AKÇA 28-29 Şiir - Çılgınlık Bu Erdoğan TANALTAY 30 Bir Enstrüman Çalabilmek Yalçın ÇETİNKAYA 31 Gitar Nereye koşuyor? Ahmet KANNECİ 32 Devlet Müzik Kurumlarındaki Çarpık Yapılanma Üzerine Özet Bir “Giriş” Yazısı Ahmet SAY 33-34-35 Türk-Yunan Dostluğuna Bir Katkı Da Gazi Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Dr. Aydın İLİK 36 Haberler 37
  • 3. 3 ATATÜRK'ÜN KÜLTÜR P0LİTİKASI VE MÜZİK “Amacımız, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlamı, içeriği ve biçimiyle uygar bir toplum durumuna getirmektir. Başarı için en gerçek kılavuz bilimdir, tekniktir. Bilim ve teknik için sınır ve koşul yoktur. Bilim ve teknik nerede ise oradan alınmalı ve her yurttaşın kafasına sokulmalıdır. Dünyanın her türlü biliminden, buluşlarından, ilerlemelerinden yararlanılmalı; fakat asıl temel, ulusun kendi içinden çıkarılmalıdır. Kültür etkinlikleri, yeni ve modern esaslara göre örgütlenip yürütülmelidir. Sanat, birey ve toplum olarak insanca yaşamanın vazgeçilmez öğeleridir. Türkiye Cumhuriyetinin temeli “kültür”dür. Kültür, oluştuğu, yapıldığı, geliştiği yerin özelliklerine bağlıdır. Bu yer, ulusun öz yapısıdır. Türk halkının gelişmesi demek, en başta kendi kültürünün gelişmesi demektir. Güzel sanatlarda başarı, bütün inkılapların başarılı olduğunun da kesin kanıtıdır. Sanatsız kalan bir ulusun hayat damarlarından biri kopmuş demektir. Bir ulus sanata önem vermedikçe büyük bir felakete mahkumdur. Bunun içindir ki Türk ulusunun sanata olan sevgisi sürekli olarak her türlü araç ve önlemlerle geliştirilmelidir. Sanatlar içinde en çabuk, en önde götürülmesi gereken müziktir. Çünkü, bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, müzikte değişikliği, alabilmesi, kavrayabilmesidir.” M. K. Atatürk Türkiye'de çoksesli müzik, Atatürk'ün yukarıdaki görüş ve ilkeleri doğrultusunda, özgür düşünce temelindeki yaratıcılık ortamına ilerlemiştir. Buna "Türk Müzik İnkılabı" diyoruz...
  • 4. 4 Sevmeyi Yaşamak Mustafa ÖRÜNK Editör "Bir gün sormuşlar alp erenlerden birine; - Sevginin sadece sözünü edenlerle onu yaşayanlar arasında ne fark vardır? - Bakın göstereyim, demiş o yiğit adam. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar sofranın çevresine. Derken tabaklar içinde sıcak yemekler konulmuş ortaya ve ardından iki kulaç uzunluğunda kaşıklar sunulmuş kendilerine. O yiğit; - Şimdi, demiş, kaşıkları sapından tutup yemeye başlayabilirsiniz. Sofradakiler şaşırmışlar ve ne kadar gayret etmişlerse de bir lokma bile yemek koyamamışlar ağızlarına. Kaşıklar uzun geliyormuş. Aç kalkmışlar sofradan. - Şimdi, demiş o yiğit, sevgiyi gerçeğiyle tanıyanları çağıralım sofraya. Yüzleri aydınlık, göz- leri sevgiyle gülümseyen insanlar gelip oturmuşlar sofraya. Kaşıkları ellerine almışlar ve "Buyurun" denilince kaşıklarını uzatmışlar yemeklere ilkin, sonra da karşılarında oturanların ağızlarına." Eski bir menkıbe bize sevgiyi anlatıyor. Sevmenin vermek olduğunu, fedakârlık olduğunu. İyiliği, gülümsemeyi, yardımlaşmayı. Sevilmeden sevebilme fedakarlığını. Sevilmeden sevmesini bilmek, büyüklük bu olsa gerek. Bizi sevmeyenleri de sevmek; ama bunu miskin itaatkârlıkla değil, gönül yüceliğiyle yapmak. Kutsallarımıza saldırmadıkça herkesi sevmek, eşit bilmek; onlara karşı fedakâr olmak. Yaratıkları sevmek, yaratılanı sevmek... Yaratılanı Yaratan'dan ötürü sevmek. Gerçek sevgiye ulaşmanın yolu bu olsa gerek. Selam ve sevgi ile.
  • 5. 5 Sevgili Dostlarım, Selma YAĞCI Günler geçti, aylar geçti. Uzun bir yazı geride bıraktık gene, hüznüyle, sevinciyle... Koskoca dağlar gibi dostlar yitirdik, yüreğimizde eksikliğini hep hissedeceğimiz. Güzellikler de yaşadık, dünyaya yeni gelen miniklerle. Anlatacak o kadar çok şey var ki... Her seferinde size mektup yazıyormuşum gibi geliyor. İçimden gelen her şeyi söylemek istiyorum. Eskiden ne güzel mektuplaşırdık. Ayrı bir tadı vardı mektupların. Şimdi cebimizde telefonlarımız, neredeyse boynu- muza asıp dolaşacağız. Pek çok kolaylık getirse de bize nice güzellikleri alıp götürüyor yaşamımızdan. Kısacık bir tatil yapabildim bu yıl. Bolca buharlaşarak Mersin'imizde geçti bu yaz ve yeni bir çalışma yılını başlattık bile. Bu yaz yaptığımız en güzel işlerden biri "Dernek Merkezimiz". Sevgili Ali Özveren'in destekleri ile Toros Lisesi Vakfı'ndan edindiğimiz merkezimiz yoğun çalışmalarımız neticesinde açılmak üzere. Şipşirin bir yer oldu. Eğitim amaçlı kullanılacak olan dernek merkezimiz zaman zaman dernek üyelerimizin bir araya gelmesini de sağlayacak hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum. Bu sene 15 Eylül'de başladık çalışmalarımıza. Bu güne kadar yaptıklarımızı kısaca anlatıvereyim size. Velilerin yoğun isteği ile "Çocuk Korosu"nu kurduk. Minikler korosu altmışı bulan minik koristlerle bu yıl da çalışmalarına devam ediyor. İkisinin de şefi Ayşe Fahlioğulları öğretmen. Gençlik Koromuzu yeniden yapılandırmak gerekti. Sanırım gençlik korolarının kaderi bu... Yetiştiriyor ve daha üst okullara gönderiyorsunuz. Yerlerine yeni gençler alıp eğitime sil baştan başlıyorsunuz. Ama yapılan çalışmanın yararına öylesine inanmış bir Engin Aktuğ Şefimiz var ki; hiçbir şey onu yıldırmıyor. Yetişkinler Koromuz çalışmalarını aralıksız sürdürüyor. Aramıza katılan genç öğretmenlerle yaş ortalamamız biraz düştü, ne güzel... Bu sene basların sağlam bir yandaşı var. Senelerce TRT Çok Sesli Korosu'nda hizmet vermiş Seyfi Ünal arkadaşımıza desteği için teşekkürler. Şefimiz Alexei Vinogradski'ye de yeni çalışma yılı için "kolay gelsin" diyoruz!.. Size verilecek bir güzel haberim daha var. Sayın Valimiz Şenol Engin'in güçlü desteği ile Yusuf Bayık İlköğretim Okulu'nda bir zamanlar sokakta çalışmış çocukların çoğunlukta olduğu "Umut Işığı" Koromuzu da kurduk. Henüz pek yeni. Şefleri arkadaşımız Şehnaz Kurt öğretmen çalışmalarını sevecenlikle yürütüyor. Minikler ve Çocukların velileri kendileri için de bir koro kurmamızı istiyorlar. Ayrıca öğretmenlerden, yani nota bilenlerden oluşacak bir Oda Korosu Çalışmaları da sürüyor. Cumhuriyetimizin 77. kuruluş yıldönümü şehrimizde de büyük bir coşku ile kutlandı. Derneğimiz bu kutlamalarda mutlulukla yerini aldı. Gençlik koromuz Yenişehir Fuar alanında ve Cumhuriyet Meydanı'nda, Yetişkinler Koromuz Cumhuriyet Balosu'nda konserler verdiler. On Kasım Atatürk'ü anma etkinliklerinde üzerimize düşen görevleri onurla yerine getirdik.
  • 6. 6 Şimdi sırada Derneğimize katkı sağlamak amacı ile yaptığımız "Ramazan Eğlenceleri" var. Kantolar, eski tangolardan günümüze potpuriler, ve operetlerden seçmeler var bu programımızda. Yani bir tür Direklerarası. Ramazan ayı içinde yer alacak bu etkinliğimize tüm dostlarımızı bek- liyoruz. Üzülerek itiraf ediyorum ki çok seslilik için yaptığımız bütün bu çalışmalarda Valimizin desteği dışında maddi destekte bulunan başka hiçbir kuruluş yok. Oysa çocuklarımızın ve gençlerimizin kişiliklerinin olumlu yönde gelişmesi ve eğitimdeki basanlarının artmasında çalışmalarımızın çok gerekli ve yararlı olduğuna inanıyorum. Zaman içinde yeni destekler olmasını bekliyor ve diliyoruz. Ancak o zaman daha hızlı ve daha çok üretebileceğiz. Siz de biliyorsunuz; her şey çağdaş, ileri ve mutlu bir Türkiye için... Hep birlikte çok seslilikte buluşacağımız, birlikte şarkı söyleyeceğimiz günlerin ümidiyle. Sevgiyle, mutlulukla…
  • 7. 7 SESİMİZİ NASIL ÇALIŞTIRMALIYIZ? Maggie Teyte1 (Çeviren : Mithat Fenmen) Ses kariyeri "sanat'la değil, öncelikle düzgün bir ses ile başlar. Söz konusu ses henüz genç ise "emisyon" sorunuyla karşılaşırız. Ses emisyonu'ndan ne kastedildiğini kendi kendinize hiç düşündünüz mü? Bana göre bunun bir görevi vardır: Sesi doğal biçimiyle korumak. Dikkat ediniz, "değiştirmek" yada "plase etmek" demiyorum, sadece doğanın doğuştan gırtlağımıza armağan ettiği biçimini "korumak" diyorum. Emisyon üzerinde çalışmak bir sesi geliştirebilir. Dikkatsizlik yada haberimiz olmadan ses aygıtımıza yapışmış kötü alışkanlıkları yenebilir. Ama bir çoğumuzun ısrar ettiği gibi, iyi bir emisyon orta derecede bir sesi mükemmel bir şekle sokamaz. Bunun aksi de iddia edilmiştir: Yani, güzel bir sesin hocaya ihtiyacı yoktur; çünkü emisyon metotları bu güzel sesi bozabilir. Bu çeşit görüşleri hepimiz duyduk ve duymaktayız. Ses emisyonundan amaç, var olan sesin korunması olduğunu kabul edince, bu iddiaların çürüklüğü açıkça ortaya çıkar. Kendinizi kötü alışkanlıklardan koruyunuz Eğer kötü alışkanlıkların öldürücü etkilerinin dışında kalan ve kendiliğinden fışkıran mükemmel bir sese sahip olmak mümkün olsaydı, "emisyon" sorunu da kendiliğinden ortadan kalkardı. Bu mükemmel sesi, bütün inceliğini ortaya koyacak biçimde çalıştırmak ve o düzeyde tutmak yeterli olurdu. Ama hemen belirteyim, kötü alışkanlıklar derhal gündeme geliyor. Bunlar, özellikle konser ve benzeri gibi etkinliklerin fizik ve sinirler üzerine yaptıkları etkiyle ortaya çıkmaktadır. Bu durum karşısında emisyonun önemi artıyor ve sesi eski doğal haline dönüştürmek ve onu korumak gerekiyor. Dolayısıyla en iyi çare, kötü alışkanlıklara engel olmaktır. Bu alışkanlıkların çoğu müzikal hazırlıkların eksikliğinden doğmaktadır. Bir şarkıcı güvensizlik duyduğu dakikada gerginlik baş gösteriyor, nefes kontrolü elden gidiyor ve ton bunlardan etkileniyor. Başka haller de bu sonucu doğurabilir. Örneğin sahne korkusu, yorgunluk, hastalık... Çoğu zaman bu gibi durumları önlemek olanaksızdır. Müzik bakımından hazırlık eksikliği önlenebilir ve şancının (şarkıcının) asıl sorumlu olduğu nokta, ses metodunun kuvvetidir. Benim metodum tamamen diyafram ile soluk alma temeli üzerine kurulmuştur. Bunun sırrı, diyaframın sese destek görevi yaptığını ve diyaframın da kemerimizin altında değil, hemen üstünde bulunduğunu hatırlamaktan ibarettir. Öyleyse asıl önemli olan kaslar "mide kasları" değildir. İçeri çekilen nefes diyaframa baskı yapmamalıdır. Nefesin vokal tellerine etkisi ve onları titreştirmesiyle ses meydana gelir. Diyafram bu hava basıncını tutar, ama diyafram üzerine fazla bir itiş olmamalıdır. Nefes sorunu her şeyi çözümlemez. Egzersizler ve gamlar çalışılmadan hiçbir ses düzeyini koruyamaz. Bunlar sese disiplin, prezisyon ve sağlık veren jimnastiklerdir. Bugün bile, kişisel olarak, on yedi yaşındayken yaptığım bu egzersizlerden yararlanmaktayım. Önce sekiz sesten oluşan gam'ı rahat ve düzenli bir ritim içinde, seslen bağlamadan söylerim. Bundan sonra vokaliz şeklinde ve bu sekiz notanın içinde ve kromatik bir biçimde devam ederek bir üçlü yukarı çıkan gamlara çalışırım: Mesela Do'dan Do'ya ve sonra Mi'ye, daha sonra oktav aralığına bir beşli eklerim. Doğaldır ki bu egzersizlerin genişliği, çalışanın ses genişliği ile ilgilidir. 1 İngiliz kökenli olan Maggie Teyte, Fransa'da uzun yıllar Reynaldo Hahn ve Debussy ile çalışmış ve özellikle Fransız sanatı üzerinde uzmanlaşmış Avrupa ve Amerika'da birçok operada büyük kariyer yapmış ünlü bir sopranodur
  • 8. 8 Bütün bunlar her gün çalışılmalıdır. Arpejlere de aynı biçimde çalışılır. Yani önce bir oktav içinde, sonra bir üçlü eklenerek ve nihayet bir beşli eklenerek ve kromatik olarak... Bu egzersizlerden sonra gam ve arpejleri "staccato" çalışmaya geçilir. Bu çalışmalarda ritmi yitirmemelidir. Bunlardan başka günde on egzersizi, çeşitli operalardan alınmış güç pasajlara ayırmak gerekir. Ses sorunları kişiseldir. Kötü alışkanlıkların düzeltilmesi de az çok kişiye kalmış bir iştir. Bununla beraber, bilgili bir öğretmenin onayıyla yapılmalıdır. Yukarıda sıraladığım egzersizlerin yararlı olduğu kesindir, yeter ki bunları çalışan ses yapısı düzgün ve yararlanmaya hazır olsun. Mesela diyaframın çalıştırılması ve geliştirilmesi düzenli bir ses kazanmamızı sağlar. Ancak bu düzenli seslere engel olacak başka engeller yoksa... Bununla beraber, "sallanan sesler" nefes hatalarından gayrı nedenlerden de kaynaklanabilir. Mesela gırtlağın durumu... Boğazımızı sıkacak olursak bu gerginlikten ötürü ses düzenli çıkmaz; fazla gevşetirsek bu sefer de yumuşaklık yüzünden düzenini yitirir. Bütün bunlar kişisel deneyim ve düzeltmeleri gerektirecek sorunlardır. En iyisi, düzeltmek değil, hatalara engel olmaktır. Tam bir ses sanatı Güzel söyleyebilmenin biricik çaresi sesin eğitimi olsaydı, iş çok basitleşirdi. Ama durum böyle değildir. Tam bir ses sanatına sahip olabilmek için üç ayrı öğenin kaynaşması gerekir: Ses yada ton; yorumlama (enterpretasyon); ritmik prezisyon, Bu açıdan şarkı söyleyeni (şancıyı) bir aşçıya benzetebiliriz: Aşçı, taze yumurta, şeker ve sütü karıştırarak lezzetli bir sufle yapabilir. Bu sufleyi oluşturan yumurta şeker ve süt, birbirine benzemeyen ayrı gıdalardır. Bunun gibi ses sanatçısı da dinleyicilerine yalnız ses, yalnız yorumlama, yada yalnız ritim vermez; bunların artistik bir oluşumunu sunar.. Suflenin lezzetli olabilmesi için, içeriğindeki maddelerin oranına dikkat ederek tam yemek zamanına hazır edilmelidir. Ses artistinin sanatı da, güven, disiplin ve beceri öğeleriyle öyle denetim altına alınmış olmalıdır ki, sahneye çıktığı zaman tam bir mükemmellik sergileyebilsin... Bu artistik düzeyin oluşturulması konusunda büyük şansım oldu: Reynaldo Hahn ve Debussy ile çalışmak fırsatı elime geçti. Bu çalışmalardan sonra tanınmış şan eğitimcisi De Reszke'den şan dersleri aldım. Ses egemenliğine erişmeden tam bir yorum yapılamayacağını anladım. Yorumculuk, şiirin anlam ve karakterini belirtmek demektir. Bununla beraber, yeni bir şarkıyı öğrenirken önce şiirini benimsemeli demiyorum. Önce müzik gelir. Müzik, sözcüklerin anlamını taşır. Öyleyse, cümlelerin anlamı ancak şarkıcının onu düşünebilecek bir duruma gelmesiyle mümkün olabilecektir. Yani, müzik tarafını öğrendikten sonra dikkatini sözlere verebilecektir. Yorumlama, ancak müzik güvenle öğrenildikten sonra başlar. Melodi, aralıklar ve ritimleri iyice elde ediniz. Önce bunlara duygu koymadan, duygu katmadan çalışınız. Sonra sözcükleri öğreniniz. Sözler de tam anlamıyla öğrenilmelidir. Bunun için şiiri melodiden bağımsız olarak çalışmak yararlıdır. Şiirin içeriğini, anlamını iyice bilmek gerekir. Sözler de öğrenildikten sonra, bu iki elemanın, yani söz ve müziğin birleştirilmesi kalıyor ki, bu da aşamalı olarak yapılır. Şiirin anlamı ve ritmi, müzikteki melodik çizgi ile ifade edilecektir. İşte yorumlama yolunda atılmış ilk adım! Mozart'tan Debussy'ye Ben Mozart ile yetiştim ve bu bestecinin öteki bütün müzik çeşitleri için olağanüstü bir hazırlık dönemi sağladığına inanıyorum. Çünkü Mozart'da prezisyon, berraklık, müzik ve ifade değerlerinin mükemmel bir topluluğunu, bireşimini buluruz. Bunları Mozart'da gerektiği gibi başarabilirsek, istediğimiz her yerde yapabiliriz. Debussy'nin müziğinde "bel canto" yoktu. Besteciyi ilk tanıdığım zaman, Rusya'dan yeni dönmüş ve oradan sert ve haşin bir stil getirmişti. Müziği Mozart'ınkinden çok başkaydı. Ama benim söyleyiş tarzımı düzeltmek gereğini duymadı. Sis ve ay ışığı gizemini
  • 9. 9 taşıyan Debussy'nin müziği ile kişiliğinin pek ilgisi yoktu. Kendisi en küçük ayrıntısına kadar tam ve disiplinli bir icra isterdi. Mozart'ı söylemek için gereken elemanlar Debussy için de geçerliydi. Sözümü bitirirken, son bir noktayı daha hatırlatmak istiyorum: Hocam De Reszke her sese kolaratura egzersizleri verirdi ve yüksek sesleri burnumuzu elimizle kapatarak söyletirdi. Neden? Fazla burun rezonansına engel olmak için. Sese burundan çıkar gibi bir renk vermemek için. Burun rezonansı, şarkıcının en zayıf tarafıdır. Kafamızın yapısı dolayısıyla nefesin bir kısmı ister istemez burnumuzdan çıkmaktadır. Burnumuzu kapamakla, nefesimizi üst rezonans bölgesine gönderiyor ve tonu fazla "nazal" (burunsal) olmaktan kurtarmış bulunuyoruz. Bu şekilde çalışmamış ve kafa rezonansını denememiş olanlar, iyi tınlayan bir sesin ne olduğunu bilmezler. Her ses artistinin burnu, ağzı, boğazı, ses telleri ve diyaframı vardır. Buna rağmen çıkardıkları ses rengi ve aldıkları sonuçlar başka başkadır. Yine aşçı örneğine dönüyoruz: Eldeki malzeme ve yapacağımız bireşim ne olursa olsun, ses çalışmalarının temeli "eldeki sesi doğal biçimiyle korumak" olmalıdır. MÜZİK GÖRÜŞLERİ, Sayı 11, Sayfa 13 Ekim 1950
  • 10. 10 Cumhuriyet Öncesi Çok Sesli Müziğin Tarihine Kısa Bir Bakış2 Evin İLYASOĞLU Küreselleşme, yirminci yüzyılın son dönemini şekillendiren en önemli özellik. Küreselleşen değerler içinde, sanat, bilim, teknoloji ve spor, ulusların ortak dilini oluşturmakta. Böylece evrensel ölçütleri uygulayan sanatçılar da uluslararası düzeyde nice politikacıyı özendiren köprüleri kurmakta. Yirminci yüzyılın son diliminde, Türkiye'de plastik sanatlar, edebiyat, tiyatro, sinema, müzik ve mimari gibi nice sanat dalı çağdaş-evrensel bir kimlik içinde boy atıyor. Diğer sanat dallan arasında çağdaş Türk müziği de kendine özgü kimliğini oluşturuyor. Çağdaş Türk müziğinin beslendiği kaynaklar, diğer sanat dallan gibi, hem tarihsel birikimin, hem de içinde yaşadığı çağın etkileşim alanıdır. Sanatçı, içinde yaşadığı zaman diliminin bir simgesidir. Tarihin derinliklerinden beslense de çağının önünde giden, çağına yön veren kişidir. Dünyanın her ulusunda ve tarihin her döneminde yaratıcı kişi, kendi çağının imzasıyla tarihe geçmiştir. Bugünün Türk bestecisi de yirminci yüzyılın son dönemini yaşayan sanatçının ses dünyasındaki sözcüsüdür. Artık ne Nedim, ne Levni, ne de Itri vardır karşımızda. Bugünün sanatçısı hangi biçemi kullanırsa kullansın, tarihten hangi örneği uygularsa uygulasın yine bugünün koşullarını soluyan, yirminci yüzyılın insanıdır. Çağdaş Türk müziğinin kökleri geleneksel Türk müziğine dayanır. Geleneksel Türk müziği ise Orta Asya'daki zaman geleneğini, Türklerin Anadolu'ya gelene dek geçtiği coğrafi yörelerle, İslamlık sonrasından İran ve Arap sanatının yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu'nun yayıldığı alandaki etkileşimlerle zengin bir kültürü özümler. Yapı olarak kendine özgü makamları ve usûlleri içeren bu müzik, tekseslidir. Tam ve yarım tonlardan daha küçük ses aralıklarından oluşur. Geleneksel Türk Müziği "Sanat Müziği" ve "Halk Müziği"nin birleşimidir. Sanat Müziği, Divan Edebiyatı'na bağlı güftesiyle sarayda ve dinsel çevrelerde yorumlanan müziktir. Halk Müziği ise, halk edebiyatına ve halk oyunlarına dayanan, halk arasında çalınıp söylenen müziktir. Sanat Müziği ile Halk Müziği arasında yapısal olarak pek bir fark yoktur. Batı'da yüzyıllar boyunca gelişen çokseslilik (polifoni), geleneksel Türk müziğinin yabancısıdır. On dokuzuncu yüzyıldan başlayarak kimi operet, tango, kanto gibi hafif müzik sayılabilecek denemelerle Türk müziğine girmiş, yirminci yüzyılın ilk çeyreğinden sonra, müzik kurumlarındaki ciddi çalışmalarla "Çoksesli Türk Müziği" yeni bir okul (ecole) olarak kimlik kazanmıştır. Osmanlı Sarayı'nın çoksesli Batı müziği ile tanışması dışarıdan gelen konuk orkestra ve opera dinletileriyle başlar. Bunlar müzikli oyunlar, orkestra konserleri, opera temsilleri, bale ve koro topluluklarıdır. Örneğin 1543'te imzalanan Osmanlı Fransız antlaşmasından sonra I. François Kanuni'ye bir orkestra göndermiş, bu orkestra sarayda üç konser vermiştir. III. Selim ilk kez 1797'de Topkapı Sarayı'na Batı'dan gelen bir opera topluluğunu konuk etmiş, temsiller saray çevresinde ilgi uyandırmıştır. Batı müziği eğitimi için ilk adımlan II. Mahmut atar. Yeniçeri ocağını 1826'da dağıtıp yerine Asakir-i Mansureyi Muhammediye adlı orduyu kurar. Yeni orduya artık mehterhanenin müziği değil, yeni bir müzik gerekmektedir. Böylece "Muzika-yı Hümayun" adı alan boru takımı kurulur. Başına ünlü İtalyan opera bestecisi Gaetano Donizetti'nin kardeşi Giuseppe Donizetti (1788-1856) getirilir. Muzika-yı Hümayun, Saray Bandosu olarak da görev yaparken, Donizetti Paşa bunlara 1846'da bir yaylı sazlar bölümü ekleyerek bu nüveden bir de orkestra oluşturur. Bu arada müzisyenlerini Hamparsum notası ile eğitir; yeni besteler yaparak bandonun dağarcığını geliştirir. İtalya'dan yeni çalgılar ısmarlar ve giderek her çalgı için yabancı öğretmenler getirtir. Bando, yalnız padişahın törenlerine katılmakla kalmaz, kent sokaklarında verdiği konserlerle halk tarafından da benimsenir. Böylece Donizetti'nin bandosu halka da 2 Çağdaş Türk Bestecileri Pan Yayıncılık 1998
  • 11. 11 çoksesli müzikle tanışma fırsatını vermiştir. Tanzimat'la birlikte, 1839'da İstanbul’da açılan Fransız Tiyatrosu'nda sarayın dışında da müzikli oyunlar ve operetler oynanmaya başlanır. Batı'dan gelen sanatçıların bu temsilleri çoksesli müzik dünyasını zenginleştirir. Ardından 184O'lı yıllarda Naum Tiyatrosu'na gelen İtalyan opera kumpanyaları gündemdeki ünlü İtalyan operalarını sahneler. Aradaki iki yangın olayı dışında Naum Tiyatrosu yirmi sekiz yıllık bir süre içinde İtalyanların ünlü operalarını İstanbul'a getirmiş ve ilgi toplamıştır. Ayrıca Abdülmecit de Batı müziğine duyduğu ilgi sonucu Dolmabahçe Sarayında bir küçük tiyatro yaptırmış ve 1859'da yabancı sanatçıların oynadığı bir opera ile açılışını gerçekleştirmiştir. Bu dönemde sarayda Batı'nın kimi ünlü besteci-solisti de konserler vermiştir. Örneğin 1847'de Franz Liszt'in piyano ve 1848'de Henri Vieuxtemps'ın keman resitalleri gibi. 1868'de Güllü Agop'un Gedikpaşa tiyatrosunda ilk Türk operetleri, daha sonra da ilk Türk operaları sahnelenmeye başlar. Örneğin, Dikran Çuhaciyan'ın Arifin Hilesi, Kemani Haydar Bey'in Pembe Kız, Çengi gibi operetleri. Bu tiyatro, Naum tiyatrosundaki İtalyan operaları gibi Batı'dan gelen kumpanyalarla Fransız operaları sunmuştur. Aynı zamanda kanto geleneğinin de Gedikpaşa tiyatrosunda başladığı bilinir. 1910-1923 arasında etkinlik gösteren "Milli Osmanlı Operet Kumpanyası", Çuhaciyan'ın opera ve operetlerini sahnelemiştir. Bu sıralarda büyük ilgi derleyen Çuhaciyan'ın Leblebici Horhor operası, ilk Türk operası olarak tarihe geçer. İstanbul'da 1920'li yıllara dek pek çok operet sahnelenmiş, operet ve müzikli oyunlar için pek çok tiyatro açılmıştır. Hemen hepsinin amacı Türk ezgilerini Batı müziği tarzında armonize ederek renkli bir bireşime varmaktır. Bu arada saray dışında da bazı özel konaklarda ve derneklerde klasik müzik konserleri verilmekte, zamanın ünlü virtüözleri ve bestecileri İstanbul'a gelmektedir. Cemal Reşit Rey'den öğrendiğimize göre onun çocukluğu sırasında Kuruçeşmede'ki Osman Hamdi yalısına gelen ve konserler verenler arasında Saint-Sâens, Jacques Thibaud, Charles Widor, Pierre de Breville, Raoul Laparra gibi isimler vardır. "Union Français" gibi derneklerde ise yerli ve yabancı sanatçılar düzenli klasik müzik konserleri vermeye başlamıştır. Donizetti Paşa'nın ölümünden sonra bando ve orkestranın başına Guatelli Paşa getirilir. Ardından gelen D'Aranda Paşa ise Muzika-yı Hümayun'un bandosunu Fransız tipi bir bando haline dönüştürür. Aynı zamanda nota kütüphanesini düzenler. II. Abdülhamit döneminde bandonun komutanlığına Necip Paşa gelir. 1890'da Zati (Arca) Bey'in kurduğu 65 kişilik koro, ilk çoksesli koro olarak tarihe geçer. II. Abdülhamit, sarayda İtalyanlardan oluşan daimi bir opera ve operet kadrosu kurdurmuş, ayrıca Yıldız Saray Tiyatrosu'na İstanbul'daki opera toplulukları kadar yurt dışından da sanatçılar getirtmiştir. Guatelli Paşa saray opera orkestrasını da yönetmiştir. Muzika-yı Hümayun'dan yetişenler 1880'li yıllarda değişik askeri kurumlarda, kara ve deniz bandoları kurarak çoksesli marşları yaygınlaştırırlar. Bütün bu kurumlardan yetişen öğretmenler sanayi mekteplerinde ve çeşitli sultanilerde (lise) öğretmenlik yapmaya başlarlar. 1908'de Meşrutiyet'in ilanı ile Saffet Bey, ilk Türk şef olarak bu topluluğun başına geçer. Muzika-yı Hümayun, o sıralarda orkestra, bando ve fasıl heyetinden oluşmaktadır. Saffet Bey, saray orkestrasına ilk kez büyük senfonik yapıtlar çaldırtır, sarayın bando ve orkestrası halk konserleri vermeye başlar. Daha sonra Zati Bey, ardından Zeki Bey, topluluğun başına geçerler. Zeki Bey (Üngör), 1917'de bu orkestra ile Avrupa Turnesi yapar. Cumhuriyet'in kuruluşuyla Atatürk, orkestrayı Ankara'ya çağırır ve Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti adıyla düzenli konserlere başlayan orkestra, sonradan Riyaset-i Cumhur Filarmoni Orkestrası ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası adını alır. Böylece, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın Muzika-yı Hümayun bandosundan başlayan öyküsü, Türkiye'de Batı müziğinin gelişimine koşut bir çizgi çizer.
  • 12. 12 BİR DÜŞ "Umut 2000 Çocuk Korosu" İnci BAYKARA Bir Düş... Hem de gerçekleşebilmiş bir düş... Düşün sahibi, Mersin Devlet Opera ve Balesi Çocuk Korosu Şefi Reyhan Bezdüz. Henüz mesleğinin başında, pırıl pırıl, heyecan dolu, çalışkan genç bir meslektaş. Polifonik Korolar Derneği'nin 2-11 Haziran 2000 tarihinde gerçekleştirdiği 5. Türkiye Korolar Şenliği'nde elime bir yazı tutuşturuldu. Bir duyuru idi ve Reyhan Bezdüz, korosu adına şöyle diyordu: "Marmara Depremi yalnızca bulunduğu bölgeyi değil, tüm ulusumuzu etkilemiş, derinden üzmüştür. Koro üyelerimizin yakınları, hiç tanımasak ta onca insan ve 5. şenliğe gelen ve eski koristlerinden kayıplar vermiş olan Gölcük Barbaros İlköğretim Okulu Korosu'ndan yitirilenler... Müzikten başka zenginliğimiz, müziğin birleştiriciliğinden başka gücümüz olmadığına göre, depremi ve acılarını unutmayalım, unutulan müzik derslerini yaşatalım... Bu fikir sizlerin de katılımı ile hiç kuşkusuz daha da anlamlı olacaktır." Ayrıca: Acılar paylaştıkça azalır. Sevinçler paylaştıkça artar. Depremin izlerini "müzikle" silmek ve "Umut 2000"e destek için tüm çocuk koroları birleşelim. Deprem bölgesinde buluşalım. Reyhan Bezdüz yazılı ve "UMUT 2000" logolu birer yaka kartı, şenliğe katılan tüm çocuk koroları ve şeflerine dağıtıldı. Okuyunca gururlandım, heyecanlandım, umutlandım... İçimden "haydi çabuk koşalım" demek geldi. Sonra birden bire, genç arkadaşımın karşılaşacağı zorluklan, sorumsuzlukları, anlayışsızlıkları düşündüm ve onun adına korktum, üzüldüm. Tüm kalbimle başarılı olabilmesini diledim. Uzun, yorucu ve bıktırıcı olduğuna emin olduğum çabalar sonunda "UMUT 2000 ÇOCUK KOROSU" kuruldu. 30 Eylül 2000 tarihinde saat 12.00'de Gölcük Belediye Kongre Salonu'nda, 16.00'da da İzmit (Kocaeli) Halk Eğitim Merkezi'nde olmak üzere, iki konser verildi. Konsere katılan korolar ve şefleri: Akyurt Çocuk Korosu Şef: Pınar Alpay (Ankara) Burdur Belediye Çocuk Korosu Şef: Seval Köse Celal Bayar Üniversitesi Çoksesli Çocuk Korosu Şef:Doç. Dr. Selma Ateş (Manisa) Gölcük Barbaros İlköğretim Okulu Korosu Şef: Turan Yüksel Mersin Devlet Opera ve Balesi Çocuk Korosu Şef: Reyhan Bezdüz Polifonik Korolar Derneği Çocuk Korosu Şef: Taner Solukçu - Neslihan Alpuğan Yrd. Şef: Mine Özalp (Ankara) Piyanist: Şefika Talipzade 16 şarkının seslendirildiği, koro şeflerinin tümünün dönüşümlü olarak yönettiği, başarılı, coşku dolu ve salon ile bütünleşen konserler ile, Şef Reyhan Bezdüz'ün "UMUT 2000" düşü gerçek oldu. UMUT 2000 Çocuk Korosu'nu oluşturan tüm koro üyelerini, şeflerini ve başarılı piyanistini kutlarım. Yeni ve güzel düşlerde buluşmak üzere…
  • 13. 13 Unutmazlar, Unutmazlar Meriç ALKAN "Mersin'in Yasemen Beyazı'nı, Mimoza Sarısı'nı, Begonvil Moru'nu Ve misler yükü portakal çiçeğinin kokusunu." Unutmazlar. Polifonik Sanat Dergisi'nin 2. sayısında "İnsanlar Şarkı Söylemeli, Ama Evrensel Boyutta” adlı yazısında Vahap Kokulu, "Mersin sıcak Akdenizlilerin kenti... Mersin büsbüyük kentlere göç etmiş sanatçıların, bilim adamlarının doğum yeri, ilham kaynağı... Doğarlardı, büyürlerdi, gelişirlerdi ve büsbüyük, ama Mersin'e çok uzak kentlerde kalıverirlerdi yıllarca...” diyor ve soruyor "Unuturlar mıydı acaba", diye. Yazıyı keyifle okurken, "Unutmazlar” dedim, "hiçbirini unutmazlar”. Kırk yıl sonra bile hala burunlarındadır o kokular, gözlerinin önündedir o renkler. Kulaklarında hala, palmiye ağaçlarının göğe uzandığı o parkın denizle birleştiği kıyıdaki çakıl taşlarına vuran dalgaların sesi vardır. Kokulu Büfesi'nden alınmış bir gazozun, yada arabasıyla Kilise'nin köşesinde duran dondurmacı Halil'in baskı dondurmasının tadı eşlik eder o sese. Ne o uygar kentin sıcak insan mozaiğini; adlan madam Meri, mösyö Jak yada Bedriye Teyze, Seniha Abla olan aile dostlarını, ne de yetiştikleri okulu, arkadaşlarını, öğretmenlerini unuturlar. Burunları sızlayarak anımsarlar hepsini. Toros Ekspresi, yıllar yılı geleceğini kazanmak kaygısıyla okumaya giden gençleri taşımıştı uzak kentlere; umut dolu, ama ardlarında bıraktıkları için gözleri yaşlı gençleri. Üniversitelere o kadar çok sayıda öğrenci göndermişti ki o küçücük Mersin, kaçınılmazdı çoğunun geri dönmemesi, dönemediler de. Keşke 6O'lı, 70'li yılların Mersin'inde üniversite, hastaneler, fabrikalar; yada onca öğretmen, sanatçı, hukukçu, iktisatçı, mülkiyeli için çalışma olanağı olsaydı da dönebilselerdi. Büyük kentlerde kaldılar gönülleri Mersin'de olarak. Mersin Liselileri Derneği'nin 1987 yılında çıkardığı, Mersin kökenli sanatçıları anlatan "Evlerinin Önü Mersin" adlı kitapta, aynı zamanda avukat da olan opera sanatçısı Metin Ertem şöyle diyor: "İşimi ve düzenimi İstanbul'da kurduğum halde, Almanya işçisi gibi, kendimi İstanbul’a gelmiş ve her an dönecekmiş gibi, Mersin'den kopamamış duygusallık içinde hissediyorum." Şu dizeler de adeta onaylıyor bu duygusallığı: İki şey vardır / Ancak ölüm ile unutulur Anamızın yüzü ile / Şehrimizin yüzü Yazıyı okuduğum zaman duyumsadıklarımı ve içine daldığım düşünceleri birkaç satır ile dile getirmeye çalışırken Mersin Liseli şair ve yazar Özdemir İnce'nin ADAM Öykü Dergisi'nin Kasım- Aralık 1999 sayısında yayımlanan yazısını anımsadım. Özdemir İnce, Paris'i ve ilk gidişinde Paris'te geçirdiği bir yılı anlatan "Gördüğünü Kitaba Yaz" başlıklı bu yazısında Paris'ten söz ederken, bir de bakıyorsunuz, Paris yolunun başlangıcına, yaşamının Mersinli yıllarına dönmüş:
  • 14. 14 “....Bu nedenle o gece vakti neden Palais de Chaillot'nun terasında, korkuluğa yaslanmış olarak durduğumu anımsamıyorum. Kim bilir, belki de TNP'ye yada sinemateke gelmiştim. Ama işte orada durmuş top namlularının ağzından fırlatılan su sütunlarına bakıyorum. Su bir süre sonra havada ayrışıp yedi renkli bir tüle dönüşüyor. Aşağıdan aydınlatılmış. Bu yedi renkli tül perdenin arkasında ilkin Eiffel Kulesi görünüyor, önünde de lena köprüsü. Geri planda Champ de Mars. Hiçbir şey düşünmeden dirseklerimi korkuluğa dayamış bakıyorum. İçimde herhangi bir gerçeklik duygusu yok. Bu görüntünün üstüne başka bir görüntü binmiş (Superpose) durumda: Üç yada dört yaşındayım. Toros dağlarında bir yayladayız. Aşağıda çanak şeklinde Fındıkpınarı vadisi....” “...Palais de Chaillot'nun terasında yanımda kimse yoktu. Belki de vardı, ama filmdeki görüntüde yer almıyorlar. Dirseklerimi korkuluğa dayamış sadece bakıyorum. O anın öncesi ve sonrası yok. "Önce" bir başka yerde. 1948 yılında Mersin'de ilkokulu bitirip de liseye yazıldığım zamanı” “.... 1952 - 1956 arasında, Mersin'de hayata yenik düştüğüm, işlerin yolunda gitmediği, mutsuz ve çıkmazda olduğum, derslerde tökezlediğim zamanlar, Akkahve'nin Güneş Sineması'nı gören, pencere kıyısı masalarından birine oturup, daha önce görmüş olduğum bir filmin, okuduğum bir romanın öyküsüne konuk olup kendimi Paris'te hayal ederdim” “....Akkahve'de bir saatlik Paris düşü bütün güçlüklerin üstesinden gelirdi…” Nerede olursak olalım, görüntülerin üstünde Mersin görüntüleri. “Uzaktakilerin” çoğu için ortak ur bu duygusallık. Bu duygusallıkla Mersin'i yakından izliyor, gururlanıyoruz Mersin'de üretilen güzelliklerle. Ve “ellerinize, yüreklerinize sağlık” diyoruz, bu güzelliklere emek veren, gönül verenlere.
  • 15. 15 KORO MÜZİĞİNDE BAŞARI ELDE ETMENİN YOLLARI Elif ÖRÜNK Koroda başarı elde etmek için öncelikle koristlerin kendisini başarılı hissetmesi, özgüvenin sağlanması gerekir. Koro bir düzene girmeye başladığında toparlanma, motivasyon ve disiplin gibi etkiler de buna bağlı olarak oluşmaya başlayacaktır. Başarı başarıyı getirecek ve koristler kendilerini en yüksek seviyeye getirecek bir program hedefleyeceklerdir. Çaba olmadan sürekli başarı olamaz. Uğraşmadan sağlanan basanlar o anki memnuniyeti sağlamaya yarasa da, bunlar bir süre sonra kimseyi memnun etmeyecektir. Tecrübe kazanana kadar koro şefinin göstereceği yol ve vereceği destekle bir plan program izleyeceklerdir. Eğer sürekli başarı elde etmek isteniyorsa, koristler tamamen bir müzisyen bakış açısıyla çalışmaları takip etmelidirler. Bunun oluşabilmesi için üç ana aşamanın kavranması gerekir. Bu aşamaları bir piramit gibi düşünebiliriz. Piramidin tabanında bulunan, iyi korist olmanın temel basamağı olan aşama ses üretimidir. Öncelikle koro elemanlarının nasıl şarkı söyleyecekleri mutlaka öğretilmelidir. Müzik bilgisi piramidin ikinci basamağıdır. Koro üyeleri nota okumayı öğrenmeden kesinlikle tam bir müzisyen olamazlar. Piramidin en üst basamağında ise artistik ifade yer alır. Koro müziğinin muhteşemliği işte bu aşamaya gelindiğinde anlaşılır. Korist iyi ses üretmeden başarılı olamaz. Bunun için gerekli olan niteliklerden yoksun olarak koro çalışmalarına katılan koristlere çok sık rastlanır. Koro şefi ne söyleyeceklerinin yanında nasıl söyleyeceklerini de öğretmelidir. Eğer bu bir gençlik korosuysa, sesin ergenlik döneminde bir değişim içinde olduğu göz ardı edilmemelidir. Eğitim tarzı, olgun seslere uygulanan yöntemlerden pek farklı değildir. Koro üyeleri belirli problemlerle karşılaşırlar. Bunlardan bir tanesi de göğüs sesiyle üst tonlara doğru sesi yükseltirken ortaya çıkar. Bu problemin çözümü için aşağı doğru hareket eden sesler kullanılmalı ve kısık sesle söylerken dahi ses kalitesinden ödün verilmemelidir. Aşağı doğru inen üçlemeler ve içinde 'o' sesi bulunan egzersizler kullanılmaya çalışılmalıdır. Erkek sesleri falsetto (önce sesleri vermede kullanılan sahte ses) kullanmalı ve bayan seslerin tam sesiyle ahenk içinde söylemelidirler. Şarkı söylemeye geçmeden önce tüm partiler giriş kısmını tam sesle, 'o' seslisini vererek ve hafif bir sesle çalışmalıdır. Böylece koro üyelerinin hafif sesle güzel bir ton tutturması sağlanır. Bunu etkileyen bir diğer faktör de nefes kontrolüdür. Nefesi karın boşluğunun orta yerine odak- lamak için nefes tekniği uygulamak gerekmektedir. Doğru nefes için karın boşluğunda oluşan hareketi elde etmeleri, elleriyle de kontrol etmeleri gerekir. 4-5 kez kuvvetli bir şekilde üflemeleri ve kan boşluğunun inip kalkışını hissetmeleri gerekir. Artık korist nefes aldığı zaman havanın üst göğüs yerine nefes borusundan geçip akciğerlere, oradan da diyaframa gitmesini sağlayacaktır. Ayakta iken, eğilip nefes alıp verdiği zaman da karın boşluğu ve belin arka iki yanındaki hareketi hissedecektir. Nefes alıp vererek yavaşça kalkmalı, dik durduğunda az önce fark ettiği gelişmeyi hissetmeye çalışmalıdır. Tam sesle çalışabilmek için nefesin önemi büyüktür. Müzisyenlik piramidinin ikinci basamağı müzik bilgisidir. Nota takip ederek yapılan bir koro çalışması hem daha hızlı hem de daha kolay yapılacaktır. Nota kullanmadan çalışan korolar kendi partilerini öğrenebilmek için şefe bağlı kalacaklar ve kendi kendilerine öğrenme becerilerini geliştiremeyeceklerdir. Nota okumanın iki önemli parçası yaklaşım ve zaman ayırmadır. Günde birkaç dakika ayırma bu becerinin gelişimi için yeterlidir. En üst basamak olan artistik ifade sağlandığı zaman koro üyesi müzisyen olmanın ne demek olduğunu tam anlamıyla hisseder. Genellikle tüm eserlerde aşağıdaki noktalar önemlidir: -Eğer bir ses diğerlerinden farklı bir şekilde hareket ediyorsa o ses üzerinde durularak çalışılmalıdır.
  • 16. 16 -Cümlenin sonunda diminuendo için uyarı olmadığı sürece uzun notada crescendo (artarak) yapılır. -Tutulan seslerde vurgu yada vurgusuzluk yerine küçük nüans hareketleri yapmak eseri tekdüzelikten kurtaracaktır. -Kuvvetli heceye başladıktan sonra decrescendo ile devam etmek daha güzel duyulacaktır. Eğer vurgu varsa crescendo ile devam edilmelidir. Diksiyon da artistik ifadeyi etkileyen faktörlerdendir. Genelde şarkı söylerken kelimenin son sesli harfini uzatma eğilimi vardır. Bunu engellemek için önce konuşarak müzik cümleleri tekrar edilmelidir. Şarkı söyleyişte de konuşurken yapılan vurgu ve harf uzatmalarına dikkat etmek gerekir. Eğer kelimeler arasında çift sessiz varsa sondaki ve baştaki sessizlerin telaffuz edilmesine özellikle dikkat edilmelidir. Kelimelerin sesli harfleri tutulur, fakat sessizlerin çabuk ve net bir şekilde telaffuz edilmesine özen gösterilmelidir. Artistik ifadeyi güçlendirecek bir olgu da eser seçimidir. Bu seçim yaş grubu; ses sının, koro türü ve tarz ile ilgilidir. Seviye üstü yada altı eser seçimi de gerçek performansı göstermeyecektir. Koro provalarında zamanın büyük bir bölümü eseri incelemekle geçer. Piramidin üç bölümünü de kapsayacak şekilde bir repertuar seçimine dikkat edilmelidir. Piramidin üç bölümüne de eşit şekilde önem verilmesi gerekse de özellikte temel olan ses üretimine dikkat edilmelidir. Çünkü diğer basamaklarda ses üretimi üzerine kurulacaktır. İşin zorluğuyla asıl koro şefleri karşılaşırlar. Çünkü büyük hedefler belirlemeli ve ulaşmaya çalışmalıdırlar. Koro üyelerini motive etmek de bir diğer görevdir. Şefin içten olduğunu ve onlara inandığını bilen koristler istenilen çalışmayı daha kolay yapacak, böylece başarıya daha kolay ulaşacaklardır. Sonuç olarak şefin beklediği sesleri aldığı ve koronun da şefin beklentilerini gerçekleştirdiğine inandığı anda doğan ahenk, o müziği dinleyenlere de yansıyacaktır.
  • 17. 17 DAĞLARA SOR Benim derdim büyüktür arkadaş Derdimi suskun dağlara sor Uçan kuşlara, rüzgar ite uğultulu Sallanan ağaçlara sor Kurumuş topraklara sor Derdimi Hepsine anlattım Dili ofsa dağların Konuşabilse ağaçlar Derdimi anlatabilse yapraklar Anlatabilse toprak Sor anlatırlar belki Ben derdimi suskun dağlara anlattım Uçan kuşlara, dertti kayalar Dili ofsa anlatırdı Anlattıklarımı Dili olsa yazdığım şiirlerin Dili olsa su içtiğim derenin Anlatırdı sana Konuşabilse kağıt, kalem... Sor derdimi = dağlara Sor derdimi = sevenlere Sor derdimi = sevilenlere Sor derdimi = çile çekenlere Anlatan Olur Belki!.. Faik GÜÇLÜ
  • 18. 18 KORO Durmuş ARABACI* Dünya bir korodur, koro içinde, Toplumda canlılık birlikte olur, Yaşamla beraber, toplu biçimde. Huzur ve mutluluk dirlikte olur. Yaşamak, yaşatmak hep diri kalmak, Coşkulu bir yaşam gürlükte olur, Zaten bir sanattır, sanat içinde. Sanatsız, korosuz hayat olur mu. Atomda böyledir, çekirdeği var. İnsanın kendisi kutsaldır zaten, Etrafını bütün, korolar sarar. Sessiz geçen hayat, matemdir matem, Patladığı anda duyulur sesi, Birliktelik değil mi, bizi büyüten, O ses değil midir, onun meyvesi. Sanatsız korosuz hayat olur mu. Teşbihte bir hata aramak yersiz, Beraber söylesek hep şarkıları. Bütünlük olmazsa, her şey dengesiz. Yürekte kalmaz mı kırıntıları. Yaşamda canlılık, olur mu sessiz, Muhabbet, dostluk gerekli bize, Ses bütünlüğüdür hayat şüphesiz. Koroyla renk versek tüm ülkemize. Koroda böyledir hep örnek verdim, Koroda birleşir o tatlı diller, Toplumla beraber bir yere geldim. Muhabbet ruhuyla bağlı gönüller. Zaten ben koroyu her zaman sevdim, İlahi kudretle gürleyen sesler. Eller birleşirse, ses olur derdim. Dinleyen kalplere sevgi verirler. Atomu bir örnek verdim şiirde, Sanatın, müziğin gücü coşturur, Oda yumuşadı bak güzel sözde. İnsanları uygarlığa koşturur. Oysa bir silahtır meyvesi olmaz. İlgisiz yürekler, elbet boş durur, Şiirsel yazınca uyum bozulmaz. Sanatsız, müziksiz hayat olur mu. Koro bir uyumdur, ses tınlaması, Acıda, neşede olursa birlik, Ses guruplarının bir kaynaşması. İleri götürür sevgi ve dirlik. İlahi renklerin bir buluşması. Bir kuvvet olmaktır hep beraberlik, Dillerin, gönüllerin anlaşması. Sanatsız, müziksiz hayat olur mu. Monoton bir hayat sıkıcı olur. Koroda gönüller birlikte coşar, Çok sesli olursa akıcı olur. El ele verenler dağları aşar. Sanatsız ve sessiz yıkıcı olur. Hep böyle gelişti, evrende beşer. Şarkısız, türküsüz hayat olur mu. Sanatsız, müziksiz hayat olur mu. Dünya çok seslidir, yoğunluk gerek, Sanatın, müziğin temeli KORO, Güzellikler için, renklilik gerek. Birlikte olanlar, yeniyor ZORU, Tek sesli hayata dayanmaz yürek, Yazdığım sözlerin, hepsi DOĞRU, Şarkısız, türküsüz hayat olur mu. Sanatsız, müziksiz hayat olur mu. * C.S.O. Tuba Sanatçısı
  • 19. 19 ETKİNLİKLERİMİZ Ayfer AKÇA Kurulduğundan beri her yıl gelişen ve çoğalan korolarımıza bu yıl Çocuk Korosu ve çalışarak ailelerine katkıda bulunan çocuklardan oluşan "Umut Işıkları Korosu" da eklendi. Altı yıl önce çalışmalara başladığımız zaman böylesine bir büyümeyi hayal bile edemezdik. Bugün beş koromuzla büyük bir aile gibi olduk. Bu büyüme başta başkanımız ve yönetimdeki arkadaşlarımızın özverili çalışmaları, ayrıca tüm korodaki arkadaşlarımızın çalışmalarıyla başarıldı. Sanıyorum bu yıl öğretmen arkadaşlarımızdan oluşacak olan Oda Korosu ve velilerden oluşacak olan Veli Korosu da kurulacak. Dileğimiz bundan sonra da büyümenin devam etmesi. Derneğimiz her yıl birçok etkinlik gerçekleştiriyor. Konserler, Mersin Polifonik Korolar Şenliği, iki yıldır yapılan bu yılda çalışmaları süren Ramazan Eğlenceleri, kermesler, son olarak geçen mayıs ayında Altamira Sanat Galerisi'yle beraber gerçekleştirilen Büyük Bahar Konseri gibi. Etkinliklerle dolu yoğun bir yılı daha geride bıraktık. Bunlardan unutamadığım bazılarını anlatacağım. İlk aklıma gelen geçen aralık ayının 26'smda İskenderun Katolik Kilisesi'ndeki duygu dolu konserdi. O mistik ortam içinde seslerimizin güzel tınısı karşısında izleyicilerin gözlerinden süzülen yaşlar, bizlerinde duygulanmasına neden olmuştu. Çok güzel bir andı, anlatılamayacak kadar güzeldi. Bizi ayakta alkışlamışlardı. Daha sonra orada çok iyi ağırlanmamız, Lina'nın bizi minibüslerle getirip götürmesi, hepimizin unutamadığı bir gün olmuştu. Ardından yeni yılın ilk günü Tarsus'taki Antik Saint Paul Kilisesi'nde verdiğimiz konser, sonra Şelâle'de verilen yemek. 30 Nisan'da Avanos'a otobüsle gidiş, oradaki törenler, Ankara'dan gelen büyükelçiler ve elçilik görevlileri, diğer protokol önünde ayin sırasında söylediğimiz eserler daha sonra çevreyi gezmemiz, ve alışverişlerle değişik bir gün yaşamıştık. Kilise konserlerinde yaptığı başarılı organizasyonlardan dolayı Lina'ya teşekkürler. 20-23 Nisan tarihleri arasında Antalya Korolar Şenliği'ne gidiş gelişimiz ayrı bir olaydı. TRT Lara Kampında kalışımız, konserler. Dönüşte uğradığımız Aspendos Antik Tiyatrosu'nda verdiğimiz mini konser dikkat çekmişti. Almanya'da konser vermek üzere davet almıştık. Sonra bazı nedenlerden dolayı gerçekleşmedi, önümüzdeki yıla kaldı sanırım. Ankara Polifonik Korolar Şenliği'ne giderken Aksaray'da bir gece kalmamız değişik bir olaydı. Ankara'da kaldığımız Başkent Öğretmen Evi gerçekten çok hoş bir yerdi. Orada kalacağım odayı ararken Bülent arkadaşımız bana yardımcı olmak istemişti. Oda numarasını unuttuğum için verilen kartla çeşitli oda kapılarını açmayı deneyen Bülent'in karşılaştığı komik olay başlı başına bir fıkra olmuştu. Unutamadığım bir etkinlikte Ramazan Eğlenceleriydi. Her yıl harikalar yaratan arkadaşlarımız, artık usta birer kantocu oldu. Rahat hareketleri, canlandırdıkları tiple özdeşleşmeleri, güzel sesleriyle çok beğeni almışlardı. Bunların gerçekleşmesinde özveriyle çalışan başkanımız ve değerli dost Şükran Emrealp'i de tekrar kutluyorum. Geçen yıl gençler ve miniklerde çok başarılıydılar. Minikleri ilk izlediğim zaman şaşırmıştım. Çok kısa zamanda çok iyi şeyler yapmışlardı. Sahnedeki duruşları, söyleyişleri çok iyiydi. Gençlik korosunun Ankara'da gösterdiği başarı da unutulmazdı. Her iki koronun şeflerini kutluyorum tekrar. Unutamadığım bir etkinlikte geçen mayıs ayında yapılan Büyük Bahar Konseriydi. Altamira Sanat Galerisi'yle beraber gerçekleştirilmişti. Biliyorsunuz sanatçılar Şef Murat Kodallı ve soprano Yelda Kodallı'ydı. Harika bir konser olmuştu. Konser sonunda üç büyük sanatçıyı bir arada görmek ve alkışlamak (yani değerli hocamız Nevit Kodallı ve çocukları Murat-Yelda Kodallı) çok hoştu. Ayrıca sanatçılarla beraber birkaç mutlu saat geçirmiştik. Koro çalışmamız sırasında sevgili Yelda ve Murat'ın aramıza oturup bizlerle beraber şarkı söylemeleri bizi onurlandırmıştı. Dileğimiz onları tekrar aramızda görmek.
  • 20. 20 Korolarımız daha birçok konser ve etkinlik gerçekleştirdi, gerçekleştirmeye de devam edecek. Biraz sesi ve kulağı iyi olan çocuk, genç, büyük herkesi bekliyoruz. Gelin bize katılın bu güzellikleri beraber paylaşalım.
  • 21. 21 RAPOR Bir sanayi şirketinin Genel Müdürü ve aynı zamanda bir kültür vakfınca kurulan senfoni orkestrasının Yönetim Kurulu Başkanı, ayın konseri Schubert'in “Bitmemiş” Şenfonisi’ne gidemediğinden yerine şirketin verimlilik uzmanını gönderir. Ertesi hafta verimlilik uzmanından teşekkür yerine bir değerlendirme raporu alır: Sayın Genel Müdürüm, 1. Dört obuacı konserin önemli bir süresince boş oturmuşlardır. Bunların sayısı azaltılmalı ve diğerlerinin de konsere daha çok katkısı sağlanmalıdır. 2. Oniki kemancı aynı anda aynı hareketi yapmakta aynı notaları seslendirmektedir. Burada da personel tasarrufu yapılabilir. 3. Özellikle onaltılık notaların çalınması büyük ziyandır. Çünkü izleyiciler sekizlik notalarla onaltılık notalar arasındaki farkı anlar görünmemektedir. Dolayısıyla sekizlik notalarla eser icra edilerek; yüksek ücretli keman ustaları yerine stajyerler kullanılarak masraf düşürülebilir. 4. Yaylı sazlarla işlenen pasajların nefesli sazlarla aynen tekrarının yol açtığı gereksiz düplikasyonlar önlenebilir, böylece iki saatlik konser 20 dakikaya iner. Eğer Schubert bütün bunları dikkate almış olsaydı "Bitmemiş Senfoni" bitmiş olurdu.
  • 22. 22 MERSİN POLİFONİK KOROLAR DERNEĞİ OLAĞAN GENEL KURULU 1.10.2000 tarihinde genel kurulumuz yapıldı. Toplantımıza derneğimiz üyelerinin çoğunluğu katıldı. Divan Başkanlığına Sn. Doğan Akça seçildi. Divan yazmanlıklarını Sn. Tansel Salluhi ve Sn. Necmiye Çiftçi yerine getirdiler. Genel Kurulumuzda verilen kararlar özetle aşağıda açıklanmıştır. Sn. Nevit Kodallı Başkanlığında korolarımızın şefleri ve Dernek Yönetim Kurulu Başkanından oluşan "Üst Sanat Kurulu" yapılandırıldı. 1-Derneğimizin çalışmaları ile ilgili "yönetmelik" kabul edildi. 2-Üye aidatlarımız 10.000.000.-TL. olarak belirlendi ve buna göre bütçemiz onaylandı. 3-Yapılan seçimler sonucu aşağıdaki üyeler "oy sırasına" göre Yönetim ve Denetim Kurullarına seçildiler. Yönetim Kurulu (Asıl) Yönetim Kurulu Kararı İle Verilen Görev Selma YAĞCI Dernek Yönetim Kurulu Başkanı Vahap KOKULU Genel Sekreter Cem Mayk SANCAR Üye Engin AKTUĞ Başkan Yardımcısı Olcay KODALLI Üye Z. Bülent TOGAY Sayman Şehnaz KURT Üye
  • 23. 23 Güpgüzel Çocuklarla... Suna TANALTAY Yıllar yılı hep yanlış konuştular, yanlış söylediler... “Çocukların düzeyine inmek kolay değil...” dediler... ...Oysa, onların düzeyine yücelebilmektir önemlisi... Onların arı-duru yüreklerine varabilmektir. Bunun için de o güzelim duygusallığını ve “Çocuk tadı”nı yitirmemiş olmak gerek... ...Hafif dalgalı bir denizdeyiz... Ilık-serin bir beşikte sallanırcasına yüzmek güzel... Altınoluk, oksijen yüklü havası kadar, kocaman sahil şeridiyle de bir başka güzel... Yeşilin maviye kavuştuğu bir deniz... Bu güzelim doğayla baş başa, kucak kucağa olmak harika... Ya insanları?.. Sade, abartısız ve güzel insanları?.. Ve nasıl olur, bilinmez; buraya başka bölgelerden gelenler de “Altınoluk'lu” gibi sıcacık bakarlar... Deniz ortasında seslenirler birbirlerine; sesleniriz... “Deniz ne güzel, değil mi?..” Ya da “Bugün su bir harika!..” Ve “Hangi gün harika değil ki?..” yanıtı... (... Bu yıl çarşaflarla, peçelerle denize giren hiç kimse olmadı... Şaşırmadı, küsmedi deniz... Deniz, kendim ve Atatürk'üm adına seviniyorum.) ...Evet... Hafif dalgalı bir denizdeyiz... Kocaman bir yılın yorgunluğundan sonra bu denize ulaşmak çok güzel... Hani T.V reklamlarında "Ben buna değerim..." diyorlar ya... (Neler demiyorlar ki?.. Keşke reklamları çocuklara yaptırsalardı... Görürdünüz, ne öz, ne arı-duru ürünler çıkardı ortaya... tıpkı kendileri gibi...) Denize her girişimizde çocuklarımız da bizimledir... Kimler mi?.. Öncelikle Şevval... Geçen yıl denize giremediği için mutsuz mutsuz bakıyordu... Ablaları da yardımcı olamıyorlardı ona... Kıyıda duruyor, kuşlar gibi kollarını çırpıyor ve “Girmiyorum... Girmiyorum işte...” diyordu... Yüreğinin “Bir girsem... Ah, şu sulara bir dala-bilsem...” dediğini anlamak için ille de çocuk olmak gerekmiyordu... Şevval'in büyük ablası Merve... Takdirle sınıf geçen... Akıllı - fikirli... Sanki “Abla Anne”... Onunla çok tatlı konuşulur... Kardeşlerine ve çevresine yardımcı, örnek bir Abla'dır... Ortanca kardeş: Saliha... Bilirsiniz, Çocuk psikolojisi’nde kardeşlik sırası önemlidir. En küçük çocuğun yaşam boyu ayrıcalığıdır bu... Hangi yaşta olursa olsun, bir az yada birçok "Bebek"tir... Ve bu ayrıcalığı tatlı tatlı kullanabilir... En büyük ise, Merve gibi bir Abla'dır... Üç yaşındayken bile bir adım geri çekilip, kardeşine öncelik tanımak zorunda olan bir abla... Ve bir süre sonra da sözü geçen, saygın bir 'Abla"... ...Çoğunlukla ortanca çocuklar yalnız ve unutulmuş gibidirler... (Rahmetli Muzaffer Hep güler, radyo konuşmalarının sonunda , şöyle derdi: “Sözlerimi bitirirken büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim... Ortancalara bir şey yoook...” ...Belki de bu nedenle dünyanın her yerinde kilit taşlandır, ortancalar... Zekası ve çalışkanlığıyla bu ilgisizliği ve unutul-muşluğu öylesine yener ki, damgasını vurur, imzasını atar dünyaya... ...İşte Saliha, benim güzel Saliha'm şimdiden böyle bir “Ortanca”... Üstelik abartısız, duru ve sade... Yeterince konuşan, derinlerden bakan bir dost, arkadaş... Güzel gözlü, coşkulu bir “Gülnaz” arkadaşları vardır... Bazen onu tatlı tatlı uyarırlar: “Çok bağırma... Yüzerken Suna Teyze’ye çok sokulma... Azıcık rahat ettir...” (Sonra hep birlikte, Gülnaz'ın gönlünü etmeye çalışırız... İsmine yaraşan bir “Naz”dır o...)
  • 24. 24 ...Dilek: “Suna Teyze'm” dedi, sana bir şarkı söylemek istiyorum... Ben bu şarkıyı çok seviyorum... Hem yüzüyor, hem de içli, ezgili bir şarkıyla doluyorduk... Özlem vardı, sevgi, acı vardı bu şarkıda... Üstelik mis gibi doğa güzellikleri vardı... “Bu şarkı kimin, biliyor musun” dedi, “hani hasta bir kız şarkıcı vardı ya, iyileşti şimdi... Ben onun bu şarkısını dinlerken ve söylerken çok duygulanıyorum...” ...Gözlerimizin buğusuyla birleşmişti denizin tuzları... Hüzün müydü, sevgi mi yoksa?.. Her neyse, muhteşemdi... “Dilek'çiğim” dedim, “İyi ki söyledin bu şarkıyı... Ben de çok sevdim... Ayrıca çiçekler, ağaçlar, doğa güzellikleri de doldu denize... Şimdi onlarla birlikte yüzüyoruz... Sevgilerle... Tanrı, ne güzel şeyler yaratmış, Dilek...” “Evet, Suna Teyze'ciğim” dedi, “Daha da yaratacak...” On, belki de on bir yaşlarındaki Dilek arkadaşımla birkaç kulaç daha yüzdük... Başını hafifçe bana çevirdi ve: “Suna Teyze’m” dedi; “Tanrı, yarattığı ve yaratacağı güzelliklerle ne kadar mutlu olmalı; değil mi?..” ...Günlerdir bu sözcükleri düşünüyorum... Böylesine bir yorumu hiçbir yerde duymadım, okumadım... ...Ve inanıyorum ki, Dilek gibi bir çocuğu ve tüm çocukları yarattığı için mutludur, Tanrı…
  • 25. 25 ADI BİZDE SAKLI Vahap KOKULU O zamanlar Cumartesi günleri de okullar açıktı. Öğleye kadar. Cumartesi günlerinde derslerimiz resimdi, beden eğitimi idi, el işleri idi ve müzikti. Gelmesini iple çekerdik o cumartesilerin. Ne, şapka zorunluluğu vardı, ne kravat, Ne de kapıda nöbetçi öğretmen. Koridorlarda resim boyalarının kokusu, Müzik odasında parmak uçları ile acemice piyanoda çalınan, “Önce there was a greenfield, kissed by the sun” melodisine karışır, Okulun orta bahçesinde folklor çalışmaları yapan ağabeylerimiz, Bir süre sonra minderler üzerinde güreş tutar, Bazı “Yeşilay” kolu üyeleri “kasa” üzerinde amuda kalkmaya çabalarken, şortları arasına sıkıştırılmış “Bafra” sigaraları patır patır beden eğitimi öğretmenimizin ayakları arasına dökülüverirdi.. ******** Yine bir Cumartesi günü idi.. O çok yaşlı bir insandı, beyaz saçlı, beyaz tenli.. Gözlerinde ışıltılar vardı. Eşi idi yanındaki. Onun gibi yaşlı ama çok güzeldi. Geldi. aramıza oturdu. Bank şeklindeki açık mavi boyalı sıralara.. Müzik öğretmenlerimizin birisi keman, diğeri piyano çalıyordu, mini bir konserdi. Dikkatlice dinledik onları. Mini konser bitti. Yaşlı adam ve karısı onları ayakta alkışladı uzun süre. İki hocamız sanki bir sınavdan geçiyorlardı. “O hocaların hocası” dediler kendisine, türkülerimizi çok seslendiren, Batı müziği melodilerine Türkçe güfteler yazan, O melodileri Türk insanına sevdiren bir Alman dediler.. O “Edward Z. Zuckmayer” idi. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'nün Müzik bilgini. ******** Edward Zuckmayer öğrencileri olan öğretmenlerimizi kucakladı. Sonra, çantasına yöneldi, açtı ve gazeteye sarılmış bir paketi hediye etti, keman çalanın kulağına ciddi ciddi bir şeyler fısıldadı. Hocamız da ciddi ciddi onu dinledi. O paketi bana “sınıf mümessili olan” bana teslim etti. -Sakın açma ve kimseye gösterme o paketi, dedi -Başımıza iş açılır yoksa, dedi -Bir jilet bul ve beni bekle, dedi -Tamam, dedim. Henüz Orta I. Öğrencisiydim.. ******** Koltuğumun arasına sıkıştırdım paketi. Zuckmayer hoca, hocalarımızla ayrıldı sınıftan. Zil çaldı. Ben “tehlikeli” paketle yalnız ve baş başa kaldım. Ciddi ciddi korkmuştum.
  • 26. 26 Koltuğumun altında paket. Elimde “nacet” jilet sınıfta yalnız. Hocamın gelişini bekledim.. ******** Paketi hocamla beraber açtık. O ne muhteşem bir kapak idi. Üzerinde muhteşem bir “dalgalı deniz” fotoğrafı masmavi, köpük köpük.. Kapağın içerisinde çok ince bir kağıda sarılmış siyah bir daire. Ortası delik. Deliğin çevresinde kırmızı bir etiket.. Etiket üzerinde acayip harfler, hiç çözemediğim.. -Bu ne harfleri, dedim hocama -Sorma. Sus, dedi. -Niye bu kadar büyük bu plak, dedim -Bu 33 devir, dedi hocam -Yani long play dedikleri. Müzik öğretmenim jiletle kazıdı plağın ortasındaki kırmızı kağıdı, harflerden, yazılardan hiçbir şey kalmadı. O etiketin yerine beyaz parşömenden bir daire yapıştırdık birlikte. Ve etiketin üzerine sadece "Italian Capriccio" yazdı. O kadar. Bestecisinin adını sakladı. O güzelim köpük köpük dalga fotoğraflı kapakta o yazılar var diye.. Onu da parçaladı. Ufaladı. Çöp kutusuna bile atmadı. Ceplerine doldurdu. Sokaktaki çöp kutularına dağıtacaktı. Plağı iki elinin avuç içleri arasına aldı yavaşça. Müzik odamızdaki eski, iğneli, parazitli pikabın ortasındaki parlak çiviye yerleştirdi. Pikabın kolunu önce geriye aldı. Plak dönmeye başladı. Pikap iğnesi kolunu plağın kenar ucuna yerleştirdi. "AGA" marka radyonun ses düğmesini açtı. O gün hayatımda ilk kez klasik müzik plağı dinliyordum. Hem de en güzel ve duygu dolu olan birisini. O müzikli dakikalar hiç unutmadığım bir anı olarak kaldı. ******** "Italian Capriccio"su beni büyüledi. Yırtılan kapak, kapaktaki çözemediğim harfler ise korkutmuştu. Sonra anlattı hocam yalın gerçeği... O yıllarda bu ülke “Komunist”imiş Italian Capriccio’su da o ülkenin bestecinin.. Adı onda saklıymış... O besteciye çok acımıştım. Ne kadar güzel bir beste idi Yaşa ! Varol!
  • 27. 27 Eline, gönlüne sağlık! Diye bağırmak istiyordum. Komünist bestecilerin eserlerini dinlemek, kitaplarını okumak, “yürek” işiymiş(!) Hocamız “Komünist” olmaktan korkuyordu. (!) veya iftirasına uğramaktan. “Yüreği” dayanamazmış.(!) komünist ülke kaynaklı kaçak-ucuz 33 devirli plaklarımızın kapaklarını parçaladık attık. Klasik Batı müziğinin ölümsüz bestelerini Bestecisinin adı bizde saklı plaklardan hep birlikte dinledik, dinlettik. Şey! " Italian Capriccio 'nun adı bizde saklı bestecisi “Tchaikovski”, idi. Şimdi açıklıyorum işte! Oh be
  • 28. 28 ÖNCE BİZ Doğan AKÇA Etem Çalışkan'a telefon ettim. Abi ben Etem Çalışkan'ın arkadaşıyım, dostuyum diye övünebilir miyim? Müsaade eder misin? Dedim. Etem Hoca şaka sandı, güldü. Oysa belki de hayatım boyunca sorduğum en ciddi sorulardan biriydi bu. Etem Çalışkan 19 Mayıs 1998 günü elle harf harf, satır satır yazmaya başladığı Büyük Atatürk'ün "Nutuk"unu 10 Kasım 2000 günü bitirmişti. Elbette hat sanatının eşsiz bir örneği olan bu 780 sayfalık dev eseri ülkemize kazandırdığı için Etem Çalışkan'la övünüyordum. Ama beni asıl övündüren, gururlandıran, asıl gözlerimi yaşartan ve telefon etmeme sebep olan şey başkaydı. 1993'te Hocası Emin Barın'la Anıtkabir'de Atatürk'ün Gençliğe Seslenişini kabartma harflerle, "Nutuk"tan alınan tümceleri oyma harflerle yazan, 1981'de Atatürk'ün doğumunun yüzüncü yılı nedeniyle darphanede basılan altın ve gümüş hatıra paralarının ön ve arka yüzlerinin desenlerini hazırlayan sayısız Atatürk resmi çizen-boyayan Etem Çalışkan'a Bütün Dünya Dergisi'nin Kasım 2000 sayısında "Nutuk"u yazması sebebiyle sorulan bir soruya verdiği cevaptı beni asıl etkileyen. 'Atatürk'e hiç bitmeyecek borcumu taksit taksit ödemeye çalışıyorum" diyordu Etem Hoca, o ermiş tavrı, o sanatçı duyarlılığıyla. Aynı sözü başka bir zamanda, başka bir şekilde, ama aynı anlamı taşıyarak Etem Aydın Hoca'mızdan da duymuştum. "Bizi köylerimizden alıp en güzel okullarda okutan, yurtdışında eğitilmiş en iyi öğretmenlerle yetiştiren, her yıl ayakkabısından kravatına kadar lacivert takım elbiseler giydiren bu Devlet'e biz ne yapsak borcumuzu ödeyemeyiz" demişti. Hadi şimdi kendimize dönelim. Acaba bizim bu güzel ülkeyi yaratan insanlara ve her güzelliğinden yararlandığımız bu ülkeye borcumuz yok mu? Yok diyenlere hiçbir sözüm yok. Onlar bankaları soyarak, devleti dolandırarak, din tüccarlığı yaparak, mafyacılık oynayarak, çalarak, çırparak, ülkenin bütün güzel insanlarını ırk ayrımı yapıp bölmeye, parçalamaya çalışarak, aydın geçinip bölücüye, teröriste, soyguncuya çanak tutarak yaşamlarını sürdürecekler. Bazılarını ellerinde kelepçe, iki polisin arasında giderken, bazılarını kurdukları uyduruk sırça köşkler başlarına yıkılmış olarak göreceğiz. Bunlar bütün ülkelerin başına bela olmuş, sırtına yapışmış sülükler. Ama kendisini ülkesine borçlu hissedenler, kazançlarının bir kısmıyla okullar, yurtlar, sağlık ve sanat merkezleri, müzeler vs. yaptıranlar veya böyle hizmetlerin yapılmasına katkı sağlayanlar, çocuklarını en iyi şekilde yetiştirip ülkesine yararlı insanlar olmaları için çalışıp didinenler, yurdun en uzak köşesindeki insanın da insan gibi yaşaması ve çocuklarını çağdaş insanlar olarak yetiştirebilmesi için maddi ve manevi destek verenler, yani insana yatırım yapanlara sözüm var. Önce sonsuz teşekkür sunma borcum var. Çünkü bence Atatürk'e ve ülkene borcunu ödemek. Önce kendini çağdaş insan olarak yetiştirmek, kazandığın bilgi ve kültür birikimiyle daha çağdaş bir yaşam için kendin ve ülken adına çalışmaktır. Bu Atatürk'e ve ülkene borcundur. Eğer bu çalışma sonunda elde ettiğin maddi ve manevi gücü mala-mülke yatırmaktan önce çocuklarının eğitimi için kullanıyorsan, onların çağdaş, çalışkan, kültürlü, yurtsever ve üretken insanlar olmaları için harcıyorsan bu insana yatırımdır. Eğer bir becerin varsa, diyelim resim yapıyorsan, bunu en iyi şekilde yapmak, ülkenin her köşesine sanatının ürünlerini taşımak, sergiler açmak, bir Türk Sanatçısı olarak adını yurtdışına taşımak ülkene borcunu ödemektir.
  • 29. 29 Ama yeni sanatçılar yetişmesi için bir şeyler üretir, gücün ölçüsünde sanat atölyeleri, galerileri, sanat merkezleri yapar veya yapılmış olanlara destek verirsen bu insana yatırımdır. Ülkenin en iyi müzik sanatçılarından biri, önemli bir kompozitör olmak, Atatürk Oratoryosu'nu bestelemek elbette ülkene ve Atatürk'e borcunu en güzel şekilde ödemektir. Ama bunun yanında eğer birçok polifonik koronun kurulmasına önderlik ediyorsan, bunun için gücünü ve zamanını seve seve harcamaktan mutlu oluyorsan bu insana yatırımdır işte. Sesi güzel bir insansan, konken partilerine, kahvelere, dedikodu günlerine gideceğine evrensel müzik yapan bir polifonik koroya girip çalışmak, bu müziğin keyfini yaşamak ülkene ve Atatürk'e borcunu ödemeye çalışmaktır. Ama çok sesli müziği insanlara sevdirmek için deli gibi çalışmak, ev kadını, öğretmen, iş adamı, doktor, vs. birçok insanı, lise ve ilköğretim öğrencisi çocukları, hatta bebek yaştakileri bir araya getirip her yaş için korolar kurmak, bunların eğitimi için çalışmak, kaynak bulmak, yani binlerce insana evrensel müzik söyletmek, dinletmek, evrensel müziği sevdirmek insana yatırımdır. Çok para kazanmak, kazandığını çağdaş bir yaşam için harcamak elbette güzel, ama kazancını sanayiye yatırmak, birçok insanın çalışması için işyeri kurmak, bu işyerlerinde çalışanları çağdaş insan olmaları için eğitmek, çocuklarını daha iyi şartlarda yetiştirmeleri için kreş, okul gibi mekanlar kurmak insana yatırımdır. Elbette bu ülkenin sana sunduğu her imkandan yararlanıp çağdaş ve üretken bir insan olmak görevin ve borcun. Ama birçok insanı ve kurumu ikna ederek onlardan elde ettiğin kaynağı imkansızlık içindeki birçok çocuğun daha iyi yetişmesi için burs vermeye yönlendirmek insana yatırımdır. Son zamanlarda elimden geldiği kadar şehirlerimizi, kasabalarımızı, köylerimizi yönetenlerin, maalesef yok edilen Köy Enstitüleri ve Halkevlerinin açığını kapatabilmek için çalışmalar yapmalarını, çağdaş insan için gerekli tiyatro salonları, sanat merkezleri, kütüphaneler, müzeler, galeriler yapmalarını, oda orkestralarına, polifonik korolara, plastik sanatçılara destek vermelerini, yani insana yatırım yapmalarını istiyorum. Bunu her fırsatta ve her yerde istemeye devam edeceğim. İnsana yatırım adına yapılan her çalışma için şükranlarımı sunacağım. Etem Çalışkan'ın sözü beni çok etkiledi. Okuduğum günden beri düşünüyorum. Evet ülkemizi yönetenlerden insana yatırım adına çalışmalar yapmalarını istemeye devam edeceğim. Ama önce ben ülkeme ve Atatürk'e borcumu ödemek için ne yaptım. İnsana yatırım adına ne ürettim. Bunu sorgulamam lazım. Hadi hepimiz, bu ülkenin çağdaş insanları gelin elimizi başımıza dayayıp düşünelim. Önce kendimizi sorgulayalım. Ve insana yatırım adına elimizden gelen ne varsa yapmaya çalışalım.
  • 30. 30 ÇILGINLIK BU... Türküsünü dinlemek isterim Sevgili söğüt ağacımın Bu düzün niye Rüzgâr mı alır götürür derdini Sular mı yıkar Söğüt ağacıma anlatamam Korkulu düşlerden uzak Bir sevimli gölgenin Nasıl saklanırım ardına Bir ezgiyi kucaklamak Ya da sevgiliyi Tüm bir yaşam tutkuyla Belki de çılgınlık bu... Erdoğan Tanaltay
  • 31. 31 Bir Enstrüman Çalabilmek Yalçın ÇETİNKAYA Bir müzisyenin, parmaklarının ucuyla enstrümanına dokunarak onu çalmaya başlaması, sadece bir fiziksel ilişkiden ibaret değildir. Müzisyenin içinde olanın, yavaş yavaş enstrümanın lisanıyla ifade edilmeye başlandığı andır o an. Biraz daha ileri gideyim: fiziksel ilişki açısından iki bedenin “tek vücut” haline geldiği, hatta iki ruhun, müzisyenin ve enstrümanın ruhlarının kaynaştığı andır. Enstrümanla samimiyet kurmak zordur. Enstrümanın kendisini icracısına açması, zaman ister. Enstrüman, kendisine dokunan ellere dokunur, o elin parmaklarının samimi olup olmadığını, ken- disini gerçekten isteyip istemediğini adeta hisseder. Altı üstü birkaç tane telin gerili olduğu bir tahta parçasından ibaret gibi görünür bir enstrüman, ama bence onun da kendisine göre ölçüleri vardır. Bir kişiliği vardır. Hayatında hiç enstrüman çalmamış, yada çalmaya çalıştıysa da başaramamış kimseler için bu söylediklerim anlamsız ve tuhaf şeyler gibi görülebilir belki ama, iyi ve gerçek bir sazendeye enstrüman çalabilmenin sırrını sorduğunuzda, alacağınız cevaplar muhtemelen böyledir. Size enstrümanıyla bütünleştiğini; adeta tek vücut haline geldiğini; enstrümanıyla sağladığı uyum- dan aldığı lezzeti, hayatta belki de başka hiçbir şeyden almadığını söyleyecektir. Enstrüman çalmak, bir enstrümana güzel sesler çıkartabilmek, gönül işidir. Bu sadece ustalıkla, virtüoziteyle izah edilebilecek bir şey değildir: Virtüozite, teknik anlamda gelişmişlik demektir. Enstrüman üzerinde basılması zor pozisyonları basarak çalabilmek, hız gibi becerileri kazanabilmektir virtüozite. Doğru ve hiç kimsenin çalamadığı hızda ve biçimde çalabilmek, güzel çalmaktan daha önemlidir virtüöz için bir anlamda. Virtüozite, bence enstrümanı terbiye etmek, onun üzerinde hakimiyet kurmak demektir. Enstrümanla kurulan tek taraflı bir ilişkidir virtüozite. Biraz da bencilliktir. Ama bir enstrümanla kaynaşmak, ona samimiyetle yaklaşmak, onunla bir şeyleri paylaşmak daha başka bir şey. Bu durumu “virtüöz olmak”la kolay kolay izah edemiyor- sunuz. Virtüozite, enstrümanınızla giriştiğiniz bir rekabetin sonucudur. İşin içerisinde, yüreğiniz pek olmayabilir. Sürekli parmaklarınıza bakarsınız, doğru basamadığınız zaman hiddetlenip enstrü- manı yumruklayabilirsiniz. Çünkü rekabet hissi, insanı hırçınlaştırır. Hele bu, enstrümanınızla aranızda bir çekişmeye dönüşmüşse, vay o zavallı enstrümanın haline. Sizden bol bol dayak yer durur. Virtüozite, bir tür “varlık ispatı”dır. Ama enstrümanla dostluk, varlığı; o üstesinden zor gelinir “ego”yu enstrümanda gizlemek anlamına gelir. Rahmetli hocamız Neyzen Fuat Türkelman'ı hatırlarım. Onun çok kısa bir süre Ney talebesi olmuştum. "Ney çalmak” ifadesine fena halde kızardı. “Ney çalmak istiyorum” dediğinizde biraz istihza ile “Aman, sakın benim Ney’imi çalıp götürmeyesin” diye takılır; işin doğrusunun “Ney üflemek” olduğunu söylerdi. (Bu ifade, sadece Fuat Türkelman hocaya ait değil tabii ki. Bütün usta Neyzenler, bunu “Ney üflemek” olarak ifade ederler.) Ona ruhunuzdan üflersiniz çünkü. Başka türlü ses çıkaramazsınız, çıkarsanız bile tat alamazsınız. Enstrüman çalmak, önemli. Varlığı, “ego”yu enstrümanda yok etmek bakımından önemli. İnsanın kendisini hizaya getirmesi bakımından önemli. Tevazu sahibi olabilmek bakımından önemli. Sayılamayacak kadar çok yararları vardır enstrüman çalabilmenin. Keşke herkes bir enstrüman çalabilse diye düşünürüm. Hatta daha ileri gidip, “Ne yapıp edip herkes bir enstrüman çalmalı” diye de düşündüğüm olur. Saygıdeğer Ahmet Turan Alkan, bir yazısında babalan uyararak, “Bir türküyü iyi veya kötü söyleyemeyen delikanlıya kızınızı vermeyin, yine bir türküyü iyi veya kötü söyleyemeyen kızı da oğlunuza alarak koç yiğidinizi yakmayın” diye tavsiyede bulunuyor. Bu çok önemli bir durum. Ama ben biraz daha ileri gidip babaların, kızlarını verecekleri delikanlıya veya oğullarına alacakları kızlara, enstrüman çalmayı bilip bilmediklerini de sormalarını tavsiye ediyorum.
  • 32. 32 Gitar Nereye Koşuyor? 1980’li yıllardan sonra gitar için Türkiye kaynaklı müzikler yazıldı. İzleyebildiğim kadarıyla S. Özsan, M. Torun, B. Küçükay T. Erdener, F. Say, E. Bayraktar, H.E. Korkmaz, İ. Taviloğlu, C. Aybars, M. Toros, N. Bosna bu enstrüman için yazmışlardır. AHMET KANNECİ * Ülkemizin stratejik konumu müziğine de yansımıştır. Avrupa, Balkanlar, Asya, Ortadoğu, Araplar arasında bulunan Türkiye ve müziği, bu değişik kültürlerden kimi zaman olumlu, kimi zaman da olumsuz etkilenmiştir. Bence önemli olan, olumlu etkilenmeleri yakalayıp bunlardan yararlanmaktır. Bunu yaparken kendimize olduğu kadar, topluma da değerler kazandırılmalıdır. Değişik müziklerin temsilcilerinin çoğu kez yapa geldiği gibi, birbirine laf atmakla vakit geçirmek yerine, kendi konusuna konsantre olarak üretmeleri ve böylece vakti değerlendirmeleri daha doğru olacaktır. Sonuç çıkmayan bu tür tartışmalar, sanatçıları halkın nezrinde küçük düşürdüğü gibi, yanlış ve kötü örneklere gerekçe yapılmaktadır. Örneğin ehil olmayan, sanat cahili TV programcıları, aynı düzeydeki katılımcılarla “Sanatçı kimdir, örnek alınmalı mıdır?” konulu bir TV programı yapabilmekte ve sanatla ilgisi olmayan şeyler, sanatmış gibi gösterilerek yoğun eleştirilerde bulunmaktadır. Sanattan, sanatçıdan yoksun bu düzeysiz programlar eminim ki gerçek sanatçıları olduğu kadar, gerçek sanatseverleri de incitmektedir. Sanat, bu kadar ayaklar altına alınmamalı, televizyonda sanata yönelik iş ve program yapanlar bunun sorumluluğunu hissetmelidirler. Sanatın gelişimi bu konuda göstereceğimiz özenle daha hızlı ve daha düzeyli olacaktır. Unutmamak gerekir ki halk referanstır ve daima doğruyu, zaman zaman geç bile olsa bulur. Ayrıca halkın yanlışa olan tavrı dürüst ve sert olur. Bana göre gitar, oldukça hızlı bir atılımla layık olduğu yere yaklaşmıştır. “Yaklaşmıştır” diyorum, çünkü “son adımda” önemli gelişmeler yaşanmaktadır. İlk adım, enstrüman bulmak dersek; izleyen adımlar aksesuarı, metotları, notaları, ehil hocaları müzik kurumlarında açılan gitar bölümlerini, değişik yorum kayıtlarını, uluslararası gitaristlerin konserlerini ve ülkemizde gitar üretimini gerçekleştirmeyi içerebilir. En önemlisi “son adım”dır ve bu da kanımca içimizden çıkan ve çıkacak olan gitar müziğidir. Doğaldır ki bir icracının kendi müziğini çalması en güzel sonuçlan verir. 1980'li yıllardan sonra gitar için Türkiye kaynaklı müzikler yazıldı. İzleyebildiğim kadarıyla S. Özsan, M. Torun, B. Küçükay, T. Erdener, E Say, E. Bayraktar, H.E. Korkmaz, İ. Taviloğlu, C. Aybars, M. Toros, N. Bosna bu enstrüman için yazmışlardır. Büyük emek ve özverilerle ortaya çıkan bu eserler seslendirilmeli ve tanıtılmalıdır. Bu amaçladır ki SCA Müzik Vakfının iki yılda bir düzenlediği gitar icra yarışmasında, yarışmacılar uluslararası jüri önünde bir Türk eseri çalmak zorundadırlar. Ülkemiz kaynaklı müziklerin üretilmesi, icrası, çoğalması ve tanıtılması, gitara gönül verenlerin üzerine düşen çok önemli bir görevdir. Eminim ki benim bilmediğim daha birçok eser yazılmıştır. Yukarıda bahsettiğim bestecilerin eserlerinin büyük bir kısmını seslendirdim, bazılarını da dinledim. Dikkat edildiğinde bunların arasında sazının virtüözü olanlar da, senfonik müzik yapanlar da var. Bunu çok olumlu bir gelişme ve doğru başlangıç olarak görüyorum. Çok yakında B. Küçükay'ın CD'sini dinledim. Kaliteli yorumuyla kendi eserlerini çalınca sonuç tabii ki çok güzel oluyor. F. Say'ın Gitar Konçertosu'nun bir ABD'li gitarist tarafından seslendirildiğinin haberini İngiltere'nin prestiji yüksek “Classical Guitar” dergisinden öğrendim. E. Bayraktar, T. Erdener, H. E. Korkmaz, İ. Taviloğlu'nun eserlerini ise Japon, Meksikalı, ABD'li, Belçikalı, Fransız, İspanyol icracılardan dinledim. Gitar adına daha güzel ne olabilir ki? Hemen bu noktada aklıma Türkiye'de gitarın gelişimine bir müddet bile olsa sekte vurmuş olan çok ünlü bir bestecimizin söylediği talihsiz bir cümle geldi: “Gitarın da klasiği mi olurmuş”? Evet, sayın üstadım... Gitarın klasiği olur. Bunu biz Türk gitaristleri ve gitarseverleri de, B. Britten, E Schubert, N. Paganini. A. Roussel, M. Tippet, H. Villa-Lobos gibi tarihe geçmiş müzik devleri de söylüyor. Zaman yaraları sarıyor ve toplumu doğruya çekiyor. * Lirik sayı 2 Şubat 1999
  • 33. 33 "Tabu" sayılan bir sorunu tartışmaya açıyoruz Devlet Müzik Kurumlarındaki Çarpık Yapılanma Üzerine .. Özet Bir “Giriş” Yazısı * Ülkemizde müzik yaşamının lokomotifi olan devlet opera ve bale kuruluşlarımız ile devlet senfoni orkestralarımız, sağlıksız yapılanmalar yüzünden sıkıntı içindedirler. Son yıllarda dayanılmaz hale gelen sıkıntıların sorumlusu, çarpık kültür politikalarını ısrarla uygulayan iktidarlardır. Ahmet SAY Önce “çarpık yapılanma” sözünün tam yerine oturmadığını belirtmeliyim. Soyut bir niteleme. “Çarpık kentleşme” yada “çarpık politika” gibi, gözümüzde hemen canlanabilecek cinsten değil. Devlet müzik kurumlarımızda “yapılanma”dan kaynaklanan bozukluklara sağlıksız demek lazım. “Köhne”, “bozuk”, “illetli” de denebilir. Sonuca bakalım: Türkiye'de müzik yaşamının lokomotifi olan opera ve bale kurumlarımız ile devlet senfoni orkestralarımız, yapılanma çarpıklığı yüzünden büyük sıkıntılar yaşamaktadır. Bu yeni bir durum değildir: Sıkıntılar, son on beş yıldan beri giderek artmış, dayanılmaz hale gelmiştir. Kurumlarımız ve onlarda görev yapan sanatçılarımız, günden güne bastıran bir cendere içinde sıkışıp kalmıştır. Hemen söyleyelim: Cenderenin sorumlusu, kurum yöneticileri yada sanatçılar değildir. Sorumlu, çarpık kültür politikalarını ısrarla uygulayan iktidarlardır. Kurumlarımızın temel sorunlarını umursamayan kültür bakanlarıdır. “Yapılanma” nedir? Önce bu terim üzerinde duralım: Yapılanmayı çok boyutlu, çok yönlü bir bütün olarak görmek gerekir. Bu bütünü bir mimarlık yapıtı gibi algılamalıyız: Çeşitli yapı öğelerinden oluşan ve öğeler arasında bağlantıları bulunan bir mimarlık yapıtı gibi... Demek ki “yapılanma”, özünde “bünyevi”dir ve kendi yapı öğelerinden oluşmaktadır. Bir opera ve bale kuruluşunun, yada bir senfoni orkestrasının başlıca yapı öğeleri nelerdir? Bu kurumların sanatsal işlerliğini sağlayan ne gibi önkoşullar bulunmaktadır? Altyapı Bir opera evi yada konser salonu, etkinliklerin sergilendiği “mekan”da, kendine özgü gerekli tüm altyapı koşullarına sahip bulunmalıdır. Aksi takdirde o mekana “opera evi” yada “konser salonu” denemez. Oysa ülkemizdeki opera evi ve konser salonlarının teknik, akustik, estetik ve çevre koşullarını bütünleyen altyapı donanımları, sanatçıların ve izleyicilerin gereksinimlerini karşılayacak önkoşullardan genelde yoksundur. Altyapı, hiçbir devlet kurumumuzda yeterli değildir. Çoğunda park yeri bile yoktur. Kullanılan mekânların çoğunluğu “özyuva” değildir. Opera evi yada konser salonu olarak yapılmış değildir. Uzun yıllardan beri “idareden” kullanılan binalardır. “Giriş yazısı” olarak düşündüğüm bu yazıda, ayrıntılara girmiyorum. Ama şunu özellikle belirtmeliyim: Altyapı eksiklikleri, kurumlarımızın sanatsal niteliğine de gölge düşürmektedir. Dahası, izleyicilerin ilgisini kırmaktadır. İşletmecilik
  • 34. 34 Bir opera-bale kurumunu, yada bir senfoni orkestrasını, kendi alanlarında sürekli sanat üreten bir “işletme” olarak düşünmeliyiz. “İşletme”nin sağlıklı olması ve gelişebilmesi için zorunlu koşullar nelerdir? “İşletme sermayesi” ile “işletme yönetimi”. Açıkçası, “parasal olanakları” ve bunu doğru kullanan “yöneticiler”... Bazı rakamlar veriyorum: Kültür Bakanlığı bütçesinin, genel bütçe içindeki payı binde 3'tür. Bu payın yüzde 17'si, dört kurumdan oluşan Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü'ne verilmiştir. Bu ödeneğin ise sadece yüzde 5'i “yapım üretim giderleri” olarak ayrılmıştır. Opera ve bale bütçesinin yüzde 95'i maaşlara gitmektedir. Ne dersiniz? Gelin de böyle bir işletmenin başında yöneticilik yapın! Yöneticiler ise profesyonel işletmeci değillerdir. Kurumların içindeki sanatçılardan atanırlar yada seçilirler. Onlar da bakanlığa bağlı birer “memur”dur. Gelişkin ülkelerde olduğu gibi, bizde “menajer” ve “menajerlik” kavramları yoktur. Peki, aslında “amatör işletmeci” olan memur sanatçılar, bu işletmeleri nasıl yönetebilmektedir? Çok açık: Amatör özveri, inanç, direnç ve sevgi sayesinde. Yasalar Devlet Opera ve Balesi, 1309 sayılı yasaya, devlet senfoni orkestraları ise 6940 sayılı yasaya göre işletilirler. Ancak, kurumlardaki tüm sanatçılar, bu özel yasaların da üzerinde, 657 sayılı “devlet memurları” yasasına bağlıdırlar. Türkiye'de sanatçılar “devlet memuru”dur. Bu hukuk çerçevesinin olumlu tarafı, sanatçılara “sosyal güvence” getirmesidir. Sağlık güvencesi ve emeklilik hakları, yasalarla pekiştirilmiştir. Az şey mi? Kurumlar için çıkarılmış “özel yasalar” ise sınırlı bir ölçüde “özerklik” sağlamaktadır. Kurum dışı etkiler (ki en tehlikelisi politiktir), sanatsal işleyişte ağırlığını pek duyuramaz. Sanatsal nitelik Yukarıda sıraladığımız başlıca yapılanma öğeleri, kurumların sanatsal niteliğiyle derinden bağlantılıdır: Altyapı koşullarının yetersiz bulunduğu yerde, temsilin, konserin tadı mı olur? İşletme sermayesinin komik rakamlarla ifade edildiği yerde, sanatsal üretim mi yapılır? Turnelere mi çıkılır? Yurt dışından, şef, solist, rejisör, koreograf mı getirilir? "Uluslararası" düzeyde yanşa mı girilir? "Memur" statüsünde olan, sanatsal yarış açısından özendirilmeyen, eli kolu bağlı sanatçılardan ve onların kurumlarından gelişme mi beklenir? Devlet müzik kurumlarında "tıkanma" yaşanmakta, sinyaller acı acı çalmaktadır. Kuşkusuz ki sanatsal nitelikteki tıkanma, sanatçıların "memur" statüsünde bulunmasından kaynaklanmaktadır. Sanatsal yaratıcılık ve özgürlük, "memuriyetle bağdaşamaz. Yetenekliyle az yeteneklinin, çalışkanla az çalışkan olanın, üretkenle pek verimli olamayanın, "memur" konumuyla eşitlenmesi, dünyanın neresinde görülmüştür? Böyle bir konum, belki evkaf idaresinde görülebilir, ama "sanatsal yükselişi" öngören bir sanat kurumunda asla! Sanatçı, "farklı" olduğu için sanatçıdır. Bu farklılığı (yaratıcılığı) özendirecek olan, "sanatsal yarış"tır. Açık konuşalım: "Sanatsal yükseliş", ancak "sanatsal yarış" ortamında boy verebilir. Memuriyet, bu yansı engellemektedir. Kadro tıkanması Memurlukta emeklilik yaşı 65'tir. Oysa sanatta üretkenlik, yaş sınırıyla belirlenemez: Bakarsınız, besteci 80 yaşında da yapıt yazar; öte yandan bale sanatçısı, 40 yaşından sonra gençlikteki düzeyini koruyamayabilir. Fiziksel güç ve beceri gerektiren sanatsal eylemlerde, sanatçıyı 65 yaşına değin etkin olmaya zorlamak, doğaya aykırıdır.
  • 35. 35 Ülkemizde sanatçılar emekli oldukları takdirde, gelirleri yaklaşık üçte bire düşmektedir. Bu durumda sanatçının 65 yaşından önce emekli olmasını beklemek, onun "özlük haklarına" göz dik- mek olur. Sahneye çıksa da çıkmasa da sanatçının 65 yaşına değin gelir düzeyini korumak istemesi, insanın doğası gereğidir. Öte yandan kadrolar "dolu" gözüktüğü için, tam anlamıyla bir kadro tıkanması yaşanmakta, genç kuşaklara kadro açılamamaktadır. Ortaya çıkan tabloyu canlandırabiliyor musunuz? Konservatuarları bitiren yüzlerce, binlerce genç sanatçımız, açıkta kalmaktadır, işsiz kalmaktadır. Bu konservatuarları neden kurduk biz? Kim çözümleyecek? Devlet müzik ve sahne sanatları kurumlarındaki sağlıksız yapılanmanın çözümü tabii ki vardır. Bu konuda yıllardan beri düşünülmüş, hazırlıklar yapılmış, hatta yasa taslakları hazırlanmıştır. Çözüm önerilerini, bir "giriş" yazısının son satırlarına sığdırmak istemiyorum. Önce sorunları ayrıntılarıyla sergilemek, konuyu enine boyuna tartışmak gerekir. "Çözüm' göstermek, ancak bu aşamada yararlı olacaktır. Bir de şunu soralım : Kimden çözüm bekliyoruz biz? Türkiye'nin onca temel sorununa sırt çevirenlerden mi? "Türk müzik inkılabı" yoksa boşuna mı başlatıldı? "Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür" nitelemesi, yoksa yanlış mı? * Lirik sayı 2 Şubat 1999
  • 36. 36 TÜRK-YUNAN DOSTLUĞUNA BİR KATKI DA GAZİ ÜNİVERSİTESİ'NDEN Yrd. Doç. Dr. Aydın İLİK Bu yıl 04-19 Mayıs 2000 tarihleri arasında Yunanistan'ın Komotini (Gümülcine) Belediyesince 80.si organize edilen "Trakya Kurtuluş Etkinlikleri 2000" Uluslararası Kültür ve Sanat faaliyetlerinde ilk kez Türkiye temsil edildi. "Gazi Üniversitesi Gençler Oda Orkestrası" başarılı bir konser verdi. Ulusal Kurtuluş Savaşımızdan sonra ATATÜRK ve VENIZELOS’un temellerini attıkları barışı korumak ve 80 yıldır kalıcı kılmak, her iki ülke için büyük bir başarı ve onurdur. Ortak kültürlerin mirasçıları olan, bu laik ve demokratik uluslar, çağdaş olabilmenin ve kardeşçe yaşayabilmenin sınavını da vermiştir. Ancak geçen yıl Türkiye'de ve Yunanistan'da meydana gelen depremlerle başlayan yakınlaşma, kendini her alanda yoğunlaşarak göstermiştir. Türk-Yunan yakınlaşmasına ve dostluğuna bir katkı da Gazi Üniversitesi'nden gelmiştir. Bu zevkli görevi Yrd. Doç. Yakup KIVRAK tarafından hazırlanan öğrenci oda orkestramız ile solist Dr. Selçuk BİLGİN (Gitar) üstlenmiştir. Komotini (Gümülcine)'de verilen konserin bir bölümü Türk-Yunan deprem zedelerine ve yitirilenlere ithaf edilmiş, bir bölümünde ise iki ülke ezgilerinden oluşan karma bir programı Yunanlı gençlerden oluşan koro ve orkestra, Üniversitemiz oda orkestrası ile birlikte seslendirmiştir. Konser Türkçe ve Yunanca söylenen dostluk ve barış şarkılarıyla sona ermiştir. Ülkemizi ve Üniversitemizi Rektör Yardımcılarımızdan Prof. Dr. Emin TÜRKÖZ başkanlığındaki topluluğumuz temsil etmiştir. Ayrıca Yunanistan'ın Türkiye (Ankara) Büyükelçisi Eks. Ioannis CORANTIS, Yunan Parlamentosundan Komotini Milletvekili Galip GALİP, Türkiye'nin Komotini Başkonsolosu Munis DİRİK, Komotini Belediye Başkanı Yorgos PAPADRİELİS, Belediye Kültür Müdürü Vasilis KİPRİAMDİS'in ve Bayan Necla MUSTAFA'nın destek ve yardımları anılmaya değer kadirbilirliktir. Diğer taraftan Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Güzel Sanatlar Bölümü, Müzik Öğretmenliği Programı Anabilim Dalı Öğretim Elemanları yetiştirdikleri lisans öğrencileri ile her zaman gurur duymuşlardır. Türk-Yunan dostluğuna katkıda bulunabilecek uluslararası bir faaliyette bizleri en iyi şekilde temsil eden öğrencilerimizin ve ilgili öğretim elemanlarımızın varlığı, Türkiye'nin dünyadaki çağdaş görünümünün bir göstergesidir. Gerek kültür-sanat faaliyetleri ile gerekse sportif faaliyetlerle dünyaya açılmak dünyalı olmanın gereğidir. Türkiye'nin imajının tanıtılmasıdır. Avrupa Birliğine giden yolda bir adımdır. Bu gibi çalışmalar sonucunda eğitim, kültür, sanat, spor, ekonomi, v.s. her alanda yüzü daha çok gülen çağdaş Türkiye yaratma çabası vardır. Bu organizasyonda; başta Prof. Dr. Emin TÜRKÖZ, Yrd. Doç. Yakup KIVRAK ve Dr. Seçuk BİLGİN olmak üzere payı olan ve emeği geçen herkesi kutluyorum
  • 37. 37 HABERLER ●Derneğimiz ve Koromuz üyelerinden Müşerref-Mustafa Örünk'ün sevgili kızları Sanem Örünk nişanlandı. Örünk'leri kutlar, gençlere mutluluklar dileriz. ●Müşerref-Mustafa Örünk'lerin küçük kızları Elif Örünk de okulunu bitirip, Ata İlköğretim Okullarında müzik öğretmeni olarak göreve başladı. Genç öğretmenimize başarılar dileriz. ●Derneğimiz ve koromuz üyelerinden Sevim Birin kardeşinin rahatsızlığı nedeniyle İngiltere'ye gitti. İyi haberlerle aramıza dönmesini dileriz. Acil şifalar. Geçmişolsun. ●Derneğimiz ve koromuz üyelerinden Meral Aytekin'e de kardeşinin rahatsızlığı nedeni ile geçmiş olsun der, acil şifalar dileriz. Acılı haberleri yazmaya elimiz varmasa da, acılar paylaşılınca azalır. ●Derneğimiz ve koromuz üyelerinden Ahmet Türkeri babasını kaybetti. Başsağlığı ve Tanrıdan rahmet dileriz. ●Derneğimiz ve koromuz üyelerinden Şehnaz Kurt babasını kaybetti. Başsağlığı ve Tanrıdan rahmet dileriz. ●Derneğimiz ve koromuz üyelerinden Ergin Aktuğ annesini kaybetti. Aktuğ ailesine Tanrıdan rahmet ve başsağlığı dileriz. ●Derneğimiz ve koromuz üyelerinden Yüksel Duru'nun sevgili kızları okulunu bitirerek İzmir'de işe başladı. Duru ailesini kutlar, gencimize başarılar dileriz. ●Derneğimiz ve koromuz üyelerinden Tansel Salluhi'nin sevgili kızları evlendi. Salluhi ailesini kutlar genç çiftlere mutluluklar dileriz. ●Yakında Derneğimiz ve Koromuz yeni bir çalışma makamına kavuşuyor. Tüm dernek ve koro üyelerine müjdeleriz. Hayırlı olsun dileklerimizle. ●Maddi, manevi emeği geçen herkese teşekkürler. KINALI KUŞUM Kınalı kuşumsun sen benim Ellerime aldığım zaman Uçacak gibi olurum Kınalı kuşumsun sen benim Gözlerinden akan inci tanem Yüreğimi sızlatır Kınalı kuşumsun sen benim. Nazlıgül MERZE

×